Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Box Car Dreams..// Şenol Erdoğan




Box Car Dreams(*)




I.

-kuzeye doğru...




saçları dökülmüş
bahçelerden geçiyorum




uzak gölün esintisi havada… serin




entari giymiş söğütler
etekleri suya değer



adsız ağaç yoktur



çöle benziyordu
çatlakları kadının



bir su akıyor yanım sıra bulanık üzerine vagonların gölgesi düşüyor ve ben yazılamaz bir tarihi düşünüyorum



ağladı önce usul
sonra arapça bir şeyler okudu
-kısa
kur’andan.
uyudu.



yoldu çokça
ama
en fazla da
katolik



özünde dağ vardı
keşişdi
-lamantia gibi-
derin boşlukları vardı
şiirinin

sessiz bir su idi



muzip gözlü
yahudi
kendine sik emici de dedi
kutsal kitaplar yazdı

ailesini severdi


güneş göle batıyordu, “şiir bu” dedi blues söyleyen adam



taş kırıcıları yol işaretçilerini asfalt ezicileri
geçtik
ray geriyorlardı
bir kısmında yolun
tren yolu işçileri




kızıl değildi görülen hiç bir şey
sadece güneş vuruyordu



çıplak, beyaz gövdeli kavaklar arasından sürdük



koca dağ sararmıştı


sanırım sonbahardı


yağmur kokusuydu


saçları paslı bir sarı
ve iç gıcıklayıcıydı
rakı içer
notlar alırdı-defterine
tanımAZDIM
yolcuydu



ara sıra da olsa gülümserdi elbet
baston kullanırdı
ince ve uzundu bedeni
şapka takardı
eşcinsel junky



yarım kalmış bir tren köprüsü inşaatını “açık yara”lara benzettik
açık yaralar gibiydi yarım kalmış inşaatlar



kum çekiyorlardı kepçelerle nehirden aylardan aralıktı



“hiç arı kovanı görmedim” dedi



sis inmiş ayva diplerinde kızıl döküntü



çamura saplanmış gibiydi ortasında suyun gemiler






II.

-batı yakası




Şehir içi notları


Zen’i ve şiiri düşünüyoruz çokça
Dharma art’ı
Jack’in pop’larından yola çıkarak üretkiyi bizsel olarak adlandırmayı

Bebop+haiku+fotograf+tümce+ritim

Bebop’ın yerine noise dahil her şeyi koyabileceğimizi biliyorum, salt bundan bebop değil de “sesler” demek gerek







Yağmuru reddetmişti nehir-bunu hatırladım

-ki ben orada-kenarında büyüdüm






Suyun dikenlerini izledik sonra





Sabah sökmezden evvel İbranice bağırdıklarına inanırdı kuşların





Uyku ağ(a)ırdı
-bastırıyordu
-kış idi en çok





Tanklar sokaktan geçti




“vaktiyle bizim değilmiş bu topraklar” derdi




Ölümün üzerine zaman geçer mi ki




İçi derindi ve yetmezdi bana




Kuşlar çizerdi
Karakalem
Hiçbir şeye benzemezlerdi





Sustuğu vakit
Yağmur
Yağdırabiliyordu





Kokuyu kaybetmiştim erkeklikten kesilmiştim yani




Uzunca bir yolu yürüdüm, denize doğru, hafifçe bayır




Bazı kelimeleri sevmedim bugün



Yezidiler, Dürziler ve zındıklar’ı sevdiydim okuduğumda




Şehir, ya kaybetmiş ya bulamamış



Uyumazdı



Eskiden ekmeğin taze kokusuydu



Saçlarını örerdi



Pornoydu


İmajı sikmek isterdi salt



Kozmetik
Moda ile mimari
Arasına gerilmiş
Kırmızıydı




Camlarını kırmak isterdi
Bir binanın amının




Porno bir mimari yazdı



"Betonda sikti beni”
Dedi
Tırnaklarının içini temziledi-sıva tanecikleri



İyi bir şovdu
Eve yalnız dönüyordu




Kıyıda uzaklaştığını hissetti





Dağa çıkış:

Hiç mayına basmadan yürüdük o dağları



Zübeyir bir ara el bombasının pimini çekerken
Çullandık üzerine
İzmirliydi
Kocaman bir gövde



Muş’tan Hakkari’ye
Yağmur yemiştik
-durmadı.


Soğuktu az da olsa Şenyayla
Ki biz
Zaho’dan inmiştik



Acıkınca alabalık da tuttuyduk



Hiç kurşun yemedik
-Allah var


Gece korkardık birbirimizi kaybetmekten



Dağ Allah’a gidiyordu



Yaz da kış da soğuğu bulurduk biz



Sabaha varırken
Sağır sessizlik inerdi
Suya ovaya
Herbişeye



Su alırdı keten çadır


Saplamalar çamurda tutunamazdı



İpten köprü ördüydük



Ve bir keresinde boynumuza astık potinlerimizi



Akıp giden andı beklemek






Öteki notlar/kişi:

allah ile uyurdu

küçük harfleri severdi

bazı sözcüklersiz yapamazdı

bazen kağıdı özlerdi

sarığı 4 metre ve siyah idi

“nimete bak” derdi

canı acırdı

su’ca uyurdu

gittiğimi anlamamıştı


“e mi” derdi sıklık





AYVA’

yı seyrettim, uzun…

Yağmur suyu sarısına değerdi…
Kuşlar didiklerdi azca.
Üzerine akşam inerdi.
Tok bir ses çıkardı
Düştüklerinde toprağa.
Kadınlar altına kilim serer
Çaydanlıktan çay içerdi.
Çocuk sesi değerdi bir de yapraklarına

Gece uyumazdık biz ayvayla
Birbirimize bakar bakar susardık






Gel-git(me)ler

“bunu bugün bir kez daha yaşadım” dedim



Durup durup Seyyid Hüseyin Nasr gelir oldu aklıma


Bahçeşiir


Yağmur sonrası kuşları


Brecht o zaman içine yağmur suyu dolan marul yaprağıydı
N’ güzeldi
Ki sabahları çıplacık deniz girerdik ikimiz


Uyku gözden nasıl akardı


Gene ve hep düşündü suyun uykusunu


Gece, kısa tüylü bir kedinin rengindeydi

“sıra sende” dedi kadın



Yağmur şehre gelmişti



Yaşlandım dün



Kenti kazıdım



Uzun uzun “silmek”i düşündüm uykudan evvel


Ve beynimin bir yanında sabit su kenarına kurulan evler
Ki
İnsansızlaştırıyorum çizdiğim evleri
Mimarsız bir mimari
İnsanı hep evinden atıyorum ben



Bu gün gece gelmeyecekmiş zaten.




ŞENOL ERDOĞAN
(2009-2010)


İş bu “kayıt”lar: Can Göksun, Musa Yılmaz, Kerem Koç, İnan Mayıs Aru ve Rafet Arslan’a adanmıştır.
------------------------
(*)-
Uzun yıllardır, üstat G. Snyder’ın ekolojisi ve poetikası arasındaki hatta sıklıkla J. Kerouac’ın Japon sitili haikularından uzaklaşan free-syllabled dediği bir nevi serbest haiku coğrafyasında zaman ile oynaşıyoruz. Kerouac POP diyor bu serbest, ama gene de genelde 3 hat yazdığı- haikumsulara. Diğer adıyla Amerikan Haiku-su. Ben bunlara –yazdıklarıma- 4 yıl evvel ilkin BOP’lar dedim, sonra Bap’lara döndü bu, daha anlamlı geldi bu kelime, bir ucundan Jack’in isimlendirmesini çağrıştırırken diğer yandan ise bebop jazz’ın bop kısmını da alıp kutsal metinlerdeki baplar’ı da çağrıştırdıydı.
Benim Baplarım: an parçaları, kayıt makinesi olarak kağıt, bir tür fotograflamak, her biri sahne, parça… görüntüler!
İş bu metnin uzunca bir bölümü 6 yıldır benzer çalışmaları beraber yürüttüğümüz değerli Blues şarkıcısı ve gitarist Can Göksun ile canlı olarak sahnede performe de edildi, ki hem benim okumalarımda araya soktuğum metinde varolmayan cümleler hem de Göksun’un yer zaman avangarda varan spontan jazz-blues ritimleri, müziği de kimliklerin dışında dahil etmişti auraya.




Helbling'in Hikâyesi..// Robert Walser; Çev. Hamid Farazande, Serpil Akpınar



Benim adım Helbling, kendi hayat hikâyemi anlatmak istiyorum, çünkü başkasının bunu yapma ihtimali yok. Tabii, insan türünün akıllanmasıyla birlikte günümüzde, benim gibi bir kişinin oturup da kendi hayat hikâyesini yazmaya koyulması akıl kârı bir iş olamaz. Kısa olacak, hikâyemi kastediyorum, çünkü ben daha çok genç biriyim, bu hikâyenin de kuşkusuz eksik yanları olacak; ayrıca büyük ihtimalle uzun bir süre yaşayacağım. Benimle ilgili en çarpıcı şey olağan birisi olmamdır, handiyse aşırı derecede olağan. Ben kitleden biriyim, bu da bana çok tuhaf geliyor. Bana göre insanların hepsi tuhaf, her zaman bunun yanıtını merak etmişimdir : "Yeryüzünde neler yapıyorlar, ne arıyorlar?”; bana göre insanların hepsi tuhaf: Ben kaybolurum, evet, kalabalık arasında kaybolurum. Günün ortasında, saat on ikiyi vurduğunda, bankadan, çalıştığım yerden eve dönerken, bütün diğer insanlar da benimle birlikte telaş içinde hızlı hareket ederler: Biri öbürünü sollamaya çalışır, öbürü yanındakine çarpar, yine de, rahatlıkla söylenebilir ki;"onların hepsi evlerine varırlar", ve gerçekten de evlerine varırlar, çünkü aralarında evinin yolunu kaybedecek olağandışı tek bir kişi bile bulunmaz. Ben orta boylu biriyim, ne çok kısa, ne de çok uzun, bu yüzden kendimi çok şanlı buluyorum. Doğru sözcüğü kullanırsam, her yönden ortalama biriyim. Öğle yemeği yediğim esnada her zaman, başka yerde, buna benzer ya da bundan daha iyi bir yemek yiyip yiyemeyeceğimi düşünürüm. Buradan daha geniş bir yerde, belki de capcanlı sohbetleri ve daha iyi yemekleri bulunan bir yer, sonra da oranın neresi olabileceğini düşünürüm. Ben kafamda şehrin bütün noktalarını, bildiğim her yeri bana uygun düşen yeri buluncaya kadar gözden geçiririm. Genellikle, kendime özgü kanaatlerim var benim. Aslında, yalnızca kendimi düşünürüm ve iyi bir aileden geldiğim için elimden geldiğince gururumu korumak isterim, babam kırsal bir şehirde ünlü bir tacirdir. Karşıma çıkan ya da sorumluğunu üstlenmek zorunda kaldığım bütün aksilikleri hızla tanıyabilirim: Şunu söylemek istiyorum: Benim için dünyada yeterince temiz ve ak hiçbir şey yoktur. Sürekli içimde gözden ırak kalmış sevimli, duyarlı, kırılgan birsey olduğunu hissediyorum, başkalarının da bu kadar sevimli ve arınmış olmadıklarını düşünüyorum. Nasıl böyle bir kanıya varılabilir? Aynen böyledir, hele bu hayat için gereken sert bir yüreği olmayan biri için. Bu, her durumda, kendimi ayrı tutma yolunda bir engel gibi karşıma çıkar, çünkü yapmam gereken bir işim olduğunda her zaman yarım saat üstünde düşünürüm, bazen de tam bir saat. Kendi içime sokulur ve şu rüyaya dalarım : "işi yapmam mı gerekir, yoksa boş vermem mi?” ve aynı zamanda öyle hissederim. Kimi iş arkadaşlarım benim tembel biri olduğumu düşünürler, oysa gerçek şu ki ben sadece çok duyarlı bir insanım. Ah, başkaları ne kadar insanı yanlış yargılıyorlar! Sorumluluk almak her vakit beni korkutur, masamı avucumda silmeme yol açar, tâ ki, benimle alay ettiklerinin farkına varırım veya o zaman yanaklarımla uğraşmaya başlarım, boğazıma parmak sürerim, elimi gözüme koyarım, burnumu ovarım, alnıma düşen saçlarımı kaldırırım. Sanki masamın üzerinde biriken dosyalar değil, benim yapmam gereken şeyler bunlarmış gibi. Belki bu bana uygun bir meslek değildir. Gene de, başka bir işle uğraşsam da, durumumun değişmeyeceğine yürekten inanırım, yine ben aynı olurdum, yine orada yenilgiye uğrardım. Her neyse ben şu varsayılan üşengenlik halimden memnunum, başkalarının da beni uyurgezer ve sorumsuz olarak görmesini önemsemem doğrusu: Ah, başkalarının insan üzerine etiket yapıştırmak için ne çok yetenekleri vardır! Tabii bu doğru: Ben, çalışmaktan hele hoşlanmam, çünkü işin, zihnisel gücümü çok az çalıştırdığını, kendi içine çektiğini düşünürüm, aslında buda başka birsey. Zihinsel bir gücüm olup olmadığını bilmiyorum, böyle bir gücüm olduğu konusunda ısrarcı olamam, çünkü zekâ ve işbilirlik gerektiren her hangi bir görevi üstlendiğimde, aptalca davrandığımı kabullenmişimdir. Bu, doğrusu beni şaşkına çevirir, sadece zeki olduklarını sandıklarında, öyle olup da zeki olduklarını göstermeye çalıştıkları anda, zeki olmadıkları anlaşılan garip insanlardan olup olmadığımı merak ediyorum. Benim bir sürü zekice, güzel ve zarif düşüncem vardır, ama onları uygulamaya geçirmek istediğimde rezil edip kaçarlar benden, hiçbir şey bilmeyen
bir öğrenci gibi beni kendi halime bırakırlar. İşte bu yüzden işimi sevmiyorum, çünkü bir yandan kafamı yeterince çalıştırmıyor, öbür yandan öteki yandan zihinsel faaliyeti durunca beynim hepten perişan oluyor. Her daim düşünmeme gerek olmadığı sırada düşünmeye başlarım, düşünmem gerektiğinde de düşünemiyorum. Bu ikili nedenden dolayı ofisi saat on ikiden birkaç dakika önce terk edip diğerlerinden de birkaç dakika sonra tekrar işe dönerim. İşte bu da benim adımı kötüye çıkarmıştır. Ama bunlar vız gelir bana, hem hakkımda konuşulanlar, hem de hakkımda sessiz bırakılanlar. Örneğin benim aptal olduğumu düşündüklerini biliyorum, ama böyle bir kanıya varmış olsalar bile, onları engelleyemeyeceğimi de biliyorum. Bu doğru, görünüşüm aptalca benim, yüz ifadem, davranışım, yürüyüşüm, sesim, halim. Örnek vermek gerekirse, gözlerimin aptalca bir ifadesi var kuşkusuz, bu da insanları kolayca yanıltır, beni kaale almamalarına neden olur. Görünüşüm bir parça aptalcadır, bir parça anlamsız; Sesimin tonu tuhaf birsey, sanki konuştuğumda konuşanın kendim olduğunu fark etmiyorum. Sanki bir bölümüm sürekli uykudaymış gibi, bütünüyle uyanmamış gibi, insanların da bunun farkında olduklarını biliyorum. Her zaman saçlarımı kafamın üzerinde düzleştirip yatırırım, bu da kuşkulu ve kaçınılmaz salaklığımı katlar, sonra, yalnızca burada masamın arkasında ayağa kalkıp odada ya da camın öbür tarafında göz gezdiririm. Onunla yazdığım kalemi etkin olmaya elimde tutarım, çünkü daha fazla bir özgürlük hakkı verilmemiştir. İş arkadaşlarıma bakarım, yarı açık ve kuşkucu bakışlarını benden ayırmayıp beni neden tembel, bahtsız ve sorumsuz biri olarak gördüklerini hiç anlayamam. Bana biri göz attığında, gülümserim, kafamda hiçbir fikir olmaksızın rüyaya dalarım. Bir tek bunu yapabilseydim, rüyaya dalabilseydim; yok, ben rüya nedir bilmem. Her zaman çok param olsaydı çalışmazdım diye düşünürüm ve bir çocuk gibi bu fikirden hoşnut olurum fikir sona erdiğinde aldığım maaşın çok az olduğunu, başka bir iş yapsam, aynı parayı kazanmış olabileceğimi kendime itiraf etmekten kaçınırım, gerçi pratikte hiç bir iş yapmadığımı görüyorum. Tuhaf olan, kendi halimden utanç duyma yetisinden bile yoksunum. Eğer birisi, örneğin benden kıdemli biri beni fırçalamaya kalkarsa, çok kızarım, çünkü küçümsenmeye dayanamam, bunu çekemem, gerçi kendime bunu hak ettiğimi söylerim. Aslında o kıdemli arkadaşımın fırçasına yalnızca o yüzden karşı çıkarım ki, onunla olan söyleşimi biraz daha uzatmış olayım, belki yarım saat kadar, çünkü ondan sonra gelen ikinci yarım saatte en azından yorgun, bitkin düşmem. İş arkadaşlarım benim bıkmış olduğumu düşünüyorlarsa, tabii ki haklıdırlar, çünkü müthiş bıkkınım ben, burada hiç bir yaşamsal olay olmaz: Bıkmak ve bunu nasıl gidermem gerektiği konusu, işte budur benim esas uğraşım. Bütün gün çok az çalışırım, kendime şöyle seslenir. "Sen gerçekten hiçbir şey yapmamışsındır!" Bazen istemsiz esnemeye başlar, ağzımı tavana doğru açar, elimi yukarı kaldırıp ağzımı kapatırım. İlk başlarda bunu bıyığımın ucunu çevirmek için iyi bir fırsat olarak değerlendirirdim, bazen de masa üstünde tek bir parmağımın ucu ile tempo tuttururum, tıpkı rüyada olduğu gibi, bazen bütün bunlar bana anlamsız bir rüya gibi gelir. Sonrada kendime acır, ağlamaya başlarım. Ama rüya gibi geçen bu dakikalar bitince kendimi odanın tabanına atmak isterim, büzüşüp acının zaman-öldürme keyfini çıkarmak için masanın kenarıyla canımı acıtmak isterim, ruhum içinde bulunduğum bu durumda bütünüyle acımaz, çünkü eğer bazen iyice kulak kabartırsam tâ içinden yürek yakan vakur, bir o kadar da suçlayıcı bir nağme duyuyorum, tıpkı hâlâ hayatta olan ve kuralcı babamın tersine hep benim iyiliğimi isteyen annemin sesi gibi. Ama ruhum bence çok karanlık ve değersiz birsey, o kadarki anlama fırsatı bulduğum her şeyi kutlu sayarım. O nağmeyi hiçe sayarım. Bence insan sadece bıkkınlığında ruhunun nağmelerini duyar. Ofiste ayakta durduğumda, ayaklarım yavaş yavaş tahta gibi olur, öyle ki bir tek ateşe atıp yakmak kalır onlardan geriye. Çalışma masası ve insan zaman geçtikçe birbirlerine benzemeye başlarlar. Zaman-- işte beni hep düşünmeye sevk eden, hep hızla akıp giden. Gene de, bütün hızı içinde sanki kendi üzerinde dönüp kırılır gibi olur, sonrada hiç zaman var olmamış gibi gelir bana. Bazen zaman hışırtısını duymak mümkün, telaşlı bir kuş sürüsü gibi, ya da, örneğin, ormandayken: orada her zaman, zamanın hışırtısını duyarım, çok iyi gelir bana, çünkü ondan sonra düşünmeye gerek yok artık, fakat çoğu zaman durum farklıdır; ölümcül bir şekilde sessizdir; Acaba benim hayatım sona doğru, hissettirmeden, ilerleyen bir insan hayatı olabilir mi? şu ana kadar hayatım tamamen boş görünüyor, gelecekte de boş kalacağı düşüncesi işten değil, ama bu insana sonsuzluk duygusu bağışlar, insana gidip uyumasını, yalnızca en kaçınılmaz şeyleri yapması gerektiğini söyler. Bu yüzden benim hayatım sadece yaptıklarımdan ibarettir. Ben yalnızca endüstriyel bir iş yaptığımla görünürüm, arkamda şefimin kokulu soluğunu duyduğumda. şefim kaytardığım zamanlar beni yakalama derdinde değil, ondan çıkan soluk onu yadsır. Kafamı karıştırma niyeti yoktur, iyi biri, bu yüzden onu çok severim. Ama, görevimi bu kadar çok boş vermemi sağlayan ne? Ben, küçük, soluk, mahcup, zayıf, kırılgan, salak ve değersiz bir memurum, koşullar istediğim gibi olmazsa hayatın zorluğuna dayanamayan, dünyevi olmayan duygulara sahip biriyim. Böyle devam etmekle işimi kaybetme fikri beni korkutur mu? Göründüğü kadarıyla yok, korkutmaz; yinede, göründüğü kadar ile evet, korkutur. Biraz korkarım, biraz da korkmam. Belki de korkamayacak kadar salağım; evet, iş arkadaşlarımın karşısında kendimi haklı gösterdiğim çocuksu ilgisizliğim, kuşbeyinliliğimin bir göstergesidir. Ama; şaşırtıcı biçimde işte tam da bu benim kişiliğime uyar, zararına işlerse bile, olağan durumdan çıkmaya bana yardımcı olur. İşte bu yüzden, yasak olmasına rağmen, ofise küçümen kitaplar getiririm, ortasından açar, okumaya başlarım, okumaktan keyif almaksızın. Ama bunu, başkalarından üstün olmak isteyen bilge bir insanın zarafet dolu çabaları gibi görürüm. Ben gerçekten her zaman üstün olmaya gayret ederim, başkalarından farklı olmaya çabaladığım sıralar tıpkı neşeli bir av köpeği gibi olurum. Kitap okuma sırasında, iş arkadaşlarımdan biri başımda durup da o her zamanki "Ne okuyorsun,Helbling?" sorusunu bana yöneltirse,gücenirim, çünkü bu durumlarda insan gücendiğini gösterirse soruyu soran inatçı kişi yolunu tutup gider. Okuduğum zamanlar, ki bu çok fazla el vermez, sanki çok önemli bir iş yapıyorum gibi davranırım. Bir kişinin, nasıl bilinçlice iç dünyasını genişletmeye çalıştığını fark edip etmediklerini anlamak için çevremdekilere bakarım. Daha fazla okumadan, sayfaları görkemli bir huzurla çeviririm, ama kitabın içine gark olmuş gibi göründüğüm için çok mutluyum. Ben böyle biriyim; herşeyi gösterdiği etkisi için isteyen kaçık biri. Ben boş biriyim ama bu boşluktan duyduğum hoşnutluk bana pahalıya mal olmaz. Giysilerim görünürde çok kaba, ama giyimde çeşitlilikten yanayım, çünkü farklı renklerde bir sürü takım elbisem olduğunu iş arkadaşlarıma göstermem çok hoşuma gider. Yeşil giymeyi severim, çünkü ormanı bana çağrıştırır, rüzgarlı günlerde sarı giyerim, çünkü sarı rüzgara ve dansa çok uygun düşer. Belki bu konuda da yanılırım, çünkü iş arkadaşlarım her gün bana ne kadar yanılmakta olduğumu hatırlatırlar. İnsanların safdil oldukları düşüncesinden vazgeçmek lazım. Ama biri salak mı, yoksa saygıya değer mi, ne fark eder, çünkü eşeklerin ve saygın kişilerin üstüne yağmur eşit yağar. Sonra da güneş; güneşteyken neşelenirim, saat on iki olup eve doğru yola çıkınca; yağmur yağmaya başlayınca kocaman göbekli, lüks şemsiyemi şapkam ıslanmasın diye başımın üstünde açarım, o şapkalardan bende çok var. Şapkama iyi bakarım. Beyefendice şapkama dokunabilirsem, her bakımdan şanslı adam kalacağımı sanırım hep. İşim bittikten sonra onu özenle başıma koymak çok özel bir keyif verir bana. Bu, her zaman günüme son vermemin en ideal şeklidir. Benim hayatım aslında pespaye şeylerden oluşur. Kendime hep onu söylerim, bu da bana çok tuhaf gelir. Hiçbir zaman büyük insanlığa ilgi duymadım, çünkü mizacım tutkudan çok eleştiriye yatkındır, bu yüzdende kendimi kutlarım. Şayet saçı uzun, çıplak bacaklarında sandal, belinde önlük, başında çiçek takmış birisini görsem kendimi küçük görürüm. Bu durumlarda utanç duyarak gülümserim. Yüksek sesle gülmek, insanın en sevdiği şey, imkânsız; benimki gibi düz saçları olan insanlardan iğrenenler arasında bulunursanız, aslında gülmekten çok gücenme nedenidir. Ben de gücenmeye yatkın biriyim, en ufak bir dürtüyle gücenirim. Çoğun, iğneli sözler sarf ederim, yinede kimsenin kötülüğünü istemem, çünkü küçük düşürülmenin verdiği hüznün tadını çok iyi bilirim. Ama bu da demek ki: Ben hiçbir şeyi gözlemem, hiçbir şeyi öğrenmem ve tıpkı okulu bıraktığım günkü gibi davranırım. İyi bir öğrenci var içimde ve sanırım ömrüm boyunca da orada kalır. Daha iyi olabilmeleri için, başkalarının davranışlarından öğrenme yetenekleri olmayan kişilerin olduğu söylenir. Ben, hayır, öğrenme yeteneğinde yoksunum, çünkü eğitim zorunluluğuna tenezzül edecek biri değilim. Öte yandan, zarafet ile bir bastonu elime alacak, kravat takacak, sağ elimle çatalı tutacak, bana bir soru yöneltildiğinde" teşekkür ederim, dün akşam çok hoş vakit geçirdim" diyecek kadar çok eğitim almışım. Eğitim benden daha neyi ortaya çıkaracaktı ki? Dürüstçe söyleyeyim: Bana göre eğitim insanda tümüyle yanlış bir kişilik ortaya çıkarır. Amaç, para ve iyi koşullar olur; eğitimin tek zarureti bu. Bir madenciden dehşetengiz tarzda üstün görünürüm, beni sol elinin parmak ucuyla dokunup da çamur dolu bir çukura atmak istese bile. Yoksulların bedensel gücü ve güzelliği, onların mütevazi giysileri beni etkilemez. Bu tür kişileri her gördüğümde, kendi bedenlerini çalışmakla yıpratan ahmaklara karşılık, bizim gibi zengin insanları, onların dünyadaki üstün durumunu, , düşünürüm ve yüreğimden en ufak bir merhamet duygusu uyanmaz.
Bir kalp ile ne yapılabilir? Bir kalbim olduğunu unutmuşum ben. Bu, kuşkusuz, üzücü bir şey, ama üzülmenin doğru yolunu nasıl bulabilirim? İnsan para kaybettiğinde veya yeni aldığı şapkanın başına uymadığında, ya da bankadaki hisse senetlerinin değeri düştüğünde üzülür, ama sorulması gereken asıl şey, acaba bütün bunlar üzülmeye yeter mi? Daha yakından bakıldığında, bunun böyle olmadığı anlaşılır. Bunlar sadece rüzgar gibi geçip giden kısa süreli pişmanlıklar gibidir. Bu, hayır, nasıl anlatayım. İnsanın bu konuya ilişkin bir duygusunun olmaması, bir duygunun ne olabileceğini bilmemesi gerçekten şaşırtıcıdır; örneğin, kendine yönelik duyguları, herkesin böyle duyguları var, eğer genel olarak insanlıkla bir bağlantısı bulunursa, hepsi de kökenden alçak ve kendini beğenmiştir. Ama bir başkasına yönelik duygular nasıl? Elbette, belki insanın bunu kendisine sorması hoşuna gider; daha iyi biri olmak, daha iyi huylu biri olmak için bir nebze istek duyulabilir, ama bunu nerede gösterebilir? Belki saat 7'de, veya hayır, başka zaman? Cuma günü veya bütün cumartesi, pazar günü ne yapabilirim diye düşünürüm, çünkü pazar günleri her zaman birseyler yapılabilir. Çok seyrek yalnız başıma yürüyüşe çıkarım, genellikle gençlere takılırım, kolayca onlara eşlik ederim, gerçi benim gibi birisinin, onlara eşlik etmesinin ne kadar sıkıcı gelebileceğini tahmin etmek işten değil. Bazen de gölü geçmek için vapura binerim, ya da ormanda yürüyüş yaparım veya güzel yerleri görmek için trenle uzak yolculuklara çıkarım. Çoğun, kızlarla dansa çıkarım, onların benden hoşlandıklarını fark ederim. Yüzüm beyaz benim, ellerim güzel, şık bir takım elbisem var, eldiven ve parmaklarımda taşlı yüzükler, gümüş taşlı bir baston, gıcır gıcır ayakkabılar ve etkileyici bir tavır, tatil günleri için; dikkati şayan bir ses tonum var, ve betimlemekten aciz olduğum açık. bir ağız. Ama tam da bunun, kızlara çekici geldiği görünür. Konuşmaya başladığımda sanki olgun ağırbaşlı bir adam konuşuyormuş gibi. Kuşkusuz tumturaklı konuşma tarzımdan hoşlanırlar. Dans ediş tarzımda yine dans dersi almış birinkine benzer: gösterişli, neşeli, özenli, açık yürekli, ama çok aceleci ve ruhsuz. Dansım özenli ve hafiftir, ama ne yazık ki zarafetten yoksundur. Nasıl zarif olma yeteneğim olabilir? Ama dansa çok tutkuluyum. Dans ettiğim zaman Helbling olduğumu unuturum, çünkü artık havada yüzen neşeli bir insan olurum ve ofisle ilgili fikirler, kat kat ölümcül havasıyla beni yaralamaz artık, dansta çevremde aydınlık yüzler var, parfüm kokusu ve kız elbiselerinin ışığı ; kızların bakışları üstümde olur ; ben ise uçar gibi olurum ; bundan daha üstün bir mutluluk olabilir mi? Şimdi artık anlıyorum : Hafta boyunca yalnızca bir kez mutlu olma hakkım var : Bana eşlik eden kızlardan biri nişanlımdır, ama o bana kötü davranır, diğer kızlardan daha kötü davranır. Hatta bana karşı sadık bile değil bunu gözlemledim. Sanırım beni pek sevmiyordur. Ben nasıl? Onu seviyor muyum? Aptalca sergilediğim olumsuz yanlarım vardır benim, ama, burada, bütün yetersizliklerimin ve olumsuz yanlarımın beni bağışladıkları görünür; Ben onu seviyorum. Bu duygu neşe kaynağım benim, onu sevebilmem, ondan düşkırıklığı duymam. Yazın, eldivenlerini ve yüzüne taktığı yünlü örtüsünü bana taşıtır, kışın da derin karlar içinde, arkasında kayıp, paten ayakkabılarını taşımama izin verir. Ben aşktan birşey anlamam, ama aşkı hissederim. İyiliğin ve kötülüğün aşkta anlamları yoktur. Aşk, aşktan başka, onun dışında bir şey bilmez. Nasıl anlatayım; değersiz ve boş olan benim tersime, aşkta hâlâ hiçbir şey yitirilmemiştir, çünkü sadakatli bir aşkın kapasitesine sahip olduğumu düşünürüm, gerçi ihanet için geniş bir alanım da yok değil. Onunla güneşe çıkarım, mavi gökyüzü altında, kürek çektiğim bir teknede, sürekli ona gülümserim, oysa onun bıktığını görürüm. Evet, bıktırıcı biriyim. Annesinin, işçilerin gittiği adı kötüye çıkmış küçücük bir barı vardır. Bütün pazar günlerimi orada geçirebileceğim, bir şey söylemeden oturup gülümseyebileceğim bir yer. Bazen de sanki dudaklarına bir öpücük kondurma iznini bana verircesine yüzünü bana yaklaştırır. Çok şirin ve nazlı bir yüzü vardır. Yanağında eski bir tahrişten kalma iz var, buda ağzının olduğundan iki kat daha küçük görülmesine neden oluyor, gene de çok tatlı. Gözleri çok küçük, anında size göz kırpabilir, sanki şunu söyler gibi. "Ben size bir ya da iki şey göstereceğim". Çoğun, köhne sert bir kanepe üstünde yanımda oturur ve kulağıma mırıldanmaya başlar, bu da gerçekten insanın hoşuna gider. Genellikle onunla ne hakkında konuşabileceğimi bilmem, çünkü hep belki hiç sırası değildir diye düşünürüm, bu yüzden sessiz otururum ve asık bir suratla ona söylemek istediğim şeyi düşünürüm. Bir sefer zarif ve küçük kulağını dudaklarıma yanaştırdı: Ona söyleyecek hiçbir şeyim yok muydu? Bir tek onun kulağına söyleyebileceğim bir şey? Ansızın ona böyle düşünmediğimi söyledim, o da kulaklarımı tokatladı ve öylece güldü, ama dostça değil, hayır, soğuklukla. O, annesi ve küçük kız kardeşi ile anlaşamıyor, bana kız kardeşine şefkat göstermeme müsaade etmez. Aşırı içki içmekten kızarmış bir burnu var annesinin. Erkeklerin masasına oturmayı seven neşeli ufacık kadındır, ama nişanlım da erkeklerin masasına oturmayı sever. Bir kere yavaşça bana " Ben artık afif değilim" diye mırıldandı. Ses tonu tamamen doğaldı, benim de buna bir itirazım yoktu. Başka ne yapabilirdim ki? Diğer kızlarla sohbet eder gülerim, konuşmalarımda fıkra bile anlatırım, ama onunlayken sessizce oturup ona bakarım, her hareketini gözümle takip ederim. Bara gittiğimde, beni eve gönderene kadar oturur dururum. Kız orada olmadığı zaman annesi gelip masama oturur, kızını anımsayayım diye bir şeyler yapar, onu elimin hareketiyle uzaklaştırıp gülümserim. Anne, kızından nefret ediyor, ikisinin de birbirlerinden nefret ettiklerini görmemek mümkün değil, çünkü biri, öbürünün yolunu tıkamaya çalışıyor, ikisi de koca peşinde koşup durur, birbirlerinden muhtemel nişanlılarını kıskanırlar. Akşamları kanepede oturduğumda, bara gelen insanlar benim orada oturduğumu gördüklerinde, beni bir koca adayı olarak düşünür her biri bana arkadaşça birşeyler söylemeye çalışır, fakat ben hiçbirine önem vermem. Yanımda, hâlâ okula giden küçük kız kardeşi kitaplarını okur ya da defterine uzun boylu geniş harfler çizip bana göstermeye çalışır. Şu ana kadar bu garip şekillerden birşeyler anladığımı söyleyemem, ama şimdi birden bire her şeklin ne kadar ilginç olduğunu fark ediyorum. Bu, yalnızca benim ötekiye duyduğum ilgiden kaynaklanıyor: Sâdık bir aşk insanı daha iyi, daha bilinçli kılar. Kışın, bana "Bahar bağ patikalarında yan yana yürüyebilsek:" diye mırıldanır, Baharda da "Herşey senle yorucudur!"der. O, evlendiğinde büyük bir şehirde yaşamak ister, çünkü hayatında bir amaç peşinde: tiyatrolar, görkemli şölenler, güzel elbiseler, şarap, neşeli sohbetler, hayat dolu, hoş vakit geçiren insanlar: İşte bunları sever, bunlar için can atar doğrusu, ben de bunlar için can atarım, ama bütün bunlar nasıl mümkün olur, bilemem. Ona, "Gelecek kışa kadar işimi kaybedebilirim" dedim. Bana baktı, gözlerini açtı ve "Neden?" diye sordu. Ona ne söyleyebilirdim ki? Tabii, ben ona tek hamlede nasıl biri olduğumu gösteremem. Benden hoşlanmaz, şimdiye kadar, her zaman bazı işlerin üstünden gelebileceğimi, gene de garip, yorucu biri olduğumu, öte yandan bu dünyada bir mevkiiye sahip olduğumu düşünüyordu. Simdi ona “Yanılıyorsun, mevkiim doğrusu, bundan bile daha dayanıksızdır " desem, benim yanımda kalması için hiç bir nedeni kalmaz ve bana olan bütün umudu berhava olur. Ben, tabii, pot kırmam, ne demişler herşeyi boş ver demekte usta biriyim. Şayet, bir dans öğretmeni, bir lokanta sahibi, tiyatro yönetmeni ya da eğlence sektöründe yetkili biri olsaydım, o zaman belki biraz şansım olduğundan söz edilebilirdi, çünkü ben böyle biriyim; uçarı, neşeli, umarsız, herşeyi boş veren, açık yürekli, sakin, boyun eğen, hassas ruhlu, öyle ki bir malikâne sahibi, bir sahne müdürü, bir terzi veya başka bir sey olarak işimi iyi götürebilirim. Eğilme şansım doğduğu zaman sevinirim. Bana yardımı dokunur, dokunmaz mı? Bana daha derin bir bakış vermez mi? Ben gerekmediği zamanlarda bile eğilirim, sadece yağcılar ya da kuşbeyinlilerin eğildikleri yerde bile eğilirim ben. Ben bu gidişattan hoşnudum. Ciddi işler için ne bir eğilimim var, ne bir yeteneğim, ne kulak, ne göz, ne de kafam var. Dünyada hiçbir şey bunu kadar benden uzak olamaz. Param olsun isterim, bu benim için bir göz kırpmak kadar veya en çok sol elimi tembelce uzatmak kadar kolay bir iştir. Olağan durumlarda işe karşı ilgisizlik insanda doğal bir özellik sayılmaz, gene de bana çok uygun, bana çok yakışır, kisvesizlik olabilse bana çok yakışır, bu kisvesizlik acındırıcı olsa bile. Neden "Bu, bana yakışır" demeyecekmişim, böyle olduğunu gördüğüm halde: İşe ilgi duymamak ! Bu konu ile ilgili başka birşey söylemek istemiyorum. Her zaman birşeyi düşünürüm, bunun da sorumlusu buranın iklimi, beni işten alıkoyan göl bölgesinin nemli havasıdır, simdi de bana ağırlığını hissettiren bu bilgi ile güneyde ya da dağlık yerde bir iş arayacağım. Bir oteli yönetmek, ya da herhangi bir fabrikada bir sorumluluğu üstlenmek, ya da küçük bir bankada kasaya bakmak elimden gelmez. Tam tersine, şimdiye kadar bende saklı duran bir takım özelliklerimi dışa vuran açık, güneşi bir ufuk gerekir bana. Bir sebze satan yerde çalışmak fena olmadı. Buna karşın, tebdili mekânla birlikte büyük gelir elde edilebileceğine inananlardanım. Başka bir iklim insanın karşısına öğle yemeği için bambaşka bir menü gibi çıkarılabilir. Belki de hayatta en önemli şey budur. Acaba ben gerçekten hasta biri miyim? Bu doğru değil, ben pratikte bütün işlerde yeteneksizim. Acaba şanssız biri olabilir miyim? Acaba birinin sürekli kendini böyle sorgulaması bir tür hastalık mıdır? Her neyse, bu bütünüyle doğal sayılmaz. Bugün ben yine on dakika geç bankaya gittim. Diğerleri gibi vaktinde işe gidemem. Ben gerçekten de dünyada yalnız kalmalıyım, ben, Helbling, yanımda yaşayan biri ile değil, ne güneş, ne de kültür, ben, çıplak, bir kayalık üstünde, ne fırtınalar, ne bir dalga bile, ne su, ne de rüzgâr, ne sokaklar, ne bankalar, ne para, ne zaman, ne de nefes. Sonra, en azından korkmak için bir nedenim kalmazdı. Artık ne korku, ne daha fazla sorunlar, ne de bir gecikme. Yatağıma uzandığımı hayal edebilirim, sonsuza dek. Belki de bu en iyi şeydir!

Robert Walser
Çeviri: Hamid Farazande, Serpil Akpınar


HAV(V)A..// ULUS FATİH



Kelâmın ve zamanın, düşünsel eskizlerle yeryüzünü yarattığı çağlarda, dizdarlar ve Allahüekber dağları vardı... Edimlerimiz unutulanın anımsanmasıdır. Günlerce Once meydanında seni bekler, İsa yıldızı ve badem dalı baharların, kırmızı manolyaların avuntusuyla yaşardık. Sonra ilk göz görür, ilk el tutardı. Onlar, hipokampüs ve amigdale, neşe ve etkinlikle yaratılanı, ilkinsi olanı sevdiler… Üç varsa, iki geçerliydi! Ve öngörülerle kesinleme oluşturamaz ama kesinlemelerle öngörüler yaratabilirdik. Zapata, reform için Diaz’a başvurduğunda aldığı yanıt sen kimsin olmuştu, erk el değiştirdiğinde, Zapata’nın köylülere ilk yanıtı, sen kimsin oldu… Karanlık ışığın gizil yüzüdür, cetveller ve pergellerle oyulmuş mağaralarda yaşıyoruz. Fellini siklameni, Paolo menekşesi ve meleğim şeytan söylemi, lazer ışınlarıyla yanan kuşlar ve parçalanan uçak imgesi, anlağımızı darmadağın ediyor.

Güneşin dudağını yılan soktu ve Neptün aşkıyla tanrının sırtını sıvazlayan melek söz kuşunu gene çağırdı ve turuncu töresine gem vururken çiçek gene açıldı… Tavus kuyruğundan yayılan kıvılcımlar, aşkın kinetiği, kanon ve metron, Urartu ve Tuşba, Menua su kanalı, Hendra ve Sars virüsü Toscana ovalarına yayılıyordu. Türeyimsel kuşun bıraktığı nişasta paresi, yağışın etkisiyle oluşan iletkenlik, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nı paralize ediyor. İnsanlar aynalarda kardeşini gördüğünü sanıyor ve kendisini onun adıyla anıyor. Lokal sideral zamana kıstırılmışız... Dostlar, Mevlana’ya giderken yolumu kaybettim, ilk karşıma çıkan kişiye oraya nasıl gidebilirim dedim, şuradan giderek, yüzünü ona dön, o sana gelecektir dedi. Şiir gibi aşkta tanımsızdı. Ve çok sonra bir Moritanya magistresi bildim; suda dalmıyorsam, biri beni seviyor demektir. Ve Kırmızı ve Siyah Stendhal’dir. Kaotiğin şatafatı, ölü toprağı, para ve parti ve tröstlerin buyruğunda ölüp gideceğiz. Hepimiz birer gölgeyiz teyzeciğim, öteki gölgelerin düşlerini kopyalayan. Luristan yöresine gidişimiz, normalist tavırlar ve mekanistik gerçeklerin esiriyiz. Yürekten öpmeler nedir ki...

Yaşam o denli soyutlaşacak, iletişim o denli gelişecek ki, bugünün fantastik ya da fütürist dediğimiz şiiri, geleceğin toplumcu gerçekçi şiiri sayılacak. Ve şiir gerçekte; sonsuzluğa yakarıdır, bunun içindir ki, biz ona yaklaştıkça o bizden uzaklaşır. Bristol takviminde buğz edilen burçlar, zarif bir bıkkınlıkla makyaj yapan kadın, eril yorgunluklar, ölümü öldürdüğümüz gün, gergedan yumurtası, Partenon’un ağırbaşlı çizgilerine zarar veren otlar, duyaç ve algıç. Ve boğaların geçit törenini aydınlatan bu güneş, zamanında Girit sokaklarında boğaları küfre buladıkları için ölüme mahkum olan insanların geçit törenini de gördü!..


Öldü ve kadınlar mezarlığına gömüldü. Çünkü dedi Rab; Siz onu yaşarken ayırmıştınız!.. Avrobesk şiirlerimiz, Leyla’nın Eva olduğu, batı/nî ağlatılara döndü, seksen şiiri seksek şiiri oldu vesselam ya da filan feşmekan. Peçeli devrimci Marcos’a neden yüzünü sakladığını sorduğumda devrim başarıya ulaştığında önderini mitleştirip, tanrısallaştırıyorlar ve toplum hemen eski kast sistemine dönerek; gene ölü atı kırbaçlıyor, bu işi başardığımda ben gene eskisi gibi marangozluk, ayakkabı tamirciliği veya fırın işçiliği yapmaya devam edeceğim ama devrimin kalıcı olmasını istiyorum artık demişti…Yanıtı yeterli miydi bilemem ama… Adı ve yüzü olmayan bir devrimciydi o... Bir gün dağlarda benim burada ne işim var diye bir pişmanlık duyduğunda, kayan bir yıldızın gökyüzünde bıraktığı incecik izi görmüş ve işte o zaman aydınlandım, bildiler ki; yeryüzünde küçücük bir iz bırakmak için buradayım dediği söylenmiştir. Kayan bir yıldızın gökyüzünde bıraktığı iz gibi, yaşamda bir iz bırakmak mottosu işte… Rodrigo’nun gitar konçertosu, bir bardak çay, bir de…

(ama işte neredeyse akraba çıkacağız! Okulun hangisi, okurken herhalde işe girmeyi düşündün, seni anlayabiliyorum... Sen de yalnız yaşadığın için anlayabiliyorsundur, şimdi pişmanlıkların bir yararı yok, yaşam asla yinelenip, kopyalanmayan bir şey, yaşanıyor ve geçiyor, sanatçı ruhlu insanlar, iç hesaplaşmaları ve alınganlıkları sürekli yaşayabiliyor, güçlü ve çatışkan bir dilin var, ekinin gizlendiği... Yaşam günlük hayhuyun dışında gerçekte çok güzel, günlük sıkıntılara yenilirsek, hele senin yaşında... Senin tepkini bile veremeyen niceleri var, şiir gibi, yaşamın son estetine ulaşmak için yola çıkmış, kendini en güzel biçimde çoğaltmak için mutluluklar, derinlikler, anlamlar üretmek üzere varoluşunla -tatlı, hırçın ve yer yer acımasız bir kavgaya girmişsin- deyimi hoş gör ama ayrıcalıklı olduğunu bil, yaşama senin kazandıracaklarının ayrıksı ve eşsiz yanlarını görmeleri ve onları sunabilmek adına, bütün bunların olabileceğini düşün, yoksa sen bu düşüncelere kapılmasaydın…Sanatın ruhsal şiddetlerle sarmalanmış koridorlarında koşabilmek, kendisini sükun ve sükut denizlerinin huzur dolu akışına terk etmeye benzemez… Bütün bunların bir serüvenin parçası olduğunu düşünerek, güçlü olmalısın! Yoksa sıradanlığın kollarında munis bir hayat sürmek ve öylesine yaşayıp gitmek ne kolay, sen bunu ister miydin, sen tam böyle olacaksın ki, sen olasın ve bizler ona içten içe bir hayranlık duyarken, kendi anlamsızlığımızın içinde her bir şeyi tüketip giderken, o özgün, kendi başına bambaşka şeylerin ve yaşanmamış, söylenmemişlerin peşinde koşan ve bir demir kelebek olan sana özencimizi bir kez bile dışa vuramadan, hiçliğin içinde savrulup gideceğiz. Biliyor musun, yol bu nedenle ikiye ayrılıyor, senin kanına seçtiğin yolun ateşi düşmüş, artık kurtulamazsın, ateş yakıcıdır ve bu tür insanlar ne yazık ki, ancak küllerinden doğuyor…)

Kendisini müjdeleyen parapsikolojik şiir, parasosyolojik, paraastrolojik…Uyku satıcılarına bakarak; ’Ren çağında leoparlar esnerdi, iman çıkarıcıları, ölmüşler için uyku uyuğuyla birlikte, bir gün uzayın derinliklerine savrulup gideceğiz dedi’. Kulaklarımız kurtların akrabası olduğumuzu söyler. Yağmur meleklerin yedi renkli kuşağı için ağlar. Sadaka bekleyenin avucuna ilk parayı kendisi koyar ve yenilenler yazık ki cellat parasını da öder. Ateşin açlığını ve susuzluğunu gördüm, yürekli kişi kaplanın kuyruğuna basan değil, av için o ölümcül anı bekleyen kişidir der. Çatıdaki balık, denizin dibindeki kartaldan daha iyi görür. Göz ısırmaz, tırnak çiğnemez, diş görmez, taç giyense sokağı süpüremez, Hangi kültür barbarlıktan kök salmaz ki, Kumran İncili bağıt yoksa, zinada yoktur diyor. Yılangillerden maymunun, sırt tüyleri başına doğru, insanınki ayaklarına doğru uzar. Taupe-grillon adlı köstebek (bir kürek darbesiyle!) ikiye bölündüğünde üst tarafı alt tarafını yemeye başlar. Göçleri sırasında Amerikan güvercini öylesine kalabalıktır ki ortalığı karanlık basar. Güneş karardığında, başıboş dağ hayvanları tehlike saçar. Zaman sürekli kendini öldürmektedir. Ölümsüz Venüs’ün yalnızca ağzı bile modacılara karşı utku kazanmaya yeterlidir. Atlas ve Tullia ve Tarencia kızlarımın adıydı. Cugnot’nun buharlı otomobil tasarımı vardı ve yıl 1769’du, acaba Osmanlı nasıldı o sıralar. Öngörüler elimizdeki bilgilere göre yapılır, bilim ise elimizdeki bilgilerin yanlışlanıp, geçersiz kılınmasıyla ilerler. Diyor ki, tehlikelidir öngörüler. Geçenlerde bir bahçıvan yanına bir yardımcı almış, sonrası bir gün ben gidiyorum, şu çiçeklerle bu ağacı budar mısın demiş, döndüğünde yardımcısı nasıl buldun budama tarzımı, en çokta ağaca özenip, bezendim işimi yaparken diye sormuş, bahçıvan yanıt olarak iyi güzelde, ‘Ağaç nerede’ demiş!.. Başka bir meselde, dünyanın en iyisi olmak isteyen şaire, yaşlı ustası, o zaman şimdiye dek yazılmış tüm şiirleri okumalısın demiş. Şair günün birinde okuduğunu ve belleğinin şiirlerle dolduğunu söylemiş. Usta, şimdiyse tüm okuduklarını unutmalı ve artık yazmaya da başlamalısın diye eklemiş…

Kardeşlerim, bizler; ağırsı ton, çaçaron, metalik su, bu çiftlikte Gogol var mı, Çiçero’n, geçmiş ve gelecek, şimdi ve dün; bi/linç, kan ve hakan sorgusuyla; Marangoz’un, Eskimo’nun, Şintoizm’in izindeyiz!..

Ve sonsuzca kaotiğiz.

Gautama!

Biz kimiz, biz kimiz, biz kimiz?..

ULUS FATİH


ÖTEKİ DENEYİMİ OLARAK EDEBİYAT // Özcan Doğan


Image and video hosting by TinyPic

Sanatsal bir etkinlik olarak edebiyat, ben ve öteki arasında bir geçişim sistemi şeklinde tanımlanabilir. Bu sistem, bir metinde sembolik bir devinim sergileyen ötekide barınan bir olasılık üzerinden kendini var eder. Bu süreçte, bir okur olarak ben, edebi etkinliği koşullandıran, bu etkinliği karşılayan, anlamlandıran, yazma eylemini edebiyata ve yazı yazan kişiyi yazara dönüştüren bir etken olarak ortaya çıkar. Ben, öteki üzerinden metne yansır ve okuma eylemiyle bu yansımayı keşfetmeye çalışan bir okura dönüşür.

Yazma etkinliğinde devreye giren ilk unsur, söylem-dışı alanda bulunan içeriktir. İçerik yazıyı önceller ve yazı bu içeriğe yönelik bir temsiliyet sistemi olarak ortaya çıkar. Yazar bir iletim etkeni olarak devreye girer ve bu sisteme işlerlik kazandırır. Yazarın söylem-dışı olarak bulunan içeriğe verdiği tepkiler bağlamında yazı denilen ürün oluşur; bu süreçte yazar, söz konusu içeriği spekülatif düzlemde yorumlayıp kendi düşünce aynası üzerinden yansıtarak söylem alanına taşır.

Yazar ortaya çıkan yazı kadarıyla vardır; ve yorum alanı bu varlığa dahildir. Bu açıdan bakıldığında, yazıyı var eden içeriğin niteliği yazarı “şekillendirir” yani içeriğe karşı verdiği tepkiler onun yazarlığını belirler. Yazarlık niteliği, onun bedeninde provoke edilen tepkilerle kendini var eden yazının söylem-dışı olarak bulunan içeriği temsil etme düzeyi ve biçimiyle doğru orantılıdır. Ancak, henüz okurun olmadığı bu edebiyat-öncesi evrede yazı, kendi üzerine dönen bir etkinliktir; dolayısıyla burada edebiyattan ziyade, salt bir yazma eylemi söz konusudur. Ve okurun devreye girmesiyle, yani yazar ve okur ikilisinin kaçınılmaz karşılaşmasıyladır ki, yazma eylemi edebiyata dönüşür. O halde, böyle bir dönüşüm için, gerçek ya da gizil bir okurun varlığı kaçınılmazdır. Okurun varolma biçimiyse, onun, bir metinde kendini okuma isteği veya beklentisiyle belirlenir.

Edebiyat bir ötekilik deneyimidir. Ben, oluşturulan metinler aracılığıyla kendi potansiyelini okur. Bu gizil okuma sembolik bir öteki ya da ötekiler üzerinden gerçekleşir. Zira birer olasılık olarak bütün ötekiler, gizil olarak benin bedeninde yer ederler; ben bütün ötekileri kendi içinde taşır. Bu durumda öteki, ben için yalnızca bir olasılık haline gelir. Olası bütün eylemler onun bedeninde gizil olarak kodlanmıştır. Edebiyat, bu gizilliğin okurun gözünde sembolik olarak gerçekliğe dönüştüğü alandır.

Okurun ilişkilendiği her bir edebi metinde, öteki olgusal bir varlık olarak mevcuttur. Bu açıdan bakıldığında, her edebiyat metni gizil olarak belirli bir beni yani şu veya bu okuru temsil etme olasılığını içinde barındırır. Kişiyi bir okur haline getiren şey, onun bu olasılığı yakalama beklentisidir. Okur, niteliği ne olursa olsun beklediği karşılığı bulabildiği yani tatmin olduğu ölçüde metinle özdeşleşir; aksi durumda, aradığını bulamayan okur tatminsizliğini ilan eder ve metinden uzaklaşır. Okurun beklentisinin yanında ve ona karşılık olarak, yazar da öteki üzerinden okura yönelir; kurgusal olarak oluşturduğu sembolik yapı aracılığıyla gizil bir okura seslenir. Beklenti ve yönelim birbiriyle örtüştüğündeyse, kendini okuma gerçekleşir.

Okur bir metinde kendi izini farklı şekillerde sürebilir. Bunu yaparken, doğrudan doğruya kendi gerçekliğini veya gerçeksiliğini okuyabilir ya da öteki üzerinden kendini bir olasılık olarak sunabilir. Okuma deneyimi içerisinde birbirinden farklı kimliklerle yaşar, kılıktan kılığa girer ve kendisine en uygun giysiyi bulana dek metnin içinde dolaşır durur: Okurun potansiyeli onun olmak istediği şeydir aynı zamanda. Fakat okurun metinde kendini okuma biçimi sadece duygu, düşünce ya da genel olarak kişilik düzeyinde özdeşleşme veya benzeşmeyle sınırlı değildir. Onaylamadığı bir karakter ya da bir olay üzerinden de kendini keşfedebilir. Bir kişilik ya da bir durumla kendi gerçekliği arasında oluşan karşıtlık, kendi kişisel tutumunun bir yönü olarak ortaya çıkabilir. Böylelikle okur, sembolik olarak inşa edilen bir öteki üzerinden, yokluk kipinde kendi potansiyel-olmayışına tanıklık eder. Bu onun olamayacağı kişiliktir. Okur, yaptığı her bir olumsuzlamada ayrı bir kendi-olmayışı deneyimler. Bunun yanında okur, geliştirdiği yansız bir tutumla, her seferinde ayrı bir öteki-oluşu gözlemler ve böylelikle ötekiye dair yorum alanı genişler.

Bunun da ötesinde, olgusal olarak öteki, açık veya gizil bir biçimde beni karşılayan bir öteki-kişi ile sınırlı değildir. Okuma eylemi, ötekiyi dolayımlayan bir nesneye, bir olgu ya da olaya yönelebilir. Ancak, bu dolayımın art alanında kristalleşen bir ben şu veya bu şekilde söz konusu olduğundan, bu gerçekleşme biçimi de ben-ve-öteki şeklindeki temsiliyet alanına dahildir. Dolayısıyla okur, şu veya bu şekilde, bu temsiliyet alanında kodlanan beni çekip çıkarma olanağını elinde bulundurur.

Hiç kuşkusuz, bir metnin içeriği okurun temel yönelmişliğini oluşturur. Bununla birlikte, okur bu içeriğe belirli bir üslup üzerinden ulaşır. Yazarın üslubu okurun doğrudan doğruya kendini ya da bir öteki olarak kendi potansiyelini okuma biçimini belirler. Güzel ve etkileyici bir anlatım, okurun kendini okuma beklentisine karşılık ararken elde ettiği tatmini estetize eder. Bu etki okurun kendi beğeni dağarcığını şekillendirmesine katkıda bulunur, ki bu da yine onun potansiyelidir. Böylelikle, içeriğin yanında, oluşturulan metin salt bir sanatsal ürün olarak da okur için değer kazanır. Okur kendi-olmayışa tanıklık ederken ya da salt öteki-oluşu gözlemlerken de aynı durum geçerlidir. Sonuç olarak okur, yaşadığı deneyim ister olumlayıcı ister olumsuzlayıcı düzeyde olsun, ötekiye dair sembolik bir sunum üzerinden kendi sempati dünyasında yeni boyutlar keşfeder ya da bunu geliştirme olanağına sahip olur.

ÖZCAN DOĞAN




‘Dört yanını rüzgarlar sarmış..’ // Sufi



Bilgi kirliliği, “kirlilik” ve “bilgi” kolay kolay yan yana gelebilecek terimler değiller. Bu durum elbet ki bellek savlarından tümden duyulan kuşkuculukla bir ilgisi yok, çünkü ilkinde gündelik hayatın sunduğu yüzeysel bilgi akışının anahtarları var, ötekisinde ise direkt felsefeyi ilgilendiren olasılıklar söz konusudur. Bir ülkede çoğu basın-yayın organından tutun politik erkine kadar(ayırt etmeksizin) tümünün temelinde yalan-yanlış “bilgi” sunumu, bilinçli manipülasyonlar, derin ve iflah olmaz yüzeysellilikler varsa ve geleceğe dair en ufak bir düş kıpırtısı yoksa, işte orada çok esaslı bir kirlilik söz konusudur. Doğru olmayan kestirmeler cennetine dönüşür o toplum.
Bilginin türünden vaz geçtik diyelim, ya tümel olarak bilginin ne olduğu konusunda düşüncemiz ne? “Olgu bilgisi”, “şeyleri nasıl yapacağım bilgisi”, “tanıma yoluyla bilgi” nedir, niye, neden illa ve de ısrarla birbirlerinden ayrılırlar bu tanımlar?
“Biliyorum”, ya da “biliyordum" , “ben biliyorum” deyişini bizden başka hangi toplum bu kadar rahat, efkarsız biçimde dile getiriyor? Bu deyişi hep us temelli olarak mı dile getiriyoruz? Haşa ne gezer!
Bir sel gelir tüm kumdan kalelerimizi yerle bir eder ve biz tıpkı James Joyce’ın Ulysess’inden yankılanan ıslık sesiyle peşimizi bir türlü bırakmayan ve hala toplum olarak bir türlü ulaşamadığımız bilgi susuzluğumuzu izler dururuz.
Şimdi bu resmi alıp günlük gazete köşelerimize taşıdığımızda durum tam anlamıyla(genelde-istisnalar hariç) bir faciaya dönüşüyor.
Bir kuşak ki ne kendilerini, ne dillerini, ne varoluşlarını çoğul biçimde hiç sorgulamazlar, sorgulamadıkları gibi devlet içinde devlet olmuşlar. Gücün 5. Ayağına dönüşmüş bir heyulaya var karşımızda. Öyle kağıttan bir heyula ki artık ağzından asla ateş fışkıramıyor. İnsanımız “genelde” kendi tarihine, felsefesine yabancıdır. Kimi şeyleri değil, çok şeyleri bilmedikleri için sözde “bilgece” “üfürmeleri” indirilmiş az bulunur ayet zannederler ve garip şey şu ki pek çok “durumu” zaten ezelden beri bildikleri için us temelli alışılmış güven eşiğine bile gerek kalmıyor. Bu ayyuka çıkmış durum sadece bize has bir durum da değil, Amerika onca büyük bir ulusal gelirine rağmen, bilgi için büyük emekler, paralar sarf edilen bir ülke olarak kendi halkının kör cehaletiyle bir türlü baş edemiyor. Çünkü fast food bilgi türevleri o toplumun geniş ölçekli alt katmanları için şimdilik yetiyor. Seçimlerindeki “hokkabazlıklar” zaten her şeyi açık açık anlatıyor. Sistem için pek bir değer ifade etmeyen iki maymunun kafesteki sıçramalarını izliyoruz.
Hiç kuşkusuz ”insanlar” gündelik rutin hayatlarında “olumsal” bilgi kırıntılarını, parçalarını edinirlerken olsun, onları sözde desteklerken ya da temellerini aşındırırken olsun doğrudan duyuların en temel kullanımına dek geri gitmezler. Oysa hayat deneyler zincirinden oluşur. Deneycilik denilen bir “nane” vardır insanlık tarihinde. Deney ve us: insanlığı aydınlığa götüren iki işaret taşı hep bir yerlerdedir ama bizim coğrafya modern zamanlardan beri (o kuyruğu belalı dönem) sadece beyhude düş görmeyi ve cehalet ummanında bilgi düşmanlığıyla zaman kavramını yol geçitlerinde telef etmiştir.
Kant zavallı boşu boşuna mı dirsek çürüttü?
“Arı Usun Eleştirisi”nde ne yapmak istemişti?
Bana öyle geliyor ki eksik kalan, zamanla eksilen, kaybolan parçalarda yatıyor temel sorunumuz.
Gerektiği gibi algılamadığımızı, bakıp da ama bir türlü görmediğimizi bir fark edersek ruhumuzdan eksilen şeyleri fark ederiz ve öte yandan içimizdeki derin köklü eğilimlerle baş etmek daha da zorlaşır, adil bir durum olmasa da hak ettiğimiz bir içbükey açıdır bunlar. Akıl bütün bu açmazların tek kurtuluş adası mı? Sanmam, çünkü bizden çok öncekiler “sevgi, aklın yasa yoluyla emrettiği şeye karşı insan doğasının eksikliğini tamamlamak için, gerekli bir parçadır.-Kant” diyerek, aklı sorgularlar.
Karamsarlık mı bu benimkisi? Hayır değil, çünkü trajik Panteizm çağı çok gerilerde kaldı. 1900'lu yılların rotasını “aşmakta” başarısız kalan felsefi bir sıçrayış kendini ancak irrasyonalizme teslim ettiği çağda yani (…?... ) yüzyılda (belki) selamete erir?
Şimdi bizler XXI.yüzyılın ilk döngüsünde neden hala o devasa birikimi tekrar sindirmekten yanayız?
Şiddetin gecesini ta kemik iliklerimizde hissetmeliyiz, o şiddet gecesi ki trajedi felsefesinin şafak habercisiydi. İnsanın insan tarafından doğrulanmasını kavramadan “varlık” ve ardından da “hiçliği” anlamak ne kadar mümkün olur? İstediğiniz kadar öldükten sonra “dirilin”! Sır perdesini aralamaya niyetli olmadıktan sonra ruh göçü olsa ya da olmasa ne çıkar? Nötr bir tuz gibi bu yerkürede çözülmediğimiz ve daha sonrasında baz bir asidin peşinden koşmadığımız sürece bilgi kendini bizden fersahlarca uzak bir mesafede itinayla saklayacak.
Bir diyarda eğer bilgi açık pazar metası olursa oradaki yaşam tarzı sorgulanmalıdır.
Yaşam şunu öğretti bana, bilmediğim o kadar çok şey var ki, bildiklerimi dile getirmek hatadır. Külli aklın her bir dışavurumu ve kendini göstermesi karşısında hep bilgisizliğimi sorguladım. Hiçliği ancak böyle anlarız, ya da Nietzsche gibi bir deneyim sürecinden geçeriz.
Anadolu bu eksende inanın ki çok zengin bir birikime sahiptir ama dönüp bakanların, algılamak isteyenlerin sayısı ne ki? Diyalektik budur. Bilgi dediğimiz şey işte bütün nesnel varlıkların bilgisidir. İnsansal pratiğin sonucudur. On bin yıllık bir pratik yanı başımızda bizi selamlar biz ise hala içimizdeki aynaların isini dağıtamadık.

“Dört yanını rüzgarlar sarmıştı
Koşuşup duran rüzgarlar. Geliyorlar, dalgalar.
Beyaz yeleli deniz atları,
Mananaan’ın azgın atları,
Rüzgardandır gemleri” – James Joyce, Ulysses
(Mananaan: Kelt’lerin deniz tanrısıydı, beyaz atları olduğuna inanılırdı, Joyce okumanın çileli ve dehşet güzel tarafı budur, size her satırda başka bir dünyaya çağırır.sufi)

Anımsadığımız, unutmayacağımız olgu, tek olgu bilgi olsun,
İster Situationiste deryasında gezinin, ister Kant’la, Adorno'yla kulaç atın, ister Tasavvuf kubbesinin üst katmanına ulaşın ya da tıpkı Josef Beyus gibi yeni düşünce katedrali inşasına koyulun, yolunuz bilgi meşalesiyle aydınlansın..

{Ona bir aynaya bakar gibi bakıyoruz:
hiçbir zaman yüz yüze değil..}

Sufi.


3 Şiir...




Yeminler Ediyor

Yemin ediyor daha temiz bir yaşam kuracağına.
Ama gelince gece kendi öğütleriyle,
uzlaşmalarıyla, sözleşmeleriyle,
gövdenin diriliğini de getirince gece
titreyerek arzudan gerisin geri dönüyor
bitkin ve yenik aynı ölümcül eğlencelere.

Kavafis
Çev. Barış Pirhasan


* * *

HIRKA

Harikulade kelimesi unutulmuştu ve onun
Yavaş yavaş kımıldıyordu ayak uçları
Tam ekseninde bir adam bağırıyordu ensesinde ve
Gece elbette
Tüm gerçekliğiyle ağır ağır asılıyordu
Bir ceza davası ve cezayı tanımlayan iktidar vardı
Şiir öldürülmüştü
Katil davayı yürütendi ve gece
Hep geceydi
Gündüze izin verilmeyen zamanlardı bunlar
Ve birden kocaman adımlarıyla gülümseyen o tanrı çıktı ortaya
Kimse inanmazdı ona ve gülümsediği yerde açan çiçeklere
O baktı sadece tüm kötülüğe ve kendisine inanacak bir el buldu
Saklı karanlıktan o eli tuttu
Gök yüzü
Ve karanlık
Bir dil öğrendi
insan
Aşağıya indi
Bir uçurum açıldı
hakikatten

Leon Felipe

* * *

Geldin..

Geldin
gözlerinle yangın yerine
döndürüp geceyi,
mermerin havuza sızan gözyaşı ile avunan
bu kehribar- kaplı yaşlı yüreği.
Geldin,
yok ederek sözcükleri,
duraksamadan ve dilsiz bir çığlığa
eşlik-eden gövdenin anısıyla çoğaltarak
sessizliği.
artık teni başka bir nesne ile yalnızca
tek bir sözcük birleştirebilir.
ya da başka bir sen.

Şafak Çubkuçu


EDEBİYATIN YÜZÜMÜZE TUTTUĞU AYNA // Melek Ekim Yıldız




Bir Milan Kundera romanında, “edebiyat yüzümüze ayna tutuyor” diye başlayan cümlenin, “sandığımız kadar çirkin değiliz” biçiminde devam ettiğini okuduğumda, “öyle mi?” diye düşündüm. Ayna metaforu hoştu, itirazı önleyen bir iddialılığı da vardı üstüne üstlük. Sanırım sorunum cümlenin devamı ile ilgiliydi: sandığımız kadar çirkin değiliz! Bu cümleyi her düşündüğümde, neresinden bakarsam bakayım, birazcık çirkiniz gibi geliyordu bana oysa. Hatta bazı bazı çok çirkiniz. Edebiyatı iç dökme aracına dönüştürdüğümüzden; ona çömlekçinin mavisine baktığı gibi bakmaya başladığımızdan bu yana giderek çirkinleşiyoruz.

Rivayettir; bir çömlekçi çömleklerimi maviye boyarmış da bitmiş mavisi ve mavisini alacağı ülkede savaş varmış. Gidemezsin, demişler o ülkede savaş var. Adam anlamamış ve demiş ki, savaşın benim mavimle ne ilgisi var? O çömlekçiye çok benziyoruz artık.

Biz var olana doğup, gördüğümüzü hayatın olası tek gerçeği olarak kabul ettikçe de benzemeye devam edeceğiz. Bu yüzden, yalnız kendi tonunu dışa vuran maviliğin peşinden koştukça; edebiyatı bir iç dökme mekanizması olarak kullanmaya devam ettikçe çok daha çirkin olacağız, birer ucubeye dönüşene dek. Kendini dar alanlara sıkıştırmış ucubeler olacağız.

Artık bilmeliyiz ki, savaş mavimizle ilgili. Bir diyeceğim var, dinle beni:

Var oluş, kendini oluşturabilme / yaratabilme, kendini tanımladığın zeminde oluşturduğun yan yana getirdiğin sözcüklerdi. Bu zemin ve sözcüklerin ne kadar güçlü ise o kadar güçlü; ne kadar ince ve duyarlıysa sen de o kadar oluyordun. İnsan parmağının ucunda bitmez iken, parmağının ucunda başlıyordu.

Kabaca ifadelendirirsek, değişim ve kullanım değeri olarak ikiye ayırdığımız değer ayrışması vardı ( böyle bir dünyaya doğmuştuk). Değişim değeri tüm sahip olduğumuz kavramların içini boşaltıyordu, yalnızca kavramların değil insanın içini boşaltıyordu, çünkü insan sahip olduğu dildi. Dil insanı oluşturuyordu. İçi boşaltılan ilişkiler ve insanlarda, hiçbir sözcük anlamını bulamıyor, artık sahip olmadığımız “ neden”imizle yaşamaya mahkum ediliyorduk.

Özel ilişkiler artık çok daha önemliydi. İçi boşaltılmış değerlerin sahası alanına gelen kamuya karşılık, insan değerlerinin yaratılıp anlamlı olduğu yer sadece dostluk ve aşk oluyordu: insanın “ kendi” gibi olup, kendini ortaya çıkarabildiği dar alanlar!

Demem o ki, hayatlarımız gibi söylemimizi de yazını da o dar alanlara sıkıştırdık. Yaşamın, içinde bulunduğumuz ve değiştirebildiğimiz gerçeklik olduğunu unutup; onu maruz kaldığımız zorunluluklar olarak başlayarak gerçekte dil’siz kaldığımızı görmek istemedik ve önümüze çektiğimiz kağıtlara dar alanlarımızı resmetmenin ötesine geçemedik.
Edebiyatın güzelleyen aynasını yalnızca kendi yüzümüze tutarak süslendiğimizi sandık. Bizi sadece bize güzel gösteren aynalara sığındık. Tam da bu yüzden, iç dökme edebiyatının yazının her yerine sinmesi hiç de tesadüf değil.

Dar alanlardan çıkmanın yolu, belki de içi boşaltılmış sözcükleri reddetmektir. Bu bile kendi zeminimiz üzerinde durmanın başlangıcı olabilir.

Aksi halde çirkiniz, çok çirkiniz.

Melek Ekim Yıldız


Edebiyat ve Laiklik // Leon Felipe



Virchow otopsilerinde ruhu bulamadı ama seküler toplumun en dirilerinden teki olan biz necip edebiyat milleti tepelerde ruhumuzu bulalı çok oluyor. Nasıl bir ruhsa bu! Hep uçuşmakta ve rüzgarı bile bir bayrakla sahiplenebilmekte.
Zamanın ruhundan hariç tutunursak bir direğe bu elbette bayrak direği olacak ve bayrak bize ruhların o vaat edilen cennete uçuşlarını anımsatmak için direğin tepesinde en ufak bir meltemde bile kıpırdansın diye nedense hep atlastan veya pahallı bir kumaş olan ipekten imal edilecek ki henüz uçuşmayan ama vaktinin geleceğini bilen bu nedenle bir şey arayan ruhlarımızı, mezara girmemiş beyinciklerimizi arayışlarla meşgul etsin ve bir başlangıçla bir de sonun olabileceğinin işaretini alnımıza damgalasın. Ne bayrak ama! Ne ruh! Ah bu haz sadece biz Türklere bahş edilmemiştir: Ruslar, Amerikalılar, İtalyanlar vesaire…Bu dünyada ruhunu arayan toplumun sadece biz olduğunu kim söyleyebilir! Bayrak, vatan, millet on binlerce yıldır insanın kendini ötekinden ayırt etmesini sağlamıştır. Bir tür sekülerizm işte, eski ama tumturaklı. Peki bu laiklik bilmecesinde içteki aykırılık tek ve aynı bayrağın toparladığı ruhların arasında nasıl olur da devam eder? Daha öznel yapmalıyım bunu. Kadınlar ve erkekler! Bir laiklik karmaşasıdır aslında. Yüzeyden bakarsan bu aptal dünyada solucanlar ve bok böcekleri arasında da bir tür seküler sorunlar yaşanır. Aynı topraktalar. Fakat ben işin bu faslında değilim en azından sorunu hayvanbilimcilerin ele almasını tercih ederim. Benim derdim edebiyat basitçe söylersek de kadınlar olmalı aslında ya neyse bu da benim şahsi görüşüm ve aslında edebiyatın her harfinde bir kadın izi vardır. Tabi olarak ben bu tip nedenlerden dolayı kadınların ruhunun değil ruhlarının olduğuna inanan salak sepet insanlardan tekiyimdir. Buna inanç dersek eğer, seküler toplumlarda; hele bizim ki gibi şehirli çağdaş kadına inanılan, ihtiyaç hissedilenlerde esefle kınanabilir görüşüm ama kadına pek muteber etmeyen hordalarda da hiç hoş karşılanmaz. Onlara kalsa kadının ruhu yoktur. Varsa da beş para etmez. Her neyse…Onlar tanrıya havale zaten.
Seküler bir toplum, dindarların kendileri için en önemli saydıkları düş ve düşüncelerle ilgilenmez gözükür. Bas baya ilgilidir oysa. Tam da buna kafiyeli olarak dindarlar da hesapta seküler toplumun kurallarını dışlar ve umursamaz gözükürler. Koca bir yalan daha. İşleri güçleri önemsemektir onların. Bu ayrıntı hastalık hastalıklarından dolayı iki tarafta ihtiyaç duydukları ve duymadıkları müesseselere çok fazla anlam yüklerler. Bu yüklemeler bir teori, bir parti, davranış kalıbı halini alır. Mütecavizleşir, umursamazlaşır, saldırganlaşır, pasifleşir, kudurur, sünepeleşir; rutine iner ama hep farklı tanımlamalar ama aynı tavırlarla gittikçe bozulur. Çürümeden önce bir bir duraksarve tabi bu anlamsız, gerçeküstü davranış bozukluklarından kaynaklanan teorilerinin, pratiklerinin ve ulu pratisyenlerinin temelinde birbirlerine karşı duydukları sempati yatmakta olduklarını fark ederek entelijensiya yaratılır. Duygu bombardımanı saplantıya evrilir. Devrilir, devinimlenir. Bilinçaltı bir saplantı filan da değildir üstelik bu duygulanımları. Tam zıttına aşikar: Bilinç üstü kendini yitiriş ve kazanış, var ediş amacıdır tüm marazi hareketlenmelerinin sebebi: Gözükmek isterler. Tanımlamaktan çok tanımlanmaya yönelik bu korkutucu arzunun bastırılmasını da sapıkça bir dürtüyle beklemekte ve hatta ummaktadırlar. Yakalanmak istediği, vicdan azabı çektiğinden durdurulmaya ihtiyaç duyan çok zeki bir seri katilin delil bırakması gibidir. Ama ne olursa olsun aynı David Fincher’ın pek sevilen Seven filminde olduğu gibi bir teorileri vardır. Ve tabi iş bunu pratik kılmaya geldiğinde, yaptıkları zalimliklerin yerini amaçlarının yüceliği ve davalarının haklılığı ve en sonunda da mazlumlukları, tarih karşısında haklı çıkacaklarına dair tuhaf tutkuları alacaktır.
Bu tutkular kasabadan başlar. İsterseniz Meksika’yı seçin, ya da Katolik başka bir ülkeyi veya Ortodoks balkanları, Arapları, Türkleri veya da Japonları illa bu sekülerlik durumunun baş yeri kasaba, kıçıysa şehirdir. Fakat eninde sonunda ikisi, baş ve kıç bir noktada buluşurlar. İç çizgisel bu akrep ve yelkovan halleri onları zamanın oklarının hedefi haline getirmiş, numaralandırmıştır. Kasabalının kendini Türkiye’de modern kılabilmek için batılıları taklit ettiği, şu meşhur Sakallı Celal hadisesi, Orhan Pamuk’un Darvinoğulları diye bahsettiği hani veya aynı Sakallı Celal’in , M.Cevdet Anday’ın Raziye’sindeki akıllı doğulu çıkmazı batıda da kendini Hermann Hesse’de, Musil’de veya Naipaul da gösterir ki onlarda daha çoktur bu paradoks. Hindistan üstüne herhalde yüz bin adet edebi edep altı, üstü metin vardır anglo sakson edebiyatının ulviyetle ilintili. ( Bombay’da geçen bir roman yazan sıkı bir edebiyatçımızın olmadığını çakan kişilerden birinin pamuk adam olması muteber tabi.) Ne de olsa batılılar gözükür olmayı daha da içten bir saplantıyla isteyen daha seküler toplumlardır. Zıtlıklardan faydalanmayı beceren bu insanların bize öğretecekleri çok şey vardır elbette fakat bir kasaba buna engel olur. Bu bizim kasabamızdır ve neyse ki yerindedir hala da batılılardan öğrenmek yerine, yanılarak, korkarak ve de tabi bol bol yanarak hadisenin ne kadar eğlenceli ve kabus olduğunu öğreniyoruz. Bir önceki paragraf bütünüyle gerçekten kaçmak üzerine yazılmıştır diyebilir miyiz şimdi? Ya da gözükebilmek için? Tanımlanmak arzusuyla yanıp tutuştuğundan yazar küçük zerreciklerini çok ağır bulduğundan, narsisizmin kasvetli anılarına ihtiyaç duyduğundan bir seküler havasına bürünerek mi yazmıştır bunları? Hayır elbette. Yanıtın “asla evet” olmayacağı ikilikli geceler çoktur ve geceler gündüzlerden çabuk ölür.
Edebiyatta laiklik? Elif Şafak örneğinde olduğu gibi zıtlıklardan bir sempati kurmak ve Mevlana’yı baya baya meta yapmak, bunu satmak ve aslında koca kitapta hiçbir şey söylememek seküler bir toplum dışında nerede olabilirdi ki? Türbanlı bir kız okuyor ve mayosuyla kumsalda oturmuş çıplakça bir kadının ellerinden kumsala kaymış pembe kapaklı bir roman . Örtünmeyle giyinmenin birbirine bu denli yakın olduğu, birbirlerinden beslendikleri bir dönemde edebiyatımızda her zamanki gibi bunu sadece faydacılıkla, biçimlendirmeden kullanmanın tembel hali ne ki? Nedim Gürsel’in deneyerek mahkemelik olduğu ve bunu Paris’te cafelerde sohbet ederken yinelediğini durup durup, düşünürsek aslında gözükürlüğün İhsan Oktay Anar’da gözükmezliğe neden kaydığını daha rahat çözeriz herhal!
Bizim edebiyatımızda din ancak İsa adıyla yer almıştır. Kimse muamma dememiştir. (S.A.V) yazmadan bir Muhammed yazmak tuhaf kaçar, günah olurdu elbette. “Hz.” Takısı her zaman tüm peygamberlerin önüne gelmeli midir? Hazret saymadığım bir sürü peygamber varsa ne olacak? Hıristiyanların sürekli “St.” Takısı da böyle bir sekülerlik işler. Aziz bir şey bir şey… Aziz saymadığım bir sürü aziz varsa ne olacak? Kendi kendime sorduğumda bunu, bunun yanıtı bile zıtlığın içindeki faydacılık, ötekinden beslenerek hızlandırılan sağlıksız bir kendini yitiriş, bambaşka biri olma isteğinin taaa! Dibi işte. Mesel ya da mesele de bu zati. Ben illa devletin ulu liderini ya da peygamberin sevgili tanrısının adının ilk harflerini bilgisayarda otomatik olarak yazmaya koşullandırılmışım. Hadi ama şimdi! Bi deneyelim bakalım Allah, otuz defa deneseniz de değişmeyecek. Ya da bi de buradan Atatürk, ah yine aynı! Bu ne renkli bir ilkokul beslenme kutusu hali böyle. Başka şeyleri deneyelim adonay, god, jesus, rab, metin, hayır bunlarda her hangi bir problem yok. Seküler toplumların birbirlerine saygı duymak zorunluluğunu hissettikleri ortak bir devasa delilik kökenli ‘cinnetvari’ söz, isim,tanım önemli sadece. İşletim sistemi nasıl olursa olsun ama kelimenin herhangi bir yerinde Mustafa yazdığınız anda işe yine dahil olur veya hızlandıralım, Muhammed ama kalkıp kemal yazsam ya da obama veya ali veya deneyin işte. Özel isimlerin toplum içinde ortak önem taşıması yalçın küçükle ilintili olmadı hiç. Mevzu nefretin ortak bir öğe olarak toplum tarafından pay edilmesi böylece ayrıklığın bütüne hizmet edebilmesinin kolaylaştırılabilmesi, kitlelerin kendilerini tanımlamaları. Başka bir şey değil.
Bazıları kutsal kitapların özellikle incilin iyi bir edebi metin kuranınsa fevkalade şiirler olduğuna kanaat etmiştir. Tabi Kenan Kainat da bunlardan biriydi ve zamanında elinde kuranıyla dolaştı. Elinde kırbacıyla dolaşanlar daha çoktur ayrı mesele ama bunların diğerinden farkı yoktur işte ve edebiyatımız da bundan baya nemalanıyor. Ciddi dindar kitapların, romanların ne kadar sattığını biliyorsunuzdur. Eh en çok kitap o civarlarda satılıyorsa; çünkü televizyon genelde halen günahtır tarikatlarda muhtemelen ve titrek bir mum ışığı insanı kendinden alır götürür ve yine kendini bir kitapla tanımlamasını, gözükür kılmasını sağlar. Alın işte akrepler ve yelkovanlar iç çizgisel serüvenlerinde sayfa numarası da alabiliyorlar üstlerine.
Nuri Bilge Ceylan’ın kasabası da böyledir aslında. “Yalnız ve….” Unuttum ne dediğini ama orada yalnız kelimesiyle işaret ettiği kendisini görünür kılma, başkası tarafından tanımlanma ihtiyacından başka bir şey değildi. Ya da pamuk adamın asil adamlar meclisinde kibarca yirmi derece öne eğilirken tek elini göbeğine diğer elini kıçına dayayarak kasabayla şehir arasındaki ilişkiyi açıkça ilan etmesi ve Nobel parasını
( ki al bak Allahın işine bu Nobel tek başına yazıldığında ilk harf kocaman oluyor) aslında dünyanın İstanbul gibi en büyük baş-kıç müessesi olan nüvyork da yemesi de yine kendini tanımlanmış, gözükür etmiş olmaktan; tanımlandığına dair biraz budalaca güveninden ötürü sekülerliğe yaptığı ve militarizmden uzaklaştığı bir seyahatti.
Sekülerlik kelimesi, laiklikten iyi.
Tanımlanmak yerine gözükmez kalmak ve kendini bilmek daha iyi yoksa bir bakarsınız dünyanın en kaba saba yalancı adamlarıyla beraber “biz haberi Türkçe veriyoruz” gazetesinde aşk yazıları yazarsınız.
Sonuçta Türk Edebiyatında Laik ve Dindar adam arasındaki münakaşa ummandır ve baya baya bundan her iki tarafta karlı çıkmış ve haliyle iki yüzlü bir toplumun yaratılmasına yardımcı olmuştur.
Ve tabi bu iki yüzlü toplum bir kitap kapağının arasında sıkışan sayfalar gibidir; çünkü okuyucu, kari; dine inanmış tek tanrılı kitapların mümin tapınıcısından farklı olarak kitabı beğenmek yahut nefret etmek hakkına sahiptir. Bu hak ona yazar tarafından bahşedilmiş değildir. Yayımcı ona kitabın kapağını allayarak pullayarak önemli ve değerli bir yazıtmışçasına sunarsa okur harikulade bir gerçekle yüzleşeceğini umar ve bu da onu etkiler kısaca ambalaj bayanlar baylar! Ve ambalajın en iyileri de Şafak kitabında olduğunca erkekler için farklı kapak tasarımı kadınlar için pembe olarak çağımızın ticari mükemmeliyetince karşımıza pek laik çıkıyor işte alın size laiklik ve edebiyat.


Leon Felipe


SİVİL SÖZLÜK TANITIM YAZISI



SİVİL SÖZLÜK TANITIM YAZISI

Sivil Sözlük, benzerlerinden farklı olarak, kendisine edebiyat, felsefe, bilim ve sanatın diğer dallarını seçmiş ve bu alanlarda üretim yapan bir platformdur. Gerek özgün şiir çevirileri, gerek üyelerinin üretimleri gerekse de, dünya edebiyatı, bilim ve felsefesi üzerine bilgilendirme ve değerlendirme yazılarıyla farkını ortaya koymaktadır. Manifestosu da aşağıdaki gibidir:

Sivil Sözlük, Söyleyecek sözü olduğu halde bu güne kadar söyleyememiş, susturulmuş, korkmuş ama bilen, bildiğinin arkasında durabilen, tartışmanın üslup gereklerini yerine getirebilen, cümle avcılığı yapmayan, çabuk sinirlenen ya da hiç sinirlenmeyen, sinirlenip çabuk dinginleşen, film çeken/izleyen, kitap okuyan/yazan, resim yapan, fotoğraf çeken, heykel yapan, tiyatroyla didinen, dünyayı felsefenin diliyle anlayan/anlamaya çalışan/anlamak isteyen, hayata dair duruşu/bakışı olan ötekidir. ve kısaca ötekinin diliyle buradakine sesleniştir. baskı altına almak ya da baskıyı doğal sürece eş tutmak bu sözlüğün işi değildir. çelme takmayı sevmez, takmaya kalkanı hiç sevmez.
birlikte üretmek, paylaşmak esastır. aynılık çarkına dişli olanların kerpeteniyiz efendim.sivil, sivilin haldaşıdır, sivilliğin tanımı yeniden anlamını bulana kadar bir sivil yazar bir diğer sivil yazarın el feneridir ve üstelik yolu bildiğimizi hiç söylemedik çünkü yol biziz. bu sözlüğe konu olacak her türlü birikim eksikliğimize delil olacaktır.
koca koca kelimelerimiz ve hiçlik bilgimizle inat etmeye geldik. farkı anlatmak diye bir derdimiz yok, çünkü farkı anlamak için burada yazmak şarttır gibi bir bilgeliğe de açığız. yani sivil sözlük kendini bilir,kendini bilmez, akıllıdır, delidir, yoktur çoktur. inat cümlesi ile sizi selamlarız: varız.

http://sivilsozluk.com/


Bizim gibi düşünenleri yanında görmekten keyif duyacaktır.


İsmet Özel, İntihal Şairi Değildir..// Samet Köse



Borges Defteri’nde sevgili Bayram Balcı'dan gelen yorumun ardından İsmet Ozel’in intihalde bulunduğunu ileri sürdüğü Fransızca yazan şairin Paul Celan olduğunu görünce şaşırdım doğrusu. Celan’ın en görkemli şiiri Todesfuge’ü ÖlumFügü başlığıyla çevirdiğim dönemden aşinalığım vardı Celan’ın şiiriyle, şiir dünyasıyla. O dönemdeki aşinalıktan İsmet Özel şiirini, poetikasını çağrıştıracak tek bir benzerlik bile hatırlamıyorum. Celan'ın hemen tüm şiirlerini Almanca yazmış olduğu bilgisini, İsmet Özel’in Fransiz Filolojisi mezunu oluşunu, Almanca ya da İngilizce bilmediği (kendi şiirini okumalarından çıkardığım bir bulgu) bilgilerini de yedekleyerek Bayram Balcı’nin metnindeki örnekleri birlikte irdeleyelim:

"karanlık sözler ediyoruz birbirimize", P. Celan, Şiirler, syf. 46, Kavram Yay.
"karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında" İsmet Özel, Erbain, syf. 49.

Celan’in yukardaki dizeleri Corona şiirinde geciyor; “…wir sehen uns an, wir sagen uns Dunkles”. Bu dizelerin çevirmeni ben olsaydım “…birbirimize bakıp, karanlık sözler ediyoruz” şeklinde çevirirdim, oysa B.S.B* kitabının çevirmenleri Celan’ın dizelerine İsmet Özel şiiri süsü vermişler.

"kara yapraklardan bir çelenk yapılmıştı" P. Celan, Şiirler, syf. 46, Kavram Yay.
"benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler", İsmet Özel, syf. 16. Erbain.

Celan’ın yukardaki dizeleri Ein Lied in der Wüste şiirinde geciyor; “…Ein Kranz ward gewunden aus schwärzlichem Laub in der Gegend von Akra…” Bu dizelerin çevirmeni yine ben olsaydım, “simsiyah yapraklardan bir çelenk örülmüştü Akra’da…” şeklinde çevirirdim, B.S.B kitabının çevirmenleri Celan’ın dizelerine aynı şekilde İsmet Özel şiiri süsü vermişler.

Kadim Yunan’ın, Bizans’ın tam da üstünde oturan bir şair icin “defne yapraklarından bir çelenk” çok da uzak bir imge değil, kaldı ki Özel şiirinde yongalardan yapılmış bir çelenkten ustalıkla sözediyor. Bu imgeyi yakalaması için Özel’in Chernowitz’e, ya da Bukovina’ya uzanmaya ihtiyacı yok diye düşünüyorum.

"bembeyaz kesilmiş yumruklarımda/ yeni bir beynin çiçekleri acmakta." Celan, Şiirler, syf. 110, Kavram Yay.
"Itır kokan benim yumruklarımdır/ benim kavgamdır o aşk diye tanınan" Özel, Erbain, syf. 75.

Celan’ın yukardaki dizeleri 1967’de yayınladığı Atemwende/ Nefesdönümü kitabında geçiyor; “Aus FÄUSTEN, weiß / von der aus der Wortwand / freigehämmerten Wahrheit, / erblüht dir ein neues Gehirn.” İsmet Özel’in "Itır kokan benim yumruklarımdır/ benim kavgamdır o aşk diye tanınan" dizeleriyse Evet Isyan başlıklı 1967’de yayınladığı şiirde geçiyor. Dizeler arasındaki “yumruk” sözcüğü dışında en ufak bir bağlantı kurmakta zorlanıyorum. İsmet Özel’in Almanca yazılmış ve Fransızca’ya aktarılması 20 yılı bulmuş Celan şiirlerinden aşırmacılık yapmasına kronolojik olarak ihtimal yok. Üstelik Celan, kendi şiirine yakınlığı olan Jean Daive gibi Fransız şairlerin yapıtlarını onlardan çok daha önce Almanca’ya aktarmış olmakla bilinir (Décimale Blanche, 1967). Celan’ın poetikasını en iyi bilen Jean Daive çevirilerini yıllar sonra 1996’da kitaplaştırmıştır.

Lob der Ferne/ Uzaklığa Övgü 1952
"siyahtan daha siyahım, çırılçıplağım"
"senin göz pınarlarında volta atar / düşünü kurarım eşkıyalığın"
"senin gözpınarında / ipini boğuyor işte / ipe çekilmiş biri"

Kalk, Düğüne Gidelim 1969
"Çünkü üç gün beslendiler senin gözyaşlarınla."
"senin gözyaşlarını heyecanla kapışır"


Gözyaşlarıyla gözpınarları aynı sözcükler değil. Yıldızların Uzaklığına Övgü şiiri ise 1963 tarihli ve Celan’ın Uzaklığa Övgü şiiriyle uzaktan yakından ilgisi yok. Anlatı eksenine kurulu, gevşek örgülü bu şiirinde Özel, “…Ama iyi biliyorum yıldızları, ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin gitgide yok olduğunu biliyorum…” diyor.

“Siyah” ya da “kara” sözcüklerini şiirlerinde sıkça kullanan sadece İsmet Özel değildir. Ahmet Oktay’ın şiirlerinde de yoğun bir karamsarlık göstergesi olarak “siyahlık” ve “siyaha” dair imgeler esin kaynağı olarak kutsanır ve her yanınızı sarar (Örn. Kara Bir Zamana Alınlık, 1983; “…’Gece çağı dünyanın’ demişti” Heidegger. O çağ olgunlaştırdı siyahi harflerimi.”). Sonuçta Özel de, Oktay da melankoliden beslenen şairlerdir, “siyahı” sevmelerinin altında başka unsur aramamak gerek.

Tüm bu örnekleri bilimsel bir kuşkuculukla irdeleyince ortaya aslında bambaşka birşey çıkıyor. Paul Celan’ın şiirlerini Almanca aslından dilimize kazandıran Ahmet Necdet ve Vedat Akdamar’ın İsmet Özel şiirlerinden beslenmis olmanın etkisiyle, Celan şiirlerini adeta İsmet Özel’in kaleminden çıkmış şekliyle formatlayıp Türkçe’ye kazandırmış olduklarını açık yüreklilikle, gönul rahatlığıyla ileri sürebilirim. Sanırım sevgili Enis Batur bir incelemesinde ülkemizde şiir okurunun damak tadının 80’li yılların ortasında İsmet Ozel şiirinin o dönemdeki evrilmiş şekliyle sınırlı kaldığını ileri sürmüştü, ben bu savı daha da ileriye taşıyarak şiir çevirmenlerinin de aynı sınırlılıktan nasiplerini aldığı şeklinde genişletmek istiyorum.

Şairlerin, şiirde çığır açan şairlerin birbirlerini izlemesi, beslenmesi, hatta esinlenmesi bambaşka ve bir yerde doğal bir durumdur. Örneğin Kavafis’in "yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/ bu şehir arkandan gelecektir" dizelerinden hareketle sevgili Enis Batur şu dizeleri yazar:

“Yeni bir ülke bulamam, bir başka deniz,
ben ki her sokağın kendime çıkmasından
korktum mu hep, üşüyorum şimdi,
“buz ve kömür satılır” yazıyor hızla uzaklaşan yolun kıyısında,
yinime sokuluyor denetimsiz
salgını gecenin.”

Enis Batur, Kandil, Darb ve Mesel

Şimdi sevgili Enis Batur’un bu güzelim dizelerini de mi intihal ya da plagiarism olarak niteleyeceğiz? Kesinlikle değil tabi ki. “Kadim Yunan’ın, Bizans’ın tam üstünde oturan, o toprağa kök salan, boy veren, çiçeklenen ve köklerini ve dallarını Avrupa’nın yüreğine dek uzatan Yakın Şark’ın ve Urumeli’nin” şairlerinden birisi olarak Batur'un dizeleri bambaska duygular, bambaska bir bildiri sunar size.

Bir diğer önemli ayrıntı; İsmet Özel, Akla Karşı Tezler'de "değil mi ki ben albatrosu Baudelaire'den / Yves Bonnefoy'dan semenderi öğrendim / bir gün bakarsınız / şu güzelim bilgiç beynimi kırıp / teneşir tahtası olarak kullanabilirim" der. Yani Ozel'in izleginde Baudelaire, Yves Bonnefoy gibi şairlerin, La Rochefoucauld gibi yazarların olması kuvvetle muhtemeldir, onlardan beslenmesine, esinlenmesine de şaşırmam. Ne ki Paul Celan'in hem Musevi kokenli Auschwitz'i yasamis bir Holocaust sairi olusu (İsmet Özel ise bir anti-semitist’dir) ve de siir sanati nedeniyle (gerçi ikisi de kısa şiir geleneğine yatkın şairlerdir) İsmet Ozel'e esin kaynağı olacağına, onun şiirinden beslenecegine ihtimal vermiyorum. Bu görüşüme koşut olarak Cahit Koytak enfes bir çözümlemesinde “...benim lügatimde akılda kalmak demek, ‘seni gördüm, künhünü sezdim, oyunun için bir şey diyemem, ama oyun oynama tarzını sevdim! Biz sur içinde aynı sokağın çocuklarıyız!’ demektir” der. Koytak, o sokakta Paul Celan adında birini tanımadığından sözeder. Celan için aynı durumun Özel’in sokağında da geçerli olacağını düşünüyorum. Koytak’a göre, o sokağın eşiklerini aşmak hiç de sanıldığı kadar kolay değildir: “Bu sokağa kazara yolu düşenlere, “Sağdan devam et, diyorlar, surları geç, nöbetçiye sor, o sana dış mahallelerde ikinci ya da üçüncü sokağa nasıl gidileceğini gösterecektir!”

İsmet Özel, yakın dönem şiirleriyle kendi şiirinin bile gerisine düştüğünü belgelemiş, şiirlerini sevenler için hayalkırıklığı yaratmıştı. Simdi aynı hayalkırıklığını peşpeşe verdiği söyleşilerle düşünce alanında yaşatıyor. Önce Kürt sorunu, şimdi Alevilik ve Alevilerle ilgili tutarsız çıkışlarının savunulacak, hatta tartışılacak bir yanı yok. Asıl düş kırıklığı yaşatan onun aydın duruşu açısından sergilediği kısırlık ve uydumculuktur. Korkaklık kişisel bir zaaf olabilir ve anlaşılabilir ama uydumculuk bir tercihtir, kategoridir ve aydın olmakla asla bağdaşmaz. Said'in terminolojisi ile konuşacak olursak, musekkaf (kültür adamı), müfekkir (düşün adami) olmakla mütefekkir (düşünür) ve münevver (aydın) olmak yolunda Özel'in gideceği epeyce yol var görünüyor, ancak matarasında tuzlu suyun kalmadığıysa nerdeyse kesin. Bu durum bana Galileo’nun büyük bir bilimadamı oluşu ama aydın olmakta korkaklığı nedeniyle sınıfta kalışını anımsatıyor. Kilise tarafından Roma’da Çiçek Meydanı’nda görüşlerinden dolayı asılan Giordano Bruno ise korkaklık nedir bilmeyen bir bilimadamı, aynı zamanda da bir kahraman, bir şövalye ve de aydındır.

Bir şairin görüşlerini, çıkışlarını, gaflarını, kendi poetikasına bile ters düşen düpedüz saçmalıklarını eleştirmekle, sanatını eleştirmek, “çalıntı şiir”, “çalıntı sanat” demek aynı şeyler değil. Bazen en kıvrak zekalı, en yetenekli sanatçı, şair arkadaşlarımız da aynı yanlışa düşebiliyorlar. Överken de, yererken de, eleştirirken de adil olmak, itidali elden bırakmamak şiarmız olsun!

Selam ve muhabbetle,

Samet Köse

*Bu arada Bademlerden Say Beni (Zähel die Mandeln) bir şiir çevirisi kitabı için enfes bir başlık. Celan’ın şiirlerindeki badem’in Yahudi tarihi, şiiri ve kimliğindeki sembolik anlamını atlamadan. Badem sözcüğü İbranice "göz" ve "uyanıklık" anlamlarına gelir.





İSMET ÖZEL ‘İNTİHÂL’ ŞAİRİ Mİ? // Bayram Balcı


(defter not: Bayram Balcı'nın yazısını "İSMET ÖZEL ‘İNTİHÂL’ ŞAİRİ Mİ?"
(defter arşivinden) birçok okurun isteği üzerine daha rahat ve kolay okunması için tekrar ön sayfaya aldık..)


İSMET ÖZEL ‘İNTİHÂL’ ŞAİRİ Mİ?
Bayram Balcı


Türkçe şiirde 'intihâl' tartışmaları hep gündemde oldu. Bu tartışmaların en kapsamlı incelemesini Erdoğan Alkan, "Şiir Sanatı" adlı kitabında yapmıştı. Alkan'ın incelediği ve özellikle Fransızca bilen şairler arasında adı geçenlerin çoğu, şiir okurlarının aşina olduğu şairler. Ahmet Haşim, Cahit Sıtkı Tarancı, Atilla İlhan, Cemal Süreya, İlhan Berk, gibi şairler Fransız şairlerden "çaldıkları" dizelerle anılan şairler oldular. Benzer tartışmaların son örnekleri arasında ise '97 yılının Evrensel Kültür Dergisi'nin sayı 63- 64'te Yılmaz Odabaşı ile Aydın Öztürk'ün "çalıntı" tartışması vardı. Ayrıca Edebiyat ve Eleştiri dergisinde Özdemir İnce ile Adalet Ağaoğlu arasında da benzer tartışmalar yaşandı.
Özel'deki 'İntihâl' Bulguları
1944 doğumlu İsmet Özel'in şiirinin ise, Rumen asıllı 1920 doğumlu Paul Celan'in dizelerinin bire bir kopyası olduğu tartışma götürmez bir gerçeklik. Celan'ın da Fransızca bilmesi ve sembolizmin şiire sağladığı olanaklardan yararlanşı, Özel'in Celan'den ne çok "etkilendiği"nin bir başka göstergesi. Ancak, ortak yanlarının sadece bunlar olup olmadığı dikkatli okurların gözlerinden kaçmayacak denli açık. Celan'in dünya şiirindeki yeri bilinmekte. Özel'in de bir dönem ve hâlâ coğu Türkçe yazan şair üzerindeki etkileri de sürmekte. Ancak Özel de, Paul Celan etkileşimlerinin bir yeri olduğu da gerçek. Adam yayınları'nca Türkçe'ye ilk olarak 1983'te çevrilen 'Bademlerden Say Beni', Kavram yayınları'nca da 1995 yılında basılan 'Şiirler'i ile İsmet Özel'in ilki 1966'da çıkan 'Erbain' adlı kitabı karşılaştırıldığında ortaya çıkacak olan benzerliklerin gerçeği gözler önüne seriyor. İsmet Özel, kimi şiirlerinde hemen hemen aynı dizeyi, aynı imgeyi ve aynı sesi kullanana bir şairdir. Aşağıdaki örnekler, Özel'in, Celan'dan nasıl "intihâl"lendiğini de ortaya koyuyor: "siyahtan daha siyahım, çırılçıplağım" P. Celan, B.S.B. syf. 18., "karaysam, öfkenin de payı vardır karalığımda" İsmet Ozel, Erbain, syf. 51, "Karanlık sözler ediyoruz birbirimize", P. Celan, Şiirler, syf. 46, Kavram Yay. "karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında" İsmet Özel, Erbain, syf. 49. "kara yapraklardan bir çelenk yapılmıştı" P. Celan, Şiirler, syf. 46, Kavram Yay. "benim yongalarımdan yapıldı bu celenkler", İsmet Özel, syf. 16. Erbain. Yukarıdaki örneklenen dizelerdeki ses ve dize kuruluşlarında benzerliğinin en çarpıcı örneklerinden biri de, "senin gözpınarında / ipini boğuyor işte / ipe çekilmiş biri" P. Celan, BSB; syf. 18, Adam Yay. İsmet Özel ise aynı sesi iki ayrı dizede tekrarlıyor. "senin gözyaşlarını heyecanla kapışır" Erbain, syf.57. ve "Çünkü üç gün beslendiler senin gözyaslarınla." Erbain, syf. 56.
Şiir Adları da Benziyor
Şüphesiz Ozel şiirinin Celan şiirine benzerliği yalnızca ses, imge ve dizeyle sınırlı kalmıyor, şiir adlarına kadar uzanıyor. Celan'in "Uzaklığa Övgü" (P. Celan, BSB, syf. 18 Adam Yay. ) adlı şiiri, Özel'de "Yıldızların Uzaklığına Övgü"ye dönüşüyor. (Erbain, syf.106) Özel, kimi şiirlerinde de Celan'in dizelerini kendi şiiri için yol açıcı olarak kullanıyor. "bembeyaz kesilmiş yumruklarımda / yeni bir beynin çiçekleri acmakta." Celan, Şiirler, syf. 110, Kavram Yay. "Itır kokan benim yumruklarımdır/ benim kavgamdır o aşk diye tanınan" Özel, Erbain, syf. 75. "senin göz pınarlarında volta atar / düşünü kurarım eşkıyalığın" Celan BSB, Adam yay, syf. 18. "Bir şehrin uzak semtleri gibi gözlerin / üzgün, kara, ayaklanmaya hazır / ben yaralar kuşanıp katılırım onlara / onlara katılırım yedek mermi ve şarkılar olarak" Özel, Erbain, syf. 57, Çıdam Yay.
Yabancı Dil Bilmenin Avantajı
Türkiye'de şiir kendi öz kaynaklarindan kopup, farklı kaynaklara yönelince, toplumda yabancı dil bilenlerin azlığından da faydalanan kimi 'şairler' böylelikle kolay şiir yazma yolunu bulmuş oldular, Özel ve diğerleri gibi...
İsmet Özel'in "Erbain" adlı kitabındaki (ki bütün şiirlerinin yer aldığı bir toplu kitap) hemen tüm şiirlerinde Paul Celan'in şiirinin izlerine rastlamak mümkün. Anlaşılan, Adam ve Kavram yayınları Celan'in kitaplarını 1983 ve 1995 yıllarında Türkçe'ye çevirip yayayınlamasalardı, 1966 yılında yayınlanan Özel'in 'Erbain' adlı kitabında yer alan şiirindeki "intihâl" olduğunun farkına varmak da olası olmayacaktı. Özel'den 24 yaş daha büyük olan Celan, görülüyor ki, artık tek tük, yılda belki bir şiir yazan Özel'i çok içine çekecek kadar etkisi altına almış! Türkçe şiirdeki "çalıntı" şiir tartışması daha çok süreceğı benziyor.



Konuşmak Gereksiz..// Ömer Serdar


Image and video hosting by TinyPic


I+I Şiir



Nesne-Kıvılcım

Sözcükler bir nesneyi kuşatıyor odayı
adımlarken , göğsünden kanatlanarak “doğru-sözcüğe”
kilitlenen o yarı-erinçli acemi-tanrı tavırları
sözü önceleyen bir nesne-çığlığı belki bu belki de ruhunu
açığa çıkaran nesne-kılığında bir sözcüğün tini.
Peki hangi çağrışımı nasıl tetikliyor söz öncesi
nesne -kıvılcımı ve nasıl ateşliyor kalemi ilkin
Ve neden ?

Şafak Çubukçu

* * *

KÖR YÜRÜYÜŞ


körler ülkesinde
bir su yolunda
gözler
im
iz
kapalı
yürüyoruz
ucuca birleşik adımlar
ve gökyüzüne kalkan kuşlar:

“ardıardınaiçilmişbinsigaranınbirbirinedağlanışıgibi
körler alfabesiyle yazılmış bir şiirdi
büyük ve açık bir kalbe benzeyen
avuçlarımıza ilişti”

karanlığı kucaklamayı öğrendik böylece
kanatlandık yürüdükçe
seyirciler yok oldu hiç olmadıkları kadar
kulaklarımız da ceplerimizden çıkmış
tüm fısıltılar ve tıkırtılar yere atılmış
yürüdük kendimize

sonra açtık gözlerimizi gökyüzüne
dişlerimizi sıka sıka:

“Hürya!”

Zafer Yalçınpınar


Yol ve Sonsuzluk..// Naime Erlaçin



Yol ve Sonsuzluk
(Şiir - Resim İlişkisi)


Şair ressamlar, ressam şairler, şiir resimleyenler, resmi şiire dökenler sanat tarihi boyunca karşımıza çıkmışlardır. Oldukça eski bir gelenek olan ve çoğunlukla kutsal kitapların görsel anlatımına dönüşen metin resimleme, özellikle 19.YY’ da doruk noktasına ulaşmış ve 20.YY’da da devam etmiştir. (Örneğin Max Ernst – Paul Eluard ortak çalışmaları.) Bu demektir ki ressamlarla şairler çağlar boyu birlikte çalışmışlar ve ayrıca pek çok şair resimle, ressamlar şiirle ilgilenmiştir. Kısacası bu iki sanat dalının bir tür kan akrabalığı vardır.

Şiir ve resim zıt kutuplar gibi birbirini tamamlar. Öyle iki âşıktır ki bunlar, biri huylu diğeri huysuz; tuhaf bir şekilde aralarında uyum sağlamayı becerip birbirlerinden kopamazlar. Zıtlıktan anlaşılmaz bir büyü doğar. Hayatın sırrı büyük olasılıkla bu şifrede gizlidir, çünkü artı ve eksi kutuplar adeta bütünleşir ve kaynaşırlar. Bu yüzden ressamlarla şair ve hatta müzikçiler hep birbirine yakın durmuş, şairler şiirlerinin resmedilmesinden hoşnut olmuşlardır. Pek çok örnekte ise şair ve ressam aynı kişidir. Onlar, kutuplar arasındaki dengeyi kendi içlerinde kurmayı başarabilmiş kişilerdir. Öyle ki şiir ateşi yükseltirken, resim sağaltıcı olmuştur.

Konuya ilişkin birkaç örnek:

Michelangelo (XVI. YY), heykeltıraş, ressam, mimar, şair.
William Blake (1757 – 1827) kitap resimleyen bir şair/gravürcü.
Marc Chagall (1887–1985) resimleriyle ünlenmesine rağmen Yiddiş, Rusça ve Fransızca dillerinde şiirler yazmıştır ki ressamı genelde “şair” olarak tanımlar.
Şair Blaise Cendrars (1887 – 1961), Guillaume Apollinaire (1880 – 1918) ile sıkı dosttur.
Salvador Dali (1904 – 1989) ile yakın arkadaşlığını bildiğimiz Frederico Garcia Lorca (1898 –1936), aynı zamanda ressam, piyanist ve bestecidir.
Ressam Jack Butler Yeats ( 1871 – 1957) , şair/yazar William Butler Yeats’in (1865 – 1939) kardeşi ve portre ressamı John Butler’ın (1839 – 1922) oğludur
e.e .Cummings (1894 – 1962) desen ve resim çalışmalarıyla tanınır.
Victor Hugo ve Baudelaire de keza öyle…
Tıpkı Tevfik Fikret, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nâzım Hikmet, İlhan Berk, Oktay Rifat, Burhan Uygur, Metin Altıok, Cihat Burak, Metin Eloğlu, Abidin Dino, Turgay Gönenç, Muzaffer İlhan Erdost, Ömer Serdar, Necmi Zekâ, Komet ve burada sayamadığımız diğerleri gibi… Beyaz perdede adeta resim yapan ve resim eğitimi de almış olan ünlü sinemacı Andrei Tarkovski (1932 – 1986) tanınmış Rus şairi Arseni Tarkovski’nin oğludur. (1907 – 1989) Filmlerinde (örn. Ayna’da) şiirsel metinler yer alır. Ve Andrei şöyle der;

"Şiir benim açımdan bir dünya görüşü, hakikatle olan ilişkimin özel bir biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara bütün hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir".

Yukarıda saydığım isimler sanat dallarının buluştuğu ortak bir arenada dans ediyor gibidirler. Çoğunda müzik de vardır.

***

Bu saptamalardan sonra, “şiir ve resim benim için nerede duruyor?” diye sordum kendime. Onlarla ilişkim, ilintim nasıldı? Her ikisine de ömrümün yaklaşık yarım yüzyılını vermiştim. Aralarında müthiş bir çekim, yadsınamaz bir akrabalık bulunduğunu biliyordum. Resim, birebir olmasa da, şiirimin içine daima girmişti. Müzik ve matematik onları izliyordu. Üstelik hem şiir, hem de resim felsefi bir zorunluluktu. Hayata sıkıca tutunmanın, onu anlamanın, varolmanın nedenleriydi. Bunlardan vazgeçmek, düşünce ve hayal dünyamın soluk alamaması demekti. Yine de böylesine birbirini tamamlayan iki sanat dalı bende farklı ruh halleri yaratıyordu. Şöyle ki, tuvalin başına geçtiğim anlarda daha huzurlu bir insan oluyor, beynimde canlandırdığım resmi önümdeki yüzeye aktarmak suretiyle giderek hafifliyordum. Doğum sancıları çekmiyordum, çünkü resim kafamda zaten başlarken bitmiş oluyordu. Diğer bir deyişle resim doğuma hep hazırdı. Dolayısıyla eskiz bile yapmaksızın hızla çalışıyordum. Resme kendiliğinden koşan bendim. O, sıcak havada sunulan serin ve ferahlatıcı bir içecek gibiydi. Hazırdı, kucaklayıcı ve sevgi doluydu. Mutluluk kaynağıydı… Şiir ise evrenin farklı bir boyutundan geliyordu. Çağıran kendisiydi. Ziyaret ya da programlama beklemiyor; olmadık zamanlarda, uygunlu-uygunsuz ortamlarda, gece gündüz demeden ortaya çıkıyor, kendini zorla yazdırıyor ve üstelik vedalaşmayı bilmiyordu. Bitse de ‘bittim’ demiyordu hiç. Dosyalarda aylarca, hatta bazen bir-iki yıl beklediği oluyordu. Doğması için sanki acı vermesi gerekiyordu, ya da diğer acılarla buluşması… Dip dalgalarını depreştiriyor, böylece kâğıda döktüğüm her dize kendimden bir ayrılığı anlatıyordu.

Bir çalışmamda şöyle demiştim:

aç kulaklarını Nâzım!
iyi dinle
mutsuzluğun resmini yapıyorum giderayak
Abidin’e söylemeyi sakın unutma!

meşum bir sessizlikte sevişen kelimeleri
odun niyetine yaktığım
sükûneti yitirmiş tımarhane aklımda...

(N.Erlaçin - ‘Adak Ağaçları Kızgın’dan – Şubat 2004)

Antik Yunan'ın tanınmış lirik şairi Simonides (MÖ. V. YY) “resim sanatı suskun bir şiir sanatı; şiir ise, konuşan bir resim sanatıdır.” derken pek de haksız değildi. Ayrıca anımsamak istediği nesnelerin imgelerini hayalinde kurmaktan söz ediyordu. Şair de anımsayarak, hayal kurarak ve duyumsayarak yazmaz mıydı zaten? Resmi konuşturan, resmi imgelere dönüştüren kişi değil miydi? Bir anlamda, gerçeği kâğıtta damıtıp yeniden oluşturarak üstü kapalı, örtülü bir resim yapmaktaydı.
***
Şiir bir zorunluluktu ve kafa karıştırsa da ondan uzak durmak gerçekten olanaksızdı. Bununla beraber son dokunuşlarla huzura kavuşmak için sabırla beklemek gerekiyordu. Üstelik ahşaba benzer bir şeydi. Durdukça yaşıyor, yaşlandıkça güzelleşiyor, serpilip gelişiyordu. Belki de sırf bu yüzden, ‘kitaplı’ biri olma kararını ancak yıllar sonra verebildim… Resimde ışığı kullanıyordum, diğeri ise karanlıktan geliyordu. F. H. Dağlarca’nın “benim güvercinim / ancak karanlıkta uçar” dizelerinde de işaret ettiği gibi (Kitap-lık, Ocak 2007, “Mavi Yük” şiirinden) , şiirde karanlık elzemdi. Resimde ruhumu iyimserlik sarıyordu, diğerinde yoruluyordum. Birisi cömert, diğeri kıskançtı. Birinde, ona doğru koşarken yakalanırdım, diğerinde kaçarken… Resim, tüm suskunluğuna rağmen, aydınlık bir yüzle çıkıyordu karşıma. Ruhumun ağırlığını alıp beni gülümsetirken, şiir şaşırtıcı bir biçimde karanlığa çekiyor, ruh diplerindeki tortuyu bulandırıyordu. Tortunun depreşmesi ise yepyeni acılar yüklenmek, kendimle yeniden buluşmak ve yeniden vedalaşmak demekti. Yaşamdaki tüm acıları sağaltmak; hiç değilse onlara tanıklık etmek aşkına yeni acılara gark olmaktı. Böylece karanlıkta dolaşırken sesin görünmez ışıltısına; karanlıkta saklı duran aydınlığa yakalanıyordum. Bir anlamda karanlık benim sesim oluyordu…

Şiir olmasa resim; resim olmasa şiir olur muydu, bilemiyorum. Belki de yaşamımdaki ana öğelerden biri eksik kalırdı, çünkü onlar birbirlerinin izdüşümüydü. Ancak zamansızlığın rolü ikisinde de büyüktü. Kimi zaman kâğıtta ya da tuvalde, kimi zaman bir kalemin veya klavyenin ucunda çıkıverirlerdi karşıma. Çıkmak demeyelim de, taşmak diyelim buna. Aniden gelivermek suretiyle zamanı durduran, zamanı delen ve zamanı belgeleyendi onlar. Ya da zamanın içinden ellerini uzatıp bana özel armağanlar sunan… “Şiirin görüntüsünü mü yapıyorum, yoksa görüntüyü sözcüklere mi döküyorum” diye hiç sorgulamadım kendimi. Düşüncede konaklayan bir ‘gezgin’ in, yerine göre dil, yerine göre renk ve desenlerde mola vermesiydi bu süreç. Ama hepsinden önemlisi yol ve yolculuktu beni çeken.

İki uğraş alanı da somuttan yola çıkıp soyuta varmanın; dağarcıkta birikenleri öznel bir potada eriterek, farklı bir boyuta ulaşmanın yollarıydı. Günlük yaşamın dışına taşarken, onun iç dünyada bıraktığı izlenimlerle bir ‘üst dil’ oluşturuyor; görünen (algılanan) gerçekten hareketle, simgesel nitelikte ‘ikincil’ bir sistem kurup, ‘görünmeyen’ ama yorumlamaya açık başka bir gerçeğe ulaşıyorlardı. ‘Düz’ anlamdan başlayıp derin, farklı ve çoğu kez de yapıtı kurgulayan kişinin kafasındaki ‘asıl’ anlama geçiyorlar ve ayrıca insanın yaratılış gününden beri biriktirmiş olduğu kültürel varlığın vazgeçilmez birer parçası olarak hayatiyetlerini sürdürüyorlardı. Temelde gözlem (bakmayı ve görmeyi bilmek), okuma ve öğrenme merakı (arayış), hayal kurma yeteneği, estetik bilinci ve kültürel donanım, ‘yığma’ değil ama ‘süzülmüş’ bilgiden yararlanmak (Ahmet İnam: “Şiir, Şiir, Şiir”), felsefi düşünce ve tuhaftır ama matematiksel tutkular yatıyordu. Örneğin resim yaparken aynı zamanda müzik dinliyor; notalarla fırçanın hareketleri arasında doğan ritmik ve matematiksel yapıdan yararlanıyor; şiir yazarken ise metin, renkler ve dilsel doku arasında bir bağ kuruyordum. Ana renkler dışında kalan tüm diğer renkleri sezgi gücü ile görebiliyordum. Kişisel kanaatime göre, her şiirin bir ana rengi vardı. Resim varlığını şiire böyle yansıtıyordu. Beynimde bir resme dönüşüp dönüşmemesi pek de önemli değildi. O renk, bazen karşıtlarıyla, bazen de tamamlayıcı renklerle birleşerek bir bütünlüğe, bedene, saydamlığa, saflığa kavuşuyor, böylece bilincin kendi oluşturduğu nesne ile ilişkiye geçmesini sağlayan yapıyı (noema) oluşturuyor, algılama ufkumu genişletiyordu.

Aslında sanat dallarını birbirinden ayırmak veya birini diğeriyle karşılaştırmak sanata genel bakışıma ters düşüyor. Hayata, insana, aşka, karmaşa ve kargaşaya dair söyleyecek sözümüz ve onlarla ilgili bir derdimiz varsa eğer, bunu bir biçimde dile getirirdik zaten. İlgi alanlarımız her ne ise, birbirleriyle etkileşim halinde bulunmaları doğaldı. Bu sayfalarda heykel ile mimarinin, tiyatroyla öykünün, dans ile şiirin, sinema ile resmin etkileşim serüvenini de konuşuyor olabilirdik. Ve sonuçta görürdük ki, insandan kaynaklanan, insanı ilgilendiren tüm sanatsal uğraş alanları birbirini yalnızca tamamlar. Kimi zaman iki eski dost sıcaklığında; kimi zaman sürekli didişmekte olan âşıklar gibi her buluşmadan bir şerare çıkararak… Bu yüzden ilgisiz herhangi bir ortamda karşımda bulduğum bitmemiş bir tuval veya bir masanın üzerinde açık duran herhangi bir şiir kitabı beni hiç şaşırtmamıştır. Çünkü sanat bütün mecralarda akmayı beceriyor ve sonuçta insanın içindekileri – yere, zamana ve diğer koşullara aldırmaksızın - bir biçimde dile getirebiliyordu.

Doğan, fışkıran ve taşan bir şeydi o. Yönlendirilmesi, yontulması, kısacası süzülüp damıtılması, biçimlendirilmesi insanın yeteneğine, donanımına ve beceri gücüne kalmıştı. İnsanoğlu ölümün mutlakıyetini bilirdi elbette. İmbiğinden süzdüğü sanat ise onun ölüme meydan okuyuşuydu. Dışarıdaki dünyanın soğuk gerçeklerince çalınan özgürlükleri yeniden kazanma yoluydu. Havı dökülen yaşam halısını onarma; bu yıpranmış dokuda gizli taze coşkuları keşfetme ve yapılan haksızlıklar karşısında insana düşen borcu geri ödeme yöntemiydi. Yaşam ve ölüm sarmalında, yaraya merhem olan vazgeçilmez otacıydı. Ölürken yaşamayı, son nefeste bile tekrar doğmayı bildirendi… Ama hepsinden önemlisi, her birimizin – şair, ressam, şu bu değil – birer öğrenci ve sürecin gerçek bir yol meselesi olduğunu kavramaktı. Serüvenin temel amacı, öğrendikçe ve yarattıkça henüz bilmediklerimizin ayırdına varmak, Baudelaire’ in de söylediği gibi, yalnızca “gitmek için gitmek”ti. Uzağa, uzağa, daima daha uzağa… Aslolan yola koyulmaktı. Her yolun bir rotası vardı ama sanat söz konusu olduğunda, ‘mesafe’ içeren uzaklıktan farklı olarak, ‘uzak’ kavramı devreye girer ve yolun sonu bilinmezdi. Bir yazısında şöyle diyordu Ayten Mutlu (“Oğuz Özdem Şiirinde ‘Uzak’…”, Ayrıntı, Şubat 2006. Sayı 44):

“Uzak… sonsuzluk kavramının insan zihnindeki izdüşümüdür ve sanat bu izdüşümün rahminden doğmuştur.”

Sanatın yolu demek ki yürüyerek uzuyordu ve biz o yola perçinlenmiştik. Sesimiz, rengimiz, ışığımız, karanlığımız, acı ve sevinçlerimizle sanatın potasında harmanlanıyor, sonunu göremediğimiz bu yolda köpürüyorduk ancak. Velhâsıl ne şairdik, ne ressam. Bir yolun yolcusuyduk, o kadar.
Yol ise sonsuzluk demekti.
Sonsuz gibi içinden çıkılmaz ve sürekliliği olan…
Sonsuz gibi, zamanın akışında herhangi bir kavşakta içine daldığımız, başlangıcı ve sonu olmayan…

Naime Erlaçin


Genç Yetenekler...// Ömer Cem-İsmet Tarık



ÖMER CEM

I.

PASLI DERİ

Gene peşimdeydiler, sanrı değildi bu
Umursamadığım anların dışında,
vazgeçmeden, ertelemeden, üşenmeden
titrerdi narin vücudum.
Beynime zerk eden zehir
orantısız davranmıyor muydu?
Sıkılganlık doruğa ulaştığında,
cesaret edemezdi beynim
komut dağıtmaya.
Reddedilen cismim
uzaklaşmıştı kendinden
Ve gene kasılıyordu;
Düş kırıklıklarımın silueti…

II.

ÖLÜMLÜ DOĞUM

İnanmadıklarına inanıyordular
Kirlenmesi çabuk oldu,
aşırı çabuk…
Üstünkörü sonlandılar,
Farkında mıydılar?
Tanrı çokça özgürleştirmemiş miydi onları?
Oysa sondan yaratılmışlardı.

Ölmeye gerek var mıydı?
Ölüydüler.
Doğmadı,
öldürüldüler.
Tanrı çekingen miydi?
(Ateizmde saçmalıktı...)
Ölüler düşünemezdiler!


III.


SONLUK

Ödünç verilmiş cennette miydiler?
Varımsandıklarını mı varsaymışlardı;
Oysa vaat edilen ayrıntı yoktu…
Yanılanlar, eksiktiler.
Ölülerdi ve yaşıyorlardı!
Belgisizdiler.
Tanrıdan korkmuşlardı.
Gereksizdi, saçmalıktı;
Ya da deneniyor muydu var dedikleri

* * *

İSMET TARIK


I.

HİÇ DEĞİŞMEMİŞ

Hiç değişmemiş…
Yine aynı sokaklardan geçtim,
Aynı evin önünde durdum
Baktığımda etrafıma o çam ağacını gördüm
Yalnızdı her zamanki yerinde
Nice sabahlar seyrettiğim o manzaraya baktım yine;
Mavi sulara, mavi sulara…
Ve o yokuştan aşağıya inerken
O eşsiz anılar canlandı gözümün önünde
Son bir kez baktım onlara belki de bir daha göremeyeceğim diye…


II.
IOANNES

Tarihçi Ioannes, imparator Manuel’e sonsuz hayranlık duyar,
hatta tapar, hiçbir zaman sözünden çıkmazmış.
Bu yüzden Manuel’e düşmanlık duyan, sonradan imparator olan
Kuzeni Andronikos Komnenos’un kin ve ihanet dolu davranışlarını
yazdığı gibi, Komnenos hanedanından sonra tahta geçecek olan
Angelos hanedanından, hiç de övgüyle söz etmemiş
ve bununla birlikte, Angelos soyunun atası olan Konstantinos Angelos’un
Normanlar karşısındaki yenilgisini, beceriksizlikle suçlamış ve
Manuel’in dostlarından bile olsa imparatora karşı çıktıklarında onları
haksız çıkarmaktan çekinmemiş (Aleksios Aksukhos gibi).
Çeşitli saray entrikalarında ve taht üzerinde oynanan
oyunlarda, her zaman Manuel’i haklı bulmuş.
Tıpkı kendisinden önce gelen saray tarihçileri gibi...






"Sus! Bu gece nasıl bir gecedir?"..// Rumi'nin Büyük Anısına


Image and video hosting by TinyPic
"Ey tanık!
Gece nedir bilir misin?
Dinle, gece aşıkların yabancılardan saklanması içindir!
Tam da bu gece! Bu gece ki, ay benim evimde,
Ben sarhoş
Gece aşık
Ve ay da divane iken..."

Rumi
Çev. Hamuş


“DISCONNECT” iken bile “CONNECT” olmak...// Şenol Erdoğan



DISCONNECT” iken bile “CONNECT” olmak: İşte “ERECTUS” un problemi


(borges defteri-not: Türkiye'de "yeraltı edebiyat" kavramı, kaybedenler klübü, tutunamayanlar kavramıyla ilintili derinlikli bir zihinsel fırtına sayabileceğimiz Şenol Erdoğan'ın yazısı söz konusu koordinatların tarihini, süreçlerine dair işaret taşlarınının yerli yerine oturtulması açısından önemlidir ve bize öyle geliyor ki bu yazının varacağı nihai menzil bu yazıyla sınırlı kalmayacak, Şenol Erdoğan'ın bu yöndeki içtenlikli çabaları yeraltı sularını merak edenlere sağlam ve çok iyi bir yol kılavuzu olacağından kuşkumuz yok...)

Yanlış okunan tarih yanlış aktarılır, yanlış aktarılan tarih yanlış anlaşılır, yanlış anlaşılma yanlış aktarılır, zira en başında; tarihin yazılamamışlığının getirdiği problem yatmaktadır.

Türkçe diline “dışarıdan” giren ya da tam olarak giremeyen ama “içeride” olan birçok kelime, aktarılarda ve tanımlamalarda sorun yaratmış ve yaratmaya devam etmektedir. Yaşayan kültürün kültürsüzlük içinde doğmuşluğunun aczi bununla kardeştir ve yaşadıkları ensestte doğan çocuk içler acısı bir mutasyondur. Evet, 2010 yılına girmek üzere olduğumuz şu vakitlerde dahi: sub(alt), counter(karşı) iki farklı oluşumun neredeyse hep birbiri yerine kullanılması, aralarında 20 sene fark olmasına rağmen hip(ster) kökenli beat oluşumunun hippi(hippy) olarak kullanılması bir “çeviri” problemidir(elbette ki burada kullanılan çeviri kelimesinden kasıt bir metnin dilsel çevirisi değildir!). Kültürünü çeviremediğimiz ülkelerin bu çeviri/m hatasından kaynaklanan problemleri bizim bu ülkede ki yetersizliğimiz ile ilintilidir. Osman Çakmakçı bir yazısında Türkiye ’80 şiirinin tasfiyesi gerektiğini buyurduğunda kendisine verdiğim hakkın ötesine geçerek, şu zaman dilimine dek ortadaki hilkat garibesi mimarinin tamamen yıkılmasından ve ister kurumlarda ister bağımsız platformlarda bu kültürün en baştan dersmişçesine verilmesinden yanayım.

Ülkemize bir şeyler geç geldi, geç gelmekte ve hala ulaşamamakta, bu kült bir kitabın ya da mihenk taşı bir yazarın 44 sene sonra yayımlanması ya da bir terimin hala sınırlarımıza ulaşamaması ile de örneklenebilir. Web veri tabanını Türkçe olarak kullanabilen insan ile işine yarar hiçbir şey bulamadığından Türkçe kullanmaya tenezzül dahi etmeyen iki farklı insan tipinin yaşadığı bu topraklarda kültürel bir acı bu ikinci tip güruh için geçerlidir. Zira onun duyduğu acının özünde yaşadığı kültür bütünü içinde var edilmesi gereken ama edilememiş tümün sancısı vardır.
Barry Miles 1994 senesinde yazdığı bir makalesinde “dünyaya bir şey oldu, ne ya da neden tam olarak bilemiyorum ama, geçmiş değerlere bir geri dönüş, içten bir geri dönüş söz konusu” derken (Daha çok 1955 San Francisco’sunu kastederek) aynı tarihlerde Türkiye’de yayıncılık yaşamında bir hareketlenme, sokak oluşumlarında vücut bulmalar söz konusuydu, ülke ilk defa ciddi olarak beat edebiyatı ile tanışırken, Space Garden gibi yeraltı -dönemin tabiri ile rock mekanlarında; masaların üzerinde asit dropları ve marihuana tanecikleri legalmişçesine yuvarlanıyor, İstanbul merkezli konuşacak olursak: İTÜ arka bahçesi, Beyoğlu Abdullah Sokak’da gerçekten “okuyan”, “dinleyen”, “sevişen”, “başkaldıran” bir topluluk sessiz sedasız kendi baharını yaşıyordu. Yaşadı da. Bu dönem; kitap yayıncılığından, fanzin kültürüne, radyo programcılığından, punk bandların sahne almasına dek pop tabir ile “patladı”. 1996 senesinde insanlara coşmuş gibi gelse de 94 senesinde başlayan bu kıpırdanma aslında 98 de ilk durağanlaşmasını yaşamaya başlamıştı, ama bir yandan da Küçük İskender, Boris Vian kitaplarını 6.45 standında Küçük Boris olarak imzalıyor-evet insanlarda gelip imzalattı-, adını veremeyeceğim edebiyat duayenlerimiz adını veremeyeceğim yayınevlerinin kitap fuarı stantları altında ot içiyor ve aynı ad veremeyişle mekan tuvaletlerinde “özgür sex” yapılıyordu. Ben çok açık bir şekilde 94-96 arasında bar tuvaletlerinde bu kadar rahat sevişen ve tuvalete dahi gitmeden masa altlarına işeyen (bunun en iyi örnekleri Beyoğlu Hassictear Bar’da gözlenirdi) bir kuşak daha görmediğimi de eklemeliyim. Bu ölçü mü? Evet! Ölçü! Punk nasıl ki bir ölçü ise!
Ama bir hazımsızlığın varlığı söz konusu; dönemi yaşayan nüfus, içerde olduğundan bir takım jargonların yanlış oluşmaya başladığını ve bir karşı-kültür tarihinin yanlışlıklardan dolayı yazılamayacak oluşunu görememekte belki haklıydı, ama asıl mesele: dışarıdan bakan insanların: a-hiç bir şey görememeleri, b-çapraşık bir şekilde nitelendirme de bulunmaları ve hatta kendince kitaplar yazıp olan biteni anlatmaya-yorumlamaya çabalamalarıydı.

Tutunamayan kelimesinin bir yazara indirgendiği, “loser” kelimesinin Türkçeleştirme problemi, Kaybedenler Kulübü isimli radyo programlarıyla sadece çok eğlenen ve başka da bir amaçları olmayan insanlara çok fazla anlam yüklenmesi, ve sonra hayal kırıklığına uğranması mastürbasyonu tamamen bir yanlış algı yaşanmışlığıydı, yetersizlikti. Romantizm, prim yapmak, kaybetmek ve kapitalizm, bunlar bu ülkede hep iç içe geçtiler. Yurt dışında profesörlerin üzerine kitaplar yazdığı, araştırmacı gazetecilerin uğraşlar verdiği kavramlar ancak böyle zuhur ederdi bu ülkeye mi –yoksa zuhur da bir problem yoktu, misyon taşıyan insanlar ne yaptıklarını biliyorlardı da “alıcı” konumundaki kitlenin çoğunluğunda mıydı bu en baştan beri bahsettiğim eksik silsilesi, bence şık ikincisi.

Verilen yerin darlığında dolayı sanırım daha fazla yazmamam gerek ve belki de bir yazı dizisi ortaya koymak gerek(yoksa: yayıncısıyla, yazarıyla; “yeraltı nedir” sorusundan, 93 senesinin Gitanes punk kültürüne, 80 son çeyreği Sultanahmet-Üsküdar oluşumlarına değin girilecek-anlatılacak çok fazla şey var). Ben “pop” olan ile “gerçek” olan diyorum, burada kastım pop olanın gerçek olmayışı değil elbet, bu ülkede punk’ın ne yazık ki sadece bir müzik türü sanılması ve t-shirt piyasasıyla ilintili olması bir kültürle beslenmek yerine salt onun imajı ile yaşamaya kalkmanın hezeyanı… Nasıl ki Jack Kerouac, Herbert Huncke’nin “man im beat” ifadesindeki “ben *iki tutmuşum” sokak yaşamı gerçeğini, azizlik ile halelendirip ortaya çıkardığı akımla sokaktaki bu gerçek kültürün içindeki uhrevi yönü gördüyse –ki bu yıllar sonra kapitalist devasa yayın evlerince de farklı şekilde görülecek ve emilecekti- artık birilerinin kelime oyunlarından gençlik hazzı almayı bırakıp tutunmayan insanların nasıl sımsıkı yapıştıklarını değerlere, nasıl ürettiklerini, onları tüketen insanların bu noktada onları sıfatlandırma hakkı olmayıp kendilerini aynı çemberin içinde görmemeleri gerektiği de anlaşılabilir.


Şenol Erdoğan


Şahin Kaygun ve Sanat İnsanları..// Samih Rifat


Borges Defteri -Not:
Bu yazı, Samih Rifat ve Şahin Kaygun anısını tazeleyen bir arşiv yazısıdır, her ikisini özlemle anarak tekrar yayınlamayı, paylaşmayı uygun gördük..

Sanırım 1978 yılı başlarıydı. İstanbul’da, Bayındırlık Bakanlığı'nda mimar olarak çalışıyordum ve yaşamımı bütünüyle değiştirecek bir öneri almıştım. Kültür Bakanlığı'na geçmem ve yangından sonra yeniden açılma hazırlıkları içindeki İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nin yönetim kadrolarında görev almam isteniyordu. Bu konunun ayrıntılarını görüşmek üzere günün birinde kapısını vurup girdiğim merkez yöneticisi, karşısında oturan ve o güne dek adını çok duyduğum ama ilk kez karşılaştığım biriyle tanıştırdı beni: "Şahin Kaygun" dedi, "yakında aramıza katılacak ye birlikte güzel işler yapacağız. " Koyu çizgili bir takım elbise giymiş, çok zayıf, kıvır kıvır saçları, "keçi" türü bir sakalı olan) güleç yüzlü, genç bir adamdı karşımdaki. Daha bir iki sözcükte cin gibi zeki olduğu anlaşılıyor, çizgi dışı biriyle karşı karşıya olduğunuzu hemen hissettiriyordu size. Aynı günlerde AKM'de çalışmaya başladık; tanışıklığımız da çok kısa sürede yakın bir dostluğa dönüştü. Yine aynı dönemde aramıza katılan Zeynep Avcı'yla birlikte tam bir "üç kafadarlar" görüntüsüne bürünmüştük. Çok keyifli, heyecanlı ve sanırım oldukça üretken birkaç iş ayı yaşadık birlikte. Ama na yazık ki Kültür Bakanlığı'nın becerikli görevlileri (Ahmet Taner Kışlalı dönemiydi), Şahin'le Zeynep'i "istihdam" etmek için doğru dürüst bir yöntem bulamadılar ve bu iki değerli insan, çok uzun bir süre, beş kuruş para almadan çalıştılar AKM'de. Sorunun çözülmesinin olanaksız olduğunu anlayınca da, günün birinde vurdular kapıyı gittiler. Böylece Şahin'le ilk iş arkadaşlığımız bitiverdi; ama dostluğumuz, Şahin'in bu kez bu dünyadan kapıyı vurup gittiği güne kadar sürdü.
Şahin Kaygun'un "Sanat İnsanları"yla ilk karşılaşmam, işte bu tanışma günlerimize rastlar. O yıllarda Şahin, epeyce ünlenmiş bir fotoğrafçıydı. Bense tutkulu bir fotoğraf amatörüydüm ve birbirimizin dilinden, karşılıklı iyi anlıyorduk. AKM'nin açılışında yer alacak sergiler arasında onun da bir fotoğraf sergisinin açılması düşünülüyordu. Salt bir opera binasından çok bir kültür merkezi olarak örgütlenmeye çalışan AKM, tüm sanat dünyasına bir "hommage", bir saygı sunma biçimi olarak görüyordu bu sergiyi. Şahin'in o güne dek yayımlanan bir çok fotoğrafını görmüştüm. Özellikle de "Asker Fotoğrafları"nı çok özgün ve ilginç buluyordum; ama portrelerini hiç görmemiştim ve sergiyi merakla bekliyordum. Günün birinde, kolunun altında bir yüzlük 18x24 kutusuyla geldi merkeze. Sergisi bu kutudaydı (Yıllar sonra bir kez de evime gelmiş, "Sergim" diyerek elindeki sigara paketi büyüklüğündeki kutuyu göstermiş ve hepimizi şaşırtmıştı. Onca yankı uyandıran küçük polaroid'leriydi bunlar ve gerçekten de İzmir’e sergilemeye götürüyordu). Sarı kutu, meraklı bakışlar önünde küçük bir törenle açıldı; içinden o güne dek gördüğüm en ilginç portre çalışmalarından biri, ülkemizde şimdiye dek benzeri gerçekleştirilememiş bir sanatçı portreleri dizisi çıktı.
Atatürk Kültür Merkezi'nin yeniden açılış kutlamalarında bu sergiyi gezme mutluluğuna erişmiş kişiler dışında fotoğraf çevreleri, bu çalışmanın yalnızca bölük pörçük parçalarını görebilmişlerdir. Çalışma sözcüğünü, üstüne basarak kullanıyorum. Gerçekten de bütünlüğü çok öne çıkan, uzunca bir döneme yayılmasına karşılık belirli bir tutarlık çizgisinde gelişen bir çalışma, bir "etüd"dür Sanat İnsanları. Rastlantısal olarak bir araya gelmiş, orada burada, çeşitli zamanlarda çekilmiş, sonra da birleştirilmiş bir portreler dizisi olarak bakılamaz onlara; bakılmamalıdır. Fotoğrafın değerinin bilindiği ülkelerde bu tür çalışmalar , genellikle ısmarlanır fotoğrafçılara. Bedeli, masrafları ödenir. Sonuçları belli bir biçimde değerlendirilir. Sergiler, albümler yapılır. Örneğin Ara Güler'in "Yaratıcı Amerikalılar"ı bu türden ısmarlanmış bir çalışmadır. Kısa bir sürede, yoğun çalışmayla gerçekleştirilmiş ve amacına uygun bir biçimde değerlendirilmiştir. Buna karşılık Ara Güler, "çağını biçimlendiren insanlar'' olarak nitelediği bir dizi önemli insanın portrelerini, yıllar boyunca ve çoğu kez kendi olanaklarıyla gerçekleştirdi, ama bunları kalıcı bir biçimde bir araya getirme şansına (en azından bugüne dek) sahip olamadı. Şahin'in Sanat İnsanları da kimsenin istemediği bir işti. Genç bir fotoğrafçının, kendi kendine giriştiği, zahmetli, Şahin'in o günlerdeki kısıtlı olanaklarına göre de oldukça masraflı bir çabaydı. AKM'deki sergiden sonra Şahin bu çalışmayı kendi olanaklarıyla bir kitapçık haline getirmeyi düşündü ama parasal gücü yetmedi. Bir derginin, ek olarak verme tasarısı, ancak birkaç sayı sürebildi; sanırım derginin ömrü yetmedi. Ve bu ,diziden alınıp sağda solda sık sık kullanılan kimi portreler dışında Sanat İnsanları unutuldu gitti. Şahin Kaygun için Sanat İnsanları dizisi ne anlam taşıyordu? Bunu belirlemek çok da kolay değil. Bu konuda yazdığı şeyler var ve bunlardan bazı sonuçlar çıkarmamız olası. Sanırım sanat dünyamızı oluşturan insanlara karşı, azımsanmayacak bir yakınlık duyuyordu Şahin. Belgeci fotoğraf, yeğlediği, üstünde en çok durduğu fotoğraf türü olmasa da iş sanatçılara, uğraşlarında, dünyaya bakışlarında, çilelerinde, ''yabancı''lıklarında kendisiyle ortak çizgiler gördüğü insanlara gelince, bakışı değişiyordu sanki. Gerçi Şahin'in portrelerini, salt belgeci bir bakış açısının ürünleri saymak olanaksızdır. Plastik değerlere, siyah beyazın oyuncaklı istiflerine önem veren yanı, bu portrelerde de öne çıkmıştır hep. Ama konu, objektifinin karşısındaki insan, belki de başka hiç bir çalışmasında rastlamadığımız ölçüde önemlidir bu işte. Giderek çalışmada önemli saydığı bir sanatçının portresinin bulunmayışı, ciddi bir eksiklik haline geliyordu Şahin için. Günün birinde pat diye kalkıp başka bir kente gidiveriyordu; sırf önemli bir sanatçıyı bir köşede sıkıştırıp, portresini çekebilmek ve çalışmasının eksikliğini giderebilmek için. Bir kaç kez tanık oldum bu olaya. Belliydi ki tek tek fotoğrafların plastik değerleriyle uğraşan, hesaplaşan bu görüntü adamı, uğraşının ''panorama''sına da ciddi bir önem veriyor, belki de bu panoramadan, bu mozaikten başka anlamlar, başka açıklamalar bekliyordu.
İlginç olan başka bir nokta, Kaygun'un bir kişiyi bir kez fotoğrafladıktan sonra, bir anlamda unutmasıydı. Yakınındaki insanları defalarca fotoğraflamıştır ve bundan değişik zamanlarda, değişik ve çok hoş ürünler çıkmıştır ama ''sanat insanları''nı çoğunlukla yalnız bir kez fotoğraflamıştır Şahin. Ve bu insanlarla gerçekleştirdiği bu yol kesişmelerinden, tarihsel değer kazanan, görenlerin belleğinde yer eden, neredeyse ''anıtsal'' denebilecek tekil fotoğraflar kalmıştır geriye.
Portre, her zaman önemli bir fotoğraf türü, belki de en önemlisi olmuştur sanırım Şahin'in gözünde. Fotoğraf tekniklerini en uç noktalarına kadar zorlayan, her sergisinde, her çalışmasında değişik kapıları zorlayan bu yorulmaz deneyci, tüm bu çabalar boyunca ''klasik'' portreye olan ilgisini yitirmedi. Özellikle daha çok resim alanına giren işler yaptığı son yıllarda bile portreler çekmekten hiç vazgeçmedi. Bugün Sanat lnsanları'na yeni bir gözle baktığımda bu dizinin ilk günkü tazeliğini, diriliğini koruduğunu ve korumayı sürdüreceğini düşünüyorum. Balzac'ın ünlü düşüncesi ve korkusunda önemli bir gerçek payı var sanıyorum. Her portre çekiminde, konunun yaşamından bir şeyler çekip alınır ve fotoğraf kağıdının üstüne düşürülür. Ama bir şeyi atlamıştı büyük romancı. Söz konusu fotoğrafı çeken, Şahin Kaygun gibi biriyse, bir o kadar da fotoğrafçının benliğinden bir şeyler kağıda yansır. Kimi zaman, daha da fazlası. Kim bilir, belki de o ünlü söz doğrudur: hep kendi portresidir sanatçını.n gerçekleştirdiği. Ve bugün Sanat İnsanları'na uzun uzun, dikkatle bakarsanız, Şahin Kaygun'un güleç, akıllı, insanca duyarlı yüzlerinden birini, o ölümsüz meslektaşlarının yüzleri arasında yakalayabilirsiniz.

SAMİH RİFAT


RHEA’YA / R.W.Emerson // Çev. Volkan Hacıoğlu



RHEA’YA

Sen, sevgili arkadaş, avutan kardeş rikkatle
Dalkavukluklarla değil, fakat hakikatle,
Donuklaştırarak değil, fakat arındırarak
Yaktığın ışık, sabah’ın gözünü kamaştırarak.
Düştüm bahar dallarından,
Güzel kokulu ıssızlıklardan;—
Dinle bana ne dediğini kavak ağaçlarının
Ve usul usul mırıldanan suların.

Eğer aşkla yandıysa yüreğin;
Eğer karşılıksız kaldıysa sevgin;
Sakla anlatılmaz kederini bağrında,
İçin paramparça olsa da;
Kopmaya görsün aşk bir kez derinden
Vurulduğu yanlış yüreğin gözlerinden
Ve ikiye yırtıldığında tam ortadan
Çözülür mor ışıkların bağlarından;
Bir tanesi olsa da can sevgilisinin
Şeklini alan o ruh giydiği giysinin,
Verdiğin her cevapta bir cadı gibi görünürsün,
Değişmiş gözlerinde onun giderek küçülürsün;
En yumuşak yalvarışların çok cüretli gelir,
Yakarışları udunun sanki azarlar gibidir;
Ve hep en doğru yolu tutmuş olsan da,
Kaybolursun uzak ve geniş bir alanda.

Ancak yaptıklarını yap sen de
Tanrıların bulutsuz günlerinde;
Mademki eminsin bildiğinden,—
Unutsan da, tanrılara, güven,
Ama asla unutma buyruklarını,
Bu diyarın yasalarını yaptıklarını.
İzler onları herkes, onlar liderlik eder,
Bu böyle gelmiş, böyle gider.
Köre sağıra göz kulak olurlar,
Bunu demir harflerle yazarlar,
_Kim ki Küpid’in kadehinden içer nektarı_
_Belini doğrultamaz asla, baş aşağı düşer aşkı;_
Kim ki tanrıların ya da insanların sevgilisidir,
Aynı aşkla bir daha böyle sevilmeyecektir;
Sevgilisinin putuna tapınır
Kendini yerin dibine batırır.
Bir defa bir tanrıyı aldatmak mümkün müdür
Güzelliğiyle bir çocuğun ki ölümlüdür
Ve parlayan gençlik sevinç içinden,
Kaçamaz onun bilinçli dikkatinden
Aşkı asla karşılık bulamayacaktır.
Ve bilge Ölümsüz hesap soracaktır,—
İşi gücü budur, ona zevk verir yaptıkları
Gece gündüz demez kutsar yaratıkları;
Onu korumak için bütün kötülükler;
Görkem olur kucağından dökülürler;
Ender zenginlikleri bulmak için yağmalarlar yeryüzünü,
Ve gidip getirirler uzak yıldızları, süslemek için zülfünü:
Müzikle harmanlanır onun düşünceleri,
Ve göksel kuşkular getirir üzüntüleri:
Bilir onun büyük yüreği bütün zarafetleri
Bol bol bağışlar aşk içre o kral bütün iyilikleri
Diyerek, ‘Kulak ver! Toprak, Deniz, Hava!
Umutsuzluğumun bu olağanüstü anıtına
Diktim onu Hep-İyilik, Hep-Doğruluk adına.
Bencil bir iyilik için değil o ancak,
Benim sonsuz mutluluğumdan doğacak,
Her şeyden çok hor görülmesine rağmen,
Yoktur ondan daha çok süslerle bezenen.
Bu erdeni bir örnek olarak yarattım
Doğa’nın geniş krallıklarından çıkarttım,
Yepyeni soylar örnek alır onu bu sayede,
Yapılı vücutlarında, tertemiz yüzlerinde;
Yüceltmek insanı yeni mevkilere
Yüksek güçlere ve güzelliklere.
Rehine olur bütün bu armağanlar
Ben serbest kalırken onlar rehin alınırlar.
Kendine bak, Ey Evren!
Daha kötü değil, daha iyisin sen.’—
Ve o tanrı, varını yoğunu savurur,
Esaretinden sonsuza dek kurtulur.

RALPH WALDO EMERSON
Tercüme: 2009, Volkan Hacıoğlu



TO RHEA

Thee, dear friend, a brother soothes,
Not with flatteries, but truths,
Which tarnish not, but purify
To light which dims the morning's eye.
I have come from the spring-woods,
From the fragrant solitudes;—
Listen what the poplar-tree
And murmuring waters counselled me.

If with love thy heart has burned;
If thy love is unreturned;
Hide thy grief within thy breast,
Though it tear thee unexpressed;
For when love has once departed
From the eyes of the false-hearted,
And one by one has torn off quite
The bandages of purple light;
Though thou wert the loveliest
Form the soul had ever dressed,
Thou shalt seem, in each reply,
A vixen to his altered eye;
Thy softest pleadings seem too bold,
Thy praying lute will seem to scold;
Though thou kept the straightest road,
Yet thou errest far and broad.

But thou shalt do as do the gods
In their cloudless periods;
For of this lore be thou sure,—
Though thou forget, the gods, secure,
Forget never their command,
But make the statute of this land.
As they lead, so follow all,
Ever have done, ever shall.
Warning to the blind and deaf,
'T is written on the iron leaf,
_Who drinks of Cupid's nectar cup_
_Loveth downward, and not up;_
He who loves, of gods or men,
Shall not by the same be loved again;
His sweetheart's idolatry
Falls, in turn, a new degree.
When a god is once beguiled
By beauty of a mortal child
And by her radiant youth delighted,
He is not fooled, but warily knoweth
His love shall never be requited.
And thus the wise Immortal doeth,—
'T is his study and delight
To bless that creature day and night;
From all evils to defend her;
In her lap to pour all splendor;
To ransack earth for riches rare,
And fetch her stars to deck her hair:
He mixes music with her thoughts,
And saddens her with heavenly doubts:
All grace, all good his great heart knows,
Profuse in love, the king bestows,
Saying, 'Hearken! Earth, Sea, Air!
This monument of my despair
Build I to the All-Good, All-Fair.
Not for a private good,
But I, from my beatitude,
Albeit scorned as none was scorned,
Adorn her as was none adorned.
I make this maiden an ensample
To Nature, through her kingdoms ample,
Whereby to model newer races,
Statelier forms and fairer faces;
To carry man to new degrees
Of power and of comeliness.
These presents be the hostages
Which I pawn for my release.
See to thyself, O Universe!
Thou art better, and not worse.'—
And the god, having given all,
Is freed forever from his thrall.


RALPH WALDO EMERSON


Maurice Blanchot'la yolculuk..// Sufi.



Oruç Aruoba "tanzaku"ları iyi geldi, elimde Maurice Blanchot var.
Blanchot'un bir milyon voltluk sözcükleri..

"Ne cahilim ne bilge.
Sevinçlerim vardı.
Bu söz eksik bir sözdür: yaşıyorum,
ve bu yaşantı bana en büyük tadları yaşatıyor.
O zaman ölüm ne ki?
Öldüğümde(belki şu an) sonsuz bir hazzı da kavrayacağım.
Öncesinde-Ölüm tadı hakkında konuşmuyorum,
tatsızdır, hatta çoğu zaman sevimsiz.
Dert çekmek aynı zamanda aptallık getirir.
Ama o dolu dizgin ve
güvendiğim tek hakikat
şudur: Yaşamaktan çok mutluyum,
ve (ölüm kavramının varlığından) memnunum."

Blanchot
Çeviri: Sufi.


Oruç Aruoba, Enis Batur'un ve.. diğerlerinin anlamlı inzivalarına.

"Karanlığı görmeyi bilmediğinden olacak, Homeros kör olduğunu anlamamış hiçbir zaman.
Sonradan papirüslerde şarkılarını çoğaltanlar ışığa varamayanlar olmalı: Hep gözlerinden söz etmişler. Ama bilinmedik bir el, hiçbir selin, kasırganın, depremin yıpratamayacağı saltık bir taşa Homeros'un sert irisini vurmuş.
Şiirin görsel yolu, o günden beri, taşın içinden başlar".
-Enis Batur (kör şairler deneysel yazısından).



taşın!

taş,
içinde,
başlasın.

tüm
sürgün
mozaikler!

Sufi.


Üç Tanzaku..// Oruç Aruoba



I.


Camda çıtırtı:

çıngıraklar da sustu-

Martı yüksekte...


II.


Günbatısından

gelen tıkırtı işte

Kış dallarında


III.


Görmeden uzaklaştık-

Yunuslar bizden,

Biz yunuslardan...


ORUÇ ARUOBA


Ne
Otuzaltı Tanzaku
6:45 Yayınları


Melih Cevdet Anday Anısına..// Ayten Mutlu





NEREYE BAĞLAYACAĞIM ŞİMDİ ATIMI

...
Duyular, eski ağaçlarım benim
Her gece bütün kuşlarını yiyen
Alaca bulaca fener alayı
Unutup gidilmiş körebelerim
Bilinçsiz bir inatla yeniden
Yeniden boyuna yeniden
Kurup kaldırıyorsunuz bu sofrayı
(KOLLARI BAĞLI ODYSSEUS)

7 yıl mı olmuş? Ne çabuk..Melih Cevdet ölmüş! demişti biri. Masanın ortasına bir sessizlik bombası düşmüş gibi oldu bir an. 20 kişi civarında bir şair topluluğu, Kadıköy'de BenUsen'deydik hemen her Perşembe olduğu gibi. Sadece "O benim şairimdi" diyebildiğimi anımsıyorum. Evet O, benim has şairimdi ve bundan böyle de hep öyle olacak. Bir gün biri, "Ayten Mutlu ölmüş" diyene kadar. Oysa O'nu sadece bir kez gördüm. Bir söyleşisindeydi. Neler konuştuğumuzu pek anımsamıyorum. Sorduğunda, bir bankada çalıştığımı söyleyebilmiştim sadece. Böyle bir şaire, şiir yazdığımı, yayımlanmış kitaplarım olduğunu söylemeye çekinmiştim nedense. Adımı sorduğunda sadece "Ayten" dediğimi anımsıyorum bir de.
Neden benim şairim Melih Cevdet,? Bunun nedeni var mıdır, bilemiyorum, ama öyle. Bunu anlatamayacağım belki. Ama sağlığında O'nun şiirleri üstüne bir yazı yazmıştım ne iyi ki...Görüp okuyabileceği bir dergide yayımlanmıştı. Bu yazı da şiirleri üzerine olsun istiyorum. Çünkü Melih Cevdet deyince şiir ülkesinde yıldızlar güneşe dönüşüyor.
Bir şiir/insana.
"Anlamak beni mutsuz kılıyor" diyordu Melih Cevdet Anday. Buna karşın, anlama ve anlamaya adamış gibidir şiirini. Deneme, Roman ve Oyun yazarlığının başarılı örneklerini de hayatına sığdıran Anday, 60 yılı aşkın şiir serüveninde aşama aşama anlamı damıtmaya yönelmiştir şiirinde. O, anlamın peşine düşerken, bu yolculuğun bedelini mutsuzlukla ödeyeceğini biliyordu kuşkusuz. Ama hiç başka bir yaşam düşünmedi, düşünemedi kendisi için sanırım. Çünkü o bir şairdi.
Başlangıçta, Oktay Rifat ve Orhan Veli ile birlikte öncülüğünü yaptığı, "Garip şiiri" anlayışıyla kentteki, kasabadaki "sıradan insanın duygu ve duyarlıklarını, yaşamın bu insandaki ironik yanını da göz ardı etmeden şiirine taşımış olan Anday, daha sonra bu şiir anlayışını geliştirerek (terk ederek mi desem?) "Rahatı Kaçan Ağaç" kitabındaki şiirlerle belirmeye başlayan bir anlayışı, şiirdeki aklı ve felsefi içeriği şiirine ana damar olarak yerleştireceğinin işaretlerini verdi. "Kolları Bağlı Odysseus" kitabındaki şiirler ise bu damarın artık imgenin ırmağında akmaya başlamasının da başlangıcıydı. Daha sonraki kitaplarındaki şiirler ise, üzerinde yaşadığı toprakların derin yapısındaki mitolojik söylem ve konuların şiirine bir alt yapı oluşturduğu dönem oldu.
Anday, zengin imge diliyle ve lirizmin coşkulu ve zaman zaman usul söylemiyle anlamı birleştirmeyi başarmış ender şairlerden. Şiirdeki derin yapının ustalarından biri. Şiirinde, anlam katmanları arasına kurduğu geçitler hiç de bir labirentin dolambaçlarına benzemez. Yumuşak, bulutsu geçişlerle okur, bir sonraki şehrin sokaklarında buluverir kendini. Duyularla algıladığı dış dünyayı evirir çevirir, usla yoğurduğu imgelerle yeni ve şaşırtıcı bir dünya yaratmak için malzeme olarak kullanır. Yapraklarını hiç dökmez şairin ağaçları. Bu yapraklar nesnel dünya ile tinsel olan arasında hiç durmadan titreşir. Yaprakları hep diri kalsa da, her gece kuşlarını yer ağaçlar, acıyla doğurup yeniden kondurmak için her sabah dallarına. Alaca bulaca fener alaylarıyla, unutulup gidilmiş kör ebelerin zıtlığındaki dramatik gerilim de hiç eksilmez şiirinden Anday'ın.
Yaşamla ölüm arasındaki ilişki de böyle değil midir zaten? İnsanın en temel çelişkisi olan bu iki kavram, Anday'ın temel izleklerindendir. Yankısız bir hiçliğin insan ruhunda yankılanan sessizliği ve bu sessizliğin Anday'ın şiirinde anakronik bir yolculuğa dönüşen uzun serüveni, bu temel çelişkiden yaratır çığlığının sesini. İnsanın varoluşundaki, bilinmeyeni anlama isteği, yaşam ve ölüm temalarıyla iç içe geçerek Anday'ın şiirindeki ana izleği oluşturur. Bu izlek, tarihsel süreçte insanın dışındaki dünya ile, içindeki dünya arasında bir türlü kurulamayan dengeyi de kurma isteğiyle örtüşür. Bu istek şairde, "Bilinçsiz bir inatla yeniden" ve "Yeniden ve boyuna yeniden" dengeyi kurma isteği uyandırır. Bu kurma çabası şairin, verili düzenin sorgulanması ve reddi aşamasında nesnelerin ayrışıp dağılarak toz bulutları halinde yığıldığı tinsellikte imgesel bir bütünlük peşinde olduğunu gösterir.
O, incecik bir iğde dalı kadar kırılgan ve naif denge, en başından kırılmaya yazgılıdır oysa. Bunu bilmenin acısıyla umutsuz bir arayışa yönelen şair, varolanı reddetmekle başlar işe. Gerçeklik, gerçekötesine geçmeye yarayan bir kapıdan başka bir şey değildir artık. Ara sıra gerçekliğe tekrar uğramak için aralık bırakarak o kapıdan geçer ve her seferinde yeni bir yolculuğa başlar ve yeni bir boyutun/boyutsuzluğun peşine düşer.
Gerçekötesinde aradığı şey, "ARAYIŞ"tır Anday'ın. Arayış'a ulaşmak için US'un kanatlarını alır yanına. DİL'in imlerini. Bu yolculukta, şairin imgeleri, us'un kanatlarında uçuşan yıldız pırıltılarıdır karanlığa yol gösteren.
O'nun şiirinde felsefenin engin göğünde uçan ussal söylem, gerçekliği yadsıyarak yok ettiği ZAMAN'ı, yeni bir boyutta/boyutsuzlukta yeniden yaratır. Böylece özne, kendini ve zamanı var olan nesne/şeylerden soyutlayarak yeniden var eder. Şair, iç dünyasında kurduğu bu yeni dış dünyayı, yani tanrısı-egemeni olduğu dış dünyayı gerçekliğin ortasına yerleştirir
Böylelikle DEVİNİM, üretilen bağımsız uzayda, yeni nesnelerin/şeylerin, hayallerin, gerçeklerin, yeni hayatın dünyasını kucaklamıştır. Çünkü şair, verili dünyanın beğenmediği, yadsıdığı yanlarını dışlamış ve hâttâ yeniden düzenlemiştir.
Bu yeni dünyanın kendine özgü bir bilinci ve belleği vardır. Bu bellek, Anday'ın şiirinde, yaşamsal olanla tarihsel olanın buluştuğu noktada oluşur. Böylece tarih, yaşananla buluşur ve kendini yeniden üretirken, yaşananı da değiştirerek yeni bir boyutta somutlaştırır.
Anday'ın şiirindeki zamanı, giderek zamansızlığı üreten bu geçirgen doku, insanın en büyük sorunsalı olan ÖLÜM'e sorulmuş, yanıtı olmayan bir soru gibidir.

"Gök boş, nereye bağlasam atımı?"
Gök sensiz iyice boş artık.
Sahi Usta, nereye bağlayacağım ben şimdi atımı?

Ayten Mutlu


ŞİİRE EVET ŞAİRE HAYIR...// Bayram Balcı



Doğrudan konuya girmek gerekirse, evet, makine insanlığa ihanettir. Bu da ömürlerimizin/ömürlerin içinde yaratılmış bir karadeliktir. Bu karadelik'te yaşam/ömür sürmek, ne mümkün artık. Nasıl ki, silahlar olmasa, insanlar savaşmaz demek, bugün mümkün değilse, bu karadelik olmasa, hayat bayram olacak demek de mümkün değil. Sanat'ın varlık
nedeninin inkarı temeline oturtulmaya çalışılan her düşünce, tez vs., içinde olduğumuz karadelik'i kavrayamamakla alakalı. Elbette, kültür endüstrisinin talanına maruz kalmış bir "sanat" faaliyetiyle sınırlı bakmıyorum meseleye. Ve elbette bir kültür endüstrisine dönüştürülmüş "sanat/şiir" faaliyetinin reddinden yanayım.
Şii dediğimiz şey, en basit ifadeyle, insanın görünmez/görünemez hislerinin/içinin dışa yansıtılmasıdır. İnsanın içinin ya da öbürleri tarafından hissedilemeyecek hislerinin, kimi simgeler, imgeler vs'ler aracılığıyla öbürlerine gösterilmek istenmesine, insanın içini
öbürleriyle paylaşmak istemesine neden karşı çıkayım ki. Böyle bir gerekliliğe neden ve ne'için karşı çıkılır.

İnsan, salt kendisi, sadece diğerlerine/öbürlerine dokunuşlarla müteşekkil değildir. Öbürleri ya da bizler, bize dokunan bir insanın sadece bir yönünü görmüş oluruz. Bize dokunan insanın başka/öbür yönlerini ise, başka ve farklı nesneler vasıtasıyla anlamaya çalışırız. Ses, dil, söz, mimik, yazı vs. bize dokunan insanın bütünlüklü ifadesinin araçlarıdır.

Şiir ise bütün bu bütünlüklü araçları ortadan kaldırır, yerine kendisi geçerek sahici bir esas oluşturur. Her türlü insan ilişkilerinin temelinde "şiir" vardır. İki insanın birbirleriyle ilişkileri, şiirseli ifade eder. Sanatı sadece resim yapmak, öykü-şiir-roman yazmak, heykel yontmak, müzik ve film yapmak olarak algılıyorsak o başka. Bütün bunlar endüstriyel şeylerdir. Bütün
bunların; resim yapmak, şiir yazmak vs. kültür endüstrisine eklemlenen faaliyetlere dönüşmesine/dönüştürülmesi ne tavır almak başka bir şeydir.

İnsanın hayatı, doğayı, yaşamı, ve öbürlerini anlama çabası da denebilecek ''şiire'' karşı çıkmak ayrı şeydir. Sokakta karşılaşmış iki insanın birbirlerini selamlamaları şiirseldir. Nasıl ki, milyon yıllar önce, insanın mağaraların karanlık duvarlarına bir takım şekiller çizerek, kendini, kendi içini öbürleriyle paylaşmasında bir kötülük yok idiyse, bugün de insanın aynı içgüdüyle
kağıtlara, ya da dile içinin gölgesini düşürmesinde, şiir yazmasında bir kötülük yoktur. Kötülük; kağıda düşen gölgelerde kötülük aranmasındadır.

İnsan dünyanın vicdan azabıdır. İnsan, söylediği her söz ile, yazdığı her harf ile, kullandığı her renk ile kendini dünyaya biraz daha bağlar. İnsanın kendini dünyaya bağlamasının nesi kötü ki. Dünyaya bağlanma isteği, gerçekte karanlık bir gayeye bağlılıktır. Çünkü, başarının değil, yenilginin aracıdır dünya. Yenilgi selametidir insanın. Yenilginin insanı öbür dünyaya götürmesi söz konusu mümkün değildir. Kendiliğinden sarsılarak bir değişmedir bu. Yıkıntıların arasından ortaya çıkmaktır sözünü ettiğim.
Şiir; kimi anatşistlerin savunduğu gibi hayata karşı bir tahrifat değildir. Şiirin dili bir zırh değil çünkü. Şiir kimseyi başkalarına karşı korumaz.
Dil'in kendisi insanı başkalarına karşı koruyan bir zırhtır. Evet, evet ama şiir dilin ötesidir, şiir dilden daha eskidir. Gövdemizin içinde olduğumuz gibi dil'in de içindeyiz ne yazık ki. Oysa
"şiir" gövdemizin içindekini haykırma biçimlerimizdir ve daha ötesidir.

Haykırma biçimleri, modren sanatla bir ihanet aracına dönüşmüşse n'apcaz, şiire sırtımızı mı dönececeğiz... Hepimiz lâl konforunun karanlık zihnine mi çekilelim? "Hangi amaçla yazıyorsun?" "Hangi girişimin içindesin ve bu girişim neden yazıya başvurma gereksinimi duyuyor?"
"Ve bu girişim hiçbir durumda sadece gözlemleme gibi bir amaca neden sahip olamıyor?"
Şiir, sezgidir.
Sezgi ise sessizliktir.
Dil işin içine girdiğinde sezgiye ihanet başlar. Çünkü dil, sezginin sonuçlarının yitirilmesine hizmet edebilir. Kağıt üzerine karalanmış birkaç kelimede insan her zaman kendine ait bir şeyler bulabilir. Kelimeler açıklık kaygısıyla cümlelere dönüşüyorsa, bu okuyan da sezgi
ihtiyacını doğurur. İnsan söylediği her kelimeyle kendisini dünyaya biraz daha bağlar. Ama
yazıyı kurgulayarak (sanat yaparak) dünyaya bağlanmak aynı zamanda ondan biraz daha uzaklaşmaktır. Buna perdeleri yırtarak eyleme geçmek de diyebiliriz. Öyleyse yazıyı kurgulayanlara (sanatçılara) şunu sormak yerindedir; dünyadaki hangi şeyler'in perdesini kaldırmak istiyorsun, bu perdeyi kaldırarak, dünyada nasıl bir şeyler umuyorsun?
"Şair!" sözün eylem olduğunu bilir, perdeyi yırtmanın değiştirmek olduğunu da bilir, bir şeyin üzerindeki perdeyi yırtmanın değişim ihtiyacıyla mümkün olabileceğini de bilir. Bunun için toplumun ve insan durumuyla ilgili durumların imajların taraf tutmadan anlatılması
tasarımının gerçekleşmesi güç bir düş olduğunu da bilir. Bu düşten vazgeçmelidir "şair". Çünkü, insanoğlu taraf tutmadan kendini var edebilme olanağını yitirmiştir. Velhasılı; şair bilir ki, sözcükler namlusuna mermi sürülmüş bir tabancadır. İnsan konuştukça, yazdıkça ateş etmektedir. Şair, şiiri reddebilir ve Susabilir de. Ama ateş etmeyi seçtiğine göre, bunu bir çocuk gibi gözlerini yumarak ve yalnızca patlama sesini dinlemek üzere yapmasını beklemek, garip bir teselli ikramiyesi olabilir, anarşizm açısından. Matbu adamlıklar meselesine gelince; bütün portatifleri, rotatifleri, hayderbergleri, çinko ve kurşun, boya ve muşamba, ya da ağaçtan bozma
bobinleri yakamayacağımıza göre, bilmem hangi basılı metinler aynı macera ile gözlerimizin önüne gelirlerken, ne fark var aralarında. Haaa, içerik mi? İçelim elbette. Güzelleşelim.
Bu meselelerde benim derdim şu; madem ki, tabancayı doldurduk, o vakit salt patlama sesini duymak için değil, hedef gözeterek ateş etmeliyiz. "Şöhret", "iktidar", "sanatçı kimliği", "sanatçı kimliğinin masumiyeti", "nitelikli sanat'', ''kişilikli sanatçı" Vb. Kalben bu kavramların tartışılmasını gereksiz bulsam da, yine de bu kavramlar karşısında "meskun mahalde ateş" etmeyi sürdürür şair. Sanatın herhangi bir biçimiyle alakadar olmak, tornacı, kalıpçı,
mimar, mühendis gibi, o insanı toplum içinde bir işbölümüne götürebileceğine ve götürmesi gerektiğine karşıyım. Şair denilen zatı muhteremin, kendisine şair denmesinden duyabileceği haz, onu yukarda sözünü ettiğim kültür endüstrinin kucağına atar ve artık orada Donkişotluk yapmanın alemi yoktur. Kendisine şair denmesi için kavgalara girişme hırsını, çabasını, azim ve kararlığını ise onaylamam mümkün değil.
Her insanın sesi güzeldir. İnsan sesi güzeldir. Ama bazı insanların (türküçü-şarkıcı) benim sesim herkesinkinden daha güzeldir diye bangır bangır bağırmalarını hep komik bulmuşumdur. Bunu komik bulduğum gibi, bazılarımızın da, kimi insan seslerinin hastası olmalarını saçmalık olarak görmekteyim. Sezen Aksu hayranlığı, Erkan Oğur sesinden etkilenmek, ya da Duman kolik olmak, zaten güzel olan insan sesine ihanettir. Özcümle: şiire evet, şair kimliğine hayır. Çünkü adına ne dersek diyelim, ister şair, ister bilmem ne, yapılan şey; insanın dünya karşısındaki vicdanıdır. Ve elbette önemli olan nüfus cüzdanlarımızdaki adlarla yazmıyor olmamız değildir. Yazdıklarımızın arkasında durup durmadığımız ve kullandığımız sanal adların arkasında hınç ve kin gibi kimi ihtiraslarımızı gidermeye çalışmıyor olmamızdır. Küfre, hakarete yönelip yönelmediğimizdir, içtenlik vesamimiyet...

Baki selamlar.

Bayram Balcı


Nilgün Marmara...Şiirler


Image and video hosting by TinyPic

Mavi Gül Tadı

Gök-gül yabanıl kumu gereksiyor,
Bildik e[ş]kil şiddeti.
İmgelemi yitiyor düş seline
Set ören
Bu doyumsuz yeşiller havuzunda.

Sarı ilim dokusuyla
Boğazlarsa maviyi,
Gök-gül rengini hatırlar o an,
Bulut tadını, gülün gök tadını,
Canı acır öldüresiye!


* * *

Cam Kelepçeye Evet

Ilık bir süzülüşle
Geri dön hayat,
Bırakma yeryüzü salına
Tünemiş pek kara kuşlar
Örtsün bakışımı,
Görmek acısı sürsün
Pencere tutsağının
Düşsün hayatı suya…

* * *

Yitik Kaynak

Unutuş bir kaynak olmalı,
Yeni’yi her an’a yaymak için.
Ben sana olmalıyım,
Bana sen bir kaynak.

Görüyorum geç; kıyım çok yakın!
Biliyorum artık mut uzaklığını.
Sen yüzümü götürmüyorsun;
Kendi gözüne bile!

Gerçek bilinsin, diliyoruz,
Düz, eğri, çapraz ya da değirmi.
Güzeldir açığa çıkışı yüreğin,
Sen bil ki, ben de seveyim!

Nilgün Marmara



Şair Süha Tuğtepe Anısına...


Image and video hosting by TinyPic


3 Şiir: Aylin Güven, G.Burcu Narin, Evrim Gürel



ŞAH/MAT

iyi bakınız kendinize
bakınız kendinize iyi
kendinize bakınız iyi
bakınız iyi kendinize
iyi kendinize bakınız
kendinize iyi bakınız

Biz sizi gördük defaten parladık
çok küçüğüz biz, dedik, hemhâl
olsak sizle, fehametinize erişemeyiz
Aşk hengâmında zaruret olmaz a,
size canımız dedik, hezimetimiz
kovulduk damarınızdan, utkunuz

kendinize iyi bakınız
iyi kendinize bakınız
bakınız iyi kendinize
kendinize bakınız iyi
bakınız kendinize iyi
iyi bakınız kendinize

Bizde ne göz ne kulak bıraktınız
Biz sizi şah yaptık, siz mat sandınız


Aylin Güven
Londra

* * *

-sin

Bileceksin,
ama sus!
tıp!
lâl!

Kapısı büyük...
ve büyük kocaman.
Umutsama ellerini,
gelmeyecek.
bil.

Geçmek için üfle usul'undan dünyayı.
O büyüsün,
sen
Ufal ufal.
sus!
tıp!
lâl!

bileceksin.

sus!
tıp!
lâl!

bileceksin.

Gözde Burcu Narin

* * *


Ulvi Uzuvlar

Dudaklarınla öpebilirsin beni
Ya da küfredebilirsin yüzüme.
Dişlerinle ısırabilirsin usulca, sevgiyle
Ya da parçalayabilirsin öldüresiye.
Ellerinle, tutabilirsin elimden düşmeyeyim diye
Ya da beni
itebilirsin ölüme…

Bacakların, bana doğru koşarken
İşine yarayabilir
ya da terk ederken.
Gözlerin, ruhumu arayabilir
Ya da hatalarımı.
Kulakların, sevgimi işitebilir
ya da gıcırtısını dişlerimin uyurken.
Beni sevebilirsin!
Ya da nefret edebilirsin kalbinle.

Ulvi uzuvlarımızın her biri
Yarar pek çok şeye.
Hissiz bir şiiri
Yargılayıp hemen, infaza da gönderebilirsin şairini
Anlatamadı güzelce diye..
Ya da durup, hislerimi karartan gerçeği
Çözebilirsin de…

Ve belki bulutları üfürürsün
Tepemden
Ciğerlerin ve gücün yeterse.

Ayaklarına söyle de
Geri dönsünler.
Gitme..
Gitme deli gibi
sevdiğimi bile bile…

Evrim Gürel







Işık, Edebiyat, Ovidius, Byron, Hitler vs. // Özcan Doğan




Gözler ışık yordamıyla oluşmuş mekanizmalardır. Eski Mısır uygarlığından bu yana bilinen bir gerçektir bu. Her türlü sıfatlardan yoksun canlılar için ışık gözden önce gelir; fakat insan söz konusu olduğunda, görme eyleminin niteliği bakımından, ışığın varlığı gözlerin oluşumunu takip eder. İnsanı insan yapan öz onun içinde ışıktan önce var olmuştur; ancak bu öz yalnızca ışık sayesinde gün yüzüne çıkar. Bununla birlikte, 1893 yılında bir doğa bilimcinin yaptığı araştırma istisnai bir olguya işaret eder; buna göre, araneidae örümcekleri görme sürecinde tıpkı insanlarda olduğu gibi ışığı ötelerler. Fakat bu durum hayvansal doğaya atfedilir; öz eksik kalır.
Varlığın dışa açılımı olarak ışık ve görme eylemi resim sanatında kendini en açık biçimiyle ortaya koyar. Klasik resim sanatı bütünüyle bir ışık oyunudur denilebilir. Perspektifin kanonik niteliğinden dolayı, bu resim anlayışında ışık vizyonun ve öze yönelik algılamanın neredeyse tek aracı konumundadır. Perspektifin terk edildiği ve soyut olanın öne çıkarılıp yüceltildiği XX. Yüzyıl resim sanatında ise, eserlerdeki vizyonu gerçekleştiren maddi ışık insan zihnindeki ışıkla birleşir ve bunun sonucunda iki boyutlu bir algılama ortaya çıkar. Maddi ışık kodlanmış parçalara ayrılırken, zihindeki ışık bu kodların çözüldüğü alan haline gelir.
1941 yılında, eski bir sanat öğrencisi olan Adolf Hitler, kuzey Avrupa’ya yaptığı gizli bir gezi sırasında, bir yandan Rusya’ya yapacağı saldırının planları üzerinde çalışırken, bir yandan da bir tuval üzerinde uygulanan renkler arasındaki farklılığın görme düzeyi ve niteliği üzerinde ne derece etkili olduğu yönünde araştırmalar yapıyordu. Bulduğu sonuç şöyle bir yargıya dayanıyordu: Renk farklılıkları önemli bir faktör olmakla birlikte, renk alanlarının niceliksel özellikleri algılama ve tepki oluşturma süreçlerinde birincil bir faktördür. 1943 yılında Nazi orduları gerilemeye başladığında, Hitler ulaştığı bu yargının ne denli doğru olduğuna acı bir deneyimle tanık olmuştur. Onu böylesine bir yıkıma götüren en önemli hatalardan biri, resim sanatıyla ilgili olarak fark ettiği bu gerçeği savaş alanlarına uygulamakta yetersiz olması ve çoğu zaman tereddüt içinde kalmasıydı.
17. yüzyılın başlarında Floransa’da İspanyol kökenli bir edebiyatçı yaşamıştır. Publius Ovidius ismiyle anılan ve yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de pek bilinmeyen bu edebiyatçının gerçekte kim olduğu konusunda büyük bir belirsizlik söz konusudur. Onu bizim için önemli kılan şey ise edebiyat ile ışık ve görme eylemi arasında kurduğu ilişkidir. Ovidius yazma eylemini ışıkla kurulan bir ilişki olarak tanımlamıştır. Edebiyat, ışık aracılığıyla mürekkep ve kağıt biçiminde somutlaşan dış dünyanın yazı formunda ikinci kez somutlaşmasından ibarettir. Bu somutlaşma dünyaya yeni bir biçim kazandırır ve bu yeni biçim edebiyat ve sanat denilen, çağrışımlara ve dolayımlanmış göndergelere dayanan bir açımlama yöntemi olarak ortaya çıkar. Bunun sonucunda edebiyatçı, ışığın açılımları olan sonsuz varyasyonlar üzerinden dış dünyayı kavrar ve bir başka ışık oyunu olan yazı biçiminde kağıda aktarır.
Ovidius’un yazdığı metinler bu edebiyat anlayışı için birer uygulama alanıdır diyebiliriz. Günümüze ulaşan sınırlı sayıdaki yazıları arasında, “Adium” adını taşıyan metinde bunu açıkça görürüz:

Julius başını kaldırıp etrafına bakındı, denizin ortasında bir kaya üzerinde oturuyordu. Uzaklarda gökyüzüne yansıyan insan suretleri gördü. Her şeyden habersiz, sevinç ve kedere gark olmuş suretler. Julius başını eğdi, eliyle denize dokundu ve gördüklerini yazdı suya. Tanrı ona ışık bahşetmişti…

Ovidius’un diğer metinlerinde aynı anlayışın farklı alanlara uygulandığını görürüz. Dahası, anlattığı şeyler gibi yazdığı metinler de ışık ve vizyonla varolmuştur. Bu türden bir yaratımın izlerine Ovidius’tan önce de rastlamak mümkündür. Antik Yunan metinlerinde benzer bir yaklaşımı yansıtan dizelerle karşılaşırız. Çok sonraları Dante’de de bu durum çarpıcı bir örnekle ortaya çıkar. “Tanrı ışığıyla dokunmuştu insanlara ve ozanlar onlara bakıp ağıtlar yaktılar.” Ancak burada düşünülmüş bir yaratımdan ziyade, Ovidius’un edebiyata dair teorik yaklaşımıyla örtüşen bir durum söz konusudur denilebilir. Ovidius varolan ama bilinmeyen bir şeyin teorisini oluşturmuştur.
Lord Byron’un henüz çocuk denebilecek bir yaşta yaşadığı bir deneyim onun neden edebiyata ve şiire yöneldiğine dair ipuçları taşır. Güneşli bir günde yeşilliklere uzanıp gökyüzünü seyre dalar genç Byron; bir müddet sonra güneşin keskin ışıkları altında hiçbir şey göremez hale gelir. Ovidius’un aksine Byron için ışık varoluşu aydınlatan bir güç değil, tam tersine varlığı karartan bir göz bağı haline gelmiştir. Byron’un ilk şiirlerinde yoğunlukla bu temayı işlemesi böyle bir keşfe dayanır. “Gündüz vakti nasıl da kararıyor ortalık, insanlar her yerde.” İnsanlara dokunan ışık onları görülür kılar; ama insanların kalabalıklaşmasıyla birlikte yaşadıkları dünya kararmaya başlar.
Dünya edebiyatı tarihinde bu türden pek çok örnek mevcuttur dersek pek abartmış sayılmayız. 19. yüzyılın büyük edebi şahsiyeti Victor Hugo’nun yaptığı ve onun pek az bilinen bir yönünü ortaya koyan çizimlerde bu durumun bir başka versiyonuna tanık oluruz. Hugo görmeyle ilgili bir rahatsızlıktan muzdariptir; renk ve şekillerin algılanmasıyla ilgili bir rahatsızlık. Ama yaşadığı bu sağlık sorununa rağmen tedavi olmaya veya gözlük taşımaya yanaşmaz. Ona göre, görme yetisindeki bu rahatsızlık aslında yazdığı metinlere ve yaptığı çizimlere özgün niteliklerini veren avantajlı bir durumdur. Varolan şeylerle onların algılanması sürecinde yaşanan bir bozukluğun neden olduğu öznel görünüm arasındaki farklılığın yarattığı bir özgünlük söz konusudur. Hugo’nun çizimlerinde hakim olan koyu renkler ve belirsiz formlar bunun bir sonucudur ve çizimlerindeki bu özellikler yazdığı eserlerde de benzer bir etki oluşturur.
Son olarak, Avusturyalı ünlü felsefeci Wittgenstein’ın bu konuyla ilgili olarak, Kesinlik Üzerine adlı eseri için Edebi Mantık ve Vizyon İlişkisi alt başlığıyla kaleme aldığı bir yazıya değinmek faydalı olacaktır. Wittgenstein son derece ilginç bir varsayımdan yola çıkarak edebiyat tarihini bir bakıma yeniden tasarlamaya çalışır. Işık, görme ve edebiyat arasındaki ilişkiyi farklı bir bağlamda kurgular ve bunu edebiyata damgasını vurmuş ünlü yazarların çalışmalarına uygular. Burada şu soruya cevap bulmayı hedefler: Farklı bir ışık yoğunluğunun olduğu bir dünyada, insandaki görme eylemi farklı bir şekilde gerçekleştiğinde, bu durum bugün okuduğumuz edebi eserlerin oluşumunu nasıl etkilerdi?
Wittgenstein’ın vardığı ilk sonuç, edebi eserlerde miktar, hacim ve tematik içerik açısından belli bir azalma olacağı şeklindedir. Buna paralel olarak, aynı türden konuların daha fazla yazar tarafından ve daha farklı biçimlerde ele alınacağını öngörmektedir. Ancak, beklenenin aksine, eserlerdeki ayrıntılarda azalma veya basitleşme olmayacak, tam tersine, oluşan vizyonun niteliği itibariyle, çağrışım ve illüzyonlar yoğunlaşacak ve bunun sonucunda, kesinlik duygusundaki farklılaşma nedeniyle ayrıntılar alabildiğine çoğalacaktır. Her halükarda, alışık olduğumuzdan çok farklı bir edebiyat yaratımıyla karşı karşıya olacağımız söylenebilir rahatlıkla.
Edebiyat ve sanat üzerine pek çok şey söylenebilir. Ve söylenen her şey biraz da ışıkla ilgilidir aslında. İnsan sadece görmek için değil, anlatmak için de ışığı kullanır. ,

Özcan Doğan


FEYYAZ..(öykü) // HAKAN İŞCEN





“Bunca işkenceyi ve ölümü
hak edecek
ne düşündünüz çocuklar ?...”


F E Y Y A Z


Gökyüzünü artık göremeyecektim. Belki de diğerleri yanında en çok bu acıya katlanmam gerekecekti:

aynaya baktım
göz kırptım;
göz kırptım...
ağ attılar üstüme
enseme çivilendi
kefenlendim.


Feyyaz altıma tahta koyuyor; ancak o zaman kendimi görebiliyorum. Enli tahtayı berber koltuğunun derisi aşınmış kolluklarına oturtup, ayaklarımın altına gazete seriyor. Ayakkabılarım çamurlu...gazete sermiş olsa da çıkarttırıyor.Top yüzünden lacivert lastik rafımın sağ burnu delik ! Sağ ayağımın baş parmağı da çorap içinde değil.Gizlemeye çalışıp huysuzlanıyorum. Ayaklarımı geriye atıp incecik vücudumla öne kaykılınca, gıdıklandığımı zannedip, kımıldama dercesine tarağın tersiyle başıma hafif darbeler vuruyor. O, ense tıraşımı alırken ben çaktırmadan buruşuk gazetede, meme uçlarına siyah yıldız kondurulmuş çıplak artist resimlerini dikizliyorum. Canım acısa da çıt çıkarmıyorum.


metal tırnaklı pençeler
başladı tırmalamaya
saatlerce yorulmadı.
çocukluğum düştü kucağıma;
döküldü tutam tutam
üflediler; dağıldı...


İnce dişli tarağını cetvel yapıp, kızıl kâküllerimi uzun makasıyla şık şık kesiyor. Bu ince dişli sütbeyaz, siyah çizgili pantolonunun arka cebinde, düğmeye yaslanmış olarak duruyor...her zaman ki gibi. Ayakta aynanın önünde saçlarını yağlayarak geriye doğru tararken, yüzünü bir sağa, bir sola hafifçe çeviriyor…Düpedüz kendini seviyor !

“ Bana ne zaman o yağdan süreceksin ? ”
“ Biraz büyü bakalım; hiç sevgilin var mı ? ”
“ I-ıh...”
“ Gördün mü !...Belki gelecek yaz…Ne dersin, o zamana dek bulabilecek misin ? ”
“ Sen onu sürmeden nasıl bulacağım ki ? ”


Çenesinde küçücük bir çukur var; bıyıkları kalemle çizilmişçesine incecik. Yukarı kıvrık kaşlarının üzerinde eline ne zaman makas alsa, uzun çizgiler oluşuyor.
Bu çizgiler Feyyaz’ın alın yazısı...Boyum uzadıkça nasıl olsa benim de alnıma yazılacak.
Öyle diyor.

kapılar kapandı
askılandı kemikler
bütün isimler aşındı.
manyetonun arsız takırtısı
paslı, ıslak titremeler
mutlak varlık; acıydı !


Elleri mis kokuyor. Şakaklarımdan iri avuçlarıyla kavrayıp, başımı istediği yöne şakacı bir hoyratlıkla çevirirken, kaçamak çekişler yapıyorum ciğerlerime. -Dedem, o kokunun tütün kolonyası olduğunu söylemişti- Aynanın önünde kurşun askerler gibi dizilmiş renkli kutular var. Kıllar kaçmasın diye kırpıştırdığım gözlerimle, bir taraftan da bu süslü merasim geçişini seyrediyorum. İçlerinde ufalanmış pamuklar, pembe minik sabunlar ve çeşit çeşit kolonyalar…Ayna o kadar büyük ki, dükkân yetmezmiş gibi arkadaki minibüs caddesini de içine sığdırıyor.

“ Dur hele…bir nefes çekeyim…”

Feyyaz köşedeki taburesine oturup, Gelincik cıgarasını içiyor. Ben de aynadan geçen minibüs markalarını sayıyorum. Her zaman Tempo’yu tutuyorum; onun şişko yüzü çok sevimli. Garip ?...bugün olduğu gibi, artık hep Ford kazanıyor.


sulandı soğuk taşlarda
sağır dilsiz yanıtlar
kana tuz katıldı;
hayalar mengenelendi
aç kaldı sorular
sessizlik...sessizlik...sessizlik


Aynanın kenarına iliştirilmiş bir fotoğraf var...Bu gazeteden kesilmiş, kafasında top olan bir adamın sararmış resmi. Feyyaz Spor-Toto’ yu doldururken, bu fotoğrafa bakıp sesleniyor :

“ Kral be, goçum benim !...”



Topu başına taç yapmış sanki; hiç de krala benzer hali yok ama...ben de seviyorum onu. Süslü örtünün altındaki koca düğmeli cızırtılı radyodan maçları dinlerken
ben de Feyyaz’ın takımının kazanmasını istiyorum.
Bugün hava güneşli; ama dışarısı buz gibi. Dükkânın ortasında soba gürül gürül yanıyor. Üstünde de kararmış bir çaydanlık…fokur fokur…Bekleyenler fazlalaştı; koyu bir sohbet. Maç ve hükümet işleri. Kavga ha çıktı ha çıkacak; kulağımı kesecek diye ödüm kopuyor. Bence yine Feyyaz haklı.

“ Birleşmeyecekti arkadaş, takunyacılardan bu millete hiçbir zaman hayır gelmez ! ”
“ Ne yapsın; memleket sağcılara mı kalsaydı ? ”
“ Karaoğlan diye inşallah boşuna düşmemişizdir yollara ?...Bari şu adama mahcup
olmayalım…”

Elindeki tarakla aynanın üstündeki büyük kahverengi fotoğrafı işaret ediyor : O, bir trenin penceresine dayanmış…sınıfta olan resmindeki gibi yüzü asık değil, bu kez hafifçe gülümsüyor…
Kapıda yirmi sekiz sıra misket gibi renkli boncuk asılı. Onların şıkırtısı geleni müjdeliyor. Müşteri gelince içim kıpır kıpır ediyor. -Hemen Feyyaz’ın yüzüne bakıyorum; sevincini ne güzel de gizliyor- Boncuklardan yansıyan ışık, dükkânı sünnet salonuna çeviriyor. Bende fırsat buldukça aynada kırmızı, yeşil, mavi lekeleri yakalamaya çabalıyorum…Nihayet tıraş bitiyor. Feyyaz’a para vermek için annemin sıkıca düğümlediği mendilimi açarken, cebimden birkaç renkli boncuk düşüyor. Ahşabın üzerinde çıt çıt sekerek lavabonun altına...taş kesiyorum ! Feyyaz, eğilip topluyor boncukları ve yavaşça gömlek cebime bırakıyor.Yanağımı okşarken elleri yanacak zannediyorum;gülümsüyor…

***

“ Dede gördün mü; Feyyaz, Kasap Rıfkı’nın plastik şeritlerinden asmış...”
“ Plastik şerit mi ? ”
“ Evet, dükkânın kapısındaki boncukları indirmiş…artık ne aynada sıçrayan renkli
toplar var, ne de o güzelim şıkırtı…”


zorla aynaya baktırdılar,
göz kırpmaya çabaladım;
göz kırpmaya çabaladı


HAKAN İŞCEN


Borges'ten Şiirsel Denemeler: Simurg ve Kartal // Yeliz Kızılarslan


Image and video hosting by TinyPic

Zümrüdü Anka ya da Farsça’daki adıyla "Simurg", Ortaçağ Ermeni ve Bizans ikonografilerinde de resmedilen efsanevi kuşun adı. Jorge Luis Borges’in "Dantevari Denemeler/ Shakespear’in Belleği" adlı kitabına "Simurg ve Kartal" adlı denemeyle konu olan Simurg, Orta Doğu edebiyatında farklı bir anlama sahip.
Yaşamı, yeniden doğumu, insanın gücünü ve yeteneklerini simgeleyen Simurg özellikle İran edebiyatında önemli bir yere sahip. İranlı mistik şair Feriduttin Attar’ın "Mantıkul Tayr" (Kuşların Konferansı) kitabında anlatılan bu kuş; insanın kendine ulaşması için geçmesi gereken yolculukların, 30 kuşla sembolize edildiği ve sonunda Kafdağı’nın vaat edildiği bir hikayeyi anlatır.
Borges’in bu kitabındaki denemede anlatılan Simurg -her ne kadar kendi kültürümüzde de yeterince iyi bilinmese de- yazarın ama bilhassa yabancının gözünden başka bir bakışla değerlendirilir.
Borges, öncelikle Batı edebiyatında Simurg’un bir benzerini aramakla denemesine başlar. "Bir çok yaratıktan oluşan bir yaratık, (diyelim ki) birçok kuştan oluşan bir kuş kavramı yazına ne tür bir katkıda bulunabilir" sorusuna bir cevap arayan Borges’in üslubuyla sıradanlaştırılan bu mitik kuş, Batı edebiyatında "phoneix" (Zümrüdü Anka) denilen kuşa denk düşer.


Küllerinden yeniden doğan kuş



Küllerinden yeniden doğan bu kuş, benliğin gizli labirentlerinde kaybolan insanın olgunlaşma serüvenini anlatır. Pek çok ismi ve hikayesinin bir çok versiyonuyla, gerçekte ölümsüzlüğü simgeler. Bu bağlamda, bu yabancılaşma Borges’in, Simurg’la neden ilgilendiğini ve okuyucusunu neden tanıştırmak istediğini açıklar. Onu, Eniada’da ki Mostrum horrendrum ingens’den, Leviathan’da anlatılan ve bir elinde kılıç bir elinde baston olan krala ya da deve benzeyen tuhaf yaratığa benzetir.
Yazısında amacının, bu tuhaf ve gizemli yaratığa ait farklı öyküleri aktarmak olduğunu tekrar belirten Borges, Dante’nin Cennet’in de anlatılan ve Kutsal Ruh’un tasarımı olan bir kartalın değişimini de Simurg’a benzetir. Ancak benzerliklerinden çok farklılıkları ağır basan bu iki kuştan, kartal inanılmazlık; Simurg ise, sonsuzluktur.
Kartal’ı oluşturan insanlar onda yok olmaz, onun bedenini oluşturan fiziki özelliklerine dönüşürler. Simurg’a bakan kuşlar ise, onun kendisidir. Kartal bir anlık bir imgedir ve onu oluşturanlar benliklerini yitirmezler. Simurg ise, gizemli bir bilmecedir.
Arkasında gizli tümtanrıcılığa rağmen, Oidipus mitindeki Sfenks’in bilmecesine farklı bir yorum getiren De Quincy’e göre "bilmecenin çözümü tüm insanlık değil, Oidipus’un kendisidir". Simurg’un arayışı da buna benzer. Arayış ve yolculukların sebebi, kendini arayıştır ve sonunda da kendini bulur, Simurg "Kuşların Konferansı"nda.



Dünyevi mistisizm



"Dante’nin Kartal amblemini yaratmasından yüzyıl önce, Sufi şair Feridüddin Attar adlı İranlı, o tuhaf Simurg’u (30 kuş) yaratmış, hem de Dante’nin yarattığı figürün belirtkenlerini içeren ama daha yetkin bir şekilde tasarlanmış bir figür" diyen yazar, kültürler arası ve metinlerarası geçişin ötesinde dünyevi bir mistisizme varır aynı denemede.
Edebiyatın ve Simurg’un simgelerinden biri olan Gnostisizm’e uygun bir anlam yükler bu figüre. Gnostisizm, Farsça marifet ya da Türkçe’de yetenek anlamına gelir. Buna göre Borges’in açısından edebiyat, başka bir kültürden değerli bir Sufi şairin en ünlü simgesini bir yüzyıl sonra başka bir kültürde –Hristiyanlık’ta- buluşturacak kadar başka bir büyülü ifade sanatıdır.
Bu bağlamda, Borges’in yukarda sorduğu soruya tekrar baktığımızda, edebiyat başka başka kültürlerden beslenen, küçük küçük evrenlerin buluşmasından ibarettir. Zaten Borges’de, "Simurg ve Kartal" denemesinin girişine düştüğü dip notta; "Leibniz’in Monadologia’sından evrenin birçok küçük evrenlerden oluştuğunu, bu küçük evrenlerin her birinin aynı zamanda evreni içine aldığını, içindeki evrenin de yine küçük evrenlerden oluştuğunu ve bu evren tasarımının böylece sonsuza kadar yinelendiğini öğrendiğini" anlatır.



Eski sembole yeni anlam



Edebiyatta bu anlamda, bir sonrakine bırakılan ve kendinden öncekinden devir alınanın küçük evrenlerin bir buluşmasıdır. Kuşların kralı Simurg’un, muhteşem güzel tüylerden birini Çin’in merkezine düşürdüğü için yola çıkan diğer kuşların, Kaf Dağı’na yolculuğunu anlatan "Kuşların Konferansı ya da Kuşların Dili" Simur Dağına ulaşan 30 kuşun çabasını ve yolculuklar boyunca arınmasını anlatır.
Ünlü yazar Borges’in şiirsel denemelerinden oluşan "Dantevari Denemeler/Shakespear’in Belleği" adlı kitabı, İran edebiyatının bu en ünlü sembolüne başka bir anlam katar.

Yeliz Kızılarslan



* Jorge Louis Borges, Dantevari Denemeler/Shakespear’in Belleği, İletişim Yayınları: İstanbul, 1999.


15 Kasım; Dünya Hapisteki Yazarlar Günü..// defter



Faciayla olmak, Faciayla yaşamak…
12 yıl süresince dünyanın değişik yerlerinde 35 yazar öldürüldü-idam edildi.
“Orada Kimse Yok Mu?”
Ölüm, “ezeli” olmasına rağmen, kalem tutan ellerin ölümü Sokrates’in hazin sonundan beri alışkanlıklarımız arasına girdi! Ve inanıyoruz: hiçbir aklın hiçbir eleştirisi öldürülen canlarımızı geri getirmeyecek ve yine hiçbir aklın hiçbir eleştirisi “insanı dogmatik uykusundan” uyandırmayacak..

I:



Unutma ben yok olunca değişince kent
Ve bir yoksulun o günlerden sana bağışladığı söz ülkesi yitip gidince
Sonsuz ve isimsiz bir deniz kalacak
Bir de çam ağacı
benim sularımla öpüşen
” – Onat Kutlar



II:



Yaz işte, tüm bu olup bitenleri yaz, bütün bunları kim hak ediyor? Ve bu “anlam” denizinin aktardığı şeyler hangi sözcüklere sığabilir? Yaz işte bir zamanlar toprak üzerinde yıldızlar kadar akışkan olan adımlar vardı ve bu yeryüzü bir yerlerde “durdurulan-zincirlenen” adımları da düşünür, düşünürdü bir zamanlar… Belleği her kareyi topluyor, topluyor ve bir çizgiye dönüştürüyor, tekrar gök taşından kopan zerreler gibi kemik veya taş parçası olarak toprağa gömülerek ardından parça parça kendi öyküsünü anlatıyor..”
“Bir orak toprağın sesini aldı götürdü.
Seher vakti
evinden çıkan o kimse
Ölülerin rüyasını aldı götürdü
Gece vakti evine dönen o kimse
Ölülerin rüyasıyla geri döndü…

Sokak ortasında faili meçhul cinayete
kurban giden yeryüzü şairi-yazarı: Mohammad Mokhtari



Açık kalmış, açık bırakılmış dünya “kanalları” hala zehir saçıyor, ölümü
savunuyor, hayata tekme atıyorlar. Kürsüleri hazır, sesleri gür, durmadan şapkalarından tavşanlar çıkarıyorlar politik arenanın soytarıları, ölüme sponsor trastlar, ‘bir şeyleri bir şeylere’ ya da hiçbir şeye sözde akılların açılmaz kağıttan kaleleri, “tarihe en bela vergi” olan duruşları, aldatmacaları, övündükleri ışık hızı, “ateş çağı”, kutsadıkları o köhnemiş Roma tolgalarıyla, tarih ekinini kirleten, kanatan elleriyle durmadan bir şeyleri büyüttüklerini hırıltılı sesleriyle tekrarlayan lanetin kültürsüz süvarileri, iyi dinleyin bizler her yıl sadece 15 Kasım günü değil her gün katlettiğiniz şairlerimizi, yazarlarımızı, hala yeryüzünün dört bir yanında soluksuz bıraktığınız canlarımızı, kalemlerimizi hep anacağız..


Göz yaşı çağında, etimizde, kemiğimizde onların kutsal nefesini,
mürekkep izlerini taşıyacağız-yaşatacağız. Tarihin maskara yüz maskesini giyerek kainatın dişlerini geçirdiği kalemin şahdamarlarından sözcük-şiir ummanları hep akacak, bunu engellemeye ne idam sehpalarınızın ne de hapishanelerinizin gücü yetmeyecek, dün de yetmedi, yarın da yetmeyecek.


F.Garcia Lorca hala yaşıyor, Onat Kutlar, Said Soltanpour hiç ölmediler, Şeyh Bedrettin hala aramızda, Khosrow Golsorkhi hala tüm krallara, taçlara, saltanatlara meyden okuyor. Bulunduğumuz coğrafya çeyrek yüzyıla yakın bir süredir tutuklu yazarlar cehenneminin yanında en büyük “yazar-şair” kıyımlarına da tanıklık etmiş bölgedir. Yüzlerce kalem ya “iç” ya da dış müdahaleler ve okyanus ötesi çıkarmalar ve kanlı saldırılarla topyekun bir kıyımın kurbanı oldular. Bu yazarlardan bir kısmının adları hala “kayıplar” listesinde geçiyor. Ne mezarlarına ulaşılabilmiştir ne de her hangi bir izlerine. Yılda iki kez toplu
mezarlıkları ziyaret ediliyor, oralara gelen anneler, eşler, çocuklar sanki bin yıldan beri yakın akrabalar, çünkü toprağın altında yatan isimsiz kalemler hepsinin kardeşi- babası, ablası, annesidir…


Bu pak vicdanların tek suçları doğruyu, tiksindirici gerçeği, lanetin karanlık yüzünü haykırmak ve yazı aracılığıyla insanlığa seslenmekti..
Bugün dünyanın birçok ülkesindeki hapishanelerde suçları sadece hakikat yolculuğu olan binlerce yazar şiddete ve her türlü kötü muameleye maruz kalmışlardır.
Sokrates’le başlayan zehir kadehinin tarihi olanca hızı ve derinliğiyle
günümüzde de devam ediyor.
Bu köklü ağacın dalları kırıldıkça yerine daha gür daha üretken binlerce fidan yetişiyor, bu dirençli ormanın serpilişini ne yangınlar ne zincirler ne de kıyımlar durdurabildi bugüne kadar.
Bugün 15 Kasım ve bizler tek yürek olarak tüm yeryüzü hapishane kapılarında bir mum yakıyoruz..
Unutmadık sizleri ey sessizler ordusu, ey suskunların gür kalemi…
Sizler bizlere hep “uç” olan sözcükleri öğrettiniz, merkeze oynamadınız,
merkezsin parlayan cismi azamı, şan-şöhret sofrasına süs, her maskaralığına soytarı olmadınız… Her zerrenizle yeryüzünü bir baştan bir başa adalet, barış, özgürlük ve onurlu bir yaşam çizgisiyle donattınız.
“Esintisiz zindanların avlularında”-“sokağı denize bağlayan geçitler” oldunuz, işte orasıdır sizi en gür kır çiçekleriyle hep bekleyen o kutsal yer..



Saygıyla eğilerek..



Borges Defteri Moederasyon Grubu


"Aşka Düşen Divaneler"..// Sufi.





"Acıklı ve üzücüdür sözlerim, biliyorum,
Onların anlamı asla algılanmaz.
Parçalanmış bir yürekten kopup, giderler,
Acılarımın sonunda varacağı yere!
“Deliyim ben! Haklısınız, haklısınız!”
"
Şiir: Lernmontov
Türkçesi: Sufi.

İster felsefe ya da politikada, ister şiir ya da sanatta olsun, olağanüstü kişilerin, yeteneklerin hemen hemen birçoğu melankoliktir. Hem de bazılarında bu öylesine şiddetlidir ki, kara safrandan ileri gelen hastalık belirtileri dahi gösterirler; örneğin kahramanlar arasından Herakles’in başından geçenlerde anlatıldığı gibi. Çünkü Herakles de öyle bir yaradılışa sahip olmalıydı ki, bu yüzden yaşlılar saralıların(epileptik) hastalıklarını, Herakles’i göz önüne alarak , “kutsal hastalık” diye tanımlamışlardır. Herakles’in, hem çocuklarının karşısında kapıldığı çılgınlık nöbetleri, hem de Öta’dan uzaklaşmadan önce yaralarının açılması bunun kanıtıdır, çünkü bu, birçoğunda olduğu gibi, kara safrandan ileri gelmektedir. Ispartalı Lysander’in ölmeden önce aldığı yaralarda da söz konusu aynı şeydir, ayrıca aklını tamamen yitiren Aias ile yalnızlığa sığınan Bellerophntes için de durum aynıdır. Bu yüzden Homeros şu dizeleri yazmıştır:

Ama bir gün tanrılar nefret etti ondan,
Aleion ovasında kaldı tek başına,
İnsanlardan kaçarak yedi kendi kendini
.”

Görünüşe göre öteki kahramanların durumu da bunlardan pek farklı değildir. Daha sonraki dönemlerde ise Empedokles, Platon, Sokrates ile ünlü birçok kişinin, ayrıca ozanlardan büyük bir bölümünün adlarını sayabiliriz.
Şu kısacık yazıyı bana yazdıran şeye gelince, defter okurları (eski okurları) benim Herak’ımı bilirler(Herakles hayranlığından dolayı ona bu adı vermiştim), 80’lı yıllarda 10 yıl içeride kaldı, tahliye edildikten sonra 2 yıl da evine kapanarak dünyaya sırtını çeviren ve toplamında 12 yılını iç-dış hapiste geçiren bir filozof kadar donanımlı can dostum, güzel dostum içindir..ve hayat bizi hiç hesapta olmayan bir noktada bir gün buluşturdu ve o tarihten itibaren dostluğumuz sürdü gitti, ta ki Herak’ımı acıklı bir biçimde kaybettiğim günü bana yaşattı şu rezil dünya..O da hastaydı, tedavi görüyordu..
Arada bir uğradığı mahalle kahvesinde her gün orada-burada gördüğümüz kuru gürültülü insan topluluğu ona “deli” muamelesi yaptı, oysa aralarından kaç kişi onca acıyı kaldırabilirdi acaba? Çok kuşkum var. Onlar ömürlerinde bir tek kömür koru, sıcaklığını bilirler, oysa taş ve demir de eğer ateşe tutulursa doğası gereği soğuk olmasına rağmen kömürden daha sıcak olabilir.
Kim ne anlar içimizdeki kara safra’dan Herak’ım?
Vücutta az biraz ruhsal denge bozulmaya yüz tutsun, Herak’ımdan beter bir depresyon muhtemelen sizi de yoklar. Güzelliğin katledildiği, önüne set çekildiği bir devrandan süzüldü geldi bir kuşak, ne talih ki hep aynı noktaya varıyor ellerimiz. Rüşvetin, ahlaksızlığın, adam kayırmacılığın abidesi olan kimseler topluma ahlak dersi vermeye devam etsinler. Ama keşke’vicdan azabının dinamizmi için, duyumsamazlıktaki hiçliği keyfimizce terk etmek elimizde olsaydı”. Gerçekte bu “seçkin” şeyleşmiş kişilerin dünyaya, sanata hep baş aşağı bakmalarını pek umursamıyorum çünkü bu tayfalar için tek sorun “uykusuzluk” derdidir, uyumaları, uyutmaları için yatakla tek kahramanlık ilişkileri, modernin bayat-çürük gurur abidesi şeyler, zatlar.. ama bütün bu keyfi iradelerini tercihler, çekişmeler adına sergiledikleri zaman, işte o zaman benim de kara safram tepeme vuruyor! İnanın bana bu çarpıtılmış görüntü bir zihin yanılsaması değildir, çünkü kendisiyle eşdeğerli, gerçek bir çarpıtmayı yeniden-üretir, yani kişileşmiş şeylerin temsilcileri olarak kodamanların rolünü yeniden biçimlendirir.
Benim Herak’ımı, sizlerin güzel düşlerini de yok eden bu yaratıklar ve türevleridir ve hala da bu durum devam ediyor. Güç, gösteriş nereye toplanmışsa pisliğini temizlemek hep bunlara düşer, ateş nöbetini bilmezler, kültür arenası bezirganı, gerçek sperm ziyanı, leş yiyici haydutlardırlar benim için ve birçok kimse için. Çarkın, sistemin hiç olmayacak duasına amin bile değiller.Metalar dünyasının bildik, tanıdık fetiş karakterleri oldukça, daha nice üzüntüler, kederler
yaşayacağız..Çünkü bu zibidi zihniyetler aşkın ardından ölümü hiç bilmezler, sadece toplandıkları yağma sofrasının tatlısını bilirler, kaşığı ellerinden alın ki bir güzel ağlasınlar.

Sakın unutmasın kimse, Metafizik incelikler ve teolojik süsleri bizlerde biliriz elbet, ama “şeyleşme” dünyasını hiç bilmeyiz biz Sufi’ler, Melamiler..
Yaratılışın kendisini bizlerde “ilk sabotaj” eylem olarak biliriz ve birileri için hepten hafızasız kalmanızı hala yanlış anlarız..

Elden ne gelir bir avuç “ayaksız vicdan azapları” hala dolaşıyor aranızda.

Sufi.

15 Kasım dünya hapisteki yazarlar günü arifesinde, giden canlar için, giden bütün Herak’lar için, Nesimi’den:

"Şem'e düşen pervaneler
Gelsin bir hoşça yanalım
Aşka düşen divâneler
Gelsin bir hoşça yanalım
Yanmaktır bizim kârımız
.."


Kendime Kırgınım(I&II)..// Efsane Hoşbaht




“Sana kırıldım” dediğinde “git kendine kırıl” dedi.
Ve O, sorumluluğu öğrendi.


Kendime kırgınım (I)

O geceden sonra gök yüzüne bakmaktan çekiniyorum ; güçlü tanıdık geştaltlar taşıyor. Gece sim tozu kokuyordu ve gökyüzü taze galaksi kümelerinden olgundu. Yerine koca bir yokluk boşluğu bırakıp bir doğum sancısı gibi seni benden çekip aldılardı.

Bölünüşün zuhuruna şahittim. Hiç çırpınmadım, sakindim ve yokluğun tüm ihtimallerini üstlendim. Bütünüme yetişmeliydim. Genişlemeliydim.

Yaşamda kötü günlerimiz, iyi günlerimiz olmayacaktı, organik paylaşımlarımız olmayacaktı, bir hissin kuytusunda tutunabilirsek şayet, içe doğru yeşerecektik, ölüm bizi yeniden kavuşturuncaya değin.
‘Ölmeden evvel ölme’ ihtimali kuantik bir potansiyeldi,….

Onun kıyılarına seferi için uçurumlar geçecekti,
uçurumlar düşecekti.

Karar verdim, boşluğu aşacaktım, bütünüme ulaşacaktım. Yola çıktım.
zamanlar geçti . Çocuklar doğurdum ve kocalarım oldu, boşluğa bin bir hikayenin aksi düştü. Akışı gördüm. ‘Kabul etme ’yi öğrendim, ve ‘kabul etme ’nin ‘boyun eğmek ’ten farklı olduğunu . Kabul etmenin anlamının ‘her şeyin sorumlusu benim’ demek olduğunu öğrendim , ve Ötekinin benim aynam olduğunu.


Uçurumlar geçti;

Hasrete yenik düşmedim. Yaşamın her çorak köşesine, yenidenlik çiçekleri diktim, tohumlar serptim ve suladım . Yoksul kalan kesimlere bereketli düşler döşedim.

Seni gördüğüm anda tanıdım, sen bir şiirdin ve ben herkestim. Sözlerini bana toplayınca parmaklarımı açtım, evrene akıttım tözü…kızıldan ultra mora dek, dalgalandı maviler, pembeler uçuştu.

Derken bir bedende gördüm doğanı…bunca asırdır düşümde taşıdığım sen …şimdi karşımdasın uzak kavramımdasın….. üreme yasası gereği kocalarım ve çocuklarımla çoğalmış olan bana baktın …. insan benliğinle seslendin.


Uçurumlar düştü;

“davranışların hafızama hiç de dostça yazılmıyor. bu nedenle tehlikedesin. bana bir iyilik yap, kötülük olmasın, bir kötülük göster ki, iyilik olmasın” dedin.
Yargın idim. Beni yabansadın.


Melekler duyar;
İçten kırılmak tiz bir sessizliktir.

…Tanımlanmayan bir nitelik, kırık niceliklere parçalandı.

Duygular dünyada tanımlanmalı, sınıflanmalı ve analiz edilmeli; kırıldım.
Dürüstlük evrensel bir fazilettir. Evrensel yasada ‘Kırık bir kalp’ vakasında suçlu hep kırılmaya izin veren yani kırılandır.

Kendime kırgınım (II)


gözlerime bakmak istemiyorum
Bunca zamandır hiç hesapsız dağılıp yeşerdiğim, yaşam estirdiğim, hayat savurduğum !!?

Her bir karanlık kıvrımında
Hep dipte kıvılcım yaktım
hüzünlere kutlama stratejisi
taşıdım en dikenli haçlarımı, umut omuzlarıma
hançere karşı merhem idi ekonomim

arınmaya; aydınlıktan leke söker göğe tırmanırdım
Özümden tanrıça toparlardım arka sokakların batık sularında
Sahip çıkmaya kararlıydım ; meta pazarlarından hiçlik toplamaya
Sahip çıkmalıydım yaşama
Zirve değildir miraç
işte ta burada, karanlığın zifiri göbeğinde…şakı

“haydi hadi yüreğime gayret…..”

iktidarı zulümse topraklarımda
Baharlar biriktiririm damarlarıma
Bu gün değilse elbet bir gün
her an başlar hep yeniden

Kime tehlikeliyim, nedir güven?

Yaşam kıpırdadı duyumsadı nöronum;
ki


“ey yaşamın her suretinde baki kalan
Sen benim cilalanmış yüzümsün şimdi
Kim ki baka suretine o kala kendi siretine”

her biçimde kavrarım seni
uçuşsan irtifa, düşüşsen kanadım
Kara vadiysen, kardelenim
Rüzgarsan, güzerim
Duyumsan seslenişim
Şamansan doğanın erki
Tuzaksan avlananım
Ve sorunsan yanıtım

Sen mevsim ben erguvan
ben zulüm sen isyan
Sen düş ben betim
ben ibadet sen inanç
sen seçersen ben eyleyenim

Efsane Hoşbaht
Adem-Havva dosyasından


Alıştırma Nesneleri..// Negar Azimi-Çevirisi: Samet Köse



The New York Times Dergisinin 1 Kasım sayısında, Bidoun Dergisi editörlerinden Negar Azimi ımzali güzel bir yazı çıktı. Nobel Laureate yazarımız Orhan Pamuk'un içdünyasına ve nesnelerle bağına dair içgörü sunuyor..// Samet Köse


Alıştırma Nesneleri




Acaba hangisi daha önce ortaya çıktı -- Orhan Pamuk'un müzesi mi yoksa onun yeni romanı, 'Masumiyet Müzesi' mi?

Negar Azimi

İstanbul'un, sıcak, güneşli bir yaz gününde romancı Orhan Pamuk, yazarlara özgü
çalışma dolu tahtı, sandalyesinde arkaya doğru yaslandı ve pencereden dışarıya baktı. Boğaziçi, Marmara Denizi ve Haliç'in birbirine kavuştuğu ve turkuvazın mükemmel bir karışımı olarak ortaya çıkardığı kusursuz manzaraya gözlerini iyice alıştırmıştı. Bugün, depresif olduğunu söylüyordu. "Ben, bir yazarım. Yazmam gereken
kitaplarım var. Ben, ne diye bir müze inşa etmeye kalkışıyorum?" O sırada yakından geçmekte olan bir gemiden gelen folklorik müzikle boğulmaması için sesini kreşendo tarzında yükseltti. Solunda, kitap yığınlarının üzerine tünemiş, içi doldurulmuş bir kuş, yazarın konuşurken bu güzel ama bahtsız martıya hitap ettiği izlenimini
veriyordu. Odanın her tarafına Pamuk'un kurmaya çalıştığı müzenin ham maddeleri serpilmişti: tuzluklar, porselen heykelcikler, ayarsız kapı kolları, piyango biletleri ve bir ayva öğütücüsü. Türkçe büyük harflerle, "Yazarken asla nesneleri unutma" sözü biraz karşısında sarı renkli birkağıtta yazılı duruyordu. Stresli görünüyordu. Sonbahar'da Harvard'da vermesi gereken konferansları vardı. Bir sonraki romanında hiç ilerleme katedememişti. Yeni aşkı, romancı Kiran Desai ile çıkacağı
tatili düşledi. Aşk Gemisi'nden yükselen müziği hala işitebiliyordu. Birden irkildi.

Nobel ödülü-kazanmış bir romancının, bir müze inşa etme düşüncesi 10 yıl önce yine bu kentte başlamıştı. Borges benzeri romanı "Benim Adım Kırmızı" ile gelecek olan üne kavuşmadan önce Pamuk'un zihni, aşk acısından muzdarip Kemal adında bir genç adamın öyküsünü kurmakla meşguldü. "Masumiyetin Müzesi" kitabının coğu yerinde, tanımlayıcı biçimde ortaya çıkan hüzünlü kahramanı Kemal, tıpkı Pamuk gibi,kentsoylu bir İstanbul ailesinin çocuğuydu. Kendisinden daha yoksul, uzaktan akrabalığı olan, güzellik yarışmasına katılmış Fusun'a aşık olmuştu. Bu noktadan itibaren Pamuk bize saplantı ve sosyal sınıfın antropolojik bir portresini andıran onlarca yıl sürecek bir kayıp öyküsünü ve yazarı Orhan Pamuk olduğu için Doğu ve Batı hakkındaki
düşünceleri aktarmada rehberlik ediyor. Romanın sonunda Kemal, Fusun'la ilişkilendirdiği nesneleri keşişlere ait bir adama ile toplar ve onun için Masumiyet Müzesi şeklinde bir anıt diker.

Kemal gibi, Pamuk da romanının 83 bölümünün her biri için, 83 sergiyle dolduracağı bir nesneler müzesi açacak. "Son 10 yıl bu roman üzerinde çalışırken", diyor Pamuk, "Öyküyle bir yerde kesişecek günlük nesnelerle karşılaştım. Bazen de, öykü kendi içinde akıp giderken onu tutması için bir nesneyi talep ediyordu, ben de öyle yaptım. Takılıp kaldığımda, çevremdeki nesnelerden fikirler aramaya başlarım. Benim
algılarım, ya da sen, buna benim dokunaçlarım diyebilirsin, dükkan vitrinlerinden, arkadaşların evlerine, bit pazarlarına ve antika dükkanlarına dek açıktır. İşte Masumiyet Müzesi bu şeklilde ortaya çıktı. Burada gösterilen fotoğraflar, o nesnelerin yalnızca bir kısmı ve açıklayıcı başlıklar yazarla görüşmelerden alındı.

Müze gelecek yıl 19. yüzyıldan kalma dar bir binada açıldığı zaman, içeriye girişler romanda basılı olan biletle ücretsiz olacak. Her bölüm, ister '"Aşk Acısının Anatomik Bir Haritası" ya da "Babamın Ölümü" olsun Pamuk'un kısa ömürlü gösterimlerine esin verecek. Nesnelerin arasında: 4213 sigara izmariti, 237 saç beresi, 419 ulusal piyango bileti ve bir de ayva öğütücüsü yer alıyor.

Pamuk, bir öğleden sonra bana kurmakta olduğu müzeyi gösterdiğinde, birlikte en üst kata çıktık ve aşağıdaki yapı döküntülerine baktık. Yarım karanlıkta, haleti ruhiyemiz tıpkı mimaride olduğu gibi olası olana gebeydi. İyi de, Pamuk'un müzesine kimse gelecek miydi?
"Annem, benim romanlarımı hiç kimsenin okumayacağını söyler, dururdu", diyor Pamuk, "Romanlarım hiç kimsenin gitmediği müzeleri onurlandırıyor, hani sadece kendi adımlarınızı duyduğunuz müzeleri". Pamuk, yıllardır Hangzhou'da Çin Geleneksel Tıp Müzesinden, Smithfield, North Carolina'daki Ava Gardner Müzesine bu tür tuhaf
müzelerden yüzlercesini ziyaret etmiş.

Kahramanı Kemal de, 5723 müzeyi ziyaret etmiş birisi olaral çıkıyor romanında. Kemal ve Orhan'ın arasında benzerlikler, bana yazarı kızdırmakta hiç de başarısız olmayan o soruyu sordurdu. Karmaşık bir müzik aletini andıran sesini değiştirerek, yanıtı içinde saklı soruyu sordu: "Bay Pamuk, Kemal siz misiniz? Yeter artık. Hayır, ben Kemal değilim, ama Kemal olmadığıma sizi ikna edemem. İşte romancı olmak budur."

"Telaşlandı" sözcüğüni çaktırmadan not defterime düştüm. Sonra birden rahatladı. "Yanlış bir fikir vermek istemem", dedi. "Ben, mutluyum. Tolstoy'un okulu vardı. Başka bir yazarın dergisi, bir diğerinin film hayalleri, bir başkasının ise politikası. Bu müze, benim okulum, benim dergim, benim filmim, benim politikam. Benim bir parçam"

Türkçesi: Samet Köse


ANAHTARLAR
Anahtar sıradan bir nesnedir. Müzemin, bir kenti kent yapan sıradan şeylerle, alçakgönüllülükle doldurulmasını isterim. Müzemin kentin müzesi olmasını, sokak haritalarından kilitlere, kapı tokmaklarına, halkın kullanımına açık telefonlardan, sis düdüklerine herşeyi kapsamasını isterim.

ÜÇ TEKERLEKLİ BİSİKLET
Romandaki iki ana karakter, uzak kuzenler olup, 1950'ler ve 1960'larda onlar çocukken, ailenin daha varlıklı olanlarının, daha az ayrıcalıklı olanlarına kullanılmış elbiselerini ve oyuncaklarını vermeleri adettendi. Bu iki kuzen, Kemal ve Fusun yıllar sonra karşılaştıkları ve birbirine aşık olduklarındanda, Fusun yıllar önce Kemal'in ailesinden hediye olarak aldığı üç tekerlekli bisikleti anımsar.

BÖCEK İLACI PÜSKÜRTÜCÜSÜ
Bu kırmızı koltukta bir böcek ilacı püskürtücüsü yer alıyor. Üzerinde Türkçe "Temiz İş" yazıyor. Tüm haşereleri, sivrisinekleri öldürür. 1950ler'de yemek masasının etrafında bile onu püskürten aileleri hatırlarım. Bunu bir dükkandan satın aldım. Rengini beğendim. Ölümü anımsatıyor bana. Hatta biraz daha primitif.

KAVANOZDA TAKMA DİŞLER
Dedelerimizin, ninelerimizin kuşağında herkesin böyle takma dişleri vardı. Hatta okulda aksi huylu yaşlı öğretmenlerin de takma dişleri vardı ve bizi azarladıkları zaman tuhaf bir ses çıkarırlardı, tüm sınıf gülerdik. Herkesin bunları satın almaya gücü yetmezdi. Büyükannem her gece yatmadan önce, adeta bir ritüel gibi, ağzından
takma dişleri çıkarır, ellerinde narince tutar, diş fırçası ve diş macunuyla onları temizler, sonra sabaha dek onları bir bardak suyun içine koyardı. Bu görüntü beni hep büyülemişti. Babam ölüm döşeğindeyken, aynı cam bardak ve aynı takma dişleri onun yatağının yanı başında da görmüştüm.

KUŞLAR
Bu romanda özdeşleşmeye çabaladığım karakterim Fusun, evliliğinde zamanını kuşları boyayarak geçiriyor. Onun gibi ben de gençliğimde ressamdım. Müzemde, Fusun'un titizlikle, bir bir boyadığı Istanbul'un ünlü kuşlarını ben kendim boyayacağım. Bu gördüğünüz, bana müzemi hazırlamada yardımcı olan içleri doldurulmuş bir martı ve karga. Arada balkonuma konan başka kargalar da, bu kuşlara bakıyorlar.

AYVA ÖĞÜTÜCÜSÜ
Bu ayva öğütücüsü, benim hakkında tam olarak bir bölüm yazdığım müstesna bir nesne. Romanı yazarken, ofisimin yakınındaki bir ucuzcu dükkanda gördüm ve onu satın almak zorunda hissettim. Türkiye'de 1980 askeri darbesinin tuhaf mirası hakkında yazmayı istiyordum. O dönemde sokağa çıkma yasakları vardı ve askerlerce durdurulmadan kentin içinde gezmeniz mümkün değildi. Bir sahnede, romanımın kahramanı Kemal, bir
kontrol noktasında durdurulduğunda cebinde bu ayva öğütücüsünü taşıyor. Bu açıkça, şüphe uyandıran bir nesne. Gecenin yarısında, hem de darbe olmuşken o ayva öğütücüsünü taşımanın ne gerekçesi olabilir? Reçel yapacak olmasın?

Fotoğraflar: Olaf Blecker


"düşleri var apaydınlık.." // PAUL ELUARD



ACININ BAŞKENTİ

Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi,
Bir raks bir dinginlik çemberi
Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli,
Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan
Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.

Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü,
Rüzgârın sazları, kokulu gülücükler
Işık dünyasını saran kanatlar,
Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler,
Gürültü avcıları ve renk kaynakları.

Tanların kuluçka yatağından doğan kokular
Yıldızların samanı üzerinde yatan
Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı
Dünya da bağımlıdır senin tertemiz gözlerine
Ve akar bütün kanım bakışlarında senin.

* * *

ÖLMEMEKTEN ÖLMEK


Gözkapaklarımın üzerinde ayakta duruyor
Ve saçları saçlarımın içinde
Biçimi ellerimin biçiminde
Gözlerinin rengi gözlerimin renginde
Gölgemde yitip gidiyor
Tıpkı bir taş gibi gökyüzünde.

Gözleri var her zaman açık
Ve bir an olsun uyutmaz beni.
Düşleri var apaydınlık
Güneşler buharlaştıran
Güldürür, ağlatır beni ve güldürür
Konuşturur beni söyletmeksizin tek bir söz.

Şiirler:PAUL ELUARD
Çevirisi: Özdemir İnce




Boğaziçi Köprüsü’nde yaklaşık bir hafta önce aracı terk edilmiş halde bulunan Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Dicle Koğacıoğlu’nun (37) cesedi bulundu.
Cesedi rutin denetimlerini yapan Deniz Şubesi ekipleri fark etti. Ayakkabı ve giysilerden cesedin Koğacıoğlu’na ait olduğu belirlendi
..” Gazeteler



"Kimse açıp kapayamayacaktır kapıları.."

Sesli düşünmek, bir yerleri hepten kırık saksılarda menekşe yetiştirmeye benzer, “duyar gibi” olur çevreniz ama kimse duymaz sizi. O kıyılarda adım atmak- düşünmek ruhu sert-soğuk rüzgara kaptırmakla eş değerdir, yarından önce, dünden şimdiye akan şiir de kurtarmaz ellerimizi. dayanabilme gücü, tahammül etme, fikri-zihni özgür kılma ve çevrenin soğukluğundan sitem etmeyi bir kenara bırakmak, Özgür olma istemi..acılardan arınmış bir dünya özlemi, vahşet çığlığının hep onuncu sayfasına tanıklık etmemek istemi ve süzülen anların bana hediyesi ne olacak sorusuyla baş başa kalmamak düşüncesi..
“Çok acı var, dayanamıyorum” dedin sessizce çektin gittin..Oysa buzları o güzel ruhunda nasıl erittiğini bir tek “sen” biliyordun belki de.. şimdi güven kanatlarıyla uçmayı denesek ne çıkar, kanatlarımız tümden kırık..hepimiz kendi karanlık dehlizlerimizi seçiyoruz..ufukta küçük ışık noktaları görünse bile.
Gülüşü nehir dinginliğini andıran bir kadının son sözleri..öyle bir kadın ki, öyle bir kadın ki, son yolculuğunda işçiler İstanbul’dan otobüsler kaldırdılar, öyle bir kadın ki geride ne bıraktıysa tümünü sokak hayvanlarına bıraktı gitti..Tuzla tersanesindeki işçi ölümlerini ilk o fark etti, ilk o gündeme taşıdı, bilimsel araştırma tezlerine aktardı bu faciayı, ölüm derdini, dökülme-dağılma kederini aktardı durmadan.. elleri, kalemi işçilerin, hayatın sesi, soluğu, çığlığı oldu.
Son notu ve geride bıraktıklarını bir psikolog değerlendirmiş:”Akıl Krizi” tanısı koymuş!
Gülecek mecalimiz yok , ama gerçekten ağlanılır bu soğuk, empatiden yoksun tanıya.. bu nasıl bir tanı ve nasıl bir zihniye böyle?
Düz denklemden sıyrılmış “Akıl Krizi” diye bir “tanı” mı var psikiyatri biliminde? Bu soyut sert kabuğun sınırlarını kim çiziyor böyle fütursuzca ?
Hem bu nasıl bir cesaret ki, bir insanın ruhunun ta derinliklerinde hissettiği öznel-toplumsal acılara böyle akla ziyan bir yorum getirtiliyor? Acaba bunu yaparken o kimse zihninde sokak ortasında bir yaralı at’a sarılarak ağlayan Nietzsche’yi mi geçirdi?(ki hiç sanmıyoruz..).
Her kavrama ait olduğu bilim açısından bakılmalı, bir kavram bir bilime, ya içinde geliştirdiği, ya da onun tarafından varsayıldığı haliyle aittir.
Dogmatik tanım bile diyemeyeceğimiz bir yaklaşımla bütün şifreler kırılabilir mi?
Kaldı ki, Hegel’in dogmatik yaklaşımlara olan isyanı hala geçerlidir: “her dogmatik kavram, sıradan birini bunun mantıksal olduğuna ikna edecek kadar tutarlı bir biçimde yok etmiştir”.
İşin sınırı masumiyet karinesini de geçiyor. “Masumiyetin” yok edilmesi gerektiğini söylemek etik açıdan yanlıştır, çünkü yok edilmesini söylediğiniz an dile getirmiş oluruz. Bazı yanlış bohça toparlayıcıların böyle ulu orta masumiyetten bir dolaysızlık gibi söz etmeleri mantık açısından küstahlıktır.
“Uydurulan ”akıl krizi” kavramını hangi masumiyetinize sığdırmayı düşünüyorsunuz?” gibi bir kuşkuyu da kimse dillendirmiyor.
İnsan bir başkasını kavramaya, anlamaya yönelirken biraz estetik duyarlılığa sahip olmalı diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Ya da anladığı o her neyse oracıkta uçup gidiyorsa bunun neresine güvenebiliriz.
Acaba bu çevreler yaşamları boyunca “ruh cerrahisi” kavramını hiç duymadılar mı?
Öyle bir dehşet uçurumdur ki oraya yaklaşmak kahredici, ölümcüldür çoğu zaman. Durduk yerde hiç kimse dizelerinin, sözcüklerinin, öznel-toplumsal acıların kıyısına vurmaz tenini.
Her insanın tarihi kendi yolunda sessizce ilerler; her yolculuk bir başlangıçtır, bitiş diye bir noktası olmayan serencamlar.
Çürüyen, aldatan, yakan, yok eden, yok sayan bir düzenin verdiği acılar, rüzgarın fısıltısına benzemez.
Orada gördüğümüz her parlayan “damla” henüz akmayan göz yaşlarımızdır, çiçeğin güneşten gizlendiği andır.
Ve şimdi senin içindir tüm kısık ses ve hecelerimiz: orada huzur içinde uyu ey kendine doğru akan Dicle..
Bırak bu kez aşk’ı başkaları düşünsün, kendinden geçmiş yaşamların renkten-soluktan yoksun sıradan
alışık sesleri.

Unutma; Tuzla tersanesi ve seni çok seven işçilerin kalbindesin..
Sadece “hakikat”
gerçek
kurtuluşu
getirir.





"Gerçek acıyı tanıdım
yaraya değdim
bir cehennem taşıdım,
omuzlarımda sanırdım
açtım gözümü ki
dünya cehennemden öte cehennem
utandım
.." -Gülten Akın

Saygıyla
Borges Defteri



Özlemlerini,isteklerini,düşlerini ve tüm yaşamını
bir düş kırıklığının izinde; intihar esintili kum fırtınalarına
sesizce teslim eden sosyolog Dicle Koğacıoğlu anısına...



ESKİ EFLÂTUN



Kırmızı bir kiremit bu yalnızlık

Saçakları buz çığlıklı asmalar yalnızlığı

Ne zaman gelseler ben ordayım

Kalabalık kaçkını eski eflâtun

Zaman süzüyor ellerin bekliyorsun.





Eskimek, yazgılar günlüğü

Kurşun gölgeli anılarda

Bir pencere açar şehir, bakarsın

Aşk saçılır etrafa kanarsın, aldanmalarda

Bir eski terzi diker gri hüzünlerini giyersin.





Gül düştüğünde ateşe

Senin şarabın yol seyyahı sefil keder

Acının teninde şimdi bir sonbaharsın

Akarsın, kendinden başka yalnız kendine

Yollar bekliyor seni ve akarsın kendi sularınca.





Seni hep sende susturdular

Sen hep akşam rengi konuştun sakladıklarına

Gebeydi saat sarkaçları, zaman bir salkım hüzün

Alnı aşk lekeli düşükler yaptı çocukluğun

Ertelediğin çiçekler solar, kırılırsın dallarınca.





Senin yırtılmış düşlerinle yola çıkmak

Üşümeyi göze almak yaz rengi rastlantılarda

Bilmezsin, yokluğun gölgesini göster desem sana

Hazır mısın? Beyaz kuşanmış ürpertili anılara

Geçer gidersin, sığırcıklar konar kış yalnızlığı ağaçlarına.


Latif KÖYBAŞ





Herta Müller'le Söyleşi..// defter



2009 Nobel Edebiyat ödülünün sahibi
Herta Müller’le söyleşi..
Çeviri: Borges Defteri


Defter okurları için..
Herta Müller’in içindeki dünyayı daha iyi tanımak adına..
Her ne adına olursa olsun, bitmez “acılara” siper olan tüm kalemlere..
Hiç kimse bir başkasının sürgün öyküsünü, ana toprağından koparılmanın “anlamını” olduğu gibi kavrayamaz, sadece “tanıklık” edilir..onun öyküsü de böyle bir şey, gözlerinin derinliğine sinen o dehşet yalnızlık ve keder işte bu türden bir şeydir. Herta Müller’e Nobel Edebiyat ödülü verilmeseydi o yine ilgiyle okunacaktı, çünkü yazdıklarının tümünde kurgudan çok bir yaşanmışlık var.
Söyleşinin son bölümünde annesini anlatıyor, son romanın ana teması da annesinin yaşadıkları ve çevresinde gelişen olaylardan oluşur, ama hala annesiyle o “günleri” hiç konuşmadıklarını aktarıyor, korkunun, göçmenliğin, sürgünün insan ruhunda- yazgısında açtığı iflah olmaz yaralardan söz ediyor.
Onun yapıtlarını okurken bu kavramları özellikle merkeze alarak ilerlemeli okur.
Söz konusu korku-sürgün eksenini tartışırken bizler sadece konunun “insani” boyutunu vurgulamaktan yanayız, politik tercihler ve seyirleri bilinçlice kıyıya çekerek acının derin katmanlarından vicdana sızabilecek akıntının gücünü unutmamak kaydıyla, her şeyin sonuçta “bağlı” olduğu realite ile göreceli ilişkilerini sergileyecek bir yığın işareti vardır..

Borges Defteri

- Sizce son romanınızın önemi ne?

H.M: Zorunlu sürgün konusu benim tüm yaşantımla ilintilidir. Çünkü annem zorunlu sürgüne gönderildi. Sadece o değil, onun kuşağından herkes-cephelerde savaşan erkekler dışında.
Bu durum 1950’li diktatörlük yıllarında geçerliydi. Sudan sebeplerle insanların tutuklanıp hapishanelere atıldığı karanlık yıllar. Sürgünler hakkında konuşmak yasaktı. Sürgüne göderilenler bazen ima yoluyla konuyu gündeme taşırlardı. Benim aile tarımla uğraşırdı. Bu aileler kendilerinden hiç söz etmezlerdi, onun için bu alanda söylenen sözcükler yok. Ama annemin perişanlığını hissedebiliyordum. 300 yıl boyunca kasabanın yapısı hiç değişmemişti. Rusya’dan, sürgün kamplarından bölgeye gönderilenlerin durumu farklıydı. Yerel giysilerini giyemez olmuş ve kadınlarının örülmüş saçları tümden kesilmişti. Bu görüntü hep karşımda belirir ve bir toplu öykü kitabımda da ona işaret ettim. Bu konuda bir şeyler yazmalıydım, ama yazmaktan korkuyoru, çekiniyordum, çünkü sıradan şikayetlerin dışında, açlık ve soğuktan başka neyi yazacağımı bilmiyordum. Aktarmak istediğim şey hep hakiki felaket durumu olmuştur.

-Son romanınızı Oskar Pastior(2006 yılında ölen Rumen asıllı şair, hayatı iki uzun sürgün arasında geçti../defter) ile başlamışsınız, onun da bir sürgün olduğunu biliyor muydunuz?

H.M: Evet, onu uzun yıllar öncesinden bilirim, ama Oskar Pastior kendi sürgün konusunu hep kıyıda tuttu. Gulag sürgün kampı ondan korkak ve uslu bir kişilik yaratmıştı. Özünde ise çekingen ve ihtiyatlı birisiydi. Sanırım bu özelliklerinden dolayı sürgün konusunu açıkça tartışmıyordu.

-Son yapıtınızın temelini oluşturan “izlenimler” konusu sizin için ne kadar önemlidir?

H.M: bir önemi yok!

-Başkalarının kişisel öykülerini yapıtınıza aktarmak konusundaki “izin” sınırı ne olmalı?

H.M: Esasında burada üzerinde durulacak konu, sanat’ın başarısı olmalıdır. Konu iznin sınırı değil.
Kendi kişisel öykülerini yazarak aktaranlar var ama başarısız işler olmuştur. Sanat, gerçek değil, ve gerçek ise sanat olamaz, sanat genelinde suni bir şeydir. Ben burada başka bir şeyi işaret olarak seçemem ki.

-Edebiyat unutkanlığa-toplumsal bellek kaybına-karşı durabilir mi?

H.M: Elbet ki. Örgütlü kıyımları, sürgün kamplarındaki felaketleri, o insanların acılarını ben kitaplardan hep okudum. O kamplarda olup bitenleri anlatanlar, aktaranlar, tümü bir içsel gereksinimden dolayı bunu yapmışlar. Benim son romanımın öyküsü benim özgeçmişi aktarmıyor ama bulunduğu ortamı ve annemin yaşamını kapsıyor.

-Anneniz son romanınızı okudu mu?

H.M: Hayır. Annem çok pür-saf bir insandır. Aramızda o konu hakkında hiç konuşmayız.
O biliyor ki yazıyorum. Aramızdaki ilişki başka bir şeydir. Sessizliğin de bir gücü var. Tıpkı anlatmak gibi. Herkes kendi yaşamına kendisi yön verir: Anlatarak veya Sükut içerisinde.




Görüngüler..// Şenol Erdoğan


Image and video hosting by TinyPic

1

yazı değil görüntü haiku
ileri bir resmin dili
suyu da tarihi de kazımak için

nehir. en yalnız su
ve en kadın su da nehir

…yalnız gene…
-yazılabilir mi su?
-suyun ‘tarih’i var mı?

mümkün mü?
ölüm nasıl gündüz vakti yazılabiliyor-sa…

ki

bugün, içime ağır bir sen koydum

eteklerini sürüyordun sen
Nil kuruyordu

işte o sıra gezdim eskilerimi
geçtim Dicle ile Zap’ı

sık sık rüzgarın yaşını düşündüm
—mısırlara her yağmur vurduğunda-

ve

kaç kez yakaladım
kendimi
camdan sen gibi bakarken


işte o an-dı:

yaprakları döküldü yazın
kokusuz kaldı çiçek

bildim ki, artık ben:
bir şehir yontmak
istiyorum
hiç kimsesiz

bir şehrin yazını olabilir yontu-m

yüzleri kararmış yolsuz köy evleri’nden uzak

ŞENOL ERDOĞAN
(1-25 Haziran-İstanbul)


Borges Defteri / Şiir..


Image and video hosting by TinyPic

…Monolog Ada…

çokluğun tarifiydi içimdeki ada
yokluğun sihrini seçti
tersyüz edilmiş
bilmece dehlizleri

ucuza kapatılmış demirbaştı öznel duruşmalar
dilsizliğe adanmış iki yüzlü gebelik
hem yazı, hem tura

balık gözlerin dibinde saklı
yalanlardan kaçtım
sesimi tırmalayan akçadikenlerden
kendini serçe bilen
künyesiz
irikıyım cüsselilerden

yoktu bir evveli kaçış hikâyelerinin
sonrası yazılmadı daha
bin yüzlü hayat
kendine dönük pala

monologlar bana kaldı böylece...

şiir de kalburdan geçirir
ayıklar kendini
kaotik suskuların zılgıtçı lânetiyle
sahici bir monologa açar perdesini

söyleriz suya
ağlar

öksüren bir deniz ütülüyorum şimdi
sabrını denediğim ütopik şilepler
s.o.s. veriyor hüzün bohçama

sesimi saklayan ada bir hiç
ve her şeydir hâlâ...

Naime Erlaçin

* * *

Halkım İçin Apolitik Mimari

dile gelmeyen acı
çürütüyor kalabalıkları oysa
haremin ağası içerken nargilesini
kikirdeyen birkaç güzel
önlerindeki sütü döküyor
süt kokan önlerini
aristokrasi topluyor bir bir
saçları çok çocukken örülmüş
olan bir şarkı mırıldanır gibi
dudaklarını öpüyor türkçenin
namusu parlak bir mekan
bekliyor teşriflerini
gelmeyen acının
tasavvuruna notlar düşüyor
yüzünü hafifçe ağırlayan ışık
ağanın canını çekiyor
kapanıyor mevsiminden önce
bacakları bencil olan
cumhuriyet ilan ediliyor

Kerem Toker

* * *

MUŞMULA GÜLÜŞLÜ

Susmayı da öğreneceksin elbette
son kalan bozukluklarla ekmek almak için
bakkala kimin gideceğine karar verirken aranızda,
izmarit dolu kültablaları , yere atılmış eski long-playler
gizli bir öfkeyle çatırdarken gecenin hafıza-tözü
üzerine plastik çiçek yapraklarıyla alevlenen ,yeşil
bir taç takınıyor sabahın asık suratlı kraliçesi.
ve şimdi
uykuda gerçekleştirmen gereken bir cinayeti
ertelemenin yakıcı pişmanlığı kaplıyor yüreğini.

Geri dön ey zaman !
artık sevmiyorum seni.

ŞAFAK ÇUBUKÇU









ULUS FATİH // SOYUT OT (E-KİTAP) YAYINLANDI..


Edebiyatımızın üretken bir o kadar sessiz kalemlerinden Ulus Fatih'in "SOYUT OT" e-kitabı Borges Defteri'nde yayında... Borges Defteri E-Kitap Proje yönetimi birimince tasarlanan, görselleri eklenen kitap ülkemiz e-kitap arşivini zenginleştirecek çalışmalardandır. Alışkanlıkların alt-üst olduğu bir sürez(zaman) kesitinden okuma aşkıyla yeryüzünü selamlayanlar içindir e-kitap projeleri. Defter e-kitapları bugüne kadar binlerce işin ehli okura ulaştı..

Allen Ginseberg; Howl(Uluma)-Çev.Şenol Erdoğan,
Bukowski'den "İntiharcı çocuğun son günleri"-Çev. Mustafa Ziyalan,
Hasan Safkan'ın "gezi notları" kitabı,
Çağlar Tanyeri'nin "Direnmenin Estetiği"
Üzerine Gözlemler kitabı defter e kitap proje yönetim birimini de şaşırtacak bir okur ilgisiyle karşılaştı..
Bu düzlemde harcanan çabaları okur karşılıksız bırakmadı. Defter olarak bu yöndeki çabalarımızı titizlikle sürdüreceğiz.. ileriki zaman diliminde surpriz projlerle e-kitap arşivinize katkımız devam edecek.

Borges Defteri

Kitap kapağına tıkladığınızda sayfaları takip edebilirsiniz:





Kitabı indirebileceğiniz link:

E-Book(ULUS FATİH- SOYUT OT) Download By MediaFire 250 kbps-1MB

Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..


F.H Dağlarca'yı Özlemle Anıyoruz..// Defter



15 Ekim; birinci göç yıldönümünde...
Şiirimize, dilimize "çok şey" katan, derin duyarlılıklar taşıyan ve şiir için soluk aldığını her an vurgulayan edebiyat tarihimizin en üretken şairlerinden sayılan Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı özlemle anıyoruz..

Borges Defteri Moderasyon Grubu

DÜNYACA

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

F.H DAĞLARCA


Aydın kavramı, ya da Seçkin Bir Grup..// Ali Şeriati



Bir seminerimde "hizmet" ve "reform" kavramlarından söz etmiştim. Buna ilaveten de hizmet eden ile reformcu arasındaki fark üzerinde durmuştum. Çünkü, bu iki kavram birbirinden ayrı olduğu kadar, çoğu zaman da birbirleriyle çelişir anlamlar ifade etmektedirler. Fakat genelde benzeştiklerinden bu iki kavram, birbirinin yerine kullanılmaktadır. Örneğin bir hizmet vardır ki, yalnız ıslah etmekle kalmaz, ihanet derecesine varırcasına bozgunculuk yapar. Bir mahpusu özgürlüğüne kavuşturmak, ona bir hizmettir. Ancak eğer bu mahpus ıslah olmamışsa, toplum için bu hizmet değil, ihanettir.

Belediye, hizmet ile sınırlı bir kurumdur. Başka bir deyimle Pasteur, Edison gibi bilginler, dahi ve mucitler birer hizmetçidirler. Fakat, Budha ile Aristo, Ali ile ebu Ali Sina, Mesih ile Batlamius, Robespierre ile Lavoisier, Bacon ile Newton veya yazar ile tabip, filozof ile mühendis arasında mutlak bir "fark" vardır. Bireysel ilişkiler ve düşünsel çabalarınızla birisinin yaşam ve düşünce biçimini değiştirerek onu bozulma ve çöküşten kurtarıyorsunuz, Bazen da herhangi bir ihtiyacını karşılıyor veya ona bir otomobil hediye ediyorsunuz. Ya da hayatındaki bir sorununu zaman ve para sarf ederek gideriyorsunuz. Bu iki iş bir değildir. Sözün burasında, hayati önemi olan, basit ve fakat çoğunlukla unuttuğumuz temel bir noktayı belirteyim: "Her ıslahatçı aynı zamanda hizmetçidir de. Fakat her hizmetçi asla ıslahatçı olamaz!"

Bilimde bile bu tür anlam bölümlemesi söz konusudur, ki bunun en büyük tanığı yine bilimdir. Hizmetçi bilimler, "varolan insan'a" yönelikken, ıslahatçı veya reformist bilimler, "olması gereken insan"a yöneliktir. Biri, "vakıa" ile ilgiliyken, diğeri "hakikat" ile ilgilidir. Biri, insanın ilerlemesi, takviyesi rahatı ve mutluluğuyla ilgilenirken diğeri insanın tekamül, ululuk, olgunluk ve hareketiyle ilgilenir. Biri insanın hizmetçisiyken diğeri onun kılavuzu! Birinin işi işçilik iken, diğerininki yol göstericilik, yani peygamberane bir işlev! Tarih boyunca topluma mesaj taşıyan peygamberler ile bilginler arasındaki ana ayırım noktası budur.

Bugün de bu ayırım, bu aykırılık bir başka biçim ve tonda düşünürler arasında gözlemlenmekte! Bağımsızlık hare¬ketlerinin, anti-sömürgeci ve özgürlükçü hareketlerin düşünce önderi başka, filozoflar-bilginler-edebiyatçılar-uzmanlar-kaşifler ve dahiler başkadır. Çağımızda Seyyid Cemal, Mirza Hasan Şirazi, Gandhi, İkbal, Seyyid Kutub gibilerin yaptığı iş birinci türden iken, Apollo'nun mucidi, yapıcısı Von Brown'un yaptığı ikinci türdendir.

Sözün burasında dilimizde çokça kullanılan ancak genellikle, müphem, karışık, öz anlamından uzak, yanlış bir biçimde kullanılan "Aydın" ve Entelektüel" kavramlarını da açıklayabiliriz. Entelektüel kavramı mefhum olarak, beyin işi yapan kişi anlamınadır. Farsça'da bunu "Tahsil-okumuş, eğitim görmüş-" sözcüğüyle ifade etmekteyim. Çünkü, bugün hiçbir entelektüel yoktur ki tahsil yapmamış olsun! İşte biz bu kavramın yerine yanlışlıkla "aydın" kavramım kullanıyoruz ki bu asla doğru değildir. Çünkü; entelektüel ile aydın arasında anlam benzerliği ve birlikteliği yoktur. Ancak, mantık ehlinin kurabileceği şu genel ve özel ilişki söz konusu olabilir: Bazı entelektüeller aydındır, bazı aydınlar da entelektüeldir. Ya da bunun zıddı olarak; çoğu entelektüeller aydın değildir, çoğu aydınlar da entelektüel değildir.

İşte bu nedenle "aydın" kavramı için ki bunlar seçkin bir gruptur- başka bir tanımlamayı kullanmak gereklidir. Burada kapsamlı ve mantık yargısını engelleyici bir tanımı, özgün bir tanımlamayı bulabilecek noktada değilim. Fakat burada karşı çıkılmaz gerçek şudur: Aydın, değiştirici ve kıvrak bir güce ve kavrama yeteneğine sahip; içinde yaşadığı toplum ve zamanın durum ve şartlarını bilen, onlara uygun mantıklı çözümlemeler getirebilen ve bunların tarihî, sınıfsal, insani ve ulusal duygularla bağlantısını kurabilen; somut sosyal tespitlerde bulunabilen ve tüm bu sorumluluğunu ve bilincini, eriştiği bilgi ve uyanıklıktan alan kimsedir.


Yani kendini, toplumunu ve dünyayı bilmek ve bunları duyumsamak!.. Bunlar olgun bir bireyin kişiliğinde belirebilen seçkin ve yüce bir insanilik göstergesidir. Bu bilgi, felsefe, tabiat, psikoloji, antropoloji, sanat, edebiyat ve kökeni uzmanlığa dayalı herhangi bir bilgi değildir. Bu, ideolojik bir bilgidir ki eskiler buna; hidayet, peygamberlik bilinci ve rehberlik, derler. Ve bu bilgiye ancak peygamberlere özgü çizgiyi izleyenler sahip olabilir. Bu, Peygamberin deyimiyle; "Allah'ın, dilediğinin kalbine yerleştirdiği aydın ve donuk ruhlu kabile, toplum ve ulusun bireylerini ansızın kitleler halinde harekete geçirir. Felsefe, sanat, bilim, kültür, deha, zeka, yapıcılık, hareket ve eylemden oluşan bir kıyameti koparır. Evet gerçek medeniyet, böyle oluşur ve bir ulusun, halkın bağrından coşkun bir biçimde fışkırır.

Bu insanlığa özgü bilgiyi halka kim verebilir? Bir ulusun gamlı, suskun, mezarlığa dönüşmüş bünyesine bu ruhu üfleyecek, hangi İsrafil'dir? Kuşkusuz aydın! İslam'daki "Hatemiyet" (sonunculuk) kavramından ben şu anlamı çıkarıyorum: Son peygamber Hz. Muhammed'e kadar peygamberlerin yüklendiği ve uluslara ulaştırdığı mesajı, bundan sonra sürdürecek ve yüklenecek olan aydınlardır! Aydınlar, herhangi bir bilimsel dalda söz sahibi olan kişiler değil, belki "peygamberlik mesajı"nın bilincine sahip düşünürlerdir. Çökmüş, dağınık ve putperest insanları, muhacir olarak yola koyan ve onlara eski, büyük, maddi-manevi kültür ve medeniyetlerden birini, belki de en büyüğünü kurduran bilinç... Her şeyi elinden alınmış olarak Firavunun zillet ve esaretinde yaşayan yabancı ulusa (İsrailoğulları), kurtuluş bağışlayan ve onları Filistin'in güzel, engin ve büyük kültürünün, medeniyetinin yapıcıları yapan bilinç. Roma toplumunun kasvetli ve korkunç yapısına, dehşet verici gladyatör alanlarına, Sezar'ın karanlık zulüm ve cinayet zindanlarına, insanlık dolu, latif ve rahatlatıcı ruhu üfleyen; silahın, kin ve kanın ülkesini, toprağını, yüce bir maneviyat, iman ve duygunun toprağına dönüştüren bilinç. Sert, yitik ve vahşi sahranın bedevilerini; en büyük dünya hareketiyle insanlık tarihinin ve medeniyetinin en zengin kültürünün öncüleri yapan bilinç.

İnsanlık ve toplumu değiştiren, bilim-ötesi, insanlığa özgü bir bilinç. Bu bilinç, doğa-üstü bakış açısı, "sorumlu ve yapıcı" bilgisi ile, kendi hayat ve hareketi sonucunda yaratıcı ve toplumu değiştirici insan tipini doğurur. İşte, bu sorumlu, ağır ve tehlikeli mesajı yüklenen ve yarının tarihinin iplerini elinde tutanlar, "aydınlardır". Bu aydınları ille de bilginler arasında aramak gerekmez. Aydının belgesi, tahsil ve tasdik değildir. Bilimsel ve teknik veriler de değildir. Yüce değerlere sahip olma, toplum bilgisine sahip olma, yol arayabilme, yapıcılığa özgü yetenek, hidayet ve hakikati tanımaktır aydın için aslolan!

Bu gerçekler, felsefi, bilimsel, sanatsal ve teknik bilinmeyenler değil, belki, toplumsal realiteyi, zamanı, zorlukları, hareket, kemal ve kurtuluş yollarını arama gerçekleridir. Bu bilgi, kendine özgü yapısıyla teknik ve akıl ötesidir. Aynı zamanda toplum yapıcı, medeniyet doğurucu başarıya ulaşmış bir ulusun, düşünsel ve toplumsal dirilişi ile hareketinin etkenidir de. Şu an bile, belli bir oranda bu tavrı bulmak mümkündür. Bilimsel bilgi ile bilim-ötesi bilgiyi teşhis etmek, ya da sosyal, politik ve diğer bir deyimle ideolojik bilgiyi, bilimsel bilgiden ayırt etmek artık kolaydır. Her birimiz, çağdaş, tanınmış çehreleri bu ölçüye göre tahlil edebiliriz. Pasteur, Koch, Watt, Marconi, Marx, Newton, Darwin, Einstein bir tarafta iken Seyyid Cemal, Abduh, Kevakıbi, İkbal, Gandhi, Seyyid Kutub, Julius Nyerere, Aime Cesaire, Fanon, Che Guevara, Ömer Mevlud ve ismini sayamayacağımız diğerleri diğer tarafta...

Bu bilgiyi, bu eyleme geçirici görüşü, ideal yapıcı ve yaratıcı bilgiyi; genel anlamıyla ideolojiyi, "insanın kendinden bilgisi", "toplumsal ve tarihsel bilgi", "kemal ve önderlik bil1gisi", "değiştirici ve devrimci bilinç", "ekol ve meslek idraki", "hidayet dokusu", "hedef ve idealin kavranması", "toplumun dirilmesi" diye adlandırabiliriz. İşte bu, aynı zamanda bilimler ve teknikler ötesi bir marifettir. "Oluşu"nda değil "olması gerekende insana yöneliktir. Ben bu nedenle, anlata geldiğim bilgiyi: "Hikmet, kutsal akıl, peygamberane aydınlık" olarak adlandırıyorum. Onun bilim ötesi kutsallığı da buradan gelmektedir. Bunun kolaylığını seviyorum ve onu Eflatun'un deyimiyle "politik haber" olarak da adlandırıyorum.

Eflatun diyor ki: "însan politik bir hayvandır." Bu söz çok derin bir anlam taşımaktadır. Metin kavramada kendini çok üst düzeylerde görenler(!) kendi hayallerince bu sözü "sosyal bir hayvan" diye anlamlandırıyorlar. Onlara göre politika, ayağa düşen bir iş, kötü ve çirkin bir iştir. Politika; hile, zulüm, sulta arayıcılığı, halka hükmedebilme gücü, halkı her durumuyla aşağılama işi ve maddi şeyler ürünü¬dür. Oysa insanı hayvandan ayırt eden en somut özellik, insanın "fiil"idir. Bu nedenle de üstadın bu zayıf ve eksik sözünü tadil ederek "politik" yerine "sosyal" deyiverdiler. Oysa ki Yunanca'da "sosyal" ve "politik" kelimeleri bağımsız ve farklı iki anlamı yüklenen iki kelimedir. Hatta bugün bile değişik Avrupa dillerinde bu iki kelime farklı anlamlarıyla kullanılmaktadır.

"Sosyal" olmak yalnız insan fiili değildir. Balarıları ile karıncalar ve diğer birçok hayvan vardır ki, "sosyal hayvandırlar. Hatta balarısı, insandan daha da "sosyal"dır. Aslında insan denilen yaratık türüne özgü olan özellik, "politik" olmaktır. Siyaset, pis ve çirkin manevraların, ahlaksız temaların, rakibi yenip koltuğu elde etmek için her çeşit dolabı çevirmekten çok öte bir şeydir. Siyaset, hükümet olmanın da ötesinde halka tasallut etmek değildir. Siyaset, bir toplum ve bilgiye olan bağlılıktır, topluma karşı duyarlılıktır, toplumun yazgısına ve konumuna ilişkin bilgi ve topluma karşı sorumluluk duygusu taşımadır, bir "grup" veya bir "toplum" vicdanına sahip olmadır. Bireyin, yaşadığı toplumun çile, hareket ve hayatına her yönden ortak olmasıdır; toplumun duygu ve yazgısına katıksız katılmadır. Heidegger'in deyimiyle; "vicdan sahibi olduğunu, evrendeki varlığını bilen ve varlık okyanusunda bulunduğunu duyan yalnızca insandır." Ekzistansiyalistlerin diğer bir deyimiyle: "Varlık sözcüğünün yüklendiği anlamı bilen salt insandır." Hatta bu sözcük (birey/insan) toplumda, varlık yerine de kullanılabilir.

İnsan da birçok hayvan gibî "sosyal"dır, yani bir "toplum"da yaşamaktadır, fakat bir toplumda yaşadığının bilin¬cini taşıyan yalnızca insandır. Yani insan "başkalarının arasındaki varlığının diğerleriyle ortak ve ilişkilerinde toplumun bireylerinden biri olduğunun ve içinde yaşadığı "toplumsal kişiliğin" farkında olandır. Kanımca "siyaset" diye adlandırılan da bu bilgidir. Buna rağmen eğer ille de Eflatun'un ünlü sözünün anlamını kaydırmak istiyorsak, o zaman "İnsan sosyal bir hayvandır" sözü yerine "İnsan sosyal ve toplumsal bilgi sahibi bir hayvandır" yani "siyasi" dir. İşte bu noktada "aydın"ın titiz bir tanımı için yeni bir veri elde ediyoruz. Aydın her durumda bilgin insanın en bilginidir ve siyasi bir düşünürdür. 'Aydınlık', sıfat olarak da bu anlamı içerir. Yani nerede olduğunu bilen insan! Kendi "konum"unu aydınlık bir biçimde bilmektedir.

Sözün burasında kavramları, belleğimize yerleşmiş anlamının ötesinde ele alabilirsek "ıslahat" ve "hizmet" terimlerini, sosyolojik deyimiyle "fayda" ve "değer" terimlerini birbirinden ayırt edebiliriz. Faydalı ve hizmet eden bilimler, insanın "olduğu durumuyla doğaya egemen olmasını sağlamak, ona refah vermek; yani onu "mutlu" kılmak için çabalar. Bu, genelde entelektüellerin işidir. Öte yandan, "sosyal bilgi sahibi" olan aydın, kendine özgü anlamıyla, iman, ideoloji, toplumsal ekol, insanlar için yüce idealler taşıyan meslek, ulus ve sınıfta tecelli eden, "siyasi bilgi" sahibi olan bir aydındır. Evet aydın, "birey" ve "toplum" olarak insanı, olduğu durumdan" "olması gerekene ulaştırmak ve dosdoğru bir hedef belirlemek ister. Bunu da onun doğaya egemenliği ve mutluluğu için değil, belki, hareket, devrim, kemal ve manevi gücüyle insanın kendi benliğine egemen olmasını sağlamak için yapar.

Bilimler, insanı, tabiatı kendi istediği biçime yatkın kılabilmesi ve tabiata egemen olması için güçlendirir. İdeoloji; irade gücü, seçme yeteneği, iman ve bilgiyle insanı donatır. İnsanı olgunlaştırarak "olması gereken" biçimi almasını sağlamaya çabalar. Bilim gücüyle "tabiat", "tarih" ve "toplum" zindanlarından özgürlük ve yazgısını kurtaran insan, iman ve hikmetin olağanüstü gücüyle de en zorlu zindan olan "benlik" zindanından kurtulabilir. Böylece; kendini, toplumun, tarihin ve doğanın yapıcı etkeni haline getirebilir. Yani "misali" ve "olgusal" insan tipinden "gerçek" insan tipine; "Allah'ın yeryüzündeki halifesi" biçimine yücelebilir. İlahi ve peygamberlere özgü mesajı, tarihin akışı içinde insan toplumları arasında yüklenenler, geçmişte peygamberlerdi. Vahy asrının bitiminden; Resul'un vefatından sonra ise aydınlardır.


Ali Şeriati


Ayı Bombalamak Deliliğin Tanımını Değiştirir..//Andrei Codrescu



Akşam eve dönerken NPR'da dinledim. İşte şair duyarlığılı Codrescu'nun sergilediği olsa gerek...Herkes Nobel Barış ödülü'nun simgesel
anlamını tartışadursun, günun en önemli olayı NASA'nın Ay'a roket
fırlatıp\onda açtığı deliktir. Bu aldatmacayı aralaması açısından
Codrescu'nun bu güzel yazısını Borges Defteri ile paylaşıyorum.
Samet Köse



Ayı Bombalamak Deliliğin Tanımını Değiştirir

Ruslar'dan önce aya ayak basmak, yeterince çılgın bir düşünceydi.

Bu olayın değeri tümüyle simgeseldi. Ve simgeciliğin uzanabildiği yere dek, ay milliyetçiliğin içine sinmişti. Ay, insanlık tarihinin başından bu yana bir simge oldu. O, bize yılın bölümlerini veren, en eski şiirlerimizde yaşayan, düşlerimizin gökyüzünden geçen, Yeryüzü'nün sadık, vefalı ve yalnız dostu Luna'ydı. O, gelgitlere yol açan, kadınların bedenlerinden kanı çekip, çıkarandı. O, daima klişeleşmenin yanıbaşında duran bir arketipti. Onca berbat şarkıya ve kırık kalplere aldırmaksızın gökyüzüne her baktığınızda, onu dolunay ya da orak-inceliğinde gördüğünüzde hala öylece güçlü kalabilen bir arketip. O, şiirsel çekiciliğini İngilizce olsun, Rusça, Almanca, ya da diğer dillerde olsun bir şekilde işletir, bize metaforların en
güzelini sunardı.

Peki, bir metaforun ne denli ağırlığı olabilir ki? NASA'nın düşündüğünden elbette çok daha fazla. Aya ayak basan ilk insan, ne bir Amerika'lı ne de bir Rus'tu. Çocukken hepimize, bizden büyük birisinin gösterdiği, aya ilk kez ayak basan İnsandı. O, aydaki ilk insandı, onun kalıcı sakini, şimdiyse ayın sırtında NASA'nın fırlattığı bir roketi var.

Peki, kim çıkıp ayın sahibi olduğunu ileri sürebilir? Her gece gökyüzüne bakan ve onun güzelliğine hayran kalan, onunla konuşan, halleşen yeryüzündeki milyarlarca insana sormadan onun sırtında bir delik açma hakkını kim kendisinde bulabilir?

Bir zamanlar akıl hastalarından sözedilirken, aya gönderme yapılarak deli anlamına gelen "lunatic" denirdi. Şimdi, kafam iyice karışık, gerçek delilerin kimler olduğunu kendime sorup duruyorum. İyi de, ayda su olsa bile, o suyla ne yapacağız? Dünyayı tüketinceye dek, alkol üretmek için ay-mısırı mı yetiştireceğiz?

Andrei Codrescu

Türkçesi: Samet Köse


1+1 // Leon Felipe



I.

Ayna

Bugün ellerimi yıkarken gözüm takıldı
dün takıldığında gözüm sokaktaydım
vitrinin önünde durmuş bakıyordum
yarın lunaparkta kendime
yeni bir ilaç almadan önce iyice
bakmak için komik aynalarda
bugün ellerimi yıkadıktan sonra
işe giderim diye düşünüyorum
belki temiz bir avuçla
dilenmenin faydası olur,
belki de yarın kendimi o komik aynalarda
farklı görürüm bu sayede
ilk defa hayatımda
ciddi bir amacım var işte
dalga geçmeyin benimle.

Geçen hafta yere düştüğümde
şaşırmıştınız ayağa kalktığım zaman
perhaps or perhaps, demişti aranızdaki
tiyatrocu, yer dilencinin yeridir elbette
ama sizin için dikilerek avucumu uzattığımda
yüzüme tüküren şu iri yarı solcu arkadaşınızdan
korkuyorum hala
bir de tabi lunaparktaki korku tünelinden,
ben dilenirken hep korkacak bir şey bulurum zaten
yüzüme daha acıklı bir ifade verir bu
ve kibar hanımlarla dini tümler
ne zaman sadakalarını verirlerse
versinler onların ardından acınarak kendime
korkuya saklanmış bir yalancı gibi
dua ederim tanrıya, biraz cesaret için
arada sırada.
İyi olur cesaret, dolu mideyle beraber
bazen kendimi şair ve yazar hatta sanatçıların en kudretlisi
ve de gece soğuyana kadar
çünkü paltosuzluk üşütür beni,
tanrı yerine bile koyabilirim.
İki kolu olmayan bir dilenci için bu
inanılmaz düş
gerçeklerin hepsinden ve hayalimde her sabah yıkadığım ellerimden
daha temizdir.


II.

MEZAR FIRÇACISI

Şiir yamıyorum efendiler, bidonlarım var
Bakın bana bu servi ağacının altında
Kısadan hisse boyumla ben ki maşallahım var maşallahım
Ucuza mezar siler, temizler, yıkar, çiçek döşerim son model
Arada şiir yamarım siyah boyamla
Mezar taşlarında,
Neler var neler, ölmeden önce ki sayıklamalar,
Yahu bu mezar var ya bu mezar şair doludur,
Romantikinden ultrasına, hiperinden bohemine
Kaynar bu taşlar kafiyelerle,
Ben de malum pırıl pırıl ederim önce mermeri,
Sonra siyah boyaya batırırım fırçayı,
Geçerim üstünden dizenin
Atarım cebe mangizi
Ve eve girince benim karıya iki dize attırır
Sürerim rakıyı koynuma, böyle geçer günler
Geçer tabi de
Şimdi bakın allahın işine
Bu şiir denilen illet de bulaşıcı ya
İki dize de beden dilimle bari ben
Edim dedim şuraya.

Leon Felipe


İkonoklastınız kim?..// Sufi.



İkonoklastınız kim?

"İyilere bakın! doğrulara bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar? Değer verdikleri şeylerin yazılı olduğu levhayı kırandan_kırıcıdan,...-ama bu yaratıcıdır.. iyiler yaratamazlar:daima sonun başlangıcı onlar. Yeni levhalar yeni değerler yazanları çarmıha gererler, geleceği kendilerine feda ederler. İyiler sonun başlangıcı olmuşlardır hep.” ( Nietzsche-"Böyle Buyurdu Zerdüşt.")
Nietzsche'yi çok değerli ve insanlığın felsefi kazanımı olarak bulduğumu ve her şeyden öte baş ucu yazarlarımdan olduğu için, sebebini benim de çözemediğim bir "tutku"dan olsa gerek, ona eleştirel bakmayı pek denemedim(ya da sık sık yapmadım bunu), ama ara sıra “Sevgili Friedrich Nietzsche” bu noktada senden ayrılıyoruz” gibi bir iç sesimi de çok duyar oldum. İşte bu kısa pasajda o iç seslerimden "birisi" haykırıyor sanki. Bana öyle geliyor ki yukarıda paylaştığım saptama biraz yetersiz-eksik kalıyor, bir insan hem iyi, hem kötü, bazen yanlış, tersinden doğru olmalı. Doğrunun, gerçeğin hep uç noktayı gösterdiği “söylencesi” temelsizdir. İnsan anın öte yakasından bazen kendi vicdanını çarmıha germelidir, bilincini sekteye uğratarak dip kuyunun üst katmanında o “bir başkası” karşısında ve onun sentezinde “sözde kötü” olabilmek ne büyük bir mutluluk olurdu sesini yükseltmeli. Hor görünen vicdan-ten-insan bunu mutlaka yapmalıdır. Çünkü sonuçta iyilik ve kötülüğü insanoğlu kendi kendine atfetmiştir. Onu hiçbir zaman aramadı ve de durduk yerde bulmadı, ne cehennemde ne de umut ettiği cennetinden de çekip çıkarmadı, bir iç koruma, temelde koruma güdüsüyle tümünü ki buna çevresindeki nesneler de dahildir sürekli sezdirmeden ilişkilerine, bakışına yükledi durdu. Kendini yoktan yere yarattığı girdaplardan korumak için edindi o kalkanı. “ Bu yüzden kendine “insan” diyor, yani “değer veren” varlık. Zaman zaman yakan, yok eden ve belki de yerküreye fazla gelen ağırlık. Tarih boyunca ikonoplast'larla ikonoklast'ların her zaman ayrı ayrı kişiler olduğunu düşünmek, doğrusu oldukça moral bozucu bir ayrıntıdır. İnsan kendi yarattığı bir şeyden ayrılırken içinden bazı şeylerin kopup gittiğini hisseder, bir kurucu olduktan sonra, aynı ölçüde bir çabayı, yine aynı konu üzerinden bu kez yıkıcı olarak harcayabilmek, psikolojik yıpranmayı ve parçalanmayı yaşamın en doğal parçası haline getirebilmektir ve bunu denemeye kalkışmak ise bana göre resmen bela bir girişimdir.
Yukarıda alıntıladığım Nietzsche yazısı çok eskiden not tuttuğum “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yapıtındandır. Bu yapıtın II. Ve III. Bölümleri “ebedi dönüş” kavramının ele alındığı en güçlü metinlerdir, yani Nietzsche’nin en güçlü yazılarıdır. Nietzsche bazı düşünce sistemlerinin “yalancılığına” karşın doğruculuğun en yüce erdem olduğunu söyler. Oysa tarih süresince aynı boruyu başka türlü üfleyenlerin sayısı hiç az değildi. Umutsuz yalanların ve aşağılık bir doğruluk (kime göre) üzerine inşa edilen, geçmişteki tüm intikam tanımlarını gölgede bırakan kepaze girişimlerden söz ediyorum. Nietzsche’nin Zerdüşt’ün dilinden kurgulamak istediği tam neydi? Zerdüşt’ün egonun gerçek mahiyetini keşfetmesi sadece “yeni bir gurur”un değil aynı zamanda “yeni bir istencin” doğmasına da yol açar.
Zerdüşt kendini Yunan tragedyasını alt eden aynı düşman güçler tarafından saldırıya uğramış bulur ve böylece Nietzsche’nin ilk kitabındaki Sokrates hani şu sözüm ona dünya tarihindeki bir dönüm noktasını ve girdabın merkezini temsil eder.
Anlaşıldığı gibi, hem gerçek hem de yalanlar nihayetinde ego kökenlidir. Yalanları ve aldatmacaları üreten, şeylere değerler yükleyen egonun kendisi değerlidir, çünkü kimine göre o sadece“dürüsttür” ve gerçeği dile getirir.
Yoksa:
Ne Faust çok istemekle beraber Mefistoyu yok etmeyi kabullenebildi, ne Robespierre kırbaç zoruyla Cumhuriyetin ilkelerini ezberlemekten, ne de Kafka kül olmasını istediği onca yazıları ateşin hırçın ellerine teslim etmeyi.
J.M’nin Sadık Hidayet’i konu eden yazsında işaret ettiği Hidayet vakası bir ilk olmamakla beraber, cesurca ve adeta bir yazarın kendi kendinin "ikonoklast"i (kendi yarattığını imha anlamında ) olabilmekle eşdeğerdir. Enis Batur’un dediği gibi “onun gibi bir yazarın intihar etmesi için başka sebepleri olmalıydı”, işte esas olanaksız olan da budur, sebep bence her ne olursa olsun bu kadar yıkıcı bir“gidiş” için önsöz olamaz! Yazmak, kalemi gönüllüce bırakmayı bir ölçüde anlarım ama o “dayanılmaz” noktayı kavrayabilmek o kadar kolay değil.
Eğer hala birileri bir yerlerde bir ütopyadan söz edebiliyorsa ve o ütopyanın sadece ve sadece bir an için çok hoş olacağı düşünülüyorsa,o an'ın "karelenmesi" gerekmiyor mu? Bir Vermeer ya da daha iyisi bir Breughel olmak gerekse bile; çocukça da olsa samimiyetle söyleyebileceğiniz bir evet-iniz olması gerekiyor, her şeyden sonra ve her şeyden önce. Saygıdeğer tine fazla güvenmemek, öte yandan onun cesaret, gurur, saygı gösterme halkalarını aşırı yorumun eline teslim etmemek kaydıyla..

Sufi


JORGE LUİS BORGES // Çev. Ömer Cem Demirci



JORGE LUİS BORGES


DEVİRLİ GECE

Sylvina Bullrich’e

Tanıdılar Pythagoras’ın coşkulu öğrencilerini
O parlak adamlar devretti bir dönemi,
O kaçınılmaz atomlar geri getirecek
Altın Afrodit’i, Thebans’ı, agorayı.
Gelecek çağlarda yarı boğa yarı insan varlıklar ezecek
Sağlam, yarıksız toynaklarıyla Lapith’in göğsünü;
Roma toz olduğunda Minatour inleyecek
Bir kez daha kutsal sarayının karanlık sonsuzluğunda.
Her uykusuzluk gecesi geri dönecek bir zaman aralığında.
Bu yazan el doğmuş olacak aynı rahimden,
Ve keskin ordular tertipleyecek onların kaderini.
(Edinburgs’un David Hume’u verdi bu işareti.)
Bilmiyorum tekrar dirilecek miyiz başka bir dönemde,
Sayılar gibi periyodik bir kesirde;
Ama biliyorum muğlak bir Pythagorean rotasyonu
Geceden geceye götürecek beni dünyadaki
-Bu şehrin varoşlarıyla. Uzak bir sokak doğuda veya
Batıda ya da güneyde, fakat daima denizle yıkanmış
Bir duvar, bir incir ağacının gölgesi,
Ve bozuk asfaltdan bir kaldırım.
Bu, burası, Buenos Aires’dir. Zaman, para
Ya da aşk getirir erkeğe, bana ise tecrübe
Sadece bu ölgün güle, geçmişten kalan
İsimleriyle, sokakların bu aylak takipçisine.
Kanımda: Laprida, Cabrera, Soler, Suarez…
İsimlerinin saklı olduğu boru fısıldar tınısını,
Davet ederek, cumhuriyetleri, süvariyi, gündüzleri,
İnsanların öldüğü, coşkulu zaferleri.
Sır yüklü karanlık meydanlar hiç kimsenin umursamadığı
Boş bir köşkün muazzam teraslarındadır,
Ve tek yönlü sokakları yaratan boşluk
İsimsiz korku ve uykunun koridorudur.
Anaxagoras’ın karanlık boşluğu hayat buluyor
Ölümlü vücudumda, sonsuzluk birikir yineleyerek kendini
Ve sonsuz bir şiirin anısı veya planı, başlayarak:
‘Tanıdılar Pythagoras’ın ateşli öğrencilerini…’



***

EPİLOG
(SONSÖZ)

Tanrı razı insanların (yarattıklarının) değişmez kaderine, daha niceleri asimile olacak coğrafik ve tarihsel çeşitliliklerinden ötürü gezegenin. Zaman taşıdı bu çeşitliliği yanında, ben değil: O uygun buldu eski dilleri, benim revize etmeye cesaret edemediğim. Çünkü ben onu zihnimde literatürün kalıpları dışına çıkarak tasarlamıştım. Yazıcımda kâğıda döktüğüm bir insan kadar düzensiz ve dağınık metinlerimin hiçbiri dillerin çeşitliliğine erişemedi. Çünkü onlar zengindi fikir ve eserlerin bütününden. İddiasız ama mutluydu benim ailem, harika eserler okudum daha hatırlanabilir bir şeyler söylemek için Schopenhauer’un fikirleri ve İngiltere’nin sözlü müziğinden.

Bir adam yetiştirir kendini dünyadaki görevlerini portreleyerek, yıllar sonra tamamlar kendini şehirlerin, krallıkların, dağların, gemilerin, körfezlerin, adaların, balıkların, odaların, enstrümanların, şişman vücutların, atların ve insanların imajlarından bir görüntüyle.

Kısacası, o ölmeden keşfeder bu sayrı labirentin hatlarının kendi yüzünün bir resmi olduğunu…

JORGE LUİS BORGES
Türkçeye Çeviren; Ömer Cem Demirci



Image and video hosting by TinyPic


Nietzsche “Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” kitabında sanatın sürekli gelişimini iki düşünce üzerinde kişileştirir. Bunlardan biri Apollonca diğeri ise Dionysosça’dır.
Özelinde de sanatın bu sürekli gelişimini şiire indirgediğimizde sanat için söylenen genellemeleri şiire taşıdığımızda belli başlı bazı sıkıntılarla karşılaşırız. Bu sıkıntıların başında öğreti gelir.
Sanatı bir öğreti olarak değerlendirmek mümkündür… Tümüyle olmasa da şiir için de öğreti kavramını kullanabiliriz.
Gerçeği dönüştürme edimi olarak şiire baktığımızda kullanılan sözcükler, anlamlar ve imgeler bir şekilde öğreti niteliği taşıyabilirler… Bunu şiirin genel değerlerinde ele almak anlamsız hatta zorlayıcı gelebilir… Ki bunu şiirin bazı türleri için özel durumları içinde değerlendirirsek pekâlâ şiir ve öğreti ikiliğini buluşturabiliriz.
Gerçek ve gerçek ötesi kavramlarla şiir sanatı, imgeler dünyasının somut-soyut biçimleriyle anlayış, seziş gücü ile kavranabilir duruma getirilebilir.
Bu öğreti kavramı Apollonca ele alındığında şiirin düşsel boyutuna yönelen bir yaratımın efsanesine karşılık gelir.
Dionysosça ele alındığında ezgisel coşkunluğun tamamlayıcısı olur.
Apollonca(düşsel) ve Dionysosça(coşkunluk)’yı bir şiir yaratımının tamamlayıcı unsurları olarak görmek pekâlâ mümkün olabilir.
Birbirinden ayrıymış gibi görünen bu iki eğilim şiirde yan yana gelebildiği gibi iç içe de geçiştiğini görmek mümkündür.
Karşıtlığın birbiriyle olan çatışkısı güçlü ve zor şiir doğumlarında bir kaynaşma gösterir… Bu kaynaşımı aralarında (özel) kurulmuş bir birlik olarak görmek mümkündür.
Bu kaynaşımı bir öğreti olarak da niteleyebiliriz.


&

Şiirin estetik olayı yalınlığı öne çıkartır… Şiir, bizi aklın ve duygunun sınırlarına ulaştırır… Sözcüklerin sunduğu anlam katmanlığı sahip olmadığımız/olamadığımız deneyimlerin kapılarını aralıyor… Bu yönüyle şairde hayat ütopyasının mimarı olarak attığı adımlarla(sözcüklerle) yaygın ve bilinenin tersiyle hayatı açımlamaya çabalıyor.

“Biz, Platon’u gerçekliğin ötesine geçmek için çalışan ve şu yalancı gerçekliği varlığın temelinde duran bir yüce örnek(idea) olarak tasarlayan kimse diye görüyoruz.” Nietzsche

Platon’da ne Apolloncu ne de Dionysosçu bir özellik vardı… Şiirlerini yakması da, şairleri sitesinden kovması da Apolloncu ve Dionysosçu halleri yok sayması/kabullenmemesi bir cezalandırma yönteminden başka bir şey değildir.

Platon, yeni bir sanat için asla temel bir sorunu gündeme getirmemiştir. Daha çok eski sanat için temel sorun ortaya atmıştır ve sanatı yalnız düşünce evreninde bulunan bir örnek varlığın özentisi, yansıtılması sayarak deney evrenine, daha aşağı bir ortama indirgemiştir. Nietzsche, Platon için yaptığı bu saptamayla diyalogları için de şunları söyler :

“Platon’un diyaloğu, üzerinde taşıdığı bütün çocuklarıyla birlikte kazaya uğramış eski şiiri kurtaran küçük bir gemiye benzer. Daracık bir yerde sıkıştırılmış ve dümende bulunan korkuya kapılmış Sokrates’in yönetimi altında bu gemi, yeni bir ülkeye doğru yol almış. Ancak bu yeni ülke bu topluluğun düşsel (Dionysoscu) görüntüsüne katlanacak durumda değildir.”

Platon, sanatı(şiiri) uygulanan bütün biçimlerin karışımı olarak tanımlarken o dönemki dilin eski etkili yasasını yıkmaya çalıştı… yıktı ve bozdu da…
Düzyazı ve şiir arasında kalan içimlerle “öfkeli Sokrates” ‘in yazınsal görüntüsünü yaşatmaya çalışan Köpekçilik(cynismus) öğretisini benimsemiş yazarların yolunda yürüdüğünü belirten Nietzsche, Platon’un cinli Sokrates’in baskısından kurtulamadığını vurguluyor.

Platon, Sokrates’in şu soruları üzerinden öğretisini sorguladı:

- Bana anlamsız gelen usa aykırı olan değil midir?
- Mantıkçının kovulduğu bir bilgelik devleti var mıdır?
- Yoksa sanat bilimin gerekli bir bağlantı ve eki midir?

Platon ilk soruyu devletine taşıdı ve bunun üzerine inşa etti.
İkinci soru devletinin sınırlarını ve içeriğini oluşturdu.
Üçüncü soruya hep dolambaçlı ve isteksiz yaklaştı… Sanatı bir şeylere eklemekle yetinip bağımsızlığını kabul etmedi… Hep bir alanın kontrolüne bıraktı.
Sanattan(şiirden) hep kaçtı ama diyalogların da yakayı ele verdi…

Salih Aydemir


Bir Sözcük O // Yannis Ritsos



Bir şey bilmiyorum - dedi - bir şeyim yok, bir şey değilim
buradaysam, dünyanın içinde, çakılmış bir büyük kanatla göğsüme,
o'dur öğrendiğim tek sözcük, söyler ağlarım-
onu tanıyorum, onunla varım, onu haykırırım rüzgâra-
uykusuz ıssız gecelerde öldürenlerin öğrettikleri
onca taşın taşlanmanın altında - yalnız bir sözcük:
Özgürlük, Özgürlük, Özgürlük.


Şiir:Yannis RITSOS
Türkçe Çevirisi;Ahmet YORULMAZ


1+1:Enis Batur



VURGUN

Lacivert hüzün denemesi.
İçimde tünemiş ağır, suskun kuşun sözleri.
Benden kopartıp almıştır.
Tuz bastığım için mi, yeri kapanmadı..



YANLIŞ MESEL

Uçurumun eşiğindeki ünlem, yanaklarını da getirdi.
Duyulan bazen dinlenir.
Boşlukta bir ruh inşa edilebilseydi, davranırdım, davranacaktım.
Katılıp kaldım ama..Her ünlem uzağa kilitlenir.


Enis Batur

(Kandil//Darb ve Mesel- Altıkırkbeş yayınları)


Sokaklar vuruldu ilk..// Rafet Arslan



Doğu Roma İmparatorluğu

sana hayatımı versem onunla ne yapacağını bilebilir miydin?’
Angela/Luc Besson

giderken ruhun
karanlığa karışana dek izliyor gölgemi
gözlerimi kapatıyorum
uzakta dans eden 1 çift var
genç kız belki de balerin
yaşlı bir adam piyanoyla eşlik ediyor
sahnenin kutsallığına
sırt çantasına hayatını yüklemiş yolcunun
adımlarına dönüşüyor ezgisi
bir hayat daha olmamasına ya da
bildiği tüm hayatların yıkımına
demlenmiş, tortusu çökmüş 1 hüzündür
mahvolmuş hayat diye sorar kız
oysa ricat çoktan başlamıştır
yanıtsız boşluğun uğultusudur yalnızlık

sadece yer çekimine mi karşıdır hayat?
yoksa gök çekimine de karşıdır ırak?
vefasızdır, soyut var oluşların karanlığında
her giden şafak sonsuza ertelenmiş bir vaatse
susar; kanı içine akar, leş hayat!

2009
Hayat Kahvesi





CV

Online olarak hayatını sürdüren
kendi çapında inşaat ve cinayet şehirciliği
mükemmeliyetçi takım arkadaşı filoloji
deliliğini tecil ettirmiş iyi derecede gözlem ve algı
hedef kitleye yönelik içerik kaslı
yazılı ifadesi iyi ve dilbilgisine hakim etobur
disiplinli emir kulu marka bağımlısı
insan ilişkilerinde başarılı yamyam egzersizli
yaratıcı ve mükemmeliyetçi takım arkadaşı
gladyatör arenasında bekleniyor
amin!


Morg Günlükleri

1
sokaklar vuruldu ilk
biz sustuk
sokaklar vuruldu ilk
sek sek oynayan çocukların gözyaşlarıyla
yıkıldı barikatlar
sokaklar vuruldu
biz sustuk!

2
şimdi;
şimdi gaipten yükselen bir
türküdür Mona Lisa gülümseyişi
şimşek hırsızları, boncuk oyunları
ruhumun yıkımına entropi diyor birileri
geceye boşalan mavi hayvan çığlıkları
ıraktır…

3
morg kaçkını çığlıklar ile kıvrandı
sakındı bundan kendini gizli bir şiir
suskun 1 haziran akşamı
asla dizelere vurulmayacak hüznüyle
solgun duvardaki grafiti kadar yalnızdı

4
isterdim bu ölüm alacasında
koca 1 Spinoza vakurluğu
oysa, oysa sokaklar
vurdular yüzüme tokat gibi
silin şimdi tüm duvarlardan
hiç var olmamış şiir isimlerini
silin ki toprağa karışsın leşim


5
dalgakıranlara vurdum kendimi
vurdum şimdi param parça etim
1 şiirin depresyon uykularında
tanınmayacak haldeyim

haziran-temmuz/moda

Rafet ARSLAN


UNDERGROUND POETIX 4.Sayısı..



UNDERGROUND POETIX 4.Sayısı

Ekim Ayında Raflarda..


BU SAYININ ANA KONULARI ÇOK FAZLA, ÖNCELİKLE BİR KİTAP OLARAK “SATMAK”TANSA WILLIAM S. BURROUGHS’UN “İZCİNİN GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ EL KİTABI” İSİMLİ ÇALIŞMASINI DERGİNİN AÇILIŞI OLARAK UYGUN GÖRDÜK Kİ DERGİNİN ÇIKACAK OLAN BU SAYISI BİR ANLAMDA BURROUGHS ÖZEL SAYISI OLARAK DA ANILACAK ZİRA İÇERDE WSB İLE YAPILMIŞ SIKI 3 ROPORTAJ AYRICA HENRR MILLER VE WSB UZERINDE DURAN SEVİMLİ BİR METİN DE YER ALMAKTA.

TÜM BUNLARIN DIŞINDA BURROUGHS’UN DA SEVDİĞİ VE TAKDİR ETTİĞİ VE DÜNYA GEZEGENİNDEN BU SENE AYRILAN J.G BALLARD ÖZEL DİĞER KONUĞUMUZ: “GÖKTELENLER” METNİ İLE ENFES BİR SÖYLEŞİ DE KONUĞUMUZ BALLARD-VE ELBET TÜRKÇEDE İLK KEZ YAYIMLANAN BİR METİN-

DOSYAMSI DİĞER FAKTÖR İSE “TUPAC AMARU” BİR ÖRGÜT OLARAK TUPAC VE TUPAC’IN BAŞKALAŞMIŞ UZUVLARI, DİĞER TUPAC’LAR

KURT COBAIN’E BELKIDE TURKIEYDE TURKÇEDE İLK DEFA BAKTIĞIMIZ YERDEN BAKILIYOR BU SAYIDA, UZUN BİR COBAIN METNİ TAM OLARAK SİTÜASYONİST BİR METİN VE NOT BORED KAPSAMINDA -DOĞAL OLARAK SİTUASYONİZM VE “PUNK” ÇİZGİSİNİ DEVAM ETTİRİYORUZ, ETTİRECEĞİZ-

TÜRKİYE DE YAZILMAMIŞLIKLARDAN BİRİ DAHA: RAVE, RAVE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE HARİKA, EĞLENCELİ, SIKI VE KAPSAMLI BİR METİN DENEMSİ, BAŞLI BAŞINA BİR SOYA…

BUNUN DIŞINDA TÜRKÇEDE HİÇ YAYIMLANMAMIŞ BİR PHILIP K DICK METNİ, KENDİ KALEMİNDEN KENDİSİ!

KÜLT FİLM YAPIMCISI PETER WHITEHEAD’DAN ROLLING STONES’UN PORNOGRAFİK VE SAPKIN TURNE FILMI COCKSUCKER BLUESA, VAHŞET VE PORNOgrafi’DEN FOUCAULT VE SARTRE’A, SURDURULEMEZ MIMARI VE KONSTRUKTIVIST MIMARI UZERINE DENEME VE CEVIRILERLE, GODSPEED YOU BLACK EMPEROR, ALLEN GINSBERG, FOTOGRAF VE KIMLIK VE DAHA FAZLACA BASLIGA YER VEREN UNDERGROUND POETIX AYNI ZAMANDA TURKIYEDEN OTEKI SIIRIN SIKI SESLERINE 21 SAIR CE 35 SIIRE DE SAYFALARINDA YER VERIYOR.

underground’un bir edebiyat turu olmadığını bilen onun teknik bir biçem olduğunu kavrayan güzel insanlara sevgi ve saygılarımızla, uzun zaman geçti-geçmesi gerektiği kadar- ve en keyfli yorgunluğu aldık ve biz daha şimdiden tarihe geçecek olan 5.sayımızın hazırlıklarına başladık ve bu sefer şu olacak: “yok artık daha neler”...

ps: Ekimde çıkması planlanan 4.sayımız eylül ayının sonunda matbaaya girecek, bizi hiç bırakmayan saçma sapan maddesel sebeplerden dolayı süreçte bir sarkma olursa hiç merak etmeyinki en kısa sürede bertaraf edilecektir, tek amacımız en geç eylülün 3.haftasında avuçlarınızda olmak.

dergiyle beraber ücretsiz olarak Hakim Bey’in geçici otonom bölgeler-taz- eseri siz dostlarımıza hediye edilecektir. burroughs’un kitapçığı ise yukarda da belirttiğmiz gibi derginin içinde yer almaktadır.

Şenol Erdoğan


MARX VE SANAT // Müfit İŞLER



Metinlerimizin bir şeye karşı olmasından öte birşeyler için olması önemli. Bugünlerde Marks yine moda. Bununla ilgili ilk söylenecek olan, klasiklerin sürekli okunması gereğidir. Çünkü pek çok türev ürün o klasiklerden çıkıyor. Neresinden nasıl tutacağız? Artık o kadar tez var ki... Osmanlı tasavvufundan gelen bir aydın geçende tasavvufu açarken üç aşamadan söz etti ve bana doğru geldiği için hemen benimsedim. Üç kitap var dedi: Birincisi Allah’ın kitabı, ikincisi peygamberin kitabı ve üçüncüsü insanın kitabı... Önce kitaplara, sonra peygamberlere ve sonra insana inanmak doğru bir sıralama.Yani yazabilen her kez yazsın. Sonuçta kutsal olan yazıdır. Marks üzerinden gidilecekse bu Avrupa Marksist’leriyle bakışmamızı gerektiriyor. Ondan önce yine Osmanlı tasavvufundan gidersek;her yolun çıkış serüveni, önce hırkayı giymek için, sonrada o hırkayı çıkarabilmek için insanın kitabı bir gereklilik. Yol bulmak çalışmasını ayrılıkları uzlaşmazlığa taşımak için değil,bütünlüğü daha kuşatıcı ve derin kotarmak yönünde sabır-tahammül hırkasını giymek için yapmak gerekiyor. Yani söylendiği gibi doğru kelime hoşgörü değil, tahammül-sabır ateşinde pişmek... Hoş görü eşitlik içermiyor ve bu tür bir çokluğun kapısını açmıyor. Eşitliği ve yaratıcılığı içeren anahtar kelime tahammül. Önce tahammül edeceksin, sonra inanacaksın. Eğer inancın yoksa bilmenin kapısına doğru yönelemezsin. Ve onu hakedemezsin. Eğer bu süreç işlerse, tıpkı aşk gibi haketmeyi bir başına gelme olarak yaşar insan ve bir de bakar ki kitap olmuş. Eğer bu böyleyse kalanın zaman-toplum içindeki macerası aslında bir teferruat.
Marksistlerle ilgili epeydir kalem çalıyorum, o yüzden kendi ürettiğim iz üzerinden gidersem ilk söyleyeceğim şey; Avrupa kökenli Marksistlerin temel hatalarından birinin homo-economicus’u politik insanla karşıtlıyarak bir şema oluşturmalarıdır. Bu durum,tarihi gerçek bütünlüğü içinde algılayamamaktan kaynaklanıyor. Eğer bütünlüğü içinde algılayabilselerdi şemanın; sanatçı-insan, ekonomik-insan denkliğinde politik-insan olduğunu görürlerdi. Bu üçgen bize klasik dördü bularak mekanik(pozitivist) diyalektiği aşma imkanı verdiği için ayrıca doğrudur. Klasik dördün ne olduğunu açmadan geçmeyelim. Üçgeni geometrik olarak yüzeyde düşünün ve onu dörtgen yapacak yere bir nokta koyun. İşte o nokta doğru noktadır ve kendi öznesini bulana kadar bir boşluk olarak üçgeni hareketlendirir. Her üçgen kendi izdüşümüyle otomatik olarak, boşluktan dolayı bir dörtgendir ayni anda. Bir muska gibi kendi izdüşümüne katlandığında döngü(zaman) oluşur. Üçgeni yüzeyde düşünmek tek boyutlu düşünmektir. Hemen uzayda olduğunu da (zaman) varsaymak zorundasınız. Bu duruma uyanamıyan Marksistlere ben inanma boyutunu aşamıyanlar yani softalar diyorum. Hırka giymek zordur ama hırkayı çıkarmak daha da zordur. Avrupada’ki ikinci önemli noktayı Franfurt okulu çocukları oluşturuyor. Onların ana gövdesini Yahudilerin oluşturmaları önemli bir ‘mesele’ olarak karşımıza çıkıyor. Şu ünlü Yahudi meselesi.. Marks bu konuda da laf etmiş. Kendide Yahudi kökten geliyor ama onu aşmış. Tıpkı Spinoza gibi... Bizim tasavvuftaki aşkınlık ne kadar zorsa, yahudi tasavvufundaki aşkınlık da o kadar zor. Bu konuda benim vardığım son nokta bu ‘seçilmiş’ halkın bol miktarda çıkarabildiği kitap yapma geleneğine karşın yahudi tasavvufunu aşanların bir elin parmağını geçemedikleridir. Frankfurt okulu yazarlarının tamamı ve daha pekçoğu, buna levinas ve derida vs dahil hepsinin kabalanın türevlerini üretmekten başka birşey yapamıyor olduklarını iddia edebilirim Onlar elbirliğiyle Marks’ı da, Kant’ı da Kabala üzerinden aşmaya çalıştılar. Yalana ne hacet bizim, genetik köklerimiz Osmanlı tasavvufu ve oradaki aydınlanma ile tüm yukarda anlatmaya çalıştığım meselelere girmek ancak bizim yapabileceğimiz bir iş. Yahudi tasavvufu tasavvufun başıysa, Osmanlı tasavvufu tasavvufun sonu ve tasavvuftan çıkıştır. Osmanlı kapitalizme geçişi Şeyh Bedrettibn’le erkenden zorlar ama eskil sınıfların gücü izin vermez. Kanuniyle ilk erken ürünlerini tersten verir. Kanuni üzerinden modernleşme yarışını kaçıran Osmanlının Kırmızısının sırrını İngilize bir Yahudi kaçırır.İngiliz Mısırın pamuğuna da ulaştığında Yeniçeri’nin kırmızı ceketi, İngilizin ünlü ‘kırmızı ceketliler’ine dönüşür. Yalnızca bununla da kalmaz, eskil postu İngiliz Yasalarını alıp biraz mogernize ederek İmparatorluğunu geliştirir. Ayni sürece İspanyolların İspanyayı etnikleştirmesi denk gelir ve bunun sonucu, Melamilik’in ürünü olan ‘cemaatten’çıkış ve modern bireyin şafağının söküşü Spinoza’ya yansır. Biz de bu izden giderek, kendi aşkınlığımızı ortaya koyuyoruz.T aktir Allahın...
Buradan Brecht üzerinden epik meselesine girersek; epiğin kahramanlık çağlarından yani sanatçı-insan süreçlerinin son evresinden sonra artık yapılamadığını söyleyerek işe başlarım. Eskil(antik) kentle birlikte ekonomik-insanın başlaması epiği etap etap bitirip yerine saray-mezar sanatlarının, sanatçı-insan,ekonomik-insan kapışmaları olan yarı epik süreçleri uzun zaman ürettiğini söylemek mümkün. Ancak Molyer’le komik,toplumda kendini modern sürece denk var edebiliyor ve modern çözülüp başkalaştıkça kendi baroğunda ironiyi sanatın merkezine alıp kabala’yla sentezlerini yapa yapa, Marks’ı da,Kant’ı da aşarak günümüze kadar işliyor. Yani gördüğünüz gibi tarihten kurtulmak o kadar kolay değil. Bizim okul temel bir üretici güç olarak tarih-gelenek-görenek’i diğerlerinin yanında çok iyi değerlendirir. Tarih-coğrafya(jeopolitik)-teknik-insan temelli üretici güçler üzerinden çözümleme yapmadığınızda tıpkı bir ekonomist olmayı aşamıyan ‘Marksistler’ gibi hiçbir yere varamazsınız. Marks’sistler ekonomiye ‘artıüdeğer ve para diye baktıklarından genellikle ekonomist olmanın ötesine geçemezler. Ekonomi politikçilik yaparlar genellikle.
Bundan sonra iki kelime de Althusser için söyleyip oradan Avrupa’da son pırıltı veren Negri’lere de varmak gerekecek. Althusser’in başyapıtı denen ‘Kapitali Okumak’ kitabı onun en yalan, en saçmalık kertesinde kültürelcilik yaptığı,en düşünce sefaleti içinde olan eseridir.Orada Kapital’den başka herşeyi anlatır.Kapital, patronu oluşturan süreci belgeler üzerinden ve işçi ile makinanın,manifaktürü aşıp fabrikaya vardığı süreç içinde, devlet-deniz aşırı ticaret-mutlak ve nispi artı-değerin artı-değerin türevlerini üreterek ücreti-fiatı-karı nasıl çoğalttığını özne-nesne ilişkisini sapmaz bir doğrulukta koyarak anlatmasından oluşur. Bizim amca ise klasik akademik felsefe tezi verirce bütün bunları hiç görmeden, belki aşıyorum sanarak,felsefi bir dil ve kavrayışla işin üzerine gider. Özneden bahseder ama özneyi koymaz. Nesneden bahseder ama nesneyi koymaz. Denklikten bile bahseder ama denkliğin nerede ne yaptığını ve ne işe yaradığını anlayan varsa beri gelsin. Biz geri zekalıyız ya. Primitif bir oksimorondur. Yıllar yılı bu adamları burada kompradorun mal satması gibi satarak düşüncenin serpilmesinin ırzına geçti bazı insanlar. Biz onlara şabloncu diyoruz. Bu düşünce biçimlerini taklit(mimetik süreç) etmenin ötesini üretemedikleri için de onlara, birinin maymunluğunu yapan da deriz. Önümüzde bir Marks totemi vardı, birde böyle totemler koydular.Başka hiçbir işe yaramadı.
Negri’nin Devrimin zamanı eseri üzerinden ‘Kapitali okumak’ temelli bir çalışma da ben yapıyorum. Daha doğrusu Kapitali ‘zaman problemleri’ üzerinden yorumlamak gibi bir işe kalkıştığım bir zamanda bu metini yazmam söz konusu oldu. Sanat ve kent-zaman-üretim-piyasa meseleleri açısından ‘devrimin zamanı’başlığı canalıcı nokta gibi göründü bana. Çünkü şu sıralar akademist ekonomistler bile krizi aşmanın temellerinden birinin bir ‘kültür devrimi’yapabilmekten geçtiğini söyler oldular. Biz de şu sıralar ölmemiş bir medeniyeti bir tür kültür devrimiyle aştığımız için; ‘acaba gereklimiydi’yi çokça tartışıyoruz... Bunun en iyi cevaplarından birini, ‘Osmanlı Cumhuriyeti’ filmi verdi bana göre. Yani ‘devrim yapmak’önemlidir. Her halk devrim yapamaz. O yüzden de her yer müsavii değildir. Herzaman ve hep merkezler-çevreler vs.ler üzezrinden, yani ölçü ve aralıklar üzerinden zaman kendini üretir. Bu nedenle eşitlik bir varsayımsal ideal dir. O yüzden hep ilk söz olarak öne çıkar ama son söz gücündür. Sanatçı toplumdan öte modern toplumda ne kadar modern devrim yapabildiyseniz o kadar sanat ve bilim sözkonusu oluyor. Bu açıdan önemli... Negri’nin önemi diğerlerinde olmayan “DEVRİM” meselesini öne alarak teorisini tamamlamaya çalışmasıdandır. Diğerlerinin tamamında sınıf-devrim, bu olguların özneleri vs den bahsedilmez ama onlar ‘Marksist!TİRLER…
Negri ile polemik bölümünü bir risale gibi kısmen ele alacağım. Bazı temel alıntılar üzerinden cevaplar şeklinde kurdum. Şimdi o alıntılar olmadan bir bölüm söz konusu olacak.
Bu açıdan yöntem;bir boş-bir dolu şeklinde işleyecek.
‘Negri’nin son kitabı olan! Kairos-Alma Venus-Multitudo! yoğunlaşma bakımından onun daha önceki çalışmalarına denk düşer ve 1980’lerde ve 1990’larda zamanın oluşumunu izleyen çalışmanın sonuçlarını tek bir yoğun metin içinde bir araya getirir. Kairos, Alma Venus,Multituto; Negri’nın İmparatorluk üzerine çalışması sona erdikten sonra yazıldı; ancak bu metin daha sonra ortaklaşa yazılan çalışmada oluşturulan kavramsal kümede bir derinleşmeyi temsil eder’ (A. Negri. Dev. Zamanı.s:10)
Bu alıntıda değil ama başka bir alıntı üzerinden şöyle başlıyoruz: KEZA!
Burada zaman üzerine fantazi yapılmış ve zamanın fantaziye yatkınlığı-uygunluğu sözkonusu... Zamanı aşkınlık ve sınırlamayla çözdüğünde varlığın tam ortasında bulursun kendini ve varlık olan zaman isyankar değildir. Zaman kendi çokluğunu aşıp teklik algısı içine düştüğünde tanrısal olur. Tanrısal olan zamanın bilgisi kişinin içinde doğa kökeninden dolayı vardır. Tanrısal olan o anlarda gizem yoktur,açıklık ve pekinlik vardır.Gizem korkuyu ikizler, tanrısal an ise kendi pekin-apaçıklığında korkuyu sonsuz kere aşar.
ALINTI
Zamanın özerkliği kavrayışı zamana uymayan bir durum. Özerk donmuş bir süreç olarak alındığında zamanla olan ilişkisi sapıyor. Çünki “özerk” tanımı ve özerklik uygulaması sınıf ve güçler dengesi olgusu içinde son derece yanıltıcı bir durum. Bir yanılsama. Görecelilikle birlikte düşünülmediğinde Bir tuzak oluyor, burada batılı düşünür genellikle Kant’tan çıkamıyor.
KEZA. Alıntı
Bu paragraftaki demagojik kırılma, “her asimetriyi dışlayarak” açılımıyla başlıyor. “Zaman fikrinin geometrik katılaştırması için yapılan sürekli girişim” cümlesindeki “fikir”in öne ve merkeze alınışı; zamanın maddi hayatın dinamiğinden kopartılarak üretilme eğilimini açıkça gösteriyor. Oysa zaman, Kollektif aksiyonun ve komün-aşiret dinamiğinin coğrafyayla organik ilişkisi içinde dirençlere teknik üreterek karşı koyup-aşmak eylem-düşünce ve tersinden kaynaklanıyor. Bir yoğunluk ve aşkınlık oluşturmak için yapılan sonsuz ayin-orji eylemlilğinin, beden-beyin-düşünce-duygu-duyum aktiviteleri içinde ve içinden çıkma enerjisini güç oluşturarak yaratma sürekliliği zamanı üretiyor.Başlangıç bu.
Aşirettoplumlarının inanılmaz dayanıklılığında,onların folkloru üretirken ayak atışlarında ve bedenin kollektif kıvrılmalarında zamanın nasıl üretildiğini anlayabilirsiniz. Oradan ekonomiye ve ilk süreçlerin zamanı üretme dinamiğiyle ekonomik olan zamanın değişimlerinde nasıl kopuşlar olduğuna vararak zamanı daha iyi çözersiniz. Aksiyonsuz zaman üretimi totloji ve fantazidir. Daha önce söylemiş olduğumuz gibi oradan genellikle skandal çıkar. Bir yere çıkamamanın isyanı ve bu isyanın zamansızlığı bizi cinnet üzerinden teslimiyete götürür ve bir kültür devrimi yaratamamaya… Modern sınıflı toplumlarda kültür devrimi yapamayanlar görece örgütsüzleşmişlerdir. Örgütlenememek ve örgütlenebilmek arasında çevrim tamamlanır.
KEZA ALINTI
Neden bir asimetriyi dışlıyoruz ve elde ettiğimiz “simetri” zaman anlamına mı geliyor? Burayı açmadan yeni ve başka bir kavram oluşturacak cümlelere geçmek illizyon yapmak ve ustamın deyimiyle “enayi avlamak”dır!
Hiçbir kavram ayni göreliliğe dayanmaz! Uzamasal-zamansal ilişki, gerçek tarihih kopuşlarla olan ilişkisini kuramıyorsa yalnızca bir boşluk yaratır. Boşluk, zamanın olmadığı tek yok-yer’dir… Uzam ve zaman, kavram olarak ele alındığında buradan bir ilişki çıkmaz! Marks’la bu batılı yada Avrupalı ‘düşünür’lerin arasındaki en temel fark; Marks’ın kavramları gerçek insan ilişkileri üzerinden üreterek,sonra tekrar onlarla onları çarpmasındadır.
Ucu başı açık son paragrafta tutlacak olan; “teolojiyi devrimle yıkma” eylemi ve “ölümün ilgası” ile hayat kapısına endişesiz çıkma temrinleri, aşkınlığı anlatmaya çalışıyor.
Teolojinin dayattığı tanrısal pekinlikle devrimin tanrısallığı ve devrim zamanının toplumsal pekinliği birbirine denktir. İkisindeki zamansızlık,tersinden ayni olanı içerir. Devrim zamanının fazladan eklediği, sanatsal yaratmayı kathartik anlamda patlatabilme gücüdür.
Negri’nin göremediği ontolojik zaman temellerinden biri de Kent-kır karşıtlığındaki zaman geçişlerinin devrim –sanat-ekonomi zamanlarına yansıyışlarıdır. Zamansızlık, tersinden ayni olanı içerir. Devrim zamanının fazladan eklediği,sanatsal yaratmayı kathartik anlamda patlatabilme gücüdür.
Negri’nin göremediği ontolojik zaman temellerinden biri de Kent-kır karşıtlığındaki zaman geçişlerinin devrim –sanat-ekonomi zamanlarına yansıyışlarıdır. 1453 Costantinopolis’in Türkler tarafından alındığı zamana kadar olan süre, antik(eskil)temelli imparatorluk süreçlerinde kır-kent ilişkisinde devrim-sanat-ekonomi zamanının makro bir döngüyle, milliyetler meselesi temelinde köylülüğün baskınlığındaki ikinci büyük trajedi zamanları olmasıdır. Bu sürecin, batıda burjuva modern kentler dönüşürken, modern devrimlerin trajik zamanı içinde modern milletlere evrilmesi, kentlerin kırları absorbe etmeleri süreçleri, ikibinli yıllarla birlikte makro bir kırılma zamanına denk geldi. Buraya kadar trajedi zamanlarının tanrısal homojenleştiriciliği ve sıfırı homojenleştirici erkin yaratma gücü, bundan sonra, kent baskınlığı ile komedi zamanlarının baskınlığına ve onun içinden karikatür, ironi temelli mikrokozmik dinamiğin çözücü zamanlarının yarattığı boşluk tanrısal alanı parçaladıkça, sıfırın belirsizliği – sıfır oluşturamama süreçlerini sonsuz bunalım ve dağılmaya – çürümeye vardırır. Her hatırlama ve unutamamanın yarattığı unutmama; eğer fars kültüründe keşfedilmiş olan feramuş’u (unutmayı) ve unutmahaneyi getirmiyorsa sonunda sonsuz bir cinnete varır ve insanın masumiyetini tam olarak yok eder. Bu aslında sıfırı yokolmuş bir başsız sonsuz zamansızlık tüneline girmek demektir. Sıfır zamanın öznesidir. Tıpkı paranın ekonominin öznesi olduğu gibi. Baş ve sonu, aralık ve boşlukları, vuruşları oluşturan temeldir. Sıfır unutma temelli alt-bilinç eseridir. Alt-bilinç, üreyim-üretim dinamiğinde yanlızca cinsellikten kaynaklanmaz… Zaman içinde hatırlama-unutma dinamiği temeldir. Ama bu mekanizmayı ilk cinsel yasak açığa çıkarmıştır ve insanda sanatın temeli budur.
Para ve zaman olarak üretici güçlerin ilişkisini çözümlemek, insanın üretim ilişkileri içinde üretici güçleri yeniden yaratması süreçlerinde paranın ve sıfırın ne zaman, nasıl, nerede özne olduğunu ayrıca tek tek tespit etmek gerekir. Sıfır ve para olarak miktar, zaman tarafından çevrilir. Sıfır, miktar, zaman ,para ,devlet ve kişi, toplum aktörlerince çevrilir ve bu böyle devam eder gider…
Homo economicus(ekonomik-insan), modern kentte ve üretimde işçi ve patrondur. Patron işçiyi her seferinde dönüştürür ve yok eder. Süreç(zaman) mutlak artı-değerin gövdesini canlı makineye dönüştürdüğünde, paranın tekelleşme karakteri ile halkın işsizlik ve göçer-işsizler-ordusu serbest kalır, ucuz işgücüne doğru çekilir. Bu yarılma anında, patron tarafında “boş zamanı kullanma imkanı” kullanıma sokulur. Çıkış bu iki çarpanın yeniden çözümlenmesi sırasında armağan ilişkilerinin rasyonel zaman-ilişkiye nasıl monte edileceğinde olabilir. Ekonomik ürünle sanat ürününü arasındaki farkın yarattığı boşlukta; piyasanın sanat ürününü borsayla denkleyip, paranın sentetik çoğaltımında spekülasyonda kullanılmasını bir boş alan yaratımında değerlendirerek sürpriz belirmeleri oluşturabilir. Büyük işsizler ordusu boş zamanla boş alan denkliğinde oralara akabilirler.
Sanat eserinin gücü, piyasanın ötesindedir. Çünkü son noktada sanat ürünü ekonomik anlamda bir ürün değildir. Piyasanın arızasıdır. Her arıza bir çözüm imkanıdır. Bir kaos ve yaratıcılık imkanıdır. Ekonominin temeli piyasa değil insandır ve sanat ürünü ekonomik üründen insana daha yakındır. Daha insani bir “meta”dır.
Şimdi, kentin megapol-metropol çaprazında boşzamanı kullanma imkanı-işsizlik-sürekli göçerler ordusu üçlü çarpanında, hayatı ve kültürü yeniden reorganize edebilmek en canalıcı çaba.
Anti kahraman olarak karikatür zamanını tamamlamış görünüyor. Öyle mi? İroninin bitişi ve bayağılaşması, sosyete olması,ütopyanın sonuna geldi gibi bir durum algılıyorum. Öyle mi? Epik artık imkansız mı? Teknik üzerinden gelen eşitlenme özgürlük getirmiyorsa, sanatın özgürleştirici gücü teknikle ilişkisinde nasıl olmalı. Burada devreye konfor ve konforun özgürleştici asabiyetle olan sorunları giriyor… Bu sorunları tartışmamız gerekiyor.

Müfit İŞLER


Brecht Ayna Bahçesinden Neyi Kurtarabilir? // Cavit Mukaddes


Image and video hosting by TinyPic

11.Bienal küratörlerinin teorik açıdan içine düştükleri açmazlar,
durduk yerde Brecht'e sarılmaları ve dahası "şenlikli mhalefetin" ne olup olmadığına hiç dokunmadan ve Brecht'in bu kavramın neresinde durduğuna dair en küçük bir işaretleme noktasına değinmeden, büyük sermaye "odaklarıyla" kol kola girerek postyapısalcılık oyununa tutunmaları ve bizlere inanılmaz derecede önemli bir “happining” olarak sunulan "eğlenceli"( evet, evet, küratörlerin kendi vurgularıdır sadece eğlenceli) bir tiyatral sunumla perdeyi açmaları artık (hiç –mi- hiç) ilginç gelmemeye başladı.. bu arkadaşlar daha ‘evrensellik ve özgürlük dışında gülmenin üçüncü özelliği halkın gayrı resmi hakikatiyle’ ilişkisini kavrayamamış olmalılar ki bu kadar gereksizce ve tiksinti verecek ölçekte “eğlence” sözcüğünü Brecht’le ilişkilendirip dile getiriyorlar.(Örnek mi? buyurun- 19 Kasım 2008 tarihinde günlük gazatelerde yayınlanan söyleşilerinden küçük bir pasaj: "...Yine de bizim için önemli ilkelerden biri de, eğlence ve öğreticiliği harmanlayacak bir yöntemi, mümkün olduğunca fazla halk kitleleri için ortaya koyabilmek olacak. Bu yüzden sanatçılarla bu tür stratejileri gerçekleştirmeye niyetimiz var..").

İşte yeni Şvaykçı durumun 4’lü portresi, bir ellerinde sözde Marksist söylemler, ötekisinde hiç de radikal olmayan devasa bir oportünizm ve aldatma salıncağında savurulan düşünce kırıntıları. 11.Bienal küratörlerinin Brecht’in dünyasından ne kadar uzakta olduklarını bir tek sarıldıkları “eğlence” sözcüğü göstermiyor elbet ki, Brecht’i daha da ucuzlaştıran, sıradanlaştıran girişimleri de var, şehrin duvarları- bilboardlarında açık bir saldırganlıkla bunu yapmaya çalışıyorlar, oysa biz o Brecht’den söz ediyoruz ki kurguladığı oyunlarda herhangi bir metazori durumu halkın elinde metafora, metaforun yayılarak şenlikli muhalefete dönüşmesini vurgular. Bunu yaparken kaleminin ucunda “sistemin” bekçisi fonlar ve herhangi dev bir Bankanın logusu hiç olmamıştır. Brecht'in tüm hücreleri-ömrü karşı duruşla geçti. Kim ne hakla insanlığın ve edebiyat tarihinin bu onur abidesine böyle çirkin yavanlıkları reva görebilir? Brecht ne zamandan beri sizin Palyaçonuz oldu?Brecht daha 2000'lı yılların ilk çeyreğinde yine ölüme, kıtlığa, açlığa hamile kalan çürümüş sistemin (canavarın) Cornucopia'sı(berket boyunuzu) mı? Dehşetin dünyevi öğesi mi? Bu ne sınır tanımazlık böyle?
Kaldı ki küratöryel sistemin kendisi oldukça kaygan bir zeminde yeşerdi, onun için herhangi bir ufuk söz konusu değil, ilerilerde, ya da gerilerde bir zorlama hedefi gösterir, tek amacı iktidarla eşgüdüm içinde olmak ve cebinde taşıdığı garip tahakküm fermanıyla varolma çabasıdır. Bakış açısı sıfır derece bile değil, bu olmayan açının dışına fırlayanlar (yani küratöryel sistemin dışında kalanlar) evrenin de dışına düşerler onlar için, oysa meşruiyetten yoksun bir varlığın bunca yüksekten uçuşu akıllara ziyan değilse de nedir acaba?
Ve biliyoruz, hareket eden, eleştiren, karşı çıkan kuşak için sıfır derece ile üçyüzaltmış derece aynı gerçek olguya işaret eder. Şimdi bu çürümüş küratöryel sistemin karşısında yeni bir direnç kalesi kuşak oluştu. Kuşkusuz ki bu kuşağın da gelecek tasarımları kesin, tartışmasız doğrulardan ibaret değil, ama yine de yürekten inanılacak hatta uğrunda gülünecek ve ölünecek hedefleri var.
Bu kuşak için neredeyse teorik ve kuramsal “şiddetten” başka tutuncak dal bırakılmadı, çünkü küratöryel sistemi başka bir dil ve yaklaşım asla gerektiği gibi çözümleyemez. Hatta gelin bu kez sanat’ı belirginleştirmekten, perspektiften, tüm ruhsal derinliklerinden arındırarak konuya odaklanalım. Önkabulümüz ise “her şeyin yüzeyde oluştuğu” işareti olsun. Bunun için öncelikle ayna sözcüğünün kökenine yapacağımız yolculukta Baudrillard ile eşgüdümlü olursak işimiz biraz daha kolaylaşır. Aslında o hiçbir zaman şeffaf olmayan obje(ayna), içerisine, derinliğine doğru hiçbir yara izini kabullenmeyen nesne, şey durum!
İşte İstanbul’da gerçekleşen son Bienallerin kaçınılmaz kaderi yüzyede cereyan eden benzer ayna yolculukları oldu.
Yüzeye yerleştirilen görmek ve görünmek durumu ve sanat’ın “ötekileştirilmiş” varlıkları ne denli büyük bir çelişkiyi barındırıyorsa barındırsın bir noktayı açıklığa kavuşturmakta yarar var, o da teorik –kuramsal şiddetten yana sanat çevresinin “aykırı” varoluşunu arsız bir haklikat olarak kabullenmektir.
Yüzey savunucuları kendi sunumlarına her türlü üstelemeyi(abartıyı)yüklerler, (Yahya Kemal’in ruhu şad olsun, ona göre “üsteleme işi” sadece Doğu halklarının alışkanlığıymış, gelsin bir de şimdiki zamandan Batılı Bienal’ci dostları görsün..) oysa onlarla tam zıt noktada duran bütün “ötekileştirilmişler” tam bunun tersini seçerler, onların yöneliminde hiçbir boşluğa, abartıya, gereksiz vurguya, boş kuramsal karelere yer yok, bilinçlice kendilerini her türlü psikanalatik tuzaklara atarlar, baştan birer tutunamayanlardır onlar. Sanat’ı, kuramsal yönerlimleri, felsefeyi tüketen , içini boşaltaran çevrelerle diyalog kurmazlar. Anlamın kendisi bile bazen suskudur orada.
Ama neden ve niye teorik-kuramsal şiddeten yana olanlar bazen konuşmak, yazmak gereği hissederler?
I-Sanat’ı ucuz, içi boşlatılmış ve sırtını bilinen-bilinmeyen karanlık çevrelere, kartellere dayayarak kuru gürültü bir “nümayiş’e” çevrildiği anlarda susmazlar.
II-Yaşamın, sanat’ın derin sihrini kendi benlikleri-egoları üzerinden sekteye uğratmak isteyenlerin kör cesareti kırılıncaya kadar direnirler.
III- Antik düşlerin, o bilinmeyen Selcius’un kırmızı gülü tekrar olanca ihtişamıyla açıncaya, yüreklerden havalan Simurg’un külleri savrulana kadar yaşarlar…ve tüm öteki-beriki nedenler için varlıklarını sürdürürler. Öldürücü sessizliğin bozulduğu ana kadar.

Öte yandan, Bienal çevrelerinin sosyo-orgazm yönelimli şenlikleri ise asla son bulacak değil, böylesine pervasız bir sosyo-orgazmın eleştiriye değil, kelimenin tam anlamıyla ve de tersinden, sosyo-patlara ihtiyaçları var, az biraz paklanmaları için bu gerekli! Sanat’ın derisine sızdırdıkları “kir tabakası” için bu elzem, ve Kendi sessizliklerinde “utanç”, “yarım kalmışlık”, “iç sırlar”,”greksiz ısrarlar” ve “tahakkümün sağladığı “bitmez haz-eğlence” durumuyla yüzyüze gelmeleri için bu gerekli..


Dünyevi kralların, sermayenin acımasız kurgusyla yozlaşmıştırılmış sözde kültür endüstrilerini şaha kaldırmak, gerçek yaratıcılığı, karşıt yaratıcılığı, arsız gerçeğin kendisini bile baskı altında tutarak, hakikati içten içe sınırlayan, anlamını boşaltan ve itiraz eden, çelişkiler üzerinden tavır koyan tüm sanat yönelimlerini yenilgiye uğratma çabalarını gelmişler İstanbul’un orta yerinden zavallı Brecht'e yükleyerek kendilerini tüm sorumluluklardan sıyırmaya çabalıyorlar..”İnsan Neyle Yaşar”mış! Brecht’in olağan üstü dili, dünyası, A.B fonlarının, Banka kredilerinin kurbanı oluyor, işte tam bu durumlar için Brecht o meşhur dizesini kaleme almış olmalı: ”Ne diye ansınlar adımı?”, evet, ne diye andınız adını?
Biraz “adaletli” olmak çok mu acaba?

“Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerde yoğrulan,
İyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız, kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!” –BERTOLT BRECHT

90’lı yıllarda tarihi tersinden sonlandırma çabasına tutunarak insanlığın kayıp cennetini neoliberal yönelimlerde gören Fukuyama da kendince benzerı sorular sormuştu, yanıtını da kendisi vererek, zaman yıldırım hızyıla akıyor, 2000’lı yıllardayız ve o çok övündükleri sistem(tarihin sonunu müjdeleyen neoliberal safsata) dibe vurarak açlık, kıtlık, işsizlik, kan, cinayet, savaş, umutsuzluktan başka bir “şimdiyi ve yarını” bırakmadı insanlığın avuçlarına. Geri kalmışlığı bir önkabul olarak yerkürenin birçok coğrafyasına “zorla” yutturmaya çalışan bir heyulanın tarih sahnesinde can çekişen yığılışını izlerken, bu görüntünün yanı başından tüm kavramlar, tarihin kendisini bile alt üst edilerek 11.Bienal küratörleri bizlere sözde “eğlence” meraklarını Marks, Brecht sosuna daldırarak yutturmaya çalışıyorlar.
Bu oluşumu alternatif seçim olarak sunan klikler (başta Rene Block olmak üzere, çünkü İstanbul kentinde kötü işler, eylemler, girişimlerin gen haritasında hep o ve onun önerileri, önerdikleri yer edinmiştir, geri kalanlar onun irili, ufaklı çömezleridir..yerli veya ya ”konuk” hiç fark etmiyor!) “alternatif” sözcüğünün negatif kopyalarını anlamlı ve meşru kılmak için bugüne kadar var güçleriyle çalıştılar. 9., 10., 11. Binelaller bu dibe vuruşun bayrağı olarak sanat tarihimizde yerini alacak.
Burjuvazi, bürokrasi ve sistemin tüm parçaları muhalefetin ufkunu içeriden ve dışarıdan sınırlı tutmayı sürdürecek ve bu “boğucu” tutkusunu bırakacak gibi de değil, bu pragmatik geleneğin mirası hepimizin sırtında ağır taş gibi yer alıyor. İşler bu noktaya vardıktan sonra içsel kırılmalarla geri çekilmenin, umutsuzluğa kapılmanın da bir anlamı yok. Mutlak olumsuzlukların karşısına bir içeriksiz” Hayır” sözcüğü ile çıkmanın da yararı yok, her türlü panik atak durumundan uzak, zaman sürecine yayarak sanat ortamımıza komprime tabletler yutturanlara karşı tek ve yegane aracımızla yani teorik alan ve kavramsal, kuramsal yaklaşımlarla içeriklerinin, sunumlarının nedenli boş olduğunu göstereceğiz. Eskiden yaptığımız gibi.
Bu arkadaşlara(4 küratöre ve uzantılarına) en azından Veselovski'nin Rabelas için kaleme aldığı palyaçonun toplumsal anlamını irdeleyen önemli yazısını okumalarını öneririz...belki aynaya yasıyan o "hoş ve cici görüntülerin" anlamını biraz daha derinden kavrarlar.
Ne diyordu Veselovski?
"Hakikat pratik olarak kullanılan hakların sonuncusundan ibarettir".

Bu grotesk görüntü bozukluğu, herşeyi fazlaca bastileştirerek ve suni bir soyut akıcılık ruhuyla yorumlayarak kamusal alanı işgal-iğfal durumu sanıldığı gibi kolay kolay bitmeyecek...
İşin garibi kralın çıplak olduğunu artık herkes biliyor…
İstanbul Bienal'nin ciddi ölçekli düşünsel, kavramsal, içeriksel boyuttaki sorunları 10.Bienal ile iyice açıklık kazanmıştı, süreç devam ediyor..
Rene Block ve onun önerisi ve dayatmalarıyla yıllardan beri “blok” biçiminde esir kampına dönüştürülen İstanbul Bienal arenası bu halkayı er ya da geç kıracak, çünkü yeryüzü sokakları ve caddelerinin ferahlatıcı yeni soluklara gereksinimi var, küratöryel sistemin çürümüş kadavralarına değil..
Brecht hep sokaktan yanadır, yanlış yerlerde kimse aramasın onu:

“Haklıyım, demek sık sık üstad!
Öğrencilerin de görsün bırak.
Zorlama gerçeği:
Gerçek zora gelmez.
Konuşurken dinle biraz!”-BERTOLT BRECHT

ve sözümüzü Lukacs’ın çok önemli çıkarsamasıyla bitireceğiz:
“Sanatçı toplumun neresinde duruyor?
Neyi sever, neyi sevmez veya hangi durumdan nefret eder?”- George Lukacs

Belki de bu soruyu: ”sanatçı nereye “yerleştirilmek”, “yapıştırlmak” isteniyor? Sorusuyla cevaplayarak yanıtlamalıyız.
Bienal mantığı bir “choix forcé”a dönüşmüş durumda, hiperrealizmin ta kendisi işte, gerçeğin aşırı yüklenilmiş görüntüsü ya da kendi kuyruğunu insafsızca ısıran zavallı bir balık.

Cavit Mukaddes



Image and video hosting by TinyPic



Yüksel Arslan 40 Yıl Sonra Yurdunda!..// Levent Yılmaz




Defterin notu: Yüksel Arslan'ın ilk retrospektif sergisini gerçekleştiren başta Levent Yılmaz ve Santralistanbul'a teşekkürü borç bilerek bir noktayı hatırlatmakta yarar var, kimi çevreler bu etkinliği İstanbul Bienal kapsamı, çerçevesinde sunmaya çalışıyorlar, oysa İstanbul Bienal çevrelerinin böyle bir dertleri, tasalarının hiç olmadığını herkes çok iyi biliyor..tam 40 yıl aradan sonra kendi yurdunu selamlayan yapıtlar, hafta sonundan itibaren izleyicilerle buluşacak..zaman ayırın ve İstanbul'un önemli sanat mekanlarından sayılan Santralİstanbul'da bu müthiş sergiyi mutlaka izleyin..// Borges Defteri


20. yüzyılın yetiştirdiği dünyanın istisnai sanatçılarından Yüksel Arslan’ın ilk retrospektif sergisi 13 Eylül 2009 – 21 Mart 2010 tarihleri arasında Garanti Bankası ana sponsorluğunda santralistanbul’da...

1933 yılında Eyüp’ün Bahariye semtinde doğan Yüksel Arslan, aslında, bu sergiyle, bir anlamda mahallesine de dönüyor. 1969’dan bu yana hiç Türkiye’ye gelmemiş olan sanatçı, sergi sırasında İstanbul’da olacak.
İstisnai dedim Yüksel Arslan için. Ne demek istediğimi açayım: 1933 yılında doğan Arslan’ın babası Eyüp’te bir fabrika işçisi, annesi ise bir ev kadını. İkinci Dünya Savaşı yıllarında komşuları olan bir İsveçli işadamının evinde gördüğü sessiz Karagöz filmleriyle, Eyüp’ün tepelerindeki mezartaşlarıyla, çiftleşen kediler ve köpeklerle büyüyen, uzun sarı saçlı Arslan, çizer olarak ilk ününü mahallesinde kazanır. Ondan sürekli çizmesi istenir... İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydolan Arslan, bu yıllarda edebiyat dünyasını tanımaya başlar: Camus’ler, Kafka’lar okunmaktadır bu yıllarda. Ancak lisedeki resim hocasını de zikretmeden geçmeyelim: Hakkı Anlı.
Çizmeyi kafasına koyan Arslan, dönemindeki gençlerin aksine Akademi’ye gitmemeyi seçer. Bu seçim ve bunu izleyecek birçokları, Arslan’ın bütünüyle kendine has dünyasını biçimlendiren temel yapıtaşları olacaktır. Arslan, Sanat Tarihi okumak üzere İstanbul Üniversitesi’ne gitmeye karar; sınıftaki tek işçi çocuğu odur. Hocası Mazhar Şevket İpşiroğlu, asistanı ise Sezer Tansuğ’dur.
Arslan, küçük kağıtlara, defterlere sürekli not almakta, sürekli çizmektedir: Bir okul gezisinde, herkes gezerken o tarlalara vurur kendini ve köylü kadınlarla karşılaşır: Halı ve kilim için iplik boyamaktadırlar. İlk o zaman karşılaşır doğal boyalarla. Kadınlar kök boyaları, taşları, toprağı gösterirler ona... Bu keşfe bir başka keşif de eklenecektir: Mağara devrinin boya tekniği. Bunun reçetesini de Tünel’deki Haşet Kitabevi’nden aldığı Mauduit adlı bir yazarın kitabında bulur: Kan, sperm, yumurta akı, idrar, bal vs. vs. Arslan bu tekniği yıllar içinde geliştirecek, yetkinleştirecektir.
İlk sergisini 1955 yılında Adalet Cimcoz’un Maya Galerisi’nde açtığında, herkes usta ama bir o kadar da istisnai bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunun farkındadır. Bütün eserler satılır! Yüksel Arslan’ı dünya çapında bir ressam olarak ilk selamlayanlar Sabahattin Eyüboğlu, Mazhar Şevket İpşiroğlu ve Sezer Tansuğ olacaktır. “İlişkilere, Davranışlara ve Sıkıntılara Övgü” dese de bu sergiye, insanların buruş buruş olduğu, birbirlerine açlıkla ve hayvansılıkla yapıştığı bu çizimler temelde Karagöz biçimleri aracılığıyla büyük bir İnsanlık Komedya’sına işaret eder. Sergimizde Arslan’ın az bilinen bu dönemi ilk defa kapsamlı bir biçimde ele alınacak.
Sergide, 1955 ile, Arslan’ın Paris’e gideceği ve ilk arture’leri yapacağı 1961 yılı arasını da ayrıntılı olarak ele alacağız. Bu dönemde en hayati destek, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini de çevirecek olan sanat eleştirmeni Edouard Roditi’den gelir: Onun ve kimi tanıdıklarınını tavsiyelerini dinleyen Gerçeküstücülük’ün Papası André Breton Arslan’ı Gerçeküstücülük sergisine davet etmektedir. Resimler o yılların bürokratik mevzuatı yüzünden maalesef yurtdışına çıkartılamayacaktır.
Bu dönem Arslan’ın çılgınlar gibi okuduğu dönemdir. Arslan, okuduklarından hafızasında kalanları artık kendi boyalarıyla kendi hazırladığı kağıtlara çizmektedir. En çok da erkekle kadının kimyasını, bedenlerin buluşmasını, phallus’ları. Marquis de Sade ve Lautrémont okuyan Arslan, artık imzasını ara sıra Comte de Phallus olarak atmaktadır. Ferit Edgü’den Selahattin Hilav’a, Arslan’ın bu dönemdeki resmi, edebiyat ve düşünce alanından gelme yazarlar tarafından dikkatle takip edilir.
Tekniğini giderek yetkinleştiren Arslan, Paris’teki bir galericinin, Gerçeküstücü ressamları sergileyen Raymond Cordier’nin davetiyle (ve Ferit Edgü ile Mübin Orhon’un desteğiyle) Paris’e gider. Artık, Arslan ne “Art” yani “Sanat”, ne de “Peinture” yani “Resim” olan bir tür geliştirmiştir. Bu türe bir de ad takar: “Arture”. Resim ile yazı, resim ile şiir arasında bir yerdedir “Arture”.
İlk arture’ler sarsıcı bir yıkıcılık, dolaysız bir cinsellik, inanılmaz bir hayalgücü taşımaktadır. Sartre’dan Breton’a, ama özellikle NRF’in yöneticisi Jean Paulhan’dan “Art Brut” akımının kurucu ismi Jean Dubuffet’ye, Paris yazı-çizi dünyası bu sergiyle birlikte Arslan’ın hayâl ve çizgi dünyasını selamlar. Arslan’ın arture’leri, sonradan Centre Beaubourg’u kuracak Başbakan Georges Pompidou’nun şahsi koleksiyonuna kadar girer.
Arslan’ın neredeyse eline geçen her kitabı okuduğu, sürekli notlar alıp hayvanlar ve böceklerinkiyle insanların dünyasını harmanladığı, bu harmanları makinelere bağladığı, ölümün ve hastalıkların kol gezdiği, ıstırap çeken canavarların yer aldığı coğrafyaları çizdiği bu ilk dönem, Türkiye’de neredeyse hiç bilinmiyor. Sergimizde 1962-1967 arasına ait, Türkiye’de hiç görülmemiş, bilinmeyen 50 civarında arture sunacağız.
Arture Peinture’e karşıdır, der Arslan ve kilit bir kavram karşımıza çıkar: Karşı olmak, muhalif olmak. Genelgeçer resim sözleşmelerine, boyaya, boyama tekniklerine, döneme, dönemin resmine, insanlığından çıkmış insana, herkese ve her şeye karşı olmak. Yüksel Arslan, tekniğiyle ve boyasıyla, konularıyla ve bakışıyla, artık hem kendini kabul etmiş, hem de kendini kabul ettirmiştir. Türkiye’ye dokuz ay için döner, bu dönemden kısa bir Artur(c) dizisi çıkar.
1968 ve siyasi iklim Arslan’ın arture’lerinde o muhalif yankıyı bulacaktır. Sade, Freud ve Marx. Ama Bataille, Van Gogh ve Artaud da, yani “Toplumun intihar ettirdikleri”: Düşünürler, deliler, delirtilenler. Sömürülen Afrika, sömüren Fabrika. Çalışanlar, güdülenler, muktedirler. Rimbaud ve Marx, dünyayı ve insanı değiştirme hayâlleri. Para ve sistem. Kriz ve Sistem. Bu buhranlı 1968 ve 1969 yıllarından Yabancılaşma dizisi çıkar. Büyük bir esere hazırlık gibidir bunlar. 69 sonunda bir karar verir Yüksel Arslan. Marx’ın Das Kapital’ini resimleyecektir. Bu eşi görülmedik büyük proje, çok geniş çaplı okumalara sevkeder Arslan’ı.
Kapital ve Kapital’in Güncelleştirilmesi tam 10 yılını alacaktır Arslan’ın. On binlerce sayfa okuma, binlerce sayfa not ve nihayetinde ortaya çıkan 55 arture. Bu dönem de sergimizde hakkettiği yeri alacak. Şunu da belirtmek isterim, 1965 yılından bu yana Yüksel Arslan’ın temel işi okumak ve not almak. Sabahtan akşama kadar okuyan ve defterlerine not alan Arslan, arture’lerini bu defterlerdeki yazılardan yola çıkarak çiziyor.
İki ila yedi-sekiz ay arasında bir çalışmanın ürünü her bir arture. Her biri bin sayfayı bulan Arslan’ın yirmi civarındaki not defteri, sergimizin önemli bir parçası.
1980 yılında Arslan Etkiler dizisine başlar. Okuduğu ve etkilendiği yazarlar, düşünürler, bilim adamları, sinemacı ve bestecilerin eserlerinden ve özellikle de hayatlarından yola çıkan Arslan, bu her bir etkide yaratma ile delilik, sıkıntı ile hastalık, cinsellik ile yıkım arasında gidip gelen insanın ihtişamı ile sefaletini ele alır. Bu da bir hazırlanma süreci olarak görülmeli bence. İnsan dizisine hazırlanma süreci. Bu dönemden ve hemen ardından gelen Autoarture dizisinden de yüz civarında iş sergimizde olacak.
İnsan dizisi dedim. Arslan’ın Kapital’le birlikte şaheseri. 1986 başlayan ve 1999’a kadar süren bu çalışma, belki de dünyanın en zor konularından birisine saldıran ve bunun altından hakkıyla kalkmaya çalışan bir düşünür-çizer’in ulaştığı zirveyi göstermesi bakımından da paha biçilmez bir kıymete sahip. Dünya üzerinde hayatın başlamasıyla, tek hücreli canlılarla, üreme süreçleriyle konuya bir giriş yapan Yüksel Arslan, İnsan denen yaratığı biyolojik, kimyasal, toplumsal, düşünsel ve ruhsal tüm bilgilerle kuşatmaya çalışır bu dizide.
Bu dizi için okunmuş kitaplar kaynakçasına bakmak bile, ruhsal hastalıklarla kimyasal ve biyolojik olanın kesiştiği yerde Arslan’ın ne denli özgür ve istisnai bir bakış geliştirdiğini gösterir. Bu muhteşem dizi, neredeyse eksiksiz bir biçimde yeralacak santralistanbul retrospektifinde.
1999 sonrası Arslan tekrar Etkiler’e döner. Bu kez dizinin adı, Yeni Etkiler’dir. Yine okumak, yine okumak, yine okumak. Yine dolan defterler ve her biri kendine has, biricik, tekil, taklit edilemez hayatlar.
Yine delirtilenler, yine delirenler, intihar edenler, sevenler ve haksızlıklara karşı koyanlar, sevişenler, düzüşenler, dünya nimetlerinden mahrum kalanlar, acı çekenler. Yeni Etkiler de Türkiye’de bilinmeyen bir dizi. Bunlar da santralistanbul’da olacak.
Demem o ki, 20 yüzyılın yetiştirdiği en istisnai sanatçı Yüksel Arslan, Avrupa, Amerika ve Türkiye’deki koleksiyonlardan derlediğimiz beş yüzün üstünde resmiyle, bu resimlere eşlik eden ve onun düşünce, hayal, resim dünyasını biçimlendiren unsurları açıklayan yardımcı metinler, fotoğraflar ve kayıtlarla altı ay boyunca santralistanbul’da olacak. Değil İstanbul’da, dünyada bile bunca kapsamlı bir retrospektif az görülmüştür. Bunca istisnai bir ressama, istisnai bir sergi hazırlamak istedik. Siz de umarım buna katkıda bulunmak istersiniz.

Levent Yılmaz


Sanat, Düşünce ve Özeleştiri..// Mehmet Yılmaz



Arkadaşlar arasındaki günlük söyleşilerimizde söz felsefeye gelince, ağız birliği etmişçesine “felsefe mi, elbette çok önemli, sanatçı mutlaka felsefeyle ilgilenmeli, hatta beslenmeli” deriz. Şimdiye kadar yakın çevremden kimsenin “felsefe sanat için gereksizdir, bulaşmamak lazım” dediğini işitmedim. Benzer şekilde, felsefe camiasının da sanatı önemsediği hepimizin malumu olsa gerek.

Peki ama, sanatçı ve filozof arasındaki ilişkide tarafların birbirine bakışı gerçekte nasıldır? Birbirini anlama konusunda genellikle felsefe tayfasının sanatçı tayfasına göre daha meraklı ve gayretli olduğu görünüyor (ne derecede başarılılar, bu ayrı bir konu). Davranışlarının farklı olmasının nedeni, belki de bu iki disiplinin huy, araç ve amaçlarında aranmalı.

Öteden beri, sanat doğrudan felsefenin bir nesnesi (daha doğrusu, nesnelerinden biri) olagelmiştir. Oysa, felsefe doğrudan sanatın nesnesi olmamıştır.

Filozoflar kendi dünyalarını kurarken, diğer konularının yanı sıra şu ya da bu derecede sanata da değinirler, bazı örneklerini sanat yapıtlarından seçerler. Örneğin gerçek ve taklit gibi sorunları somutlaştırmak için Platon’un sanata başvurduğunu biliyoruz. Sanatçıyı küçümsemiş ve kontrol altında tutmak gerektiğini iddia etmiştir filozof. Tabii, bunun nedeni aslında sanatçının ayartıcı ve saptırıcı gücünden korktuğu içindir. Ama filozoflar genelde sanatı önemser; hatta Nietzsche gibi hızını alamayanlar sanatçılığa bile soyunur. “Sanat nedir, sanatçı kimdir, yanılsama nedir, imge nedir, imgenin gücü nereden gelir, sanat yapıtının kökeni nedir?...” diye durmadan sorular icat eden, kavramlar üreten, yanıtlar bulmaya çalışanlar, sanatçılar değil filozoflardır. Sanat felsefesi ve estetik gibi disiplinler de zaten onlar tarafından kurulmuştur.

Sanatçı tayfasına gelince, felsefeye olan ilgileri bağlı oldukları türe göre değişmektedir. Örneğin, edebiyatçıların felsefeyle görsel sanatçılara kıyasla daha içli dışı oldukları görülüyor. Bunun nedeni, bir çeşit dil ortaklığı olsa gerek. Demek istediğim, edebiyatçıların da filozoflar gibi yapıtlarını kavramlarla, sözcüklerle kurmalarıdır. Öte yandan, görsel sanatçıların büyük çoğunluğunun felsefe dünyasına bizzat filozof ve estetikçiler aracılığıyla değil, daha çok onlardan devşirdiği kavramlarla ilerleyen eleştirmenler aracılığıyla aşina olduğu gibi bir izlenim içinde olduğumu söyleyebilirim. Sanat eleştirisi okumak, felsefe ve estetik okumaya göre daha pratik ve kolaydır çünkü. Ressam ve heykeltıraşların birçoğunun, Nietzsche’nin ‘sanatçılar entelektüel hafifsıkletlerdir’ sözünü haklı çıkarmak için anlaştıklarından ciddi ciddi kuşkulanmaya başladım desem yeridir! Şaka bir yana, sanatçılar bildiğimiz felsefe dünyasına çok ilgili davranmamış olsalar da, bu, onların bir felsefe (görsel araçlardan meydana gelen bir felsefe) yaratmadıkları anlamına gelmez elbet.

Özetle, felsefe ciddi, meraklı ve tutkulu bir âşık rolü oynarken; sanatsa güzel, aklı bir karış havada ve biraz da muzip bir sevgili gibidir. Hiç kuşkusuz aşığının kendisiyle ilgilenmesinden hoşnuttur bu sevgili; ama yine de kendini açmaya, hele hele teslim etmeye o kadar da istekli değildir. Belki de felsefenin yalnızca kendisinin peşinde koşmadığının farkında olduğu içindir. Öte yandan, zaten sanatın tek talibi de felsefe değildir.

Fazla ilgiden sarhoş olmuş vaziyette, bütün taliplerine sanki şöyle der sanat: “Bedenimi satın alabilirsiniz ama ruhumu asla!” Gerçekten de bedeni satılıktır sanatın. Tabii, irili ufaklı parçalara ayrılarak dört bir yana savrulmuş bir haldedir bu beden. En önemli parçaları ya bir avuç iş adamının ya da devletin elindedir. Ruhuna gelince, ne menem bir şey, zaten kendisi bile bilmez. Ancak, iddia ettiği gibi gerçekten de kimseye ait değildir ruhu. Her yerde hazır ve nazırdır, tanrı gibi, nerde anılırsa oradadır.

Ben izninizle felsefecilerin sanata nasıl baktıklarını es geçip, sanatçıların (özellikle de görsel sanatçıların) felsefe dünyasına ilişkin yaklaşımlarına getirmek istiyorum sözü. Tabii, sanatın gidişatını değiştiren, modern ve postmodern sanatın köşe taşları sayılan sanatçılardan vermek istiyorum örneklerimi.


1. Gustave Courbet (1819–77).

Resimde gerçekçilik akımının adını koyan sanatçıdır Courbet. “Ben hiç melek resmi yapmadım, çünkü hiç melek görmedim” sözü ona aittir. Bu görüşünden ötürü, Courbet’ye olgucu denebilir belki (o yıllarda Auguste Comte olgucu felsefeyi olgunlaştırmıştı). Ancak, daha çok kendi zamanındaki anarşist ve sosyalist düşüncelere ilgi duymuştur sanatçı. Aslında zengin bir mülk sahibinin oğlu olmasına karşın, “mülkiyet hırsızlıktır” diyen Proudhon (1809–1865) ile kurduğu dostluğun da etkisiyle, anarşist ve sosyalist çevreyle içli dışlı olmuştur. Bu yüzden, tarafsız bir olguculuktan ziyade, “asıl mesele dünyayı açıklamak değil, değiştirmektir” diye özetlenebilecek bir düşünceye bağlanmıştır.

1840’lı yıllardan itibaren işçi sınıfından figürleri resimlerinin kahramanı haline getirmesinde anarşist ve sosyalist düşüncenin büyük payı vardır. 1855’te eserleri Dünya Sergisi’ne kabul edilmeyince, resmî makamlara inat, ayrı bir binada Gerçekçilik adı altında kişisel bir sergi düzenlemiştir (ki bu, sanat tarihinde ilk kişisel sergi olarak bilinmektedir). Daha da ileri gitmiştir Courbet: 1871’de Paris ayaklanmasına katılmış, Komün yönetimi tarafından da Sanat Birliği başkanlığına getirilmiştir. Komün’ün bazı uygulamalarına karşı çıkarak görevinden istifa etmesine karşın, iki aylık Komün’ün devrilmesinin ardından I. Napoleon’un zaferlerini yücelten Vendôme Sütunu’nun yıkılmasında parmağı olduğu gerekçesiyle tutuklanmış ve para cezasına çarptırılmıştır. Sanatçı, bu cezayı ödemektense İsviçre’ye kaçmayı tercih etmiş, ömrünü orada tamamlamıştır. Özetle, Courbet düşünce ve eylem diyalektiğinin sanat dünyasındaki en çarpıcı örneklerinden biri olarak durmaktadır karşımızda.


2. Paul Cézanne (1839–1906).

Modern resmin babası olarak kabul edilir Cézanne. Emile Bernard’ın kendisiyle yaptığı bir söyleşide, felsefe dünyasına nasıl baktığının ipuçları vardır:

E.B.: “Pascal, bir insanın her zaman görebileceği bir nesneyi resme aktarmasını, yararsız bir iş diye yorumluyordu. (...) Pascal bu işi hem boş hem de güç bir eylem olarak kınamakta belki de haklıydı. (...) İşte bu nedenle, nesneyi aşarak ideal düşünceye ulaşmak gerekiyor.”

P.C.: ... “İnanın bana, bütün bu sözlerinizin fazla bir önemi yok sanat açısından, tümü de üniversitelere özgü kuruntular...”

E.B.: “Demek resim söz konusu olduğunda, işin düşünce yönü size yararsız görünüyor.”

P.C.: “Evet... Yalnızca gösterişli bir söz yığını; bense, sanatsal söyleme aktarmak isterim bu sözleri... Bunu yapmak için de, kendimi aradan çıkarıyorum, her şeyi resimlerimin söylemesini istiyorum. Adına doğa dediğimiz büyük kitap varken, her şeyin en güzeli olan bu sonsuz görüntü önünde ressamlar sanat üretirken, düşüncelere neden gerek duyayım?”

Bu bize neyi gösteriyor? Onun düşünce ve kuram karşıtı olduğunu mu? Belki. Gerçekten de, hem uygulama hem kuram bağlamında artık geçmişte kalması gerektiğini düşündüğü, ancak halen direnmekte olan estetik ilkelere karşıydı Cézanne. Bu tutumunu yönlendiren güçse, içinde yaşadığı ve beyninin bütün kıvrımlarına nüfuz eden zamanın ruhundan başkası değildi.

Onun karşı çıktığı ilkeler, soylu sınıfın himayesinde gelişmişti. Oysa şimdi yenilik (modernlik) zamanıydı. Geleneksel ilişkileri darmadağın eden, her şeyin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip alan ve kurduğu piyasa mekanizmasıyla yeni bir sanat ortamı yaratan burjuva sınıfı vardı iktidarda. Ve soylu sınıfı saf dışı bırakan bu yeni sınıf gözlerini öte dünyadan bu dünyaya, şimdi ve burada olan şeye çevirmişti. İşte burjuvazinin gördüğü bu dünyayı (tanrısız ve dinsiz, yani laik dünyayı) resimlemiştir Cézanne. Ancak bir kez daha vurgulamakta yarar var: O, belli bir felsefî görüşü bilinçli bir şekilde resmine aktarmamış, daha çok, sezgisi sayesinde yeni bir resim felsefesinin (dünya tasarımının) öncülüğünü yapmıştır.

Aslında Cézanne ve onu izleyen modern ressamların hemen hepsi yalnızca felsefeden (yani, filozoflar tarafından yaratılan kavramlar dünyasından) değil, edebiyattan da uzak durmuşlardır. Sözcüklerle kurulan dünya ile renklerle kurulan dünyanın birbirinin işine burnunu sokmasını istemiyorlardı çünkü. Bu, her alanın kendinden ibaret hale gelmesi gerektiği yolundaki safçı anlayışın bir yansımasıydı. Öyle ki, bitmiş bir resmi anlatmaya çalışırken bile mümkün olduğunca sözcüklere başvurulmamalı diyenler vardı.


3. Pablo Picasso (1881–1973).

20. yy’ın ilk yarısının tartışmasız en önemli sanatçısı sayılan Picasso’nun gerek özel gerek genel bağlamda, sanatla ilgili kuramsal açıklamalardan kaçındığı bilinmektedir. Ona göre, bir sürü gereksiz laf kalabalığıdır kuram ve eleştiri. 1923’te verdiği bir demeçte bu konudaki yaklaşımı oldukça nettir:

“Matematik, trigonometri, kimya, psikanaliz, müzik ve daha ne varsa, kübizmi açıklamak için hepsi devreye sokuldu. Teorilerle insanları kör eden, kötü sonuçlar doğuran bu girişimlerin hepsi –saçmalıktır demeyeceğim ama– edebiyattan başka bir şey değildir.”

Sözcüklerle kurulan dünya ile renklerle kurulan dünyanın ayrı şeyler olduğu yolundaki modernist eğilimin yansımasıdır bu görüş. Ancak, aynı demecin bir başka yerinde şunları söyleyen de yine kendisidir.

“Hepimiz biliyoruz ki, sanat doğruluk alanına ait bir şey değildir. Doğruyu –en azından, anlamamız için bize dayatılan doğruyu– fark etmemizi sağlayan bir yalandır sanat. Sanatçı, yalanlarının doğruluğuna başkalarını ikna edecek yolu bulmalıdır.”

Oldukça okkalı sözler bunlar. Ressamdan çok sanki bir filozof var karşımızda. Ancak bu tür beyanlarının çok ender olduğunu belirtmeliyiz. Bütün büyük ressamlar gibi, öncelikle plastik araçlarla kurmuştur dünyasını. Bu dünyayı şöyle okuyabiliriz: “Hiçbir şey mutlak değildir. Bütün denilen şey, aslında parçalardan oluşmuştur. Her parça hem özerk, hem de diğerleriyle ilişkilidir. Nesne, olgu ve olaylar tek bir noktadan kavranamaz. Şu an durduğumuz yer sabit olsa da, düşüncemizle her yerde gezinebilir, karşımızdakini istediğimiz gibi görebilir, yeniden kurgulayabiliriz.” Bu, resim aracılığıyla kendini gösteren diyalektik bir felsefedir. Şair Apollinaire, kübizmi kavram ressamlığı olarak tanımlarken işte bunu kastediyordu.


4. Marcel Duchamp (1887–1968).

Duchamp, yukarıda örneklediğimiz sanatçılarla kıyaslandığında, kavramlar dünyası (felsefe, edebiyat ve sanat tarihi) ile daha içli dışlıydı. Duchamp’a kadar “sanat nedir”, “estetik nedir”, “bir sanat yapıtı estetik olmak zorunda mıdır”, “sanat vazgeçilmez bir etkinlik midir” gibi soruları daha çok felsefe çevresine havale etmişti sanatçılar. Onun girişimiyle bu kez sanat çevresi de ilgilenmek zorunda kalmıştır bu ve benzeri sorularla. Dahası, felsefe camiası da geleneksel tutumunu gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Sahi, “bir seri üretim nesnesi, örneğin bir idrar kabı sanat bağlamına girebiliyorsa eğer, sanat ve sanat-olmayan nedir?” “Bir nesnenin sanat yapıtı haline gelmesi hangi koşullara bağlıdır?” “Yapıt ille de biricik mi olmalıdır? “Bireysel emeğin belirleyiciliği şart mıdır?”

Oysa yanıtı çoktan fark etmişti sanatçı. Gerçekten de bir nesnenin sanat yapıtı olabilmesi için, birinin o nesneyi seçmesi, bağlamından kopararak ona yeni bir düşünce (anlam) yüklemesi ve basitçe sanat yapıtı demesi yeterliydi. Emek ve güzel biçim, olmazsa olmaz değer kalemleri değildi. İşte bu keyfiyeti keşfetmişti sanatçı. Müzeler, yaratılış bağlamlarından koparılarak sanat bağlamına sokulan ve dolayısıyla sanat yapıtı haline getirilen nesnelerle doluydu çünkü. Örneğin, tarihöncesi dönemlerde mağara duvarlarına yapılan resimler “sanat” amacıyla yapılmamıştı. Ancak insanlık o resimleri “sanat” kapsamına almıştır. Yine, örneğin kiliseler için yapılan resim ve heykeller de sanattan çok öncelikle dinsel amaçlarla yapılmışlardı. Rönesans döneminde kiliseye giden insanlar, duvarlarda öncelikle “İsa, Meryem ve Havariler” görüyorlardı. Oysa aynı resimler kiliseden bir sanat müzesine götürüldüğünde, bağlamlarını kaybetmişler, başka bir bağlama geçmişlerdi. Artık insanlar müzeye “İsa, Meryem ve Havariler” değil, bir “Rafaello”, bir “Leonardo” görmeye gitmeye başlamışlardı.

Ancak Duchamp’a göre, bir tehlikesi vardı sanatsal nesnelerin: Alışkanlık yapıyordu. Alışkanlığınsa bir çeşit uyuşturucu etkisi vardı zihin üzerinde. Bu yüzden de vazgeçilmez bir şey değildi sanat. Vazgeçmesek bile, sürekli değiştirilmesinde yarar vardı. Özetle, yoksayıcı ve anarşistçe bir tutumla Duchamp sanat dünyasına, zihinlerimize bir çomak sokmuştur.

Duchamp da tıpkı Picasso gibi bir imgekırıcıydı. Ancak bir fark vardı aralarında. Picasso yıkmakla kalmamış, yeni bir düzen kurmuş; Duchamp’sa yalnızca yıkmış, yıkıntıları kendi haline bırakmıştır. Özetle, bir ölçüde Picasso ‘büyük anlatı’ geleneğine bağlı kalmış, Duchamp reddetmiştir.


5. René Magritte (1898–1967).

Gerçeküstücü sanatçılardan Magritte görüntü, gerçek ve kavram arasındaki ilişkilere kafa yormuştur. Amacı şaşırtmaktan ziyade düşündürmektir. Sanki ressam değil, bir felsefeci gibi yaklaşmıştır nesnelere, görüntülere. Hegel, Heidegger, Sartre ve Foucault’dan metinler okumuş; resim aracılığıyla iletişimde bulunan bir düşünür olarak tanımlamıştır kendisini.

“Bir dildeki anlam nasıl oluşur?”, “bilim dili, şiir dili, beden dili, resim dili gibi şeyler ne anlama gelir?”, “nesne ve kavram arasında nasıl bir ilişki vardır?” gibi felsefî meselelerle ciddi ciddi ilgilenmiştir. Yani, sınırda oturan ama ekmeğini komşu ülkenin topraklarından kazanan türden biridir.

Magritte, komşudan beslenmiş beslenmesine, ancak, karşılıksız bırakmamış, dostluklar kurmuştur. Örneğin, Foucault onun bir resmini yorumlamış, Bu Bir Pipo Değildir adıyla küçük bir kitap yazmış; Magritte de New York’da Kelimeler ve Şeyler adlı bir sergi açmıştır. Bu arada, 1960’larda ortaya çıkacak olan kavramsal sanata bir koldan öncülük etmiştir (ancak ne hikmetse, kavramsal sanatçılar onun adını pek anmazlar).



6. Joseph Kosuth (d.1945).

Kavramsal sanatın kurucu ve sözcülerinden olan Kosuth, sanat eğitimine ek olarak felsefe ve antropoloji de okumuştur. Sanatçı görüşlerini, bir yandan Wittgenstein’ın tartıştığı dil ve imge ilişkisinden, bir yandan Kant’ın ‘Çözümsel ve Bireşimsel Önermeler’ hakkındaki tezlerinden ve bir yandan da Reinhardt’ın 1962’de yayımladığı “Sanat Olarak Sanat” makalesinde dile getirdiği totolojilerden yararlanarak oluşturmuştur. Bütün bunların sonucunda, sanatçı olarak görevinin yapıt üretmekten çok, sanatın neliği üzerine kafa yormak, sanatı sorgulamak gerektiği sonucuna varmıştır. Bu yüzden, onun metni, bir sanatçıdan çok bir felsefeci ya da eleştirmeninkine benzer. 1969’da yazdığı “Felsefenin Ardından Sanat” adlı ses getiren makalesinde öne çıkan görüşleri ana hatlarıyla şöyledir:

“Estetik ve sanatı birbirinden ayırmak gerekir. (…) Geçmişte, sanatın başlıca iki işlevinden biri, onun dekoratif değeriyle ilgiliydi. Bu yüzden, ‘güzel(lik)’ ve nihayetinde beğeni ile ilgilenen herhangi bir felsefe kolu, kaçınılmaz olarak sanata da el atmak zorunda kalıyordu. Bu ‘alışkanlık’, sanat ve estetik arasında kavramsal bir bağ olduğu fikrini getirdi; ki bu doğru değil. (…) Tamamen saf estetik bir nesne, dekoratif bir nesnedir; çünkü dekorasyonun birinci görevi (Webster’daki anlamıyla) , ‘bezemek, süslemek ve daha çekici yapmak için bir şey eklemek’tir ve bunun tad (zevk) almayla çok yakından ilgisi vardır. Kısaca, bu da bizi dosdoğru ‘Biçimci Sanat’a ve ‘Biçimci Eleştiri’ye götürür. (…)

Bana göre, ‘sanatçı olmak, şimdi artık sanatın doğasını sorgulamak, incelemek demektir. Eğer biri kalkıp resmin doğasını sorgularsa, sanatın doğasını sorgulamış olmaz. Eğer bir sanatçı, resim ya da heykeli kabul ederse, bu sanatlarla süregelen geleneği de kabul etmiş olur. Çünkü ‘sanat’ kavramı genel, resim (ya heykel) kavramı tikeldir. Resim, sanatın bir ‘tür’üdür. Resim yapıyorsanız, bu tavrınızla, sanatın doğasını sorgulamıyor, ancak benimsiyorsunuz demektir. (…)
Sanatın doğası, ancak sanatın doğasına dair yeni öneriler getirilerek sorgulanabilir. Ve bunu yapmak isteyen sanatçı, geleneksel sanattan kalan dil mirasını artık düşünmemelidir.”

Kosuth’un en bilindik işlerinden biri Bir ve Üç Sandalye adlı yerleştirmesidir. Bir ağaç sandalye, aynı sandalyenin fotoğrafı ve sandalyenin sözlük tanımından oluşmaktadır bu iş. Alışıldık resim ve heykel mantığından değil, hem Duchamp’ın ortaya attığı sorunlar, hem de Platon’un yüzyıllar önce tartışmaya açtığı ‘gerçek (asıl varlık - ilk örnek)’, ‘gerçeğin taklidi’, ‘gerçeğin görüntüsü’ ‘gerçeğin kavramsal ifadesi’ gibi felsefî sorunlar ışığında değerlendirilmelidir.


Sonuç

Sanatçıların felsefe dünyasına (yani, filozof metinlerine) olan ilgileri farklılıklar göstermektedir. Büyük çoğunluğu, filozof metinlerine ya uzak kalmış ya da temkinli yaklaşmıştır. Felsefî metinlerle sıkı fıkı olanların sayısı oldukça azdır. Ancak, istisnasız bir gerçek var ki o da şudur: Bütün büyük sanatçılar, bağlı oldukları disiplinlerin araçlarıyla birer dünya kurmayı, yeni düşünceler geliştirmeyi ve kendilerinden sonra gelenlere yeni yollar açmayı başarmışlardır. Sanırım, “sanatçı, filozoftur” diyenler bunu kastediyor. Kabul.

İyi ama, bu mantıktan gidilirse, farklı dallarda çalışan bilimcilerin de kendilerince birer dünya kurduklarını kabul etmek zorunda kalırız. Gerçekten de, tıpkı bir ressam ya da besteci gibi, örneğin fizikçi de, biyolog da, tarihçi de, toplumbilimci de kendince yöntemler, hipotezler, kuramlar geliştirir, kısaca bir dünya kurar; yani kendi felsefesini oluşturur.

“Akıllar pazara çıkarılmış, herkes kendi aklını satın almış” diye bir atasözümüz var. Gördüğüm kadarıyla genel durum bu. O halde sormak isterim: herkesin kendi aklı, felsefesi varsa, herkes kendince filozofsa; filozofların, düşünürlerin metinleri kimler için acaba?

Disiplin olarak felsefe (sanat ve bilimin yanı sıra) düşünmeyi, akıl yürütmeyi ve eleştiriyi öğrenmenin, başka seçeneklerin varlığını görmenin, soyutlamanın en önemli yollarındandır. Tabii bu sözlerim, belli bir felsefî görüşün resimlemesini yapmayı önermek şeklinde anlaşılmamalı. Zaten, ‘yaratma anı’nda belli bir felsefî dizgeye göre davranan sanatçı, kendini sınırlamış olur. Ben yalnızca, düşünsel anlamda beslenmekten, zenginleşmekten, en azından aşina olmaktan söz ediyorum.

Mehmet Yılmaz


ALEF- BORGES // Deniz Şarman



ALEF- BORGES - Deniz Şarman

Derdin sendendir bilmezsin,
Çaren de sendedir görmezsin,
Evrende bir noktayım sanırsın,
Tüm alemler kainat
sen de özetlenmiştir de,
Görmezsin.

Hz. Ali

Oysa Alef ‘te BORGES hepsini görmüştür. Durağanlık evrenin yaratılışına ters düşmektedir. İnsan bu hareketliliğin içinde kendisini rahat bırakırsa (ki bu ancak evrenin temel yapısına uyum sağlayacak çalışmalarla veya tamamen doğal olan yapımıza dönerek olabilir) yani evrenin bir parçası olma özelliğinin, tam olarak bilincine varırsa ve bunu kabullenirse, o zaman o parça olmanın işlevini tam olarak yerine getirebilir. Yani kişi tam olarak, salt kendi olabiliyorsa, kendini tam olarak ortaya koyabiliyorsa, o zaman evrene dahil olabilir.

Ancak o zaman tam olarak kendine ve dahil olduğu bütünlüğe yarar sağlayabilir. Ayn Rand’ın Roark’ı bu konuda önemli bir örnektir ve bu karakter gibi kendisini ortaya koymuş yüzlerce örnek vardır. Onun için biz zaman zaman bir yazar veya bir sanatçının etkisinde kalmaktan fazla gocunmamalıyız. O yazar veya gerçek sanatçının kendisini ortaya koyduğu anlardır bizi etkileyen.

Her kişinin yeteneği farklı olduğu için onun bilgilenmesi görüş ve algılaması da farklıdır. Biz bu etkilenme ve ilgi (sevgi) ile onun gelmiş olduğu noktaları algılayarak o kişinin yarattıklarından yararlanırız. Bu durum o noktaya takılıp kalmamızı gerektirmez . Yalnızca hepimiz bir bütünün parçalarıysak eğer, o parçayı tam olarak algılamamıza sebep olur. Bu da bütünleşmemizi evrenselleşmemizi sağlayan önemli bir faktördür. Her şey gibi biz de durağan değil de akıp gitmekte isek zaten algıladığımızı da içimize alıp sürecimize devam ederiz.

Etkilenmek; “o olmak” değil, onu da içine alıp bakış açımızı zenginleştirerek, hoşgörümüzü geliştirerek, kabullenerek olağan sürecimize devam edebilmektir. Bu da güzeldir, sevgidir. Sevgi hazmederek içine almak, dahil ederek akmaya devam etmektir. Eğer bir yerde takılırsa sevgi olmaktan çıkıp tutku olmakta, tutulduğu dala ve kendisine zarar vermektedir. Çünkü sevgi özgürlüğü kısıtlayıcı olunca yani tutuklayıcı tutsak edici olunca sevgi kavramının zıt tını oluşturmaya başla ki bu tutsaklıktır, durağanlıktır. Tutsaklıklarsa yaratılışa aykırıdır, sıkıntılar, buhranlar bundan doğar. Sevginin özünde öz kavramlardan oluşan özgürlük ve akıcılık vardır.

ÖZGÜRLÜK = Özümüzün Gürlemesi , değil midir....Ne güzel bir kelime türetimi ......Özü, gür olarak bırakabilmek... Burada başıbozuk bir özgürlüktensöz edilmiyor. İçimizdeki özü ortaya koymak, yani özü tam olarak yaşayabilmek , görünebilir hale getirebilmektir. Zor ama çok güzel olandır. Özgürlük kavramına tam olarak varmak

SEVGİNİN ta kendisidir.

Deniz Şarman


11.Bienal (Karşıtı)"etkinlikler"!..


Tüm " karşıt görsel çalışmaları" görmek için,
"Beğenal" oluşumun sayfasını takip etmenizi öneririz:
http://www.myspace.com/begenal


Kirpi Şiir: II. SAYISI ÇIKTI!..



Kirpi Şiir dergisi yazın mavi sularında yol almaya devam ediyor..
Farklı tasarımı ve duyarlı yaklaşımı-içeriğiyle ve benimsenen üslûpla editöriyal tahakkümü bertaraf ederek tüm renklere, soluklara açık sayfalarıyla ikinci kez hepimizi selamlıyor..
İkinci sayıda şiirlerle beraber potik düzlemdeki yazılar da dikkat çekicidir...// defter

Şiir ve Yazılarıyla:

Volkan Hacıoğlu, Tarık Günersel, Öztürk Uğraş, Doğan Ergül, Özge Dirik
Halim Şafak, Emel İrtem, Ali Duran Topuz, Halil Cem Aydemir, Hayri K.Yetik , Engin Turgut, Fikret Demirağ, Halim Şafak, Hüseyin Peker , Oğuz Özdem A. Galip, Mehmet Aktun, Sadık Yaşar, Mesut Aşkın, Zafer Yalçınpınar, Şeref Bilsel , Z. Ekin Karabay , Taylan Asır , Salih Aydemir.

Dergi /satış noktalarından:
Beyoğlu-Taksim

Mephisto
Ada Müzik
Pandora
İstiklal Kitabevi
Semerkant Kitabevi
Simurg Kitabevi
Robinson Cruose
İnsan Kitabevi
Remzi Kitabevi

Fatih

Ağaç Kitabevi

Kadıköy

Genç Mephisto
Nazlı Kitabevi

Beşiktaş

Rüştü Kitabevi
Kabalcı Kitabevi


İzmir

İletişim Kitabevi
Yakın Kitabevi

Ankara

Dost Kitabevi

Diyarbakır

Urartu Kelepir Kitabevi
Kafka Kitabevi


Eşkişehir

İnsancıl Kitabevi

Kıbrıs
Kıbrıs Işık Kitap Evi

İnternet Satış Noktaları:

http://www.cekirdekshop.com/
http://dukkanlar.gittigidiyor.com/Cekirdek_Shop/


Kırmızı Lokomotif // Hakan İŞCEN



O treni ben çaldım. İster inanın ister inanmayın, hayatım boyunca yegâne hırsızlığım buydu. Rayların üzerinde salına salına giden o şey, sadece bir lokomotif değil, ilk gördüğüm andan beri uykularımı renklendiren kırmızı bir düştü… Üstelik bu düş, kendi başına hareket ediyordu.
Ben, subay çocuğu olarak çok fakir sayılmazdım. Ama babası yağ tüccarı olan Sinan, kesinlikle mahallenin en zenginiydi. En güzel oyuncakların da onda olması, peşinen kabullendiğim bir kaderdi. Kocaman ahşap bir sandık içindeki o rengârenk hazineye, Sinan’ın sudan sebeplerle bana kızıp küsmediği zamanlarda dokunabiliyordum sadece. Tabiî, bin bir tembihini de sineye çekmek şartıyla:
“Duvara sürtmek yok!… Merak edip içini açıp bakmak yok! Bahçeden dışarı çıkarmak yasak!”
Kağıt kanatlı tahta uçaklar, farları yanan kurmalı otomobiller, çatapat patlatan kovboy tabancaları, minik kurşun askerler… Ama ne olursa olsun, benim gözüm ondaydı;
o lokomotifte! Sonunda dayanamadım, çaldım! Annem fark edene kadar da kontrplak üstüne kibritlerden ray yapıp odamda gizli gizli, doya doya oynadım. Pişman olmadım mı; oldum tabiî! Neden raylarını da çalmamıştım ki?... Kitapta okuduğum o meşhur gangsterin dediği gibi, “Çok istediğin bir şeye sahip olmak için Tanrı’ya dilekte bulunacağına, onu çalıp ‘Beni affet’ diye dua etmek…” daha çok işime gelmişti. Annemin zoruyla Sinanların kapısına gizlice lokomotifi bırakana dek, bu günahımın sefasını bir haftalığına da olsa, sürdüm… Daha sonra başına bir sürü iş havale ettiğim Tanrı, beni bu konuda affetti mi, bilmiyorum. Ama benim trenlere olan düşkünlüğüm daha da alevlendi.

Lisedeyken yaz tatillerinde Adana’ya dedemlere, daha sonraları da iş için Ankara’ya, her fırsatta trenle gittim. Hatta yurt dışında bile, hep tren yolculuklarını yeğledim. İlaç şirketlerinin bana sağladığı bedava olanaklarla, Almanya’nın ülkeyi baştan başa geçen dakik trenlerinden, Japonların teknoloji harikası hızlı trenlerine kadar, bir çoğuna bindim; keyifli yolculuklar yaptım. Ama yine de bunların arasında hiç unutamadığım, yıllar önce, o Ankara’ya yaptığım seyahatti.

***

Erkan’la Ankara’ya, Türk Diyabet Vakfının o yılki kongresine gidiyorduk. Bu kez yataklıda yer bulamayınca, Boğaziçi Ekspresinde karar kılmıştık. Çapa’dan başlayan arkadaşlığımız, doktor çıktıktan sonra gerçek bir dostluğa dönüşmüş, hayatlarımızın en önemli hemzemin geçitlerinde, farkında olmadan hep birbirimizi arar olmuştuk. Ben, Selma ile evlendikten sonra, işi biraz abartarak kardeşi Neslihan’ı, Erkan’a baş göz etmeye çabaladıysam da, kayda değer bir sonuç alamamıştım.

Pencereden hızla akıp giden peronlara, evlere, ağaçlara bakarak her zamanki gibi yolculuğun zevkini çıkarmaya çalışırken, başını mesleki bir derginin arasına gömmüş Erkan’a da takılmadan duramıyordum:
“Oğlum, sen tam bir ineksin… Bu kez de Hulusi Hocanın kürsüsüne gözünü diktin değil mi?... Biliyorum; adamın ayağını kaydıracaksın… Yazık adama. Kaldır kafanı bir bak; Bostancı!...
Bu deniz… Adalar… Bir zamanlar bu sahil yolu; tamamen denizdi. Şu Çamlık Çay Bahçesi’nin dili olsa da, konuşsa… Geçip giden hayatın farkında mısın sen?”




“Sen bu yüzden hâlâ hastane köşelerinde sürünüyorsun. Rahatsız etme beni! Hem Hulusi gibi titrek elli, yaşlı hocalardan öğreneceğim bir şey yok artık!”
Bazen öyle olur ya; en yakınınızdaki insana dair o âna dek hiç düşünmediğiniz bir şey, hiç olmayacak bir yerde, ansızın aklınıza düşer; hem şaşırır hem utanırsınız. Sanırım, ben ilk tanıştığım günden beri -Oyuncakları rüyalarımı süsleyen Sinan gibi- Erkan’ı da kıskandım.
O, geleceğin en gözde cerrah adaylarından biri olarak benden çok daha başarılıydı. Üstelik,
daha yakışıklı…
İşte, ben bu sese, daha doğrusu ray boşluklarının insanı bu dinginleştiren tık-tıklarına hayrandım. Tren geleceğe doğru yol alırken, bu ses, seni nasıl da geçmişe götürüyor… Yaşadığın şehirden uzaklaşıp yabancı bir kente giderken, küskün ve tedirgin ruhlar için melankolik bir senfoni:
Tık-tık… Tık-tık… Tık-tık…
Hayatımı daha yeni yeni düzene sokmaya çalışıyordum. Selma ile boşanalı beş ay, on iki gün olmuştu. Kapıyı her defasında anahtarımla açmaya ve beni soğuk bir karanlığın kucaklamasına henüz alışıyordum… Yalan! Aslında buna hiçbir zaman alışamadım! Selma ayrılma konusunda o kadar kararlıydı ki, karşı koyacak gücü kendimde bulamamıştım. Sadece “Olmuyor.” dedi.
“Birbirimize bunu yapmayalım Volkan… İşi zorlaştırma; birbirimizi koruyalım…”
Birbirimize yapmamamız gereken şeyi, anlayamadığım halde, bunları her zamanki gibi öyle bir ses tonuyla söylemişti ki, itiraz edersem Kırmızı Lokomotifi çalmaktan daha beter bir günah işleyeceğime inandırmıştı beni. Birbirimizi korumak için ayrılmamız mı gerekiyordu?...
Neden, neye karşı koruyacaktık?... Oysa bilmiyor muydu, asıl ben ‘Onsuz’ korunmasızdım. Üç yıllık evliliğimizde bütün hayati kararları, o; tek başına aldı. Boşanmamız gibi evlenmemiz de buna dahil. İlişkimiz raylar gibiydi. Biri gidiyor; diğeri sadece onu takip ediyordu… Bana âşık değildi. Ne yazık ki, bu konuda her zaman dürüsttü. Aynı zamanda meslektaşım da olan sevgili eşimin, pek çok doktor gibi yaralar karşısında acıları paylaşmaya zamanı yoktu. Yalnızca gerekeni yapıyordu. Benim hâlâ âşık olmam ise, önemsiz bir semptomdu. O, baş operatör olarak kalbimi hunharca söküp almaya çalışırken, ben, kendi ameliyatına neşter uzatan bir zavallıydım. Bu çöküntünün kronik bir duruma dönüşmemesine çabalıyordum. Bir anda boşlukta kalmıştım. Paslı raylarının arasında yaban otları bitmiş, güzergâh dışı bırakılmış istasyonlar gibi. Çalışmanın, kariyerin, yemenin içmenin, eğlenmenin, kısaca hayatın anlamsızlaştığı bir amaçsızlık denizinde sürükleniyordum… Sadece bununla kalsa, iyi; aniden önümde belirip beni yutmaya çalışan hüzün girdaplarından da, kendimi sakınmam gerekiyordu. Yine de bir faydası olmuştu bu kısacık evliliğin; hiçbir zaman iyi bir doktor olamayacağımdan artık emindim.

Yanımızdan geçen trenin gümbürtüsüyle irkildim. Kompartımanlara istiflenmiş hayatlar, birbirinin içinden geçiyordu. Selma ile ben de, birbirimizin hayatına böyle bir anda girip çıkmıştık. İki yabancıydık artık. Trenin penceresinden hızla akıp giden istasyonlardaki belli belirsiz yüzler gibi, birbirimizi bir daha asla göremeyecektik. Raylarımız bir makasta ayrılarak artık hiç kesişmemek üzere, ayrı yönlere doğru uzaklaşmıştı. Sırtımda taşımaya mahkûm olduğum bu acı ise, karanlıkta çığlığımı bastırarak üzerimden geçen bir gece ekspresiydi, hâlâ.
Deniz… Karanlık… Ağaçlar… Karanlık… Yazlık evler… Karanlık!… Küçükken Sinan’ın oyuncak bir projeksiyon makinesi vardı. Yüzümü dürbün gibi ekranına dayayıp üzerindeki düğmeye basınca, gözlerimin önünde renkli resimler birbiri ardına şak-şak
beliriverirdi. O geçişlerin arasında bir saniye ortalık kararır, sonra rengârenk dünya yeniden açılırdı: Tüneller!… O güzelim deniz, birden simsiyah, saydam bir perdeye bürünüyor; kompartımanın solgun ışığında pencerede yüzümü görüyordum. Oysa kendimle yüzleşmeye hâlâ hazır değildim…






Beton elektrik direkleri, daha sık geçmeye başlamıştı. İzmit’e yaklaşmış olmalıydık?... Kiraz ağaçlarına bakılırsa; Tavşancıl… Hey gidi Tavşancıl, hey!... Gençken buraya gelirdik. Tren yolunun kenarında bir bankanın dinlenme kampı vardı; onun yanındaki arsaya çadır kurardık. Şimdi yerini bulamadım?… Deniz, henüz bizi terk etmemişti.
O yıllarda hâlâ masmaviydi… Çok güzel kızlar gelirdi o kampa. Geceleri ateşin karşısında Selâmi’ nin akordu bozuk gitarıyla dans ederdik. Bütün yaz, bir çift göze tutsak, kıpır kıpır bakışmalarla geçerdi.

“Volkan! Hadi, restorana yemeğe gidelim. Karnım acıktı; hem seninle konuşmak istediğim önemli bir konu var.”
Erkan’ın seyahatin başından beri alışık olmadığım gergin hali, bu kez sesine de yansımıştı.
“Ankara’ya dek o dergiden başını kaldırıp hiç konuşmayacaksın zannettim profesör. ”
Restoran kalabalıktı. Kapıda, ağır bir koku ve çatal bıçak seslerinin karıştığı bir uğultu vurdu yüzümüze. Dipteki masaya sıkışarak yemekleri sipariş ettik. Ben, gömleğimin üst düğmesini açmış, kravatımı çoktan gevşetmiştim. Erkan’ınki ise, kolalı gömleğiyle uyum içinde hâlâ ilk sıkıldığı haliyle duruyordu. Bir süre, üniversite yönetimindeki iktidar kavgalarından dem vurarak hocaları çekiştirdi. Kariyerini de etkileyen akademik torpil mekanizmasından dert yandı. Ben, ona fırsat yaratmak için lafa girip konuşmuyordum. Gevşemesine yardımcı olmaya çalıştım. Özel bir sorunu olmalıydı. Sabırla asıl konuyu açmasını bekledim.
“Nasılsın Volkan?”
“Ne demek bu?...”
Orada olduğumu yeni fark etmiş gibi takındığı bu tavrı garipsedim. Oysa, önemli bir şey söyleyecek insanların, ne kadar ön hazırlık yapsalar da konuya nasıl gireceklerini kestirememelerinin tedirginliğini gözlerinden rahatça okuyordum. Ve o kararsızlık, kara bir bulut gibi yavaş yavaş üstüme geliyordu. Üstelik, görünürde başımı sokacak en küçük bir sığınak bile yoktu… Bu huzursuzluğun dürtüsüyle, oturduğumuzdan beri ilk kez çevreme alıcı gözüyle baktım. Yanımdaki adamın beyaz gömleğinin yakasında bordo rengiyle patlayan papyon, tartışmasız bu yemek vagonunun en dikkat çekici görsel öznesiydi.
“Yani, hayat nasıl gidiyor… Özel biri var mı?”
“Bir kadın mı?... Hayır! Artık bu konuda oldukça seçici davranmayı düşünüyorum dostum…
Hem biliyorsun, uzun süre yoğun bakımda kaldım; yaralarım sayende daha yeni kapanıyor.”
Bakışlarını benden kaçırarak bıçağıyla tabağının kenarındaki yağlı et parçasını amaçsızca didikliyordu. Ben önümdekileri silip süpürürken, o pek yememişti. Her zaman kendinden emin ve kararlı olan, benim gizli gizli kıskandığım adam… bu değildi.
“Evet haklısın; öyle yapmalı…”
“Ne geveliyorsun ağzında Erkan?”
“Şey… Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum… Ama önce benden duyman lazım.”
“Hadi… Bir dene dostum.”
Vagonun en ucundaki garsona, görünmeyen bir çay bardağını havada karıştırarak sipariş verdim. Yanımdaki papyonlu adam da en az benim kadar meraklanmış olacak ki, pencereden bakar gibi yaparken kulağından fışkıran kılları sayacak kadar omzuma yaslanmıştı. .
“Ben... Evleniyorum!”
“İnanmıyorum! Bizim profesöre bak sen… Gizli ve derinden mercimeği fırına vermiş de haberimiz yok. İşte, buna içilir! Hiç itiraz etme; yarın gece Sakarya Caddesi’nde bildiğim bir yer var; kafa çekmeye oraya gidiyoruz.”

Bu geçici rahatlamamın, bir yanılsama olduğunu sezmekte gecikmedim. ‘Bir tren restoranında yemek yiyen iki eski dost…’ konulu yap-boza uymayan garip bir sessizlik oldu.
İşin kötüsü, uzadıkça uzadı. Onun bu tutuk hali, artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Sanırım, kara bulutlar o an tam üstümdeydi. İçimdeki ses, susmam gerektiğini söylediği halde, elimdeki çatalla şişkin bulutları şişlemeye engel olamadım.





“Ee... Ben tanıyor muyum hanımefendiyi?”
“Eh… Evet.”
“Hem eh, hem evet… İyice meraklandırdın… Kim?”
…………
“Hadi ama profesör!”
“Selma.”
“Ne?…”
“Selma!”

Sadece bir isim benzerliği olmasını boş yere bekledim. Ama Erkan’ın benden kaçırdığı bakışlar, son umudumu da oracıkta eritti. Bu trenler, ya çok soğuk olur; ya da çok sıcak. Bu, en sıcaklarından biri olmalıydı. Yok, yok; en sıcağıydı! Yanımdaki papyonluyla camda göz göze geldim. Erkan’ın dilinden tıslayarak dökülen o ismin, yüzümdeki etkisini görmek için, inatla gözlerini bana dikmişti. Tren, uçsuz bir tünele girmiş, sonsuz karanlığın içinde çılgıncasına hızlanarak yol alıyordu.Tüm sesler, çatal bıçakların metalik şıkırtılarıyla birlikte elenmiş, sadece Erkan’ın ağzından çıkan, duyabildiğim son sözcük, rayların ritmine uymuş beynimin içinde zonkluyordu: Sel-ma… Sel-ma… Sel-ma…
Biliyorum; baştan beri bütün vagon, bu yanıtın peşindeydik. Erkan’ın karşısında, artık koltuğa sinmiş, gitgide büzülen bir kompartıman böceğiydim. Söylediği o iki hecelik isimle, kıllı ve çirkin bedenime bir gazete yiyerek sersemlemiş, yere yuvarlanmıştım. Simsiyah gölgesiyle bir an önce üzerime kapanacak kösele bir topuğu bekliyordum. Zaten kaçmaya yeltenecek gücüm kalmamıştı. Tüm eklem ve boğumlarım, mide bulandırıcı bir ses çıkararak ezilecekti. Yıvışık kabuğumla vagonun tozlu zeminine yapışıp kalacaktım. Ta ki, son durakta eprimiş, iğrenç kokulu bir paspas tarafından zeminden sökülüp atılıncaya dek.
Onun dudakları hâlâ kıpırdıyordu. Tık-tıkların o rahatlatıcı titreşimi de çoktan silinip gitmişti. Başım mı dönüyordu; vagon mu?… Ayırt edemiyordum. Bardaklar, tabaklar devrilmeye başladı. Birileri çığlık atıyordu. Oysa, zamanın o anında bütün çığlıkların yasal temsilcisi, sadece ben olmalıydım. Papyon, artık bana değil, arkamdaki bir şeye gözlerini dehşetle açmış bakıyordu. Ben de merak edip kıllı boynumu ve antenlerimi o yöne çevirdim: Restoran vagonunun kapısından diğer vagon gümbürtüyle içeri girdi.

***

Mikado’nun çöpleri gibi birbirinin içine girmiş vagonların birinden çıkardılar beni. Geceydi. Ve serindi. Üzerimde hareketsiz yatan papyonlu adamın gözleri, yuvalarından fırlarcasına hâlâ açıktı. Her yanımdan iniltiler ve yardım isteyen yakarışlar geliyordu. Ben, yaşadıklarımın gerçek olduğuna ihtimal vermiyordum. Birileri beni kurtarmaya gelinceye kadar hep kötü bir kâbus gördüğüme inandırdım kendimi. Ölümcül bir tren kazasından çok, Selma’nın Erkan ile evlenecek olması, bu düşüncemi yeteri kadar pekiştiriyordu. Kızgın yağı andıran mekanik bir koku genzimi yakmaya başlamıştı. Sırtım ve belim ağrıyordu. Bir süre sonra, bir şey hissetmemeye başlayınca bu kez paniğe kapıldım. Yaşadıklarım gerçekse ağrıların kesilmemesi gerekiyordu. Yoksa bedenim hissizleşmeye başlayıp teslim mi oluyordu?... Ümitsizliğe kapılarak birkaç kez Erkan’a seslendim; ama anlamlı hiçbir karşılık alamadım. Sadece her bağırışımda çevremdeki iniltiler artıyordu; o kadar. Zaten bağırırken göğsüme de keskin bir sancı girdiğinden bir süre sonra bundan vazgeçtim. Sakin olmalıydım; yoklayabildiğim kadarıyla herhangi bir kırık veya açık yaram yoktu. İç kanama ihtimalini düşündürecek bir bulantı, uyuşma ve bilinç kayması da hissetmiyordum. Elimden gelen tek şey kıpırdamadan beklemekti. Sonunda yüzüme ışık tuttular; korkmamamı, beni sedyeye
alacaklarını söylediler. Artık emindim; yaşadığım her şey gerçekti. Erkan’ın trende yemek yerken söyledikleri de…

***




Sekiz gün hastanede yattım. Ufak tefek ezilmeler dışında önemli bir şey yoktu. Biraz fizik tedaviyle, bu kötü anıyı hiçbir iz kalmadan atlatacaktım. Erkan benim kadar şanslı değildi; bir süre komada kaldığını öğrendim. Beyin travması geçirdiğini ve vücudunda ciddi kırıklar olduğunu söylediler.
Ayağa kalkınca gidip kendi gözümle de gördüm. Hayati tehlikeyi atlatmıştı; ölmeyecekti. Ama, her yanı sarılı, vücudu askıda, öylece yatıyordu.

“Nasılsın Erkan?”
“Geldiğine sevindim.”
Sadece sol elinin parmaklarını oynatabiliyordu.
“Ucuz atlattık…”
“Her şey için üzgünüm Volkan.”
“Ben de… Şu anda sağlığın her şeyden önemli.”

Yerine göz diktiği hocası, bizzat ilgileniyordu. Ama hocanın bana söylediğine göre, belden aşağısı büyük bir ihtimalle artık tutmayacaktı. Kendime itiraf etmekte zorlansam da, onun için hiçbir zaman gerektiği kadar üzülmedim. Bunun için elimde yeterli nedenim olduğuna inandırdım kendimi. Ayrıca o askıların arasında çarmıha gerilmiş yatan, ben de olabilirdim.

“Belimden bir kez daha girecekler.”
“Biliyorum Erkan, Hulusi Hoca gerekeni yapıyor; baksana herkesi başına nöbetçi dikmiş.
Merak etme; her şey yoluna girecek. Hadi, ben yine uğrarım…”

Yalandı; bir daha hayatım boyunca onu görmedim. Ayrıca Erkan’ı o durumda yatağında terk eden, sadece ben değildim… Gerçek öykü kahramanlarının kendi işlerini tesadüflere bırakmamaları gerektiğini biliyorum. Ama benim, başkasının hayatını çalıp sonra ‘Beni Affet…’ diye Tanrı’ya dua edecek cesaretim, -Kırmızı Lokomotiften sonra- hiçbir zaman olmadı.
Başıma gelen bu kazaya rağmen dedim ya, çocukluğumdan beri ben hep trenleri sevdim.

HAKAN İŞCEN




Yeni şehir Yeni sanat ve şiir..// Şenol Erdoğan



1874 yıllarıydı; her zaman diliminde olduğu gibi o zamanda da “akademi”den pek hazzetmeyen üreten insanların “aykırı” “başkaldıran” vs. üretkilerinin varlığı söz konusuydu.

Alexandre Cabanel, William-Adolphe Bouguereau gibi ressamların karşısına Degas, Renoir, Monet gibileri dikildiği vakit “akademi”-k resim tarihinde bir kez daha sarsılmıştı.

Empresyonist, akademik ressamların tüm bilinen kurallarından uzak, çerçevenin dışında olmayı bocalamadan becerebilmişti. Bu yan anlamda fosilleşmiş bir takım Rönesans kaidelerinin de ayaklar altına alınmasıydı da.

Sanat –dalları- zamanın akışında bir virüsün bedeni zapt etmesi gibi etkenlerce çevrelenirler ve bir rutinin içresinde dönenirler. Sonrasında ise kendisi, ‘40larda nasıl ki ‘20lerde Fransa’da can bulan avant-garde sinema anlayışı New York’a taşınıp kanını tazeledi ve yönünü-yolunu buldu ve ileride Transgression’dan Schizoid’e birçok “underground” türün üremesine sebep olduysa ‘874de tuvalleri atelyelerin esaretinden kurtaranlar ve ışığın gerçeğiyle yüz yüze gelenler de empresyonistlerdi.

Empresyonizm kendi kabına kapatılmamalıdır, zaten konu edilen kendisi değil ortaya koyduğu değişim ve güçtür ki kendileri optiğe bakış klişelerini de ortadan kaldırmak gibi anımsanması gereken bir hareket yapmışlardı.

“Teknik gelişmenin hızına yetişmeye çalışmak ya da yetişmek gözün önemini nereye doğru götürmüştür” sorusuna artı ya da eksi çok yerden yaklaşılabilir. Vertov’un göze atfettiği anti-ontolojik zayıflık ve vizörün diyalektik kutsanışı kendi içindeki sözde devrimini nereye vardırmıştır tartışılır.

Videonun devingen sanat üretilerine kazandırdığı “sanatsal ve ekonomik” katkıları düşünürken bir yandan da fotografa photoshop markasınca yapılan –legal- kapitalist tecavüzün de tartışılması gerekir, kadının inandığı kendi çirkinliğini kozmetik şirketlerinin renkli saç boyaları ile gidermeleri ve sanal ego pornografisinin web merkezlerinde aynı egosal çirkinlik inancını kendi bedensel suretinin sanal imajıyla oynayarak güçlendirmesi de sanatın sosyo-psikolojik sahası olarak incelenmelidir de.

Pekiyi bunların empresyonizm ile ne ilgisi vardır, yoktur, ilgi kurma çabası da yoktur zaten. Aslolan, içi boşaltılmış yüceltiler çağında sözde değerlerin gerçeğine yönelik kıvılcımlar üretmek ve zamansal çizgide “geçmiş”te kalan özlü sanat üretkilerinin içine bugün çok farklı bir donanımla bakıp onu kendimiz için kendi cümlelerimizle ŞİMDİ ile yeniden ortaya koymaktır.

Varolanı olduğu gibi kabul etmek pasifliğinde bulunmamak sadece sanatı başka yerlere götüren ve yeniliklerin doğmasına sebep olan bir gerçek değildir, antropolojik bir açıyla kucaklanması gereken bu gerçek yaşamın içinde bir anlamda da sorgucu yapısıyla dolaşıp durmada ve gerçek yerine “gerçek”i ortaya koymaktadır. Bugünün sokak sanatçılarının kaçı bunun farkında olarak kendilerine zorla sunulan gözde gerçeği kendi görmek istedikleri gerçekle değiştirdiğinin farkındadır- bu tartışılır.

Yeniliklerden ya da yenilikçi tavırlardan bahsetmek ve yeni bir yol aramak artık anlamını –bir anlamda- yitirmiştir. Bir sanat nesnesi üretme aracı olarak politik bir gücü de elinde tutan FOTOKOPİ MAKİNA sının açılımını yapamamak insanların düşüklüğüdür. An her an yeniliklerin doğum ağzıdır. Fotokopi makinesi ya da web page’ler tüm bunlar artık aşkın bir biçimde yazılması gereken yeni yeniliklerin zamansızlık gerçeğidir.
Varolan tümün birbiriyle olan zincirsel ilişkisi görmezden gelindiğinde şimdi ile bir anlam kopması yaşanacağı düşüncesinin yadsınamazlığı doğal olarak usumda beni duvarı kendince yeniden yaratan sokak ressamını alıp Gauguin ve de Van Gogh’un yanına götürür, götürmez ise ve bu “yeni çocuklar” gitmez ise işte o zaman gerçek bir sorun vardır. Bu bir körlüktür de. Entelektüel bir zavallılık.
Gauguin nasıl ki rengin ve çizginin başkalaşımsallaştığı noktada bir yaratıcı ise fovizm’den kübizm’e artık ilinti noktaları aşkınlaştırılmalıdır.
Web, punk, pop, porno, politik, anarşi, art.. –vd- yeni bir sunumun yeniden biçimlendirilmişlikleri olarak eski ile olan özünü de yitirmeden ortaya konulmalıdır. Hakim Bey’in tradisyonellerden heterodokslara, Japon dikey kaligrafiden Arap yatay kaligrafiye, politik ve sanatın yeniden kişisel bir izlenimcilikle üretilip sunulduğu dünyasına bakmak dahi entelektüel açlığın ve düşüklüğün ibresini ve yeni yönelimlerin bir nevi şablonunu gözler önüne serecektir.

Neden sanatından önce kendisinin sanatını yaratabilen güce sahip bir Gauguin’e başka bir gözle bakılmaz ki,
benim çizdiğim: her şeyden önce bir gezgin, içinin bir yerlerinde şimdiki zaman hobosunun taşıdığı o modern sonrasından varolmanın entelektüel acısı var, topraktan ayrı tutulan birinin acısı ya da göçebenin bir toplu konuda yerleştirilmesi denli bir acı bu hissettiğim -onda..

Rumi’den İbn Arabi’ye dek uhrevi sanatın soyut temsilcileri “gitmek” ile can bulmak, “durmak” ile kokmak arasında ortaya dikey bağlantılar da sunmuşlardı. Tıpkı öğrencinin sınıfa, sanatçının atelyeye tıkılmasının hapishane yapısının yıkılıp başka bir özgür ışığın tuvale yansıdığı noktanın doğması ve ruhun, bedenle yürüyüp gitmesi noktasında aynı zamanda kadim düşman modernizmde yatmaktadır.
Sanatın ve kollarının doğum noktalarında yatan ve görmezden gelinen gerçeklerdir bunlar, bir tuvale bakarken bir şehrin sosyolojisini ya da kişinin geliştirdiği psikocografik açılımını okuyamamaktır.
Gauguin’i Panama’da görürüz, Tahiti’de (Maya Deren’in kaçıp gittiği yerde) ya da Markiz adalarında… ‘Medeniyet’i siktir ediş –ya da kibarca yok sayış- post-endüstriyel çocukların cyber-punk evreninde şehirde de mutasyon ve “yeni” olarak varolabiliyor ama, kendi iç kaçışları MADMAX’in sanatını ve direnişini yaratıyor,
şehir ütopyaları değil, minimal –real- gettolar kuruyorlar kendilerine ve savaşıyorlar.
Zira kaçmak denli kalıp savaşmak ve otonomlar yaratmak da sanatın göbeğinde yatanlıklardan biridir elbette. Herkes savaş baltalarının biçimini kendisi seçebilir.
Ve “sanatın yeni çocukları” bir şeyi fark etti, ne dışarısının izlenimi ne de için dışa vurumu, onla için duvarlar var, nesnel olarak yerinde kalması gereken içsel olarak üzerlerine çalışarak soyut yıkıma uğratacakları –ve uğrattıkları- duvarlar.

Gözlerim yeni primitiflerin yaratıldığına şahitse dilim de zamanımızın primitif sanatından Cins’in “şehir mutasyonları”ndan bahsetmelidir. Gayrı resmi sanatın resmÎ olmayan tarih defteri bir şekilde tutulmalıdır. Zamana karşı bir tavır mı, evet, ya da kimince dine ve dinsel siyaset pisliğine bir tavır, evet,
ve sayılabilecek yüzlerce şey hala bugün modernizm ve takıları halindeki formatlarıyla önümüzde, aslında aynı şeyle savaşılıyor, duyarlı üreticiler aynı şeyin savaşını veriyorlar zamanın içinde.
Şehrin “yeni etno-grafik yapısı”nın varlığı görmezden geliniyorsa –ki bu yeni mimarinin başkalaşımsallaşmış kollarının da hakarete uğramasıdır- bunun altında sadece siyaset ve sanat siyaseti yatar. Ya da sözde sanat kurumlarınca bu fark ediş nesneye paraya yani galeri ya da “insiyatif”e dönüştürülür.
Kurban olarak sanat.
Şehrin yeni etnografik kimliği/yapısı –tıpkı müzikal yeni süreçler-i gibi: ki bu noktada müziğini deneysel ile politiğin çiftleştiği bir ‘alanda’ icra eden ve net bir farkı bir başkalaşımı ortaya koyan DDR –Doğu Almanya-‘yi örnek alabiliriz – bu yapının cyber-punk çocuklarının sürüngenlerinin artıkçılarının berduşlarının kaybetmişlerinin estetik-cihad ve yeni gerçeğin tüm üretkileriyle de iç içedir.
Şehrin içinde nasıl bir okyanus yaratılır sorusunun cevabını farklı bir okumayla T.A.Z’da görmenin mümkünlüğünün yanı sıra zamanımızın somut ve sanal gerçek alternatif gruplaşma ve kişilerine de bakmak gerekir.
Nasıl ki primitistler vardığı noktada söz konusu olan nesne-ler sadece cisimleriyle değil üzerlerine yüklenen ritüelsel anlamla da sanatı ve algısını, sözde gerçekliği-ni değiştiriyorlardı, dada nesneleri bundan çok uzak bir yerde durmaz iken başkalaşımsal açının bir ucuna da pop sanatın nesnelerini koyabilir, günümüz sokak enstalasyonunu, nesne poetizmini, şablonları ve nesnelere müdahaleleri bu “ağ”ın bir başka ucuna iliştirebiliriz.
Nasıl ki primitist tavır aynı zamanda zenginlerin sanat zihniyetine sokulan bir çomak sayılabilirse, günümüzde gerçek yeraltı sanatçıları; güncel sanat acentesi ve bienal tüccarlarının ve sözde alter-natif sanat ortamlarının çomak sokucularıdır. Tıpkı şimdinin yeni şairlerinin ortaya attığı güçlü ve durdurulamaz ‘sound’un şiir patronlarına verdiği rahatsızlık gibi.
Fovizmin kendi içinde varoluşu ve nasıl ki “bir sanat akımı gibi durmayışı” söz konusuysa ve bu söze konu olan şey dahilinde klasik, ve bir anlamda –artık- klişe olanın yarattığı bunaltıcı havayı dağıtıp atıyorsa, sanatın deneyselinin vs’sinin alınıp-satıldığı bu zamanlarda, videonun sözde karşı-sanat’çılarının elinde kapital bir nesne boku olduğu bu zavallı zamanlarda şehrin yeni çocuklarının fovizminden bahsetmek gerek. Bir yandan güncel sanat ve holding destekli rantları, diğer taraftan gidişata dur deme hevesinde kraldan da kralcı inisiyatif düşüklüğü, gösteri toplumu diye haykıran “yeni kapitalist” gölge tiyatrocular –ki post sitüasyonizmin adı dahi yok olan bu coğrafyada onun bile ekmeğini yemeyi düşünenler var-, merkez basına küfreden ve de öyle yaparmışı oynayan ama orda olamadığı için içi içini yiyen biçareler, bienallerle karşı olup da karşı olmasının tek nedeni içeri girememeleri olan insancıklar vd. arasında “sanat olmayan sanat”ın, “kimse için çalışmayan çocuklar”ın ortaya koyduğu şey bir şehir sanatı fovizmidir. Ki; kendi dilbilgisi kurallarından, demeçlerinin argoluğuna, umursamayan yaşam tavırlarıyla bezeli yarınsız değil şimdisiz yaşamlarına, sertliklerine ve tekliklerine, yazdıkları şiirlerin yeni ve kendine özgülüğüne ve kendilerine bir sıfat koymayışlarına dek…

Sanat tarihinin geçmiş sayfalarına baktığımızda nasıl ki Die Brücke Sanatçılarının “eklektik” varoluşunu –bir araya gelip yeni bir çatı altında toplanmak adına- ortaya koyduğunu görüyorsak, imajlara boğulan ve ucuzlayan sanatın şimdisinde tüm sahteliğinden arınmış üreten insanların bir araya gelmesi ve ister yeraltı ister öteki ister artık bu pirime dönmüş isimlerin ötesinde bir başka takı ile isimsiz, bir şekilde yeni sanatı bir portal dahilinde toplaması gerekir, bu aynı zamanda bu yeni sanatın kendi tarzına uygun biçimde kaydının tutulması, neşredilmesi, işlerinin sergilenmesi, filmlerinin gösterilmesi -vd- demektir.

Neden ahşap baskı sanatının kaybolmuşluğundan bahsedelim ki, neden sokakları “duvar baskıları”yla bezeyen ve sosyal-politik yapıya da ciddi ciddi dokunarak şehrin sanatçılarını basit ve sözde önemsemelerin ötesinde el üstünde tutmayalım.
Duvarlar boyu şiir yazıyor yeni kentin yeni çocukları ve siz okuma yazma bilmiyorsunuz! Yeninin cahilleri!

Nedense –ki nedeni aslında bariz ortadadır- insanlar gidişatın ilerisinde/ötesinde, “başka” şeyleri açığa çıkarmış –ortay koymuş insanları –alan ne olursa olsun- ya görmezden gelmiş/gelmeye çalışmış ya da bir şekilde “ayağını kaydırmış”, kaydırmayı denemiştir. Nasıl ki yukarıda bir başka görme-okuma biçimi olarak Hakim Bey’in adı geçtiyse net olarak Levent Şentürk ve Enis Batur’a da bağlayabilirim.. aynı şekilde, teori üretmeyen ama tüm usunu sanatına, sanatıyla kusan “sahne” ismiyle Cins ve yaptığı-oluşturmaya devam ettiği her türlü çaba ile Rafet Arslan bu ÖNEMLİ listenin içinde üst sıralardadır.

Yeni zamanın yeni şehrin yeni sanatçısı varolan sistemin kültür sevici şair yazar sanatçılarının yarattığı asırlık çürümüşlükle ve cehaletle –deleuze’ü yuttuğunu iddia eden insanların bilgi tekelciliği gibi-, odaklı “kültür-faşist” basının küçük satılmışlıklarıyla da kavga ederken sanatını farklı bir koluyla icra etmiş olacak ve şiirini cumhuriyetin en sert anıtı olarak şimdiki zaman kaidesine saplayacaktır.

Artık bugün, mimariyi videoyla, ontolojik açılımları sanat ve politikle bağlantılayabilen teorik ve pratik zamanlardır ve bu diğer ortam kördür! Artık yeni tanımlamalar ve cümle kurumlar, an be an varolan, gerekirse temsilcisinden hariç bir başına kalan sanat kolları zamanıdır. Hiçbir şey hiçbir kimsenin tekelinde değildir ve her şey herkesçe yapılabilir olandır. Tek gereken pratikte ve teoride içi boş olmayan akademi dışı otodidakt yetkinliktir. Sanat olarak yaftalan şeyin özü kültürün içinde yapılan eklektik yolculukta transandantal varımdır. Sistem diye adlandırılanın üretkisi mekanik sanatçılar –ki onlar zanaat özüne hiç nail olamamışlardır-, yazarlar, şairler ve diğerleri çoktandır ASILMALIDIR! Onların sözde ardınca giden: takipçi okur, öğrenci ise İKİ KERE ASILMALIDIR!
Tarih boyunca duyduğumuz gerçek seslenişlere kulak değil anlam vermeliyiz, yeniyi ve yepyeniyi ortaya koymak adına yapılması gereken yegane şey BESLENMEKtir. İçi boş devletin ve okulların ya da BANKA OKULLARının, öğrencilerine verebilecek hiçbir şeyi yoktur. Ailesinin, devletinin ya da hacklenmiş usunun kölesi olan öğrenci ilkin bir gerilla olmalıdır ki sanatın, edebiyatın kutlu yolunda sayılan halkalardan örülü zincirden ilelebet kurtulsun! Sanatçı, önce sistemlerle çarpışan gerilladır, mastürbatör bir bohem bok değil! Kurumsallaşmanın özüne balta vuran geçmişin isimleri bizim geleceğe çok sert dokunabilip onu değiştirebilmemiz için kullanılabilecek potansiyel güçtür.
Entelektüel ve politik olarak hür olamayan insanın özgür bir sanattan bahsetmesi mümkün değildir. Nihayet bugün sokaklara inen “sanat-sabotaj”dır ve verilen bir kavgadır! Nasıl yorumlanırsa yorumlansın ya da yetkin bir biçimde yorumlanamasın sanat, sabotaj, şiir ve çok şey tabansızda olsa bir “yeni”yi başlattı ve bu dağınıklık yerini yakın gelecekte daha fazlasına bırakacak…

Hitler Almanya’da ’37 senesinde ne yaptıysa şimdi kabul görmüş politik doğrular ve onların uzuvlarınca aktif ve pasif olarak yapılan başka bir şey değildir.
-ki bu farklı bir şekilde amerikan soyut dışa vurumculuğunun da başına politik olarak getirilmiştir. “ulusçu” bir sanat, “toprakçı”, “ümmetçi” bir sanat olamayacağını dahi söylemek anlamsızdır lakin fosilleşmenin yaşandığı ortam bu soyu tükenmesi gereken zihinlerin çoğunlukta olması entelektüel bir ekolojik felakettir.
Nasıl ki sözde en büyük ve kutlu olan Yunan sanatının –heykelin mesel- “şaşaasına” çatlak ses çıkabildi, ve 900 başlarında nihayet bir iki sanatçı çıkıp Yunan sanatını sevmediğini bağırdı,kustu yüzyıllarca sürmüş faşist sanat hakimiyetlerine, tekele ve sözde alternatif sanatçı ve destekçilerine şimdi aynı şekilde saldırılmalı.

Müzelerin yerini sanat platformlarının aldığı zamanlarda geçmişimizin müze yakan ve yağmalayan bilinciyle iletişim kurmamızın yegane yolu zamanın sözde inisiyatif ve platformlarını form olarak ortadan kaldırmak açık bir terörizm yaratmaktır. Burada molotofun haklı sanatından bahsedilebilir. Molotofun şiirini yazan çocukların seslerini ceplerimizde taşıyoruz biz sapanlarımıza taş diye. Bu nesnelerin soyut değil somut uçuşkanlığıdır ve an dahilinde sanattır! Bu anarşist ve geçici bir mimarinin varkılındığı noktadır. Spontan anti-art mimari. Bombalamak yeni formları açığa çıkaracaktır.

Mesele yeni bir Cabaret Voltaire yaratamamak değildir elbette, bu ihtiyaçta değildir zaten. Mesele ussuzların ve kültür açlığı çekenlerin, düşüklerin kestiremediği bir köşede habitatında pasif ama güçlü yaşamına devam etmektir, şehrin duvarlarında yatan dada-african primitif sanat nesneleri yeni şehrin içinde apokaliptik bir okyanus yaratmıştır ve salt kimya kokmaktadır.

1915’de sanat, manifestolarıyla sol kanat üzerinde hareketlenip savaşa karşı bir hareket başlatıyorken, şimdinin sanatının ve sanatçısının Ortadoğu ya da başka bir coğrafyada bir duyarsızlık geliştirdiğinden nasıl ki bahsedebilirsek, yeni sanatın üreticilerinin nerede durduğunu da çok net görebiliriz.

Duvarlara, adı bilinmedik sanat istasyonlarına yazılan yeni sanatın manifestosu kelimeler değildir belki de! En azında biz şiiri başka dillerin kelimeleriyle yazıyor ve okuyoruz hem de görebilene.

Şiir öldü yaşasın yeni şiir!
Fırça öldü yaşasın sprey!

Şenol Erdoğan


Siyah Süt..// Enis Batur





İki komşu ağacın arasına ben germiştim
bu sessizlik ağını: Çıkıp siz bozdunuz onu,
çıkageldiniz, kimbilir hangi dürtü,
hangi postaneden gönderdiniz kimbilir-önümde
duruyor, bir tek elyazınızla imzalı, bir tek benim
sökebileceğim bir anlamı: Rothko'nun
1957 tarihli "isimsiz" resmi: Kırmızı, turuncu,
siyah ve dibe vurmuş kan. Şair ölmüş, yanmış
canımız. benim susuşumla birleşmiş ola ki
acı, ağrı, renk ve gene kan: Durmuş herşey,
korkmuşsunuz herşeyden fazlası durmadan
bozulmalı ikimizin arasındaki susku andı,
Hayatı kaplayan sessizlik bir biçimde Şiiri
kaplayandan ayrılmalı. Değiştirebilir mi
sırasını olup biteceklerin bir ölüm: Çözüyorum
kurduğum ağı, birikmiş içimde size duyduğum
hasretin siyah sütü-yürüyeceğim, yürüyorum.

Şiir: Enis Batur


'Gidip de dönemeyen oldu bir gün..'// Hamuş



“Ne olur saklayın beni bir volkana!”

Süha Tuğtepe için…

“Bir acı çocuğum işte,
Gözünüzün önünde.
Halini bilmeyen;
Geleceğini, geçmişini,
Vahşetle kuşattığınız,
Bir acı çocuğum işte…
Yakın durdukça içime,
durmadan iteliyor beni bir dilemma,
kardeşliğin
sınıfsızlığın
sevginin ağzına..” –Süha Tuğtepe

Kalın duvarların ardındaki çığlıkları hiç duymayanlar, sağır ve dilsizlere şarkı söyleyemeyen bedenler ve evinin anahtarını bir gece vakti denize atamayanlar.. Yürüyen merdivenlerde ömür tüketenler, akçeyi en parlak nesne olarak görenler, anahtarı huzurun şifresi olarak algılayanlar, sürekli bozuğunuz var mı diye soranlar, sadece “yasak” diyenler, otoriteye meydan okuyamayanlar, kürdilihicazkar faslına bigane olanlar, “ağır zaman zamanı şimdi” diyene dil çıkartanlar, evinden uzaklara kovulanı anlamayanlar, pis tarihi bilmeyenler, durmadan saat soranlar, saatlerine bakanlar, yüce sanat kimin içindir diyerek araştıranlar, yerin altına küsenler, insanın insana uyguladığı vahşetten üşümeyenler.. su, rüzgar ve toprakla dost olmayanlar, gidenin peşinden koşanlar, gelene hep sırt çevirenler, yoz kültürün zemininde büyüyenler, bir satırın hesabını tutamayanlar ama birçok gereksiz şeye tutunanlar, “değmesin mabedimin dekoltesine” diyenler, bir kültür mozaiğinin parçalanışına hep gülenler, dizleri çaresizliğin üstüne hiç düşmeyenler, içlerindeki güzeli bilmeyenler... işte onlar “bu çocuğu” olduğu gibi algılamakta hep zorluk çekerler…
Kim söylerse, kim yazarsa ki “onu iyi anladım, iyi algıladım”, söylenenini, yazılanı ancak o yer altı sularının bir küçük parçası olarak kabul ederim. Çünkü şiiri için, tıpkı öykülerindeki gibi kısa sayılacak ömrünü ve o şiire-öykülere yaraşacak ve ağır bedellere dönüşecek yanıtlarla bilinçlice sarılan mürekkep nehirlerin sayısı çok azdır edebiyat ortamımızda.
Onun gibi bir “dost” için böyle acının en derin girdabından seslenmek benim için hiç kolay değil, ama yazmasam delireceğim…
Onu (tedavi için tekrar Almanya’ya geri dönmeden) son kez gördüğümde içimde garip bir duygu vardı, tedirginliğini, eridiğini görmek öldürücü bir duyguydu.. son kez Teşvikiye pasajında bir çay ocağının taburelerine oturduk ve bütün o uzun yılları, coşkulu yılları, kitap tezgahını açtığı soğuk kış günlerini, kitapları, şiirleri, anıları çevirdik, çevirdikçe yine eskisi gibi delice projeler aklımızın bir ucundan girip öteki ucundan kaçışıyordu.
-“bir kitap dergisi çıkartalım” diyordu, “kitap dünyasına güncelin geçici, uçucu sis tabakasından değil, daha farklı merceklerden yaklaşarak yapmalıyız” diyordu. Uzun yılların verdiği dil aşinalığına güvenerek tam olarak ne yapmak istediğini kurcalamaya başladım, başlamam iyi oldu, çantasından çıkarttığı dosyalar arasından çekip çıkarttığı bir örnek dosyayı önüme koydu.
-“al, sende kalsın” dedi.(sanırım bu dosyanın bir ikinci örneği yok, kimseye de verdiğini sanmıyorum).
Sonra en son yazdığı ve dosyasına aldığı şiirini okudu(Süha’nın bana bıraktığı emanet dosyalarda iki adet yayınlanmamış şiir kitabı var: fosil ve derya), bu alışkanlığı 1988 yılından beri hiç kesintiye uğratmadan sürdürdü, yeni yazdığı bir şiirini onun sesinden dinlemek , “dur olmadı” diyerek tekrar okumak başka bir güzellikti..sonra o Süha’ya özgü vurgu biçimiyle her sohbeti “anladın mı” sorusuyla süslemesi ve ardından o hınzır gülücüğünü patlatması sanırım hiçbir dostunun unutabileceği şeyler değil. Süha’nın son şiirinde(en doğrusu son şiirlerindeki bir dosyada) sadece “Su” var!
Birçok şairden “su” dünyasının kapılarını aralatan bir yığın şiir okudum, aralarında çok iyi olanlar var, Süha’nın anlattığı “su” bir kültür havzasının olmazsa olmazı olarak çıkar karşımıza, ayak bastığı toprakların tarih ve kültür mirasına,zengin birikimine, kendini saklayan, iten öğelere özenle yaklaşır ve adeta İranlı şair Sohrab Sepehri gibi kulaklarımıza şunu fısıldar: ”suyu bulandırmayalım” ve bunu öyle bir şair vurgular ki bütün ömrü bulanık sularda geçti, hayatının hangi deminde bir çiy damlasının huzur anına tutundu diye bir soruya verilecek yanıtım hiç yok.

İşte o uzun son şiirinden kısa bir bölüm:
“…
Su gönüldür
Akar hep aynı olmayan kıyılara.
Aynı olmayan hal ve ahvaldir.

Su öper!
Su sever!
Akarına denk düşürürse
Su aşktır;
Ferhatsız, dağsız, çölsüz, Leylasız…

Molekül molekülü
Molekül olduğu için sever orada!
Amip
Sakınmadan, kıskanmadan
Verip yarısını
Doğuruverir öbür yarısını.

Amip aşktır!
Molekül sevda!
Yüzer su içinde su gibi zerreler!
İçimde yüzer milyarlarca yelkenli
Açar beni enginlere!
Hücrelerimi serdiğimde deryaya
Çözer beni su, su gibi.

Toprakta insan yaşar
Hayvan yaşar.
Ağuludur,
Acıdır tadı…

Suda yalnızca canlılar bulunur.” –Süha Tuğtepe


Onun hakkında yazacağım, anlatacaklarımın sınırlarını “şu an” ben bile bilmiyorum, belki bir gün bu göç acısı içimizde az biraz dinerse tekrar onun için kaleme sarılırız… şimdilik dostum Sur’un onun hakkında sarf ettiği “şiirimizin vicdan sızıntısı” tanımına yüreğimi basacağım, onun “yalnızlığı, gurbeti” şiirini besleyen en muhkem kalesiydi, “toz küreğinde” bırakmıştı huzuru, evet: “şiirimizin vicdan sızıntısı” ifadesi Süha’yı tanımlayabilecek en özlü ifadelerdendir ne eksik ne fazla.. Ülkemizin yer altı edebiyatının aslında pek bilinmeyen bu oldukça aykırı kalemi giderayak (hastaneye yatırılmadan bir-iki gün önce)bana bir vasiyette bulundu, ben ancak o vasiyetin yerine getirtilmesinden sorumluyum.
İstanbul’daki son görüşmelerimizin birinde nerdeyse yayınlanmasını istediği dosyaların son halini derli toplu dosyalar biçiminde bana bıraktı…O günü ve bir şairin heybesindeki yükü emanet olarak almak “korkuyu beklemek” sonra yerine getirmek öldürücü çok acıklı bir duygudur dostlar… “bana bir şey olursa, tümünü Enis Batur’a teslim etmeni rica ediyorum, son kez o okusun, gerekirse birlikte karar verin” dedi ve “derin, duru” bir uykuya daldı…Enis Batur’u çok sevdiğini biliyordum, ama tüm terekesinin ona teslim edilmesi meselesinde şunu da kavradım, o sevgiyi büyüten başka bir şeymiş, o da ona karşı içinde beslediği “tam ve eksiksiz bir güven duygusu”idi…
Ondan miras olarak elimde bulunan bir öyküler toplamı kitabı(Ben Ziya), Kitap Yazıları(yukarıda sözünü ettiğim müthiş bir dosya), yayınlanmamış bir şiir dosyası(Derya), Deutschturkland adlı anlatısı, Eskiji adlı öyküler toplamı, Fosil adlı şiir dosyası(yayınlanmamış), Haliç’in Halleri kitabı, Beyoğlunda Gezersin kitabı(baskıya hazır), ve Nişantaşı kitabının ikinci baskısı için nihai dosyası, tümünü uygun fırsatta vasiyeti gereği (sözel olarak Almanya’dan direkt bana bildirerek) sevgili Enis Batur’a teslim edeceğim. Enis Batur’la konuştum, o da çok üzgündü, Paris dönüşü dosyaları kendinse teslim edeceğim..
Süha’ya Enis Beyin şu sıralar Paris’te olduğunu söyledim, güldü ve: “elbet ki İstanbul’a dönecek” dedi, “evet” dedim, “Enis Batur’un da danışmanlığını tercih ederim, mutlaka ona ulaştır tüm dosyaları” dedi ve o meşhur vurgusunu yaptı: “anladın mı?”
İlk kez “oracıkta” ve içimden kan ağlayarak yanıtladım onun o meşhur “anladın mı” sorusunu:
-“anladım, anladım ”!
sonra Cemal Süreyya’yı anımsattım ona, ve içinde barındırdığı o “güç-kuvvet”in ona her zamankinden daha fazla gerekli olduğunu konuştuk.. bu konuşmadan bir gün sonra artık ona ulaşamadım ta ki 24 Haziran sabahı(04:15) o canhıraş haber ulaştı hepimize..
hani onca iş yapacaktık, onca proje, onca düş…düşüşler planlamıştık seninle?!..
Nereye gittin Süha? (artık cep telefonundan da, telefon rehberinden de nefret etmeye başladım: ”aradığınız kişiye ulaşılmayacak”…)
Sevgili eşi Sevinç hanıma, ailesine sabırlar diliyorum, tüm kitaplarının telif hakkının yarısını lösemili çocuklara bağışlamış, yayın sözleşmeleri sadece eşiyle yapılabilir.

Ben şimdi bugün o anahtarını denize fırlatıp attığın ve içeriye o küçücük pencereden girip çıktığın kitap kokulu evinin önünde olacağım, tek başıma ve haykıracağım tıpkı senin Niko Amca’ya haykırdığın gibi…
-“Seni çok özledim Niko Amcaaa”..

demiştin:
(
gidip de dönemeyen oldu bir gün)
inanmamıştım...

Özlemle
dostun;

Hamuş


Şair Süha Tuğtepe'yi kaybettik...


Şair Süha Tuğtepe'yi tedavi gördüğü Almanya'nın-Hannover kentinde
kaybettik, Acımız çok büyüktür..
"Süha Tuğtepe" şiirimizin "vicdan sızıntısı" idi..
En verimli döneminde bu güzel insanı, dostu, harika kalemi kaybetmenin ağır matemi yüreğimizi kanatıyor...
en son konuşmamızda "durum ağır" demiştin, gel de "bağışlayın beni, bağışlayın beni..arınmak kolay değil bu ülkede" dediğin yerde arındır sözcüklerimizi, kalbimize, her zerremize çöken
derin hüznü...
İşte: Seyrekzamanlardasın artık...
"minderinle" değil, sonsuzlukla konuş şimdi...açılmamış kalemlerin, kanatların, ve sen: su kıyısına iner mi bir daha düşlerin?
inersen kalbimizi tıkla..oradasın daima...

defterin....




Bütün yarım aşklarıma:

Seyrekzamanlarda gözüme tüten:

Arıza, hayırsız, haylaz bütün yarımemnun ünlemlerime:

Yerden yere vurdukça bir paspası,

odaları süpürdükçe:

İnadına müsvettelerimi toplayıp attıkça:

Arındırdınız bedenimi.

Kurtuldum her gece ayaklarınızı ısıtmaktan.

Koku, tırnak, kirpik dolu yatağımı,

silkeleyip serdim güneşe.

Kurtuldum inceceik, pembecik ellerinizden.

Enseleriniz...

Sadece enseleriniz kaldı gözlerimin hatırında.

Enseleriniziçokseviyorum...


Şiir: Süha Tuğtepe


***TURKEY'S INDEPENDENT LITERATURE*** Borges Defteri: Rüzgarın Savurduğu Zerre!...


***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Her şair biraz İbrahm'idir kendisinin, birazdan fazla İsmail'i. Nasıl çağırırsanız çağırın beni, adımı kaç harfle yazarsanız yazın, yerim yurdum çoktandır belirsizliğinde belli..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Sivil Sözlük
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    MONOKL
    Image and video hosting by TinyPic
    MonoKurgusuzLabirent

    ***


    Öteki-Siz
    Image and video hosting by TinyPic
    "Kültür, Sanat, Şiir 'derdi'..."

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    S.E.T
    Image and video hosting by TinyPic
    "Ruhun Sokak Gürültüsü, düş ritminde..-S.E.T"

    ***


    Kuzey Yıldızı/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Kuzey Yıldızı/Dergi Arşivi

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat derg