Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Kaan İnce Anısına...// defter



Kaan İnce;

Şiirin verimli topraklarında yeşeren, serpilen, dağılan bir hüzünlü nağme... sekiz harfin bıraktığı silinmez izin ta kendisidir... o da biliyordu yeryüzünün bir oyun sahnesi olduğunu, o sadece kendine düşen bölümü gerektiği gibi yerine getirdi.
Kendini merkeze teksif etmenin tüm yollarını bilinçlice kapatarak üstelik. Bir Ortam ki " renk renk, türlü türlü merkezden" geçilmiyor artık,
bu "uslu-edepli" merkez tanımında kim kıyı şeritlerini, uçları gösterecek, o da ayrı bir sorun!
Acı veren eylemleri (birilerine göre) belki aklileştirmenin bir yolu, yordamı olabilir, ama aklın kendisi kuşku şüphe kuşunu yuvada besliyorsa, bize sadece hakikati kabullenmek kalır.

Yeryüzünü kendi isteiğyle terk ettiğinde sadece 22 yaşındaydı Kaan...
Giderken Afşar Timuçin'in deyimi ile dünyaya iki çift söz bıraktı.
"İki çift söz", belki de aydınlanmanın, huzura kavuşmanın sırrdır bu...kim bilir.
Gidişinden beş sene sonra toplu şiirleri "KA N" yayımlandı.
"Hayatı olduğu gibi kabul et, hiç nedensiz neşeli ol" ibaresini diyemediğimiz için,
ve ölümsüz olanı ve onu öğrenmeyi kendilerine yaşam desturu olarak seçenleri değil, tam tersi içlerinde, o en derin dehlizlerinde sessizce ölümsüz yanın sadece adını koymaya koşanları asla unutmayacağız...
'Anını yaşa, süreç içinde büyür gelişirsin, kendini harab etmeden yolculuğun tadını çıkart'! Bu da bir seçimdir, gürültülü, kuru, bol alkışlı "zirveyi" kendine tapınak kılanlar için ama!.. ya arayışın sürecine hep gerçekçi olmak?....?

Defter

Afşar Timuçin'in de onun için iki çift lafı vardı.....

işte o sözler:
"Kuzu da koyun kadar çabuk gider" der Cervantes. Zamansız ölüm yoktur, erken ölüm vardır. Ölüm ölümdür, şu ya da bu biçimde oluşu pek bir şey değiştirmez. Yaşamı savunmak gerekir, ancak ölmeyi bilmek de bir şeydir. Bazen ölüm bizi yakalar, bazen biz ölümü yakalarız elimizle.

Yaşamın varoluşsal değeri, yani yaşamaya değer olup olmaması bir yana, onda her şeyin bazen insanın üstüne üstüne gelip her şeyi anlamsız kılarcasına bulandırdığı kesindir. İnsan ölmek hakkını kullanabilir. Kaan da öyle yaptı, ölmek hakkını kullandı. Her şey insana ölümü düşündürebilir, olumsuz şeyler kadar olumlu şeyler de.

Henüz çocuksu arayışlarla belirgin ama güzel sezgilerle dolu genç şiirinde yoğun bir ölüm duygusu dışlaşıyor. "Asit döktüler içimize" diyebilen genç bir şair hemen sonra "ses oldu ölüm, cesaret" diyebiliyorsa, yaşamakla ölmek arasında gidip gelen bir sarkacın tık tıklarını bütün varlığında duyuyor demektir. Onun genç şiirine pek gitmeyen 'susmak kutsalmış, ölüm de" sözleri yaşamı tartışan bir ruhun seslerini taşıyor.

Kaan İnce'nin ince duyarlılıklarla dolu genç şiiri tepe noktasına ulaşamadan düşmüş her şey gibi uzun uzun gönlümüzü burkacak, bize her zaman şu ya da bu nedenle eksik bıraktığımız, eksik yaşadığımız, göze alamadığımız, göze alsak da bulamadığımız şeyleri düşündürecek. Bunca uyarsızlığın, bunca tutarsızlığın, vurdumduymazlığın, kabasabalığın arasında bir çocuğun ölümü, onurlu bir gidişten başka bir şey değildir.

Bu gidişte bizi uzun uzun düşündürmesi gereken gizler vardır. Bu gizleri sökebilecek miyiz? Kaan bu dünyaya iki satırla da olsa kendini bırakıp gitti. Bizi bize duyurabilmek, bizi kendi üstümüze düşündürebilmek için dizeler bıraktı bize. Taptaze şiiri hiç eskimeden kalsın belleğimizde. Onu bize anımsatırken bizi bize duyurabilmek için, bizim kendimize bazı sorular sorabilmemiz için." - AFŞAR TİMUÇİN

AYKIRI

düş dağınıklığında yatağım
gözlerimde diş izleri
katıksız bir ölüm
gecede çoğalan

ve yattığım yerdeki
acının motiflerinde
kanar oyası yüreğimin


zamanla dayanağımı kopardığımda
varoluşa aykırıydım

özlem cinayetleri
karaya demir atan
büyür seslerde kin
tersine dönerken
masaüstü takviminde saniye

ve müthiş bir yokluk
öykülerden alınıp
gömülür son esrarlı dağa

kız kaçıran bir umudun
ışıltısı dolunayda
ezberletir tüm şiirleri
yalnızlığıma

şimdilik misafirim doğada


* * *

HÜZÜN KORKUSU

İçime çektiğim gökkuşağı
Beyaz gecelere koro yazılan sabah umudumdu
Şiir ıslatan gözyaşı, yalnızlığım.
Kana kana düş içen esrikliğinde sevginin
Yüzer gibiyim.
Başımda yağmurdan karanlık bir yüz
Güz ölümleri çoğaltır.
Son kez uyanıyorum.
Hıçkırıklar: Kayan yıldız korkusu.
Devraldığın ikizler: Hüzün korusu gözler.
Dünü tersine okuyorum.
Eşitsiz gelişim yaraları kalbimde.
Elime saat zemberekleri döküyor zaman
Sesindeki kınadan.
Mor laleler seraplarımda.
Yazık intiharların salıncaklarına şafak söken
İkindi dudakların yoksa karanlığı
Salınsak… Aşka… Durmadan…

Kaan İnce


Deligonca // Süha Tuğtepe



I.
Bakın... bakın çılgınlar gülerek ipleniyorlar.
Cinnet destek oluyor yırtılan seslerine.
Şeytan...esenliğin sevimli ama acı tarihi,
yükseliyor us yitimi bir duvarın arkasından:
-Üstünüzü yakın!
-Geçmişinizi yakın!
Yakın bağırıyor dağınık alınları.
Yalın...yanık sıyrılıyor kınından deligonca
Biz normal insanlar:
Kanla şekeri bir arada görmeye alışkın yerleşikler:
Kezzapla yaralarını saran akşamevlerinde,
savunuyoruz durmadan,
sıradan bir hayatın bir gününü daha.
Şu köşe süt köşesi,
Şu köşe içki.
Odalarda hanım elleri.
Koltuklarda enik cilvesi,
huzursuzhuzurlar.

II.
Kavun kıçı mis kokuyor,
jilet korku. İçini gördüğümüz korku kokuyor,
damar Napolyon: Artık karla bile durmuyor.
Bir hanım sesi, bir su sesi, bir para sesi,
bir normalin, bir çocuğun, bir eşyanın,
içine sıçtığımın bir dengenin sesi,
kundaklıyorceninleri.

III.
Bakın...bakın çılgınlar çırpınıyorlar insanlar arasında.
Denk düşen her şeyimize çırpınıyorlar.
Uslu, sevecen, sessiz aşklara boğulduğumuz,
"Mutluluk çimenlerini" yoluyorlar bir bir,
belki de sayıyorlar kimbilir.
Dil çıkarıp bilek sallıyorlar tüm uyumlarımıza.

IV.
Bir çocuk:
Kurbağalara, tosbağalara: Hayret! İnsanlar ağlıyor
Bedenini beşe bölüyor oracıkta.
Hayatı katık edip,
bir karpuz gibi yiyior.
Bir çocuk:
Karanlıkta uyanık dolaşıyor
korkununeteklerini.
Bir çocuk:
Kusursuz deliriyor, gülüyor
o tenha alışkanlıkta,
cam gibi giyiniyor,
Bir çocuk:
Arsız, hınzır, çıplak;
bir cam gibi kırılıp,
düşüyor önümüze.

Şiirler: Süha Tuğtepe


Fazıl Hüsnü Dağlarca Anlattı :: Sait Faik ...



Büyük Öykü Ustası Sait Faik'i 54. ölüm yıldönümünde saygıyla anarak...
Sait Faik'in yakın dostu Şiirimizin dev çınarı Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sait Faik adını telaffuz ederken yüzüne sinen hüzünle beraber onu anlattı bize(son ziyaretmizde- Burada Sait Faik'le ilgili bölümü yayımlıyoruz sadece), öz ama bir o kadar çarpıcı... Dağlarca ustadımıza nice sağlıklı, sihhatli yıllar dileyerek, ondan öğreneceğimiz daha çok şeyler olduğunun farkındalığıyla. // defter

.....
...

DEFTER: Sait Faik'i sorsak size?
DAĞLARCA: Allah onu yazar diye yaratmıştı. Bunun ne kadar farkındaydı? Bilemiyorum.
Onun için dört saat yazmak yerine iki saat yoğun biçimde çalışmak yetiyordu. Sonra uyurdu.
Bir yerde oturamazdı. Yerinde duramazdı.
Sevenleri çoktu, sevmeyenleri de.
Sevenleri onu yaşattılar.
Edebiyatta kendisini tam gösteremedi.
Yarısını gösterdi, diğer yarısını gösteremedi.
Fransız Edebiyatının çok etkisindeydi.
Ressamları hiç sevmezdi.
Onu hiç bir resim sergisinde görmedim.
Hayatının sonuna kadar hep 18 yaşında kaldı, gördüğü her şeye şaştı, insana şaştı, doğaya şaştı, dünyaya şaştı.
Onun hakkındaki yargıların tümü gerçek dışıdır, yalandır, iftiradır.
En büyük sıkıntısı çevresini sarmalayan bir kısım kimselerdi.
Bir gün karşılaştığımızda baktım elinde Varlık mecmuası var, Sait’e sordum;
Kaç kitap yazdın ve eline ne geçti bunlardan?
“ kitap başına( o zamanın parasıyla) 75-50 Lira” dedi.
Sait aşağı yukarı 13-14 adet kitap yazmıştı, o tarihlerde yazdıklarından kazandığı paranın tümü ise tahmin ediyorum 1300 Lira civarındaydı.
Çoğu zaman maddi açıdan inanılmaz sıkıntılar çekti...
Disipline alıştırmadı kendisini, içinde hep bir çocuk ruhu taşıdı, onu asla öldürmedi.
Yeni bir öykü kitabına başladığını söylediğinde sevinçten yerinde duramazdı. Bir de böylesine bir yeteneğin oturup disiplinli şekilde günde 6-7 saat çalıştığını düşünün, neler olmazdı ki..
DEFTER : O yıllarda çevresi onu nasıl algılıyordu?
DAĞLARCA: Kimseden vefa görmedi, o da görmedi.
Bir tek onu çok sevenler, o öldükten sonra vefalı çıktılar. Hayatta olduğu sürece sanrım birkaç kez röportaj verdi.
O yıllarda Robert Kolej dergisine verdiği söyleşi önemliydi.
DEFTER : Sessiz, sedasız, biraz münzevi birisiydi anlaşılan.
DAĞLARCA: Kendisini hiç ama hiç göstermedi ki.
Farklı dillere büyük bir yatkınlığı vardı, diller onun bir çeşit penceresi idi."



Borges Defteri




“NE SANIYORSUNUZ, ENİS...?”


Image Hosted by Upload to World - Free Upload
Demek ben burada, sizinle konuşabildiğim sürece varım; öncem yok, bu gidişle bir sonram olacağı, olabileceği de şüpheli - neden böylesine yetkeci bir töze dayanıyor yazınız sözünüz, hiç düşündünüz mü bunu?
Köhne bir taktiğe başvuruyorsunuz, beni kendi kelimelerimle yaralamayı deneyerek. Siz de yargılamaya yatkınsınız anlaşılan, anlamaya ya da yorumlamaya yönelmek çekici görünmüyor size de: Asıl yetke özlemini orada okuyorum ben, özerk, bağımsız bir söz hakkı vermediğimi düşünüyorsunuz, giderek diyalog aramadığımı. Ne kadar ben yer açabilirim sözünüze, ne kadar, nereye kadar kendi yerinizi açabilirsiniz? Anımsayacaksınız, daha “iş”in başında, “Akrep Dönencesinin önünde Blanchot’dan, onun “Sonsuz Söyleşisinden bir motto almış, seçmiştim: “Neden tek bir şey söylemek için iki söz? Çünkü sözü söyleyen, hep ötekisi”. Orada kalmadıydım: Ayna’daki ötekime, ikizime, ondan ikiliğe ve ikileme, hallerime, olası-hallerime dimdik bakmaya, söyleşmeye davrandım ikidebir. Nedir “Yolcu”, öte yandan, kendimle kendimdeki ötekilik arasına bir makas darbesiyle giriş değilse? Ama sözün mono kipi olmasın, istiyorsunuz belki de: Söz kendi kendine nasıl kalmasın, o çöl sağırlığına rastladığında -buna da bir yanıt arayın, diyorum.
Anlaşamıyoruz açık ki. Anlaşamayacağız. Kavurucu bir soru bulup önünüze diktiğimde bir süre susuyor, hazırlanıyorsunuz. Sonra masanıza oturup kum saatini çeviriyorsunuz. Kimi zaman bir metinle çıkageliyorsunuz, kimi zaman da, size yönelttiğim soru gerçekte içice geçmiş birkaç sorudan oluşmuşsa, bir kitap kurup onu yazıyorsunuz. Yanıtlarınız hiçbir zaman sorularımın karşılığı değil oysa. Herşeyden önemlisi, ana soruya denk bir yanıtınız olmadığını siz de benim kadar biliyorsunuz. Neye yarıyor o şiirler, o düzyazılar, onların etrafında oynaşmanızı sağlayan o söyleşiler? Benim, “ötekilerden biri olarak bu türden sorular sormam sizin oynama isteğinizi kamçılıyor bir yandan, farkındayım. Bir yandan da, arasıra, çizmeyi aştığımı düşünüyor, çalım ve çelme, sözlerimin değirmeninden kaçıp sıyrılıyorsunuz.
Bu böyle sürüp gidecek mi, Enis? Bir kitaptan bir başka kitaba, bir kelimeden bir başka kelimeye, böyle kaydırak, gidecek misiniz hep? Gideceksiniz de, nereye varmak, ulaşmak adına? O denli korkuyor musunuz kayboluştan, kayboluşumuzdan? Gövdenizin içinde ya da dışında bekleyen Ölüm’ün yok ettiği bütün anlamsal bağlantıları zor¬la, zorlayarak, kuruyormuş-gibi-yapmak daha mı kolaylaştırıyor kaçışınızı ? Ne sanıyorsunuz, Enis, bir öteki miyim ben topu topu : Benim de kendi’m, kimse’liğim ve kimse-sizliğim yok mudur? Korku, yorum -diyorsunuz bir şiirinizde.
Soru, yorum : Ne zaman susacaksınız?


Enis Batur

* * *


(defterin notu: Okuduğunuz yazıyı;
Sufi'nin defter arşivine kazandırdığı ve artık piyasada bulunmayan "Enis Batur-Söz'lük" kitabından seçtik...( son med-cezirleri belki "teskin" eder diye! )
"Söz'lük", 1992 yılında (Cenk Koyuncu ve İshak Reyna'nın da kaynakçasının hazırlanmasında yardımcı oldukları- /Cenk'i anarak-defter/) yayımlandı(düzlem yayınları tarafından), bu kitap kapsamında ona sorulan sorulara verilmiş yanıtlar var. Ama defterden de okuduğunuz E.B'nin" ne sanıyorsunuz, enis?" başlıklı tek soru ve yanıtı, kendi dilinden bir başka hüznün kapısını da aralar. Tıpkı kendi dizelerinden aktardığı ses kadar berrak ve anlaşılır:" korku kubbesiydi sanmayın üzerime kapkara çöken, yaşadım ve yazdım ve kırdım tek tek iri dişlerimi..."(E.B- ağırlaştırıcı sebepler divanı).



Soru-Yanıt




Beşir Fuad // Prof.Dr.Kerem Doksat



BEŞİR FUAD (1852 – 1887)

Memleketin hâl-i pür melâlinden hareketle, bu yabancılaşmaya ve Kürtleşme’ye nasıl geldiğimizin, getirildiğimizin, yâni toplumca ve topluca intihar edişimizin izahı arayışı içerisindeyken Beşir Fuad’ı anmak istedim. “Gâvur Cizvit mektebi”, millî Harbiye, harpler, san’atkârane yaratıcılık ve âilevî yüklülük içerisinde oradan oraya savrulan, sonunda vücudunu ontogenetik psişeye teslim etmeyi tercih eden sıra dışı bir mütefekkiri…

***

Beşir Fuad 1852 yılında dünyaya gelir. Âilesi hakkında fazla bilgi mevcut değil. Bilinen en eski âile üyesi, baba tarafından akrabası olan Abdülhamid’in başmabeyincisi Gürcü asıllı Hamdi Mahmud Paşa’dır. Babası Hurşit Paşa Adana’da mutasarrıflık yapmıştır. Annesi hakkındaki tek bilgi ise 1886 Mart’ında “délire de persécution’dan” (hezeyan-ı tazallüme: kötülük edilme hezeyanları, yâni paranoid bir tablo) öldüğüdür.

Maddî açıdan varlıklı bir âilesi olan Beşir Fuad tahsiline Fatih Rüştiyesi’nde başlar. Âilesinin Suriye’ye geçmesiyle tahsilini buradaki Cizvit okulunda sürdürür. 1867–1870 yılları arasında İstanbul’da Askerî İdadî’de okur. 1871’de girdiği Mekteb-i Harbiye’yi bitirince yâver olarak Abdülaziz’in sarayında görev yapmaya başlar.

1875–1876 Sırp savaşlarına katılır. Yâverliği 1876 yılına kadar süren Beşir Fuad gönüllü olarak 1877–1878 Rus Savaşı ve Girit isyanlarında da görev yapar. Beş yıl kadar Girit’te kalır. Bu süre zarfında Almanca ve İngilizce öğrenir. İstanbul’a döner ve 1881–1884 yılları arasında kolağası olarak çeşitli görevlerle askerlik sahasında çalışmayı sürdürür.

1884 Beşir Fuad’ın yazı hayatında önemli bir takvim sahifesidir. Bilinen ilk yazısı 1883 tarihini taşımakla birlikte, asıl yoğun edebî hayatı 1884’te başlar; tercüme kitaplar neşreder, çeşitli dergilerde fen konularında yazılar yazar ve iki de dergi çıkarır. Bunların ilki karışık bir kadroyla kurulan ve henüz dördüncü sayısında yazarlar arasındaki görüş farkları yüzünden kapanan Hâver, diğeri daha âhenkli bir kadro ile fen ağırlıklı olarak neşredilen Güneş’tir. Ancak bu da 12. sayısında maddî sorunlar yüzünden kapatılır. Bu yoğun yazı hayatı yüzünden 1884’te askerlikten ayrılan Beşir Fuad aynı yıl Ceride-i Havâdis gazetesinin başyazarı olur. Gazetenin bir buçuk ay sonra bir ihbar yüzünden kapatılması üzerine dönemin önde gelen gazetelerinden Tercüman-ı Hakikat ve Saadet’te yazmayı sürdürür.

Beşir Fuad’ın 1883–1884 yılları arasındaki ilk yazıları tercüme ağırlıklıdır. Zamanla telif yazıları öne geçmeye başlar. Bu yazılar felsefe, fen, fizyoloji ve askerlik konularında yoğunlaşır. Lisan, özellikle yabancı lisanların öğretimi de Beşir Fuad’ın çeviri kitap ve makalelerinde sık sık ele aldığı konulardandır. Bunun yanı sıra çok sevdiği tiyatro üzerine değerlendirme yazıları da kaleme alır. 1885’te Victor Hugo’nun neşredilmesiyle girdiği polemiklerde dönemin çeşitli edebiyat meselelerini, iki yıl sonra çıkan Voltaire biyografisinde ise daha ziyade dinî ve felsefî konuları tartışan Beşir Fuad, intihar edeceği tarihe kadar yoğun bir yazı hayatının içindedir.

6 Şubat 1887 tarihinde, otuz beş yaşında iken âdeta ilmî bir deney yapar gibi intihar eden ve vücudunu derslerde kullanılması için Mekteb-i Tıbbiye’ye bırakan Beşir Fuad, sâdece ölüm biçimiyle değil, düşünceleriyle de döneminde büyük etki yapmış benzersiz bir Tanzimat aydınıdır. Bileklerini kestikten sonra ölümüne kadar tuttuğu notlarda şunları yazar: “Kâğıt dahi kanla mülemma… İntiharımı da fenne tatbik edeceğim; Şiryanlardan (atardamar) birinin geçtiği mahâlde cildin altına klorit kokain şırınga edip buranın hissini iptâl ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan–ı dem (kanın akması) tevlidiyle (sebebiyle) terk–i hayat edeceğim. Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım…”

Beşir Fuad’ı çağdaşlarından ayıran en belirgin özelliğinin Batı’yı yüzeysel ve sübjektif olarak değil, kaynaklardan okuyarak, bilinçle kavramaya çalışması olduğu düşünülür. Türk edebiyatının ilk eleştirel monografisi olan Victor Hugo’yu kaleme alırken de asıl amacı, edebiyata bilimsel ve pozitivist bir düşünce biçimiyle yaklaşarak temelsiz genellemelere dayanan değer yargılarını yıkmaktır; Türk edebiyatının yönü ilk defa romantik duyuş biçiminden sistemli bir gerçekçilik anlayışına kaydırılmak istenir. Ancak, edebiyat zevki Nâmık Kemal, Abdülhak Hâmid, Recaizâde Ekrem gibi romantiklerin etkisindedir ve Beşir Fuad’ın kitabı bu ortamda büyük yankı yaratır. Kısa sürede edebiyat dünyasını romantikler ve realistler olarak ikiye bölen bir tartışma başlar.

Handan İnci’nin hazırladığı Şiir ve Hakikat isimli eser bu trajik ve gölgede kalmış aydının edebiyat ve kültür üzerine düşüncelerini ilk defa kendi kaleminden okuyucuya ulaştırmak amacıyla yazılmış…

Kitabı yayına hazırlayan Handan İnci, Beşir Fuad’ın intiharından önce kitap için düzenlediği taslağı ek metinlerle genişleterek eski yazıdan günümüz alfabesine aktarmış:

TADIMLIK

Romanın maksad-ı te’lîfine gelince: Esas-ı fikr, bâzı ahvâl-i mübreminin ilcââtıyla bi’z-zarûre ahvâl-i memnuaya sülûk edenler hakkında cemiyet-i beşeriyenin gösterdiği şiddeti revâ görmeyip bunlar hakkında rikkat ve merhameti celbetmektir. Maksad âlî, esas metîn! Pekâlâ, fakat istihsâl-i maksad vesâire gibi birtakım fedâkârlıklara icbâr ediyor. Zola Gervaise’i olduğu gibi tavsîf ediyor. Bunların ikisi de ibtidâ birer münâsebet-i gayr-i meşrua peydâ eyledikleri halde bilahare ikisi de sokağa düşüyorlar. Fantine bir şekl-i mevhûm, Gervaise bir şahs-ı hakikî; ikisi de merhameti celbediyor. Ancak biri hayalî olduğu için celbettiği merhamet bir hedef-i hakikiye isabet edemiyor. Bilakis Gervaise'in hâli kendisi gibi birçok bîçâregânı o merhametten müstefîd eder. İşte hayâl ile hakikat beynindeki fark budur. İşte şu delil de Hugo’nun hakikati fedâya mecbur olmadığını irâe eylemektedir. Ama siz diyorsunuz ki bir romanda maksad-ı te’lîf gözetilmelidir. Bu maksadın istihsâli için isti’mâl olunan vesâit ne? Burasını düşünelim. Bir fâhişe ile bir câniyi alıyor, alıyor ama bunlar âdi cânilere asla benzemiyor, çünkü şâir bunları teâlî ettireceğim diyerek bambaşka bir kalıba ifrâğ ediyor, celbettiği merhamet bu iki havârıka münhasır kalıp şiddetten kurtarmak istenilenler açıkta kalıyor, maksad hâsıl olmuyor. Eğer şair bunları teâlî ettirmek maksadıyla tabiatlerinden çıkarmayıp da olduğu gibi tasvîr etmiş ve fakat ne gibi esbâb-ı mübremenin ilcââtıyla girdâb-ı sefâlete dûçâr olduklarını bi-hakkın izah etmiş olaydı eserin nef'i daha âmm olurdu. Fantine ile Assommoir’daki Gervaise’in mukayesesi isbat-ı müddeâya kâfidir. Hugo Fantine’i câlib-i merhamet gösterebilmek için saçını kesmek, dişlerini kırmak gibi fedâkârlıkları ihtiyâra mecbur etmiş. Maksad âlî olur ise ufak tefek mehazire bakılmaz, diyorsunuz. Biz bu mahzurları hâvî olduğundan dolayı Sefiller’in şâyân-ı istifâde olmadığını iddia etmedik; yalnız iki mesleği mukayese ettiğimiz sırada birtakım hayalât ve mübâlâgat tecrübesiz gençleri temenni-i muhâle düşürmek netâyic-i vâhimesini tevlîd edeceğini gösterdik. O muhâlât maksadın husûlü için zarûriyü’l-vuku olmuş olaydı, tabiî hoşgörülürdü. Mâdem ki daire-i hakikatten çıkmaksızın husûl-i maksad mümkündür; binâberin lüzumsuz kalan o muhâlâtı iltizâm abes ve şâyân-ı muâheze görülür. Vâkıâ romanları okuyanların muharririn maksadını tahlile muktedir olması arzu olunur ise de ekseriya bunların tecrübesiz gençler ve belki çocuklar olduklarını unutmayalım. Onların eser hakkında verecekleri hüküm tabiî şâyân-ı îtibar değildir; ancak o eserlerin bunların fikirleri üzerine hâsıl edecekleri tesir hiçbir vechle nazar-ı itinadan ıskat edilemez.

***

Mehmet Kerem Doksat:

Beşir bir arayışlar adamı.

Kat’iyetle bir dâhi; içi rahat değil ve âidiyeti, mensubiyeti meçhûl, bir tek Gürcülük’ten nasibi ma’lûmumuz (ne tesadüf birileriyle)… Fakir değil ki sınıf bunalımından dolayı kendine kıydı diyelim; bilakis, hayata en üstten başlamış ve devam etmiş. Hep ölüme meydan okumuş, demek ki perestiş de etmiş (fevrîce olanlar hâricindeki bütün intiharlarda ikirciklik [ambivalence] ve ebediyete intikal ederek varoluşunu sürdürmek gâyesi [ereği] vardır).

Yaşadığı dönem bugünlere çok benziyor: Devlet-i Ebed Müddet’in çöktüğü, anominin tırmandığı ve bütün emperyalist güçlerin tepemize üşüştüğü, aydınların tebahhur edip kaçıştığı ve sebeb-i mevcudiyetlerinden bîhaber hâl aldıkları iflâs vasatı!

Nihâi narsisistik rücusunda (regresyonunda) dahi yiğitlikle korkaklık ve protesto yâni çâresizlik (kolunu hiddetle kaldırışı) iç içe, önce uyuşturup sonra kesiyor damarını. Sonra da tıbbiyeye bağışlıyor cesedini (ölümsüzlük arzusu).

Tipik bir müstağrip! Eğer bilseydi 2008’deki müstağriplerin dahi baş tâcı olacağını, belki de 150 küsur sene daha yaşayıp direnirdi (bunu dehasıyla megalomanisi iç içe yaşayan bir başka müstağrip, Attilâ İlhan bile başaramadı). Öyle ki, günümüzün entellektüel komünistlerinin mukaddimesidir kitapları ve diğer eserleri; avamdan olanlar ise bîhaberdir hâlâ…

***

“Dâhil olduğumuz değerler manzumesi bu ihtiyacı daima göz önünde bulundurmalı, önlemlerini çok önceden hazırlamalı ve almalıdır. Ünlü hukuk, tarih, sosyoloji, aynı zamanda dil ve din bilginimiz, seçkin düşünürümüz Ahmet Cevdet Paşa’nın şu tesbitini burada tekrarlamak istiyorum: ‘Ahkâmın tebeddülâtı ezmânın tagayyürâtıyladır’. Sâdeleştirecek olursak ‘hükümlerin, millî hayatı düzenleyen kuralların değişimi, zamanın değişimine bağlıdır’ demektir.

Türk Milleti’nin muasır milletler içinde yer alması, kendi kimliğinden soyutlanmasıyla olamaz. Bilakis çağdaş dünyada medenî milletler arasında ‘Türk Kimliği’ ile bulunacaktır. Böyle bir duruş, kendine olan saygının, özgüvenin sonucudur. Bir milletin başka milletlerin kendisine saygı göstermesini dilemesi için, bu saygıyı her şeyden önce kendi kendisine göstermesi lazımdır. Böyle yaptığı takdirde çağdaşımız olan toplumların istiskâline (aşağılamasına) uğramayız, alnı açık ve başı dik olarak bu âile içerisinde hayatımızı sürdürebiliriz. Aksi hâlde ‘millî benliğini kaybeden bir millet başka milletlerin uşağı ve avı olacaktır’ diyor Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mustafa Keskin (Yeni bir dünya görüşü olarak Atatürkçülük. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı 17 Yıl: 2004/2: 1–8).

Entellik (ve muhtemelen istikbâl) için Kürtçe dersi almaya başlayan Türkler pıtırdamakta.

O zamanki müstağripler hiç olmazsa millîydi. Şimdikilerin ise nesepleri gayrı meçhûl!

ABG’nin başşehrindeyken bu daha da net olarak görülüyor…

Yazarı: Prof. Dr.Mehmet Kerem Doksat

(Washington DC )


Sincaplar, Kuşlar, vesaire // Ahmet Haşim



Odam birinci katta. Pencerem bahçenin tenha ve yemyeşil bir köşesine bakar. Yalnız kaldığım zamanlar bu pencerenin önünde oturur, çimenlere, ağaçlara, rüzgar elinde yaprakların oynaşmasına bakar, böylece gözlerimi eğlendiririm, bu bahçe köşesine kuşların pencereme kadar yaklaşması ve bir böcek parçası için kanat kanada dövüşmesi ne eğlenceliydi! Hele ağaçlardan inen kına renkli sincabın çimenler üzerinde sıçraya sıçraya gitmesi, ikide bir yerde bulduğu yiyeceği elleri arasına alıp, iki ayağı üzerinde kalkması ve küçükücük gözleriyle etrafı gözetleyerek kemirmesi ne dinlendirici bir doğa ve saffet levhası idi!
Sincapları yakından tanırım. Çocukluğum dağlık, yabani bir memlekette geçti. Orada biz çocuklara, oyuncak yerine, ayı yavrusu, karaca, sansar, tilki veya sincap getirilirdi.
Üst katta, sandık odasında, dolaplar arkasında tilkilerimiz saklanırdı; bahçede büyük bir ağacın gölgesinde esir bir kartal genişliğindeki kanatlarını germiş, pençelerini tutan koca bir zinciri şıngırdatırdı, ayı, homurdanarak bahçenin yüksek duvarları üzerinde dolaşır ve kurşun hızıyle uzaklara taş atardı. Kurnaz ve çevik sincapları evde tutmak kabil değildi, getirildikleri gün boyunlarına geçirdiğimiz parlak çıngıraklı kırmızı tasmalariyle ellerimizden kaçar ve büyük çitlembik ağacının sık yaprakları içinde kaybolurdu. Günlerce bahçemizin ağaçlariyle çınlar dururdu.
Bu derece korkak bir hayvanın Franfurt hastanesi bahçesinde hemen hemen insan bacakları arasında böyle emniyetle dolaşması bana hayret verirdi.
Fakat oralarda bu dostluk yalnız sincaplara munhasır değildir. Umumi parklarda serçeler gelip parmaklara konar, kumrular omuzlara yerleşir, göllerde ve havuzlarda altın gözlü balıklar kendilerine uzanan ele dostça yaklaşırlardı.
Hayvanla insanın bu güzel arkadaşlığına, gördüğüm bütün Avrupa şehirlerinde tesadüf ettim. Bu dostluk bazı yerlerde hayvana bir nevi şımarlıklık bile vermiştir.
Venedik'te San Marco meydanında seyyahlar, hatıra fotoğrafı çıkartmak için ellerine yem, güvercinlerin tenezzül edip yaklaşmalarını beklerler. Bir gün kuşların iltifatına bir türlü mazhar olmıyan şişman bir kadının asabiyettten hıçkıra hıçkıra ağladığını görmüştüm. Kuşlar her nedense bu kadını sevmemişti.

Ahmet Haşim- Frankfurt Seyahatnamesi


Ahlakın Rolü // Sufi


Image and video hosting by TinyPic

Toplum dayanışmasının yetkinsizliklerini ve bunların büsbütün azıtmalarını önlemeye birinci çare, bunları tanıyarak ve bilerek "inkar" etmektir.
İnkar, yarı artsistik, yarı pratik fakat oldukça dikkate değer bir yoldur. Bu yol insana, bir yandan, sanatınkine, fakat ortalama sanatinkine, kendini realite diye, hatta reel diye kabul ettirmek isteyen iyimsere ve santimantal roman sanatinkine benzeyen yapma bir dünya açar, öte yandan bu yol insanı toplum dayanışmasının gediklerinden faydalanarak , başkalarına karşı çıkarını gütmeye yönetir.Dayanışmanın hiç olmazsa bağlantılı (Relatif) iyimserliği kabul edilmektedir. “Bizler de tıpkı sizin gibi düşünüyoruz, iyi bir hareket her zaman mükafatlanacaktır” , “seviniz, çünkü sevileceksiniz”.. Bütün bu cümleler ve daha bir sürü benzerleri eğitimin ortak temelleridir.Bu dünyanın hayrete değer düzenlerini alkışlamak üzere koca koca ciltler doldurulmuştur. Dinsel ve ahlaksal romanlar tarzında yazılmış bu uydurma hikayeler duygulardaki pek sert olmayan mantıklığı ispatlamak için kullanılır.Politik ekölün mübalagaları bile aynı metodun özel uygulanmasından başka bir şey değildir, daha radikal akımlar ise katı bir mantık ve göze batan bazı inanların bırakılmasıyla aynı kavrayıştan başkasını uygulamaz. Gerçek şu ki toplum ruhu “hileye” sapmaya her zaman uygundur. Kısa bir an “düşünmeniz” her şeyi çözüyor! Yanılıgıya mahkum, zevala mahkum İnsanı kendi haline bırakmak gerek, bu takdirde cemiyet daha iyi ayarlanır, fert ve iyi ayarlanmış cemiyet birbiriyle daha iyi uyuşur o zaman. Bundan ötürü, içinde çarpışmaların kum gibi kaynaştığı toplumu yıkmak, yeniden kurmak , sonra da birdenbire veya usul usul, bir başka toplum ortaya koymak lazım..ama nasıl? Hangi “toplam” değerlerle? Yok mu diyorsunuz? Hiç sanmıyorum, o değerler bu toplumun harcında ezelden beri var, unutan, unutulan biziz, Almanya’nın ünlü Goethe Enistitüsü yığınla sosyoluğunu Kapadokya ovasına gönderiyor “Ahilik” kurumunu araştırmaları için, çünkü insanlık tarihinde ilk kez üretim mekanızmasına , sosyal hayata, bilimsel bir yöntem öneriliyor, bölgesel işsizlik ve çöküşün önü kesiliyor. Ahilik kurumunu yeniden kuramayacağımıza gore “Ah” edip IMF’nin hepimizin hesabına fatura ettiği kabarık borç hanesine tefekküre dalacağız . Bu utancı, bu “çirkinliği” bu “gaddarlığı” hepimize reva görenleri biliniz, bunun ulusalcılık ile de bir ilgisi yok, senin, benim, hepimizin onurudur, bu toplum, bu ulus bunları hak etmiyor. Şimdi ne oldu da akşam akşam sufi böyle konuşuyor? Yazıyor. Hiç, bir ilk bahar esintisi geldi .. geçti. Tıpkı diğer uçucu düşünceler gibi, uçucu işte..Gelir uçurur, kaçırır, sonrada yığınla soruyu önünüze bırakır çeker gider işte ! Yığınla soru ! Ve insanları katı, beton yürekli elleri ceplerine değil yüreklerine gittiği için suçlayan ve azap kuyularına fırlatıp atan sersem “edip” esintiler işte..onlar yazar, siz sadece “okursunuz”! Bahar mevsimidir ey yazar, bir arpa tanesini bu kez sen toprağa bırak, belki “ürün” olur. Borges Defteri son 2 ay zarfında köy okulları kütüphanelerine , öğrencilerine, onların fedakar öğretmenlerine toplam 2700 adet kitap gönderdi! Bir öğün yemek ve duyarlılık iradesiyle gerçekşetirildi bu muazzam iş. Ne bir kuruş kimseden sponsorluk aldı, ne de en ufak bir yardım, kitap, kalem ne ki, o uzak, unutulmuş canlarımız can istesinler, can koyarız o köy yollarımıza. Her karışını bilim, sanat, kültür taşıyla donatacaklarından zerrece kuşkumuz yok, bütün bu pislik kokan kartel medyamıza rağmen, sabah akşam kin, nefret, şiddet, barbarlık ve Kitch ruhu serpiştirmelerine rağman o köy okullarından yarının Yunus’ları, Nazımları, Rumi’leri, Karacaoğlanları, Dr. Behçet’leri, Kıvılcımlı'ları, Nermi Uygur’ları yeşercek. Umudunuzu yitirmeyin yeter.

Aklımızın bile olmazsa fikrimizin bir yerinde dursun isterim. Şiirin, edebiyatın, defterin, defterlerin, erlerin, erenlerin, felsefenin amacı bir yerlere varmak olmadı hiç ve de bir zaman !
‘Kanatlanmak, takla atmak, tersinden akmak, yuvarlanmak, bizden, kendinden geçmektir
belki de içine gömülmektir..’ sonar kendinize sağlam geri dönmektir, yolda düşenin sadece ruhu incinmez, teni de yara alır! UNUTMA.
durmak
ve düşünmek ise en son gelir: o da her yiğidin harcı değil.
Yaşamak ara sıra arızalı bir hayattır.. Arızalarımız “bol” olsun ki iyi yaşamayı
Hep beraber öğrenelim.. ben Argos gibi “düş bolluğu” değil, düş kırıklığı istiyorum,
İstiyorum ki : dostluğun, kardeşliğin kıymeti az+biraz anlaşılsın o paha biçilmez hazine,
uyanık hiphopçu ne diyor:
“ben bir kuştum artık”.. işte bir kuş olmak, konarken, ve kalkarken dallari incitmemek, yeteneklerin en yücesidir.
kör talih işte..
Selamım defter okurunadır,

Sufi.

Merak etmesin kimse “bunlar” eski ormanlardır,
Meşeleri güçlü, dik durur daima.. (sur)
* * *
defter: Sufi'nin bu yazısı arşiv yazısıdır...
can kardeşimize en içten geçmiş olsun dileklerimizle
bir an önce sağlıklı ve her zamanki Sufice coşkusuyla
aramızda olmasını temenni ederek...sabr et, çoğu gitti azı kaldı...




Alıştık-Uzlaştık// Sufi





Alıştık
Uzaklaştık

Sessizlik yok artık etrafımızda, sokakta maddi canların peşine düşümüş
insanların bağırışması, caddelerde her gün yeni bir renk benimseyenlerin adımları.
Anlamadan alışıvermişiz binalara, seslere, kokulara, görüntülere..
Ve anlamadan uzaklaşmışız “bizden”, çınar ağacından..
Varlığımızdan habersiz, görünenleri varlık sandık.
Hiç’ten uzaklaştık.
Nadya(eşi tarafından öldürülen Afgan Şair) için ağlar tüm sözlerim,
On adım ötesinde uyur Kandahar’ın Ney + Mey Şairi:
Ve “ey şaşkın adam, bil koca gövdenle ne hiçsin.
Yıldızlı göğün en yüce kubbenle de hiçsin.
Madem bozulur, her oluşan şey, bu düzende,
Bir tek soluğa bağlısın ancak, yine hiçsin.”

Nadya’nın ezilen onurunu kemik iliklerimde hissettikten sonra
Ne düşündüm, biliyor musun?

Yaşlı bir adam tarlasında çalışırken tebdili kıyafet halk içinde gezen hükümdar ona yaklaşır.
Selamlaşırlar, yaşlı adam yolcunun sıcaktan bunladığını düşünerek ona su ikram eder. Daha sonra sohbet etmeye başlarlar. Hükümdar yaşlı adamın sözlerinden etkilenir ve ona kim olduğunu sorar. Yaşlı adam ona:
-Hiç, der.
Hükümdar merakla :
-Ne demek bu, senin muhakkak bir adın ve ünvanın vardır?
Yaşlı adam yine:
-Hiç, der.
Hükümdar bu sefer kendisiyle alay edildiğini sanar.
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun, ben bu ülkenin hükümdarıyım, der.
Adam durumu izah etmeye çalışır:
-Peki hünkarım, siz bu ülkenin hükümdarısınız, bundan sonra ne olmayı planlıyorsunuz?
Hükümdar şaşkın bir tavırla :
-Hiç, der.
Yaşlı adam o zaman:
- Hünkarım işte ben sizin hükümdarlıktan sonra ulaşacağınız o mertebedeki adamım, der!
imdi: kalbim nasıl geçer senin mis kokan adının üzerinden “güzel” Nadya ( jm’nin deyimi ile: “Nadya’m”).
Biz vahşet barikatlarında çırpınırken, sen bir masum niyaz olursun,
Kırılganlığın içinde saklanır çığlığın.. Neden duyulmaz o masum, örtülü, mahcup çığlığın?
Sen o bin şehzadenin ulaşamadığı hiç’in somut yüreğisin.
Neyin kavgasını verdin içinde?
Hangi karanlığın ışığını aralamaya gittin?
Bizler hala ve her geçen saniye kısalan bir mumun aydınlattığı
o yerdeyiz..




Sufi.


defter/yazıyla ilgili bağlantı:


Borges // Ulus Fatih



BORGES

Genellikle bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun kişiliğini sevmeye dek varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır ya da yaşamımız
boyunca hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i seviyoruz, Borges 1986'da öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez böylece öğrenmiş oluyordum (o bu tür paradoksal anıştırmaları severdi; varlığını bilmem için, o şeyin yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse bir Borges sorunsalı). Bir yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu bakımdan kişiselleştirmek bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla bütünleşirken Borges gibi bir ime sığınarak özet bir tutum sergileriz gerçekte ve amacımız yalnızca bir kısaltmaya sığınmaktır, çünkü öznel olan şudur ki yazar değil, olan biteni sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen öyledir ki Dostoyevski yerine Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes yerine Don Kişot demeye başlarız.

Onun öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim, öykülerinden birinde, bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir çiftlikte sürülerin başına getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni o denli artar, yetkileri o denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar beyi) yerini alacağı (çiftliğe el koyacağı) sanısına kapılır ve düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar demetiyle, gerçelliğin çakışması noktasında utku dolu tavırlar ve gururla yükselen davranışlara yönelir. Öyleki çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma şansına bile sahip olur. Ama günün birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen kadına ters bir hareket yapar, olaylar zincirlerinden boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve adamlarının onu aşağılayıp, son derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve anlamsız yalnızlığın çukuruna yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve baştan beri kurgulanıp, bile isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak anlar... Öykü bize şunu anlatmak ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir hayal (ya da düş) alamaz, güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu bizim için büyük bir derstir, düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların bilmesi gereken bir ders. Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine koymasına çoğun kızarız ama görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi, uskıran ve çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.

Bir başka öyküde, öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan kahramanımız, korkusuyla o denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın ismiyle yaşamaya başlar ve kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır, düşle gerçeği ayırt edemez hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve gündüz haram olur, her öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde olduğunu anlar ve bir gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye tepki vermez ve bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten öldürüleceğinin ayrımına bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne denli zarar verebileceğini ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti ruhiyenin insanı nasıl insan olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki daha binlerce anlam çıkarmak okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam bakımından sonsuz bir parçalanım içinde olurlar.

Bir başka öyküde bir leoparla (jaguar) yanyana hücre hapsine mahkum olan adam, leoparın çizgilerinde tanrı ya da evrenin sırrını aramaya başlar (belki de düş görüyordur), gün gelir sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani onu okumayı başarır. Sonuçta adam bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği göstermeyecektir, kendisine yapılan işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği, leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve herşeye hükmetme olanağını da yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda, burada çile çekmekte olan bir insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf olmaya kalksaydım, o sırra asla kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir sırra vakıf olma nedeni de, sırrın kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür adam ve yaşadıklarının kişiye özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu kabullenerek, kendisini zindandaki yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür. Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun içinde okura bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir filozof, yaşamda hep paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir başka filozof, yaşamda eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün güçsüzü hep ezeceğini söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil davranırmış. Bu kıssayı aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof gerçekte hümanist ve hangisi yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce diye bir soru yöneltiyor. Yinelemiş olalım ki, dünyadan umudunu kesmeyen bir filozof her sabah ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden çıkarmış, soranlara da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek dermiş.

Sözümüzü bağlarken, İst. film festivalinde (ayların en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin görkemli filmi Leopar'ı (1963) izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden C. Cardinale'nin, üzünç dolu konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim. Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi) yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı uyandırdı bizde ve dostum davetim için teşekkür ederken, "sebep olana lanet olsun" diye söylendim, anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka bir Borges öyküsü dedim.

Yazarı: Ulus Fatih




Performansın içindeki şarkının sözleri // Leon Felipe



Italyan sanatçı Pippa Bacca'nın
performansının içindeki şarkının sözleri...


Tecavüze, ki sınırı geçmek anlamına gelir; sadece beş yıl hapis cezası verilirken, bir insanın geleceğinin ve duygularının gaspına bu ceza uygun sanılırken: Şehrin içinde dev insancılık oynayan çevre katili jipleri gaspedenlere 20 yıl veriliyor. Tüm bu zırvalık içinden geçerken şimdi, Bacca'yı yitirmemize neden olan
mahlukatla, Kültür Bakanı aynı yorumda bulunuyor: " Türkiye'nin imajı için kötü oldu" Televizyonda Bacca haberini dinleyen mahlukat kahvedeki masadaşlarına böyle söylerken aynı cümlenin "turizm sezonu da başlıyordu be bakanım!" diyen Kültür Bakanlığı uzmanlarınca yinelenerek Bakan'ın ağzına dolanması ayrı husus mudur acaba yoksa aşağıdaki şiiri performansına dolayan güzel Bacca'nın ölümüne neden olan aynı duyarsızlık, omurgasızlık mıdır? Saflığın dilegelişinde ve en savunmasız haliyle bir gelinliğin içinde hep bir iç savaş yaşamış ve kendi insanlarını öldürmüş coğrafyalardan geçmeyi, onlara bir şeyleri anımsatmayı arzulayan Bacca için anımsanılacak bir şarkı bu evet. Ne yazık ki ülkedeki kadınların yarısı, benim başıma böyle bir şey gelmez, düsturuyla " Ben hiç otostop çekmem, böyle bir kıyafetle mi! Asla" Laflar ederken ve bu felaketin kendilerini bulmayacağından emin olmak istercesine tuhaf bir psikozla Bacca'yı hemen unuturlarken, evet o ve o yaratık gibi tuhaf sapıkların yaratıcıları olan tüket babam tüket sistemi içindeki
devran unut babam unut halini de alıyor. Ölümleri unut, işkenceleri unut, haksızlıkları unut, tavuğa tevavüz eden imamları unut, insanlığı sadece sen eline al ve bir basit ahlak oyunuymuşçasına kendi aklındaki hayalden kurallara oturt ve buna yaşam adını tak: " Yaşam böyle işte!" Hayır yaşam böyle değil, imaj desturuyla cebine para koymaya meraklı siz manyaklar böylesiniz, diyenlere de " Şaşkın, tuhaf, marjinal, deli..." yaftalarını tak. Neyse şarkının sözleri aşağıda...ve evet hüzünlü ve yaşamın ve ölümün farkına varan doğuran bir jeanne darc efsanesi içinde erkek tanrıyla konuşmaya çalışabilmek kadar meydan okuyucu.

Giovanni d'arco
jeanne d’arc karanlığın içinde
atını sürerken, alevler onu takip ediyordu
zırhını ve pelerinini aydınlatacak bir ay yoktu
onun bu sisli gecesinde, yanında olan hiç kimse yoktu

bu savaştan yoruldum artık (dedi)
eski günlere döneyim
bir gelinlik ya da herhangi beyaz bir şey
göz yaşına veya zafere doğru olan bu yolculuğumu gizlesin diye

duymak istediklerim senin sözlerin
her gün atını sürerken seni izlerdim
ve içimde bir şey, biliyorum çok istiyor
öylesine soğuk bir eroin zaferini, şöhreti yakalamayı

ve kimsin sen? oyunda kendi kendini eğlendirir gibi söylemişti
kimsin sen? benimle böyle saygısızca konuşan
gerçekten de ateşle konuşuyorsun
ve ben senin yalnızlığını seviyorum, senin bakışlarını seviyorum

ve sen ateşi biraz serinletirken
ellerin o anda herhangi bir şeyi tutmakta (sıkmakta) olacaklar
ve susarak, o içeride tırmanışa geçmişti
gelin olmanın kendince, en güzel şeklini sergilemek için

ve ateşli yüreğinin en derinlerine
o*, jeanne d’arc’ı aldı ve sarıp sarmaladı
ve herkesin üstüne, yükseğe
beyaz giysisinden nafile kalanları astı

ve ateşli yüreğinin en derinlerine
jeanne’i ve işaretinin içindekini (?) aldı
ve sonra açık ve net olarak anladı ki
eğer o (erkek/tanrı) ateşse, o (kadın/insan) da odun olmalıydı

onun acısının* ürkütücülüğünü gördüm
onun ışık saçan bakışlarındaki onuru gördüm
aşkı ve ışığı da görmek isterdim
ama, her zaman böylesine zalimce ve kör edici mi olmak zorunda?


Yazarı: Leon Felipe


Pippa Bacca için...(1+1)





A PIPPA
Abito bianco

per andare a nozze con la tua morte
e con quella di noi tutti
Ti sei vestita di bianco
ma siccome la tua anima mi sente
ti vorrei dire che la morte
non ha la faccia della violenza
ma che è come un sospiro di madre
che viene a prenderti dalla culla
con mano leggera
Non so cosa dirti
io non credo nella
bontà della gente
ho già sperimentato tanto dolore
ma è come se vedessi la mia anima
vestita a nozze
che scappa dal mondo
per non gridare

PİPPA'YA
Beyaz elbise

Düğününe gitmek için ölümünle
Ve hepimizinkiyle
Sen beyazlar giymiştin
Ama sanki ruhunu hissediyorum
Demek istiyorsun ki ölümün bile

Yüzü şiddetinki değil
Tıpkı bir annenin iç çekişi gibi
Seni kucağına almaya gelmişcesine
Yumuşacık ellerle…
Sana ne diyeceğimi bilmiyorum
Ben insanların
İnanmıyorum iyiliğine
Çok acı çektim şimdiye değin
Ama sanki ruhumu görüyormuşsun gibi geliyor
Düğüne gider gibi giyinmiş
Dünyadan kaçan
Çığlık atmamak için

Şiir: Alda Merini
Türkçe Çevirisi: Sezin Öney

* * *
...

yazmak istedim, gerçi yaşanan şiirdi.
ne söylesem gölgesinde kalacak. olsun.

ne zaman içim kavrulsa, ben bunu biliyordum, diyor
utanıyorum kendimden.
üç kuruşluk bilici durumuna düştüğüm bu meydandan.
hayatın şaşırtacağına duyduğum gizli inançtan.

ama meydan şaşırtmıyor, şaşırtmamasıyla şaşkına çeviriyor.
belki şaşar deyip, gözlerimi deviriyorum.
bön bön bakıyor, bir garip rezillik.
üzgün olmanın ötesi yok. anladım.
ardıç kuşu meydanı bu, illa bokundan dirilecek.

yıllanmış korkuları değişecek değil benim yüzümden.

alışkanlık mı aşka sığmayan, pöh..
talan edilen sokak çeşmesiyle,

ölümle taçlanan gelinliğin benzerliği nerde
beyaz mı göz kamaştıran.

kirlet ve kurtul.
yaratısına ihanet eden bir mercekten.
her şekil yeniksin.

Şiir: Nefise Pınar




Pippa Bacca Anısına Saygıyla...


İKİ PERFORMANS SANATÇININ VEDALAŞMA FİLMİ...





"Gelin Yolculuğu" adlı bir performans ile yola çıkan İtalyan sanatçı Pippa Bacca (Giuseppina Pasqualino di Marineo) Gebze’nin Tavşanlı beldesi Ballıkaya Sarıbeyir mevkiinde ölü bulundu.
Pippa kendisinin çizdiği ve Boyblo'nun ürettiği bir gelinlikle otostop yaparak seyahat ediyordu. 5 Nisan'da "Annelik ve Kardeşlik'" hakkında temaslarda ve girişimlerde bulunmak üzere Beyrut'ta bekleniyordu.

Pippa yakın zamanda savaşın altüst yaptiği Slovenya, Hirvatistan, Bosna gibi ülkelerden de otostopla seyahet etmişti.

sanat doğadan sonsuzluğa atılmış bir adımın adıymış!
ve şimdi Pippa Bacca nice boyanmamış resimlerle buluşacak, bir cinayetin anatomisinde!
Ah ey Pippa Bacca
Ey beyaz güvercin, "annelik ve kadınlık" uğruna
bütün kederlerini, sevinçlerini yükleyerek geldin bize….
( olmadı “ışığın karşısına” oturamadın)…
oysa
konuklarını hep yüreğiyle ağırlayan bu topraklar
bu kez
dallarını senin için toprağın yüreğine dokunduracak…
bin sızıyı
sessiz fırtınaya dönüştürerek…


* * *


GEÇİŞ

İki dağ arası hayat.

Geçiş köprüden ya da sudan…
Kurbağaları güneşe bırakıp
gökyüzünden geçmeye kalkışan
uçarı bir nehirdi aşk.
Rüzgâra konan damla mıydı tutku?
Yağmurun evini arayan ateş miydi şüphe?
Kırık sesli tozlu plakların ortasına düştü
karıncalanan aşkın ayetleri,
söndürdü dağın içindeki arzuyu.
Hüzün düğümünü açınca,
silkeledi aşk, düşlerini ağacından.

İki bulut arası ölüm.

Fırtınanın oyduğu mağaraya
definelerini gömerken aşk kuşu
büyülü bir dizenin harflerini
kokluyor sanki.
Fısıldıyor uçmanın ve
bulutta durmanın sırrını
dallarından kaçmaya hazır
gezgin bir mevsim gibi.

Şiir: Dilek Değerli

* * *


kederli ailesine
sanat ortamımıza baş sağlığı diliyoruz...

borges defteri






"Senin olanı iyice koru"...// BORGES DEFTERİ











ANITLAR YÜKSEK KURULUNU
GÖREVE DAVET EDİYORUZ!



Bir tek “hüzün” kaldı geriye; baki? Hiç…

“Senin olanı iyice koru…böyle davranırsan hiçbir aksilik mutluluğuna engel olamaz.”
( Epiktetos M.S 50-130)

Tarih, insanın ve onun geride bıraktıklarının izdüşümüdür. İnsan toprak üzerindeki kendi “ayak izlerini” kavrarsa ve bunu görüp bilinçlice sahiplenirse ve varlığını anlamlı kılacak bir doğruluk-doğrulukta kullanırsa bunun elbet ki tüm sorunlarına değilse de birçok kör düğüme çare olacağı kabul edilmektedir.
Üzerinde serpildiğimiz şu geniş topraklara sanki bir nehir kıyısında oturuyor ve nehrin akışını izliyormuş gibi odaklandığımızda neler karşılamaz ki bizi? 10 Bin yıllık insanlık izleri bir adım ötemizde, içimizde bizi durmadan bir sükun, huzur limanına davet eder. Bunu yaparken herhangi bir olumsuz heves, sabırsızlık ya da acil durum yok. Kimse de sizi bunun için zorlamaz. Oysa tüm o dilsiz nesneler, ayak izleri: “bizi sadece izleyin, dışarıdan bakın” dercesine yakarırlar.
Güzel bir “durum” veya “an” yaratmak, bu fiili durumu ortaya çıkarmak çağımızda üzerinde durulacak “ iyi bir şey”dir!
Bütün güzel durumların bir çeşit paradokstan çıktığını kabul ederek. Kendin için, iç huzurun için, daha önceki “adımları” “izleri” kavramak için ruh denklemini, kavrayışını, anlayışını ne kadar yukarı çıkarırsan, gerçeklik ikileminin o kadar derinine inersin. Yoğun bir varoluş akıntısıyla birlikte akarsın.
İşte tam bu noktada bir "ego" değil, “hadise-olay” olursun, ya da? Olayların bir süreci. Bunca olup biten arasında bilinç nerde durur? Bilinç bir “şey” değil, süreçtir, onu bir “nesneye” biz dönüştürürüz. Tanımlı, yer yer durağan, akan, bazen “sınırlı”, bazen tüm sınırlara, zamanlara meydan okuyan bir nesne. Bizim ölümlü, o nesnenin “ölümsüzlüğünü” müjdeleyen anlar-süreçlerin toplamı. Ego’nun ölümü, gerçek hayatının başlangıcı. Hakikat’in izdüşümü, gerçek yaşam: geride bırakılan üretim süreci, yaratıcılığın sonsuzluğu.
Günlük keşmekeşler ve tanıklık ettiğimiz olumsuzlukları haykırmak için "hangi dili", "hangi aracı" kullanmalıyız? Biliyoruz, hala “duygular için genel bir kural üzerinde hak iddia etmeye yetenekli tek şey sadece biçimdir”, iyi de duygular, duyuşlar, hissedişler her an sekteye uğratılırsa Yeni Kantç’ı dil ve üslup bile çamura saplanıp kalıyor o derdi-kederi- tıkanlıklığı aktarmak için. Akıl yoluyla kavramak, yanıtlar aramak, ifadelerimizdeki kesin cesaretin yolunu kesmemeli. Eğer bu İstanbul kentinde izlediğimiz, her gün dokunduğumuz, geçmişten günümüze aktarılan izler, adımlar, kalıntılar birer yapmacık sanatsal ürünse söylenecek bir şey yok, oysa 3000 yıllık bir birikimin hiçbir adımında o izlerin sunmak istedikleri düşüncelerle bir ayrıksılık zemini görünmez, tümü belirli bir tarih, dönem, dünya algılayışı ve düşünceye dayandırılarak oluşturulmuşlar. Tek tek ve tümü, 2000 yıl önceki bir tuğla parçasından tutun, yüz iki yüzyıl önceye tarihlenen ve nerdeyse hala tüm yaşamımızın işaret taşlarına dönüşen o şaheser mahalle anıt taşları, mezar başlıkları ve çeşmeler, sebillere kadar.
Peki bizler ne yapıyoruz? Adım adım ve binlerce yıla yayarak o ihtişamı, estetiği, tarihi, mimari dokuyu bize bir emanet olarak bırakanlara karşı nedenli vefalı davranıyoruz?
Son dönemlerde kentin üzerinde bir “Vandal” ruh dolaşıyor! Önüne geleni tahrip ediyor, yakıyor, yıkıyor! Adeta kentin tüm tarihine, mimarlık mirasına meydan okuyor!
Ve bu gidişatın ilk majör ürünü Dolmabahçe Sarayının avlusuna her türlü yasa çiğnerek gerçekleştirilen Otel projesidir. İstanbullunun elinden alınan o “Cennet Bahçesi”ne zamanında sesini çıkaramayanlar şimdilerde ise adım, adım yok edilmeye çalışılan, tahrip edilen çok daha başka güzel değerlerinin hazin, dokunaklı öykülerine tanıklık ediyorlar. Bizler Borges Defteri olarak o anıtlar, güzelliklerin üzerine olanca kin ve nefretle uzanan “kirli” ellerin geride bıraktıkları “çirkinliklerin” bir kısmını buradan yansıtıyoruz. Daha dün, Boğaz kıyısında koskoca tarihi yalıların içlerii boşaltılarak yangına kurban edildiler, tarihi kapıları bir süre sonra İstanbul'un herhangi bir “Bar”ın giriş kapısı olarak "derdest" edilerek yerlerine teslim edildi. Şimdi merak ediyoruz İstanbul’un bu orta yerindeki tarihi Maçka çeşmesinin muhteşem güzellikteki paneli ve( önyüz ile simterik olan) arka yüzü olduğu gibi hangi lanet evin, veya yalının süsü olmuştur? Bu “katliamı” bu kente kimler reva görüyor? Hangi vicdan, hangi akıl o hunharca katl edilen çeşmenin benliğine, vicdanına dokunabilir? En önemlisi tarihin bu hüzünlü tanığı şimdi nerde? Kimin avlusundaki çeşmeyi veya hangi “viranehaneye (yalı, suni saltanat- yeni yetme zenginliğin, kültürsüzlüğün, kitch hayatın) süs olmuştur?
Bu şehir, bu tarih, bu miras bu çeşmeler bu sebiller bunca mı sahipsiz? Bunca mı kimsesiz?
Bunca mı her türlü çirkin ve kin,nefret kokan ellerin emellerine açık?
Suyun bir görkemli tarihi ve öyküsü var bu şehirde, bu öykü bu güzelim abideler, bizi biz kılan değerlerdir- tek tek- , birer birer yok edilecekler, kendi hallerine terk edilecekler(Amerikan pazarının hemen arkasında bütün ihtişamıyla kendini korumaya alan! Saat Kulesi gibi) kıyıma uğrayacaklar ve biz, siz, hepimiz sadece günlük politik çekişmeler, suni kavgalar, derbederlik zemininde bu durumlara duyarsız, hissiz, buz tabakası gibi bakacağız-davranacağız? Öyle mi???
Bu her şeyden öte kendimize, tarihimize, mimari üslup ve birikimimize karşı sergilediğimiz “vicdansızlık” olur! Tarihin geçmiş sayfalarında yani ‘geçmişte yaşanmış olanların hepisi bugün bizimle birlikte yaşarlar. Kuşkusuz hiçbirimiz kaba, bize emanet olarak bırakılan güzelliklere umarsız bir ev sahibi olarak davranmak istemeyiz…
İstanbul Anıtlar Yüksek Kurulunu (1 Numaralı bölge kurul üyelerini, ki biliyoruz kentin birçok noktasındaki tarihi değerlere çok hassas ve duyarlı bir tavır sergilemişlerdir) ve Büyükşehir Belediye’mizin konuyla ilintili sorumlu müdürlüğünün dikkatini çekmek istiyoruz. Lütfen Beşiktaş ve Maçka semtindeki bu tarihi çeşmelerin iç burkan sesine kulak verin, bu güzide semtlerin sembolleri olan abidelerimizin göz göre göre yok olmasına, tahrip edilmesine duyarsız kalmayalım.
Bu en güzel abidelerimiz, mimari mirasımız sayılan çok önemli iki çeşmenin perişan halini sunuyoruz. Sesiniz, elleriniz, ruhunuz bir çember olsun ve var gücümüzle kentin bu her an bize göz kırpan muhteşem güzelliklerine, izlerine sahip çıkalım.
‘İnci, bir kum tanesinin etrafında acıyla örülü bir tapınak’ olmasın bu kez!

BORGES DEFTERİ

(borges defteri tarafından çekilen film ve fotoğrafları dikkatlice irdeleyin lütfen ve bu yazıyı ulaşabildiklerinizle paylaşın)
daha fazla bilgi, iletişim için: defterposta@yahoo.com)


2+2 // Şiir


Free Image Hosting at allyoucanupload.com



Zehrin Tini

Dün gece bir iguana yuttum
Bana hep bir imge olarak gözüktü kabusum
Küçük bir Şili kitabından sızmış yazgıdır
Mutlak gelecekten geri dönecektir
Orospu olsa da hece
Kanar vakitsiz gece gece
Zehrin tini ölü eti
Hissizliğin rengidir sadece gece…

Dedim baldırandır içilmez mi?
Çölün rüzgarına karışmış bir Kerbela sözüdür
Utanç bitti; alış ruhum sessiz geceye
Ağır aksak kaldırımlar boyu ilerler
Durur zaman stigmata stigmata
Dedim baldırandır içilmez mi?
Vuslat zehrini Azrail pusuda bekler


Biliyorsun sevgilim ben hastayım
Şimdi asitle yıka ruhunu
Kaynasın günahlarınla etin
Soyun tüm kirini Hallac’ı düşün
Hissizleşti bu küçük tatminle gece
Hissizdi aslında hep hecegece
Dedim baldırandır içilmez mi?

Bana hep bir imge olarak gözüktü kabusum
Ve kırdığım kalbim değil;
Kalemdir!

Şiir: Rafet Arslan

* * *

Trapez

iki şehir arasında
bir uzun yol:trapez

iki bayram arasında
bir sızı ki görünmez

şehirleri geç e geç e gelir de
bir şiirden geç emiyor bu cambaz

iki dudak arasında
bir kayıp söz .unutkan
avucunda gezdirir de kalbini
bir yokluğa sığamaz

iki nehir arasında
tek kürekli o kayık
iki dalga arasında
bir limana varamaz

iki sokak arasında
yüzümüze vurup
geçen o rüzgar
iki yaprak arasında
bir serinlik olamaz




iki bulut arasında
sıkışıp kalan o yağmur
iki öfke arasında
bir boşluğa yağamaz.

iki nefes arasında
geçip giden ömrümüz
iki heves arasında
bir güneş ki doğamaz.

Şiir: Sabahattin Umutlu

* * *

Başkalaşım

"arasak bulamayız gölgemizi
hangi suya baksak namevcuduz." (c.s tarancı)


/
damarlarımdan
çalımlı ırmakların gökyüzüne değdiği yerde
vaz geçtim.
bi’bahar sabahıydı (anımsıyorum)
kumruların sustuğu bi’sabahtı.
çalımlı ırmaklar gökyüzüne boşalıyordu. gördüm. utandım.
damarlarıma baktım
aynı tonda akıştılar. gökyüzü gibiydi içim.
aynı ıslaklıktılar aynı genişlik
biri birine karışıyorlardı
da ben kaçırıyordum aklımı.
kuşların kanatları vardı. herkes bilir bunu. ama ben içimdekileri diyorum:
kanatsızdılar. gördüm. kıskandım.

geriye doğruydu her şey.

suyu tekmeleyen bir çocuktum da sanki bi’kadının rahminini oyuyordum.
mezar kazıcılar
günahlarımın affı için dua ezberliyorlardı: yüzüme bakarak.
tef sesi gerginliğinde
kanun sesi katılığındaki yüzüme.

geriye doğru bi’akışta bütün ırmakları kanımdan geçirdim
neye baksam iğdiş edilmiş masal kokuyordu her şey:
çizmeli kedi kırmızı başlıklı kızın ırzına geçiyordu.
altı cüce kurtla dansa başlıyordu.
yedincisi rapunzelin peşinde.
ben vaz geçiyordum damarlarımdan
her şey kör kütük karışıyordu diğerine.

balonu üf’leyen çocuktum da sanki bi’kadının nefesi ile uzuyordum göğe.

vaz geçtiğimi sanıyordum damarlarımdan.
“hiç olmadılar ki vaz geçesin” diyene dek onlar.
onlar ki yüzümde buhurdan ve efsunla türlü çengideydiler.
dert ehliydiler sonra: “armudi kemençe sesi kadar yoksun” dediler.
“ben yok olansam siz kimsiziniz” dedim.
sustular. kanatları vardı.

çocuktum sanki. bi’kadının yüksek topukları ile kanatıyordum masalları.
uzayan saçlarının kurtarıcılığını
eril bi’güce bağışlıyordu rapunzel.
kendisini kurtaranın kendisi olduğunu bilmeden!
çocuktum. kadınlığa özenen bir ruj rengiydim her yere bulaşan.
kendimi yok sayıyordum da böylece kendim oluyordum!
“hiç olmadın ki yok sayasın” diyene dek onlar.
rapunzel kesiyordu saçlarını.

durdum.
gece oluyordu.
her şey olmaması gerektiği zamanlardaydı.
yağ döken bi’çocuktu kumru: sesindeki yakarıştan anlıyordum.
yüzümde kıptî: “geceler dişidir” diyordu. ben gündüz oyunuydum.
udi
tanburi
kanuni
çekip gittiler yüzümden
flüt sesi kararsızlığında kanatları vardı.
gece oluyordu:
bi’ırmaklara baktım. bi’göğe
damarlarım mı?
onu boş verin:
kendimi ayak parmaklarımdan astım!

hiç (bu kadar dişi) olmamıştım/

Şiir: Ela Dincer

* * *


OLMAYA DEVLET CİHANDA

Pek muhterem
Ali Osman efendi
Saye-i İkbalinizden
Ve nikbet-i rüzgarımızdan
Yusuf yusuf
Yusuflayarak
Mektubime
Başlayorum.

Size bu mektubiyi
Kutuplara doğru topuklamış olan
Üzgün develerin
Bakış açısıyla yazıyorum.
Siz buna bakış açısı diyebiliyor musunuz?
Ben diyebiliyorum.
Lakin şu bıkıp usanmadığınız
Ali-Cengiz oyununda
Beni orada da bulacağınızdan
Ve üzerime
Çığ olup
Yuvarlanacağınızdan
Dakka şüphe etmiyorum.
Bazı şeylerden şüphe etmek bana göre değil.
Şüphe ve kibir içinde yanan bu kellenizi
Nice harici harp uğrunda
Dahili bir barış havasıyla
Yaslar iken
Puantili kravatıma,
Peki siz işkilli efendicim söyleyin;
İlahi şüpheci
Rene Descartes’in
Hayvanat-ı ehliyeyi
Hissiz mekaniklerden sayıp,
Bu zannından da
Dakka şüphe duymayıp,
Onlar üzerinde en caniyane deneyleri yapacak denli
Saf ve budala bir kişi
Olabileceğinden
Ve nihayet
Ayıların ülkesi Stockholm de
Bir kış günü soğuk alıp ölebileceğinden
İşkillenmiş miydiniz hiç daha önce?
Fakat yine de şuurumun kopçasını
Kırbacınızla açmış olmanız
En caniyane bir davranışınız
Sayılmazdı.
Peki benimle
Nal ve mıh suretinde
Bir isim bir resim ve bir hüviyet
Kesinliğinde
Konuşan
Ve yüzünüzde eski bir savaş yarası gibi açılmış olan
Ağzınıza ne demeli?
Kimim ben?
Süt kasesine oturmuş
Zarf budalası bir
Deli mi?
Yoksa
Edwin Hubble devrinde,
Bana hediye etmiş olduğunuz
Şu onyedinci asır dürbünüynen coşup
Karanlıkta gölgenizin boyunu ölçmeye
Devam edeceğimi mi düşünmüştünüz?
Ne diye?
Üzerinde pirzolanız yapılası
Mangal yüreğimden fışkıran
Bir cesaret ve heva ile
Yazdım bitirdim
Kıvırdım vasiyetimi.
Daha fazla bölünemez olan bir şeydir deyi de
Son bir işaretle koyup cümleye
Nokta kadar bir vatan bağışladım hepinize
İyi ettim mi?
Şimdi buçuğa beş kala
Sıcak kurabiye mevzuatı üzerine çalışmak istiyorum biraz da.
Amma
Mr. Göbel çelik konstrüksiyondan
Personel mevzuatı
Sipariş etmiş,
Bunun insan ve hava geçirmeyeni
Makbul ya.
Kolay iş.
Beni bu sizli bizli
Ortaçağ diline
Mahkum ettiğiniz için de
Utanmalısınız kendinizden
Kınıyorum hepinizi,
Öpüyorum ileri gelenlerinizi, FİNİŞ.


Şiir: Sibel Danande







BANKSY-SOKAKLARIN DİLİ






BANKSY ile gerçekleştirilmiş en uzun söyleşi:(*)

Gerçek kimliğini halen gizli tutuyorsun. Hiç kimliğini açıklamayı düşündün mü ya da düşünüyor musun?

- Popüler olmak veya ortaya çıkmakla hiç ilgilenmedim. sanırım, önünüzde çirkin suratlarını göstermek için can atan yeterince kendini beğenmiş salak var. gidip ufak çocuklara büyüdüklerinde ne olmak istediklerini sorun, alacağınız yanıt şudur: "ünlü olmak istiyorum." sorduğunuzda sebebini ya bilmezler ya da önemsemezler. ben sadece iyi görünen resimler yapmaya çalışıyorum, kendim iyi görünmeye çalışmıyorum. modayla filan alakam yok. genelde benim yaptıklarımdan çok daha iyilerini de sokaklarda görüyorum. ayrıca biliyorsun polisle ilgili çalışmalarım var. diğer yandan, benim gerçekliğim 15 yaşındaki bir grup çocuk için büyük bir hayal kırıklığı yaratabilir.

Graffitiye nasıl başladın?

- ingiltere'nin güneyindeki ufak bir kasabadan geliyorum. ben 10 yaşlarındayken "3d" denilen bir çocuk sokak duvarlarına resimler yapardı. sonra 3d resim yapmayı bıraktı ve massive attack grubunu kurdu. onun için iyi bir şeydi ama kent için büyük bir kayıp oldu doğrusu. graffiti okulda hepimizin yapmayı sevdiği bir şeydi. herkes yapardı bunu.

"Sokak sanatı" giderek "cool" bir kelime olmaya başladı. graffiti hakkındaki tanımın nedir?

- Graffitiyi, bu kelimeyi seviyorum. graffiti benim için "şaşırtıcı" ile eş anlamlı. diğer sanatların insanlara sunduğu daha az şey vardır. daha az ve daha zayıf. eğer karmaşık ve tiksindirici düşüncelerim olsaydı, sokaklara çıkıp normal resimler yapardım. eğer graffiti yapmayı bırakırsam, hayatta kalamam. bu, gerçek bir sanatçı olmaktansa bir örgücü olmaya benziyor. benim favori graffiticilerim, bir geceliğine öylesine elinde kalemiyle dışarı çıkıp duvarlara eğlenceli şeyler yazan, sonra da ortadan kaybolan insanlar. çoğu graffitici de, hızlı ve sessiz çalışma ihtiyacından dolayı bir stil kazanır. ama eğer bu stili, yatak odanızdaki duvara özenli ve dikkatli resim yaparak veya photoshop'la uğraşarak kazandıysanız, insanlar sizdeki farkı beş mil öteden anlarlar.

Ticari projelerden genelde uzak duruyorsun. hangi ticari projelerde çalışacağına nasıl karar veriyorsun?

- Faturaları ödemek için birkaç ufak şey yaptım daha önce. ama artık kimse için bir şey yapmıyorum ve bir daha asla ticari bir iş de yapmayacağım. bazı yönlerden bu bir şanssızlık, çünkü örneğin hawaii'deki bir yoğurt firması için posterler yaparken iyi vakit geçirebilir ve şimdi dünyanın öteki ucunda ziyaret edebileceğim arkadaşlara sahip olabilirdim. ama bu işin bir parçası da çeneni kapamak ve insanlarla tanışmamaktır. sergilerimin açılışlarına asla gitmiyorum ve chat odalarında veya myspace'de hakkımda yazılanları hiç okumuyorum. insanların benim hakkımda ne düşündüğü konusunda tüm bildiklerim birkaç yakın arkadaşımın bana söylediklerinden ibaret. ve içlerinden biri de sürekli para istiyor, yani onun da ne kadar güvenilir olduğundan emin değilim. bir şeylerin değerinin veya fiyatının ne olduğu hakkında fazla bir şey bilmediğimi de farkettim. her zaman bir şeyleri düşük fiyata satıyorum ve sonra çoğu insan onları ebay'de satışa çıkarıyor ve benim ilk elde onlardan kazandığımdan çok daha fazlasını kazanıyor.

Ama insanların resimlerini fetişleştirmesini ve senin yaptığın bir şeye sahip olma statüsü için yüklüce bir miktar ödemeye razı olmalarını kabullenmiş görünüyorsun.

- Londra'nın güneyinde bir trafonun kapısına bir stencil (graffitide bir şablon tekniği) yapmıştım. yakın zamanda biri, onu testere ile kesip oradan çıkarmış ve bir müzayede salonunda 24 bin pound'a satmış. ama aynı hafta içinde yine ingiltere'de islington belediye meclisi kararıyla bir caddedeki sekiz graffitimi ortadan kaldırmışlar. benim anladığım şu: sanat, biri onun için para ödemeye istekli de olsa veya biri onu görmemek için para ödese de, değerlidir. sanat dünyası büyük bir şakaya dönüşmeye başladı. ayrıcalıklılar için bir tatil evi gibi, gösterişli ve sulu. modern sanat ise yüz karası, rezalet. pozitif yönü de var ama: böylece hiçbir yeteneğiniz olmadan içine girebileceğiniz ve birkaç dolar kazanabileceğiniz dünyadaki en kolay işe sahip olursunuz.

Filistin'deki o resimleri yapmak tehlikeli olmalı. neden gittin oraya?

- Her graffiti sanatçısı oraya gitmeli. dünyadaki en büyük duvarı inşa ediyorlar. ben duvarın filistin tarafında çalıştım ve çoğu insanın ne yapmaya çalıştığım konusunda en ufak bir fikri yoktu. neden sadece kocaman harflerle "kahrolsun israil!" yazıp, israil başbakanını darağacında sallanırken gösteren resimler yapmadığımı anlamadılar. belki onların da kendilerine göre nedenleri vardı. beş gün yanında kaldığım adam, camdan dışarı filistin bayrağı salladığı için "kirli çuval"a (dirty bag) girdi. kirli çuval şu: israil askerleri ellerine bir çuval alıp içini kendi dışkılarıyla dolduruyor ve bunu ellerin arkadan bağlıyken kafana geçiriyor. bir filistinli bana bunu anlatırken az daha kusuyordum, ama daha duyacağım varmış: " bu aslında hiçbir şey. yeğenim aralıksız iki hafta o çuvalı kafasında taşıdı."

bunları gördükten sonra, eve dönüp insanların baskıya uğrayan filistinlilerin görüntülerinin tekrar tekrar televizyonda gösterilmesinden şikayet etmelerini duymak zor geliyor. oralarda yasadışı olarak graffiti yapmak çok zor. gecenin karanlığından faydalanarak kesinlikle yapamazdık bu işi, çünkü yakalanırsak vurulurduk. gün ortasında dışarı çıkıp, sanki turistmişiz gibi açık bir şekilde yaptık. iki kere askerlerle başımız belaya girdi, ama birinde filistinli sınır devriyesindekiler bizi zırhlı bir araca sokup kurtardılar. filistin sınır devriyeleri için duvara resim yapmanızın veya yapmamanızın hiçbir önemi yok. bizimle yolun kenarına park ettiler, su verdiler ve sadece izlediler. muhtemelen bu benim otomatik tüfekli bir grup asker tarafından korunarak resim yaptığım tek an olacak.

Filistinli bakış açısını desteklediğini fark ettiler mi?

- aslında iki tarafa da sempati duyuyorum ve bazı israillilerden az da olsa destek gördüm. ama israil hükümeti bizim oraya gidip bir "resim saldırısı" yapacağımızı bilseydi, bu kadar da hoş görülmezdik. çok paranoyaklar. duvarın batı'da konuşulmasını istemiyorlar. duvarın israil tarafına toprak yığıp çiçeklerle donatıyorlar, onun farkına varmayın diye... duvarın filistin duvarı ise lanet olası kocaman bir beton yığını.

İlerisi için planların neler?

- Daima hareket halinde olmaya çalışıyorum. "sokak bombalama" ya yatırım yapıyorum. kendime inşaat mühendisi süsü verip, peşin parayı da bastırıp, binaların önüne bir inşaat iskelesi koyduruyorum. sonra da o iskeleyi plastik bir çarşafla kaplatıp kentin göbeğinde kocaman resimler yapıyorum. birkaç yıl önce böyle bir şeyi asla yapamazdım. ayrıca, çalışabileceğim yeni yerler bulmaya çabalıyorum. hayvanat bahçelerine veya müzelere girmek tren istasyonlarına girmekten daha kolay. çünkü oralarda geçmişten gelen bir graffiti problemi yok. sonuçta tek istediğim, doğru şeyi, doğru zamanda, doğru yerde yapmak.

(*:Kaynak:Swindle dergisi)


Uzun yolun kısası: HOWL // Şenol Erdoğan







Kutsal kitap, kutsal şair, kutsal okur…

Kabul ettiğimiz bir şey var, iyi onlarca şiiri olan bir şair Allen Ginsberg fakat kimsenin şüphesi yok ki üç büyük şiirin yazarı o (aynı zamanda); Howl, America ve elbette Kaddish… “Okunmak için yazılmış şiir” sözüne başka bir dilde, bir makalede rastladığımda anlamlandırmakta zorluk çekmiş, dilimden şüphe etmiştim. Oysa çok geçmeyecekti okunmak için şiirin anlamı zerk edecekti usuma. Amerikan edebiyatında messianic tradition adıyla tanı bulan ve yaklaşık olarak Mesihçi gelenek diyebileceğimiz tradisyon, yapıtaşları içerisinde bu “özel” okuma biçimini de barındırmaktaydı. Okuma biçimleri: birçok yazarın yer zaman okuyucusuna sunduğu bir pusula olagelmiştir, beraberinde düz bir okuma da yapabilecektir okur, yazar da bilmektedir bunu ama yol/yön de göstermek ister bir taraftan, aslında bu sesin layıkıyla tınlamasına duyduğu istemdir yazarın, pusulalık da buradan gelir, şiirin sesini yitirmesini istemez yazanı, bir o kadar da kendisine ait olmayan bir ahengi barındırmasını da ama gene de bilir ki okur kendi rengini bulaştıracaktır skalaya, sızıyı aza indirgemenin yoludur bu biçim-ler.
Kutsal metinlerde bilinen ilk yazılı ayetlerden bu yana hiç değişmemiş bir duruştur bu önem. Tevrat’ın öğretilerinden Kur’an-ı Kerim’e dek yürüdüğünüzde okumaya karşı getirilmiş aşkınyasakları göreceksinizdir, bu yasak, sözlüğün içinde olduğu kadar dışındadır da, tılsımını yitirdiğinde dil, kuta dairlik ortadan kalkacaktır. Sanskritçeden, İbraniceden ve Arapçadan bahsettiğimiz vakit bu coğrafyaları da birbirine yakın göksel kitap diyarlarında filolojik yapının aynı tarz okuma için ne denli uygun tıpkısallıklar barındırdığını da göreceksiniz. Kur’an’ın ayetleri -okuma biçemlerinde-, özünde Hindu nefes egzersizinde çok iyi izah edilen nefes öğretilerine dayanmakta ve nefesin beyni standart oksijen miktarından uzak tutması sebebiylede sanrısal sürece sokmakta ve ortaya; salgılanan adrenokromla birleşen ilahi harflerin ve ussal görümlerin kalp coşkusuyla birleştiği bir esrik an çıkmaktadır. Huxley bunu uzun zaman önce insanlara izah etmiştir, ondan çok öncede çok kişi izaha kalkmıştır bunları. İşte bu, bir anlamda, Beat’i Dharma ile ve uzamında da dinler tarihi ile birleştiren şeylerden sadece biriyken kutsal metinlerle ve okumalarla göbek bağı olan bir yazın ve okuma formunu da şekillendirmiştir. ‘50 başlarında Şair Lamantia, sevgili Kerouac’a yazdığı mektupta (biz bu mektubu Kerouac’ın Allen Ginsberg’e yazdığı bir başka mektuptan okuruz) Lamantia’nın (mektubunda) “…sedirin üzerinde oturmuş Kur’an okuyordum ki o an hiçbir sanrı verici maddenin üzerimde yaptığı etkilere benzemeyen bir vizyon görmeye başladım ve hiçbir şey almamıştım…” der. Beat Kuşağı’nın sürrealist şairi Lamantia, Kerouac’a “Muhammed’in Melekleri’ni gördüğünü” yazacaktır. Ve Allen olağanüstü uzun soluklu şiiri Howl’da yer verecektir bu görüme.
Jazz’ı ve Beatlerin çok sevdiği bir benzetme olan jazz ile tren sesi arasındaki bağlantıyı Howl’da hissetmemek mümkün değildir: Howl bir lokomotiftir ve makinist sizsinizdir, tren bayırı tırmanmaya başladığında hızı; nasıl, nerede, ne kadar keseceğinizi biliyorsanız inanılmaz bir jazz partisyonuna döner trenin çıkardığı sesler ve yokuşun sonu gelmeye başladığında bazen bir düzlüğe bazen da hemen keskin bir inişe geçersiniz ve gene makinisttedir tüm ölçü; düzlüğe vardığınızda ya da inişe geçtiğinizde tüm kontrol -yani aslında nefesinizin tüm kontrolü- Howl’a -yani koca trene- devinimi gerektiği gibi kazandıracak olandır. Her makinistin göreve ilk başladığında zorluklarla karşılaşması ne denli gerçek ve doğalsa; Howl, okundukça kişideki yerini bulacak, dahası kişi onun ivmesini yakalayacaktır ve işte ortaya gerçekten trenin takırtılarıyla eşsiz bir uyum sağlayan jazz ritmi çıkacaktır, kâh hızlanacak, kâh çok hızlanacak, tam tıkanıyorken yavaşladığı anda açılacak ve devam edecek yoluna bir süre düz ve sonra…
Ginsberg’in yaşamında önemi tartışılmayacak iki ismin varlığı herkesçe bilinir, Whitman’dır bu isimlerden biri, diğeri ise William Blake. Bir bakışta anlaşılır bir ilgidir Allen’ın ki: Kenneth Rexroth’un “…Amerikan şiirinde bel kemiği sayılagelen Whitman’ın ve onun popülist, sosyal devrimci geleneğinin uzantısı ve kusursuz uygulaması…” tanımlaması zaten her şeyi fazlasıyla açıklamaktaydı. Ki aynı şekilde Ginsberg, Galeri-6’de, Howl’u okuduktan sonra ileride Beat kuşağının önemli şairlerinden biri olarak sayılmayı hak edecek olan McCulure şunları söyleyecekti. “Bir bariyer yıkıldı! Bir insan sesi ve bedeni: Amerika’nın sert duvarına, onun ordularına, akademilerine, kurumlarına, düzeninin sahiplerine ve güç destekli temellerine karşı gürledi.”
Bilgeliğin sarayına giden yolun taşkınlığın ahırından geçtiğini Blake’den öğrenmişti Allen. Bu yolu sonuna dek yürümesi ise doğal olarak eski agnostik şiir geleneğinin önemli bir halkası yapmıştı onu. Varolduğu dönemin birçok şair ve yazarı gibi mistik olana ulaşma arzusu hem Ginsberg’in hem de kuşağının not defterinde ilk kalemdi. Ve doğal olarak beslendiği kaynak şairlerden etkilenmesi, onları esin kaynağı olarak görmesi olası bir durumdu. Alt yapısını çok önemli bu tarzla besleyerek kendini ve Howl’u yarattı Ginsberg, Kerouac’ın spontane ve kaygısız yazım stilinden çok etkilenmişti ve kendisi de çok zaman bu metodu kullandı ki Kerouac’ın bu yazın stili kuşağın belkemiğiydi de. Bir keresinde Williams’tan esinlenerek, onun şiirlerinin bir kısmını konuşma diline çevirir Allen, Williams, sonucun başarısı karşısında çok hoşnut olur.
Dört bölüm olarak yazılmış olan Howl’un her bir bölümü sanki uzun bir tek cümleymişçesine okunur, şiirin soluksuz bırakması hiçte mecaz anlamda kullanılmaz bu noktada, ciddi ciddi soluksuz kalır kişi, hele ki Howl’a ve yukarda bahsettiğimiz geleneğin okuma yapısına bir yabancılığı varsa. Ki bu tıkanma şiirin aynı zamanda yanlış okunması anlamını da içinde barındırır. Şu ana dek anlatadurduğumuz bu yapı beraberinde kaçınılmaz olarak okuyan ve dinleyen üzerinde hipnotik bir etkiye de sebep olmaktadır. Allen’ın yazınında ve yaşamında (yazın yaşamında) önemli bir yer tutan mantra geleneğinin de bir temsilidir aynı zamanda Howl ki bir ucu bugün artık bir yaşam biçimi formunu da edinmiş olan “rap”lemeye dek varır. Asla klişeye düşmeyen aksine insanı kanlandıran müstehcenlik ile süslenip deliliğin müstehcen liriği olup çıkıyor yer zaman bu tüm.
Howl’un içinde çok bariz saplanma noktaları vardır, esinlenme ya da etkiye sebep olan isimler de belki yer zaman çarpacaktır okurun suratına lakin bir o kadar da serbest çağrışımlar silsilesidir, öncelikle herkes kendi karşı-kültür yaşamından ve geçmişinden zerrelere denk gelecektir, öte yandan: kimisi Rimbaud’ya saplanacak, biri için anal bir deneyim olacak, Denver’dan Frisco’ya özgür cinselliğin dölleri harflere evrilecek kesinlikle. Dionizyak! Öte yandan ahlakçı tüm yapılanmalara bir karşı duruş anarşizan bir ULUMA.

Howl bir manifestodur! Beat Generation’ı anlatan “detay”ından dolayı ilk ve tek şiirdir. Kuşağın bireylerinin yaşamlarından -ve diğer anlamda eserlerinden- anekdotlar barındırmaktadır: Philip Lamantia, Neal Cassady, William S. Burroughs, Peter Orlovsky, Lucien Carr, Herbert Huncke ve Carl Solomon tıpkı Kerouac gibi Allen Ginsberg şiirinin ana figürleridir. Örneğin Jack’in “Visions of Cody”si Howl adına önemli bir kaynaktır.
Metnini uzun zaman içinde ve detaylarla örer Ginsberg, Kerouac’ın mektuplarından cımbızla çekilmiş kelimeler çok az okuyucunun farkına vardığı çok önemli detaylardır. Ginsberg’in şiiri, dönemin kültürü hakkında da önemli, özel ve de tarihsel bilgileri minik detaylar şeklinde sunmaktadır okuyucusuna: Fugazzi’den Jukebox’a, kendi içsel yaşamlarından aile yapısına, amerikan pop kültürüne ve edebiyat dünyasına, devletin hastane yapısı ve hasta tedavi zihniyetine, Walt Whitman’ın şiirine, dönemin sosyo-politik yapısına, Kızılderili vizyonlarından zen eğitimine, Burroughs’un uyuşturucu seyahatlerinden Neal ve Jack’in yol yazınlarına değin kent yaşamının da nabzını hiç elden bırakmayan bir “beat arkeolojik kazı sahası”dır Howl. Bu kurgu mantığıyla yazıldığı güne dek hiç denenmemiş bir kolaj formuna da sahiptir. Bu anlamda aşırı denebilecek denli “kapalı” bir şiirdir(tıpkı Yahudi kutsal kitap dili ve ‘gelenek’indeki gibi), açıkçası; Ginsberg’in kendi yazdığı notları olmasa şiirini tam olarak anlamak neredeyse tek kelimeyle imkânsızdır. Howl ayrıca, adı Beat Kuşağı vasıtasıyla öne çıkacak olan Frisco Şiir Rönesans’ının da lokomotifi olmuştur.
1955’de ‘Amerika’ gerçekten Ginsberg’den ve Beat Hareketinden korkmuştu. Sadece Amerika değil ‘dünya’ da şiirin gücünü görmüş ve ondan korkmuştu. Amerikan hükümetince kitabın yasaklatılması ve yayıncıları olarak L. Ferlinghetti ve Shigeyoshi Murao’nun mahkemede yargılanması bu gerçeğin somut ve küçük bir örneğidir.
Tom Waits’den Philip Glass’a değin onlarca kişi Howl’u yorumladı, Howl bugün hala canlı ve yaşamın içine güçle karışmayı sürdürüyor. Howl’un “footnote” bölümünü “Speel” adıyla kült bir şarkı haline getiren Pati Smith ülkemize yakın zamanda yaptığı ikinci ziyaretiyle Howl’un hala nasıl kıpı kıpır ve yaşam dolu olduğunu bizlere bir kez daha göstermiştir. (Kendisi tarafımızca uzatılan Howl’u içtenlikle kabul etmiş ve bizi mest eden cümlelerle okumuştur.)
Şu bir gerçektir ki Howl, Amerikan edebiyatında bir dönüm noktası olmaktan çok yeni bir (şiir) çağın(ın) başlangıcıydı da. Ki W.C. Williams’ın Ginsberg’in eserine önsöz yazması da bir anlamda bunu işaret ediyordu.

YAZARI: ŞENOL ERDOĞAN


Şenol Erdoğan: 645 Yayınları Editörü
(ilk yayın "borges defteri"-2008)
defter özel teşekkür: sevgili dostumuz Şenol Erdoğan'a bu çok önemli çalışmasını
defter okurlarıyla paylaşmasından
dolayı defter okurları adına çok teşekkür ediyoruz.







Muhtelif hüzünler geçidi // Derya Önder




"...bu gece
serseri bir yağmurla ıslanıyor şehir
sen bir yerde kanıyorsun
ben bilmiyorum nereye gideceğimi
bağırsam geceyi yırtacak sesim
gözlerimde yorgunluktan uyukulayan bir çocuk
ağlayan gülümsemeler sarkıyor dudaklarımdan..."

Şiir: Derya Önder
(ilk mektup adlı uzun şiirinden...defter okurları için)


Euripides'ten Şiirer // Çev.Sufi