Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Kendini Bil / Sufi



Bireysel ben ile toplumsal ben arasındaki savaş çok defa dikkat çekmiştir. Hem nasıl çekmeyebilirdi? Benim asıl korkum buna layık olan değerin verilmemesidir. Bireysel ben ile toplumsal ben arasındaki bu savaş görüldüğü halde muhakkak görülmek istenmemiştir. Onun gücü ve zorunluluğu da gizlenmiştir. Bireyleri birbirine bağlayan bu bilmeksizin, istemeksizin, hatta istekleri tersine onları birbirine karşılıklı göreve ve yardıma zorlayan ve aralarındaki geçimsizlik kadar da gerçek olan dayanışmayı gözlerimizin önüne sermek üzere bireyi bütün öteki bireylerin duşmanı haline sokan sürekli ve azaltılıp giderilemeyen(irréductible) aykırılığı bizden saklamak, ahlak biliminin belli başlı yalanlarından biridir. Bir başka belli başlı yalan da bireysel ben ile toplumsal ben arasındaki birbirine karşı olmayı görüp bilerek bir sürü şüpheli fikirler ve yapma duygularla bunu telafi ve tazmine kalkışmak olmuştur. Çok defa Etika'nın yeni şekilleri(Spinoza ile bir bağlantısı yok), hatta bu şekillerden, değerden düşmüş sayarak ahlaksal sıfatı bir yana bırakanları bile, bu ebedi yalanlara bilinçsiz olarak bir yeni şekil vermekten başka bir şey yapmazlar. Bireysel hayatla toplumsal hayat arasındaki bu çarpışmalar bütün varlıkların nizamını aynı derinlikte bozmaz. Hakkında hüküm verebildiğimize göre bu çarpışmalar ancak insanda görülür. Onun doğasındaki bu eksiklik ve tutarsızlıklardır ki, biz insan en çok ahlaksal bir "hayvandır" diyoruz!
Bu eksiklik ve tutarsızlık onun en yüksek fikir gelişiminin de nedendir, bu gelişim için bazı hususlarda bunlar ona yardımcı da olmuşlardır.
Sonuç olarak eğer
bizdeki her şey toplumsal olmasa ve biz başkalarına dönmesek(intibak etmesek) bizde hiç bir şey doğrudan doğruya kendimizin olmazdı ve oldukça açık tek mühürle damgalanmazdık.
Çeşitliliği kim kabul etmez?
Veya etmeyebilir? Aklına şaşırım.
Çeşitlilikten bazen çok ciddi bir çarpışma doğar. Ben başkalarıyım, fakat ben de "Ben"im. Ben her zaman için herkese bağlıyım, fakat her zaman için onlara da aykırıyım. Dostumun acısı her zaman, belki farkına varılmayacak surette, benim acımdır, onun saadeti, mutluluğu benim saadetimdir diyebilmeliyiz, bunu yapmamak için neden bunca kas gücü sarf ediyoruz, önce kendi sonra "yakınızmdakinin" sesini hiç duymuyoruz? Olympus dağının Tanrısı mıyız?
Anlatmak istediğim: "dost"bacağını kırarsa ben yine yürüyebilirim onun adına.
Ama gelin görün ki bu hep böyle değil, herkes hem başkalarıdır, hem de başkalarının "düşmanıdır". Herkes başkalarına dayanır, başkalarıyla yaşar, ancak başkalarına zarar vererek de sevinenler var!Başkalarının "ölümü" ile yaşar. Dedelerimiz de bizde yaşarlar, fakat onlar hala yaşasaydılar yeryüzünde bize yer kalmazdı, Herkes hem başkasıdır, hem de başkası değildir. Bir kimse ancak başkasıyla yaşar, fakat başkasına karşı gelmeksizin de yaşayamaz, başkaları da ancak kendisyle ve kendine karşı gelmeler vardırlar.
Bu hal ve durum varlığın trajik çarpışmasdır. Bu çarpışmadan bir şeyler doğar, ama adını ben bilmiyorum!
Felsefe tarihinin zümrüt taşı Kant boşuna mı onca çabaladı?
Eleştirel felsefe; sistemler kurma ya da yıkma çabaları değildir, barınacak bir yer bulmak için çatısız bir ev oluşturmak da değildir, tersine insanın akıl gücünün araştırılmasından buluşlar yapmaya başlamak ve amaçsız ve anlamsız akıl yürütmelerden kaçınmaktır. Hele ki bizim coğrafyamız bu işlerin (tersinden) cenneti sayılır. Tarih bilmeyiz "tarihçi" kesiliriz! Felsefe okumayız, tiksiniriz:"alim" kesiliriz! Bilime uzak dururuz "müneccim" kesiliriz.
Kuşku duymayız, küşkuçuluk nedir bilmeyiz, gerçeğin izini sürmek için ne denli elzem bir "araç" olduğunu önemsemeyiz.
Doğaya, özgürlüğe sırtımızı çeviririz, oysa şu iki "terim" yani doğa ve özgürlük kocaman felsefe kapısının menteşeleridir..
Ne söylenir, ne yazılır?
'Herkeste olduğu gibi, ben dahil, en budala insanda bile, sanki kalbine ayrıntısıyla yazılmış kolayca anlaşılabilen bir bilgi vardır. O bilgiyi merak etmek az şey mi?
Kendi yaklaşımı, yani "yaşamsal" alanın bakış açısı üzerine diğeri ile anlaşmak için söylenmesi gereken bir yasa' dikkat edin "öteki" terimini hiç kullanmadım, çünkü kimse benim için"öteki" değildir. Bu saçma sapan terimler birileri tarafından birilerini "uyutmak" için uydurulan zırvalıklardır. Ne "ötekisi" kardeşim? kim bu öteki?
Öyle davran ki, istenç ilkelerin her zaman için evrensel bir yasanın ilkesi olarak da geçerli olabilsin.
"Biz böyle düşünür, böyle yaparız" dedik, belki de en doğrusu buydu..ben'de hep "sen-biz" var, "öteki" değil, erdeme götüren nedenleri, sefalete götüren nedenlerle aynı kefeye oturtmak benim işim değil, bu işin de uzmanları var dünyanın heryerinde, kimleri kullanmazlar ki bu "haksızlığı" savunmak için, Zizek, Hegel, Kafka, Nietzsche'yi.. oysa keşke mesela bir Zizek'i "olduğu gibi" kavrayabilselerdi ve gelip yazsalardı, minnetdar olurdum tümüne. İşleri güçleri laf salatası üretmek, anlamsız, hesapsız, fütürsüzca ve büyük bircehalet, küstahlıkla o düşünürleri harcamak! Bunca yıldır, mangalda kül bırakmazlar, ama bir Allahın kulu da çıkıp bir Walter Benjamin, Adorno üzerine "öznel" bir yorum, katkı getirmez, şunu ekledim, şunu saptadım, kuşku duydum sesini hiç duyamazsınız, boş boş dolu dolu saatleri sayfaları tüketirler. Tipik periferi hastalıkları.Kültür hakkında, gidişat hakkındaki tüm fikirleri"soyuttur", hatta gereğinden fazla kibirlidir, "tözeldir".' Geçmişin büyük eserleriyle, şiirler, sanatla, edebiyatla ilgilenir, ama ona göre ucuz bir karışıma indirgenmiş olan ülke kültürünün düşüş durumuna küçümsemeyle bakar'.Oysa bu "sakat zihniyet" bazen modernliğin çıkışından beri kendi mirasının tarihin dışında kaldığını da bilir bilmesine, yine de kendi rezervlerine yönelir, bizim şaşkın meftun kurtuluşu nerde arayacağını bile bilmez!
Düşünce ahlaksızlığının, pornografisinin alası, daniskasıdır bu yaptıkları. Çünkü zihinleri darmadağın, duman olmuş! Yazınsal serüvenleri "aşırmakla" geçmiş birçoğunun, orjinal, özgün düşünce sahibi kaç kişi var? Nermi Uygur ve birkaç değerli isim dışında kim geliyor aklınıza?
14 Senemi üç filozof için verdim daha bir arpa boyu yol alamadım henüz. Bu ne "yavanlık" bu ne bonkörlük, bu ne havada bulup tavada mideye indirmek?

Ötekiymiş!
İnsan kalbinin karmaşık derinliklerinde "öteki" yok!
Tümü "sen","sen", "biz" olmalı. Buradan yak şimdi kendini, önce kül ol, sonra küll!
Kendini bil!


Selam,
Muhabbetle,

Sufi.


Dostoyevski ve düşünce dayanağı / Argos



Dostoyevski için romanın görünüşteki konusu pek önem taşımamaktadır. “İtiraflarla” roman arasındaki içsel bağları irdelemeyiz.Dstoyevski’nın roman kişiliklrinden Tihon’a kendi bilinç yapısını betimleyen ve Petersburg’da kaldığı günlerden bu yana kendisini rahatsız eden vicdan azabını sezdiren Stavrogin’in kişiliğiyle açıklığa kavuşmaktadır. Tihon, Stavrogin tarafından işlenen suçun korkunçluğunu onaylamaktadır: “...küçük bir çocuğa yapılandan daha büyük ve çirkin bir suç olamaz...”. Bu sınırın aşılmasından sonra, görünüşe göre, Stavrogin için tekrar kendine ve topluma dönme olanağı kalmamıştır artık. Svidrigaylov’un yazgısıyla olan benzerlik gitgide kaçınılmaz bir hale gelmektedir. Stavrogin’in başından geçenler İtiraflar’ın merkezi durumuna getirilirse, o zaman zorunlu olarak ortaya iki soru çıkmaktadır: Söz konusu elan, işlenmiş bir suçun psikanalitik yönden araştırılması mıdır, yoksa bu suç sadece “Suç ve Ceza” konusunda felsefi-metafizik bir diyalog için bir çıkış noktası mı oluşturmaktadır? Bu sorunlar her iki yönde de araştırılmıştır. Örneğin Evnin çözümü hâlâ, romanın, “düşüncel dayanağı” olarak dinle tanrıtanımazlık arasındaki felsefi çatışkıda aramaktadır. Oysa bu yerini bulmayan basitleştirmeyle yapıtın ve de İtiraflar’ın toplam yapısının çerçevesi gereksiz yere daraltılmaktadır. Gerçekteyse bağlamlar çok daha karmaşıktırlar.
Stavrogin Tihon’da yerleşik inanç kategorilerinden oluşan bir sistem bulacağına inanmakta ve piskopos, inanmışlıktan gelen bir tanrıtanımazlığı dünyevi umursamazlığa yeğ tuttuğunu söylediği zaman şaşkınlığa düşmektedir. Çatışkının öteki yanındaki Hıristiyan inancına ilişkin kavram da soyut dinsel yönden tanımlanamamaktadır. Dostoyevski romanla ilgili notlarında dinselliği halkın ahlak tasarımlarıyla birleştirmektedir. Romanda da Şatov benzeri şekilde düşünceler ileri sürmektedir. Felsefi-dinsel çatışkının ardında demek ki tarihsel-sosyal bir davranış tarzı gizlenmektedir, ve Tihon’da bölümü, içinde tarihsel gerçekliğin yoğunlaştığı edebi bir mesele dönüşmektedir. Dostoyevski’nin mektuplarında ve yazılarında genellikle polemik halinde abartılmış soyutlamalar olarak beliren kavramların karşıtlığı (İsa-gerçek, din-tanrıtanımazlık), çoğulcu roman dün¬yasında ortadan kalkmaktadır. Düşünceler ve kavramlar yapıtların yapısına ilişkin işlevsel öğeler olarak görünmektedirler.
Dostoyevski’nin İtiraflar’ın ikinci bölümünde kahramanına altın çağla ilgili bir rüyasını anlattırması, ilk bakışta bir parça garip gelmektedir, çünkü bunun yapılan itirafla bir ilişkisi yokmuş gibi görünmektedir. Ne var ki, bu rüya mesel düzeyinde bir değer kazanmaktadır.
Altın çağ düşülküsü Dostoyevski’nin yapıtlarında birçok aşamadan geçmektedir. Raskolnikov bile bu düşülküyü kafasından geçirmektedir. Suç ve Ceza ile ilgili notlarında yazar kahramanının ağzından şunları söylemektedir: “...İnsanlar neden mutlu değil? Altın çağ çoktan yüreklerde ve kafalarda yer etmiş; niçin böyle bir çağ gelmesin?”.
Stavrogin altın çağı, Theokrit’in cennetini konu alan Claude Lorrain’in Acis ile Galatea adlı tablosuna göre betimlemektedir. Ancak rüya, çocuksu-duygusal bir ruh durumunu ya da Antikçağ çoban şiirlerinden bir süjeyi yansıtma amacını gütmemektedir. Stavrogin toplumun, aynı zamanda öncesiz-sonrasız insanlık ideali olarak da anlaşılan uyumlu ilk durumundan söz etmektedir. Puşkin bu kavramı anıların ifadesi olarak tanımlamıştır: “Altın çağ düşüncesi yeryüzündeki tüm halklarca benimsenmiştir ve insanların hallerinden hoşnut olmadıklarını, gelecekten bir şey beklemediklerini ve de hiç geri gelmeyecek olan geçmişi düşlemlerinin tüm çiçekleriyle süslediklerini kanıtlamaktadır”. Buna karşılık Dostoyevski gelecekte yeni bir doğuşun reel olasılığını vurgulamaktadır. Yazar Stavrogin’in rüyasında ikinci derecedeki estetiksel bir uyarlama tarzından hareket etmekte ve tablonun yorumunu bir çağdaşına bırakmaktadır, İtiraflar’ın yapısı içinde rüya ile ilgili görüntüler Stavrogin’in davranış tarzıyla ilintilidir. Stavrogin uyandıktan sonra, düşgörüntülerini bir kez daha canlandırmak için gözlerini tekrar yumduğunda görüş alanının içine “küçük kırmızı bir örümcek” girmektedir. Bu, bir zamanlar Petersburg’taki odasının penceresinde gözüne ilişen, aynı anda birkaç adım ötedeki odada Matreşa’nın kendini astığını bilmesine karşın istifini bozmadan gözlediği aynı örümcektir. Stavrogin’in caniyane umursamazlığının simgesi olan “küçük kırmızı örümcek” altın çağ rüyasının yeniden canlandırılmasını, “henüz bilinmeyen bir mutluluğun” somut görünümünü engellemektedir. Stavrogin’in işlediği suçla düşgörüntüsünü Dostoyevski’nin temel düşüncelerinden birine ilişkin eğretilemeli bir eşdeğerlik düzeyine çıkaran itirafların mesel yapısı bu noktada son bulmaktadır. Tihon’da başlıklı bölüm kendi içinde bir bütün olma niteliğini taşımakta ve Gülünç Adamın Rüyası öyküsünü önceliyormuş gibi görünmek¬tedir. Dostoyevski’nin daha sonraki romanlarında büyük bir rol oynayan araya eklenmiş öykü ilkesi Cervantes’i ya da Lesage’ı anımsatmaktadır. Ancak yergisel ahlak romanlarına karşılık bu ekleme öykünün aritmetiksel anlamda genişletilmesi değildir. Araya katılan öyküde, itiraflarda ya da efsanede romanın renkli motif dünyası modele benzer, bir bakışta kavranabilen bir süreç, bir mesel halinde yoğunlaşmaktadır; ancak bu meseli yorumlamak öncelikle geleneksel bir örneğe değil, romanın gerçekliği yansıtan, kargaşaymış gibi görünen olaylarına, dayanarak mümkün olmaktadır.
Böylece bir roman tasarısından (Büyük Bir Günahkârın Yaşamı) kalmış olan Tihon’da bölümü Dostoyevski’nin asıl amacını açığa vurmaktadır. Romanla İtiraflar, çağın imgesiyle mesel arasındaki karşılıklı ilişkiler, romanın önemine ilişkin kimi temel ilkeleri görebilme olanağını sağlamaktadır: Dostoyevski’ye göre varolan toplum yapısıyla bunun sahte-sosyalist bir devrimle ortadan kaldırılması, ahlakî nihilizm, mülkiyet hırsı ve halkın sessizce çektiği acılara, ahlak kurallarına karşı gösterilen ilgisizlik ilkesine dayanmaktadır. Bu düzenin ortadan kalkması ise, ancak bireylerin ruh yönünden yenileşmelerine ve çığırından çıkmış bir çağda geleceğin uyumlu dünyasına ilişkin bir düşünceyi korumak için tutkuyla çaba göstermelerine bağlıdır. Bütün bunlar hem altın çağ antik ruhunun hem de yeryüzü cennetine ilişkin Hıristiyan tasarımlarının kapsamına girebilmektedirler. Her iki durumda da mitolojik imge edebi eğretilemeye dönüşmektedir. Dostoyevski tasarladığı düşülküsünde pratik dönüşümleri amaçlayan toplum kuramlarından bilinçli olarak kaçınsa, bile, yine de hem yeryüzünde uyumlu bir toplumu onaylarken hem de bu toplumun Hıristiyan ya da tanrıtanımaz niteliğini kendi kendine sorarken düşülkücülerin düşünce dünyasıyla olan gizli bağını açığa vurmaktadır. Gülünç Adamın Rüyası’nda düşülkücü kuramların konmuşunu estetiksel bir imge içinde, hatta yöntemsel bir ilke olarak formüle etmektedir: “İnsanların yeryüzünde yaşama yetilerini yitirmeden güzel ve mutlu olabileceklerini gördüm ve biliyorum... Ben gerçeği gördüm,... ve onun canlı hayali ruhumu ebediyen doldurdu... Şu var ki, cennetin nasıl kurulması gerektiğini bilmiyorum, çünkü bunu sözcüklerle anlatamam. Gördüğüm rüyadan sonra sözcükleri yitirdim”.


Borges Defteri olarak “Dostoyevski” dosyamızı devam ettireceğiz, insanlığın bu en büyük yazarını gerektiği gibi algılamamız çağımıza da ışık tutacak.. Edebiyatın müthiş doyumsuz tadıdır.Son zamanlarda bir yayınevimizin tüm klasikleri çok “uygun” fiyatla( örneğin:Dostoyevski’nin “İnsancıklar” adlı yapıtı: 2,5 YTL) okurlarla yeniden buluşturuyor, buklasikleri kütüphanenizden eksik etmeyin,10 YTL’ye 4-5 muazzam yapıt alabilirsiniz. Siz Dostoyevski okuyun ben Dostoyevski’nin deyimi ile “ Size ömrüm boyunca dua ederim. Tek ümidim sizlersiniz”.

düşünüz bol olsun,
Mimoza mevsimidir sevgili Sufi,
“mimozalarım nerede?” diyen o hüzün perisi kadını anımsayalım,
hani o son bakışında:" cömertlik, bana senden daha çok gereksinimi değil
benden daha çok gereksindiğini vermendedir" sözü ile "son kez" seni kapımdan uğurlayan..evimin bahçesinde mimozalar yine açtı sevgili sufi, artık ne sen buralardasın, ne de o! jm'nin, "Çok Uzak, Çok Yakın"sözünü anımsadım.


YAZARI:Argos
iletişim: borgesdefteri@yahoo.com


Dostoyevski Analizi /Argos



Marx’ın Bakuninci “Birlik”e yönelik eleştirisi ve Neçayev-olayını değerlendirişi, eleştirel gözlemlerini, özellikle gele­ceğin toplumuna ilişkin sosyal adalet ve etiksel uyum idealle­rine bağlı kalınmayışını konu alan ana motifi romanının estetiksel gerçekliğine uyarlayan Dostoyevski’yi onaylamaktadır.

Dostoyevski sosyalist kuramla Avrupa’daki pratik devrimci ha­reket arasındaki bağı, Marx-öncesi sosyalizm perspektifinden düşülkücülerin düşünceleriyle Rus anarşistlerinin devrimci prog­ramları arasındaki ilişkide görüyordu ve toplumla ilgili güncel olayları sezme yeteneği de işte bu noktada iyice belli oluyordu. Bakunin gibi zorbalarla Neçayev-Verhovenski gibi “dolandırı­cılar”ın pratik uygulamaları karşısında kuramın güçsüzlüğü Dostoyevski’yi, bir devrimde maddi değerlerin köklü bir şekilde yeniden dağıtımının insanlığın etiksel gelişimine yararı olaca­ğına daha çok bu gelişimi engelleyeceğini düşündüğü için, sosyalizmin uygulanabilirliği konusunda doğallıkla kuşkuya düşü­rüyordu. Kuramın güçsüzlüğü Dostoyevski’ye göre, etiksel ya da etiksel-dinsel boyut düşülküsel sosyalizm idealinden dışlan­dığı için ileri gelmekteydi. Bu idealin büyüsünden daha sonra­ki yapıtlarında da kurtulamadığını Dostoyevski’nin, Neçayev-olayını çılgın bir fanatiğin cinayeti olarak göstermeye ve dev­rimci düşünceleri gençliğe kötülemeye çalışan gazetecilere ver­diği yanıttan anlaşılmaktadır: “Ben de eski bir Neçayevciyim... ben de idamdan döndüm, inanın ki o zaman aydın kişiler ara­sında bulunuyordum... her halde bir Neçayev olamazdım, ama gençlik günlerimdeyken Neçayev’i izlemeyeceğime söz veremezdim”.

Tarihsel gerçekliğin düzensiz akışını içine alan bir roman dünyasında iki sorunun (Stavrogin-Verhovenski) kenetlenişi, ana motifi daha çok Hıristiyan mitolojisine dayanan mesel (pa­rabol) yapılan içinde gerçekleşmektedir. Görünüşe göre ger­çeklik, hakiki insan varlığının genel kuralları için otantik de­neyimin kaynağı olmaktan çıkmış, onun yerine etik ve estetik olarak önceden biçimlendirilmiş idealler geçmiştir.

Ecinniler için tasarladığı bir önsözde Dostoyevski bu ro­manı nasıl kaleme aldığını açıklamaktadır. “Ben herhangi bir kenti, durumu, yaşam koşullarını, insanları, resmi daireleri, ilişkileri ve geleneksel bir yaşam düzeniyle buna uygun Yeni-çağ’daki dönüşümlerin sonucu olarak kentimizdeki taşraya öz­gü özel yaşamın bu ilişkilerinde meydana gelen ilginç çalkantı­ları betimlemiyorum...

Kendimi, hiç beklenmedik şekilde ve ansızın gelişen, he­pimizi şaşkınlığa düşüren olağanüstü ilginç bir olayın kronikçisi sayıyorum” . Dostoyevski bilinçli olarak Turgenyev, Gonçarov ve Tolstoy’daki yerel ve de tarihsel dipdüzey betimleme geleneğini bir yana bırakmıştır. Topografyası bugün adı Kalinin olan Tver kentini anımsatan romanındaki taşra kenti ade­ta, uzam ve zamanın dışındadır. Romanın tarihsel olarak saptanabilecek kişileri de, rollerini meselin soyutlama düzeyinde oy­nama yetilerini yitirmeden Rusya’daki herhangi bir taşra ken­tinin tipik sakinleri sayılabilecek şekilde betimlenmektedirler.

Ecinniler’deki sevgili Sufi'nin dediği gibi "mesel yapısının" ana motiflerinden biri de İncil’deki şeytan efsanesidir: Şeytan İsa’ya “dünyanın tüm zengin­lik ve nimetleri”ni sunar. Ama İsa bunu geri çevirir, çünkü şey­tana teslim olmak istememektedir. Bu dinsel öykü Ortaçağ’da, örneğin Doktor Faust’ta olduğu gibi, halk efsanelerinin birço­ğunda dünyevi bir hale getirilmiştir. Böylece ortaya, efsanenin arka yüzü denebilecek bir çeşidi çıkmıştır: Faust “dünya nimet­leri”nden yararlanmak için şeytanla anlaşmaya varır ve sonuç­ta nedamet getirmemiş bir günahkâr olarak cehennemi boylar.

Goethe’nin Faust’u felsefi ve sosyal-psikolojik bakımdan şeytan efsanesinin nedensel yapısını yıkmaktadır. Şeytanla yapılan an­laşma yaşamın diyalektiğinden kaynaklanmaktadır. Mefisto eleştirinin ve olumsuzlamanın kişileştirilmesi olarak, ama öte yandan yeni edimler için ayartıcı olarak da belirmekte, yani Faust’a dünyayı gezdiren ve tanıtan, sonuçta kurtuluşa da ulaş­tıran bir araç olarak meydana çıkmaktadır. Faust zamanı ken­disi durdurmadığı ve eylemlerinden vazgeçmediği sürece Mefis­to yıkıcı etkilerde bulunamamaktadır. Goethe’nin Faust’ta şeytan meselinden elde ettiği verimli diyalektik daha romantiklerde sık sık bir yana atılmıştır. Fouqué İdamlık Adam’ında anlaşma motifini haz düşkünlüğüne ve ilgisizliğe indirgemiş, Chamisso ise Peter Schlemihl’in Garip Öyküsü’nde Mefisto’yu şeytan olmaktan çıkarmış, öteki dünya ile hiçbir ilişkisi bulunmayan, göze çarpmayan, can sıkıcı, ama varlığı zorunlu bir yaratık ola­rak betimlemiştir. Romanın kahramanının (P. Schlemihl) göl­gesini yitirmesi, insanoğlunun maddi mülkiyet pahasına sosyal-tarihsel kişiliğini yitirmesi anlamına gelmektedir. Gölge simgesi yeni düzenin temel ilkesini, bireyin artık halk, ulus ya da bir ahlak sistemine (örneğin Hıristiyanlık) göre değil, sadece de­ğiştirme değerine göre değerlendirildiği burjuva egemenliğini açığa vurmaktadır. Edebi bir imgenin başkalaşımı bu olguya ürkütücü bir şekilde parmak basmaktadır: Burjuva dünyası ken­di Mefisto’suna, yani kendi yalın mülkiyet özlemine boyun eğ­mektedir.

Dostoyevski 60’lı yıllarda Rusya’yı da yavaş yavaş kapsamı­na almaya başlayan bu süreci geleneksel mesele aktardığında ortaya açık seçik bir parodi çıkmaktadır. Mefisto’nun Stavrogin’e yapacağı yardımlar, olsa olsa beyzadenin geçici heves ve arzularını tatmin etmektir yalnızca: Pyotr Verhovenski Lisa’nın kaçırılmasını düzenler, kürek mahkûmu Fedka Stavrogin’in teh­likeli olmaya başlayan karısıyla durmadan şantaj yapan karı­sının kardeşini öldürür. Sahte çar tacını giymesi için yapılan teklifi ise Stavrogin boş bir gevezelik olarak geri çevirir; Ver­hovenski bu tür vaatlerle ancak Liputin gibi mülkiyet hırsına kapılmış, kıskanç küçük burjuvaları kandırabilir (romanın ilk taslaklarından biri Kıskançlık adını taşımaktadır).
Devamı Var,

YAZARI:Argos


Bazarov Caddenizde Dolaşıyor/ Bayram Balcı



Hayat ağrıyan bir diş midir. Sizi rahatsız eden, ağrıyan bir diş.
Verdiği acı ile size kendisini dayatır. İki de bir diliniz kayar oraya, onu
kurcalar durursunuz. Kurcaladıkça acı verir meret, artar acı. Söküp atmak mümkündür, ama bir gün bir şeyleri öğütürken ona ihtiyacınız olacağını düşündüğünüzden çekip çıkarmaya gönlünüz razı gelmez. Öğütme ihtiyacı bilinçaltınızda bir yerlerde saklı olduğundan, ağrıyan dişinize kıyamazsınız. Hayat, çekilmiş bir diş yarası olmasın istersiniz. Borges’in söylediği gibi; ölümsüzsem intihar gereksizdir. Ağrısa da, acı verse de dişinizden vazgeçemezsiniz kolay kolay. Onunla bir şeyleri öğüteceksinizdir çünkü. O zaman ağrıyla başa çıkmanın yolunun, ağrı kesici haplar olduğunu düşünürsünüz. Böylece hayata nanik yaptığınızı hissedersiniz. Oysa, dişlerinizi her gün düzenli
fırçalıyor olmanız, ya da acı veren dişinizi, kanal tedavisi vb.
yöntemlerle kurtarmaya çalışmanız daha sağlıklı olabilir, ama bunca zahmete ne gerek var deyip; haplarla gidermeye çalışırsınız ağrıyı ve hayata nanik yaptığınızı sanırsınız. Hayat mı size nanik yapıyor, siz mi hayata buna kafa yormazsınız. Ağrıyan dişinizi uyuşturursunuz olur biter.

Turgenyev’in zavallı Bazarov’u, nihilizmin çağdaş/modern yorumları
karşısında afallayarak caddenizde huysuz huysuz dolaşıyor. Eşekten
düşen Hoca, “Zaten inecektim” demiş ya; sonuçta yer’dedir işte. İnerek ya da
düşerek ne fark eder. Hayata nanik yaptığınız yanılgısıyla, dişinizi
uyuşturarak yaşar gidersiniz, ama organizmanızın içine sızan hapçıklar,
yavaş yavaş kemirir organizmanızı. Ağrıyan dişinizi söküp atamadığınız
için, acıdan kurtulmak adına haplara sığınırsınız. Mücadele ya da kaçış her ikisi de, hayat çekilmiş bir diş yarası olmasın içindir. Hayat, tek dişi
kalmış bir canavar değildir size göre. Ne ki ağrıyan bir diş, içinde
yaşadığınız toplumun tabi olduğu, boyun eğdiği düzendir aslında. Size acı veren, hayat değildir, düzendir. Her türlü mikropla beslenen düzen/sistem. Öyle ya, politika sizin için iğrençtir değil mi?

FIKRAYI BİLİRSİNİZ

Adam balonla yolculuğa merak sarmıştır. Havalanır havalanmaz, sert bir
rüzgâr çıkar ve balon boşlukta/havada sürüklenmeye başlar. Adam balonu
kontrol altına aldığında, neresi olduğunu bilmediği bir yere gelmiştir.
Issız bir yerdedir. Kafasını kaldırıp aşağılara bakar. Balonu alçaltıp
aşağıda gördüğü adama seslenir. “Bakar mısınız, ben neredeyim?”
Aşağıdaki kafasını kaldırır yanıt verir: “Havadasınız.” Bizim ki, “Biliyorum”
der, “Bulunduğum yeri soruyorum.” Aşağıdaki yanıt verir: “Bir balondasınız.”
Balondaki ya sabır çeker, “Kardeşim, mevki olarak neredeyim?” Bunu
nasıl bilmezsin gibilerinden güler aşağıdaki. “Tabi ki balonun sepetinde.”
Bir an susar bizimki. Sonra dayanamaz sorar: “Pardon, siz akademisyen
misiniz?” Bu kez aşağıdaki şaşırır. “Evet, nerden anladınız?” Bizimki açıklamaya girişir, “Analiz ve gözlemleriniz çok doğru, çok yerinde… ama… ama… bir boka yaramıyor!”

Bu dünya kötüdür. Bunu biliyoruz. Dünyanın daha iyi nasıl olacağını da biliyoruz. Hüzün mü, hüzün en çok bize yakışmaz. Yağmur ve hüzün.
Yağmur gökten inen sudur. Ona bu adı ve daha pek çok imgeyi yakıştıran biziz. Cisil cisil yağar, sicim gibi yağar, toprağı kamçılar, bardaktan boşanırcasına yağar, ahmak ıslatırcasına yağar, gökten inen suyun zihnimizde oluşturduğu imgeler.

Teknoloji insanı insandan kurtarıyor ne fena. Şimdi ben masamın
üzerindeki beyaz cama yağmur yağdırabilirim. Ama uzaklarda yağmursuzluktan üşüyen bir dostunuza, beyaz cama yağdırdığınız yağmurun ne yararı olabilir.
Ali’nin kuyusu, gayya kuyusu mudur sahiden?
Her neyse, her kuyunun dibinde bir Yusuf vardır nasıl olsa.


Muhabbetle.


YAZARI: Bayram Balcı


Borges Defterini Okumak / Samet Köse




Philip Cushman "insanları inceleme süreci, onları birer metin gibi okumak değil, daha çok onların gerisinde durup, omuzlar üzerinden, onların kendilerini okudukları kültürel metni okumaktır" der.
Defterin sözlük tanımına baktığımız zaman "genellikle hafif bir kapak
içerisinde, bir araya tutturulmuş kağıt yaprakları" şeklinde tanımlandığını görürüz. Borges Defteri ise kendisini "şair, ressam ve yazarların edebiyat ve plastik sanatlar eksenli 'e-edebiyat' oluşumu" şeklinde tanımlar. Borges Defteri, bir araya tutturulmuş kağıt yaprakları gibi olmanın yanısıra katılımcılarının omuzları üzerinden birer kültürel metin okuma ve anlama girişimidir.
Borges Defteri yine yaşadığımız dünyanın sorunlarıyla esrarengiz
algoritmalar içinde ilgilenen bir oluşumdur. Neden başka bir eylem değil de deftere dillendirme sorusunun yanıtını da Cambridge'li filozof şöyle verir: "dilin sınırlar, benim dünyamın sınırları anlamına gelir."
Borges Defteri, Kübist ressamların önerdiği gibi kendi realitesini kendisi
yaratan bir oluşumdur. Defter için gerçekliğin ya da doğruların aynası olma çabasının yanısıra birer ilişki kurma, bağlanma girişiminin aynası olduğunu söyleyebiliriz. Deftere bırakılan her yeni ileti yeni bir ifadelendirme demektir. Her biri dünyaya farklı bir yaklaşım olanağı sunar, bir diğerinde gizlenmiş olan ya da varolmayan bir varlık biçimini duyumsayarak. Gilbert ve George benzer şekilde çalışmalarını tek bir yaratıcı beynin ürünü olarak sunmayıp, ilişkilerinin bir ürünü olarak sunar ve postmodern ortamda manevi bir dilin yeniden canlandırılmasının araçlarını bulurlar. Ortaya çıkan tablo, eşit derecede gerçek, karşılıklı olarak birbirini dışlayacak şekilde benliğin görünümlerini taşımaktadir. Kişi burada kendisini aynı zamanda çok
sayıda benlik olarak algılayabilir, bu çogul bir evrene giden yolda kişinin
alacağı anlamlı bir tavır almadır ve inanilmaz biçimde insanı özgür kılan
bir süreçtir.
Erikson'a göre "insan varlığının sosyal ormanında bir kimlik duyumu
olmaksızın yaşıyor olma duygusu imkansızdır." Bu nedenle sağlıklı gelişimin en önemli basamaklarından birisi tutarlı bir kimlik duygusunun kazanılmış olmasıdir. Borges Defteri'nin yaşanılanlara karşı bir tavir alma, tutum sergileme üzerine yapılandığı, bir anlamda muhalif olma anlamını barındırdığı belirgindir. Tavir alma derken bir insanın dünyaya bakış şeklini yansıtan ve davranışlarından çıkarılan psikolojik süreç örgütlenmesini kastediyorum. Tavır alış ve tutum, insan eylemine yön veren ve şekillendiren içsel yapılardır. Borges Defteri katılımcılarının yaşamları, dünya görüşleri, tutumları, korkuları, umutları, politik görüşleri, dinsel inançları, eğitimleri ve uzmanlık alanları gibi konular kendilerini deftere bıraktıkları her ileti ile derinliğine ele verir.
Deftere yazanlar kim olurlarsa olsunlar sınırlarını, yetenekleri, umutları, engellenmeleri, sorunları, endişeleri, tutumları ve inançlari ile aynı
zamanda bir sosyal kimlik meydana getirmektedir. Defterin her
katılımcısının iç dünyasında nasıl bir işlev gördügü sorusunun yanıtını her katılımcının kendisinde bulması gerektiğini biliyorum. Yine de Defterin genel bir anlama ya da kavrama sisteminin hiçbir koşesini boş bırakmama eylemi, dışımızda olup bitenleri anlayabilme ve anlatabilmek için bilişsel bir sistem edinme girişimi olduğunu ileri sürebilirim.

Clyde Kluckhohn'un kültür tanımından esinlenerek şu yordamada
bulunabiliriz. Sepet örmenin önemli olduğu bir toplumda sepet örebilmek için kurutulmuş saz saplarına ve ince dallara gereksinim vardır. Ancak tek başına saz ve dallar bir sepet oluşturamayacaktır. Sepet ancak, dalların ya da sazların belli bir şekilde işlenmesi sonucu oluşur. Asıl önemli olan bu sepet örme şeklinin toplumda herkes tarafından bilinen ve diğer kuşaklara da aktarılabilen bir uygulama haline gelmesidir. Işte Borges Defteri, sepet örmek için yeterli maddi koşulların oluşmadığı, okuma-yazma-eleştirme-paylaşma kültürünün yeterince yerleşmedigi ülkemizde "e-edebiyat" işine girişmekte, bir başka deyişle tevarus edilmemiş bir kültürün öncülüğünü yapmaktadır. Dört yüzyılı aşkın yazılı metin kültürünün temsilcileri ve gonüldaşlarıyla, bu yepyeni kültürün temsilcileri ve sevenleri arasında gerginlik olabilir, doğal karşılanmalıdır.

Bilgilendirme, farkındalık, eleştirel bakış açısı, ifade özgürlüğü (estetik
yanlış olmamak koşuluyla), ait olma, güçlü bir bağımsızlık duygusu,
duygusal ve düşünsel açık fikirlilik, çift yönlü bir bağlılık ve dayanışma
duygusu, araştırmacılık, yenilik arayışı Borges Defteri'nin benim
görebildiğim başlıca bileşenleridir. Borges Defteri, sınırların giderek
kaybolduğu global bir dünyada katılımcılarına bilişsel ve duygusal bir zirh sağlamaktadır. Suler'in öngördüğü gibi, herhangi bir gruba ait olma, o grubun üyesi üzerinde terapotik sonuçları olan bir süreçtir. Bir başka deyişle grubun inanç sistemine sahip olma, belirsizliklerin getireceği bunaltı ve yabancılaşma duygusu ile başa çıkma işlevi gören bir yapı ve anlam sunacaktır.

İster sanal ortamda olsun isterse yüzyüze ilişkide, tüm grupların çeşitli
aşamalardan geçtigi biliniyor. Bu aşamalar şunlardır:
Normlar oluşturma; grup amaçlar ve temel davranış kuralları ve tipik
davranış modelleri geliştirir. Ortaya çekilme; katılımcılar bir arada
geçinmeye çalışır, çatışmadan kaçınırlar, bunun için benzerlikler
sıralanır, birbirlerine övgüler düzülür. Fırtına oluşumu; görüş ayrılıkları ve çatışmalar başlar, liderlik sorgulanır. Eylem gerçekleştirme; grup
düşünce çeşitliliğini benimser, çatışmalarla başa çıkma öğrenilir, giderek daha esnek biçimde örgütlenilir.

Borges Defteri'nin gelişimsel açıdan fırtına oluşumu ile eylem
gerçekleştirme arasında bir yerde olduğunu ileri sürebiliriz. Böylesi geçiş dönemleri beraberinde gerilim, güvensizlik, duygusal karmaşa hatta zaman zaman panik duygusu getirebilir. Borges Defteri'nin çeşitliliğin
kucaklandığı, yeni katılımlara her zaman yer bulunan dinamik ve olgun bir gruba doğru yol alacağına dair hiçbir kuşkum yok….

Daima muhabbetle
,


YAZARI: Samet Köse / Amerika’dan


...Yıllıklar-Yıllıkçılar /Hakan İşcen



ÖZNELLİĞİN NESNELLİĞİ :

YILLIKLAR-YILLIKÇILAR


Son dönem Şiir Yıllıklarının en bilineni 1993 yılında Adam Yayınlarının öncülüğünde başlayan Mehmet H.Doğan’ın hazırladıklarıydı. Yetmişli ve seksenli yıllarda bu gönüllü, ağır işçiliği Nesin Vakfı üstlenmişti. Daha eski yıllara ilişkin ise, Edebiyatçılar Birliği, Tan Edebiyat ve Varlık Yıllıklarından bugün hâlâ bahsedilmekte. Tabii “Memet Fuat’ın Seçtiklerini” de unutmamak gerekir. Geçen yıl Ahmet Yıldız’ın hazırladığı 1000 sayfalık “Edebiyat Yıllığı 2006” son yılların en oylumlu çalışması oldu. Sanırım şu günlerde bu yılki çalışma da yayınlanmak üzere.
Her şeyden önce “Yıllık” ve “Seçki” ayırımını irdelememiz lazım. Mesela, Varlık bir yıllıktı;
Memet Fuat’ın ki ise, bir seçkiydi. Bu bağlamda, bu yıl İlya Yayınevinden çıkan, Veysel Çolak’ın hazırladığını, kendisinin de “daha çok kendim için yapıyorum” diyerek belirttiği gibi, bir “şiir seçkisi” olarak kabul etmemiz gerekir. Ahmet Yıldız’ın geçen yıl Kritik Kitaplar Yayınevinden çıkan son yayınladığını ise, içindeki bazı öznel yorumlara rağmen, bütün yazın türlerini ve yılın tüm yazınsal devinimi kucakladığı için, bir “yıllık” olarak ele almak yerinde olacaktır. Bu konuda Türk Şiirine, Türk Edebiyatına kim ne yapıyorsa, yolu açık olsun.
Konu, sanat yapıtlarının seçimiyse, Nobel ödüllerinin de kritik edildiği bir ortamda, her zaman için bu tür tasniflerin nesnelliği tartışmaya açık kalacaktır.
Özellikle şiir seçkileri, o dönemin şiir hasadının en damıtılmış ürünlerini sergilemek anlamında, sanat ortamına ciddi bir katkı sağlarlar. Seçenlerin veya seçilenlerin nesnelliğini tartışarak bu çalışmaların işlevlerini görmezden gelemeyiz. Hem okurlar, hem genç edebiyat araştırmacıları, bu yıllıklardan fazlasıyla yararlanacaklardır. Yapıtların ait oldukları dönemin dinamiğini ve karakteristiğini yansıtan en uygun örnekler arasından seçilmesi, gelecekte bu tür edebi kazıları yapacaklar açısından önemlidir. Seçkilere, sadece yayınlanan ürünlerle sınırlı olarak bakmamamız gerekir. Edebiyat yıllıkları, aynı zamanda o yıl yayınlanan kitaplar, çıkan dergiler, verilen ödüller, anmalar, çeşitli kutlamamalar, yapılan yazınsal tartışmalar, eleştiriler ve edebiyat ortamının önemli olayları ile ilgili bilgi sağlaması nedeniyle de belgesel kaynak niteliğindedir.
Bazı seçkilerde yapıtın yazınsal estetiğinden çok şairin kimliğinin öne çıktığı durumlarla karşılaşıyoruz ne yazık ki. Temel alınan yapıtın kendisi olursa ve değerlendirilme kriterleri baştan ortaya konup bu seçkiden yararlanacaklara önsöz kapsamında iyi açıklanırsa, bu çalışmaların öznelliği daha az tartışılır hale gelebilir. “Eksiklikler” veya “Gözden kaçmalar” iyi niyet olduğu sürece, sadece yapılan çalışmanın derinliği ile ilgili kalır ki, bu da eklerle giderilebilecek bir olumsuzluktur. Tabii, ne olursa olsun, bir Türk yazarının Nobel almasını, gözden kaçan bir eksiklik olarak görmek safdillik olur.
Burada diğer önemli bir nokta, bu seçkilerde yer alan yapıtların telif sorunudur. Maalesef bu konuda, yapıtı alan da, veren de gereken özeni göstermemektedir. Özellikle genç şairlerimiz
yer aldıkları seçkilerde neredeyse üste bedel ödeyecek konuma sokulmaktadır. Onların bu özverili tavrını, maalesef istismar eden “Yıllıkçılarla” da karşılaşmaktayız.
Kültür Bakanlığının kültürel yaklaşımın dışında “şairlere haber vermeden” hazırladığı antoloji de sanırım bu tür yaklaşımlara “örnek” oluşturmakta.
Yıllıklara konu olan şiirlerin, sadece kitaplardan veya dergilerden oluşturulması da, çifte standart yaratmaktadır. Ayrıca bu bağlamda kolaya kaçarak yerel dergilerin ve sanal ortamdakilerin tasnif dışı bırakılması da ayrı bir sorundur. Oysa bugün, bazı basılı ve süreli yayınlar kadar kaliteli sanal dergiler yayınlanmaktadır.
Bazı yayınevlerinin yazara veya araştırmacıya siparişle seçki hazırlatması, doğal olarak yılık enflasyonuna yol açmakta. Bu kaçınılmaz bir işveren-emekveren ilişkisi. Bu konuda, PEN ve Edebiyatçılar Birliği gibi oluşumların da sorumluluk alması yararlı olur düşüncesindeyim.
Sonuç olarak, bu dönemsel seçkilerde yer almayanların şair sayılamayacağı konusu, yazınsal bir paparazziden öteye gidemez. Bu seçkiler, bir vefa borcu tasdiknamesi değil; hele, şair yeterlilik belgesi hiç değildir. Bence bu noktada ciddi bir algı hatasına düşülmektedir. Ortak yaklaşımın “şair değil, şiir seçmek” olduğu konusunda anlaşmaya varılmalıdır. Konu, o yıla ilişkin yazınsal estetik performansın ortaya konulmasıdır sadece. Yapılan iş, nihayetinde bir seçkidir; yazarı yoktur; hazırlayanı vardır. Öznel yorumlar söz konusu olabilir. Amaç, bunun keyfi bir tutum haline dönüşmemesi ve başta açıklanan kriterler bazında çalışmanın kendi içinde tutarlı olmasıdır.
Burada belki gözümüzü karartıp yıllıklardan yola çıkıp Dergi Localarını da tartışmamız lazım. Dergilerin, şiirin filizleneceği toprak olması açısından edebiyat ortamımızın zenginleşmesi anlamında tartışmasız hayati önemi var. Ama diğer yandan, belli dergiler çevresinde oluşan “gruplar” hizipleşmelere yol açarak her yılbaşı yaşanan bu kısır tartışmaların öznesi durumuna gelmekteler. Şiir gruplarının oluşması tabii ki doğaldır; kültürel bir zenginliktir;
ama bunun faşizan bir tavra dönüşmemesi gerekir. Her yazanın kendi şiirini basmasından sonra, şimdi sıra kendi yıllığını çıkarması aşamasına mı geldi?...
Farklı izleklerden yola çıkarak farklı kültür ve kimlikteki şairin ortak paydası, sonuçta şiirdir! Şiir bu çatlakları kapatmayacaksa, farklılıklardan bir bereket üretmeyecekse, bunu başka ne başarabilir?...
Sorun, “okuyandan” çok “yazanın” olmasıdır. Kuşkusuz burada bahsettiğim okur, ortalama okurdan farklı bir işlevde ve donanımdaki bir okurdur. Beş yüz, çok çok bin satan dergilere bunun iki katı kadar yapıt(!) gönderilmesi, şiirin şiirden beslenmediğinin en büyük kanıtıdır. Bu zafiyet, sadece şiirin değil, diğer türlerin de geleneksel acıklı halidir. Memleketteki nesnel eleştiri zenginliği ve birikimi oluşmadan bu tartışmaların ardı arkası kesilmez. Biraz da sokağımızın önünü temizleyelim ve itiraf edelim; şair şairi, yazar yazarı okumuyor! Son yirmi yılda ne kadar şiir yayınlandı; buna karşılık kaç tane şiir incelendi?
Doğru; şiir kimsenin tekelinde değil; ama okur, hiç değil! Zaten ortalıkta üç beş dolaşan okurun kafasını da, sonu bir türlü bağlanmayan şair liyakati sorunlarıyla, “öznelliğin nesnelliği” gibi kaotik tartışmalarla daha fazla karıştırmayalım. İsteyen istediğini seçsin, alsın, okusun. Kimsenin “En iyi ben seçerim” diye iddiası yok ki? Eğer şiir adına bir iddiası olan varsa, bir el atsın, biraz daha fazla düşünsel emek koysun, iki şiir irdelesin…
Eğer “En iyi biz okumazsak” şiir de böyle her yıl aynı dönemde yaşandığı üzere, sonu paparazzilik olur. Gelin, şiiri barlara düşürmeyelim
!


Yazarı: Hakan İşcen


Tarantino Karikatürü! / Argos



Lümpen Kültürün Yüceltilmesi
"BARDA"
ya da Tarantino Karikatürü!

Lise eğitimini yardı bırakarak "hayatın" arka bahçesinden her şeye yeniden başlayan bir yönetmenden söz ediyoruz, şiddetin her türlüsüne maruz kalmış, şiddeti kendine özgü yöntem ve tekniklerle bir çeşit estetize edebilen ve sinema tarihinin kült filmlerine imza atmış bir yönetmen: "Quentin Jerome Tarantino” 27 Mart 1963’te Knoxville Tennessee’de doğdu. Sinema literatürüne "Tarantinovari" deyimini kazandıracak kadar özgün filmlerin ve senaryoların yaratıcısıdır. Filmlerinde genellikle göz ardı edilen, doğuştan kaybetmeye mahkum marjinal kişileri Shakespeare oyunlarındaki kahramanlar edasıyla işlemesi ve onlara muhteşem replikler eşliğinde hayat vermesiyle ünlüdür. En kanlı ve vahşi olanların da bile ince bir mizah duygusuyla seyircileri gülümsetebilen sahneleriyle, Amerikan bağımsız sinemasının yakın dönemde yetiştirdiği en büyük yönetmenlerdendir." Tarantino'ya göre sinema alanındaki en verimli ülkelerin başında "Amerika, Hindistan ve Hong Kong geliyor", doğrudur yılda binlerce, on binlerce sabun köpüğü tarzında filmler hep bu ülkelerde üretiliyor.Multiplex tarzı sinema sayısında çekirge sürüsü çoğalma eylemi de bunun bir göstergesidir.
Ama Tarantino tüm o aksiyon ve şiddet kokan filmlerindeki diyaloglara zekice mizahi unsurları serpiştirerek ve neredeyse efsane olacak tarzda müzikler seçerek bütün bunları gerçekleştiriyor. Kurtlar Vadisi dizisindeki tabutu “içten yumruklayarak” kırma sahnesini anımsayın ve bir de Kill Bill'i! Ne acemilik ama!
Peki bizim yerli dostlarımız neyi amaçlıyorlar bu girişimleri ile?
Yarattıkları "ağır ağabeyi" tiplemeleri yeterince şiddet serpiştiremedi ki şimdi kentlerin izbe sessiz kıyı köşesinde soluk alma mücadelesi veren binlerce genci böyle sersefil, lümpen, kan emici, hayat-ırz düşmanı olarak göstermeye çalışılıyorlar. Böylesi bir düşün ne ortasında ne de kıyısında sayın Serdar Akar bile soluk alamaz, bırakın sıradan masum olanları. "Adam indirme", "Adam kaldırma", "Ben racon kesmem boğaz keserim" tarzı lümpence replikleri gururla savunan bu yeni yetme tayfa, topulumun görünmeyen hücrelerine kan, kin, vahşet, nefret, şiddet tohumları serpiştirdiklerinin farkındalar mı?
“Sinemada, tv’de gördüm özendim yaptım abi” savını son 3-5 sene içinde kaç aklını kaçırmıştan dinlediniz? Anımsayın lütfen. “Ağır Ağabeyinize” özenen, düne kadar kardeşinin düğünde masumca halay çeken bebek yüzlü kandırılmışları? Bu ülke sizin kıytırık düşlerinizin faturasını böyle ucuzca ödemeye mecbur mu? İnsan öldürme, insan hayatına son vermek bu kadar kolay mı baylar?
“ÖLDÜRÜMEYECEKSİN” arkadaş, diyebiliyor musunuz repliklerinizde?
Satmaz o zaman, değil mi? Akçenin tadı insan yaşamından, şerefinden, haysiyetinden daha mı ağır? Hafif olan kan mı? Göz yaşı mı?
İnsan hayatı, şiddet, nefret, tiksinti üzerinden “yapımcılık” olmaz, hele hele baştan aşağı tiksinti kokan Amerikan Şiddet Endüstrisi özentisi hiç olmaz. Fişiniz hala insanın o vahşi avcı yönüne takılıdır, çekin çıkartın benliğinizi bu fazdan, başka türlü “göstermeyi” deneyin. Örnekleri çoktur, yeter ki sadece bakmayı bilin.
Bir toplumun temel dinamikleri, değerleri, böyle ucuz ve insafsızca ucuzca harcanamaz, havaya uçurulamaz, bu ülke Amerikan pazarı değil, bizler Amerikalı değiliz.
Beş genci karşılarındaki “avlarıyla” bir odaya tıkayıp içinizdeki öfke patlamasını yedinci “sanat” adıyla, aracılığıyla böyle her türlü zeka unsurundan yoksun biçimde veremezsiniz! İfade özgürlüğü değil bu, zihinimizi, benliğimizi işgal etme girişimidir, soysuzlaştırma, soylu düşünceden koparma girişimidir.
Dönün biraz caddelere, sokaklara bakın, hayat sizin çizdiğiniz çizgilerde yürümüyor! Sokaklara bakın.
Kimi mi göreceksiniz?
Katil it sürülerini değil, onlar bu toplumun minimumu bile oluşturmuyorlar, en ağır ekonomik krizlerimizde bile bu toplumu ayakta tutan, birbirine kenetleyen o denli anlamlı maddi-manevi unsurları var ki, tümünü algılamaktan aciz olan sizlersiniz, hani daha bugüne kadar çözemediğiniz sırlardan söz ediyoruz, aklınızın bunca hoyratca tutukluk yaptığına şaşı bakıyoruz! Şaşkın değiliz. Biliyoruz siz ve sizin gibi bu toplumu esir almış zihniyetlerin sorununu. Akçe sandukanıza bir miktar daha akçe eklensin, toplum, değerler, insan onur, haysiyeti hak getire, ama doğrudur kendini beş kez daha besleyebilecek kapasitedeki bir ülkeyi hep beraber ele ele verip bir “üçüncü sayfa” manyaklığı, sapkınlık rengi ile başta başta boyamaya kalkışırarsak, sizin o Bardaki beşli şaheseriniz çerez bile kalabilir. Suç sizin değil, bir ülkenin gökyüzünden umudu, yarını, sevinci, moral değerlerini devasa bir kartel medyasının marifeti ile böyle har vurup harman savurursak, olacakları, geleceği parlak sözcüklerle yazmak marifetlerin marifeti sayılacak. Hayatımızı karatan, sabah akşam sefahat tellalığı yapan şanlı medyamız, insanımızı ışıktan yoksun bırakan Tekel Medyası bu toplumun bir parçası olduklarını unuttular. California il sınırlarında yaşıyorlar sanki. Anlıyoruz sizi: "Işıklar sönüce tümüzün çok güzelsiniz"!
Alışmışsınız kuru gürültü, patırtıya. Sinemamızda artık “insan”ım diyebilen, basit hiçte karmaşık olmayan insani öyküleri görmek istiyoruz!
Sokaklarda, caddelerde sağına soluna bakmadan geçer giderken görürsünüz onları. Bütün o bolluk taşan vitrinlere, iki yanından akan güzel kadınlara, iyi giyimli erkeklere küskündürler sanki. Selamını alan selam veren tek kişi çıkmaz. Dertlerinin yükü altında dalgınlaşarak karşıdan karşıya geçecek olsa otomobiller üstüne üstüne gelir, horlanır, azarlanır, küfürler işitir.
Vatandaş o da!
Yasalar önünde herkesle eşit, arasıra onları kalabalık meydanlarda birilerini sadece “alkışlarken” görürüz!
Alkışladığı ne? Neye teşekkür ediyor?
Hayata kum kireç taşıyarak, kazma sallayarak soluk almasına, duvar diplerinde güneşlenmesine izin verilmesine mi?
Ama o da aşkı bilir, o da hastalıkları bilir, o da “çareyi” çaresizliği bilir, sırtını bazen de kökeninden getirdiği değerlere dayar, direnir, yalvarmaz, onurunu korur, kendini, kardeşini kollar, el uzatır. Can almaz, can verir.

Bu güzel yurdumuz böylesine garip, tuhaf, “sıradan” insani öyküleri de barındırıyor, hem binlercesini.
Ama “BAR” nedir, “Barda” nedir hiç bilmezler. Gördükleriniz yeni yetme “velutların” zihnindeki sapkınlık senaryolardır, onlar boş gözlerle, boş umutlarla “Bang Bang”e özenti duyarlar ve sadece o özentinin karikatürü ile yetinirler.

“bang bang”…

Biz racon değil, kuru ekmek, zeytin, peynir yeriz sevgili “ağı ağabeyi”!
Azerilerin bir deyimi var: “ Men yazığam, değme mene”.
“yeterince hırpalanmışım, dokunma bana” gibisinden,
Dokunduğunuz yerden ahlakın çöküş lağımı akmasın artık, hayatımızın filminde bu karelere yer olmamalı!


“ÖLDÜRMEYECEKSİN ARKADAŞ”!
Bu kadar Basit!
Tüm Sokak, Caddelerimize etimiz, tırnağımızla kazıyalım:
"ÖLDÜRMEYECEKSİN".
Bu bir kez anlaşılırsa birileri sevginin de gizini öğrenmeye başlayacaklar.
Yaşamı kaçırmanın en iyi yolu ona karşı, belli bir tavrın olmasıdır.
Tavırlar zihinde doğar ancak yaşam zihin ötesindedir. Tavırlar bizim imalatımızdır, bizim ön yargılarımızdır, bizim icatlarımızdır.
Yaşam bizim imlatamız değildir.
Tersine yaşam gölünde sadece küçük dalgacıklarız hepimiz.
Görmek istediğimiz o dalgacıkların ardına sıkışan insani öykülerdir, gecenin bir vaktinde çoluk, çocuğun da izleyceği bir saat ve zamanda: topluma ahlaksız teklif yapma marifeti değil, marifet hiç değil. Pılınızı pırtınızı toplayan bir kez de hep birlikte içinizdeki türküyü söylemeye çalışın, kuru şiddetin ruhunu yüceltmeyin. Daha duyarlı, daha hisli, daha ruhsal, tinsel olun..
“Babam ve Oğlum” Filmi mi? Evet, işte özlemini duyduğumuz tat bu! Bu işte!
Son zamanların en iyi, duyarlı filmi hangisi diye sorarsanız,hiç şüphesiz " Babam ve Oğlum" derim, gerisi kelle suyu!

YAZARI: Argos


CEY SANAT PLASTİK SANATLAR Dergisi 14.SAYISI ÇIKTI!


Image and video hosting by TinyPic

Cey Sanat Plastik Sanatlar Dergisinin son sayısı ( NO:14) yine zengin bir içerikle, yenilenen, güçlendirilen görsel tasarım anlayışıyla,
görsel şölen- görkeminde yayınlanmış bulunmaktadır. Tüm yurt çapındaki Yaysat Gazete Bayileri ve listesi aşağıda mevcut olan kitapevlerinden temin edebilirsiniz.
Dergimiz özlemini duyduğumuz yönelimlere açılmayı en büyük amaçlarından biri saymaktadır. Her sayımız bir önceki sayımızın tamamlayıcısı ve güncelin kıyı nehirlerinden evrensel teorik bakış, birikime açılmaya doğru çaba sarf eden bir düzlemden hareket ediyor.


Cey Sanat Plastik Sanatlar Dergisi
(Teşekkürler Borges Defteri, Cey Sanat Dergi Grubu)

14.Sayının İçeriği:

Canan Yalman:
Bir yılın değerlendirmesi


Editörden

Enis Batur:
Envanter ve Yorum


Cey Sanat Teorik:
Avrupa’nın Kültürel Faciası( Tartışma Dosyası )


Mehmet Yılmaz:
Sanat, Piyasa ve Küreselleşme


Murat Gülsoy:
In Medias Res


Cavit Mukaddes:
Kavramsal Sanat
Soru mu?
Yoksa Yanıt mıydı? (I.Bölüm)


Ekrem Kahraman:
Kavramlar ve Analitik Bir Yaklaşım (II.Bölüm)


Müfit İşler:
Rüya Görme Sanatı


Cemil Atik:
Guggenheim’ın Satatiği Üzerine Düşünmeler


Adrian Martinez ile Söyleşinin Tam Metni
Söyleşi:Betül Akdağ


Osman Ressamlar Cemiyeti Arşiv Belgeleri
( XIII.Bölüm)
Resim Sanatında Kadınlık
Ahmet Ferid


Selma Stren:
Türkler Gelecek
Bir sergiden izlenimler


Sergi Rehberi

Türkiye Çapında Dağıtım noktaları:

YAYSAT Gazete Bayileri ve..

Kabalcı Kitabevi (Beşiktaş)
Alkım Kitabevi ( Beşiktaş, Kadıköy )
Patika Kitabevi, Remzi Kitabevi ( Nişantaşı-Osmanbey, Akmerkez, Beşiktaş, Carrefour, Mayadrom, Mecidiyeköy, Suadiye )
Robinson Crusoe Kitabevi-Taksim Beyoğlu girişi Gazete Bayii( Taksim )
İnkilap Kitabevi Maltepe )
Megavizyon ( Bakırköy , Kavaklıdere, Kızıltoprak, Maltepe, Taksim)
D & R :( Agora, Alsancak, Çınar Otel, Gazipaşa Sabancı,
Göztepe, Kazasker Erenköy, Real Sabancı )
İletişim Kitabevi ( İzmir )
Yakın Kitabevi( İzmir )
Kabile Kitabevi ( İzmir )
İmge Kitabevi ( Ankara)
İndeks Kitabevi (Ankara )
Metro Dergi Gazete Bayi ( Ankara )
Ada Kitabevi ( Çayyolu – Ankara )
Dost Kitabevi( Ankara )
Bilim Sanat Kitabevi ( Ankara )
Turhan Kitabevi ( Ankara )
Enes Kitabevi( Konya )
Nüve Kitabevi ( Konya )
Karahan Kitabevi ( Adana )
Kitapsan( Adana, Çakmak Plaza, Mersin, T.Özal Kitapsan )
Eylül Tekağaç Kitabevi ( Mersin )
Final Kitabevi( Bursa )
Jazz Now Sanat Merkezi ( Bodrum )
Açı Sanat Galerisi ( Denizli )
Babil Kitabevi ( Isparta )
Değişim Kitabevi ( Adapazarı )
Doğru Kitap ve Kırtasiye ( Eskişehir )
Öz Kitabevi( Antalya )

ve yurdun bütün şehirlerindeki tüm seçkin kitabevi ve gazete bayilerinde…




Zafer Ekin Karabay Anısına!.. Özlemle.../ defter



Çiçek

ipatya'ya

toprağa değen su dokununca anlatır
elinde kalan mektubu, durula

gözlerini sakındığın yarına
çiçek sandığın kadar açacaktır

sorma mektubun huyu böyle, yoksa
kim benzetir harfleri, toprağa değen suya

ben benzetiyorum işte, bir de elini
dokununca mektubun ruhuma


* * *

Saklı

uyurdum,
dokunduğum camlar kırılırdı derinliğinde uykumun.
Nil, gözlerimden geçsin diye
güne kirpiklerim kırılırdı.
oysa, saklambaç oynayan bir çocuktu büyüttüğüm;
babasının dudaklarına sıkışmış ve unutulmuş...

sobelendim, saklandığım saydam düşlerin ardında.
sunacak başka birşeyim yoktu, bir çocuğun
bayram sabahındaki beklentisini sundum yaşama
ve tedirginliğini oğlu savaşta bir annenin.
uzak ezgisini dinleyerek bırakıp gitmelerin.

nil güne akarken şubat gibi biriktim;
dört yıl topladığı acısını
yirmidokuzuncu adımında gösteren.
ve çıktım yaşama
onun sakladıklarını sunarak saklandığım yerden.
sonra kendime dönüp dinledim
yeniden acılarıma sordum:
yaşamın neresinde saklanmalı ozan,
yada nasıl saklamalı yaşamı?


Zafer Ekin Karabay


LERMONTOV'UN YUMURTASI / Leon Felipe





'' Bütün balıklar karnını doyurur.
Bütün balıklar yumurtlar.
Karnını doyurduğu yere yumurtlayan pek balık yoktur.''
Arne Lindroth

LERMONTOV'UN YUMURTASI


Anıtmezarların üstlerini ipek örtülerle bir günlüğüne kapatarak, geçmişi unutma fikri pek canlı tutuyordu ünlü plastik sanatçı Lermontov'u. Yaşadığı şehrin kralı olan belediye başkanı da onaylamıştı bu yüksek aklın ürünü olan eseri ve aynı yıl bir ilkbahar sabahı ulu ölülerin mezarları ipek kumaşlarla kaplandı, kapandı.
O gün şehirde bir festival de düzenliyorlardı. Kayıp kentin oğulları filmi ile başlamıştı bu şaşırtıcı eğlence. Sinemanın içi ve dışı doluydu. Bir sonraki filme bilet almak için kuyrukta bekleyenlerin etrafında belediyeden çalışma kartı almış gıda, poster, çalgı aletleri ve maskeyle balon satıcıları dolanıyordu. Şehir insanları sonsuza uzanan ağır bir yas kadar kasvetli olan ideolojilerini unutmuş gözüküyorlar, yüklenmekten bıktıkları tüm ciddiyetlerini salıvermiş eğleniyorlardı. Bugün çok uzun zamandan beri ilk defa bir bütün olduklarını hissediyorlardı ve bütün olmak hiç de sandıkları kadar fena bir şey değildi anlaşılan ki birbirlerine şaka yapıyor, kadehlerini tokuşturuyor, güzel kızlara laf atıyor, karılarına ikide bir onları ne kadar sevdiklerini tekrarlıyorlardı.
Lermontov mutluydu. Belediye Başkanı olan kral ile yanyana oturmuş, yabancı ülkelerden akın eden gazetecilere eserinin ve festivalin nasıl beraber yaratıldığını anlatıyor, başkanın yardımı sayesinde gerçekleşen bu aktiviteyle sanatın en yüce değer olduğunu anımsattıkları şehirliler için düzenlenen konsere herkesi davet ediyordu. Belediye Başkanı da bu sözlere şunu ekliyordu, '' Bütün aktiviteler halkımıza ücretsiz gerçekleşmektedir.''
Gece konserden sonra mutlu olan halk evlerine döndüler. Karılarıyla seviştiler. Sevgililerine yemek yaptılar. Çocuklarına masal anlattılar.
Lermontov o gece ipek örtüleri köhnemiş anıtmezarların üstünden kaldırdı. Evine döndü.
Bir kadeh şarap içti. Vasiyetini yazdı ve sonra da kimse onu öldürerek hapse girmesin diye başına bir kurşun sıktı.
Şehirliler ertesi sabah gazetelerde ve televizyonlarla radyolarda dinledikleri intiharın, makul bir tavır olduğunu düşünerek birbirlerine hınç beslemeye devam ettiler. Karılarını dövdüler, sevgililerini aşağıladılar, çocuklarını silah atış talimlerine götürdüler. Birkaç kişi öldürüldü. Her şey normal nefret seyrine döndü. Anıtmezarlar çiçekler ve birbirlerinden nefret eden insanlar için yakınmalarla doldu. Ölülerin keyifleri yeni ölümlerle yerine geldi.

YAZARI: LEON FELIPE


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic
defter1.mp3