Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Ak Libaslı Kara Atlılar // Mehtap Atila






Ak libasların sardığı bedenler, kara atlarını sürüyorlar köpüklü tozlar üstünde… Ağızlarının kuyusundan taşan tül nefesin peşinde; “hey nereye” diye seslenen “çok”ların dar aralıklarından süzüle süzüle… 

Gözlerin dokunduklarına aldırmadan, ölümün pençesini sinelerinden kaldırmadan hızlanıyorlar, akarak, azalarak… Ellerinin gümüş ayasında çarmıhları, yol içinde sis bulutlarını yara yara, en kuytudaki yaralara çare diye bildikleri (işte o bilmedikleri) “varış’a hep” mesafesindeki sılaya… 

Kara atların üstünde üşüyen ak libasların sardığı bedenler, bu gidişi dert edinenler, çok geçmeden gece vadisine geldiler… Karanlığın körüne değince tenleri, ürperdiler… Vahşi ve kasvet, çirkef ve haset sesler yırtıldı, siperlerinden sıyrıldı, yavaş yavaş, sinsi sinsi en umulmaz anda arkalarından saldırdı… 

Kimilerini kandırdı sesler, kimilerini yıldırdı… “Dururuz biz burada, ötesi yok, ötesi geçilmez” dedi kimileri, “bir adım daha gidilmez” dedi kimileri de… Ama gözleri karanlıktan daha kara olanlar: “Durmak olmaz bu vadide, bu geceye kanmak olmaz, yürek sesidir bu aldanmaz” dediler, çektiler kılıçlarını, karanlığı yara yara, o en kuytudaki yaralara çare bildikleri (işte o bilmedikleri) “varış’a hep” adına batırdılar bedensiz kör karanlığa, canlarını… Feda…

Ağızlarının kuyusundan taşan tül nefesle örtüldü kanları… Gümüş ayalarda gülümsedi çarmıha gerili o sevdalı… “İşte ufukta parladı” dedi biri, biri “gördüm” dedi, “burası yeni bir vadi”… Aldananlar kaldılar, gidenlere aldırmadılar… Hızla akanlar kalanları yadırgamadılar, yargılamadılar ve daldılar… 

Ak libasların sardığı bedenler “varış’a hep” mesafesini adımladılar... Gözlerinde büyüyen ufka yaklaştılar… Giderek, giderek sıcaklaştılar… Önce bir tepeyi aştılar, sonra vardılar ışıklı vadiye…

Gecenin tersine güzeldi sesler, tutuldu nefesler gördükleri karşısında… Vardık, işte “varış’a hep” dedi çoğu, kimi de sustu… Sardı bir uğultu çevrelerini… Susanlar daldılar seyre, kaldılar kendileriyle… Varanlar ışıklı vadiye, pek keyifli pek mutlu: “Yolun sonu demek buydu” dediler, libaslarını serdiler seslerin güzelliğine… 

Ama gözleri ışıktan daha ışık olanlar: “Durmak olmaz bu vadide, gidişimiz daha derinde, bir hile var yine bu işte” dediler, “çok”ları dinlemediler… Ak libasların sardığı bedenler “az” kaldılar… Yine de daldılar, kalanları yadırgamadılar “onlar vardılar varacakları kadar” dediler ve sürdüler rüzgârın ağzına ak libaslarını… 

“Varış’a hep” mesafesindeki sılaya yürüyen ak libaslı bedenler, bu gidişi dert edinenler, ağızlarının kuyusundan taşan tül nefesin peşinde; “hey nereye” diye seslenen “çok”ların dar aralıklarından süzüle süzüle, “Varılan yer değil, gidilen yoldur; yolcu” dediler… Ve sürdüler kara atlarını “varış’a hep” mesafesindeki sonsuza doğru…

Mehtap Atila


Yokluk Atlası // Ela Dincer



Yokluk Atlası

geçmiş: geçmeyen ıssızlığı şimdinin
ve gelecek dediğin ne varsa beklediğin
matlaşmış kör yılan derisi
hangi mevsim bırakıp
içinden çıkıp başka bir geleceğe taşınır gibi
ama bırakıp oracıkta. öylece. çıkıp gittiğindir
gelecek dediğin ne varsa beklediğin: yittiğindir
ayna kırılganlığından kendi yokluğuna.
yürüyor muyum. duruyor muyum
başı sonuna düğümlü yumak mıyım
kopar beni içimden
kaç kişiyim göreyim
kopar belirsizliğin kendini belli eden inceliğinden
inceldiğim yerden
bileyim yürümek mi bu durmak mı
keskin ve yabanıl kan ve kas yumağında!
düş
düşmeyen elmadır göğün tekil tarihinde
ve gerçek dediğin ne varsa bildiğin
bilmediğin diğer senlerin iç sesidir onlar
iç yasadır o. elmanın kurtlu tarafı
bir yarısı dişinde kalır diğer yarısı düşünde!
gidiyor muyum. kalıyor muyum
gittiğimde aslında nerede oluyorum
kaldığımda neredeyim
parçalansın tekliğe övgü bedenim. ayrışsın
şimdinin gelecekten kopardığı betimsiz oluş
geçmişin şimdiyi döllediği zehir
ve an: nerede olduğumun bir an’lık şaşkınlığı
ayrışsın zaman.
gidiyorsam ardımda o gölge bölsün. güneşten ışıklar.
hüznün prizmasında dağılan renkleri toparlasın:
koyu. karanlık. kaygan.
kalıyorsam: sarsılsın kütlemin yumaklandığı kök’üm
zehrimi akıtabileyim ateş dansında gövdeme ki bileyim
hüküm ben de mi. ben miyim yargısı ön kabullerin.
/nasıl da akrep kesiliyorum yer altı çekimine. şimdiden/
kollarım kanat olmalı diyorum. baş döndürücü çırpmalarla
şimdiden kanat olmalı kollarım ki bir solukta geçilmeli an
bacaklarım belki de hırçın bir at gövdesini taşımalı
soluğumla kabarmalı toprağın mayası döl vermeli
ve döl almalı belirsizliğin keskin uçlarından.
ağzım kuyu olmalı: derinliğe doğru genişleyen ve yüzeyinde kanlı
kırmızı
bir sesle açılan kuyu olmalı ağzım.
geçmiş geçmeyen ıssızlığı şimdinin
kol ve bacak ve ağız ve kaburga dengesine sinmiş organ kıvılcımları
gelecek. düş. gerçek…
ve sen ey devingen atlas
durma
yokluğa mıhla beni
:
kasıklarıma doğru hırçınlaşan tedirginliğin
farkında mısın!

Ela Dincer



Su içen Güvercinler...// JM



Suyun üzerinde yürüyebilenler beni bilirler
 Bir onlar bilirler bir de sokak kedileri
Nerede görseler tanırlar beni, Yukuta’yımdır
Görünüşüm su içen güvercinlere benzer
Yürüyüşüm yolunu kaybetmiş geyiklere…” /  Ziya Alpay

“An gelir” ibaresi bir şeyin habercisidir, ama ya yanardağ gibi kendi lavını püskürten bir “an” ya da derin iç kırılma ve bir  yalnız çöl seyyahının uzun ve canhıraş ahına  tanık kılar bizi. Bir kez daha  kendi zavallı hakikatimize çarpar dururuz.
Bir öyküsünde şöyle yazar:

Beni dışarıda bekleyen özel ve çılgın birisi yok. Aşk da zaten bir zamanlar zevkle okunan bir şiir ya da görülen güzel bir rüyadan ibaretti. Sonuçta zaman geçti ve ben değiştim. Farklı birisi oldum. Farklılık… Kendimi ne kadar fazla farklı hissedersem o kadar yalnızım. Farklı hissedemiyorsam şayet yaşamanın bir anlamı kalmamış demektir. Demek ki Serap'ın asansöre binme fobisi vardı. Bu durumda ebediyen seninim yalnızlık. Yalnızca senin. Ya da bir başkasının. Ne fark eder ki.”

Kimi kalemler “ebedi yalnızlar” olarak kalacaklar.

“Bomboş bir ben, kendimi yalnız hissediyorum”. İşte bu haykırış iç kulaklarımızdan eksilmez, ama ne yapılabilir ki? Üstelik bu deli divane çağda ve artık yalnızlığın bir gotik yapı gibi hepimizin üzerinden yükseldiği bir hiç zamanda. Evet ve “an gelir” ‘kararlı bir düşünce olarak kendini ortadan kaldırma saplantısı’, saplantı olmaktan çıkar direkt kendi üzerine düşersin, üstelik kimseden habersiz. Eylemin “bilince” dayanan veya dayanmayan yönü kimin umurunda, kim fark edebilir ki bunu? Böyle bir harf yığını yaratmak olanaksız. Olanaksız, çünkü korkusuzca  o yola baş koymak her insan evladının işi değil. Mesele, epidemi boyutu ve verileriyle de zerre kadar ilgili değil, hem o verilerin canı cehenneme. Canı canan gittikten sonra ne Nihilizmi tartışmanın ne de  Ecinniler yapıtının temel taşının üzerine gitmenin bir yararı var. Yürek yoksulluğu  olarak görürüm  bu girişimi, hele ki ateşin yakıcı sürecinde. Birilerinin anlaması veya anlamlandırması da boş kalır. Sonunda her şey anlaşılır nasılsa.
Ziya’yla  çıktığımız uzun yolculuğun serencamı böyle bitmemeliydi, daha kısa zaman  öncesine kadar  aramızda akan sözcüklere hiç sinmeyen o perde meğer onun iç dehlizlerinin tamamını kaplamış. Ziya’nın sesi er geç hepimizin sesi olacak, bu kesin,  ve de o kanatlardan kurtuluş imkanımız hiç yok.Yeryüzü, ah yeryüzü.  Demek sana yaşanacak yer diye geliyoruz, meğer burası ölünecek yermiş.
İnsanda var olan o sonsuzluk duygusu ve özlemi yanıltıyor bizi, yanıltıyor ki durmadan gökyüzü, çöl ve deniz ufkunda arıyoruz onu.  Ama ne yazık ki  R.M Rilke’nin dediği gibi: “Bütün insanlığın acısıyla yalnız” olmak çok ağır bir yüktür. Sorun ise o yükü taşımak veya bırakmak değil, sorun yalnızlığın ebedi bir fener gibi yüreklerden yansımasıdır. Derde derman yok gibi.
Cesare Pavese,  o elim ve canhıraş gidişinden (intiharından) önce, yani 18 Ağustos  1950 tarihinde şu notları düşer:
Gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda. Yazıyorum: Ey, Sen, acı. Peki sonra?
Bütün gerekli olan, biraz cesaret.
Acı ne kadar ortaya çıkar ve kesinleşir, yaşama içgüdüsü  o kadar ağır  basıyor ve intihar düşüncesi zayıflıyor.  Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil. Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.”
Pavese’nin belki çevresinde bu muazzam cezayı keseceği çok kişi vardı(mutlaka  öyle), ama bizim giden canlarımızın sesi öyle bir gürültülü koridorlardan yankılanmadı, bu tercihi de zaten yapmadılar. Onları bu gök kubbe altında bir elin parmakları kadar insan anladı sanırım. O da yetiyordu (hepimize yettiği gibi).
İnsan bazen Kundera gibi “ilk yarının saygınlığına yeniden” demeyi çok ister, böyle bir zorunluluk olmadığı anlarda bile. Ama bu canhıraş gidişler  sadece  yeni acı ve hüznü feci biçimde yüreklerimize mühürlüyor. Acıdan acıya.  
Ona en son sorduğum soru ve verdiği yanıtı hiç unutmayacağım.
Tıpkı Hemingway’in yanıtı gibi, aldatıcıymış meğer :
-          Kendimi iyi hissediyorum. Bir Sorun yok”. 
Ah, güzel dost ve harika insan, bu tarafta da sorun yok artık.
Bahar diyorum, bunca zalim olmamalıydı, bu kaçıncı elem?
Gittin. Neyleyim ki gittin.
Görünüşün hep su içen güvercinler gibi hafızama kazındı.
 (Keşke Fatma’yla atölyemi ziyaret ettiğin gün olsaydı…keşke).  

J.M
24.04.2016



Haiku-Tarkovsky // Çev.Poetic Mind




İçimi izle,  tam bir viraneyim,
Ve bir kentin ıslak, yıkık sokaklarına,
Aşksızlıktan kaçan sakinlerine benziyorum.

Tarkovsky
Çev.Poetic Mind

Görseller: Tarkovsky’nin Nostalji Filminden





Mesafe Açılıyor // Bayram Balcı




Mesafe Açılıyor

günün yavaşça sönen canı
yaşadıklarındaki hurdayı parlatıyor
sen bunu bir bahar sanıyorsun
en sevdiğin kitaplar gibi soluyorsun

sessizlik asılı kalıyor kalbin havzasında
karanlık odalarda yapayalnız oturuyorsun
sus artık ve pencereden dışarıya bak
hayat ile aradaki mesafe açılıyor

sen kendine bir şövalye olmuşsun
atların nalları altında dans ediyorsun
hayat seni bu valsa istemiyor
yaşadıklarının hepsi hurdaya çıktı artık

günün sönen ışıkları
sana bir gülümseme bırakıyor
sus artık ve pencereden dışarı bak
kayan yıldızların sesini duyuyor musun

kenarlarına notlar düştüğün kitaplar
basit ve güvenilir mütevazi bir arkadaş gibidir
topla hurdalarını hayatının
kalp kuyusunda erit
yaşamak başka türlü yenilenemz yoksa.

Bayram Balcı


Yeryüzünden Zaha Hadid Geçti // Şirin Artin




Mimar Zaha Hadid, yaşasaydı bir ihtimal ki Çağdaş Babil Kulesini de  yeni mimari-sanatsal anlayışla tasarlayacaktı, olmadı, yeryüzünü “erken” terk etti. Irak asıllı ve aslında kültür kökeninde barındırdığı güçlü bir mimari-sanat geleneğinden geliyordu.  Son otuz yılda ortaya çıkardığı bazı yapıtlarıyla bildik anlayışları alt üst etti. Çok iyi işleri de oldu, ama sonuçta hep olması gerektiği o mimaride yatay kültür  anlayışının dışına da çıktı.  Özgün tasarımlarında Seyyal ve Akıcı bir formu tercih etti ve kimilerine göre “feminen” bir bakış açısında ısrar etti. Ona yapılan eleştirilerin en can alıcı noktası gökdelen furyasına katılması ve  inşaat(lar) sırasında meydan gelen işçi can kayıpları.  Büyüyen şöhreti, estetik, mimari, para ve sonunda Britanya Kraliçesiyle eşit ayna görüntüsü, özdeşimi!
Kral Abdullah Petrol Araştırmaları Binasından tutun BMW binasına kadar uzanan bir tuhaf liste. Belki bu yüzden kendi yurdunun paramparça olmuş yaşamları, yıkımları,  fakir Irak halkının kanından uluslararası  sermayenin oluşturduğu  kan deryasının ne rengi ne ne de izi o görkemli tasarımlara asla yansımadı, unutuldu.  Ne yazık ki kendi halkı o post modern mimari anlayışından hep mahrum bırakıldı, paraları olmadığı için, para akmadığı için Zaha’nın da kalemi o topraklara nedense dokunmadı.  Ölen,  tecavüze uğrayan, sürgün olan bir halk, mimari alanda sponsor olamazdı, o da söz konusu olan büyük soyut projeler için…


Şirin Artin 


Zaha Hadid yapıtlarından / defter:





Che’nin Ayakkabıları!..// Enis En



Che’nin Ayakkabıları!..
   
“Uzaklara gideceğim, hatıra
parçalanarak ölünceye yolun taşlarında,
ve devam edeceğim, içimde
hep o gezginin acısı, yüzümde gülümseyiş…” - Che


Ingiliz gazteci Richard Gott, Che’nin haince öldürülüşünden sonra 8-9-10 Ekim 1967’i bir tanık olarak anlatır. 8 Ekim günü bir Cafe’de oturken bir Amerikalı üst rütbe askerin ona yaklaşarak Che’nin ölüm haberini verir. 9 Ekim günü kiraladığı arabayla Vallegrand ‘a varır ve  uzaktan Che’nin cansız bedenini gören ilk gazateci olarak onun hemen tanır, çünkü daha 4 yıl önce onunla Havana’da uzun uzun görüşmüştü, “Yeşil Zeytin rengi  elbisesi ve fermuarlı montu ve  köylülerinden aldığı el yapımı ayakkabılarını, gür saçlarını görür görmez  onu tanıdım”, diye not düşer Richard Gott, sonra ilave eder: “ Boyun bölgesinde, karın bölgesi, ayaklar-bacaklar ve kalbin üzerinde kurşun yaraları vardı. Hastaneden iki yetkili cansız bedenini temizliyordu. Üzerindeki elbiseyi çıkarmak hiç zor olmadı, sanki yaşıyor ve bizi seyrediyordu. Çevresini kuşatan CIA VE Bolivyalı ajanların yüzlerindeki kin-nefreti okumak mümkündü.”.

  8 Ekim  günü  bir muhbir Guevara'nın gerilla kampının yerini Bolivya Özel Harekât Birliği'ne bildirdi. 8 Ekim'de kamp kuşatıldı ve Guevara Simeón Cuba Sarabia ile birlikte Quebrada del Yuro kanyonunda devriye gezerken yakalandı. Ayaklarından yaralandıktan ve silahı bir mermiyle harap edildikten sonra teslim oldu. (Tabancasında açıklanamaz bir şekilde şarjör bulunmuyordu.) Yakalandığı sırada orada bulunan askerlerin bazılarına göre Guevara bağırarak "Ateş etmeyin! Ben Che Guevara'yım ve canlı olarak daha değerliyim" demiştir. Barrientos, Guevara'nın yakalandığını öğrenir öğrenmez hemen öldürülmesini emretmiştir.Barrientos. Guevara yakın bir köy olan La Higuera'daki köhne bir okula götürülmüş ve geceyi orada geçirmiş, ertesi gün öğleden sonra öldürülmüştür. Celladı, Bolivya ordusunda çavuş olan ve Guevara'yı vurması kura sonucu saptanan Mario Terán'dır. Che Guevara'nın son sözleri şöyle olmuştur: "Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın." Bazı kaynaklar çavuş Mario Terán'ın infaz esnasında aşırı heyecanlanması nedeniyle bilinçli bir şekilde ateş edemediğini ve Che'yi sadece yaraladığını, onu öldüren merminin kim tarafından ateşlendiğinin bilinmediğini belirtirler. Çarpışmada öldüğü izlenimi vermek ve yüzünden isabet almayarak tanınmasını kolaylaştırmak için ayaklarına defalarca ateş edilmiştir. Cesedi bir helikopterin iniş takımlarına sıkıca bağlanmış ve yakınlardaki Vallegrande'ye götürülmüştür. Buradaki bir hastanede cesedi bir küvetin içinde basına gösterilmiştir. Bu sırada çekilen fotoğraflar San Ernesto de La Higuera ve El Cristo de Vallegrande (Vallegrande İsası)nın doğmasına sebep olmuştur. Askerî bir doktor tarafından elleri kesildikten sonra Bolivya Ordusu subayları tarafından bilinmeyen bir yere götürülmüş, cesedinin gömüldüğü mü yakıldığı mı sorusu cevapsız kalmıştır.Ampütasyon.Guevara'yı Bolivya'da takip etmekten sorumlu olan, Félix Rodríguez adındaki CIA ajanıydı. Bu ajan daha önce Escambray Dağları'ndaki isyancılarla ve Havana'daki Castro karşıtı gizli gruplarla bağlantı kurmak için Domuzlar Körfezi istilası öncesi gizlice Küba'ya sızmış, istiladan sonra da başarılı bir şekilde geri çıkarılmıştı. Guevara'nın yakalanışını duyan Rodríguez, değişik Güney Amerika ülkelerindeki CIA istasyonları yoluyla Langley, Virjinya'daki CIA merkezine bu bilgiyi iletmiştir. Rodríguez Guevara'nın Rolex saati ve başka bazı kişisel eşyasını almış ve sonraki yıllarda bunları röportaj yaptığı gazetecilere gururla göstermiştir. İçlerinde el feneri de bulunan bu eşyalardan bir kısmı CIA'de sergilenmektedir.Gerillalar ile bağlantılı bir başka olay da Régis Debray'nin tutuklanması ve duruşmasıdır. Nisan 1967'de hükümet güçleri, Ecole Normale Supérieure 'de Marksist filozof Louis Althusser'den ders almış olan ve Havana Üniversitesi'nde felsefe profesörlüğü yapan genç Fransız vatandaşı Debray'yi yakalar ve gerillalarla işbirliği yapmakla suçlar. Debray muhabir olarak çalıştığını ve iki yıl önce gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Gueavara'nın gerillalara liderlik ettiğini söyler. Uluslararası ilgi kazanan Debray'nin davası Ekim ayı başlarındaydı. Bolivya yetkilileri 11 Ekim'de Guevara'nın iki gün önce hükümet kuvvetleriyle girmiş olduğu çatışma sonucu vurularak öldüğü yolunda (yalan) açıklama yapar.15 Ekim'de Castro, Guevara'nın öldüğünü kabul eder ve tüm Küba'da üç günlük yas ilan eder. Guevara'nın ölümü Latin Amerika'daki ve üçüncü dünya ülkelerindeki sosyalist devrimci hareketlere indirilmiş ağır bir darbe olarak kabul edilir.1997 yılında Guevara'nın elleri olmayan cesedinden kalan kemikler Vallegrande yakınlarındaki bir uçak pistinin altından kazılarak çıkarılmış, DNA testiyle kimliği tespit edilmiş ve Küba'ya geri getirilmiştir. 17 Ekim 1997'de cesedinden kalanlar, Bolivya'daki gerilla harekâtı sırasında ölen yoldaşlarından altısıyla birlikte, 39 yıl önce Küba Devrimi'nin başarısını belirleyen savaşı kazandığı Santa Clara'da özel olarak hazırlanmış Anıtmezar askerî törenle gömülmüştür.




3 Şiir // Şafak Çubukçu


SEN HEP GİTTİĞİMİ SANDIN

Sen hep gittiğimi sandın
oysa buradaydım ben
uzaklara kanat çırptığına inanan
ama aynı ağaçlara konan bir kuş gibiydim
içimi boğan akşamda
kalbimi yerden yere vuran bir şarkı
yürüdükçe varılmaz yabancı sokaklarda dolandım
bir sigara yakıp ayakta bekledim
sarhoş yalnızlıklarda giderek üşüyen
eski kavgaların pişman hüznüne daldım
istesen bir kentin yangını olurdum
kuş uçmayan yerlerde korku oldum
yaz geceleri çardak altında sızdım
denize yürüdüm sabaha karşı işedim
bütün yitirdiklerimi aklıma yazdım
ölenleri,gidenleri,yarım kalan aşkları
o kadar çıplak anladım ki en sonunda herşeyi
gölgemi yaktım bir gece tenim yandı
paslı sigaralarla öksürdüm
sonra yeniden sarhoş oldum
neden bilmem
sen hep gittiğimi sanmıştın ya
oysa neyim var neyim yok ben hep buradaydım




YAŞLI ADAM VE BELLEK


Dar uzamda
tepeler ve genişleyen ufku okşayan
uçuşu bakış kuşunun.
Ölmeye hazır bir kavağa
umudun çürüttüğü bir yüreğe
konuyor usulca.
Işığa tutulan kuvars billurunda
zamanı geriye alan gulyabani bilyeler
“çağırsana “diyor onları da bu oyuna.
İplik gibi yağan damlaları sarmış
nakışlı örtülere dizili makaraları
ve görsel efendilerini de o ölü nesnelerin.
Tanı! önsezinin kanayan yaralarını
kanıtla! o meleğin bu melek olduğunu
ve birlikte oynayın yine aynı oyuncaklarla.
Bellek
içimizde saklı bir melek kılığına girer yaşlandıkça
şairse o meleğe yıllardır karasevdalı
yaşlı bir çocuk olarak kalır ölü oyuncaklarıyla.


DÜŞ

Beyaz’ın en doğal halini
düşümde gördüm dün gece
o esrik haliyle gülümseyen
babamın ölü gözlerinde

Dingin kavrayışında uykunun
bir parıltıyla ışıdı yüzü
bellek acılara böyle katlanır dedi
geçmişi bir oyun gibi anımsar

Yosunlar içinde batık geminin
pruvasında açan bir zakkumsa günah
cezalar da elbet çekilir dedi
eski yaralar bir daha kanar

Suya dökülen gözyaşlarının
masum imgelemiyse kehanet
bu kıyametin yazgısı dedi
bütün denizleri beyaza boyar

Beyaz’ın en doğal halini
düşümde gördüm dün gece
“aldırma” dedi ölürken yine
zaten bir düş değil midir yaşamak.

Şafak Çubukçu





Anna Karenina, aramızda!.. / defter


Tüm zamanların en iyi Romanlarından sayılan Tolstoy'un Anna Karenina'sı! "Rus Habercisi" derginin 1873-1877  yılları arasında bölümler biçiminde yayınlanan şaheser. O yıllarda okuru peşinden sürükleyen büyük bir deha ve derginin her sayısını merakla bekleyen okurlar. 1870'lerin Rusya'sı ve o toplumun üst sınıflarındaki çalkantılı aşk öyküsü. Hikayenin geçtiği kentler Moskova ve Petersburg (dantel gibi işlenmiş yapıtlarıyla). Romanın başlangıç cümlesi üzerine hala çok şey yazılabilir: "Bütün mutlu aileler birbirlerine benzer, her mutsuz aileninse kendine  özgü bir mutsuzluğu vardır".  Bir yığın Roman karakteri ve karmaşık ilişkiler yumağı. Belki de Tolstoy kendi kırık aynasını arıyordu bu muhteşem yapıtta. Yer yer "ağrıyı-sızıyı" öyle bir sunar ki o derin dalga okurun ruhunu deler geçer. Aslında Psikanalizciler için eşsiz bir labirenttir. Kitap sinema perdesine de aktarıldı. Ama işin garibi şu ki Sinema perdesine yansıyan Anna Karenina karakteriyle Tolstoy çizdiği-çizmek istediği portre çok farklı. Yapıtın bütününde yer yer ayrıntılarla biçimde anlatılan Anna günümüz "Robot Resmi" ile çizilse nasıl bir "Suret" çıkardı karşımıza?
İşte yanıtı. 
Belki başka deneyimler de gelir, gelmeli. 
Edebiyat coşkusunu kamçılayan "iyi şeyler"...


Defter 


Haiku // Herta Muller / Çev.Poetic Mind



“İnsanlar kimi zaman ağlarlar,
Zayıf olduklarından değil,
Belki uzun zaman çok dirençli, dayanıklı olduklarındandır...”

Herta Muller / Çev. Poetic Mind


Tarkovski, Yüreği Kuş Cinsinden Olan İnsan...



Tarkovski, Yüreği Kuş Cinsinden Olan İnsan.../ 
defter(Tarkovski'nin Fotoğrafı için defterin notu)


İlk Buluşmalar (1962)

Birlikte olduğumuz her an
bir şölendi, newroz şenlikleri gibi,
koca dünyada bitek ikimize. Sen
pervasız ve hafiftin kuş kanadından bile,
bir rüzgar gibi inerdin merdivenlerden
ikişer ikişer aşıp basamakları, bir çırpıda
nemli leylakların arasından kendi
topraklarına alırdın beni, aynanın öte yanına.
Gece olunca haz bahşedilirdi bize
açılırdı kutsal kapıları tapınağın
karanlıkta ışıldar, ağır ağır
aramıza uzanırdı çıplaklığımız.
Uyanınca varlığına şükrederdim, yine de bilirdim
minnettarlığımın karşılıksız kalacağını. Sen
uyurdun ve o göksel mavilikleriyle
okşayabilmek için kirpiklerini, masadan üzerine eğilirdi leylaklar,
o mavilikle okşanan kirpiklerin
dingin olurlardı ve ellerin hep sıcaktılar.
Nehirler çağıldardı elindeki kadehin içinde,
dağların başı dumanlanırdı,
yakamoza boğulurdu denizler,
sonra sen elinde o camdan atmosfer,
tahtında uyuyakalırdın
ve Aman Allahım!, sen yanımdaydın.
Uyanırdın ve biçim alırdın,
insanların her gün söylediği sözcüklerin,
ağızlardan taşan şen şakrak
sözlerin biçimini alırdın; ve sen kelimesi
yeni anlamına bürünürdü: artık “çar”ımdın.
Seninle tüm alem başka bir şeye dönüşürdü,
sıradan şeyler bile biçim alırdı bir anda,
her şey; testimiz, kadehler -nöbetçi
gibi dururken aramızda ve bir biçim alırdı
o durgun sıvı, katman katman lakin çetince.
Sürüklenirdik, nereye olduğunu bile bilmeden,
ve seraplar misali;
masalsı şehirler açılırdı önümüze
ayaklarımızın altına serilirdi kuzu kulakları,
kuşlar aynı rotayı izlerdi bizimle
akıntıya karşı yüzerdi balıklar nehirde
ve gökyüzü gözlerimizin önüne sererdi her şeyini.
Bunlar olurken, kader hiç bırakmazdı peşimizi,
elinde usturasını bileyen o manyak hep izlerdi bizi.


Şiir:Andery Arsenyeviç Tarkovski

Çeviri: Bülent Kale 


DR. MORO'NUN ADASI // Ulus Fatih




Gece yarısı yıldızları izliyordum, titrek sokak lambası puslu, ölümcül bir koku yayıyordu sanki, birden üç başlı bir kadın geçti sokaktan, hiç görmediğim kadar  kara saçlarıyla, gölgelere gizlenerek ilerliyordu, uzakta bir çöp konteynırının yanında, kurt başlı bir boğanın onu beklediğini nerden bileyim, orada çiftleştiler ve sanki birden yok oldular...
Buna benzer söylentiler için bana şunu anlatmışlardı, yukarda en tepede bir çiftlik var, gündüzleri içerdeki görkemli taş binada bir ruhban okulu hizmet veriyor, geceleri ise duvarlarından kırmızı suların sızdığı dehlizlerde tuhaf çalışmalar ve başı göklere, kökü yeraltına doğru uzanan kulelerin, penceresiz laboratuvarlarında dinmeyen iniltiler ve çığlıklar...
Başka bir gün gene balkondaydım, başı ve kuyruğu olmayan bir fil belirdi, geriden doğru ilerliyordu, kör bir gigant nasıl hareket edebilir ki, bu kez aşırı korkmuştum, korkmaz olaydım, yerin altından sanki bir solucan, su akrebi geçti, sokak bir baloncuğun içindeymiş gibi yükseldi ve sonra yine eski halini aldı, zelzele olmuş gibiydi ama çevrede kimsecikler yoktu. 
Bir gece yine uyku tutmadı, neler göreceğim derken, ay kuzeyden doğru kızıl bir orak gibi fırladı, hançer ağzı gibi parıldadı, delirdiğimi sandım, ama az sonra sokaktan dev bir atlı geçti, at ve adam birdi, ne inen vardı ne binen, peşlerinde yolu pençeleriyle kavrayıp, kar gibi süzülen bir cüceler ordusu eksikti, başka kimse yok mu gören diye bir  deli cesaretiyle sokağa çıktım, ne varsa yok olup gitmişti, uzaklarda balkondan bir kadın el salladı, karanlıkta bir gölge oyunu sandım ama gerçek mi diye el sallamayı düşünüyordum ki, oda yitti, buhar olup gitmişti...
Yalnızlığın oyunları bu diyordum artık, kahvehanelere gitmeye karar verdim, yalnızlık ancak ucuz kahvehanelere yenilir, daha kapıdan bile girmeden, merhaba bile demeden, hoş geldin demezler mi, geç saatlere kadar söyleştik, bu kez bir şey görmeyeceğim dedim, kurtlarımı dökmüştüm, geceleyin tatlı bir uykuya dalmıştım ki, çiftlikten geldiler ve biz Gezegeni Kurtarma Cemiyeti'yiz dediler, kapı bile çalmadığı halde nasıl girdiler hala anlamış değilim. 
Bir masanın çevresinde toplandık, sana dediler mutluluk verelim, hemen anlamıştım ne demek istediklerini, altta kalmaktan hoşlanmam, bütün sorun bu mu peki dedim, evet ama sorunları algılama biçimin değişecek, madem ki öyle, verin dedim, bir çip yerleştirdiler sırtıma, o günden sonra gülümseyen adam olmuştum, bir ay sonra çıkaracaklarını söylediler, doyma noktasına gelince volfram molekülü, kan dolaşımında yeterli seviyeye ulaşınca bir matriks gibi çipi çıkaracaklarmış.
Gülümseyen adam olmuştum, dertliler kahvehanesine yine gittim, ne göreyim, kasada oturan, kahvenin sahibi olduğunu zannettiğim madam gözlerini dikmez mi bana, öyle olsa iyi, onun gözlerinde tuhaf bir geçitler alayıydı gördüğüm, parçacıklar ve dalgalar halinde yüzen evrenimiz ya da tilki suratlı insanlar, Siyabend taşını andırır Mutantlar, hatta konuşan, düşünen, her bir şeye karışan nebatatlar, adamotları, ağaçlar, yanlış yapanlara kamçı gibi de karışıp, her şeye bir düstur, düzen veriyorlar, mutluluğum uçup gitmişti işte...
Yazık ki günlerim aynı minval geçiyordu, bazılarına gördüklerimi aktarıyordum, onlarda çiftlikten söz ediyor, belki sana görünüyorlardır, bir söylenti var ama henüz kesinlikle  gördüm diyen yok diyorlardı, kendimden kuşkulanmam için bir neden kalmamıştı, herkes bir yerde düşüncelerimi paylaşıyor ama görme birliği veya kesinleme ya da bir eylem noktasında ayrılık gösteriyorlardı, gece sokağa atladım diyen biri yoktu örneğin, bir şey gördüğünü ileri sürende  yoktu, çiftlikle ilgili bir araştırma ya da kovuşturmaya da yeltenmiyorlardı...
Yine bir gün, koyu karanlıkta uzaktan denizi gözlüyordum, göz alıcı, kocaman bir şey bana doğru yüzüyor ama bir türlü yaklaşamıyordu, sudan çıktı sonunda, dev adımlarla bana doğru geldi, bir Mutant'dı bu, evlerin arasından adım atıyor ama hiç ses çıkarmıyordu, kiremitlere çarpıyor ama hiç gürültü olmuyordu, hologram gibi bir şeydi sanki, bir an kendim sandım ama bir dalga boyutuymuş gibi, üzerimden doğru süzülerek geçip gitti...
Gökyüzünde bir yazı belirdi ardından; Gezegeni Kurtarma Cemiyeti!..
Sonunda ne oldu diye soruyorsunuz değil mi, olmuşları, olacakları inanın o kadar merak ediyordum ki...
Geçenlerde telefonuma bir mesaj geldi!..
Tanrı dilinde yazılmış karmakarışık bir şey gibiydi, kurcalarken birden şarjı bitti aletin, sonra mesaj kutusunu büyük bir merakla yine açtım...
''Depresyonun geçti mi?..''

Ulus Fatih


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic