Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Nietzsche // Son mektubundan




"Ölümümden sonra cenaze törenimde sadece dostlarım hazır bulunsunlar. ve meraklı, her şeye burnunu sokan kimseler olmasın. Papaza dikkat edin, mezarımın yanı başında boş ve yalan sözler sarf etmesin. Çünkü o anlarda kendimi savunacak durumda olmayacağım. Saf bir "putperest" olarak mezara gitmeme izin verin."

 
Çev. Poetic Mind / (bir borges defteri sub grubudur)
Foto: Nietzsche'nin Mezarı


Haiku // Argos Ahıska


Haiku 

"Suyu ağlamak için içiyoruz,
 sen ve yalnızlık arasındaki kapı aralığında,
 keder şiir değil, keder insanlıktır, şiir yazıyor.”

  Argos Ahıska



‘KAFAMDA BİR TUHAFLIK’VAR! // Ulus Fatih




Orhan Pamuk bir kez daha batı kültürüne biat eden şark aydınının yeminli tercümanlığına soyunarak, klasik doğu aydınının ezeli kompleksini kaçınılmazlıkla yerine getirmiş ve içinde bulunduğu toplumun alt katmanının biraz üstünde, üst katmanının oldukça altında seyreden Mevlüt adlı bozacının romanını yazmış!..

Şuna her zaman hayran kalmışımdır, Büyükada'da ve Nişantaşı'nda büyümüş zadegan ve Robert Kolej çocukları toplumun bu katmanını nasıl bu denli açığa çıkaran pitoresk / pikaresk bir destanı, kraldan fazla kralcı edasıyla böylesine dile getirebilirler! Onlarda bu yetenek var, kamçılı vali statüsünün evlatları inanın bu konuda olağanüstü yetenekli, çok iyi ve ayrıntı zenginliğinin okyanusunda süper bir donanımla yetiştiriliyorlar!..

Basit bir örnek, Robert Kolejli kadın sanatçımız, balık ekmek satıcısı adamın karısına nerelisin dedi, kadın Erzincan ilçelerinden bir köye kadar gitti, zorlukla konuşan kadın hayatının hatasını yaptı ve aydınımıza sen nerelisin dedi, Robert Kolejli ve bu kadının sosyobiyolojik ve olabilecek tüm kültürel diasporasını kendisinden daha iyi hicvedebilecek sanatçımız bir an duraksamadı bile; Şıkırdak'lıyım ben dedi!

Hiç yoruma gerek yok, sanatçımıza hem hayran kaldım, hem de o çevrelerden biri olarak utandım, kadın sorusuna verilen yanıtın, gerçek olmadığını sezdi mi bilemem, ama Robert Kolej zekasını / yetkesini kavramayan, bunun gerçek olabileceğini bilir, düşünür, gerçek sanır, üzücü olan sanatçımızda köylü, ama aldığı kültür, toplumunu aşağılayan ve bunu korkunç biçimde sezdirmeden yapabilen kolonyalist bir ahlaksızlığa dönüşmüş. Mankenin oyu iki sayılmalı diskurunu üreten, türün öbür bireylerinin ürettiği bir tavır, bir kalpazanlık bu, kökenleri ne tuhaf bağlantılar içinde görüyorsunuz... Bu örnek değil gerekçesi, bu geniş ve yüz yıllık bir spektrumdur ve bilenler bilir.

Kafamda Tuhaflık Var, sözü ettiği yaşamın ayrıntılarını kahramanlarından çok daha iyi bilen bir kültür duayeninin, görevini kusursuz bir çılgınlıkta dile getirebildiği görkemli bir roman. Varoş ve vulger bir hayatın içinde yaşayan Mevlüt'ü bir kobaymışçasına, büyük bir ustalıkla içini dışını anlatıp, xray cihazından geçiren, tüm organlarınının röntgenini çekip, analiz eden, gizlerini ele veren, usa sığmaz derecede, Mevlüt'ün kendisinin bile bilemeyeceği hassalarını, acı ve acz dolu yaşamının inceliklerini, ele geçmezliklerini büyük bir ustalıkla sergileyip, ortaya koyan devasa bir vodvil.

Şark kurnazlığının pençesinde kıvranan Mevlüt portresinin, Zeytinburnu'nda, Tarlabaşı'nda varoşlarda süren trajikomik ve gülünesi / ağlanası yaşamının, damarlarında akıp giden hayatının bir cisim (cismani ruhsuzcasına) boyutuna indirgenmiş adamının, aşağılık, üçkağıtçı, dayanaksız ve gülüt yanlarıyla, ciddi bir Kemal Sunal filmi eşliğinde; Orhan Pamuk'un İvedik'leşmesi ve hatta edebi Gora'lığa soyunması çerçevesinde olağanüstü bir yergi, taşlama, drama, hissedilmez bir heccavlık ve aşağılama dolayımında akıp giden tuğla büyüklüğünde bir klişe, klasik bir edebi hoyratlık, korkunç bir ustalıkla kaleme alınmış, alışılmış ve dehşet salan, ucuz ve kokuşmuş bir varyete!..

Orhan Pamuk varoşun kaçak elektrik kullanma hilelerine ve kurnazlığına o kadar incelikli ve ağırlıklı yer vermiş ki, ciddiyetin utanç vericiliği, komedyayı o denli aşıyor ki artık, Orhan yoksa sende mi 'Zeytinburnu Çocuğusun' diye haykırasınız geliyor. Üstelik şunu unutmuş, elektrik saati, görevlinin resmi çalışma saatlerinin dışında, akşam 5'de, zamazingosu / zımbırtısı sökülerek, sabahın resmi çalışma saatinin başlangıcı 8,30 sularında takılır!.. O saatler içinde sayaç elektrik kullanımını kaydedemez, en basit yöntemlerden biride budur. Kusursuz ve günahsız. Varoş doktoru Selim böyle yapardı.

Roman, Bütün Dünya ve Reader Digest dergilerinde görülen, kuş uçurtmayan ve 32 kısım tekmili birden, hayat maceralarını andırıyor, tefrika gibi, hızla ve zevkle okuyabilirsiniz, geride kalan ne, boynunuza takılmış manipüle bir saman torbası, tren geçiyor iyi bak!.. Elbette Robert Kolej'in kuvözlerinde yetişmiş bir insanın, bir ya da iki tiradı size ilham vermese de gülümsetebilir.

Bu romanları Orhan Kemal yazdı, Bekir Yıldız, Fakir Baykurt daha alttakilerin versiyonlarını yazdı, daha başka yazarlarımızda vardır, hatta yapıt Ağır Roman gibi, Metin Kaçan'ın kitabını andırıyor ama dil olarak değil, mantık ve konu yakınlığı açısından. Ağır Roman bu kitap gibi değil ama o edebi ve kayda değer bir kitap.

Kafamda Bir Tuhaflık, varoşun iç dünyası ve alışkanlıklarını Umberto Eco yoğunluğunda dile getiriyor, ne ki bir roman değil, sanki 'Basü Badel Mevt' borcundan doğan yükümlülüğün sadakatle yerine getirilmesinin, ruhlara dinginlik veren şatafatı, Mevlüt yeniden klonlansa yüzyıllar sonra bu kitaba bakarak inşa edilebilir belki...

Ama bu neye yarar, Orhan Pamuk gibi bunu yapan milyonlarca 'Şark Kuşu' var. Kitabın edebi değeri sıfır, anlatım değeri yüksek, batıda geçerlilik notu, on, belki yıldızlı pekiyi... Sezdirmeden, belki Orhan Pamuk bile yemin vererek, amacım o değil diye Pierre Loti'nin Aziyade'sinde olduğu gibi, avaneyi iyi niyetli olduğuna inandırabilir, bu yarıcılıkta, bütün ustalıkta buradadır zaten!..

Sonuç; Orhan Pamuk, oryantal ve sahibinin sesi bir romancı, bu mantığın modası geçti ama bu tür sanatçı görevine o kadar sadıktır ki; bu yolda ölür belki de ama Şıkırdak'lıyım demekten asla vazgeçmez. Onlara göre doğu içler acısıdır ne yazık ki, yaşamıyordur, insanlık müsveddesi bir trajikomikliğin içinde gelip geçen bir hayat rüzgârıdırlar.

Bu tür romanı yazanlarda; ucuz bir mantığın halkalı kölesi, misyonerlik şubesi ve bir kamçılı valisi edasında, yaratılmış uygarlık düzenimizin; sözcüleri olarak, görevlerini sadakatle, bağlılıkla yapan zemberekli bir emir eri gibi geçip giderler, eline ne geçti kanaat önderi!..

Para, mevki ve Cihangir'den evine doğru, yelkenli bir gemi gibi kamburu ine çıka yitip giden bir ikirciğin, giderek solan sureti... Uzaktan kumandalı bir meczubun, silueti... Şarlatan doğuluysa, Şarlo'tan'da batılı!..

Kendisi, Nazım'ın, Mehmet Akif'e duyduğu saygının nedeni olan bir 'İnanmışlık' içinde olabilir, ama değil...

Çünkü; Orhan Pamuk batının yarattığı uygarlık sisteminin, barbarlık ve sömürüye dayandığını, silahların ve nükleer gücün gölgesinde sürüp giden bir Çoban Aldatan Kuşu olduğunu, tüm detaylarıyla açığa çıkaran bir roman yazabilir mi... İki Dünya Savaşının sorumlusunun batı olduğunu, emperyal ve acımasız bir anarko kapitalizmin pençesinde, onun yeryüzüne yayılmış ahırlarında tüm insanlığın inlediğini ve bunun sonumuz olacağını ima eden satırlara secde edebilir mi!..

Batı uygarlığının, aslında kan üzerinde yükselen, el koymaya ve tüketime dayalı, gerekirse yapay savaşların acımasızlıkla servis edildiği bir FrankŞeytanlık olduğunu ileri sürebilir mi... Doğunun 'Anti Uygarlıkçı' ve umarsız aydınlarının dile getirmeye çalıştığı gibi; Mazohistçe bir tutum içinde sevdalanıp, savunduğumuz şeylerin, bir oyun ve batı toplumlarının ne pahasına olursa olsun refahını, sefahatını amaçlayan, kanlı bir vodvil olduğunu söyleyebilir mi...

Hiç bir zaman yapamaz bunu, Amerika'daki üniversitede işine son verilir, tutum ve düşüncelerinden dolayı olduğu asla belirtilmez, üniversitenin içine düştüğü darboğaz nedeniyle alınan tedbir çerçevesinde olduğu alabildiğine nazik -Şıkırdaklı- bir dille belirtilir ve hizmetlerinden ötürü kendisine sonsuz teşekkür edilir. Mezarında şu yazacaktır artık, 'Harbin tevlit ettiği bazı yaralar yüzünden vefat etmiş olup, cesedi herhangi bir Ağustos günü, Cihangir-Manhattan yolu üzerinde bulunmuştur!..'

Ayrıca prestiji, görünmez bir elin manivelasında hızla aşağılara sürüklenir ve Orhan'ın ölüsü belki de bir çöp kutusunu süsleyecektir artık.

İkinci sorunda şu, Orhan Pamuk, fason burjuvazimizin incilerini dile getiren -hiç yapılmadı- bir roman yazabilir mi, yüksek sosyetenin iç çamaşırlarını en az Mevlüt inceliğinde, iç gıcıklayıcı ve beyaz yaka suçlarının cennetinde yükselen morfinmanlığın derbederliğinde, tütsülerin içine dalarak, barların, pavyonların, diskoların, hidromellerin, kokainman, eroinman, lsd, marihuana, fahiş, fuhuş, 'Cinsel Ayrılıkçı' israf cehennemlerinin ortasında, bu Kaligula diyarının hengamesini, ortasına bağdaş kurarak, hangi Mevlütlerin ve hangi milyonlarca Rayiha'nın (Mevlüt'ün karısı) kendi kendini tavuk tüyüyle kürtaj etme fırsatını bile bulamadan, yok olup gittiğini anlatan mezbaha ve musalla taşı üreticisi, bu vahşi sosyete uygarlığının ipliğini pazara çıkarabilir mi...

Vergi kaçakçılığının, geri dönmeyen milyonların, yoksulların dilinin bile dönmediği kredilerin, plasmanların, sübvansiyonların, kaçakçılık, uyuşturucu ticareti, kolpa-parsa savaşları, köle ve beyaz kadın tacirliğinin handikapları ve gökdelenlerde yapılan pazarlıkların, Orhan Pamuk gibi aydınların, aslında vahşeti gizlenmiş bir şaşaanın, heybetin ve görkemle dolu sefahatin parmak çocukları, Pinokyoları hatta tasmalı baykuşları olduğunu alabildiğine açığa çıkaran bir roman yazabilir mi... (Yoksa yoksullar gibi dili mi tutulur, bu başka ve ayrılıkçı dünyalar karşısında!..)

Ne yazık ki yazamaz, değil korkmak hayalini bile kuramaz!.. Truva Atlığıyla geçen ahir ömrünün Bloody Mary sarhoşluğunda geviş getirerek ebedi uykusunu bekler!

Mevlüt ve karısının çarpıklıklarının, Turhan Selçuk'un sosyeteyi hicveden 'Bir Köpeğin Anıları' adlı çizgi romanında görülüp, duyumsanacağı üzere, sapkınlık, düşkıran bir acımasızlık ve us dışı bir hayasızlığa varabilecek sosyetik panoramasının, Mevlüt'ün dillere destan trajikomik yaşamının yanında, kozmikomik düzeyde kalmak şöyle dursun, şakanın bile ötesine geçemeyeceğini dile getirebilir mi!..

Orhan Pamuk, görünen ve bilinen dünyamızın ucuz ve bayağı Don Kişot'luğunu aşabilecek kalibrede bir yazar değil. Kimse değil... Sancaktarlık dışında!.. Sanatın gücü öncelikle kendine yetemez. Sanat kurulu düzenin, olmazsa olmazıdır ve 'Karşı koymak bile bir çeşit işbirliğidir' yasası uyarınca, görevini bağımlılıkla yerine getirir.

Onun için Orhan ve o, sen ve ben 'Yüzüklerin Kardeşliğini' kutlayabiliriz artık, çünkü bir adım öteye geçemeyeceğimizi biliyoruz. Orhan bunun tebessümünü yakaladı, bize ise göz yaşları düşüyor...

Ne yapmak gerekiyor diyebilirsiniz, sanat hiç bir zaman ne yapmak gerektiğini söyleyemez, ne olduğunu gösterebilir!..

***

BORGESYEN DRAM




Borges'e neden Nobel verilmedi, vermezlerdi, çünkü Borges batılı değil tam anlamıyla doğulu bir yazar.
Yaşar Kemal'den bile doğulu belki de...  Böyle bir yazar Nobel alsaydı eğer, doğu kültürünün ne kadar saygın, derin ve bırakın batı kültürünü, tüm dünya kültürlerinden bir başat kültür olup, dünyamızın  felsefi,  hayret verici ve büyülü kültür birikimlerinden biri olduğu ortaya çıkacaktı!..

Nobel ödülü manipüle, gizli bir düzenbazlığın ödülü duygusu uyandırıyor ne yazık ki. ''Baskıya karşı çıkan aydınlar tasarımıyla''  batı kültürünün kendi ülkesinde savunuculuğunu yapabilen her yazar bu ödüle ulaşabilir.

Orhan Pamuk o kadar batı kültürünün etkisi altındadır ki, doğuya ilişkin, doğu kültürünü yücelten bir tek satırı bulunmuyor, belki bu konuda yeteneği de yoktur.

Yaşar Kemal nasıl Nobel alamadıysa, Borges'de bu ödülü alamazdı, nerede baskı düzenbazlığıyla, gerçek, yarı gerçek ama efendisine hizmeti öngören bir örgütlenme var, batı kültürüne ''biat eden'' mühürlü dragoman, damgalı flaneur, o ödül alıyor. Boris Pasternak'tan tutun Yasunari Kawabata'ya kadar herkesin anlayabileceği ve her yerde geçebilecek sade suya tirit diye betimlediğimiz, yapıt veren veya kendi kültürünü toplumunu kibarlıkla aşağılayıp, jurnal eden, dandiliği, hiç kimselere bırakmayan, boyun bağlı kaplumbağalar var (Fransa'da kaldırımları arşınlayıp kafelerde ömür tüketen aydınlara verilen ad), bunu anıştıran her tür yazar Nobel adayıdır ne yazık ki...

 Borges, Nobel alsaydı, dünyada doğu kültürüne,  Anadolu, Arap, Fars kültürüne yoğun ilgi olacak, nice paradoks, soyutlama, büyü ve fantastik düşüncenin altında derin ve yüzyılların birikimi bir çabanın varlığının olduğu su yüzüne çıkacak ve hak tanırlığın gözettiği  bir saygınlığa kavuşacaktı belki de artık  doğu kültürü!

Ama Borges, bu hatasının farkına vardı, büyülü kültürlerin hayranlık veren  denizlerinde -özgürce- kulaç atmanın, görünmeyen bir tutsaklığın zincirleri  olduğunu anladı, özgürlüğün başka bir mantalitenin köleliğine giden yolların parkeleri olabileceğini sezdi. Bu görünmez, umursamazlık ve görmezden gelmenin kör kuyularından çıkmayı denedi ve  ABD ye gitti, Kanossa Kapısı'nda karlı bir kış günü papadan af dileyen Henry  gibi af diledi ve Büyük Birader'in ayaklarına kapandı, ama kapanan kapıların bir daha açılmaz olduğunu, 'Yazın' gibi büyülerle, tazılarla, uçan oklarla kapıların açılmayacağını anladı ama artık çok geçti...

Ömrünün sonuna doğru Brodie Raporu, Kongre gibi aslında doğulu düşlemlerin ve kendi biçeminin üzerine batı dünyasını, kültürel algısını monte etti ama son hamlesi onun aklanmasına yetmedi ve ne yazık ki şimdi öbür dünyada tanrının verdiği ödüllerle  teselli buluyordur belki de...

Oyunu kurallarına göre oynayan dünyanın tüm manipüle ve 'makam' jurnalisti yazarlar da Orhan Pamuk gibi, Cihangir - Newyork arasında yüzeysel ve keder veren bir saygınlığın elem  denizlerinde çırpına çırpına yok olup gitmekle oyalanıyordur artık. Bilinmez.

Çünkü bu oyunun figüranlarının adı, tarih boyunca yinelenen bir sözcük; Truva Atı..

ULUS FATİH


"Cehennem kadar dünyanız var ve bana burada bir yer yok.."// Leon Felipe





1918 yılında Almanlar, Marksistler, Yahudiler ve öteki hainlerin ihanetine uğradıklarına inanıyorlardı. Bir kuşak bunun üstünde doğdu, kustu, kan revan içinde kaldı ve sustu.
1980 yılında bir kuşak doğmadan kürtaj edildi ülkemizde. Bu cenin zamanla rahmin dışında gelişti, serpildi, boy attı ve yüzlerce ayrıksı karakterde bir halka oluşturdu. Şimdi bu halka kırılıyor. Fantezi çarpıtmalarla, patolojik aktarımlarla birbirlerini dehşetli bir çocukluk buhranına sokuyorlar. Öfke en kuvvetli yanları ve bu “kaos” aslında içlerinde saklanan kocaman bir ayna ve elbette bu aynada sadece kendilerini görüyorlar.
“ Cehennem kadar dünyanız var ve bana burada bir yer yok” diye haykırıyordu bir yeni yetme.
      Küçük çocuklar bu ülkede ne zamandır tehdit edici kişiler olarak belirmeye başladılar? Kısa boylu devasa korku taciri tinerciler; migros ya da pahalı bir oyuncak dükkanında istediği alınmayınca babasının üstüne tüküren, ana avrat düz giden kısa boylu tüketim canavarları ne zamandır dillerini şaklata şaklata büyümeyi bekliyorlardı. Büyüdüler de. Şimdi anne imgesini ilkel bulan bu kalabalık yığını kendi şekline bürünüyor: suskun ve korkunç cahil sınır kişilik örgütleri oluştu.
            Bu sığ örgüt, yaşadığı kıyıda üstbeni olmadan varlığını iki rekat arasına iki kağıt arasına sarılmış esrara; iki şişe arası yazılan bir şiire; iki kredi kartı arasında sıkışan yeni bir plastiğe ve yeni elbiselere bürünerek sürdürüyor.
            Şarkıcının adı Ceza! Diğerlerininkiyse akılda kalıcı bile değil elbet lakin ya ceza!
Canı sıkkın bir çocuğun, mutsuzluğunu testereyle yüklendiği gece feryat edenler yokluklar arasında sıkışmış çıkar yol arayan öteki gençliğin; umudumuzu barındırdıklarımızın önlerini sesleriyle kapatıyorlar. Korku ve kuşku iki dünya savaşı arasına sıkışmış Kafka’nın dehşetinden ve nedeni saçma olan fakat sonucu dönüşümde de dava romanında da ölüm olan bir kabusa içlerinde taşıdıkları aynayla gidiyorlar.
            Halka kırıldığında, kendilerini gördükleri aynanın içinden çıkacaklar. Gidebilecekleri her yer var ve hiç bir yer yok. Taşınamaz mal gibi hissediyorlar kendilerini. Bundan kendilerini taşıyacak olan kiralık arabalara binecekler ve şoför hangi yolu arzu ederse o rotada devam ederek hesaplanmamış bir noktada taşıttan inecek ve taşıl hayatları metaforları, kürtaj olmuş bir kuşağın ceninden serpilmiş kayıp hali
Haykıracak “ Cehennem kadar yeriniz var dünyada bize bir yer yok mu”?
            Yanıtını işitemezlerse sorunun, kendileri bir cevap alacaklar.

Leon Felipe

Leon Felipe (Batu) anısına, defter arşivinden.
                                                                          



Kadın diyorum! Evet, “Kadın”. // Doruk Satenay




Nietzsche’nin tüm yapıtlarını okuma serüveninde (serüven  kendinden menkul bir ibaredir, öznel durumu bağlar, bir okuma biçimi değil), birçok "soru" okuma masamın üzerine not olarak düştü. Aslında her biri için ve  beni peşinden sürükleyecek saptamalarım için geniş zaman dilimlerine gereksinim var. Nietzsche, düşünce tarihine, 3000 hatta bir söyleme göre 6000 yıl önceki düşünce parıltılarına devasa bir projektör işlevi de üstenmişti.  Kolay kolay ve de gelecek yüzyıllarda da değerinden, önemden bir şey kaybetmez.




Kadın, diyorum! Evet, “Kadın”.
Nietzsche’nin  tüm kitaplarında, yazdıklarında ( bilmediğimiz mektupları dışında), “Kadın” izine rastlamamız hemen hemen mümkün değil, göremiyoruz. Yok. Sadece bir “Anne” sözcüğü var. Annesi mi gerçekten yoksa sıkı ilmiklerle dokunmuş bir felsefi sistemin ara sayfalarına serpiştirilmiş "çıkış mı? Bana göre kurgulanan sistemin parçasıdır.  Detaylı açılımdan yoksun, tanımsız bir figür sadece belki de. Öyle  bir “kişilik” ki diğer tüm eklentilere yaşam , imaj kaynağıdır. Yaşamla başlayan her şey tekrar ona geri dönüyor, geri dönüşüyor. Tüm hedeflerin bitiş noktası,  akıntının tam merkezi.
Dip, derinlerinde olma koşulu ona hayatta kalma şansı veriyor.
Nietzsche’nin “Anne” sözcüğünden  geriye başka hiçbir iz kalmıyor zihnimde.
Ona o en yalnız ve dermansız olduğu dönemde, hastalığının uç kulvarında yanında yer edinen kız kardeşinin hangi parıltıyı temsil ettiğini bir tek Nietzsche biliyordu, kimsenin de bilmesine ne gerek var-dı, ne de açığa çıkarılmasına.


Doruk Satenay 


Aşk...





Tahtarevalli // Salih Aydemir



Tahtarevalli

                   doğudan batıya
                   batıdan doğuya
                   ve yine  


karmaşa ve canlılık
doğudan batıya
bilen ölür

elmasın ışığa dönen yüzü
doğum ve ölüm
hal ve yüzler arasında

su geçen vadilerde
boğulmuştur aklın nefesi

oyunun şiddeti
yorumsuz bir kök

susan ölür çölünde


Salih Aydemir


Yağmur Başlamadan Eve Dönelim / Ahmet Ada


“Doğru aşk
Çıkarır güneşin kolyelerini sana veririm. Eskiden olsa çakıl taşlarıyla muştulardım denizin zamanını ve alıp giderdim seni ovanın sessizliğini aşıp denize. Gül alıp vermenin unutulduğu yabanıl çağda gül alıp verirdim tazelensin diye sevgim. Artık bağlandığım eşitlik bir ayrıntı değil, bir omurga insanlığımı ayakta tutan, birleştiren anılarımı dibinde yaşadığım çocukluğun. Anılar düşlerime girip hayallerime karışıyor. Seviyorum, evet seviyorum beyliğimin sürdüğü anlaşılmaz bir aşkla seni. Bir kaplumbağa yumuşacık devinimlerle yürüyor, içinden geçiyorum uykusuz bir rüzgârın, denize iniyorum.
Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için.”
Ahmet Ada

AHMET ADA’NIN DÜZYAZI ŞİİRLERİ YAYINLANDI:


"Ey dünya, tüm ışıklarını yak benim için."




Ahmet Ada'nın yeni şiir kitabı, "Yağmur Başlamadan Eve Dönelim"  raflardaki yerini aldı. Yeni kitabında düzyazı şiirin olanaklarını deneyen şair, "Gezi şiirleri" ile o görkemli isyanı selamlarken kitaptaki bir bölümle de Ahmet Erhan'ın anısını yaşatıyor. Canan Güldal'ın desenlerinin yer aldığı kitapta şairin portre çizimini Köksal Çiftçi yapmış. Yeni şiirlerinden Kandiller’de şöyle diyor şair:
“Ey yeryüzü, de ki ölenlerin çocuklarına, akıp gidiyor insan şimşekler gök gürültüleri arasından...”


ÇALINMIŞ HEYKELİN HİKAYESİ // Melek Ekim Yıldız




ÇALINMIŞ HEYKELİN HİKAYESİNİ YAZARKEN


Hikâyeyi karakolda başlatmanın kurgu açısından daha iyi olabileceğine karar vermesi epey zamanını almıştı. Diğer seçenekler kurgu açısından daha ilginç olabilecek gibi dursa da, zihnindeki tasarımları söze dökme konusunda kendine güvenemedi. Kızdı da bu güvenmezliğine. Yine de daha kolay gibi görüneni seçti.
Hikâye karakolda başlayacaktı. Şöyle bir şey olacaktı aşağı yukarı:
İçeriden yükselen kargaşanın sesiyle, odaya girecekken duracaktı karakolun komiseri. Hep bir ağızdan konuşmakta olanların uğultusunun, daha şimdiden, başındaki ağrıya eklenmiş olduğunu düşünecekti. Eli kapının kolunda, yüzünü buruşturacak; sağında ve solunda – duruşuyla durmuş – astlarına bakacak ve şöyle soracaktı:
-        İçlerinden biri olduğuna emin miyiz?
Sesi biraz şüpheli çıkacaktı. Sağdaki ast, soldakiyle göz göze gelmezden az önce, duruşunu dikleştirecek ve cevap için ağzını açacaktı. Soldaki hızlı çıkacaktı ama.
-        Bunlardan biri yaptı komiserim, diyecekti ya sesindeki şüphe komiserin gözünden kaçmayacaktı.
Komiserin bu noktada durup düşünmesi mantıklı olacaktı yazara göre.
-        Şunlara uzaktan bakalım önce bir, diyecekti komiser sonunda.
Fikir, diğerlerine de makul gelecekti. Yandaki odanın kapısına döneceklerdi çabucak. İzlenenin izleyeni göremediği o odaya. Astlar komisere yol verecekler, onun ardından onlarda gözlem odası adı verilen yere dalacaklardı.
Aynanın yansıttığı manzara seyirlik gelecekti üçüne de. Aynı odanın içinde beş zanlı…
Zanlı. Durup düşündü yazar bu noktada. Yazara göre hikâyenin kahramanları, kendilerine göre masum ve karakoldakilere göre zanlıydı onlar. Beş rakamının bir önemi yoktu, okurun buna takılmaması gerekiyordu. Ama yazar okurdan farklı düşünmesi gerektiğinin bilincindeydi. Kahramanlar sokağın, sokağı tanıyanlar için oldukça bildik olan, resmini çizmesini sağlayacak renklerdi. Onları özenle boyaması gerektiğini biliyordu.
İlkin Berduş’u düşündü. Diğerlerine oranla, ona biraz daha düşkün olduğunu aklına getirmeksizin; onu sokağın günün diğer saatlerine tenha olduğu sabahın erkeninde gördüğü günleri aklından geçirdi. Adamın heykelle – çalınan değil, çalınan heykelin on metre ötesinde, iki ağacın arasında elleri arkasında duranla – çok özel bir dostluğu olduğunu biliyordu. İnsanların telaşla işlerine koşturdukları saatlerde, Berduş, bir elinde birası diğer kolu Osman Ağa adını verdiği heykelin omuzuna dolanmış konuşuyor olurdu. Adamı çalınan heykelin yanında gördüğünü hiç anımsamıyordu yazar. Onun dostu Osman ağaydı. Onları birlikte gördüğü sabahlarda, önlerinden geçerken olabildiğince yavaşlayarak, adamın heykele ne anlattığını işitmeye çalıştığı geldi yazarın aklına. Duyma girişimlerinden hiçbiri başarıyla sonuçlanmayınca, her yazarın yapacağı şeyi yazıp anlatılanları kurgulayacaktı elbette. Buna ciddi ciddi niyetlenmişti ki, diğer heykel çalındı.
Bir de seyyar satıcı vardı. Tezgâhında sattığı mallar mevsime göre farklılaşan – kışsa, şal, eldiven, bere veya çorap; yazsa taklit çanta, cüzdan, parfüm… - popüler şarkıları sattığı mala ilgiyi çoğaltmak için reklam cıngılına dönüştüren – sesi de fena değildi – gelene geçene laf atarak en çok kendini ama çevresindekileri de eğlendiren gençten bir çocuktu. Yüzüne baktığınızda, yaşından beklenmeyecek bir görmüş geçirmişliğin izleri görünüyordu. Bıçkın sözcüğü daha iyi uyar aslında, diye düşündü yazar ama bıçkın demeyi istemiyordu henüz kendisinin de bilmediği bir sebepten.
Sokağın diğer bir kalabalık sokakla kesiştiği noktayı kendilerinin bellemiş ‘devrimci ‘ gençlerin, her fırsatta halay çekerek eylem yaptıkları grubun halay başı olan uzun saçlı ve sakallı genç ise, yüreğinde halkına duyduğu sevdası, halayın ritmini ezberlemiş ayakları, ezilen halkların sesi olmaya ahdetmiş sesini arka planda çalan halay şarkısına eklemekten bir an için vazgeçmeyerek her daim sokakta bulunanlardan biriydi. Yazar hikâyeyi karakol yerine gözaltına alınma anında başlatmış olsa buna en çok memnun olacak olan da oydu.
Çalınan heykelin hemen karşısında bulunan büfenin sahibi olan gençten adam, sessiz ama sokağın nabzını en iyi tutanlardan biriydi. Polisin dikkatini çekmesinin ana nedeni, müşteriyle muhatap olmadığı tüm anlarda hüzünlü gözlerini çalınan heykele dikip uzun uzun bakıyor oluşunun rakip büfenin sahibi tarafından resmi makamlara fısıldanmış olmasıydı. Günün erken saatlerinde, sokak henüz boşken, elinde bir toz beziyle heykeli temizlediğini görenler de olmuştu.
Büfeci gözaltına alınmadan az önce, satın aldığı sigarayı çantasına atmış verdiği paranın üstünü almayı bekleyen kadın ise, polislerin büfeciyi almalarına beklenmedik bir şiddetle karşı çıkışıyla diğerlerinin arasına katılmıştı. Her sabah aynı saatte sokaktan geçtiği, büfede durup sigara ve ıvır zıvır aldığı, bu sırada büfeci ile bir iki çift laf ettiği, çalınan heykelin yanından geçerken kimseye sezdirmeden heykelin eline usulca dokunduğu biliniyordu. Bu nasıl bilinebilir ki, diye düşündü yazar bu esnada. Yok, bunu yazmayayım. Aklına başka bir cümle doluşunca yazdığını silmesi gerektiğini unuttu elbette…
Karakolun komiseri, zanlılara yakından bakma amacıyla girdiği odadaki tek taraflı aynaya sokulabildiği kadar sokulup, birbirlerinin sesini bastırmaya çalışarak aynı anda konuşmakta olan zanlılara iyice bir bakacaktı. Yüzünde oluşan ifade, astlarının gözünden kaçmayacaktı.
-        Bunlardan biri, diyorsunuz yani. Öyle mi, diye soracaktı yüzünü onlardan birine dönmeden.
Astlar yine göz göze geleceklerdi. Bu kez cevap için, ikisi de hevesli görünmeyeceklerdi. Sessizlik uzadıkça, aslında bir cevap beklemeyen komiserin duruşundaki gerilim gözle görünür hale gelecekti.
-        Bilgi verin, diye kükreyecekti sonunda. Şu kim?
Eliyle, odanın köşesine sinmiş, yüzünde nedensiz bir tebessümle bağrışanları izlemekte olan Berduş’u işaret edecekti. Soldaki ast atılacaktı cevabı bilmenin güveniyle.
-        Komiserim, diyecekti. Bu, sokakta ayakta duran yaşlı adam heykelinin dostu olduğunu iddia eden ayyaş. Sabahtan akşama bir elinde birası o heykelle konuşup durur deli.
Komiser bir şey anlamamış gibi bakacaktı konuşan astın suratına.
-        Bu adam çalınmayan heykelin dostuysa, çalınan heykeli neden o çalmış olsun, diye soracaktı.
Kafası karışan ast, çaresizlikle diğer kıdemdaşına bakacak, onun yerinde olmayı istemediğini belli eden bakışlarıyla çaresiz önüne bakacaktı. Sonrasında zanlıların hepsini tek tek soracaktı komiser, aldığı cevapları beğenmeyecek, uzunca bir süre sessiz kalıp düşünecek, devrimci gencin slogan atmaya başlamasıyla dikkatini yeniden zanlılara çevirip nihayetinde kararını bildirecekti beklemekten sıkılmış astlarına.
-        Şunları tek tek sorgu odasına alıp bir konuşalım bakalım, diyecekti.
Sorgulanma sahnesini yazıp yazmama konusunda kararsız kaldı yazar. Sonuçta tüm kahramanlarının serbest kalmasını istiyordu çünkü hangisine sorulursa sorulsun, masum olduklarını iddia edeceklerdi ve onları gözlem odasından izlemiş olan komiser de, yılların tecrübesiyle masumiyetlerine inanmaya meyilli olacaktı.
Osman ağanın yavuklusuydu o komiserim, diyecekti Berduş. Dostumun yavuklusunu çalacağıma ağzıma bir daha bira koymam daha iyi.
Sattığım fularları onun boynuna doluyor, ellerine eldivenlerden takıyor, berelerimi onun başında sergiliyordum, diyecekti seyyar satıcı oğlan. Beleş mankenim gitti, derken ağlayacak gibi olacaktı. Kim çalıp götürdüyse allah belasını versin!
Egemenlerin çıkarları uğruna bile isteye cahil bırakılmış halkımın heykelini çalmak mı, diye sesini yükseltecekti devrimin en hevesli halay başı. Örgütlenmemize yapılmış bu aşağılık iftirayı kınıyorum! Bizim sokaktaki varlığımıza dayanamayan polisin bu alçakça oyununu bozacağız!
İşimde gücümdeyim komiserim, diyecekti büfeci. Ha, ara sıra gidip elini yüzünü silerim heykelin. Gün boyu gözümün önünde. Gelenin geçenin eli bunun üstünde, kirletiyorlar. Ben pislik sevmem biliyor musun komiserim, diye üsteleyecekti. Büfenin içinde de o bez hep elimdedir. Ne isterim ben heykelden. Ne güzel duruyordu işte gözümün önünde.
Büfedeki adamla ne ilişkim olabilir, diye itiraz edecekti kadın. İkimiz bir olup heykeli çalmışız öyle mi? Gülecekti burada. Komik gelenin büfedeki adamla gizli ilişkisi olduğu iddiasını mı yoksa heykelin bir ucundan tutup adamın götürmesine yardım ettiği suçlamasını mı olduğunu anlayamamıştı komiser. Büfedeki adamın gözaltına alınmasına neden mi karşı çıktım, diye soracaktı. Şöyle bir durup düşünecek, ardından ağzından baklayı çıkarıverecekti. Çünkü cüzdanımdaki son parayla sigara almıştım ve büfeci paranın üstünü veremeden adamı alıp götürmeye kalktılar!
Aynı anda mı salıverilsinler yoksa kısa aralıklarla mı, karar veremedi yazar. Ama asıl büyük sorun hikâyenin sonunu bağlamaktı. Aklından, kahramanlarının her birinin evlerine girdiği anı yazmak ve orada okurun aklında kuşku uyanmasını sağlayacak belirsiz ve sessiz birine, ucu açık – hani şöyle aslında heykelle konuşuyor olabileceklerini düşündürecek – birer cümle yazmak geçtiyse de, bunun sürpriz gibi görünmeye çabalayan, kifayetsiz bir son olacağında karar kıldı. Karar kötü değildi de, hikâyeyi nasıl sonlandıracaktı?
Alındıkları sokakta buluşturabilirdi onları. Misal, Berduş kısa süreliğine de olsa kader ortaklığı yaptıklarını düşünerek büfeciye sokulabilir ve ondan bedava bir bira koparmaya çalışabilirdi Osman ağanın yanına kendini atmadan önce. Seyyar satıcı çocuk, palas pandıras alındığı esnada etrafa saçılan mallarının derdine düşebilir; devrimci genç soluğu yoldaşlarının yanında alarak ülkenin devrimci – ilerici güçlerine yönelik baskıları protesto için ne yapabileceklerini tartışmaya açabilirdi. Büfeci yüz vermemeye çalıştığı Berduş’un bira isteğini pişman olacağını bile bile yerine getirebilir; parasının üstünü alamamış kadın, büfeciden istemeye utandığı için, aybaşına kaç gün kaldığını hesaplayarak evine ağır ağır yürüyebilirdi.
Bu düşüncenin fena olmadığı yavaş yavaş aklına yatmaya başlamış yazarın, çalışma masasının arkasındaki okuma koltuğuna yerleştirdiği bronzdan kadına dönüp, sence bu bitiş iyi mi, diye sorması ise abartılı bir son olurdu.

Melek Ekim Yıldız

* Ankara'nın Yüksel Caddesinde bulunan ve derin düşüncelere dalmış güzelim bronz kadın heykelinde saklı anılar-hatıralar için defter yazarı Melek Ekim Yıldız tarafından kaleme alınan güzel öyküyü sunarken, bu nefis sanat yapıtının akibetini ve "sözde" yürütülen soruşturmaların sonucunu da insan merak ediyor! Söz konusu bir sanat yapıtı olunca neden bu vurdum duymazlık? Başkentin bir bölgesine sembol olmuş bir yapıt neden bir acımasızlığa, vandalizme kurban edilsin? / defter


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Kuzey Yıldızı/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Kuzey Yıldızı/Dergi Arşivi

    ***


    491
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic