Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



“Hayat Susunca Konuştu Ölüm”ün Eleştirisi" // Vedat Kamer


Artshop Yayınlarının çıkarttığı "Özge Dirik" // "Hayat Susunca Konuştu Ölüm" şiir kitabı üzerine Özge Dirik'in son anına kadar birlikte yol aldığı arkadaşları adına Vedat Kamer'in(Kuzey Yıldızı Yazıişleri Sorumlu Müd) görüşlerini defter okurlarıyla paylaşmayı uygun bulduk.
Özge Dirik'in bildiğimiz vasiyet kitabı-şiirleri daha hayat bulmadı, ama uzun zamandan beri bu konu üzerinde derinlemesine çabalar sarf edildiğinden haberimiz vardı. Çünkü Özge'nin "vasiyetimdir" dediği şiirlerin tamamı(daha yayınlanmamış olan şiirlerin tümü) şu an Kuzey Yıldızı arşivinde bulunuyor. Konu bu kadar önemli bir durumu işaretlediğinden dolayı eğer "Hayat Susunca Konuştu Ölüm" kitabıyla ilgili Kuzey Yıldızı grubu (zamanında) bilgilendirilseydi (bir ihtimal) söz konusu sorunların hiçbirisi yaşanmayacaktı...ve onun yayınlanmasını çok istediği vasiyet kitabına çok güzel bir ön giriş niteliğini taşıyacaktı bu çalışma... Ama ne yazık ki ve de en talihsiz olanı onun o pak adı çevresinde dolaşan son günlerdeki tartışmaların (kaçınılmaz biçimde)yaşanmış olmasıdır...

Edebiyat ortamımızın Kuzey Yıldızı dergi grubunun çabalarıyla onun "vasiyetimdir" dediği şiir kitabına kavuşmayı bekliyor ve öyle anlaşılıyor söz konusu kitap bu yıl içersinde okurlarla buluşacak...
Umutla-Sabırla...

Defter arşivinde Özge Dirik hakkında yayınlanan irdeleme yazıları:


http://borgesdefteri.blogspot.com/search?q=%C3%B6zge+dirik

Saygıyla
Defter
----------------

"HAYAT SUSUNCA KONUŞTU
ÖLÜM”ÜN ELEŞTİRİSİ // Vedat Kamer

1. Kitaptaki şiirlerin 24 tanesi ilk defa Kuzey Yıldızı’nda yayımlanmıştır. Kuzey Yıldızı’nın 11. sayısında yayımlanan “özge dir/ik’in bütün şiirlerine başlangıç denemesi”nden 18 şiir alınmıştır. Buradaki şiirler Kuzey Yıldızı Yazarları grubundan derlenmiş, pek azı başka dergilerde yayımlanmıştır. Toplamda da kitaptaki şiirlerin 27 tanesi Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’nde yayımlanmıştır. (Bkz: http://spreadsheets.google.com/pub?key=rsh6l0olvLk7eggeFcErFOA)

2. Kitaptaki Vasiyet, Fakir Uyak, Abaküs, Anestezi, Papatya isimli şiirlerin başlıklarındaki harflerin birer boşluk ile yazıldığı görülmektedir. Bu başlık yazma tarzı öteden beridir Zafer Yalçınpınar’ın yazma tarzıdır ki, bu şiirlerin http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html adresinden kopyala-yapıştır yöntemi ile alındığını göstermektedir. Kuzey Yıldızı’nda yayımlanmamış ve bu adreste bulunan 4 şiir kitapta yer almıştır.
3. Kitaptaki 32 şiirden 31′i Kuzey Yıldızı sitelerinden alınmıştır. Hal böyle iken bu çalışmada Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’ne danışılmamış olması kastidir, art niyetlidir.
4. Kuzey Yıldızı 11′deki “özge dir/ik’in bütün şiirlerine başlangıç denemesi”nde kaynak göstermeye ne kadar önem vermiş olduğumuz hatırlanacaktır. Bu tarzda çalışmaların kaynak gösterilerek yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Buna dair hiçbir özenin olmadığı, Üç Soru şiiri de dahil olmak üzere, tüm şiirlerin, güvenilirliği konusunu her zaman tartıştığımız İnternet vasıtasıyla derlendiği anlaşılmıştır. Dolayısı ile de editörlük çalışmasının yöntemsel açıdan büyük kusurlar içerdiği aşikârdır.
5. Kitapta yayımlanan şiirlerin sadece 10 tanesi 18.03.2003 tarihli vasiyet notunda yer almıştır. Dolayısı ile de kitabın yayımlanmasının ana dayanağı olarak gösterilen bu nottaki 20 şiire ulaşılamadığı anlaşılmıştır. Böyle bir kitabın oluşturulmasında 18.03.2003 tarihli notun temel teşkil edilmesinin ne kadar yanlış olduğunu bu seçkinin kendisi ispatlamıştır.
6. Kitapta, şiirlerin tarihlerinin yayımlanması konusunda da bir ilke yoktur. Kim-lik şiirinde tarihin olmasının ve diğerlerinde olmamasının açıklaması merak konusundur. Aynı sorunsal şiirdeki farklı imzalar için geçerlidir.
7. Beyin Timur’ları şiirinde “rakı gibi bir afyonun var beyin timur’larıma.” dizesinden sonra yeni bir kıta başlamaktadır, oysa iki kıta birleştirilmiştir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/beyin.timurlari
8. Aynı durum “Ruh Söküğü” şiiri için de geçelidir, “ruhlar düşünmezler” dizesi ayrı bir kıtadır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ruh.sokugu
9. Kıtalar konusundaki özensizlik “Çirkin Ördek Derisi(nden Eldiven İmal Eden Bahaneler)” için de geçelidir. “durdu siyahta” dizesinden sonra yeni bir kıta başlamaktadır. Bununla birlikte aynı dizenin sonunda nokta işareti varken, kitapta eksiktir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/
cirkin.ordek.derisinden.eldiven.imal.eden.bahaneler
10. “Makas” isimli şiirde de aynı özensizlik mevcuttur. “ya da yokluğu” dizesinden sonraki “bak” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/makas)
11. Aynı hata ard arda devam etmekte; “Kalabalık” isimli şiirde de “kanınca bana.” dizesinden sonraki “kalktım” dizesi yeni bir kıta başlangıcıdır. Sondan dördüncü dize olan “ve” son kıtaya dahil değildir. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ozge.
dirikin.butun.siirlerine.baslangic.denemesi)
12. Çorak isimli şiirdeki kıtaların hiçbiri gösterilmemiştir. Bu şiir, asıl kaynaklara ulaşılmadığının ibaresidir. Oysa unutulmuştur: şiirdeki boşluk da şiire dahildir. (Bkz: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html)
13. Aynı kıta sorunu “Sahne” şiirinde de mevcuttur. “Hayatını cehaletin tanrılarına sıvazlarcasına,” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. (Bkz: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html)
14. “pis-duvar” şiirinin -aslında- satır başı mevcut değildir. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/pis-duvar)
15. “Fakir Uyak” şiirinde de dizeler gösterilmemiştir. Şiir Zafer Yalçınpınar’ın http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html adresindeki sayfadan alınmıştır. HTML dilini bilenler bilir, eğer paragrafları “<>” komutu ile gösterirseniz, bunu Word’e aktardığınızda paragrafları koruyamazsınız, bu yüzdendir ki şiirlerde mutlak suretle “ <>” kullanmak gerekir kıtaların arasında. Asıl kaynağa bakılmadığı için ve kopya-yapıştır’dan öte editöryel bir çalışma yapılmadığı için kıtalar bu şiirde yok edilmiştir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/fakir.uyak
16. Yukarıda bahsettiğim teknik durumdan kaynaklı olarak “kıtaların yok edilmesi” ve “özensiz editörlük” çalışması “Abaküs” şiiri için de geçerlidir. Ağır Ol Bay Düzyazı’nın 7. sayısında yayımlanan şiirin doğrusunda “Gümüş ve geniş yollar ıssızlığında”, “Hangi geçmiş için kestiysen parmaklarını”, “Bugün kazıyor yollarıma” dizeleri kıta başlangıcıdır.
17. “Anestezi” şiirindeki “çocukluğunu camii avlusuna bırakacaksın bir akşam” dizesini Özge “çocukluğunu avlusuna bırakacaksın bir camiinin” şeklinde değiştirmiştir.
18. “Masal” isimli şiirin asıl ismi “masal-1”dir. Bu şiirde de kıtalar gösterilmemiştir: “kurşunların taahhütlü gönderildiği günlerde”, “göğüslerinde hapşurunca ben”, “iki bacağımın arasından, tersten bakıp”, “iki bacağımın arasından, tersten bakıp”, “kapının dibinde” dizeleri kıta başıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/masal-1
19. “Ba-Ba” isimli şiirin başlığı yanlış yazılmıştır, doğrusu “ba ba”dır. Bu şiirde de kıta gösteriminde hata vardır: “böyle utanmamıştım” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/ba.ba
20. “Masalınız Var” şiirinde de kıtalar yok edilmiştir: “imana, kitaba dokunulmadan”, “ben trenlerin makaslandığı yerlerde”, “çok açtım”, “tekrar acıkan tekrar ağladı dünyaya”, “el ele verip, adamakıllı tutuşursak” dizeleri de kıta başlangıcıdır. Buradaki kıtaların yok olmasının sebebi web sayfasında satır boşluklarının “<>” ile gösterilmesidir, dolayısı ile de siteden kopya-yapıştır yapan editör, Word’te kıtaları düzeltmemiştir ve kitapta da şiirdeki kıta boşlukları çıkmamıştır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/masaliniz.var
21. Özge’nin “Akasyalar Kaçarken” isimli bir şiiri yoktur. İsimsiz bir şiirinin ilk dizesidir bu. Burada şiirin başlığını gösterecek şekilde ayrıca bir “Akasyalar kaçarken” dizesi vardır ve şiirde de başlığı gösterecek bir ibare olmadığı için, bu şiir “Masalınız Var” şiirinin devamı gibi görünmektedir. Bu şiirde de yukardaki teknik nedenden ötürü kıtalar yok edilmiştir. “bir bir gece masalları okuyorsunuz”, “göz ucunuzdaki aşırı tahriş olmuş çocukluğunuzun”, “her rüzgârı gitmeye yoruyor”, “güneşin denize muhtaç renklerinin”, “kurdelelerden görünmüyor “, “yalnız bir göç yolu üzerinde”, “alfabenin sıfırını soruyorsunuz edebiyat hanında.” dizeleri kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/isimsiz
22. “Satır-a Temenniler” isimli şiirde de kıtalar, öncesinde açıklanan teknik sebepten ötürü yok edilmiştir, editörün “şiirin aslını korumak” hususundaki özensizliği gittikçe pekişmektedir. “yaşamak, ol’madığından emer sütünü”, “tırnak içine alıp, hatırlattığınız” dizeleri kıta başlangıcı olup, şiirin doğrusu http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/satir-a.temenniler adresinde mevcuttur.
23. “Kim-lik” şiirinde şiirin bölümlerinin başlıklarının ayrı gösterilmemiş olması büyük talihsizliktir. Bundan ötürü şiirdeki “kim” vurgusu silikleştirilmiştir. Bununla birlikte yine kıtaların katledilmesi bu şiirde ağır bir şekilde görünmektedir. Gösterilmeyen kıtaların sayıları çok fazla olduğu için şiirin doğru yazılmış halinin bağlantısını vermekle yetineceğiz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/9/kim-lik-ozge.dirik
24. “Ruj Ruhu” şiirinde kopyala-yapıştır zihniyetinin ve kaynaklara ulaşmadan iş yapmanın en önemli örneklerinden biridir. “Ruj Ruhu” şiirinin dize bölümlendirmesi konusunda elimizde güvenilir bir kaynak yoktur. E-postalar uzun satırları otomatik böldüğü için Özge’nin tam aklındaki bölümlendirmeyi gösterbilmek mümkün değildir. Varlık dergisinde yayımlanan “Ruj Ruhu” şiirindeki bölümlendirmenin e-postalardaki otomatik satır bölmeden ötürü doğru olmadığına düşünerek, Özge’nin şiiri ilk paylaştığı yer olan Kuzey Yıldızı Yazarları grubundaki e-postasını temele alarak, satır bölümlendirmesini yaptık. Kitaptaki halinde “Eli elime değmedi yüz gündür, ama her gece seviştik onunla. Bilemezsin,” dizesinden anlaşıldığı üzere şiir için kaynak olarak Varlık değil, Kuzey Yıldızı kullanılmıştır. Bununla birlikte “satır başları” ile “hece bölme tirelerinin” neden kullanıldığı tarafımızca anlamlandırılamamıştır. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ruj.ruhu)
25. “İkincil Ruhla Pis-Duvar Buluşmaları” Özge’nin “özge dir” ismi ile imzaladığı bir şiirdir ve ilk defa Kuzey Yıldızı’nın 13. sayısında Kuzey Yıldızı Arşivi’nden yayımlanmıştır. Bu şiirde de kıtaların özensiz bir şekilde katledilmesi söz konusunudur. Editörün bu konuda azami hiçbir özen göstermediği aşikârdır. “zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize”, “dahası an, tıbben ölüydü”, “senin dünyanda vapur kalkınca”, “tırabzanlardan aşağıya”, “sağır ve dilsizler ülkesinde”, “şimdi biz”, “oysa” dizeleri kıta başlangıcıdır. Bundan ziyade şiir imzaları, şiir tarihleri ve şiirin yazıldıkları yerler husunda herhangi bir ilkenin bulunmuyor olması, şiirin yazıldığı yeri gösteren “ist(a)kozyatağı”nı şiirin bir dizesi yapmıştır. “ist(a)kozyatağı” şiirin bir dizesi değildir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/13/ikincil.ruhla.pis-duvar.bulusmalari-ozge.dir
26. Sonraki şiirin ismi “***”dır. Fakat şiirin başlığı gösterilmemiş, “Akasyalar Kaçarken” şiirinde olduğu gibi, şiir önceki şiirin devamı gibi görünmektedir. Bu şiirde de editörün alışkanlık haline getirdiği kıta katlediciliği sürmektedir. “babamın eskilerine yetişmek üzere”, “bayramın ilk günü kavurmasını yiyip”, “panzehiri daha zehirli gelen gençliğim”, “anneler sokaklar kadar özgür olsaydı”, “şimdi ekşiyor kışlasında donduğum inadım” dizeleri kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/6/ozge.dirik
27. “Seher Eskidi” isimli şiirin doğru başlığı “seher eski.”dir. Kitap boyunca devam eden kıta katliamından kitabın son şiiri de nasibini almıştır. ““yok farkı” derdi”, “üzerinize düşeni düşünmekten”, “diken toplayan bir güldünüz”, “yuvaya yapan dişi kuşun”, “siz ki;” dizeleri kıta başlangıcıdır. Şiirin doğrusu için http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/seher.eskidi adresine bakılabilir.
28. “Özge Dirik’e Mektup” başlığı ile kitabın başlangıcında yer alan yazı, Özge Dirik’in poetikasını ve şiirini anlatmak bakımından hiçbir malumat taşımamakta, bundan ziyade Özge Dirik şiirinin doğasını hissettirememektedir. Hatta buradaki yazıda “Özge” ismi yerine herhangi bir başka isim koyduğunuzda hiçbir değişiklik olmayacaktır. Yazarının halet-i ruhiyesini yansıtmaktan öteye gidemeyen bu yazıdan, Özge Dirik’in poetikasını yansıtmanın kıyısına bile yaklaşamayan “Hayat Susunca Konuştu Ölüm” isiminin dayanakları anlaşılmaktadır. Bu kadar kopyala-yapıştır yapılan Kuzey Yıldızı sitesinin http://www.kuzeyyildizi.com/ozge.dirik.kitabi adresindeki sayfasının neden görmezden gelindiği anlaşılmamıştır.
Kitabın oluşturulması sürecinin Özge’nin poetikasının temele alınmadan sürdürüldüğü, bununla birlikte kitaptaki şiirler için asıl kaynaklara ulaşılmadığı ve şiirlerin dizgisinde de, büyük bir özensizlik sonucu, tekrar eden hatalar yapıldığı gösterilmiştir. Bu hatalardan ötürü kitap bir başvuru kaynağı olma ve kaynak gösterilme niteliğini kaybetmektedir. Bu tarzdaki çalışmaların doğru kaynaklar üzerinden, ehil kişilerce yapılması gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Özge Dirik’in şiirlerinin ancak yarısının yer aldığı “Hayat Susunca Konuştu Ölüm” isimli kitap, özensiz bir seçkiden öteye gidememektedir. Hal böyle iken, bu özensiz seçki, bütünlüklü ve titiz bir editörlük sonucunda inşâ edilmiş bir kitaba olan ihtiyacı açıkça göstermektedir.
Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi yayımcıları olarak Kasım 2007′de başladığımız Özge Dirik’in bütün şiirlerinin yer aldığı bir kitabı 2009′un Eylül ayına varmadan yayımlamak niyetindeyiz.


Vedat Kamer

Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
www.kuzeyyildizi.com


Dil..// Şenol Erdoğan



“ne kervan kaldı ne at hepsi silinip gitti”
n.f.k

DİL

oysa suyu bulmuş çatal daldır şiir
bilir misin, ruhu asmanın ölümsüzdür
haz ve acının gidi-geli
Mor’un ötesi zordur, uzağıdır
ete bürünmemiş bir porno dilde, deşik
politik bir çukurdur, çeperi poetik
‘berduş’un ‘ayyaş’a olan kıyısında
insanların ’kılıksız’ dedikleri çocuklar yeşermiştir
ki “kılıksızızdır” biz
yaradanımızın karşısına da böyle çökmüşüzdür dizi
tarihin boğdurttuğu ise salt beden olabilmiştir
bilememiştir padişah, işin bedende bitmediğini
ve ondan sebep puştun ayak izi vardır ayağının altında
sızlaması bundandır senin elinin yazar iken
bilesin tarih hiç mi hiç yazılmadı
bil yazılmayacak
Palaca bir düşün uyamında dilsiz iken yazıyor adam
dilin ruhu geriliyor
ki bilir misin acı bir söyleni vardır ok ve yay’ın
ıslığı inelmesidir – duyduğun değil
ve her bir isim bir ağıttır gerine doğru baktığında
bakabildiğin bi’ gerin var mıdır
ve ben, kendimce hiç kimseciğe küçük cümleler biriktirmekteyim
dilin döndüremediği yerinden kaldıramadığından
kocaman bir tarihin yazılmamışlığıdır dilin üst üste ığıl ığıl koyduğu
doğuya düşer kelimenin gölgesi, doğuma düşer
ki çıplak ve karanlıktı doğu biz içinden dizi dizi geçerken
ürkek gözün görünen beyazı kelimeye vurulamazdı
başları kirli bezlerle örülü renkli oyalarla işli kadınların dili sertti
dolanadurduğun toprağın yabancılığı diline vurur
gözün kulak olduğu yer de işte orasıdır -o andır
vücutları dilleri denli sert erkek ve kadınların arasından geçtik
yaban-cı
dili denli granit memeleri, kalçaları
paslı sarıya çalar saçları
ve isterdik gece inle-sinler
belki de ses harfe binmeyince bir başka dil olurdu
ama kırardı taş göğüsleri dilsiz pelte erkekliğimizi
ve giderdik biz elbet, geçer giderdik
belki en fazla düşlerdik, ardımız sıra elleri oralarında
daha bi’ doğuya doğru
güneşe çok daha yakın ama koyu mu koyu gece
bir göçün öksüzlüğü hep dile vurdu-durdu
çöl yazını
bir olmamışlık gölge gibi biter gittiğin her yerde
bu karanlık bir çağdır
uygar bir karanlık
ve “bir gün belki bu uygarlıktan bir kültür doğacak”tır

Şenol Erdoğan # Moda 2007-2009


Edebiyat ve İktisat // Leon Felipe



Edebiyat ve İktisat

“ Ticaretten hoşlanırsanız, ben sizin efendiniz olayım”
-Satyricon.

Bir yeni lirayla satılan kitaplar dışında edebiyatımızda ekonomiyle ilgili bir şey yoktur. Cimri adamlara, hovardalara, mirasyedilere, sonradan görmelere rastlarız romanlarda ama herhangi bir iktisadi modelin sunulduğu, tavsiye edildiği bir roman, öykü, şiir yoktur. Komünizm ve Marksizmi anlatmaya çabalayan romanlar ve düz ya da eğri metinlerle şiirsel anlatımlara kaymış yazılar, şiirler ipe sapa gelmez, ucu sonu kopuk sökük iplerdir. Bu iplerle kuyuya inemezsiniz.
Ekonomi, klasik girişi yaparsak eğer, eski yunanca oikonomos kökenli, ev idaresi anlamına gelen kelimeden türer. Oikos ev, nemein idare anlamındadır ve 17. yy. da devlet kaynaklarını idare etmek anlamında ekonomi kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Kahrolası 17. yüz yıl! Rutubetli, karanlık, derin ve berbat kokan bir kuyudur: Hollandalılar East Indian Company’i ardından da daha sonra aynı yüzyılda İngilizlerin ele geçirmesiyle New York adını alacak Yeni Amsterdam’ı kurdular. Londra’da büyük veba salgını yaşandı. Bu nedenle de Yeni Dünyaya göç arttı. Uluslar arası acımasız ticaretler yapılabilmesi için Hudson Bay gibi büyük şirketlerin temelleri atıldı. Tokugawa hanedanı Japonya’yı yarattı. Güney Afrika’da Cape Town kuruldu. Din ve dine bağlı sömürge savaşları başladı. Köprülü ailesi Osmanlı’da devlet ve Nakşibendî geleneğini sağlamlaştırdı... Edebiyat ve felsefedeyse Defoe, Shakespeare , Racine Ve Milton; Bacon, Hobbes, Galilei, Descartes, Spinoza, Kepler, Newton ve yetmezmişçesine Leibniz, Pascal ve Locke var oldu. Kuyunun duvarlarını sağlamlaştıran bilgileriyle bu can sıkıcı yüz yılı yücelttiler.
Kağıt para bu yüzyılda kullanılmaya başlandı. John Law modern bankacılık sistemini Fransızlar da merkez bankasını kurdu. Modern matematiğin temelleri atıldı. Logaritma, hesaplama cetvelleri ticaretin hızını arttırdı. Bilimin baş döndürücü gelişimi burjuvazinin kullanımına sunuldu. Aydınlanma değil, aydınlatarak ele geçirme çağı başladı. En kötüsü de tüm bu icatların arasında tabi ki kısa zamanda yaşama sızan saat oldu. Böylece gün ve gece daha sık bölünerek köleler verimli kullanılmaya başlandı.
Saatin başka ne işe yaradığını hep merak etmişimdir. Her neyse, tüm bu olup bitenlerin Robinson Crusoe’da bir yeri olmalıydı. Tekrar göz attıktan sonra kitaba az çok parayla ve Cuma ile arasındaki tek yönlü saçma sapan ticaretle ilgili bir iki sayfaya rastladım. Shakespeare ise ticaretle yazı tura veya Venedik Taciri dışında sıkı fıkı olmamıştı. Buna itiraz edebilirsiniz tabi ama bir işe yaramaz. Ekonomik yapıların edebiyatta hiç yeri olmamıştır, diye bir çıkarım yapmıyoruz burada. Vahşi kapitalizmin dönüştürdüğü, para hırsıyla kör olmuş insanlardan Camus bile bahsetmiştir. Yazının konusu insan değil: İktisat. Bu yüzden kuyunun derinine bir göz atmakta fayda var. Burada, bu kör karanlıkta aç insanlar birbirlerini yiyorlar. Acımasızca aşağıya sarkıtılan kovanınsa başta yazdığım gibi ipi kopuk. Yeni bir ip yapmayıysa düşünen kimse yok. Edebiyatçılar yoksulluğu ve açlığı malzemeleri olarak kullanırken, varlıklı seçkinler yahut şanslı çarpık bacaklılardan oluşan iktisatçılar sosyal yapılar üzerinden hala kendi durumlarını, krizden nasıl kurtulacaklarını tartışıyor ve kuyuda birbirlerini öldüren “gerçeğe ihtiyacı olan insanları” anımsamıyorlar bile.
Sait Faik’den Orhan Kemal’e, Nazım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e, Kerim Korcan’dan Nevzat Çelik’e, Ayhan Geçgin’den Elif Şafak’a gelebiliriz artık. Adlarının ve soyadlarının toplamı on bir harfi geçmeyenlerden bahsederek iktisadi davranıyorum. Bu yazarlar, şairler zenginlerle yoksulları anlatmışlar, paylaşımın yahut bireyleşmenin ölüm kalım savaşında ya da sadece hayatta kalmak probleminde önemli olduğunu göstermişlerdir. Para, parasızlık; din, dinsizlik, aşk ve ölüm, ihtiras ve keder, devrim ve karşı devrim... Uzar gider. Fakat hiçbirinde ekonomiye rastlanmaz. Neyse ki dünya edebiyatı da böyledir de mevzuyu genleştirebiliyoruz. Ama kuyu halen dar ve dibinde can çekişenler var.
Senede beş milyon çocuğun açlıktan öldüğü bu kuyunun duvarlarını sağlamlaştıran ve ipini sadece ucuz iş gücüne ihtiyacı olduğunda aşağıya sarkıtan iktisat dünyasında akıl dışı sistemler kullanılırken edebiyatçılarımız bu tuhaf kör, sağır, dilsizler kâinatına göz atmamıştır. Bir şeyler aşkına! Tam dört yüz sene oluyor. Bir yazar dahi bu ekonomik insanın zihnini ortaya dökemedi. Varsa yoksa böyle zatların basit insansal duygulanımları, pişmanlıkları, vicdan muhasebeleri, korkuları, yenilgileri ve zaferleri vesaire anlatıldı. Gel KÖR ki ne menet yaratıklar olduklarına dair bir ip-ucu bile yok. Dört yüz senedir Dünyanın altını üstüne getiren tefecilikten, kodamanlığa, toprak ağalığından kerhane patronluğuna her şey anlatıldı sanılıyor fakat yumuşak yastıklarına gömülmüş bu endamlı insanlardan iz yok. Bir tane bile ciddi kapitalistin, si i o’nun yaşamını “gerçek” anlatan metine rastlayamıyoruz.
Daha da kötüsü, son yüz yıldır hiçbir sistem gözle gözükebilir, aklıselim bir iktisadi yöntem sunmadı insanlığa. Edebiyattan geçelim ve kervanı yine aynı yüz yılda yani 17. Asırda diyar diyar salınmış Evliya Çelebi hazretlerine getirelim. Aslında bu seyyah yazdıklarını Kabala yayın evinden çıkmış son halinde biraz okuyabilseydi, ne damdan dama atlayan maymunları yazardı ne de haydutlarla cami minarelerini, sadece simsarlarla onun döneminde Osmanlı’da gavurlara verilen ticaret haklarını anlatırdı. Tabi böyle bir şey olmadı. Zaten tüm edebiyatın içinde seyyahlık da muteber yerini memleketimizde alamamıştır lakin bu başka bir hadise. Yazmak istediğim, günün edip tayfası yoksulluğun ve zıttının şemasını çıkartırken, bunun nedenlerinden, oluşumun kökündeki sakatlıktan ve çözümlerinden bir satır bile bahsetmiyor. Kasıklarındaki yük çok fazla mı nedir? Bilmiyorum artık. Olgunluk çağına gelmiş bir oğlan gibi davranmanın faydasını sadece kelime tüccarları görmektedir. Yazının başkalarının gizlerine burnunu sokmak, tehlike demek olduğunu unuttuğumuz için mi nedir, mesela günümüz tabiriyle gerçekte hiçbir ekonomik model yaratmamış olan Atatürk’ün rakısı dışında bir düş gücü olduğunu konuşamıyoruz. Batının sermaye hareketini kopyalamaya yatkın Bayar davranışlarıyla, Peker’in savunduğu devletçiliğin bir asker için ne anlama gelebileceğini de bilmiyoruz. Ya da Kurtuluş Savaş’ından hemen sonra İtalyanlara işletmesi verilen demir çelik tesislerinin emperyalizme karşı verildiği iddia edilen savaşı ne hale soktuğunu tartışamıyoruz. Bunun yerine edip tayfanın nüktedanlıklarıyla uğraşıyoruz. Ben genelde böyle masalardan kalkar ve sinemaya giderim. Bana daha gerçekçi gözükür ekran perdesindekiler. Öyle ki açlıktan niteliklerini yitiren halkımın gözlerime bakarak bana “ GERÇEK NEDİR?” sorusunu yöneltmelerini de bu sayede engellerim. Yüzü sadece propagandaya dönük koltuklarda oturduğunuzda, ekrandakinin iyi yahut kötü olması önemini yitirir. Hala onu tartışmaktayızdır çünkü. Onu tartışanlar, onu bir yere koymaya çalışanlar vardır. Bizse sadece propagandalarla idare ederiz. İktisat budur işte. Memleketimiz de Avrupa’nın en büyük ekonomisi Alamanyanın vaziyeti radyolardaki kısa bir haberle geçiştirilir: On bin kişi işten çıkartılacak. Biz de on milyon işsiz olduğu için bu rakamla pek ilgilenmeyebiliriz elbette. Bunun yerine depo fazlası olan kitapları üç yeni liraya almanın keyfini sürebilirim. Kendi adıma yazıyorum, işlerini kaybeden finans çevresi umurumda bile değil. Fakat olmalı. Bu çevre kendine yeni bir iş alanı yaratmakta gecikmez. Daha fazla aç, daha fazla ölüm mottoları olabilir. Kuyu gittikçe kalabalıklaşıyorken, Afganistan’da ne olduğunun da artık pek önemi kalmadığını fark ediyor musunuz? Şiddet ve iktisadi buhran eküri atlar gibiler. Aynı ahırda yetiştiriliyorlar.. Sahipleri aynı. Hangisi yarışı önde bitirirse bitirsin kazanacak kişi, kurum aynı. Finans ve silah!
Sibel Danende bana Bâtınilerin ve Rintlerin bir tartışmasını anlattı: “Batıniler Tanrıya giden yolun ondan korkmak olduğunu, Rintler ise sevmek olduğunu iddia ederler” dedi “ama her ikisi de tek bir amaca hizmet eder, tanrıyı yüceltmeye.” Devleti yüceltmenin de yöntemi onun kurucusunu tartışmaktır. Ekonomiyi yüceltmenin yönteminin de ekonomiyi tartışmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu kadar önem verilen başka bir şey pek yok Dünya’da. Artık tanrılar bile bu kadar sık çıkmıyor insanların karşısına. Sadece liderler ve devletler yüceltiliyor, haliyle ekonomi. Çünkü siyaset geldiği kök itibarıyla at bakıcılığı anlamına gelir. Politikaysa kent yönetimi anlamındadır. Yani yönetici vardır işin içinde. Edebiyattaysa... Yöneticiler, yönetilenler vardır. Bunların arasındaki ilişkiler anlatılır, bayram tatilleri, savaşlar, mistik hikâyeler, kuyular, bir sürü öğeyle birleşerek insanı tanımlamaya uğraşır.. İnsan nihayet iktisadi bir hayvana dönüşür. Bu hayvanın ihtiyaçları belirlenir. Son genellikle hep aynıdır: Kuyuyu yaratan kuyunun dibindeki yerini alır. Acı çeker ve ölür. Ya gerçekte? Ticareti seven insanların efendileri opal havuzlarında yüzerken ne kadar susuzluk çekiyorlardır acaba? Bunu anlatan bir romana ölmeden önce tesadüf edebilecek miyiz? Karakterinin farklılığından dolayı herkesin nefretini kazanmış bir insanı anlatan roman yazmak zordur. İnsancıl olmaya çalışan bir edebiyatçı evet, nasıl oturup da nefreti anlatabilir. Ben Stephen King’den bekliyorum gerçi böyle bir şeyi ama umudum yok yine de. O bile bunun altından kalkamaz sanırım. Evet, uzun bir süre daha sinemaya gitmem gerekecek sanırım. Çünkü farkındalık yetmiyor. Aç insanlar, kuyunun dibindekiler “gerçeği” nihayet açlıkla merak ediyorlar. Onlara bunu anlatabilecek birileri çıkarsa şanslılar. Bu bir peygamber de olabilir. Naipaul gibi bir yazar da. Kim bilir? Kötülük dedikleri şey aslında sadece basit bir yanlış anlaşılma olmasın yeter.


Leon Felipe


“VAHŞİ BATI” üzerine // Özcan Doğan



“VAHŞİ BATI” üzerine

“Peki, bir yabancı gibi davranmak istedikleri halde kalmak zorunda olanlar ne yapar?”
Yekta Kopan’ın “Vahşi Batı” adlı kısa öyküsü bu kısa ama uzun cümleyle biter; bitmek zorundadır ve esasen bu cümleden sonra bir şeyler yazılma ihtimali de yoktur. Dahası, muhtemel bir sonrayı imkansız kıldığı gibi, buraya kadar yazılanları da yadsır, geçersiz kılar. Kasabadan gelip geçen bir yabancı gibi davranabilme arzusu, anlatma ihtiyacını ve yazıyı da ortadan kaldırır. Ancak ortada bir zorunluluk vardır ve öykü de bu zorunluluk sayesinde kendini var eder.
Yazıya dökülmemiş bir dış dünyaya dair tanıklığın verdiği huzursuzluk ve uzaklaşma duygusu anlatma ihtiyacıyla birleştiği anda kendi kendini imha eder ve yaşanan bu inflakın sonucunda bir ürün olarak bu paradoksal anlatı ortaya çıkar. Anlatma ihtiyacı, olanaksız hale gelen uzaklaşma duygusunun yerini alır. Arzuyla zorunluluk arasındaki çatışmanın ürünü olan bu ihtiyaç, edebiyatı paradoksal hale getiren ama bununla birlikte onu mümkün kılan olmazsa olmaz bir şeydir.
“Vahşi Batı”’da, böyle bir paradoks sonucunda ortaya çıkan bir anlatım söz konusudur ve bu nedenle anlatıcı gibi okur da aynı zorunlulukla baş başa kalır. Anlatıcıyı anlatıma iten gerçekliğin okurun gerçekliğiyle birleşmesi, okuru o yazıyı okumak zorunda bırakmıştır. Her ikisi de aynı çaresizliği yaşamaktadır. Gitme arzusu kalma zorunluluğuyla karşılaştığında yazı ortaya çıkmıştır; buna paralel olarak da, istek ve zorunluluk arasında aynı bölünmeyi yaşayan bir başka anonim özneyse okura dönüşmüştür. Öykünün son cümlesi bu çatışma sonucunda yaşanan ikili dönüşümün bir ifadesidir. Anlatıcının ve okuyucunun maruz kaldığı bölünme bu son cümleyi de birbirine zıt iki parçaya bölmüştür. Bu durumda, olmaması istenen bir yazı, olmak zorunda kalmıştır.
Öykünün son cümlesinde kader ortağı haline geldiği görülen anlatıcı ve okur, anlatılan kasaba hikayesinde de yan yana gelir. Kasabanın kahraman şerifi haydut çetesiyle savaşa soyunurken, kasaba halkı kişisel çekincelerle geride kalmaya karar verirler. Bunlar etliye sütlüye karışmayan ve kalmaktan yana olan rahat okurlardır ve bu öyküyü okuma ihtimalleri de yoktur. Bir başka kasabada yaşayanlar ise şerifle birlikte haydutlara karşı savaşma arzusundadırlar, ama ne yapacaklarını bilemezler. Bunlar, gitme arzusuyla kalma zorunluluğu arasında belirsizliğe itilen huzursuz okuyuculardır; bu öykünün çaresiz okuyucuları. Onlar belki birgün gitmeye cesaret edebilirler, ama gidemeyeceği kesin olan biri varsa o da kasabanın şerifidir. Şerif olarak kasabaya saplanıp kalmıştır; kasabayı, içinde yaşadığı dünyayı onarmak için çabalar durur ve bir bakıma kendini buna mahkum etmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, kasabanın kahraman şerifi öykünün anlatıcısıyla örtüşür. Anlatıcı bir zorunluluğuna boyun eğmiştir ve kalıp anlatmaya karar verir. Bunu yaparken, gidebilmeyi başaran “gizemli yabancıların” ardından bakar arzuyla; ve kıskanmaya varan bu büyük arzu, yazı biçiminde kristalleşen bir tür ağıta dönüşür. Kalmak söz konusu olduktan sonra, yazının kendini var etmesi kaçınılmazdır. O halde cevap açıktır: “…bir yabancı gibi davranmak istedikleri halde kalmak zorunda olanlar”, anlatmaya başlarlar.

Özcan Doğan


Egzersiz (Eğil Biraz!..) // Sibel Danende





EGZERSİZ ( EĞİL BİRAZ !)

Dostum dik dur diyor bana
-ayakta mı?
Ayakta!

Kasılı tut karın kasını
Çeneyi içeri çek şaklat dili
Tut nefsini
Dik dur!

Boş bulunma sakın yersin kroşeyi
Engel koy, ateş et ağızlarına
Kazanabilirsin bu yakın muharebeyi
Sen dik dur!

Bir hindi gibi kabart tüylerini caddede
dik ibiğini dimdik dur!
dikil şu boşlukta yukarı gökdelen gibi
Ve kaldırım gibi uza!
(eve gidince yani, yalnızca eve gidince uza)

Dik dur ! Sen şimdi kendini uyandırmak için
Kendi sırtına konmuş
Bir at sineğisin dik dur!

Dik dur kalçalar! dik dur ey göğüs!
Dik dur ey acı!
Dikdur, sözlerinin ardında, saklan.

Dikdur diyor bana dikdur,
Dikdur ey boş çuval!
İçine mızrak sığdıracağız senin.

Dikdur dikdur !
Dikduran her şey gibi
Sokacağız seni belki bir şişko zenginin kıçına.

Sen dikdur bozma istifi !
Biz balık istifi yapacağız
Az ötede soğuk gözlerini.

Dikdur dikdur !
Güneşte pişireceğiz taç yapraklarını.

Dikdur!
Gölgeni yutacak yengeç dönencesi.


Dik dut başını! bak böyle daha seksi,
Ensefalonunla sevişeceğiz az sonra.


Dikdur ey dik yakalı süvari !
Kazağını atının içine sokacağız, boynunu ağzına vereceğiz

Dikdur dik duran bir üçgen gibi !
Dik dur üç tarafın lağımla çevrili.

Dikdur bir lobut gibi !
Biz topu birazdan göndereceğiz.

Dik dur diyor bana dostum, dik dur!
Dik duran bir seccade gibi.

Dikdur bir başak gibi başı/n/boş !
Biz buğdayını daima lüpleteceğiz.

Dik dur ! Dikdur ey duran varlık !
Seni sermayeye ekleyeceğiz.

Dik dur diyoruz dikdur bu bir emirdir !
Diklenirsen seni bi güzel döveceğiz.

Dikdursana! Dikdur diyoruz sana dana!
Dikduran danayı canavar yemez, seni tütsüleyeceğiz.

Hmmm…
Dikdurmayı öğreteceğiz sana
Durmazsan eğer
Sırtına haç, boynuna iğne takacağız.

Dikdur şindi!.
Baş dik omuzlar hizada yüz karşıya dönük
Donuk!
Ayaklar bitişik kollar iki yanda
Kelepçelik,
Yürü !

Sen dik dur, bozma ipi !
Biz tekmeleyeceğiz sandalyeyi.

Aç alnını, dik başını, dikdur !
Az sonra alnına enayi yazacağız.

Sibel Danende


L-u-t Kavmi Kente İnerse!..// Hamuş




"Bulanık olmayan, tek-anlamlı işaretler ve otomatik ikili sınıflandırma arayışı var olan iktidarla çok açıktan bağlantılıdır ve aynı onun gibi eleştirilebilir…” Internatinale Situationniste-arşiv belgeleri


Eski bir deyimdir: ”tıpkı Lut’un eşi gibisin”!..aslında Lut’un eşi sadece halkının bıraktığı “radikal” izleri takip etmişti, kendini hep masum ilan etti ama bir türlü içinde bulunduğu “aşkın” durumu ve onun sonucu oluşan haz ve ardından günümüzde “sefahat” olarak adlandırılan ve aslında “sefih” sözcüğü kökenine dayanan bir çeşit “divaneliği” ve terimin nihai menzilini asırların zihnine bir türlü anlatamadı. Biçimsellikten öte bir yaşam tarzının izdüşümünde yol alan, tıpkı tarihi Pompei üslubu gibi..
Dostoyevski’nin “suç ve ceza’sı, “haz ve ceza” biçiminde yazılmıştı: Her şey ”birdenbire” oldu ve “anında sönüveren” bir meşale gibi bir yok oluşun öyküsüydü, olup biten her şey..
Her iki halk ve anlayış bütün “kadim” metinlerde sert biçimde lanetlenmiş, mürtet (red edilmiş) ilan edilmişler.
Oysa 1968 kuşağının ulaştığı “oyun-vari” “uç” varoluşa, bu “lanetlenmiş” kavimler binlerce yıl öncesinden ve çoktan ulaşmışlardı bile. Sümer, İon, Hititler, Hurriler vs..medeniyet bahçeleri bu tarihi zincire eklenen (felsefi) halkalardı; gidebildikleri kadar gittiler, yoruldular..düştüler, düşürüldüler…Atina okulu ve sonra Diyonysos izleği çok sonralar ortaya çıkar. Günümüz düşünce ekseni, tarihi aklı gereğince eleştirmez, her şeyi, her radikal, aykırı mitolojik kökeni Roma ve Atina okuluna bırakarak kendini kurtarır.
“Adalet, Demokrasi, Özgürlük, özgünlük, Kanun ve nerdeyse politik teori dahil tümü, ama tümü Atina’nın keşfidir” der Avrupa zamiri. Batı dünyası aykırı yaşam, aşkın yaşamın gün doğumunu da hiç sıkılmadan hep aynı yer olarak gösterir. Oysa Atina okulunun yarım adım ötesinde kirli, pis bir ahlak idealizminin savaşı verildiğini es geçer çağdaş tarih. “Hakikat ve Suret” sloganı o yıllarda Atinalıların dilinden düşmezdi gelin görün ki hakikatten boşaltılmış bir savurganlıktı bu slogan ve bilimin ilerleyişini tam 2000 yıl geciktirdi. Sonunda olmadık yakıştırmaları, iftiraları Sokrat’a yükledi, onun eleştirel duruşu ölüm cezasıyla taçlandırıldı.
Sümer, İon,.., girizgahı ve onca söylence, tarihi kanıtlar ve aktarımlar ve mitolojik kaynaklar neyi anlatır durur ki? Her tür sınırdan arınmış bir yaşam biçimini mi?-daha fazlasını-belki!..

‘ 68 baharında Paris’in orta yerinde o meşhur heykelin yüzüne örtünen kırmızı eşarbı hangi rüzgar oraya savurmuştu? Yoksa 1950’li yılların sonunda sahneye çıkan lettrist Inernational mıydı ilk tuğlaları yerleştirenler? O hakları, haklılıkları 1968 sürecinde en çok gasp edilenler, unutturulanlar, 68 baharında eğer Sitüasyonistler’in dile getirdikleri olgular, o eleştirel düşünce ve dil, sonra iktidarların çarpıttığı sözcükler iş yapar hale getirtilseydi, yine onların deyimiyle aynı iktidar odağı ”çalıntı mallarla” (terimler, kavramlar, kuramlar) asla beslenemezdi, çünkü 68’in ruhu buna çok müsaitti ve öyle de oldu. Pier Paolo Pasolini’yi kim eleştirirse eleştirisin, 68 baharı konusundaki görüşleri ve bu hareketi ironik gülüşlerle karşılayan tavırlarının büyük haklılığını bugün kimse inkar edemez.

Karga-art sergi salonu çoğunluğunu S.E.T(Sürreal Eylem Türkiye)üyesi ve K.U.P(Kadıköy Underground Poetix) desteği-katılımıyla oluşan sanatçı listesiyle “Müstehcen” başlıklı sergi ve performansa ev sahipliği yaptı. Sergi Rafet Arslan ve Şenol Erdoğan’ın koordinasyonunda gerçekleşiyor (15 Mayıs-31 Mayıs 2009).
Karga-art’ın son dönelmedeki en “vurucu”,”çarpıcı” sergilerinden, etkinliklerinden bir tanesidir bu sergi.
Bu etkinlikte Walter Benjamin’in dediği gibi “dişi satirler ve su perileri “ anlatılmıyor çünkü onlar artık ‘insan ailesinden değiller’ ve hiç bilinmeyen bir kaya parçasına bırakılmışlar.
Ne de Baudelaire’nin taptığı o “gece kubbesi” kadınlar vardı, ama onun “ kederler vazosu” ve “büyük sessiz kadınları” olarak adlandırdıkları oradaydı. Performansın ilk sahnesinde aynanın karşısına geçerek, yalancı tüm aynalardan doğruyu talep eden bir kadın daha vardı…ve Kafka’nın “dönüşüm” yapıtından fırlayan bir başka varlık daha, izleyicilerin rahatını, huzurunu bozan, dikkati özellikle dağıtan “varoluş”.
Performans üzerine şunları aktarabiliriz: içeriği, performans katılımcısı sanatçıların çabası, tek sözcükle her anı, her karesi olağanüstüydü. Sahne etkinliğinin bir bölümünde yine-adeta- Walter Benjamin’in “Doktorun Gece Çanı” adlı kısa yazısının canlı provası sahnelendi:
“Cinsel tatmin insanı sırrından kurtarır. Bu sır cinsellik değildir ama cinsel tatmin sayesinde, belki de sadece onun sayesinde-açıklığa kavuşmaz-tahrip olur. Sır, insanı hayata bağlayan zincire benzetilebilir. Kadın bu zinciri koparır; erkek, hayatı sırrını yitirdiğinden artık ölmekte serbesttir. Bu sayede de bir yeniden doğuma kavuşur. Nasıl sevgilisi onu annesinden büyüsünden kurtarırsa, kadın da onu Toprak Ana’dan kelimenin tam anlamıyla koparır-doğanın gizemiyle örülmüş göbek bağını kesen bir ebe..”

Sahnenin hemen yanı başında sanatçılara canlı sunumlarıyla eşlik eden müzik grubunun(ZIBIKA: doğaçlama müzik..) çalışmaları performansa (Sarkık Solucan-grubu) ayrı bir renk ve değer kattı.
Yerellikten evrensele uzanan def, ney, santur, gitar ve vurmalı çalgılar beşlisi bir ucu arkaik döneme varan nota birikiminden izler taşıdılar izleyicilere.
Bir kavram, üstelik bizim topraklarda bunca sorunlu, hala anlaşılmaz bir sözcük olarak duran “Müstehcen” kelimesi(yara) ancak bu kadar her türlü “ucuz” kışkırtma durumdan sıyrılarak, ayıklanarak anlatılabilirdi. Bu kentte bir Bienal süreci için milyonlarca doları ber-hava eden zihniyetler keşke gelip bu her türlü maddi destekten, gürültüden, reklam şamatasından, kent direklerine asılan reklam bombardımanından yoksun biçimde gerçekleşen bu mükemmel sunumu görebilselerdi… Ve bir grup genç sanatçının nasıl da yürekleriyle, magma fışkıran varoluşlarının her zerresiyle sergiledikleri performansa bir “tanık” sıfatıyla dokunabilselerdi. Doğrusu insan şunu da düşünmeden edemiyor: iyi ki bu kuşak Bienal’in içi boşaltılmış kavramlar ve kuramsal yönelimi göz ardı edilmiş ve artık sanatın “öteki” yüzüne katkıdan arındırılmış başlıklarından uzak ve bağımsızca duruyorlar.
”Diklenmek” gerçeklik sınırlarında “yalan” perdesini ancak böyle yırtabilir.
Ten ve Kutsal, Ten ve Anlatım, Ten ve Parçalanmışlık, Ten ve İnkar, güç ve haz, haz ve sefahat, Ten ve İtiraz, Ten ve İsyan ve bütün bu kavramlar asil bir soyutlamayla ve yer yer alegorik anlatımlarla alışık sinekadrajın dışına taştı durdu..
Ve sonunda tek bir soruya indirgendi tüm süreç, performans’ın en can alıcı, nirengi sahnesi olarak çıktı karşımıza:
Kadın soruyor:
-“Ben” çok mu komiğim?
Erkek bir köşeden haykırarak yanıtını yapıştırıyor : “sen müstehcensin!”
Burada kullanılan “müstehcen” kelimesini biz sözcüğün kökenine atıfta bulunarak “açık, saçık”,”edepli” olmayan anlamında değil, “noksan”, “kusur” kökenine ters bir vuruş ve işaretle bir çeşit kusursuzluk durumunu, dışlanmanın kazındırdığı mahcubiyetin farkındalığıyla algılıyoruz.
Bu sahne aslında binlerce yıllık bir hesaplaşmanın da aynası idi.
Ne ki teori hazzın analizinde inanılmayacak öçlüde bir eklektisizmin içinde geziniyor hala.
O sahneyi, ve kadını hala “noksan” gören ve onu sadece sistemin acımasız dişlisi arasında harcayan ve her türlü insani algıdan, olgudan arındıran bakışla bir haz ve reklam “unsuru” olarak gören neo liberalizmin foyasını cesurca tokatlamaktı. Sorunun sınıfsallığına işaret ediyordu. Rosa Luxemburg’un serkeş ruhunu canlı tutma manevrasıydı.
Öte yandan, cinsel olan, sanatın temelinde yatmakta ve hem sanatçının kaderini hem de onun eserinin karakterini belirlemektedir. Bu bakış açısını yoğunlaştırırsak ne görürüz? Sanatsal biçimin etkisi tamamen kavranmaz hale gelir.
Bu etki aslında vazgeçilebilecek ve özel bir öneme sahip olmayan bir ek olarak kalmaktadır. Bu durumda yukarıda işaret edilen haz ise adeta sadece bilincin kendi içinde katlanmasını ve kendi kedine karşı koymasını hazırlar, işte tam bu noktada trajediyi görür ve yaşarız, fakat aynı zamanda kendi kendimize bunun gerçek olmadığını, sadece görünüşte olduğunu düşünürüz. Ve asıl haz kaynağı bir bilinç durumundan diğerine bir geçişte yatmaktadır. Sanatsal olan ve sanatsal olmayan performansı, içindeki öykü farklılığı gösterir, plastik sanatlar ortamımızda benzer etkinlikleri ve boş laflar, uzun pornografik duruşları da ortam çok gördü, tümü bir türlü tatmin olmamış ve doyurulmamış arzuların, ölçüsüz isteklerin türeviydi. Estetik hazzı vurgulayan kıvılcımlar ise sanatçıda da, izleyicide olduğu gibi gerçek haz kaynağını gizleyen fakat bu haz kaynağının etkisini de güvence altına alan ve güçlendiren sadece bir ön haz olduğunu açık bir dille ifade eder…

Sergiye eşlik eden bir diğer görsel şölen ise dijital ortamda hazırlanan bir kısa filmdi.
Filmi genç ve umut vaat eden sanatçı Zeynep Özkazanç hazırlamıştı. Bir bebeğin anne rahminden çıkarken attığı çığlığa ve insanoğlunun serencamına derin ve anlamlı (psikanalitik) bir yorum getiriyordu...Video Art’ı bir kulakları tırmalayan gürültü nesnesi değil, tam tersi görsel ve düşünce akışı şölenine dönüştüren bir olgu olarak algılayabilme potansiyelini gösteriyordu.

Sergiye yapıtlarıyla katılan tüm sanatçıların işleri bir bütünün parçaları gibi, sergi başlığını tam-eksiz olarak dolduruyor.
Arjantin’den katılan üç sanatçının(birer işleri) yapıtları sergiye ayrı bir “tat” katıyor.
Türkiye’de sessiz-sedasız ve kuru gürültülerden uzak çok iyi işlerin gerçekleştiğine dair en önemli kanıtlardan bir tanesi işte bu sergi ve performans bölümüdür…

HAMUŞ

* * * serginin-etkinliğin görselleri * * *









Borges Defteri / E Kitap Proje (III) : Howl // Uluma-Çev.Şenol Erdoğan


Ülkemizde şiir çevirisi ekseninde, üzerinde durulacak, hep anımsanacak türden işler yapılıyor. 1950'li yıllarda Amerika devletinin tek, ama tek çekindiği ve korktuğu muhalif Şair Allen Ginsberg'in unutulmaz "Howl" (Uluma) şiirinin tam, eksiksiz ve kusursuzca çevirisi işte o sözünü ettiğimiz türden (bizce çok önemli) bir çalışmadır...Howl'ın tamamını dilimize kazandıran Şenol Erdoğan'ın Allen Ginsberg'ı tanıtan yazısıyla beraber "Neden Howl" gibi bir öznel sorusunun yanıtını da bu yapıtta bulabilisiniz...//defter
"Allen, dünya ile uğraşıyordu; Allen, Amerika’yla, Başkanla uğraşıyordu; yaşasaydı şimdi Allen Iraktaydı ve göt deliği Bush ile uğraşıyordu; Ginsberg makine çağıyla boğuşuyordu. Deliydi, delirmiş ya da delirtilmişti: sadece rüyalarında Blake kendisine şiirler okuduğu ya da Wittman’ı süpermarkette gördüğü için değil. Öte yandan onu delirten şey dünyaydı, âşık olduğu “koca oğlan Amerika”ydı. Allen’ın deliliğini psikanaliz sonlandıramazdı elbet, doktoru kendisine sürekli olarak “sen normalsin” diyordu; “Bingo! normalim” dedi Allen, o zaman durum çok basit, “ben normal olansam dünya delirmiş durumda..."

Şenol Erdoğan

HOWL // ULUMA
E-KİTAP:(kitabı okumak için kapak resmine tıklamanız yeterlidir, sayfaları monitor kenarındaki işaretlere dokunarak çeviriniz... )


Kitabı indirebileceğiniz Link:

Book(Allen Ginsberg-HOWL) Download By MediaFire 250 kbps-1MB

Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..

iyi okumalar,
BORGES DEFTERİ













Kafkaesk x(I)x


Image and video hosting by TinyPic


14 Mayıs: Cenk Koyuncu gider...


Image and video hosting by TinyPic
Şair Cenk Koyuncu'yu 3.ölüm yıldönümünde "özlemle anıyoruz...
Onun (el yazısıyla) "Seferi Dalga" şiirini defter arşivinden çıkararak okurlarıyla paylaşmayı uygun gördük şiiri konuşsun bugün..
SAYGIYLA ANIYORUZ...
BORGES DEFTERİ


Borges Defteri E-Kitap /Proje II/ Çağlar Tanyeri


"Direnmenin Estetiği" Üzerine Gözlemler// Çağlar Tanyeri
Borges Defteri E-Kitap /Proje II/ 2009

Yazar, Şair, Çevirmen ve Borges Defteri sitesinin ilk yazısının yazarı(
modernite ve modernist edebiyat üzerine düşünsel bir çerçeve denemesi) Çağar Tanyeri'nin Peter Wiess'ın ünlü romanı
"Direnmenin Estetiği"(Yapıtın Türkçe çevirisini Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay gerçekleştimiş-YKY'dan 2005 yılında çıktı kitap) üzerine öznel gözlemlerini, düşüncelerini içeren yapıtı defter okurlarına sunuyoruz...Kitabı buradan rahat biçimde okumanız ve arşivinize indirmeniz için iki farklı biçimde sunuyoruz. Buradan-siteden okumak için: kapak resmine tıklamanız yeterlidir, sayfaları monitor kenarındaki işaretlere dokunarak çeviriniz...


Kitabı indirebileceğiniz Link:

Book(Direnmenin Estetiği) Download By MediaFire 250 kbps-1MB




Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..

iyi okumalar,
BORGES DEFTERİ






Orhan Kemal dostu Sait Faik'i Anlatıyor..//defter


Büyük ustamızı ölümünün 55. yıl dönümünde anıyoruz../defte

Orhan Kemal dostu Sait Faik'i Anlatıyor:


Dostluğumuzun öyle on beş, yirmi yıllık geçmişi olmamakla beraber, diyebilirim ki
zaman zaman canciğerdik. Zaman zaman, çünkü belli olmazdı.
Takışıverir, birbirimizi kıyasıya iğneler, günler, haftalar boyunca konuşmazdık.
Yolumu değiştirdiğim, aynı işi onun yaptığı da olurdu. Böyle günlerden bir gün, Parmakkapı'da yüz yüze geliverdik. Bu o kadar ani oluvermişti ki ne benim ne de onun yolumuzu değiştirivermemize vakit kalmamıştı. Durduk. Çaresiz:
-Merhaba, dedim.
Gülümsedi:
-Merhaba.
-Nasılsınız?
Bir kahkaha attı:
-Teşekkür ederim efendim. Siz nasılsınız?
Sonra koluma girdi:
-B..k!Nasılsınızmış...Bu ne kibarlık ulan?



* * *

Bir gün meserret kahvesine öfke içinde geldi. Nasıl küfrediyordu sormayın. Adamın biri, bilmem ne dergisinde Sait'i metheden bir yazı döktürmüş. Ahmet Rasim'le mi, Ahmet Mithat Efendi'yle mi ne birisiyle mukayese ediyor, bir biçimine getirip benimle Samim'e de veriştiriyormuş.


-Peki, dedim, niçin kızıyorsun? Seni methetmiş adam, fena mı?
-Bırak be, dedi. Olmadığım gibi gösterilmek istemem. Beni methedecekler diye size vurmaya ne hakları var?



* * *



Sisli bir kış günü, Gülhane parkının ıssız yollarında bana anlattıklarını hatırlıyorum da...


-İstanbul, İstanbul, İstanbul...Sanıyor musun ki yeknesaklıktan ben de bıkmadım?
Ama ne yapayım? Anadolu ve Anadolu insanına dair çok az şey biliyorum. Bilmediğim şeye burnumu sokamam ki..

ORHAN KEMAL
(Haziran 1954)


KİRPİ ŞİİR 1. SAYISI ÇIKTI!..



Çekirdek Sanat “Kirpi Şiir” başlığı ile 14 mayıs 2006'da Antalya'da kaybettiğimiz Şair Cenk Koyuncu’nun anısını (3. ölüm yıl dönümünde) canlı tutmak için yeni bir şiir dergisi yayımladı.

Neden Kirpi Şiir ?

İçsel ve dışsal sınırları bilmek ama kabullenmemek için..
Yeni sözler ve yeni tercihler düzleminden şiir ülkesini selamlamak ve aynaların hafızasını zorlamak için.. Farklı renkleri ve anlayışları katıksız bir çağrı ekseninde karşılamak için..

Ve tüm zamanların Son Kişot’u şair Cenk Koyuncu anısını canlı tutmak için yola çıkıyoruz.

Kirpi Şiir’in her sayısı farklı ve “deneyimli” bir editör tarafından hazırlanacak ve tamamen sorumlu editörün tercihleri, seçimleriyle yoluna devam edecektir. Kirpi Şiir; şiiri dert edinen ve şiire gönül veren tüm şairlere açık bir pencere olarak kalacak…

Kirpi Şiir’in birinci sayı konuk editörü edebiyat ortamımızın tanıdık ismi şair Salih Aydemir.


1. Sayıda şiirleriyle yer alan şairler:
Salih AYDEMİR, Celal SOYCAN, Hüseyin ALEMDAR, Neşe YAŞİN, Ali AYDEMİR, A. Barış AĞIR, Ahmet ÇAKMAK, Berna OLGAÇ, Tozan ALKAN, Özgün E. BULUT, Yavuz ÖZDEM, Tarık GÜNERSEL, Metin CENGİZ, C. Hakkı ZARİÇ, Mustafa FIRAT, Derya ÖNDER, Binali DUMAN, Veysel EROL, Taylan ASIR, Volkan HACIOĞLU, Enver TOPALOĞLU, Asuman SUSAM, Ahmet Can AKYOL, Ayten MUTLU, Özgür DENİZ, Sadık YAŞAR, Yılmaz ARSLAN, Bayram BALCI, Çeviri: Ralph Waldo EMERSON, Volkan HACIOĞLU


Derginin yazı işleri sorumlusu edebiyat ortamımızın yakından tanıdığı bir isim Cavit Mukaddes, yayın koordinatörü Tuncay Takmaz, derginin tasarımı ise Savaş Çekiç’e ait.

Kirpi Şiir kitapçılarda ve sanal shop’larda..

Çekirdek Sanat
İstiklal Cd. Rumeli Han No:48 C Blok Kat:6 Daire:47 Beyoğlu - İstanbul
t: 0212. 2445197 m: 0533 667 1446 e: iletisim@cekirdeksanat.com


Akşamın Ninnisi.. // Federico Garcia LORCA


Image and video hosting by TinyPic


MARE NOSTRUM...





Bu gece tam saat 01:25 geçe ve yarın ve hep Deniz Gezmiş kalbimizde yaşayacak, yaşatacağız o yeryüzünün en şerefli, onurlu evladını..


SON MEKTUBU:
Baba,

Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.
Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.
Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.
Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.
Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…
Oğlun Deniz Gezmiş
6 Mayıs 1972, Merkez Cezaevi
________________________________________

MARE NOSTRUM

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

Can Yücel


OTOPİA // Ulus Fatih



Dün kral gelecek dedi, yarında kraliçe geldi, alfa beta ribozomları kirpiğini süslerken. Zaman da geriye akıyoruz, örüntüler çözünürlük konumunda, Wernicke alanı norefinefrin salgılıyor. Duygusal bellek yöresi amigdala; korku koşullanması yaratıyor, ısıl olgunlaşma istenmeyen safhada, güneşin uydusuyuz, Eridani ve Tarsis’den gelenler Elysium’da toplanıyor.Diyor ki lektörlerimiz, başka yerde, başkaca bir yaşam yoksa, bu tanrının başarısızlığı anlamına gelebilir ve sonsuzluk yoktur, çünkü sonsuzluk yokluktur. Matuyama terslenmesi, manyetik alanın değişmesi de üstüne üstlük. Yanal simetrili hayvanlarla komşuluk ediyoruz, silüryen dönemi canlılarına ilişkin öneriler can alıcı, Varu çökelleri ve pusulalara ilişkin tezler tanrı katında.Biliyor musunuz uygarlığımız organlarımızın içine yuvalandı, ‘Yakup otları çıldırtısını sürdürürken’ diye şarkılar söylüyor çocuklarımız, ya Sezar ol, ya yok ol tek atasözümüz, ama renk tanrısı ayrımcılık yapıyor, çiğdem sakallı, gülerek beş rakamının medeni durumunu soruyor. Mutluluk getireceği savıyla evinin girişine nal asan Haşepsut’a inanıyor musun buna, böyle batıl bir inancan var mı dedim, inanmıyorum ama, o inanmasan da mutluluk veriyormuş dedi. Geceleri evinden gelen gürültüler, boynuzlu ve yaşamaktan sıkılmış bir satirin çığlığı gibi.Tek bir zorluktan daha çoğu, asla bir defada çözülemez; yalnızca tek bir zorluk çözülemez, çünkü sorunlar zincirlemedir diyen iki ayrı cinsiyetimiz var; doğru bir savın tersi yanlış bir savdır, derin bir gerçeğin tersi ise gene derin bir gerçektir diye savlaşan üçüncü cinsler de savaşımı sürdürüyor. İçlerinden biri atomlar temas etmediği sürece dokunmak diye bir şey yoktur dedi. Karbonifer balina ile bir uzay yelkenlisi aquariumda çarpışsa, ikisi de yara alır, ama cansız madde ile canlı madde arasındaki ayrım burada başlar; balina kendiliğinden iyileşirken, yelkenlinin hasarı öylece kalır, ama yara ölümcülse, yelkenliyi yaşatabilirsiniz belki, balinayı ise asla…
Yaşam harflerin yer değiştirmesidir. Atomun parçaladığı kentlerden elem duyarız, çölü gümrah çiçeklerle donattığımızdaysa sevinç. Sevilla’daki servilerin altında sevişirkense coşku. Bu şarkı hepimize, gök buğdaylar ölüs hançer görüp geçti, o renk prizması senin gözlerinden kederle dökülürken, ama iris daha mavidir yaslara bürünürken ve bir sağanak gibi bedenlerimize üşüşürken neonlar.Atlantis’de Yedi Yüzyıl ve Donkişot’un Sarışın Senyör Verona adlı romanını okuyoruz. Tuşba’dan biri gibi biyolojik şiir yazıp, kafeste mavi kanlı akrepler besliyor, ruhsallardan Elizabeth Bathory olarak körpe kanla yıkanıyoruz!.. Bizi Tarascon ya da Midyat’a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ruhlarımız götürecektir. Sylvan yarığından geçebilirsek eğer diyorum. Çünkü onun defterinde benim bütün organlarım yazılıdır.Aşkın patolojisinin gerçel tanımıysa; ikicil yaklaşımın kanonik realitesiyle, algoritmik ayrıntıların simülatif akışında yüzen karmaşa; aşkın bir cinsel şiddete yol açarken, yolaklarda irkiltici kanallar barındırıyor derim.Elektronik şiirle gözleri görmez arılara yakarı ayinleri düzenliyoruz. Tanrının varisiyiz. Köhne bir duvarın yarığından sızan, rüyalarda işitilen sesler gibiyiz. Kasru’l Hayru’l Garbi sarayında sol eliyle güvercin tutan Venüs’le, çıplak melek figürünü üç ışık yılı var ki saklıyoruz. Ay hiç kin tutmuyor bize, suevit oluşmuyor. ‘Yahşi akışlı ırmaklar önünde, nişan alıyor okçu Zenon, göğsünde titan yayıyla, inci nilüferleri gibi de çalımlı’ tek bestemizdir bu bizim.Gelecek nisanda, henüz güneş doğmadan, koruluktan sanki görünmeyen bir Pan’ın sesleri geldi, bunun üzerine sebze meyve reyonunun önünde duran genç adama, şu yaşamda tek aradığım mutluluk dedim. Unutamayacağım bir şey söyledi; bu gezegen için çok şey istiyorsun! Ağla Harirama, yazgımızı belirleyen Afgan hançeri gibi şarkılar söyle, deniz satıcısı Basra tüccarları, Kos adalı ahtapot avcıları gibi vandalizm ve gaddarlık dolu olsun. Evrenimiz başarısız bir model, ne yazık ki gerçem bu… Nice sönmüş gezegenler ve tuhaf asteroitler uzayın boşluklarında sarı bir ölüm şarkısı ve kırmızı bir cellat gibi dolaşıyor.Burada cehennem başkalarıdır diyen ikinci bir Sartre’ımız da var (Almanlar diye bir şey yok ama!), tek arkadaşı da Pessoa, siyah güneşimiz kuzeyde batarken, yakındaki markette bir tezgâhtarın canına kıydığını söylemişler, hiçbir tepki vermemiş, demek ki yaşıyormuş, demek ki gerçekten varmış demiş. Üç parsek boyunca yağmur yağıyor, sevgilim tanrının gözyaşları dinmek bilmiyor dedi. Gülümsedim. Hayaletsi bir peri gibi salona ilerledim, Gavr Dağı, Soylu Masenas ve İpek Peçeli Ebu Leheb adında filmleri getirmişler. Tarihi kurdeleler, ben sıkıcı buldum. Ayağımda şeytan tırnağı var, ölünce mezarımda bana sıkıntı verecek tek şey budur diyorum. Livonian dilini bilen bir kişiyi arıyoruz, Ned Maddrell adlı bir balıkçı geldi ama onun bildiği Manx dili, hangi dili bildiğini bile bilmiyor. Püzant’tan gelecek olanı bekliyoruz artık. Ama yaşama; Tac Mahal’de bir cumbadan bile baksanız değişen bir şey olmuyor bazen. Bir yalnızlık baladı işte; ağaçların gölgesinde ailemle birlikte yaşayıp gidiyorum. Orada ailemin yanı başında barış içinde yaşayabilmek için aydınlığa ve karanlığa, tanrıya ve güneşe dua ediyorum. Pers doğrusu! Gülhaçlar ve mutlu korkular uyduruyor kendine. Kastamonulu Şavur ve saraç çocuğu Baki geldi dehlizlerden, irem sümbülleri gibi koku yayıldı. Roma askerlerinin ücreti tuzla ödenirdi dedi biri, öteki de egzoz çağı gibi bir şey söyledi. Laterna orman çıvgınını saldı pencereden, bahçe çintesi de öttü çitlerden. Bakın dedim ikisine de, Osmanî bir gülümseme yayıldı üçümüze;
Bedevi çölde çadırında uyurken bir atlı gelmiş, ben halifenin muhafızıyım bir tas şarap ver demiş, bedevi testisinden bir tas şarap uzatmış, atlı içmiş ama bu kez, ben halifenin baş muhafızıyım bir tas daha ver demiş, bedevi gene vermiş, atlı gene içmiş, bu kez de ben halifenin veziriyim, bir tas daha ver demiş, bedevi gene vermiş, atlı gene içmiş, bitmedi, atlı bu kez de ben halifeyim bir tas daha ver deyince, bedevi hırsla vermiyorum, çünkü sen demiş, sümme hâşâ biraz daha beklersem; ben Allah’ım diyeceksin…
Bütün bilmek istediğim budur benim; evrenler ve yıldızsı kozalar arasında ki her şey neden bir yinelemedir?.. Oysa her şey yaşamı sevelim diyedir. Amin...

ULUS FATİH


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic
defter1.mp3