Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



İLERİCİ-GERİCİ SANAT MESELESİ // ÖZKAN EROĞLU


               


 Resim sanatı üzerinden söyleyecek olursak, resim kendini ilk belli etmesi açısından biçimlerle ileri sürer, o nedenle de ilk elden bize sunulan böyle bir sanat türünü, biçim dili-üslubu üzerinden değerlendirmemiz gerekiyor. Buna ilk ayrıştırma aşaması denebilir. Bu ilk ayrıştırmayı ancak resim sanatı tarihine, o tarih içindeki yapıt yapılarına, o yapıt yapılarında bulunan biçim diline hâkim olarak yapabilirsiniz. Bu hâkimiyeti olmayan kimse, resim üzerine konuşma işine hiç girmemelidir. Çünkü bu hâkimiyet olmadan bir sanatçı ve yapıtının ne denli ilerici veya gerici olduğunu anlayamaz.
Söz konusu ilk ayrıştırmada gerici sanat dediğimiz mesele hemen sınıfta kalır. Buna örnek mi, akademik yapılarda ısrar edilen ve figür geleneği diye bize sunulanların, baktığınızda Rönesans klasik resmi şöyle dursun ve sonrasındaki David, Ingres, Gericault, Delacroix gibi isimleri bile anlamamış, bu ressamların çok çarpıtılmış, hatta Lucien Freud, Francis Bacon, Arshile Gorky benzeri çok kötü örnekler görürsünüz genellikle. Akademik anlayışlarda böyle bir resmin yapıldığına, bu tip öğrenciler yetiştirmek için büyük çabalar sarf edildiğine tanık olunur. O insanlar bu işi bir şey zannedip, o gerici tavra mezuniyet sonrasında da devam eder; işte sakıncası da buradadır yazık ki. Aynı şeyler sözde soyut resim yaptığını sananlar için de geçerlidir. Onlar da bambaşka kaynaklara benzeyen bambaşka tekrar örnekler ileri sürmekten geri durmazlar. İşte böyle çok kötü resim diye nitelediğim bir resim, yazık ki gerici resimdir, onu yapan ressam da gerici ressamdır. Bu tip bir sanat algısını topluma yaymak isteyen bir galeri de gerici bir galericidir. Biçim dili üzerinden daha en baştan Kandinsky’nin deyimiyle “ölü doğmuş” bir şeyle karşı karşıyasınızdır. Bunlarda ikinci ve üçüncü ayrıştırma aşamalarına geçemez, biçimden sonraki diğer derin taraf olan içerik’e ulaşamazsınız. Bu tip resimler sadece konuya ve dolayısıyla yapıtın adına odaklanarak izleyiciyi kandırmaya yönelirler çoğunlukla.
Benim bu söylemeye çalıştıklarımı, çok sağlam bir sanat tarihi bilgisi olanlar ve eidetik yapıya ulaşmış olanlar anlayacak, diğerleri ise yine kendine göre celallenecek ya da söylediklerimi bir safsata olarak kabul edip, bu yazıya burun bükecektir. Fakat sanatta kuramsal gerçekleri yakalamadıkça havanda su dövmeye devam edeceğiz, bu da son söz olarak benden söylemesi.


ÖZKAN EROĞLU 


Neden Köyde Kalıyorum? /Martin Heidegger/Çeviri: Hamid Farazande



Güney Kara Orman’da, 1150 metre yüksekliğinde, geniş bir dağ  vadisinde, sarp bir yamaç üzerinde ufarak bir kayak kulübesi duruyor. Taban alanı yedi çarpı altı metre. Alçak çatısı üç odayı örtüyor: Mutfak—ki aynı zamanda oturma odasıdır, bir yatak odası ve bir de çalışma odası. Vadinin daracık tabanı ve her iki tarafından eşit mesafede yükselen sarp yamaçları üzerinde dağılan yüksek çatılı, geniş çiftlik evleri bulunuyor.
İşte bu, benim iş-dünyamdır—tabii bir gözlemcinin, bir konuk ya da bir yaz tatilcisinin gözünden. Daha kesin söylemem gerekirse, ben hiçbir zaman bu manzarayı kendim gözlemde bulunmam.  Ben onun saat be saat değişimini, gece gündüzünü,  mevsimlerinin muazzam geliş gidişlerini yaşıyorum. Dağların ağırlığı ve onların kadim sertliği, köknarların yavaş ve zarif büyümesi, çimenliklerin sade görkeminin yeşermeye başlaması, uzun sonbahar gecelerinde dağ deresinin hızlı akışı, karla örtünmüş ovaların amansız sadeliği—Bütün bunlar  oranın gündelik varoluşunun içine doğru akar, nüfuz eder, ama “estetik” atılım ya da yapay empati içinde değil, yalnızca kişinin kendi varoluşunun, onun yaptığı işte anlam kazandığı sıralar. Sadece çalışmak gerçekliğe doğru uzamlar açabilir, bu dağlar dışında bir şey olmayan gerçekliğe. Çalışma süreci bölgede olup bitenin içinde cisim bulur.
Derin bir kış gecesinde, acımasız vurguncu bir kar fırtınasının, kulübeye ve çeperlere öfkelenerek her şeyi örttüğü sıralar, felsefe için en uygun zamandır. Bu durumda sorular basit ve elzem olmalıdır. Her düşünce üzerinde çalışmak yalnız kabaca ve titiz olabilir. Bir şeyi dile dökme mücadelesi  kule gibi yükselen köknarların fırtına karşısında gösterdikleri dirence benzer.
Ve bu felsefi çalışma eksantrik bir kişinin ilgisiz çalışmalarına benzemez, doğrudan doğruya yerlilerin iş hayatına sıkı sıkıya aittir. Genç çiftçi çocuğunun, kayın kütükleriyle doldurduğu ağır kızağını önce yamaçtan yukarı çekip sonra evine doğru giden sarp eğimden indirdiği zaman, düşüncelere dalan çobanın, sürüsünü yamaçtan aheste adımlarla yukarı yönlendirdiği zaman, çiftçinin, barakasında sayısız saçı yapacağı çatısı için hazırladığı zaman—benim işim de aynı türdendir. İşim içtenlikle yerlilerin hayatında kök bulur ve onunla ilgilidir.
Şehirde oturan biri, yerlinin biriyle uzun bir konuşmaya başlar başlamaz “insanların arasına geçtiği”ni düşünür. Ama bir akşamüstü  çalışmaya verilen arada, yerlilerle birlikte ateşin yanında veya masada “Baş-Köşe”de oturduğumda, biz çoğunlukla bir şey konuşmayız. Sessizlik içinde pipolarımızı içeriz, zaman zaman birisi konuşmaya başlar ve ormanda odun kesme çalışmasının bitmek üzere olduğunu, ya da bir sansarın dün gece kümese daldığını, ineklerin birinin sabaha doğru doğum yapabileceğini, birisinin amcasının felç geçirdiğini, havanın yakında “döneceğini” söyleyebilir. Benim kişisel çalışmamın Kara Orman ve insanlarıyla olan derin bağı uzun yüzyıllar öncesine uzanır, Alman-Suabiya topraklarındaki  yeri doldurulamaz köklülüğe.
Bir şehirli en fazla “köyde kalmak” dedikleri şeyden “etkilenir”.  Fakat benim bütün çalışmam bu dağların dünyası içinde ve onların insanlarında sürdürülür ve yol alır. Son zamanlarda, arada sırada konferanslar, konuşma davetleri için yaptığım yolculuklar, komite buluşmaları ve dağın eteğinde Freiburg’deki derslerle ilgili işlerim nedeniyle çalışmalarımın arasına uzun kesintiler girmeye başladı. Ama dağın yukarısına geri döner dönmez, hatta kulübede kalmaya başladığım ilk saatlar içinde, önceki soruların dünyası onları bıraktığım noktada tekrar kendini bana zorlamaya başlar. Çalışmanın kendi ritmine doğru sade bir biçimde taşınmış olurum ve en kökteki derin anlamıyla artık onun gizli kurallarının hakimiyeti altında kalmam. Şehirde yaşayanlar, çoğunlukla, dağların ve insanlarının arasında uzun bir süreliğine nasıl yalnız başına kalınabileceğini merak ederler. Ama bu, yalnızlık değil, kendibaşınalıktır. Büyük şehirlerde insan kolaylıkla başka hiçbir yerde olamayacağı kadar yalnız olabilir. Ama kimse oralarda asla kendi başına olamaz. Kendibaşınalığın, insanı inzivaya sokmaktan bütünüyle farklı olarak üzerimizde öyle garip ve asil bir gücü vardır ki, bizim bütün varoluşumuzu bütün herşeyin varlığının engin yakınlığı üzerine yansıtır.
Genel dünyada gazeteler ve dergiler aracılığıyla bir geceleyin “ünlü”sü olunabilir. Bu da en belirgin gayelerin yanlışlıkla yorumlanıp hızla ve tamamen unutulması için en güvenceli yol olur.
Tersine, yerlilerin belleği, hiçbir zaman unutmaya mahal bırakmayan kendi sade ve güven dolu sadakatine sahiptir. Yakın bir zaman önce yaşlı bir yerli kadın buralarda ölüme yaklaşmaktaydı. Benimle çoğu zaman hoşbeş etmeyi severdi ve bana köyle ilgili birçok kadim öykü anlatmıştı. O, imge dolu kendi kudretli dilinde, birçok sözcük ve çeşitli söylem tarzı barındırıyordu, ki bugünkü köy gençleri için artık anlaşılmaz hale gelmiştir. O zengin dil günümüzdeki konuşma dili içinde kaybolmuştur. Geçen sene kulübede haftalarca yalnız başıma kaldığım müddette, sona doğru yaklaşan bu 83 yaşındaki kadın hâlâ yamacı tırmanıp beni görmeye geliyordu. Ara sıra kulübeye uğrayıp ben hâlâ oradamıyım, yoksa birileri tarafından habersizce “çalınmış”mıyım  diye merak ediyordu. Kadın, hayatının son gecesini ailesiyle sohbet ederek geçirdi. Yalnız son demden bir buçuk saat önce selamlarını “profesor”e yolladı. Böyle bir anı, benim için, felsefem dedikleri şey hakkında birçok uluslar arası dergide çıkan dakik yazıların çoğundan kıyaslanamayacak kadar daha değerlidir.
Şehir dünyasının bizi yıkıcı bir yanlışlığa düşürme tehlikesi bulunur. Bir yerlinin dünyası ve varoluşu için çok gürültülü, çok hareketli ve çok sık yenilenen hummalı yerler tedirginlik kaynağıdır. Ama işte bu, şimdi yapılması gereken tek işin tam zıt yönünde cereyan eder, o da yerlilerin hayatından mesafeli durmaya özen göstermektir, her zamandan daha fazla onların varoluşunu kendi kurallarına bırakmaktır, onlardan el çekmekle varoluşlarını, ediplerin “yerlilerin özellikleri” ve “toprakta köklülükleri” hakkında ileri sürdükleri samimi olmayan söylemlerden korunmasını sağlamaktır.Yerlilerin bu şehirli resmiyete ne ihtiyacları vardır, ne de talepleri. Onların istediği şey, sessizlikten onlara düşen paydır, yaşamlarına gösterilen saygı, hayatlarının bağımsızlığı. Ama günümüzde, şehirde yaşayan insanların çoğu, “herşeyden haberdâr olanlar” ve neredeyse bütün kayakçılar, köyde veya çiftlik evlerinde aynen şehirlerdeki yenilendirme merkezlerinde “eğlendikleri” gibi davranırlar. Bu gidişatın yıkıcı gücü tek bir gecede, umudun uyandırılmasını amaç edinen asırlar boyu halk- özellikleri ve folklör hakkında yapılan akademik eğitimden daha çok etkilidir.
Gelin “halk-özellikleri” için duyulan bütün bu küçümeyici yakınlığa ve nedensiz kaygıya son verelim ve oralardaki sade, haşin hayatı ciddiye almayı öğrenelim. Ancak o vakit bizle bir kez daha konuşmaya başlar.
Yakınlarda, Berlin Üniversitesinde ders vermek üzere ikinci bir davetiye aldım. O sıralar Freiburg’u yeni bırakıp kendi kulübeme çekilmiştim. Dağların, ormanın, ovaların söylediği şeye kulak vermiştim. Derken 75 yaşında eski bir çiftçi arkadaşımı ziyarete gittim. Gazetelerden bu davetle ilgili haberdâr olmuştu. Bana ne söyledi, dersiniz? Ahesetlik içinde duru gözlerinin güven verici bakışlarını benimkine odakladı ve ağzını sıkı sıkıya kapalı tuttu, sonra kararlılıkla güven veren elini omzuma koydu. Her zamankinden daha da yavaş başını salladı. Şu anlama geliyordu bu: Kesinlikle hayır!

Martin Heidegger
Çeviri: Hamid Farazande


"Ve şimdi zamanla suya basıyorum"...// Sufi.




Fotoğrafını ilk kez nerede, ne zaman gördüğüm anımsamıyorum. Önce sesi geldi, sonra kendisi. Ama fotosunu ilk gördüğümde dudaklarını anne annemin dudaklarına benzettiğimi de hiç unutmayacağım, eski anıların çekmecesinden çıkagelmiş gözlerle. İst.’da değil Lisbon’da izlemiştim. O ilginç makyajıyla. Göz hatlarını belirginleştirmek için adeta bir kaligrafi meşki gibi düzensiz çizgilere sığınması. Saçlarındaki sıkı düğümler, dağınıklıklar. “Etkile beni, dikkat dağıtana kadar, dikkatimi dağıt, nefret ettiğim şeyi yapmaktan alıkoy” der gibi.  Tenindeki tatolar ise görebildiğim en özensiz işlerdi, “bir şeyler çiz gitsin” türünden. Ama iş söze ve kaleme gelince yeryüzünün belki de en ciddi insanı oluyordu: “Bir söz yazmam yarım saatimi alıyor.”  Sahneye çıktığı an bütün bu yazdıklarım buharlaşıyor ve o mükemmel sesin gölgesinde siliniyordu. “Yersiz Amy, dünyayı unutan Amy, “Ahlaki Paralelim nerde?” diye soran Amy? Izdırap denizi Amy.
İstanbul’a konser için gelmişti, üç gün boyunca “W” otelinin ışıksız odasından hiç dışarı çıkmadı. Odasında sadece otel önündeki taksi şoförlerinin sesi  ve yokuş aşağı inen mahallenin müdavimi eskicinin canhıraş sesi yankılandı muhtemelen. İstanbul’dan geriye bir şey götürdüğünü, bir şey “aldığını” (duygusal, hissediş anlamda) sanmıyorum, bildiğim kadarıyla konser de iptal olmuştu.  “Üzücü bir şarkıyla yürüdüm, tuhaflıklarım yığınla…, siyaha geri döneceğim” dedi ve  adeta yeryüzünün tuhaf yüzüne:”canın cehenneme” diye haykırarak onu terk etti.
“bir şeyler yiyelim, içelim geçip gitsin dostum, bir şey işte, senin evin, senin lamban…bir şey işte, “dünya, ben hiç iyi değilim” türünden…
“ben ‘bize” geri dönüyorum”, ama o nasıl bir dönüştü Amy?
Esintiyi kalbinin en dip katmanında seven sen.


Sufi.


Şair Rutger Kopland [ 3 Şiir ] // Doruk Satenay


Rutger Kopland, Hollanda doğumlu şair, 
 19 ciltlik şiir , üç deneme, çevirileri ve seyahat  anıları kitaplarıyla  
Hollanda’nın üretken şair, yazarlarındadır.
  Kopland, Hollanda'nın en sevilen şairlerinden biri olarak biliniyor. 
Şiirleri kayıp bir cennetin özlemini yansıtır, hüzünlü,
 neredeyse nostaljik bir atmosfer uyandırır okurunda. 
"Herkes bir kayıp cennet bulur sonunda”  der. 
Ama onun hem cennetti hem cinneti şiirdir, bunu en azından biliyoruz. 
Böylesine üretken bir yeryüzü şairden bir kitabın
 dilimize aktarılmaması çok büyük bir boşluktur, 
ola ki defter(imiz) aracılığıyla  bir tuğla yerli yerine oturur ileride. 
 
Doruk Satenay
 


Gidiş

Gidiş, usulca evi terk etmektir
Başka bir şey değil
Kendi varlığın üzerine kaparsın kapıyı
Ve dönmezsin,
Kendini bekleyen 'o kimse' olursun
Gidişi kalabilmenin başka biçimi de okuyabilirsin
Kimse beklemiyor
Çünkü hala varsın
Kimse veda etmez sana
Çünkü gitmiyorsun.


Vaat edilmiş topraktan mektup

İstediğin yere gidebilirsin,
Sadece dönüş yolları kısıtlı,
Bu köhnemiş derdin
her adımında  ve her yerinden yeşerir.
Yeniden ağlamaklıyım
Eğer gece  sıcak ve bir bütün olarak uçuruma yuvarlansa
Sen, sonsuzluğa kadar kaybolursun
İşte o anı nasıl adlandırmalıyım sevgili?
Baştan aşağı dert olursan
dertten  bir daha söz edilmez
sevinç seni yeterince sevindirmez
vaat edilmiş toprak sana yasaktır.



Konuşma

Soru soracak gibi bakıyor bana
Sanki  “neden susuyorsun?” diyor
Gerçekten, neden bunca  sessizim?
Bir yanıt peşindeyim,
Başka yöne bakıyorum
Duvara, pencereye, yine duvara
Sonra pencereden diz kapaklarımda tuttuğum  ellerime
Ve yine yüzüne odaklanıyorum
Hala bana bakıyor,
Odaya hakim sessizliği dinliyorum,
Kendim için suskuyu seçtim
Onun kim olduğunu bilmediğimi
Haykırmak istiyorum.

Şiirler: Rutger Kopland
Çev. Doruk Satenay



defter'in notu: defter'de yayınlanan yazıların, şiirlern, çevirlerin vs... telif hakkı sadece yazarına aittir, yazarından izinsiz alıntılamak, başka site, yer, mekan da kaynak verilmeksizin  kullanmak bir vicdani sorumluluktur. Ya vicdanlısın ya da nevi şahsına münhasır bir şey! 
Yapma!








BİR EDEBİYATSÜVARIN SEYİRLERİ // Süha Tuğtepe


                             EDEBİ  ENGİZİSYONLAR




"Edebiyat aleminin Engizisyon Mahkemesi şefi gibi heybetli, yapan, yakan, yıkan eleştiri uzmanlarına her daim gereksinimi vardır. Çünkü bu alan bizim gibi “teorik”  eğitim almış, boşta gezenleri mebzul miktarda var olan memleketlerde, eline geçirdiği üç-beş kitabı okuduktan sonra, “Lan bunu ben de yazarım!” fikrine gark olup, enteresan sandığı bol acılı ve kavuşulmaz aşklı  hayat numunelerinden esinlenip, kalemi kaptığı gibi aklına geleni döşenip, “boş vakitlerini değerlendirerek”  yazdıklarını edebiyat zanneden heveslilerle, ancak böyle Engizisyon Mahkemesi Şefi gibi eleştirmenler baş edebilir. "

Süha Tuğtepe

(defterin notu: Şair Süha Tuğtepe'nin deftere emanet ettiği yazılarından, ilk kez defter'de yayınlanıyor).

Yazıyı buradan okuyabilir, indirebilirsiniz:



Yeryüzünden bir şair geçti...// Poetic Mind



Cenk Koyuncu için,

Ne şirinin arkasında ne de önünde  yer edindi , o şiirin ta kendisi idi! Yeryüzü şiir atlasında kimi şairler vardır ki hep böyle anılacaklar. Kısa bir  yaşam ve doludizgin ve sonsuz bir şiir evrenini içinde barındıran şair.  Dünsüz, yarınsız, hatta “bugünsüz” yaşamak her varoluşun haddi değil, ancak onun gibi bir söz seyyahı  yüzünü çirkin devrana çevirerek “katlimize sebep suçumuz” diyebilirdi. Aşkı bir “yüz kitabı” olarak algılamak ona göre bir hesap meselesi de değildi, sevdiği kadının(Rodos) ardından sadece 9 ay yaşayabildi ki son 3-4 ayı ağır hastalık ve derin bir yalnızlık,  kimsesizlikle  geçti, elinden tuttuğu, kapısına koştuğu, sağlığında dergisinde şiir  yayınlatmak için cümle eyyam yok olmuş, buhar olmuştu bir anda, Antalya’daki tek dostu ve sırdaşı onun yanındaydı. Olmayan bir maddi varlık nasıl şiire  yatırılır sorusunun da yanıtı onunla beraber gitti.  Lambasında asılı  Aurelia  yarası  ve imgelerin Azrail’i sürgün zevk, gülen gözlerinde yıldız şöleni ve gitmeye hazır bir çift kanat, yine kan at olan şiirin titreşen zihninde. Son Kişot şiir  dergisinin son sayısını koşar adım ve kan ter içinde  dağıtım noktalarına  yetiştirirken  o garip  akşam üstü bu sözler dökülmüştü dudağından: “Kanayan şiir mi? Yoksa bu çağ mı? Ben hiç  mi hiç yabancısı olmadığım bu notaları  ezberden  biliyorum”.. ve her ne kadar “Buradayım şimdi; ahh, sözüm söz! Bu son!
-Söz size!” desen bile, işte yine hasret ve yine senin ve Rodos’un prıl prıl gözleri ışıldıyor yakınlardan-uzaklardan. Senden sonra seni anmak ve adının önünde bir saygı halesi olarak yaratılan “Kirpi Şiir Dergisi” altı kez gökyüzünü selamladı, umarız ki günün birinde  yolculuğuna  yeniden başlar, yayıncılığın tüm zorluklarına rağmen. Bir umut…
POETIC MIND 


 UTANGAÇ KALBİM / Cenk Koyuncu

O. Alkaya'ya

Bak bu gece bitmezse ölüm gelir uçurumun başına
yürek söken heybetli edasıyla şu utangaç kalbimde
aşklarımı bahane edemem, aşklarım adamcasına
sözüm geçmez artık içimden gideni götüren Azrail'e                                          Dünyalının işi ölümlü olmak, zaman nedensiz bir bahane
suça çekiliyor gel-gitim, kendine doğru ve içeriye tırmanıyor
devrimlerden silkindi arkadaşlarım artık sosyalizm şahane
bir bir kırıldı eski umutlar ; şimdi herkes şiirden saklanıyor!

Atlaslar değişti, atlasım postal izleriyle dolu bir Anadolu
kıvrıldım dizlerime doğru yeni bir ses için inledim
sessiz herkesin devrimi kimsesizdi, orada yalnız kaldı insanoğlu
kahraman kalktı sözlüklerden, sahi çok özledim neredesiniz?

.Altı-yedi Eylül'dü, Orhan'ı aradım ; ağlıyordu!...


Cenk Koyuncu:  27 Haziran 1967’de İstanbul’da doğdu. 1992’de “eski’Z” dergisini çıkartanlar arasında yer aldı, bir dönem “kitap-lık” dergisini yönetti. TRT 2 “Okudukça” programının metin yazarlığını yaptı. “Son Kişot” dergisini kurdu. 14 Mayıs 2006 tarihinde aramızdan ayrıldı. Şiir kitapları: “Kuvve’den Fiil’e / Reşit İmrahor / Haz: Cenk Koyuncu (1993), “Otoben” (1994), “Yüz’de Yüz” (1996), “Sona Veda” (2002).




kem yol tutkunu suçlu hafıza var bende
son kez ölmek arzusu benim hançerim!
Bir yaz günü geçtim kendimden kafiyelerle…

Buradayım şimdi; ahh, sözüm söz! Bu son!
-Söz size!


FOTOĞRAF SANATÇISI LEWIS BALTZ ANISINA / defter



Lewis Baltz  (1945-2014).
1970'lerin değişen Amerikan görüntüsünü California  Irvine  yakınlarındaki “Yeni Endüstriyel Parklar” dizisinde belgeler. Projenin 51 fotoğrafı, yapısal ayrıntıları, orta mesafedeki duvarları, ofisleri yeşil hacimleri anlatır. Bu çalışmalarda kontrast ve geometri hep ön planda yer aldı, ancak Baltz'ın yüzey dokusuna yaklaşımı kendi kuşağı sanatçılarından farklıydı. Baltz'ın çalışmalarını toplu olarak ya da seri olarak görülebilmesi önem taşır. Her serinin formatı izleyici üzerinde  gerçeklik algısında yaratmaz, izleyiciyi sadece çalışmaların sunulan kadraja yoğunlaştırmak istemez, çerçevenin dışındaki her şeyi dikkate almaya teşvik eder. İnsan tarafından yapılan çevrenin monotonluğunu vurgulama arzusuna uygundur. Fotoğraflar, belirli herhangi bir unsura dikkat çekmeden sahneyi bir bütün olarak sunacakları gibi çerçeveli herhangi bir tek odak noktasına direnir. 35 mm'lik bir kamera üzerinde (genellikle göz seviyesinde) 35 mm'lik bir objektifle çekilen ve maksimum alan derinliği için çaba gösteren Baltz, materyalini maksimum netlik ve hassaslık için seçer. İzleyicilerin aynı yere geri dönebilmesi için, parçalarının her bir yerin konumu hakkında belirli bilgiler sunmaya özen gösterir.

Lewis Baltz, 1945'te Newport  Beach, California'da dünyaya geldi. Saulsalito, California ve İtalya, Milano'da yaşamını sürdürdü. San Francisco Sanat Enstitüsünden (1969) BFA, Claremont Graduate School'dan (1971) yüksek lisans yapmıştır.  Çalışmaları Paris'te bulunan Georges Pompidou Merkezinde sergilendi; Stedelijk Müzesi, Amsterdam; ve Los Angeles County Sanat Müzesi’nde  farklı tarihlerde sergiler-etkinlikler düzenledi. Çalışmaları, New York Metropolitan Museum of Art dahil birçok kurumun koleksiyonlarında mevcuttur; Whitney Amerikan Sanatı Müzesi, New York; Metropolitan Fotoğraf Müzesi, Tokyo; Corcoran Sanat Galerisi, Washington D.C; ve Chicago Sanat Enstitüsü dahil. Türkiye’de ilk kez defter aracılığıyla çalışmaları, yapıtları tanıtlıyor. 

Borges Defteri

Lewis Baltz'ın çalışmalarından: 














ZAMAN YANLIŞ DURUP GEÇİYOR // Carlos Martins


ZAMAN YANLIŞ DURUP GEÇİYOR



Zaman, o oraya döndüğünde durdu
 Görmek istedi
Denizi ve atladı.
Ailesi geldi, valizini çaldılar
Döndüğünde
Artık konuşacak bir şeyi yoktu.
Şiir eskiden olduğu gibi değildi
Büyük geldi ve kemer taktılar
Şairler zaten çoktur.
On kere dokuz doksan bir.


Sürrealizm ve karalayıcıları
Sürrealizm, onun gölgesinde ve onun adına konuşan tüm karalayıcılar tarafından karalanır.
Portekiz Sürrealizmindeki doğru ve yanlış:

Günümüzdeki Portekizce sürrealizm içindeki doğru ve yanlış, Şiir sanatı ve isyan ve tüm güçlerin, politikacıların ve özellikle toplumların önünde diz çöktüğü dindarlık arasındaki karışıklığı göstermek için birleşirler.

Carlos Martins  
Portekizceden  Çeviri: Sufi


1 Uçuşun Ameliyatı // Rafet Arslan



Sağanak yağmurun rüzgâra karışması havaalanının haute coute mimarisinin boşluklarında tuhaf bir uğultuya neden oluyor. Kulağımda yer eden ses tıpkı sahile vuran dalga sesi.

Karşıdan bir uçağın hızla pistten ilerleyişini izledim. Bakış limitimden çıkarken ardında beyaz ve düz bir duman bulutu bıraktı. Ufkumdaki beş elektrik direği arasında 4 adet uçak bekliyordu.

En soldaki iki küçük beyaz-kırmızı renkli olanların yanında 2 adet boylamasına uçak vardı. Kuşkusuz en büyüğü ve alımlı hatlara sahip olan ortadaki uçak, geniş kanatlarıyla erkeksi bir güç gösterisi. Devasa kanatlarının uçları şiirsel bir ifade ile göğe doğru kıvrılmış. Çok güzel bir manzara ama etrafımda bekleyen kalabalık buna karşı tamamen ilgisiz; hepsi kendi iç dünyalarına geri çekilmiş durumda.

Oysa hepsi yolcular değil; yolcu adayları. Çünkü havaalanı sadece bir bekleme üssü, yolcu olup olamayacağımız, uçağın yere çakılıp çakılmayacağı gerçeğine bağımlı. Etrafımdaki boş bakan izleyiciler nedense bu olasılığı hiç hesaba katmıyor gibiler.

mecburi tek yön
Hava koridoru bir katliam denemesi için en uygun yer. Kaçışa asla izin vermeyecek, klostofobik bir sunak. Start için gerekli olan tek şeyse bir makineli tüfek.
Sonrada düz, steril, parıltılı yüzeyde action paint bir fon oluşturacak kan boşalmaları, beyin parçacıkları( Kan Fıskiyesi diye bir küçük piyes yazmıştı Antonin Artaud).

saha çalışması
Hafif sayılabilecek, travmatik olmayan bir kalkış…
Basıncın dub ritmi, geçerken etli kıçını dirseğime değdiren hostes kız, küçük pencereden kente ve onun kaotik mimarisine kübist açılardan bakışlar. Alttaki kentin ölü doğasına karşın, gökyüzünde ışıltılı ve kaygan bulut mimarisi( Al Kumsallar’da bulut heykeltıraşlığı-demişti Ballard).

Basınç artıyor, bacaklarımı sallayan, göğüs kafesimi sarsan; basınç. Ve gri gökte bir yağmur sonrasının boş bakışları, kayıp ufuk(uçuş) çizgisi. Kulaklarda uğuldayan makinesel sel, ince bir dejavu hissi, biraz boşalan, rahatlayan basınç.

acil durum
Araba kazalarının eşdeğeri olabilecek bir enerji patlaması ve daha ötesi olarak havada çarpışan iki uçak. Kuşkusuz biri yamuk gagalı bir Concorde ve diğer uçağa tam ortadan giriyor. Keskin ve sert bir kamikaze dalışı.
Can yeleği: baştan geçmeli, kırmızı kollu korkuluk. Uçağı terk edilmesi hallerinde kullanılacak; eğer hala hayatta isek.(ve mizansende can yeleğini çekiştiren hostesin naif dans figürlerinin yarattığı tabut seksi ihtimalinin minör kazançları).

saha çalışması
Uçuş anksiyetesinin 2 temel semptomu: sürekli hareket hali ya da bir çeşit ölü taklidi psikolojisi.
Hareket hastalığına yakalananlar hiç duramıyorlar; sürekli bir kaşınma, çantasına bir şeyler koyup geri çıkarma, kitap sayfalarını okumadan çevirme, sakız çiğneme hali.

Yüksek basıncın yer yer geri dönüşü, kulakta sürekli uğultu. Gök, beyaz ve boşluk. Yeniden ve kuvvetli bir bulut evrenine dönüş. Sonsuzluğun mükemmel estetiği; dik açı bir hamle ufuk ve bulut dağları arsında gelip-giden görüş açısı. Ve yukardan bakabilme tahayyülünün kesin mükemmelliği; bulutların üstünden. İnsanlar gökyüzündeler ama farkında değiller; olağanüstünün hayatlarına sızan varlığından.

Yer yer basıncın ani salvoları, beyni kuşatan izi. Camdan bakmaya çalışıyorum, bir an solum bembeyaz, sağım ise masmavi; bir renk/ışık tiyatrosu gibi. Ve bu devam ediyor.
Az sonra görüntü yine bir terazi gibi dengeleniyor ve yeniden koridora gelen hostesin kıç yanaklarının muntazam yumuşaklığı.

Aklıma uçuşun hemen öncesinde oynanan acil durum pandomini geliyor. Kabin amirinin suflörlüğü eşliğinde hostesin canlandırdığı bir çeşit kara-mizah gösterisi. Hostes kızın keskin burun hatlarını, kararlıca toplanmış saçlarını ve yavruağzı rujun damgasını vurduğu hoş dudaklarının yarattığı küçük boşluk olmasa, izlediğimiz bu acil durum uyarı simülasyonunu Kral Übü’den bir sahne sanmam içten değil.

acil durum
9-11; yeni binyılın kuşkusuz startı. Bir kule yapı ile mekanik köpekbalığının tecavüz ilişkisi. Hardcore bir darbe ve boşlukta dumanla ile bezenen salına bulutlar.
Mask: kabin basıncı değişikliğinde ihtiyaç olunacak bdsm aksesuar.
Basınç: squirt… Kabin basıncının yarattığı olumlu psikoseksüel temaslar.

saha çalışması
Solumdaki bulutlar coğrafi yüzey şekillerini andırıyor, daha çokta küçük tepeleri; sağımdakiler ise parçalı bir yapı sergiliyor.
Sol taraf yoğunluğa, sağ taraf boşluğun armonisine yer açmış ve arada çürük dişlerimi sızlatacak yoğunlukta basınç seli.

Dalgın yolcular, uykuda olanlar, korkusunu yenmek için uyuyormuş numarasını yapanlar, saçma uçuş dergisini anlamsızca karıştıran ya da yanlarındakiler ile sohbet etme uğraşındaki yolcular; aslında hepsi birer koltuk mahkûmu olan insanlar. Yürüme özgürlüğüne sahip olanlar uçuş personeli, volta atan gardiyanlarımız. Yolcular sanki hayatlarından felaket fikrini çıkarmış gibi, hissizce bekliyorlar.

Ardından boşlukta bir süre asılı kalma hissi, sanki karşıdan gelen bir başka uçağa durup yol verirmiş gibi bekleme anı. Ve muhtemelen bir bombardıman uçağı öncelik verilen; kocaman mesanelere benzeyen yükleri kanatlarının arasına özenle yerleştirilmiş.

acil çıkışı
Bindirme flashback… Yağmurun damgasını vurduğu devasa havaalanı mimarisinin içinden dışarıya, çamur birikintilerine, üç adet küçük kum/çakıl tepeciğine (ki uyarılmış meme uçlarına benziyorlar) bakış. Zeminin betonundan yukarı doğru çıkıntı oluşturan iki parça mavi boru(uçları hadım edilmiş). Seriye bağlanmış bir makineli tüfek gibi yeri/mimariyi sürekli vuran sağanak. Yerden havaya sızmış çamur kahverengi. Ve uzakta kentin ensest kurbanı çarpık mimarisi.

saha çalışması
Ve yeniden basınç; çelik kanatların gerçeklik evrenine keskin dönüş. Bir atlastan fırlamış harita parselleri; bir kent köşesinden girişin robot resmi. Seraların birer soluk ayna ya da konteynır olarak topoğrafisi. Hala kırsal ile kent manzarası karmaşası, metropole yaklaşma sancısı. Sağa ve hemen ardında sola ani manevralar. Solda beliren bulutlar ile iç içe geçmiş büyük dağ sıraları ve bize davetkârca bir ucunu gösteren körfez. Land art alanlarına benzeyen yan ayna farklı tonlarda tarım parselleri. Yılan gibi kıvrılan bir otoyol görüntüsü(nihayet!).

Açık görüş, brokoli ağaç kümeleri, güneşli bir Salı sabahı aniden ve sarsıntılı A.M.H.M’na iniş, çakılmadan, namahrem…
Uçuş boyunca tüm kuşkularını, korkularını, paranoyalarını gizleyen yolcuların yüzlerine vuran katharsis hissi. Derin alıp-verilen soluk ve hemen bir kente akma hevesi…

final cut
Hareketsiz duran, daha çıkış kapısı açılmamış uçağa tam göbeğinden, son hızla çakılan bir diğeri.
Kurtulan sayısı bilinmiyor.


Rafet Arslan


Bir Arayışın Notları (yazının tamamı) // Hür Yumer


Hür Yumer’in bu harika yazısı  Bir Arayışın Notları   E*MAG biçiminde sunuyoruz. 
Verilen linkten indirerek arşivinize kazandırabilirsiniz... 

 Borges Defteri

 Link: 


DAİM // Leon Felipe




DAİM

( Evvel ) Zaman içinde kaybolmuştu.
Az an öncesi gömülmüştü tarihin tabutu
Mezarın bekçisi yoktu o sıra
ve gömütlükteki tüm ağaçlarda kuşlar şakıyordu elbet
Evvel bir bey miydi yahut kraliçe mi
Sarayının gölgesini kim arardı ki burada
Zaman böylece adlandırıldı?
Nedeni bilinmeksizin Ardınca'da gün doğdu
Lakin tarih yenilmek üzere sofraya sunulan
mısır ekmeği kadar
oturmaya devam ediyor hala
insanın midesine

bu anda.

Leon Felipe 
(defter arşivi)


Kuzey Kore'de Sanat // Borges Defteri



Sesleri Destekleme: Kuzey Kore'den Agitprop Art etkinliğinin adıdır.  Eskiden erişilemez Kuzey Kore sanatını göstermek için batı Avrupa’da bir takım girişimler gerçekleşiyor, zor da olsa Kuzey Kore’li  sanatçıların sesi duyuluyor bu sergiler aracılığıyla. Söz konusu sanat ve de özellikle resim sanatı ve Kuzey Kore ise ister istemez o ülke tarihinde kendine özgü bir yeri olan Jushe felsefesi işin içine girer, yani: Kendine Güven. Dolayısıyla, yapıtların morfolojik ve politik benzerliği yüzünden, izleyen kişiye, altta yatan mesajı ayırt etmek için bariz olan biten şey ayırt etmesi gerekir...

defter e*mag no 7, Kuzey Kore sanat anlayışını irdeliyor...
Okumanız veya indirmeniz için link:


MEŞRUİYET // Naime ERLAÇİN




“It’s easy. All you need is love!”
(Lennon & McCartney)

yaşamla bağını kopartmış yaprağın
toprağa düşüşünü izliyoruz sessiz
okyanus ötesi kuşlara
yakın kuruyoruz yaban düşlerimizi

anlaşılmaz nakışlarla gergefimizde
vakitsiz yolunuyor kekeme şafaklar

kınası kırık bir sabır zamanı
ayna ısırığına düşüyor
kalplerdeki esmer deniz

hançerede büyüyen suyun sorgusu
maya tutuyor kılcal ağrımıza
gece diplerinde

zalim bir sürek avına
perçinleyerek kendimizi
gece yarısı kadar sır dolu
aşkı “meşru” yazıyoruz deftere…



Naime ERLAÇİN


Yaşam!..



“Sıradan insanların büyük televizyonları, 
 sıra dışı insanların ise büyük kütüphaneleri vardır. 
Hayatın anlamını unuttuğumuz bir çağda yaşıyoruz.
Bu gezegenden gitme ayrıcalığına ulaştığınız zaman kaç yaşamı etkileyeceksiniz?  Sizi takip eden nesiller üzerinde nasıl bir etki bırakacaksınız? Son nefesinizi vermeden önce arkanızda bırakacağınız imza ne olacak? “ / R. Sharma


“VLADİMİR BURKONY” ve YAZIN ÜZERİNE SÖYLEŞİ


Yazar, Şair Ulus Fatih’le son çıkan romanı ve “edebiyat” üzerine gerçekleştirilmiş bir söyleşi.  Hani Astolin’e defter adına teşekkür ederek.

“VLADİMİR BURKONY”  ve YAZIN ÜZERİNE SÖYLEŞİ

HANİ ASTOLİN- Kırk yıldır okur-yazarsınız, sonunda yolunuz bir roman -Vladimir Burkony- ile kesişti, yolculuk nasıl başladı, kendinizden ve romandan söz edebilir misiniz?..

ULUS FATİH- Başıboş büyüdüm ben, sekiz kardeşin en küçüğüydüm, çağırdıklarını dahi anımsamıyorum, eve gelmesem bile aramazlardı. Buna karşın köyde hiç bir tehlikeyle karşılaşmadan çocukluk yıllarım geçti, köylüler yılandan-çıyandan söz ederdi, hiç yılan görmedim, hala üzülürüm, bir kere tavşan gördüm, ama doğayla baş başaydım her zaman, öğle sıcağının bunaltısında, güneşin sesini duyabilirdim ben, yollar bomboş ve hep bir ıssızlık vardı, armut ağacının baharda bir türbe gibi açıp, som beyaza kestiğini gördüm ve büyülendim, arıların vızıltısı kutsal bir ayin gibiydi. Bağ evinin ardında, eğimli bir sergi yeri vardı, orası baştanbaşa papatyayla dolardı, güneş rengi sarı ve sonsuz beyazın buruk, tuhaf kokusunda bir küçük cennet, bir gün duvarın dibinde taşların arasında bir şey gördüm, küçük, mavi bir şey, kır sümbülü, açmış tek başına ve kimselerin gördüğü yok, bakakaldım. O anı anımsıyorum, o an benim doğadan zehirlenip, esrikleşerek, yıllar sonra dilimin çözülerek, gördüğümü anlatmaya, yazmaya, dile getirmeye kalkıştığım andır, bir tür elçilik inanın... Çökelez dağına gittik bir gün, kızıl toprak derler yere, dağın eteğine yakın, toprağı kırmızı oranın, bağların aralarında, siyah üzümler ve bir bağ evi. Orada sazdan örülü bir kafes var ve içinde bir keklik, çocuk dünyası işte, keklik bana o kadar olağanüstü bir yaratık gibi geldi ki, rengarenk ve okşanır bir güzellik içinde salınıyor, ansızın tanrıyı görmüş gibi oluyor insan. Uzatmayayım, o zamanlardan beri doğa aşkıyla yanıyorum ben, ne yazmaya kalkışıyorsam da, o günleri kutsamaktan öte bir şey değildir, bir düşün içinde geziniyorum hep...

H.A- Yine de yalnızca bunlar değildir sanırım, okuduğunuz kitaplar, gördüğünüz filmler, ne söylemek istersiniz, bugünlere gelen yolda...

U.F- Güzel bir soru derler ya, işte o, çünkü dediğim gibi, ben başıboştum hep, Denizli'ye okumaya gelmiştim, ama ondan önce köyde Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Büyük Kazak Göçü, Japon Baskını gibi kardeşlerimden kalan kitaplar gördüm evde, onlarında keklikten bir farkı yoktu, kapak resimleri bir çocuğu daima büyüler, başka dünyaların varlığını o kitaplardan seziyor insan. Denizli'de çok sinemaya giderdik, hatta çocuklar benim seçtiğim filmlere giderdi, çünkü ben zehirlenmiştim bir kere, meraklıydım yani, tiyatroya bile gittiğimizi anımsıyorum, Bir Delinin Hatıra Defteri ve Godot'yu Beklerken'i izlediğimizi anımsıyorum, Gogol'un yapıtını kendisi de Denizli'li olan Sadık Aslankara oynuyordu, bizde emeği olduğunu nereden bilsin. Sanat filmlerini de o zamanlar tanıdım diyebilirim. Köyde de film izlediğimiz vardır ama, Erol Taş'ı anımsıyorum, çok büyük bir aktördür o. İlginç bir anım var, Venüs sinemasında Garip Bir Aşk diye bir filme gitmiştik, Helmut Berger, Virna Lisi, tutku dolu, obsesif-takıntılı bir aşk, kadın dayanamıyor ve intihar ediyor, erkek siyah giyiniyordu, o günden beri siyah giyinirim, siyahı çok severim belki de. Denizli'de Ajda Pekkan'ın kaldırımda yanından geçtiğimi de anımsıyorum. Denizli gelişmiş bir sanat ve kültür şehriydi. O sıralar Sokrates'in Savunmasını okumuştum, on üç yaşındayım, kardeşlerim alayla karışık överdi. Victor Hugo ve Tolstoy'u çok okudum, sonra onlar çocukluk yazarım oldular yalnızca, yaşamı anlatan yazarlardan uzak durdum, Che Guevara o sıralar çok biliniyordu, İşçi Partisi konuşulurdu, evde Türk Dili dergisi vardı hala saklarım, çok nitelikli dergiydi. Sanat aşkı içime saplanmıştı sanki, o dünyaya aşıktık artık. Tanrı'nın evinde sürüp giden yaşamda, her daim değişen ve göz alan bir ışıkla baş başaydık sanki.
H.A- Nasıl yazarsınız, sanat anlayışınız nedir diye soralım?..
U.F- İnsan okuduklarının kopyasıdır. On dört yaşında şu şiiri yazdım; 'İnsan, insanoğlu, insanlar, insancıklar / Ki hepsi de bir acı yudum / Ana avrat, kız kızan, Merkür-Venüs, ay yıldız / Bütünü benim uydum. / Niçin kendini düşündün ey Neron / Puvatya, bil Vaterlo ve de Miryokefalon / Cihat için ey İslam, sonra da bahtsız haçlı / Karın için ey adam / Fistan, sutyen, sonra don!..' İnsanoğlunun boşunalığını, pek çok şeyin boşuna peşinde koşup, kendini-varlığını ziyan ettiğini düşünmüşüm sanırım. Köyde ay ışığında, dibekbaşı derler toplanma yerinde, Sarte'ı tartışan gençlerin arasında büyüdüğümüzü belirteyim, evde de o konuşmalara kulak verdiğimiz oluyordu, bir heyecan içindeydik inanın, kültür şoku içindeydim sürekli, kardeşlerimin tarih veya diğer mantık, biyoloji gibi ders kitaplarını da karıştırdığımı anımsıyorum. Auguste Comte'u o zaman duydum ama Hukuk Fakültesi'nde gene karşıma çıkmıştı yıllar sonra... Babam köyde kandile yaklaştırarak kitapları hecelerdi, çok severdim onu, okumaya doyamadan gitti bence... İstanbul'a geldiğimde, kitapçılarda, sahaflarda ayak üstü çok kitap okudum, hiç unutmam biri elime vurdu, tabi bıraktım kitabı, evde ne bileyim beş bin kitap var mıdır acaba, ama bütün kitaplarını para verip alan biri varsa onlardan biri de benim. Ne bileyim beş bin kitabı gözden geçirmişimdir herhalde alıcı gözle... Okumak körlüğe de yol açar ama, iki paralel doğru, sonsuzda birleşir!.. Yazmaya İstanbul'da öğrenci yurtlarında, pansiyonlarda başladım, kağıtlara yazıp, bir çantam vardı onun içine atıyordum, kendime inanmışlığım var, bu o değil ama, yazma tutkusuna bağlanmışlığım demeliyim, Nazım, Yaşar Kemal, Yunan Şairleri, Octavio Paz ve Alman filozoflarından etkilendim, pek çok yazar vardır ama bunlar önde gelen, Stanislav Lem örneğin, sonra Borges'i bize çok yakın buldum, ondan çok etkilendiğim söylenebilir mi bilmem, oysa Borges benim içimdeki kültürü dışa vuran biri gibi geldi bana, kendimi onda buldum, çünkü o doğu kültürüne çok yakın bir isim... Nobel verilmeyişi bu nedenle, doğu kültürünün ululanıp, göğe yükselecek olmasını istemiyor çağdaş dünyamız, Yaşar Kemal'e verilmeyişi de aynı nedenle, bu komik gelebilir görüş olarak, ama şunu unutmayın ki, büyük savaşların bile kraliçenin kişisel arzusuyla örtüşen nedenlerle başladığını tarihler yazar, nefret ettiği uşağı Galiçyalı olduğu için sefere çıkan kralda vardır. Gerekçenin tamamı Grekçe yazılmıyor kısacası!.. Yaşar Kemal ve Nazım'dan etkilenmiştim ağırlıklı olarak, Paz, Borges, felsefe, bilim kurgu karışımı olarak sürdürdüm yolculuğu, sinema yazmayı etkiler mi, Tarkovski benim efendilerim arasındadır, ama yolda bulduğunuz bir kağıt parçasında gördüğünüz kıssa hepsinden etkileyici olabilir, Ben-i Ahmer'e Ağıt diye bir şiir yazmıştım, kahvede yere düşen bir gazete sayfasından esinlendim onu... Sanat anlayışım sonsuzluk ve bir gün artı hiçliktir. Parçalı gerçekliğe inanırım, kutsal kitaplar olağanüstüdür benim için, Marki de Sade'ı merakta ederim ama ve bilim teknik dergisini kırk yıldır aralıksız okurum.

H.A- Kahramanların kimlerdir, neyi anlatmak istersin?..

U.F- Belli bir amaçla hareket etmem, doğaçlama anlatmayı düşünürüm, otomatik metin gibi, Aleksandros Matsas'ın, Manzara adlı şu şiirini çok severim;
'Burada, zamanın çarkına / yok edebileceği hiç bir şey vermeyen / bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan / oluşan madeni manzarada; / burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan / ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin / taşıdığı o her şeye egemen ışıkta; / burada, belki yalnız bir an için / putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha / bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan / bir şimşeğin aydınlığında; / nice maskenin ardına gizlenen o yüze, / zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış, / senin aldattığın, herkesin zorbalıkla / kandırarak senden çaldığı. / Böylece arınarak bir toprak testi gibi / ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak / bir an için kurtulacak özündeki kil / hayatın ve ölümün amansız baskılarından. '
Burada olduğu gibi, bir kaos düşlerim ve umarsızlık içinde yüzdüğümüzü anlatmak isterim ama bu bir genelleme amacını taşımaz, bu konuya dikkat çekmek isterim, bir olasılık olarak yani, herkes gibi düşünürüm ve herkesin her şeyi bildiğini bilirim, yazarak işe yaradığımı hayal ederim, naçizane bir düşünce, Rasputin, Raskolnikov, Jean Valjean gibi kahramanlarım yoktur, ama Katip Batleby'yi okudum Herman Melville'in, o kahramanım olabilir çünkü az önce söylediğim nitelemelere uygun, bir olasılık olarak dikkat çekmek istediğim görüşe uygun bir kimlik o, ama gene de kahramanlar diye bir saplantım yok, Don Kişot bir roman olarak ilgimi çekebilir ama kahraman olarak ilgimi çekmiyor, çünkü bana bir mizah öyküsü gibi geliyor o, gerçekte düşüncelerime uygun ama yazın dediğimiz şey bir biçimdir, dildir, anlatım tekniğidir, bir trajedi olarak düşünülen şeyi komedya olarak aktarırsak okumak istemem, bir komedi trajedi olarak aktarılıyorsa da ilgimi çekmeyebilir, yazın bana göre anlatımın insanı sarıp sarmaladığı, ruhumuzu tutsak edebilen, bir destan olmalıdır. Destan abartılı belki ama can alıcı bir öykü diyelim o zaman, şuna kesinlikle inanırım, hayatı anlatmayın bana, onu zaten yaşıyorum ben, başka yaşamları da anlıyor olabilirim, düşleyebilirim... Öyleyse derdim nedir, gerçekte Katip Bartleby diye biri yaşamadı bu dünyada, ama o yaşadığım dünyanın içinde beni en çok sarsan insanların başında geliyor, neden?... Yazmak, Bartlebyler yaratmaktır, şu ya da bu biçimde, fark etmez...
H.A- Vladimir Burkony'ye gelelim mi?..
U.F- 2001 yılında gazetenin birinde bir haber gördüm, kısacıktı hala saklıyorum kupürünü, Ukraynalı bir kemancı işsiz kaldığı için, Antalya'da intihar ediyor, işinde seçici olduğu söyleniyor, dramatik bir durum. Haberlerin masa başında yazıldığı bir çağdayız, haber küçük ama dramatize edilmiş olabilir ama dünyamız illüzyonlar çağında, her şey böyle, manipülasyon ve algı dünyalarımız yönetiliyor. Gerçek sanal, sanal olan da gerçektir diyebiliriz artık. Bu haber doğallıkla beni çok etkiledi, yukarda sözünü ettiğim görüşlere uygun bir durum, eğer bir roman yazacaksam bu Vladimir Burkony olabilir ya da olmalıydı, tam on altı yıl bekledim, bir Vladimir Burkony'de benim yani!.. Sonunda tanrı yüzüme güldü, o inançsızları çok sever, yoksa cennette kullarına yer kalmazdı diyende var biliyorsunuz, romanın girişini ve Kendine Ait Bir Oda'yı buldum günün birinde, 666 sayfa yazmışım nerden bileyim, 250 sayfa yazsam roman bu derler hiç olmazsa diye düşünüyordum, o sayfaları görünce bütün o büyük romancılara şaştım çünkü iki katını yazabilirdim daha, büyük yazarları biraz punto canavarları olarak algıladım o an, şaka bir yana 66 günde yazdım kitabı, Einstein der ya hani 66 yıl artı 1 saat, onun gibi. Kitap çıkarmıyorum pek, blog yazarıyım ben, okuyanda pek yok zaten, ama merakım onu yayınlamaya doğru sürükledi, durum bu işte. Kitap Bartlebylerin versiyonu, Don Kişotların, Aylak Adamların, Homongolosların, Stalkerlerin ve yukarda anlatılanların tümünün gizil bir geçmişidir belki, illüzyon yani. Büyükada'da bir Beto var, sürekli inliyor, dur duraksız, o bile var romanda... Ukrayna'yı ziyaret etmek istiyorum, Vladimir Burkony'e büyük saygım var sonuçta, yaşam ve ölüm birlikteliği evrenin gizlerinden biri ne de olsa...
H.A- Son olarak ne söylemek istersiniz ya da şöyle diyelim ne sorulmasını isterdiniz?..
U.F- Her şey ve hiç bir şey!.. Çalışıyoruz, çabalamalıyız. Ne yazık ki yazmakla bağlantılı bu önerim!.. Şiir manifestosu bile yazdığıma göre, eksikleri tamamlamak amacıyla yazıyorum, kendi dünyama göre tabi, çevirilerim var, yayınlamak isterdim, bilim kurgu tarzında şiir amaçlıyorum, yazdıklarım var, Odysseus diye bir roman yazmayı düşünüyorum, otomatik metin tarzında, insan bin yıl yaşasa işini gücünü gene de bitiremeden gider bu dünyadan, hatta Vladimir Burkony gibi kestirip atabilir de, şiirsel bir geniş kapsamlı yapıt üretmek, bilim kurgu romanı gibi bir şey yazmak hep düşlerin içinde, Tanrı'nın romanını yazmak bile isteyebilirim, çünkü önlem amaçlı bir yararlık sağlayabilir veya şeytanı anlatmak, yazmaya kalırsa, yazmak yaşamak yani!.. Ben teşekkür ediyorum.


H.A- Bende teşekkür ederim.


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic
defter1.mp3