Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Yazdığımız, çizdiğimiz kadar kanıyoruz…// Borges Defteri



Walter Benjamin, “yolda yürüyenin kalabalık içinde edindiği şok deneyiminden” söz eder. Poe, aynı duyguyla “onlara çarpıldığında, çarpan kişiyi derin bir saygıyla selamlıyorlardı”, der. Walter Benjamin’in “tarihin meleği” yorumu  elbet ki çok sonra çıkagelir, gelir gelmez o çoktan dağ-bayır sürgün yolu arıyordu ve nihayetinde Faşizmin kanlı hançeresinde ortadan kaldırıldı. Şok deneyimlerini yaşamamız için James Ensor’un kuramsallaştırdığı “bilinçli donanmış kaleydoskop” çıkarsamasına gereksinimimiz yoktur. Uzun yıllardır fiilen dönen, deviren, şok eden “olayların” kalbinde yaşıyoruz. Bir başına tavan seyretmek, resim yapmak, edebiyat yapmak can sıkıntısından değil, “tarihin meleği” her an hepimizi yokluyor. Masaya tırtıl resmi yapan yine bizleriz, sonra pervanenin altındaki boş masaya bakarak muhtemel hicaz yollarını düşünen boncuk gözlü köpeğin yalnızlığı gelir aklımıza, o an belki Edip Cansever sizi selamlar : “köpekler neden hep uzaklara bakarlar?” gibi dervişane ve bir o kadar dahiyane dizesiyle.  Zamanın Polyanna’sı bile kucakladığı kitabından usul usul sızdırıyor tanık olduğu bölge acılarını. Sonra, kırgınlıkların üzdüğü o yüzden başlıyor geri sayımlar. Uzun zamandır yayınlanan dergileri izliyoruz, bir elin parmak sayısını bir kıyıda tutun(aramızdalar,tek tek biliyoruz onları, adları gerekmez), geri kalan ne varsa vicdanını olup bitene kapatmış, sadece dergiler mi? Bunca yazar, çizer ve de onlara sorsak toplumdaki “ağır-hafif” konumlarıyla beraber, kaç kalem son bunca kıyım, katliama “ses” verdiler? Kıyımı, yok edişi elbet ki bizler durduramayız, ama vicdanın sesini kısmak da neyin nesi? Irak savaşında(küçük bir yazar, çizer kesimi dışında) kimseden bir şey duyan olmadı. Cenahları ayırmıyoruz, kendilerine “İslami yayın” sıfatını gönüllüce benimseyenlerden tutun Fransa baş konsülünün onlara karşı kapılarını ardına kadar açtığı yazar kesimlerine kadar, tümü ama tümü Ezidi, Süryani, Malulada fırınlarda İşıd tarafından yakılan “Sünniler”, Yarsanlar, Kakailer , kendi ülkemizin, insanlarımızın içler acısı hali, ve  son olarak Yemen’de Arap lağım devletlerinin Suud  katliamlarına sessiz kalmaları. Hala da sessizler. Edebiyat-Sanat işlevi 10.000 yıldır bellidir, o işlevin en kalın çizgisi göz göre göre ihlal ediliyor ve bekliyorlar ki bizler-sizler umursamazlığımızı sürdürelim, muktedirden “araklanan” bütçelerle şiir festivalleri yapalım, birilerinin gönlünü okşayalım ki aldığımız bütçeye ayıp olmasın! İzledikleri kesif, aşağılık yolu takip edelim, demirbaş ödül kurullarını ve  saçmalıklarını alkışlayalım.  Bu mu gerçekten, edebiyat ortamımızın debisi bu mu olmalı? Edebiyatın gücü bu mu? Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay hangi “büyük, affedilmez suçtan” dolayı içeride çürütülüyorlar, bu çemberin kırılacağı gün, ana kadar edebiyat ortamı şenlikli durumdan kopmalı.  Yazarın yazardan başka dostu yoktur. Elbet ki gün gelir acılar da eskir, ama “tarih meleğinin” kanadına bırakılan bu  leke kalıcıdır. Son dönemlerde yazılan her virgülü izliyoruz, kimlerin nerde durduğunu artık kavramış durumdayız, yol varsa, tercih de var. Sonucu değiştirmeyen sorular sormaya hiç alışkın değiliz, ama içimizdeki o kocaman soruyla devam edeceğiz bundan sonra. Hepimiz, siz güzel insanlar, yazdığımız, çizdiğimiz kadar kanıyoruz. Keşke yaşamın karışıklığı da küçük bir tahta tarakla düzeltilseydi…


Borges Defteri


Brecht hata yaptı mı? Sessizliği tercih etti mi? // Sufi.




Brecht hata yaptı mı? Sessizliği tercih etti mi?
Ve  bunun  gibi birçok soru sorabiliriz sanırım.
Kısaca :evet, tercih etti !

Şimdi bu "telgraf" usulu yargılamadan sonra yanlış bir hesaba kapılıp “Sufi, Brecht'i sevmez” gibi  bir sonuç çıkarmayın lütfen, tam tersi bir durum söz konusudur, sevdiğim için bu soruları  yöneltiyorum.
Aslında bu konu daha önce Defterde tartıştığımız Rabelais konusuyla ilintilidir, ilgilenenler, Defter arşivinden söz konusu yazıları okuyabilirler ( Argos a.  ve benim yazım).
Haşet tarafından yaratılıp Piscator ve Brecht tarafından geliştirilen Şvayk tiplemesi, dünya yazınında gerçekten eşsiz bir "oportünist şenlikli muhalefet" tavrının bariz örneğidir. Şvayk 'ın otoriteye, militarizme karşı çıkışları hep bir boyun eğme kisvesi altındadır. Şvayk bir kahraman değildir, egemen söylemi, iktidarı yadırgatmakta gülünç duruma düşürmekte ve sorgulatmakta  birçok kahramandan  daha başarılıdır.
Belki de Brecht'in Şvayk tipine  aşırı düşkünlüğü de bundan gelir. Martin Esslin'e  göre, Brecht'in çoğu oyun kişisi, Şvayk 'tan  hareketle yapılmış çeşitlemelerdir: Azdak, Matti, öykülerindeki Herr Keuner, ve hatta Galileo (ki bu örnek üzerinde  özellikle durmak gerekiyor). Brecht'in kendisi de yaşamı boyunca Şvaykvari  bir tavır  benimsemiştir iktidara karşı.
Şimdi yukarıda sorduğum soruların renkli grafiği çıkmaya başlıyor:
Brecht  ne 1947'de Amerikan Aleyhtarı Faaliyetleri soruşturma Komitesi karşısında radikal bir tavır almıştır, ne örnegin 1932'de Kuhle Wampe filmini sansür karşısında savunurken, ne de Doğu Berlin'de yaşadığı  yıllarda "sosyalist gerçekçi" resmi sanat anlayışı tarafından  sessiz bir sansürle sınırlandığı zaman. Bütün bu durumlarda "alttan alma" yolunu seçmiş, gerektiğinde yalan bile söylemiş, boyun eğer görünmüş, ama hasımlarıyla  inceden inceye alay etmeyi de ihmal etmemiş.1953 Doğu Berlin ayaklanmasında açıkça iktidar  karşıtı  bir tavır almamış, ancak iğneli  bir dille yönetime "bu halkı feshedip bir yenisini seçmeyi" önermiştir bir şirinde. Brecht gibi bir Şair'in büyüklüğü sanırım bu dizelerde saklı, yaşamı boyunca, özellikle siyasal arenalarda çizdiği  "belirsiz  fiili tavırlarını" onun  sessiz + isyankar dizeleri kırmıştır.
Cemal Süreyya’nın bilinen Brecht yorumu: "Genç şairleri etkileyen bir sanatçı da Bertolt Brecht, şiiri sonsuz yalınlaştıran bir şair. Şiiri iç hayattan bütünüyle sıyırıp onu görünür gerçeğin dışavurumu, yansısı haline getiren adların başında geliyor”.

Konuyla ilgili ve belki de Bercht’i en iyi anlatan kitaplardan birisi Walter Benjamin’nin: “Brechti Anlamak”  kitabıdır,  gerçi Walter Benjamin’nin  kitabı  kafamdaki sorulara cevap olmadı, ama onun üzerine okuduğum en kapsamlı kitaplardan birisidir.

Sn.Ahmet Cemal’in ise neden “Yadırgatıcılık Etmeni” kitabını , “Yabancılaştırma Etmeni” adıyla  çevirdiği ise bir muamma! (tiyatro kuramını işler bu kitap).


-Karanlık dönemlerde peki,
Şarkı da söylenecek mi?
-Elbette şarkılar da söylenecek
Belgeleyen karanlık dönemleri.”
Brecht:Sanat adlı  Şiiri.

Sufi.



Birazda sahiden ölsek // Şafak Çubukçu




Birazda sahiden gülsek
ağız dolusu değil
yürek dolusu
bir güz sabahı
ılık güneşin altında
göle uzanan ırmağın
uçucu ve yenilmez uğultusuna
kulak verip
yaşam ne güzelmiş diye haykırarak
tarlalarda yürürken

Birazda sahiden sevsek
hiç ilerlemeyen sonsuz bugüne
ıslık çalarak eşlik eden
baştan ayağa töze dönüşmüş 
yaşlı ve yorgun bir adamın
gülüşüyle esrik
akşamdan kalma bir yalvacın
akşamdan kalma sözcükleriyle
türküler söylerken

Birazda sahiden ölsek
elimizde bir zeytin tanesi
iki ayrı varlık olduğumuzun
bilincine vardığımız an
tıpkı içinde canlı bir şey barındırmayan
ilk-devinim Tanrı’sının ilk adımı
ya da gecenin gündüz
gündüzün gece olması gibi
gölgelerin o dipsiz derinliğine dalıp
gerçekler bize karşı günah işledi derken.

ŞAFAK ÇUBUKÇU 



Karanfil Kokan Gün İçin...// Bayram Balcı


beni sen niye öldürdün
daha sokaklarda parçalamadan 
evvelsi gün 
amcamın aldığı pabuçlarımı

niye öldürdün sen beni
hangi devletlu yüzünle girdin 
yeni yetme toy kanıma

bak canım şimdi nasılda kanıyor
çırpınıyor kalbimin kanatları
tuzağa yakalanmış kuşlar gibiyim
son bir soluk kaldı ağzımda

biliyorum ölmek bir şey değil
çocukken ölmek bir oyun gibi


Bayram Balcı 


Antik Çağlara Doğru İleri! // Salih Aydemir



Dünya edebiyatı ve klasikleriyle haşır-neşir olmadan, tanımadan, okumadan, anlamadan bilmek nasıldır acaba? insanı ne hallere getirir bu durum veya toplumunu?
yol yapıp, köprüler kuran, bütün yeşil alanları yok edip rant alanları olarak açan, barajlar ve kent içinde kent blokları yapan, yerli araba üretmede hüsrana uğrayan, bankalar geleneğini gelenek/örf/adet üçgeninde yapılandıran, sürekli kendi önerdiği eğitim sistemini kendi yap bozuna benzeten, nitelik değerler ölçüsünden nicel değerler sistemine geçen, yaptığı puzzle ile istediği ve çok iyi bildiği parçaları çıkarıp hatta onun yerine yeni puzzle parçaları bulmakta zorlanan, din nereden gelirse, hoş gelir sefa getirir anlayışıyla kamusal alanları işgal eden, kendi halkına-bireyine ölüm emirlerinin kimler tarafından verildiği bilinmesine rağmen, bilinmeyen satrancıyla damaya dönüştüren,  halkın seçtiği milletvekillerini tanımayan, meclis-i umumi de grup kurmuş ve yıllardır mecliste kavgasını vermeye çalışan partileri kapatan, özgürlük, hak, adalet değerlerini yaşam tarzı sayan bireyleri öldüren ve hapse atan: kendi iç yapısında seçimle başa gelmiş bilim insanlarını yok sayan, darbelerini sorgulamayan ve onların üzerinden kurdukları iktidarlarıyla mal mülk yapan, gerek cezaevlerinde gerek sokaklarda, evlerde yaşanan ölümlere ve tecavüzlere seyirci kalan, çocukların çocukluğunu işgal eden simsarları ve ilkelleri görmezden gelen, devletinde çalıştırdığı memurun zammına üç kuruşluk artış yapıp devletin gelir-gider ve menkul değerlerini yüzde bilmem kaç artışlarla parsel oluşturan, düşüncenin aklını örten, kırk yıldır devletin içinde olduğunu ve bunu kırk yıl önce söyleyen bilim insanlarını ve gazetecileri nasıl öldürüldüğüne dair yetkilerini kullanmayan, hesap sormayan, öğrencilerine işkence eden ve 17 yaşındaki idamı meşru gören anlayışların devamı olan, işkenceyi sokaklarda alenen yapan asker-polis ve illegal devlet güdümlü oluşumlardan hesap sormayan, meşhur “sorguda camdan atladı, öldü” hikayelerini araştırmayan, açlık sınırlarını yok sayan, faili meçhul cinayetlerin araştırılmasının önünü kesen, katliamlara seyirci kalan, cumartesi annelerinin yanına tomaları yerleştiren, sağlığa, eğitime, özel kurumlarla katkı sağlayan(parası olana), -ücretsiz olmasını-düşünmeyen,  darbe faşizminden hayatları kaybolan şimdi’nin ağabey ve ablalarına bile iade-i itibar vermeyen ama yıllarca bu insanları hedef alıp gazetelerde iktidarın kıçlığını yapan sözde gazetecileri yanına alan, her iktidar, kendi yazarını yaratır ya da olanlar içinden seçer anlayışıyla bakan, iktidar sevici yazar, şair ve sanatçıları benimseyen, hatta iktidara koşanları  sorgulamayan, ahlakı etikten  ayıramayan ve edebi geçmişi olmayanların bu sıfatları para karşılığında almalarına destek olan, prens ve prenseslerini onca ölüm ve yıkım zamanlarında ekranlara getiren, faşizmin iktidarı için uzun ama (insan ömrü kadar en az) kullanan siyasetçileriyle edebiyatımızın, kültürümüzün, sanatımızın “milliliğinden” / “ulusalcılığından” konuşulabilir mi?

sözcüklerin hissiyle ilgilenen bu coğrafya halkları, ortaçağ skolastik anlayış ve yaşam alışkanlıklarına düşmek istemiyor. istemiyor çünkü bu coğrafyadaki tüm diller yaşam deneyimi ile bugüne gelen kültürleri biliyor.
insan, halkların birikimini öğrenebilir; kültürlerini, dillerini, dinlerini, ahlaki ve güncel yaşamlarını… her birimiz bu kültürlerin insanıyız. doğuran, yaşatan ve onu geleceğe fırlatan taşları…
insan olarak eğildiğimiz halklardır.
bu coğrafyada kültür, sanat ve edebiyatla iç içe geçmiş ve geçecek geleneklerimiz var. bu gelenekler, tüm iktidarların yok saydığı bir değer, değer çünkü gelenekten anladığımız; birikim, çok renk ve çok dilliliktir.  içinde “biz” olan bütün farklılıklarla “bir” olmak…
bizim yüzyıllardır bildiğimiz ve gördüğümüz bu
yaşlandıkça aklını kullanan halkın kültürü, sanatı ve edebiyatıyız…
ihtiyatlı ve diplomatik bir kültür, sanat ve edebiyat yerine
antik çağlara doğru ileri!

Salih Aydemir



1+1 Haiku // A. Ahıska


   



İKİNCİ KEMAN // Ulus Fatih


İKİNCİ KEMAN


Friedrich Engels, ben ikinci kemanım demiş. Yaşamın slalomlarla dolu yollarında ne büyük bir özveri. Çünkü hiç kimse şu yaşamda ikinci keman olmak istemez, ahçı en iyi yemeği yapmak ister, kuaför mesleğinin kralı olduğunu ileri sürer, temizlik işçisi bugün on üç kova doldurdum der. Egomuz ilkel çağlarımızdan kalan dürtülerle dolu benliğimizdir. Bir yazı okumuştum diyor ki, depresyon egolarımızın dışa vurumudur. Anlayan için olağanüstü bir belirleyim. Depresyon, yaşamda silik kalmanın, bir işe yaramamanın, öncül olamamanın en belirgin durumlarından biridir ne yazık ki, depresyon görünmeyen bir yenilgi duygusunun görselidir. El üstünde tutarsanız anksiyete veya zona geçiren centilmeni, iyileşme yolunda keskin adımlarla ilerlediğini görebilirsiniz, ama 'Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / aslolan hayattır beni unutma Hatçem' yaşam yenilgilerin toplamından elimize geçen utkular demetidir, bunu anlamayanlar özkıyıma bile yönelebilir ya da sonsuzca ilgi bekler sizden ve yaşamın bir oyun olduğunu en iyi onlar bilir, derler ya, böylelerini Manitu kimsenin başına vermesin!..
Geçenlerde Prens adasında ikinci el şeyler ve sanat objeleri pazarı açıldığını duydum, bir davet üzerine (bu edebi bir klişe aslı varsa da yoksa da inanmayın!) agoranın yolunu tuttum, sanatçılar açık ara dizilmişler, nereden edindikleri belirsiz eşantiyon ve fular türü şeyleri, minicik giysileri ve envai çeşit dalavereleri çok ucuza veriyorlar. Yok pahasına el değiştiren iptidai güzellikte şeyler. Sırayla gezinirken girişteki ressamımıza dedim ki, bu 'Avgustus Sıcağı'nda topladığınız bir liralarla geçim derdinize bir deva ya da bireysel ekonominize katkı oluyorsa, açık bir önerim var şu iyi niyet dolu bezirganlara; Dilenin! Çünkü gizli trajedilerimize katkı olsun diye gelen üç kuruşluk herzeleri daha sonra satacak ve sizin için sevda dolu sözlerle imzalanmış kitapları yok pahasına elden çıkaracaksanız, inanın dilenmek hem daha rantabl, hem daha onurlu!.. Sonra diğer sanatçımızın yanına geçtim, laf lafı açtı ve köpekleri severim ben, kedileri değil dedim, ben dedi, sevmem sözcüğüyle başlayan tümcelere şaşıyorum, bu bana yaşamın çekilmezliğinin ilk nedeni gibi geliyor, seni anlıyorum çok haklısınız dedim, teoremde böyle kusursuz tümcelerle girizgahta bulunmanın yanıtı olanaksızdır. Olanaksızdır çünkü şöyle bitirdi sözünü, biz dünyaya düşmanlarımızla kucaklaşmak için geliyoruz, demeliyiz... Söz ruhumun kalelerini, öyle yerle bir etti ki kalemin var mı not edeyim dedim, terzi söküğünü dikemez, sözü tin duvarıma astım çaresizce, unutursam uykum kaçar en çok!.. Ama günahı benim olsun yalansa eğer, sonraki hafta komşusu ressamımız, onunla konuşma kavga ettik dedi, yer kavgası olmuş anladığım kadarıyla, ama sen dilersen konuşabilirsin dedi, hatırını sordum sonra ve ayrılırken ressama dedim ki, hani sevmiyorum sözcüğüyle başlamayacaktı tümceler ve hani düşmanlarımızla kucaklaşmak için gelmiştik dünyaya dedim, onu haksız çıkarmak için değil, hepimizin umarsızlığına içten göz yaşı dökmek adına, ressamımız; Eeeee dedi suratıma bakarak, başka bir şey demedi!.. O gün Aysel adlı başka biriyle tanıştım, iki Aysel vardı, ikincisine dedim ki, Aysel ismi öyledir ki, ne kadar çok taşıyan olsa bile bu ismi, bu sözcüğün ritmi asla bozulmaz ve Aysel'in asaletine hiç bir zaman halel gelmez dedim, özelliği budur, haklısın dedi. Hangi nedenle olursa olsun, kendisi için yapılan övgüye karşı çıkan her kimse görgüsüzdür gerçekte, Aysel bu duruma katlandı ve kibarlıktan caymadı!..
Az ilerde türbanlı biri var, adını bağışlamıştı, onunda bir şeyleri var ama öğle sıcağında, kendinden geçmiş zikir çekiyor, nasıl hayran olmam, bir tansıma anı gibi, karşılıklı  oturduğumuz kuzenimin eşi de böyleydi dedim, eh dedi bunun öbür tarafı da var, ne kadar inanmış, zikir çekmekle gidiliyorsa bizler  kendimizi boşuna yoruyoruz diyemedim, çok masum biri, iyi ama dedim o dört saat çıkmıyordu odadan, olamaz dedi bunların çoğu yarım saati geçmez, ibadet, itikat, biraz kötü niyetliymişim gibi sezdim kendimi ve dedim ki havsalam almıyordu onu, vallahi bana öyle geldi ki kıskanır gibi oldu, olamaz dedi, ama gerekirliğin sınırlarını aşmak kişinin bileceği iş, aslı benimkisi gibidir, sözü uzatmadım, niyet ve temennilerimi ortaklaşa sunarak ayrıldım, bazıları tartışır hiç durmasız, din bir kültürdür, benmerkezci hiç bir yaklaşım insan için bir kabul değil, düşüncelerini işte buradaki gibi dile getirebilirsin, doğrusu inanmış birinin feyzine kulak vermek, son derece insancıl bir diyalogla söyleşerek geçip gitmektir, çünkü kavga, ne yazık ki her yerde!..
Durumlar giderek karışacak bekleyin, Aysel'in endazesine yani portföyüne bakarken, bir kitap ilişti gözüme, 'Benim Adım Kırmızı' alıcı gözlerle baktım kitaba, çünkü 'Kafamda Bir Tuhaflık'a eleştiri yazmıştım, şöyle düşünüyordum, tek kitapla dünyaya hükümdar olunmaz, gene oku, gene antipozitif eleştiride bulunursan, belki yaptığın gerçekten doğrudur artık, bir de tarihe meraklı olduğum için asıl ölçünün bu kitap olabileceğini düşündüm ve o an geldi, sahaflara değil, ikinci elin acımasız ve hiçlenmiş derecede küçümsenen piyasasına düşmüş (insanlar yazın değirmeninde tökezleyerek düşen külliyat meraklısı yeniçeriler için daima gülünç şeyler üretirler, bu olay onlara acaba bir teselli olur mu!) bu kitap için, ne kadar dedim Aysel'e, açık söyleyeyim, yedi tl dedi, hayatın ve ölümün amansız baskıları, beni de adam etti, beş tl ye olmaz mı dedim, belki mürekkep yalamış diye düşündü Aysel, çünkü hapse girmiş, kamuda çalışmış, hayatı kaymış, tüm bu varyantlarına  aynen karşılık vermiştim, bende çalıştım, ben de vuruldum, benimde hayatım kaydı demiştim ona, olur dedi doğallıkla ama kısa söyleşimizde bu yazardan hiç hoşlanmıyorum demeyi de unutmadı, Borges yaşam bir oyundan ibarettir der, dolayısıyla geri kalmadım ve Aysel'e aynen bende uydum, zemine karo döşeyip, çatıya eklentiler yaparak... Oysa sevmiyorum sözcüğüyle başlamak kimin haddine, gerçekte o söz çok doğru, sevmemek, o kişi hakkında çalışmalar yapmaktır, gerçek bir sevgisizliğin sonu, eğer öyle yapıldığında sevginin ta kendisidir, ama bunu ne o kişi biliyor bu dünyada, ne de öbürü derdini anlatabiliyor hali hazırda!.. Aysel'e ayrılırken Kreutzer Sonatı ne kadar dedim, al oda sana benim armağanım olsun dedi, işte burada durun, yaşamımda ilk kez biri bana kitap armağan etti, inanın ya da inanmayın, hiç bir insan, hiç bir derdini anlatamıyor hala, hali hazır da!..
Benim Adım Kırmızı'yı hemen okumaya başladım, kitabı değil, kendimi anlamak istiyordum, ön yargım var mıydı, yanlı mı düşünüyordum, kendini yenemeyen bir aczin girdaplarında mı sürükleniyordum vb. Yeni Hayat'ı okumuş nötr kalmıştım, beğenmemenin diğer adı, Beyaz Kale'yi okumuş hiç anlamamıştım, Simyacı taklidi bir ticari vaka, Scapin'in Dolapları gibi gelmişti bana kitap. Kara Kitap'ı gözden geçirmiş aradığımı bulamamıştım. Her şey göreceli bu dünyada ama her gerçekliğin kendine özgü bir yeri de var. Görecelilik gerçekliğin viyadükleri, orada hepimiz varız kısacası.
Benim Adım Kırmızı, korkunç derecede berbat bir kitap, artık ön yargı bile olsa katlanmak gerek, borsada yükselişe geçmediğime, işveren prim vermediğine ve alkışlar arşı alaya yükselmediğine göre, Aristides'in dediğine inanmak gerek. Çünkü yazarını etiyle kemiğiyle tanımıyoruz. Benim bir sırrım var size veriyorum, bu durumda sizde sırrınızı bana veriyorsunuz, tarafların kaç sırrı olur, hiç!.. Sır olmaktan çıktı artık sır!.. Sır soyuttur ama geometrik biçimde artar yankısı, ekmek ise somuttur, aritmetik olarak çoğalır her zaman. Dolayısıyla soyut olan eleştiri yıldızlarda bile yer bulabilir  günü geldiğinde!..
Neyse, kitabı günlerce okudum, sonunda hızlı okuma yolunu seçtim dayanamayıp, çünkü Godot gibi bekliyordum, ha şimdi Kalbiye (kitaptaki isimlerden biri!) kalbimi fethedecek, ha şimdi Altınordular ufukta  koştururken nallarından çıkan kıvılcımlar, yıldız kayması gibi etkisini gösterecek!.. Kitap bir kaç tarihi sözcüğü yineleyerek, aile dedikodularının içinde süzülüp giden bir melodram, İzzet Günay Sema Özcan tuluatı!.. Yinelemeler o kadar bıktırıcı ki, en sonunda o malum sözcüğü birisi sanki kulağınıza fısıldıyor; Bunu bende yazarım, haklı!..
Peki hiç mi güzel satır yok, var, birisi şu sayfayı beğenir, birisi son sayfayı, yani samanlıkta  iğne arama meseli, aç tavuk düşlerinde kendini arpa ambarında görürmüş, bunun gibi!.. Tanrının eliyle şeytanın ağzına bir şeyler koymadığına inanmak için buyrun okuyun!.. Kar feracemin içine düşüyor, peçemden gözlerime giriyordu inanın. Çiçek benekli kaplanlar diyor ki, halk sözcüğü ancak otoriter devletlerin uydurduğu bir sözcük olabilir, bir kitapta şöyle bir sözcük duysam, o kitabı severdim, hele tarihi bir kitapsa...
Bir laf var, yolda bulunan yolda kalır, şu dünya öyle bir sistem kurmuş ki, kitabı bitirdiğimde şöyle düşündüm artık, ileri geri diye bir şey yok, çağdaş ya da modern diye bir kavram üretilemez şu dünyada, özellikle yazın ve güzel sanatlarda bu kesinlikle böyle,  bu sistem, gerçekliği dile getiren ya da can alıcı, ölümüne gizlenen, gözlerden kaçırılan sorulardan, sorunlardan söz eden bir şey yazılsın istemiyor, ne şiir, ne roman, eşitlikten söz eden Mc Donalds'dan çıkmıyor, az önce emperyalizm diyen bir Marlboro yakıyor, eni sonu her şey karşı koymak bir çeşit işbirliğidir mottosuna dayanıyor.  Yoksa ben budala mıyım!.. Ah, Dostoyevski diyorsunuz, devam, o zaman!.. Benim Adım Kırmızı al gülüm ver gülümle beş yüze yakın sayfayı dolduran bir hacıvat, okuyanlarda hacamat olur inşallah!.. Bu kitap dilenirse tek bir sayfaya indirgenebilir, öyleyse bir kitap, neden ormandaki ağaçların kesilmesine ön ayak olur ki, aydınlanmak için değil mi!.. Herkes istediğini düşünebilirdi hani, karmakarışık her şey. Yazar olmak için hala Fransalara giden oryantalizmin çocukları ne kadar ilkel ve ne kadar derbeder bir ruhları var, dünyada hala bir şey olmanın yollarını, efendilerinin kucağında temenna vermekle aynı şey  sanıyorlar. Geleceğe adınız kaldı diyelim, bütün dert bu gibi sanki, ne bileyim ben, öyleyse diyorum ki, sizin adınız Salieri'nin işlerine benziyor, açmak için kilidi yorabilirsiniz evet ama, Nobelzade'de olabilirsiniz, ama uykumuza yardımcı oluyorsunuz sonuçta, gelecekte de öyle olabilir, yaşarken Mozart bir sokak serserisiydi belki, Salieri ise tanrının düşüncesi müziğin efendisi, zaman içinde taraflar yer değiştirdi, yine de dünyada hiç bir şey değişmedi ama, her zaman iş işten geçebilir çünkü, kuralların kuralıdır bu...Tanrının oğlunun yasaları bunlar nedense!.. Tarihin görevi de budur, Habil ve Kabil oyunları sürüp gitmektedir, yas tutanlar, karşı koyanlar, kralcılık oynayanlar bir kalburun içinde avunup gitmektedir, değişmesi gereken değişmemektedir. Oysa bilgi gezicidir. Ve vahyederdi  gerekirse babanız!..
Çok kolejli tanıdım, tasmalı gibi bir halleri var, sıradan insanlara asla bilgilerini aktarmıyorlar, bekliyorlar ki efendileri onların içlerinde bir define gibi gömülü mücevheri çekip çıkarsın, hiç bir zaman beklentileri gerçekleşmiyor ama illüzyonik bir  seçilmişliğin içindeymiş gibi yaşayarak geçip gidiyorlar, o kadar acz içindeler ki, ben diyor bazıları İngilizce okur yazar bir ülkede doğsaydım böyle olmazdı, Anadolu'nun abdalı, bunların aptalına yeğdir diyorum ben!.. Şuna emin olun ki insanoğlu için değişmeyi, gelişmeyi ister gibi davranmak, değişmek ve gelişmekten çok daha güvenilir, güvenç dolu bir şey inanın, nominal değer (!) gerçeğin yerini alıyor çünkü yaşamda, afra tafrayla ömür geçirenlerin hallerinde bunu bizzat  gözlemleyebilirsiniz.
Kitap tanrı gibidir, yalnız Teksas Cumhuriyeti'nde değil her yerde, eğer ondan beklediğiniz gerçekleşmez, umduğunuzu bulamaz, bir karşılık göremezseniz kimse kitabı suçlamaz, almasaydın, okumasaydın derler, oysa bu iş için lüks ya da antilüks harcamalarını katlayan insanlar vardır, siz yanmayan ampule para verir misiniz, en azından iade eder-geri verirsiniz. Tanrıda öyledir, ona sığınarak bir işe girişseniz ve her şey ters gitse, umut bitse ya da beklentilerin tam aksi olsa, insanlar tanrıya sitem etmek şöyle dursun, kendilerini veya periferilerini  suçlamak için binbir gerekçe üretirler, bu konuda dayanakları sonsuzdur ve tüm facia ve felaketlere karşın yine de tanrıya inanmaktan başka bir çaresi yoktur kulların. Çünkü tanrıcıl toplumun gerçek  koruyucusu ve yaratıcısı odur (kendisidir) ve bu nedenle tanrı birdir ve vardır. Bu dünyada her çeşit karşı koyma bir çeşit işbirliğine dönüşür, eloğlu kırk yıl önce vurulur ya da hapse girer, sözde bir savaşçıdır, kırk yıl sonra halini sorsanız hafifçe gülümser ve gene 'Vurulduk ey halkım unutma bizi der!' Gerçekte bu, inanılır gibi değil ama bağnazlığın ta kendisidir. Bu konuda gerçek bir yaşamın olanaksızlığına karşın, egemen olan toplum anlayışında ahkam kesenleri biliyorsunuz ve onların efendisine ölümler armağan ederek ve hoşnutlukla hani o meşhur, yüz altmış milim kadar bile ileri gidemediklerini görür gibi oluyorsunuzdur. Değil mi?..
Eğer bu kitap tarihi bir romansa yukardaki açınlar gibi dünyamızda bir illüzyon artık, yani yok!..  Godot gibi hep bir şeyler bekledim kitaptan evet, ne yazık ki yaşamın bir bekleyişten ibaret olduğunu anımsatmaktan başka bir şey kalmadı elimde, iç güveysinden hallice kitaplar yazmak; En iyisi bu kitabı bir sokak başına bırakmak, düzen sürmeli, ama sakar biriyimdir, sokaktan yazarı geçer ve tam da bırakacakken  görür diye korkuyorum!.. Yazar her zamanki gibi vulger deyimlerle yazıyor, böyle bir tarz var ama edebiyat buysa eğer, baştan sona olmalı bu, yazarı da bunu biliyordur elbet, ama belki satış kolaylığı umuluyor, edebiyat bir okyanus, bazen bu minval bir merhabanın bile altın kadar değeri var!.. Bu yollar ya da böyle mimetik işler veya  kumsalda radyal gövdeli temellerle, Ulysses, Swanlar'ın Tarafı ya da bir Manas Destanı bile yazmak olası... Mebrure Alevok üzülüyordur kabrinde, hali pür melaline!.. Romanın öyle bir ekseni var ki, tokat yiyende, işkence görende, hapse girende, ölen kalanda başına gelenleri kanıksayıp, hak veriyor artık, doğruydu, böyle olmalıydı diyor. Yinelemiyor üstelik, usanmasız  tekerliyor. Siz hiç bu tür avatarlar gördünüz mü!.. Şark dünyası diyoruz ama bu kadarını gördüğümü söyleyemem, Ekabir Bey neler söylüyor yahu, şunu söyleyebilirim ama, Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi diyenin, vallahi de billahi de bir bildiği var!..
Kitap gece karanlığında avludaki kırıntıları atıştıran serçeden söz ediyor, fantastik roman olsa tapardım yazarına, ama dedikodu romanı bu yahu, fesi ters giydirecekse Bunuel'in Süleyman'ı ya da Bruegel'in Körler'ini karşımıza almalıydık!.. Şeküre'nin veletleri fazla yerel duruyor!.. Işık ırmakları gibi akan övgüye ne denir peki, Binbir Gece Masalları hazinesinden bir nebze bergamot otu mu... Şarkta yergiye yer yoktur dostlarım. Bu nedenle hala dört tekerlekli bisikletle, daldaki salıncaklar alır en büyük övgüyü... Peki durun, ben onu öldürmedim, tanrının meleklerine teslim ettim dersek katil olmaktan kurtulur muyuz, her şeyi bilen Frengistan diyarı bunu da bilir. Kitap böyle söylüyor. Osmanlıdan söz ediyor ama en çok Frenk sözcüğü geçiyor içinde, hangi saik, hangi dürtülerle ya Süleyman!..
Vladimir Barthol adını duydunuz mu, Hasan Sabbah'ı yazmış, çok yararlandım inanın, peki neden o kitabı beğeniyorum da, Benim Adım Kırmızı'yı okumak zül geliyor bana, neden, tarihi roman değil de toplumu aldatmaya yönelik bir feyk-yazın gibi duruyor kitap. Sonuçta bir ayağı geyik, yarısı maymun, boynuzsuz boğa, çift kulaklı  yarasa, artanı tembel hayvan, gövdesi balık, karıncayı bile  yiyebilen, bir tür insanız. Az gelişmişliğin birinci kuralı her şeyi sınırsız övgülere boğmak ve arenaya çıkınca kaçınılmazlıkla sonuncu olmaktır, kitap tanıtımlarına bakın, her kitap eşsiz ve her kitap olmazsa olmazımız. Az gelişmiş her halükarda, kibirlenecek, övünülecek bir şey bulur, bayağılığın saltanatında her daim görkemli gerekçeler yaratarak Platon'un mağarasında sonsuzca uyur. Az gelişmişe göre dünyada,  her sorunun bir yanıtı kesinlikle vardır ama her yanıtın bir soru üreteceğini anlamak  istemez, o her zaman huzurla uyumak ister.  
Karanlık siyahsa, gündüzde beyazdır.

Benim Adım Kırmızı türü kitapları okumak, samanlıkta iğne aramaya benziyor, bu tür yazına Kargo Yazın demekte olası, sevdiğinize bir ziynet eşyası göndereceksiniz, diyelim bir yüzük veya broş ama ambalajına bakın kargonun, her zaman küçük bir buzdolabı sığabilir, bu neden böyledir, ekonominin, basın endüstrisinin altın kuralları, envanterin kılı kırk yaran hesapları  kitapları!.. Hukukta yasaları dolanmak diye bir kavram var, kapalı alanda tek başına tütün içen biri suç işlemeden yasağı çiğnemiş, suçu belirsizleştirmiş olur, kumar borcunu senede bağlayan biri, yasalarda yeri olmayan bir borca, meşruiyet kazandırmış olur. Benim Adım Kırmızı türü kitaplar yazın sanatını dolanarak takiye yapmış oluyor, bir kaç tarihsel ibareyi (Safevi, Herat gibi) sürekli yineleyerek güncel sayılabilecek bir anlatıma tarihsel sosla, hormon karıştırarak hile yapıyor  ve okuyucuyu dolandırıyor ne yazık ki... Gerçekte bu yolla okurunu da  ele vermeye kalkışıyor, -bunlar merak etmez nasılsa, üç boynuzlu öküz görse bakar geçer!- onun bilinçsizliğini, kül yutan bir kimesne olabileceğini sanıyorlardır ama sonuçta kendilerini ele veriyorlar ne yazık ki, gene de onlar masum ama, çünkü onlar   biziz!.. Ve o her yerde!.. Şark kurnazlığını Kafamda Bir Tuhaflık'la pekiştiren yazarınız içinde bulunduğumuz toplumun bir ürünü olmakla, fasonizmin ve ucuz mal, yüksek fiyat ideolojisinin bizzat kurbanı olmaktan kendini kurtaramıyor, ödüllerde büyük gerçeklikleri saklayanlara veriliyordur belki de, Fakir Kene kutsanmalıdır ve tüm gerçeklik orada saklıdır, Büyük Birader'iniz Böyle Buyurdu Zerdüşt'e!.. İyilik meleği Tagore, sefaleti yücelten Necibe (Mahfuz) ve fasonizmle, doğunun karakterinin bizatihi ifşacısı ve keenlemyekun gözlemci olan, kuşbazınız yazar bile!..
Hayyı la yemut, bitiyor tanrım şükürler işte, kötü bir kitabın çevirisi, yazgısı bu ya, kendisinden daha kötü olamaz, bilenler bilir!.. Ama daha iyi olabilir, çünkü çeviride bu olanak var. Soyut ve somutun farkından söz etmiştik, sendeki  somut olan benim olduğunda sendeki o şey artık yoktur, soyut olan benim olduğundaysa o şey ikimizde de varlığını sürdürür. Çünkü soyut yoklukla eş değerdir gerçekte, bu yüzden her yerdedir, somutsa kaba varlıktır ve biz onu yalnızca var sanırız. Somut algı dünyamızda yer edemez, kavramsallaşamaz, soyut ise salt kavramsaldır. Ben onu öldürmedim, tanrının meleklerine teslim ettim derken katil olmaktan kurtulur muyuz demek, somutu, soyutlamak, onu kavramsallaştırmak olduğu için, bilincimiz karışıyor ve usumuz bulanıklaşıyor doğallıkla, somutu soyuta bulayarak şeytanlaşmaktan vazgeçtiğimiz gün, kurtulduğumuz gün olabilir, tam soyut veya tam somut olmalıyız, tanrı bu yeteneği vermiş bize, ama karıştıralım diye değil!..
Öyleyse edebiyatta-yazında idealist olmayanlar bu işe bulaşmamalı, İstanbul Dukalığı diye bir laf vardı eskiden, kim bunlar, bu duyguyu taşıyanlar, elçiye niçin zeval olsun ki, sesli düşünmek Nisa'nın çocuğuna bahşedilmiş bir şey  ne yazık ki, bu tür kolonyalist, benmerkezci ve hegemonik kalkışmalar Salierilik'ten öteye gitmeyen bir şey, edebiyat esnaflığı ödülde kazanabilir, ödüller bunun için var, kültür kurmayları arasına katılmakta büyük olasılık, endüstriyel çabaların bir parçası olmakta cabası, ama sonuçta kariden söylemesi; Gönül bağının rütbesiz eri, Pinkerton'un ponponlu (paralı mı demeli) askerisin!..
Yine de sürçü lisan ettikse affola, tanrı kalemi, onlar somutu soyutlayabilsin diye yaratmış. İşler karışsın diyedir belki!..
...
Değer mi, bir deneyin materyali, erlanmayerin elemanlarıysak!..
Kendimiz olmaklığın ayrıcalığını yaşayabilmek...
İnsan, en çok düş kırıklığı yaşayan hayvan, en çok aldatılan.
Ey ruh-i revanım, bir yaprağın ağaca tutunuşu gibi sevmek isterdim seni...

Bu iki yüzlülük neye ki?..


ULUS FATİH


Görünmeyen Nesnelerin Gizi // Şafak Çubukçu



Doğaçlama Yalanlar

Senin adına konuşan
bir ses doğuyor içimde
ters dönmüş ayakkabıların
aynadaki görüntüsüne gülümseyen
suya dokunma düşüncesinin
suyla kaçamak ilişkisi gibi
bir bakış sorununa dönüşüyor eylem
ve  kapının ardında olmadığını anlıyor
içimdeki sen istemediği için
kapının ardında uzanmış gövden

 Görünmeyen Nesnelerin Gizi

Adam Sokakta
aşkı çağrıştıran
bir gülü düşünüyor
ona bakmadığı zaman da
vazoda durduğunu
varlık olarak değil
bir izlenim olarak
onu daha çok sevdiğini
kadın her  aklına geldiğinde 
görmediği gülün renginin
aşkın niteliğine dönüştüğünü biliyor
tıpkı gardıropta rol yapmayı bekleyen
siyah bir giysinin birazdan
kadının gövdesi olacağını bilmesi gibi.

Adam zili çalıyor
kadın o siyah giysiyi kuşanmış
elinde bir gülle onu bekliyor

Sabah Duası

Yaşlı bir köknarın
karlara boyun eğişi bu parıltı
yorgun ruhumun iniltilerine karışmış
külleri gibi aynı anda tutuşan anıların
Sayrılı yüzümdeki karanlıkta ey yazgı
melekler için açan kardelenleri tanı
tanı ki bir an önce dinsin artık
bu bendeki başkasının gözyaşları.



ŞAFAK ÇUBUKÇU


Bu bir öykü değil...// Sufi.




Usluca elini çantasına uzattı ve bir fotoğrafını çıkardı gösterdi.  Kendimi bir anda 1665’li yıllarda hissettim, Vermeer’in yeni bitirdiği “İnci Küpeli Kız” tablosunun karşısında diline kilit vurulmuş  bir izleyicinin ruh haline gömülerek. İstem dışı ağlamaya başladım. Yaşamın türlü girdaplarında sıkça kalbimi yoklayan o derin baskılar gibi. Hepimizin hayat deneyimlerinde rastladığımız nadir anlar.  Nedeni hiç yok, sebebi meçhul.  Kendinden uzaklaşma deneyimi, sorular, şüpheler, karabasanlar,  acılar ve sevinçleri yoğuran yalnızlık anlarımız.  Karşında duran insanı, dostu farklı bir mecradan kavrama deneyimi.  Her şeyden, herkesten uzaklaşma isteği. Baktığın her yerde “onu” görme ısrarı, istenci. Bir yazıdaki nokta, virgüller  gibi  omuzlarından süzülen saçlarına parmak uçlarıyla dokunma talebi,  olanaksızlığı.  Gülerken hafiften biçim değiştiren dudakların  yansıttığı ışığı avlamak ve bir öykü içindeki kurgu düğümleri gibi sayısız nokta…tümü o  anda yüzüme vurdu.
Ağladığımı görünce, döndü ve dedi ki: -“Çok ilginçtir, fotoğrafı birçok dostuma gösterdim ama  kimse  bugüne kadar  ne hissettiğini  açıklamadı.”
-         Şaşırmana gerek yok.  Bir keresinde aynı şeyi sende yaptın. Salinger portresine sırtını dayadın kitapçı dükkanında  ve oracıkta dondun kaldın.
-         Evet. Anlıyorum.
-         İşte böyle bir şeydir yaşam dediğimiz gürültü yumağı. Bazen gözyaşıyla çözeriz kapalı kapılarımızı,  bazen donuk bakışlarla, iç isyanla. Ama unutmamak gerekir herkesin ve de kimsenin, her şeyin ya da hiçbir şeyin elinde hep bir kapalı zarf var. Ne çıkacağını bilmeyiz. Damardan damara akacak kan ve ya zehir gibidir.  Korkuya siper o karanlık sularda kulaç atma deneyimini andırı. O sular çoğaltıyor yalnızlığı, kendine gömülen yeni kuşağı. İster kalabalıkta olsunlar, ister bir başlarına, o hep yalnızlar.
-         Bu o kadar da kötü değil.
-         Kötü olduğunu kim söylemiş? Benimkisi konuşmaktan ziyade kişisel itiraflarımdır. Ne sana ne de bir başkasına yanıt verme zorunluluğum yok biliyorsun bunu. Bu bir çeşit çoğaltmaktır, çoğalmaktır, üstelik yalnızlığın can evinde.
-         Senin sorunun benim, ki baştan aşağı sessizliğimle savaşıp duruyorsun. Benim sorunum yine benim, benim ki hep sessizim.  


  Sufi. 


Beyhude Çığlıklar // Gherasim Luca




Gherasim Luca(1913-1994), Romanya doğumlu Şair, Sürrealist kuramcı. Gilles Deleuze ve Felix Guattar’ın, Luca şiirlerine, dünyasına çok yakındılar. Faşizm yıllarında Sürgünü seçti. Daha sonra Gell Naim, Paul  Paun, Virgill Teodorescu ve Dolfi Trost ile bir sürrealist sanatçı grubu kurdu.Şiirlerinin toplu halde dilimize aktarılmaması büyük bir boşluktur.  Tadımlık olarak “defterimize” bir şiirini çevirerek sunuyorum. Bu çabalarımız bütün arkadaşlarla beraber devam edecek. / Nona ( Defter -Poetic Mind Oluşumundan).

Beyhude Çığlıklar

Kimseler yok artık,
Söyleyecek bir şeyimizin olmadığını haykırmaya.
Hiçbir şey söylemediğimizi
Kesintisiz  birbirimizle boş konuştuğumuzu
Ve sanki birbirimize bir şey anlatmıyoruz,
Hatta kendi kendimize bile.
Konuşacak bir şey yok.
Kimse yok ki, ona bunu açıklayalım.

Kimse yok artık
Ona bir şey yapamadığımı anlatmam için.
Yaptığımız başka bir şey de yok.
Kesintisiz,
anlatmak için bir tek yol kaldı
Bir şey yapmamak için
Ne yapıyoruz?

Gherasim Luca

Çev. Nona


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic