Bayram Balcı’nın Şiirinde Varoluşun İhlali ve Yağmurun Felsefesi
Şair Bayram Balcı Anısına
Defterin en güzel yapraklarından sayılırdı, daha hazan mevsimi olmadan yer yüzüne veda etti. Edebiyatımız, şiirimiz ve de “güzel insan olma” bayrağı güzel bir rengini kaybetti. Defterin seni asla unutmayacak harika dost.
Bayram Balcı’nın şiiri, gecenin ucuna asılmış bir kandil gibi yanar; titrek, ısrarlı ve insanın içindeki en derin yarayı aydınlatır. O, ne salt lirik bir âşık ne de düpedüz isyankâr bir ozandır. O, hayatı ihlal eden bir şairdir. Şiirleri, varoluşun ağır yükü altında ezilen bedenin, ruhun ve dilin ortak isyanıdır. “Canıma değmez hayat” dizesi, yalnızca bir başlık değil, bütün bir poetik ontolojinin anahtarıdır: Hayat, insana layık değildir; ama biz yine de onu severiz, ihlal ederiz, içinden bir şiir koparırız.
Balcı’nın evreninde zaman, ömürden ayrı bir varlık olarak dolaşır. “Ne ömür zaman gibidir ne zaman ömür gibi geçer” derken, Heidegger’in Dasein’ini andıran bir tedirginlikle, varlığın zamansallığını sorgular. Ömür, tüketilen bir süre değil; insanın kendine yabancılaştığı, kovulduğu bir yurttur. Şair, her aşkın yurdundan kovulmuş halde, “kendime bir yurttan sesler korosu kurdum” diye haykırır. Bu, modern insanın en trajik paradoksudur: Yalnızlık çoğalttıkça kendini, acı da büyür; ama tam da bu acı içinde, şiir doğar. Şiir, varoluşsal sürgünün tek meşru yurdudur.
Yağmur, Aşk ve Ölümün Diyalektiği
Balcı’da yağmur, Nietzsche’nin ebedi dönüşünü çağrıştıran bir döngüdür. Yağmur yağmazsa şair üşür, şehir üşür, annesi bağışlamaz onu. Yağmur, hem arınma hem de yok oluşun habercisidir. “Yağmura karışan aşkın çaresi yoktur” dizesi, aşkı bir intihar biçimi olarak sunar: Sevda, yağmurla karışınca çözülür, toprağa karışır, ama iz bırakır. Bu, Camus’nün Sisifos mitosuna benzer bir absürtlük taşır. İnsan, anlam arayışında tekrar tekrar aynı acıya düşer; ama Balcı, bu düşüşü estetize eder, ona şiirsel bir onur bahşeder.
Aşk, Balcı’da serinlik ve boğulma arasında salınır. “Aşkın serinliğinde boğ beni” yakarışı, hem teslimiyet hem de radikal özgürleşmedir. Aşk, annenin “gültadı”nda kanayan bir akşamdır; hem yuva hem de uçurumdur. Şair, sevgiliyi “ansızın haziranımsın” diye çağırırken, zamanı mevsimlere dönüştürür. Mayıs biter, haziran gelir; ama ayrılık her daim oradadır. Bu, varoluşun geçiciliğine karşı şiirle kurulan bir direniştir. Aşk, devletin, yalanın, ihanet kitaplarının ötesinde, insanın kendine sadık kalabildiği tek alandır – fakat o da “veba günlerinde yeşeren bir çiçek”tir; kırılgandır, tehlikelidir.
Toplumsal Yara ve İğbirar Çiçeği
Balcı’nın şiiri, bireysel acıyla toplumsal yarayı iç içe örer. “Altındağlı Yoldaşa”da Necdet Adalı’nın idamı, kişisel yasla kolektif hafızayı birleştirir. “İğbirar çiçeğidir Doğu” ise, coğrafyanın kanayan bir yaraya dönüştüğü politik bir ağıttır. Şair, Kürt evinden çalınmış gün gibi yaralıdır; sesi yangın kokar. Burada felsefe, doğrudan politikaya dönüşür: Devlet, aşkı bile iğdiş eder; hayatı ihlal etmek, bu yüzden hem estetik hem etik bir zorunluluktur.
Kuşlar, Balcı’da sıkça tekrar eden bir motiftir: “Kuşları kim çaldı?”, “Kuş yuvaları”, “Beni de çocuk”… Kuş, özgürlüğün ve masumiyetin simgesidir; ama aynı zamanda çalınabilir, yaralanabilir, yuvadan düşebilir. Şair, kendini çocukla, serçeyle, kırlangıçla özdeşleştirerek, varoluşun naif kırılganlığını vurgular. Yetişkinlik, bir tür sürgündür; şiir ise o sürgünde kurulan gizli bir yuvadır.
Şiirin Hayatı ve Şairin Gölgesi
Balcı’nın kendi denemesinde dediği gibi, “Şairlerin hayatı yoktur. Şairlerin hayat dedikleri, şiirin hayatından başka bir şey değildir.” Onun şiiri, tam da bu yüzden felsefi bir edimdir. O, hayatı temize çıkarmaz; aksine, sicili bozuk, yüzü sabıkalı bir halde, “imtina ediyorum hayattan” der. Ama bu imtina, nihilizm değil; derin bir affirmation’dır. Acıyı, yalnızlığı, ölümü kucaklayarak, onlara şiirsel bir anlam verir.
Bayram Balcı’nın şiiri, okuru bir yağmurun altına çıkarır. Islanırsınız, üşürsünüz, ama aynı anda içinizdeki en eski yaralar da yıkanır. O, “düşten düştüm ben” derken, aslında hepimizi düşüşümüzle yüzleştirir. Ve bu yüzleşmede, garip bir teselli vardır: Canımıza değmese de, hayatı ihlal ederek, onu şiirle yaşanılır kılıyoruz.
Şairin sesi, hâlâ gecenin ucunda asılı duruyor. Okudukça, o kandil daha da parlak yanıyor; çünkü şiir, insanın en büyük ihlali ve en güzel intikamıdır. / Şiir bahçelerinde huzur içinde uyu ey şair.../ defterin - BORGES DEFTERİ
Hocam,
Ben
doktorların decompanse dedikleri, artık zıttı olmayan bir cümlenin
son
hallerindeyim. Şu aralar öğrendim ki sen de pek makbul vaziyette
değilmişsin.
Eh
benim karaciğerim o kadar şiş ki gün boyu osuruyorum. Ciğer dalağıma
öyle
basıyor basıyor ki çıkan koku içimden değil velhasıl ağzımdan
neredeyse
bir geğirme.
Doktorun
teki: " Eve götürün bari orada ölsün" bile dedi. Bir hafta
önce.
Şimdi de sırtımdan gelegiden acılar, ağzımdaki yaralar beni zor
konuşturuyorsa
da tüm manyaklığımla bu salak bedenime dahi karşı
geliyorum.
Önceleri
F3 idim bir uçakcasına Sufi birader şimdiyse aniden geceleri
ve
sabahları uyanamayacağım korkusunu yeneli beri ( Bir ara inanılmaz
karanlıklar
elektrik çarpıntısıycasına silkiyordu beni) ki şimdi bir
Petek
hayali kuruyorum. Ufak arım balım peteğim seni mahvedeceğim! Ne
ki
yani bu manyakların arasında yaşıyoruz! Ne var ki birader iki arada
bir
kenefde tekrar şakırdamayacağız?
Şu
arada karanlık çarpıntısını sen de yaşıyorsundur.
Bir
şey bu. Bu " şey" tanımlanmalı. Arasından geçiyoruz malum nehrin. Sık
g...
Olmazsa
zaten beraber şerefsizim ihtilal yapacağız öte nehirde ama
acalemiz
yok birader.
Bak
dün sabaha doğru yine bir garip karartı çöktü. Anlık. Saniyeden
zayıftı.
Yendim onu hemen.
Sabahları
sırtım ve karnım çok ağrıyor. Çok uyku diliyor dudaklarım
yalvararak
ama acı izin vermek yerine uykuya beni kazanıyor, ben yenik
düşüyorum
gündüzleri yahut o vakit neyse işte....Sufi bocalama...kafanı
bana
kızdır...ben de senin şu son yazdıklarını okudum
hıyarto...saftorik
yaşamcı...hadi ulan bana küfreyle ben de sana.
küfredecek
kaç adam tanıdım hayatımda seve seve...her tarafım
şivelendi...anlamaz
zaten sözümü adamlar...yazarım herkese kızgın
kızca
oooofançaç hadi be....
en
azından senin iki sene evvel yazdıklarını okuyacak kadar uğraştım
ben...sen
de benim iki sene sonra yazacaklarımı okuyacak kadar uğraş
ki
ben de bu denyo çiğerimden bir kelime dut savaşı yapacak kadar
bülbül
kesilim birader...Yorma bari beni...
Harflerin
en uzunu Sufi! Hadi gari...aramızda kaç yatak var ben
biliyorum
ve çok acıyor inan bana sağım.
Leon
Flipe
--------------------------------------------------------------------------------------------------------
Not:
Leon bu mektubu Mayıs 14, 2006 tarihinde bana göndermişti.
Hepimizin
yaşamımızda gel gitler, hastalıklar, çöküşler, az da olsa
yükselmeler
ve suların durulması oluyor. Bütünü insanlık hallerimiz.
Bazen
pencerelere giysi dikerek iğnenin deliğinden geçeriz, bazen bir
çiy
damlasında boğuluruz, isyan ederiz, kızarız, güleriz, ağlarız,
denge
unsurumuz bozulur, dengeyi buluruz. Sahi hangimiz tek çizgi
üzerinde
yürüdük yaşam boyu? Bu mümkün mü?
Sizin
sevinciniz daima benim ruhumun inci taneleri olsun, ama kimsenin
(ben
dahil) kederi bir başkasına kapı olmasın.
Leon
(Batu), dehşet yetenekli bir yazardı, onun öykülerinde farklı bir
"şey"
vardı.
Nihai
kararı ben değil, edebiyat tarihimiz verecek. Ama nasıl?
Şöyle:
Benim
ve birkaç dostun bilgisi dahilinde olanı yazacağım:
Defter
çok uzun zamandır bu konu için uğraş veriyor, defterden bazı
dostlarla
dostlukları farklı bir istikametteydi, benimle her ne kadar
açık
ve de ara sıra samimice küfür edecek düzeyde bir ilişkisi vardı,
onlarla
hep "smokinli" beyefendi durumundaydı (nur içinde yat Leon, ne
çok
güldük beraber). Ailesiyle bir diyaloğumuz yok üzülerek, bir abisi
var,
defter facebook'ta olduğu zamanlar arada hal hatır sorulurdu
karşılıklı,
şimdi o da yok.
Kendi
yazı ambarında (yaşadığı evler, kullandığı bilgisaylar vs...) ne
vardı
bilmiyoruz, bir ilgiliye ulaşmamız da mümkün değil, onun için
defter
kendi terekesini alt üst etti, virgülüne kadar çekti çıkardı,
bu
çok zahmetli ve uzun zaman-mesai alan iş için, kılı kırka değil
bine
yarar dikkati ve titizliğiyle o can "dosta" (hepiniz kim olduğumu
bilirsiniz, kendi istemedi ben de adını yazmıyorum) teşekkürü borç bilirim,
hepimiz
adına (özellikle adının dillendirmesi istemediği için
yazmadım),
keza Ziya'nın deftere bıraktığı mirası için de aynı emeğin
daha
fazlasını harcadı. Bu işler kolay değil, sabır ister, çokca zaman
ister,
düzen ister. Hem binlerce ama binlerce yazı arasında çekip
çıkarıyorsun,
resmen samanlıkta iğne arar gibi.
Bir
nihai karar verilir, tek tek defter sayfalarına mı aktarılsınlar,
yoksa
bölümler şeklinde "E-Book" olarak mı.
Rengi
Amberle, kahve kokusu arasında gidip gelen anılardan bir anı
olsun
istedim bu mektubun. Batu'yu (Leon'u anarak).
Hu
ya medet
muhabbetle,
Sufi.
Aralık 13, 2019