Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Kendime Kırgınım(I&II)..// Efsane Hoşbaht




“Sana kırıldım” dediğinde “git kendine kırıl” dedi.
Ve O, sorumluluğu öğrendi.


Kendime kırgınım (I)

O geceden sonra gök yüzüne bakmaktan çekiniyorum ; güçlü tanıdık geştaltlar taşıyor. Gece sim tozu kokuyordu ve gökyüzü taze galaksi kümelerinden olgundu. Yerine koca bir yokluk boşluğu bırakıp bir doğum sancısı gibi seni benden çekip aldılardı.

Bölünüşün zuhuruna şahittim. Hiç çırpınmadım, sakindim ve yokluğun tüm ihtimallerini üstlendim. Bütünüme yetişmeliydim. Genişlemeliydim.

Yaşamda kötü günlerimiz, iyi günlerimiz olmayacaktı, organik paylaşımlarımız olmayacaktı, bir hissin kuytusunda tutunabilirsek şayet, içe doğru yeşerecektik, ölüm bizi yeniden kavuşturuncaya değin.
‘Ölmeden evvel ölme’ ihtimali kuantik bir potansiyeldi,….

Onun kıyılarına seferi için uçurumlar geçecekti,
uçurumlar düşecekti.

Karar verdim, boşluğu aşacaktım, bütünüme ulaşacaktım. Yola çıktım.
zamanlar geçti . Çocuklar doğurdum ve kocalarım oldu, boşluğa bin bir hikayenin aksi düştü. Akışı gördüm. ‘Kabul etme ’yi öğrendim, ve ‘kabul etme ’nin ‘boyun eğmek ’ten farklı olduğunu . Kabul etmenin anlamının ‘her şeyin sorumlusu benim’ demek olduğunu öğrendim , ve Ötekinin benim aynam olduğunu.


Uçurumlar geçti;

Hasrete yenik düşmedim. Yaşamın her çorak köşesine, yenidenlik çiçekleri diktim, tohumlar serptim ve suladım . Yoksul kalan kesimlere bereketli düşler döşedim.

Seni gördüğüm anda tanıdım, sen bir şiirdin ve ben herkestim. Sözlerini bana toplayınca parmaklarımı açtım, evrene akıttım tözü…kızıldan ultra mora dek, dalgalandı maviler, pembeler uçuştu.

Derken bir bedende gördüm doğanı…bunca asırdır düşümde taşıdığım sen …şimdi karşımdasın uzak kavramımdasın….. üreme yasası gereği kocalarım ve çocuklarımla çoğalmış olan bana baktın …. insan benliğinle seslendin.


Uçurumlar düştü;

“davranışların hafızama hiç de dostça yazılmıyor. bu nedenle tehlikedesin. bana bir iyilik yap, kötülük olmasın, bir kötülük göster ki, iyilik olmasın” dedin.
Yargın idim. Beni yabansadın.


Melekler duyar;
İçten kırılmak tiz bir sessizliktir.

…Tanımlanmayan bir nitelik, kırık niceliklere parçalandı.

Duygular dünyada tanımlanmalı, sınıflanmalı ve analiz edilmeli; kırıldım.
Dürüstlük evrensel bir fazilettir. Evrensel yasada ‘Kırık bir kalp’ vakasında suçlu hep kırılmaya izin veren yani kırılandır.

Kendime kırgınım (II)


gözlerime bakmak istemiyorum
Bunca zamandır hiç hesapsız dağılıp yeşerdiğim, yaşam estirdiğim, hayat savurduğum !!?

Her bir karanlık kıvrımında
Hep dipte kıvılcım yaktım
hüzünlere kutlama stratejisi
taşıdım en dikenli haçlarımı, umut omuzlarıma
hançere karşı merhem idi ekonomim

arınmaya; aydınlıktan leke söker göğe tırmanırdım
Özümden tanrıça toparlardım arka sokakların batık sularında
Sahip çıkmaya kararlıydım ; meta pazarlarından hiçlik toplamaya
Sahip çıkmalıydım yaşama
Zirve değildir miraç
işte ta burada, karanlığın zifiri göbeğinde…şakı

“haydi hadi yüreğime gayret…..”

iktidarı zulümse topraklarımda
Baharlar biriktiririm damarlarıma
Bu gün değilse elbet bir gün
her an başlar hep yeniden

Kime tehlikeliyim, nedir güven?

Yaşam kıpırdadı duyumsadı nöronum;
ki


“ey yaşamın her suretinde baki kalan
Sen benim cilalanmış yüzümsün şimdi
Kim ki baka suretine o kala kendi siretine”

her biçimde kavrarım seni
uçuşsan irtifa, düşüşsen kanadım
Kara vadiysen, kardelenim
Rüzgarsan, güzerim
Duyumsan seslenişim
Şamansan doğanın erki
Tuzaksan avlananım
Ve sorunsan yanıtım

Sen mevsim ben erguvan
ben zulüm sen isyan
Sen düş ben betim
ben ibadet sen inanç
sen seçersen ben eyleyenim

Efsane Hoşbaht
Adem-Havva dosyasından


Alıştırma Nesneleri..// Negar Azimi-Çevirisi: Samet Köse



The New York Times Dergisinin 1 Kasım sayısında, Bidoun Dergisi editörlerinden Negar Azimi ımzali güzel bir yazı çıktı. Nobel Laureate yazarımız Orhan Pamuk'un içdünyasına ve nesnelerle bağına dair içgörü sunuyor..// Samet Köse


Alıştırma Nesneleri




Acaba hangisi daha önce ortaya çıktı -- Orhan Pamuk'un müzesi mi yoksa onun yeni romanı, 'Masumiyet Müzesi' mi?

Negar Azimi

İstanbul'un, sıcak, güneşli bir yaz gününde romancı Orhan Pamuk, yazarlara özgü
çalışma dolu tahtı, sandalyesinde arkaya doğru yaslandı ve pencereden dışarıya baktı. Boğaziçi, Marmara Denizi ve Haliç'in birbirine kavuştuğu ve turkuvazın mükemmel bir karışımı olarak ortaya çıkardığı kusursuz manzaraya gözlerini iyice alıştırmıştı. Bugün, depresif olduğunu söylüyordu. "Ben, bir yazarım. Yazmam gereken
kitaplarım var. Ben, ne diye bir müze inşa etmeye kalkışıyorum?" O sırada yakından geçmekte olan bir gemiden gelen folklorik müzikle boğulmaması için sesini kreşendo tarzında yükseltti. Solunda, kitap yığınlarının üzerine tünemiş, içi doldurulmuş bir kuş, yazarın konuşurken bu güzel ama bahtsız martıya hitap ettiği izlenimini
veriyordu. Odanın her tarafına Pamuk'un kurmaya çalıştığı müzenin ham maddeleri serpilmişti: tuzluklar, porselen heykelcikler, ayarsız kapı kolları, piyango biletleri ve bir ayva öğütücüsü. Türkçe büyük harflerle, "Yazarken asla nesneleri unutma" sözü biraz karşısında sarı renkli birkağıtta yazılı duruyordu. Stresli görünüyordu. Sonbahar'da Harvard'da vermesi gereken konferansları vardı. Bir sonraki romanında hiç ilerleme katedememişti. Yeni aşkı, romancı Kiran Desai ile çıkacağı
tatili düşledi. Aşk Gemisi'nden yükselen müziği hala işitebiliyordu. Birden irkildi.

Nobel ödülü-kazanmış bir romancının, bir müze inşa etme düşüncesi 10 yıl önce yine bu kentte başlamıştı. Borges benzeri romanı "Benim Adım Kırmızı" ile gelecek olan üne kavuşmadan önce Pamuk'un zihni, aşk acısından muzdarip Kemal adında bir genç adamın öyküsünü kurmakla meşguldü. "Masumiyetin Müzesi" kitabının coğu yerinde, tanımlayıcı biçimde ortaya çıkan hüzünlü kahramanı Kemal, tıpkı Pamuk gibi,kentsoylu bir İstanbul ailesinin çocuğuydu. Kendisinden daha yoksul, uzaktan akrabalığı olan, güzellik yarışmasına katılmış Fusun'a aşık olmuştu. Bu noktadan itibaren Pamuk bize saplantı ve sosyal sınıfın antropolojik bir portresini andıran onlarca yıl sürecek bir kayıp öyküsünü ve yazarı Orhan Pamuk olduğu için Doğu ve Batı hakkındaki
düşünceleri aktarmada rehberlik ediyor. Romanın sonunda Kemal, Fusun'la ilişkilendirdiği nesneleri keşişlere ait bir adama ile toplar ve onun için Masumiyet Müzesi şeklinde bir anıt diker.

Kemal gibi, Pamuk da romanının 83 bölümünün her biri için, 83 sergiyle dolduracağı bir nesneler müzesi açacak. "Son 10 yıl bu roman üzerinde çalışırken", diyor Pamuk, "Öyküyle bir yerde kesişecek günlük nesnelerle karşılaştım. Bazen de, öykü kendi içinde akıp giderken onu tutması için bir nesneyi talep ediyordu, ben de öyle yaptım. Takılıp kaldığımda, çevremdeki nesnelerden fikirler aramaya başlarım. Benim
algılarım, ya da sen, buna benim dokunaçlarım diyebilirsin, dükkan vitrinlerinden, arkadaşların evlerine, bit pazarlarına ve antika dükkanlarına dek açıktır. İşte Masumiyet Müzesi bu şeklilde ortaya çıktı. Burada gösterilen fotoğraflar, o nesnelerin yalnızca bir kısmı ve açıklayıcı başlıklar yazarla görüşmelerden alındı.

Müze gelecek yıl 19. yüzyıldan kalma dar bir binada açıldığı zaman, içeriye girişler romanda basılı olan biletle ücretsiz olacak. Her bölüm, ister '"Aşk Acısının Anatomik Bir Haritası" ya da "Babamın Ölümü" olsun Pamuk'un kısa ömürlü gösterimlerine esin verecek. Nesnelerin arasında: 4213 sigara izmariti, 237 saç beresi, 419 ulusal piyango bileti ve bir de ayva öğütücüsü yer alıyor.

Pamuk, bir öğleden sonra bana kurmakta olduğu müzeyi gösterdiğinde, birlikte en üst kata çıktık ve aşağıdaki yapı döküntülerine baktık. Yarım karanlıkta, haleti ruhiyemiz tıpkı mimaride olduğu gibi olası olana gebeydi. İyi de, Pamuk'un müzesine kimse gelecek miydi?
"Annem, benim romanlarımı hiç kimsenin okumayacağını söyler, dururdu", diyor Pamuk, "Romanlarım hiç kimsenin gitmediği müzeleri onurlandırıyor, hani sadece kendi adımlarınızı duyduğunuz müzeleri". Pamuk, yıllardır Hangzhou'da Çin Geleneksel Tıp Müzesinden, Smithfield, North Carolina'daki Ava Gardner Müzesine bu tür tuhaf
müzelerden yüzlercesini ziyaret etmiş.

Kahramanı Kemal de, 5723 müzeyi ziyaret etmiş birisi olaral çıkıyor romanında. Kemal ve Orhan'ın arasında benzerlikler, bana yazarı kızdırmakta hiç de başarısız olmayan o soruyu sordurdu. Karmaşık bir müzik aletini andıran sesini değiştirerek, yanıtı içinde saklı soruyu sordu: "Bay Pamuk, Kemal siz misiniz? Yeter artık. Hayır, ben Kemal değilim, ama Kemal olmadığıma sizi ikna edemem. İşte romancı olmak budur."

"Telaşlandı" sözcüğüni çaktırmadan not defterime düştüm. Sonra birden rahatladı. "Yanlış bir fikir vermek istemem", dedi. "Ben, mutluyum. Tolstoy'un okulu vardı. Başka bir yazarın dergisi, bir diğerinin film hayalleri, bir başkasının ise politikası. Bu müze, benim okulum, benim dergim, benim filmim, benim politikam. Benim bir parçam"

Türkçesi: Samet Köse


ANAHTARLAR
Anahtar sıradan bir nesnedir. Müzemin, bir kenti kent yapan sıradan şeylerle, alçakgönüllülükle doldurulmasını isterim. Müzemin kentin müzesi olmasını, sokak haritalarından kilitlere, kapı tokmaklarına, halkın kullanımına açık telefonlardan, sis düdüklerine herşeyi kapsamasını isterim.

ÜÇ TEKERLEKLİ BİSİKLET
Romandaki iki ana karakter, uzak kuzenler olup, 1950'ler ve 1960'larda onlar çocukken, ailenin daha varlıklı olanlarının, daha az ayrıcalıklı olanlarına kullanılmış elbiselerini ve oyuncaklarını vermeleri adettendi. Bu iki kuzen, Kemal ve Fusun yıllar sonra karşılaştıkları ve birbirine aşık olduklarındanda, Fusun yıllar önce Kemal'in ailesinden hediye olarak aldığı üç tekerlekli bisikleti anımsar.

BÖCEK İLACI PÜSKÜRTÜCÜSÜ
Bu kırmızı koltukta bir böcek ilacı püskürtücüsü yer alıyor. Üzerinde Türkçe "Temiz İş" yazıyor. Tüm haşereleri, sivrisinekleri öldürür. 1950ler'de yemek masasının etrafında bile onu püskürten aileleri hatırlarım. Bunu bir dükkandan satın aldım. Rengini beğendim. Ölümü anımsatıyor bana. Hatta biraz daha primitif.

KAVANOZDA TAKMA DİŞLER
Dedelerimizin, ninelerimizin kuşağında herkesin böyle takma dişleri vardı. Hatta okulda aksi huylu yaşlı öğretmenlerin de takma dişleri vardı ve bizi azarladıkları zaman tuhaf bir ses çıkarırlardı, tüm sınıf gülerdik. Herkesin bunları satın almaya gücü yetmezdi. Büyükannem her gece yatmadan önce, adeta bir ritüel gibi, ağzından
takma dişleri çıkarır, ellerinde narince tutar, diş fırçası ve diş macunuyla onları temizler, sonra sabaha dek onları bir bardak suyun içine koyardı. Bu görüntü beni hep büyülemişti. Babam ölüm döşeğindeyken, aynı cam bardak ve aynı takma dişleri onun yatağının yanı başında da görmüştüm.

KUŞLAR
Bu romanda özdeşleşmeye çabaladığım karakterim Fusun, evliliğinde zamanını kuşları boyayarak geçiriyor. Onun gibi ben de gençliğimde ressamdım. Müzemde, Fusun'un titizlikle, bir bir boyadığı Istanbul'un ünlü kuşlarını ben kendim boyayacağım. Bu gördüğünüz, bana müzemi hazırlamada yardımcı olan içleri doldurulmuş bir martı ve karga. Arada balkonuma konan başka kargalar da, bu kuşlara bakıyorlar.

AYVA ÖĞÜTÜCÜSÜ
Bu ayva öğütücüsü, benim hakkında tam olarak bir bölüm yazdığım müstesna bir nesne. Romanı yazarken, ofisimin yakınındaki bir ucuzcu dükkanda gördüm ve onu satın almak zorunda hissettim. Türkiye'de 1980 askeri darbesinin tuhaf mirası hakkında yazmayı istiyordum. O dönemde sokağa çıkma yasakları vardı ve askerlerce durdurulmadan kentin içinde gezmeniz mümkün değildi. Bir sahnede, romanımın kahramanı Kemal, bir
kontrol noktasında durdurulduğunda cebinde bu ayva öğütücüsünü taşıyor. Bu açıkça, şüphe uyandıran bir nesne. Gecenin yarısında, hem de darbe olmuşken o ayva öğütücüsünü taşımanın ne gerekçesi olabilir? Reçel yapacak olmasın?

Fotoğraflar: Olaf Blecker


"düşleri var apaydınlık.." // PAUL ELUARD



ACININ BAŞKENTİ

Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi,
Bir raks bir dinginlik çemberi
Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli,
Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan
Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.

Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü,
Rüzgârın sazları, kokulu gülücükler
Işık dünyasını saran kanatlar,
Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler,
Gürültü avcıları ve renk kaynakları.

Tanların kuluçka yatağından doğan kokular
Yıldızların samanı üzerinde yatan
Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı
Dünya da bağımlıdır senin tertemiz gözlerine
Ve akar bütün kanım bakışlarında senin.

* * *

ÖLMEMEKTEN ÖLMEK


Gözkapaklarımın üzerinde ayakta duruyor
Ve saçları saçlarımın içinde
Biçimi ellerimin biçiminde
Gözlerinin rengi gözlerimin renginde
Gölgemde yitip gidiyor
Tıpkı bir taş gibi gökyüzünde.

Gözleri var her zaman açık
Ve bir an olsun uyutmaz beni.
Düşleri var apaydınlık
Güneşler buharlaştıran
Güldürür, ağlatır beni ve güldürür
Konuşturur beni söyletmeksizin tek bir söz.

Şiirler:PAUL ELUARD
Çevirisi: Özdemir İnce




Boğaziçi Köprüsü’nde yaklaşık bir hafta önce aracı terk edilmiş halde bulunan Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Dicle Koğacıoğlu’nun (37) cesedi bulundu.
Cesedi rutin denetimlerini yapan Deniz Şubesi ekipleri fark etti. Ayakkabı ve giysilerden cesedin Koğacıoğlu’na ait olduğu belirlendi
..” Gazeteler



"Kimse açıp kapayamayacaktır kapıları.."

Sesli düşünmek, bir yerleri hepten kırık saksılarda menekşe yetiştirmeye benzer, “duyar gibi” olur çevreniz ama kimse duymaz sizi. O kıyılarda adım atmak- düşünmek ruhu sert-soğuk rüzgara kaptırmakla eş değerdir, yarından önce, dünden şimdiye akan şiir de kurtarmaz ellerimizi. dayanabilme gücü, tahammül etme, fikri-zihni özgür kılma ve çevrenin soğukluğundan sitem etmeyi bir kenara bırakmak, Özgür olma istemi..acılardan arınmış bir dünya özlemi, vahşet çığlığının hep onuncu sayfasına tanıklık etmemek istemi ve süzülen anların bana hediyesi ne olacak sorusuyla baş başa kalmamak düşüncesi..
“Çok acı var, dayanamıyorum” dedin sessizce çektin gittin..Oysa buzları o güzel ruhunda nasıl erittiğini bir tek “sen” biliyordun belki de.. şimdi güven kanatlarıyla uçmayı denesek ne çıkar, kanatlarımız tümden kırık..hepimiz kendi karanlık dehlizlerimizi seçiyoruz..ufukta küçük ışık noktaları görünse bile.
Gülüşü nehir dinginliğini andıran bir kadının son sözleri..öyle bir kadın ki, öyle bir kadın ki, son yolculuğunda işçiler İstanbul’dan otobüsler kaldırdılar, öyle bir kadın ki geride ne bıraktıysa tümünü sokak hayvanlarına bıraktı gitti..Tuzla tersanesindeki işçi ölümlerini ilk o fark etti, ilk o gündeme taşıdı, bilimsel araştırma tezlerine aktardı bu faciayı, ölüm derdini, dökülme-dağılma kederini aktardı durmadan.. elleri, kalemi işçilerin, hayatın sesi, soluğu, çığlığı oldu.
Son notu ve geride bıraktıklarını bir psikolog değerlendirmiş:”Akıl Krizi” tanısı koymuş!
Gülecek mecalimiz yok , ama gerçekten ağlanılır bu soğuk, empatiden yoksun tanıya.. bu nasıl bir tanı ve nasıl bir zihniye böyle?
Düz denklemden sıyrılmış “Akıl Krizi” diye bir “tanı” mı var psikiyatri biliminde? Bu soyut sert kabuğun sınırlarını kim çiziyor böyle fütursuzca ?
Hem bu nasıl bir cesaret ki, bir insanın ruhunun ta derinliklerinde hissettiği öznel-toplumsal acılara böyle akla ziyan bir yorum getirtiliyor? Acaba bunu yaparken o kimse zihninde sokak ortasında bir yaralı at’a sarılarak ağlayan Nietzsche’yi mi geçirdi?(ki hiç sanmıyoruz..).
Her kavrama ait olduğu bilim açısından bakılmalı, bir kavram bir bilime, ya içinde geliştirdiği, ya da onun tarafından varsayıldığı haliyle aittir.
Dogmatik tanım bile diyemeyeceğimiz bir yaklaşımla bütün şifreler kırılabilir mi?
Kaldı ki, Hegel’in dogmatik yaklaşımlara olan isyanı hala geçerlidir: “her dogmatik kavram, sıradan birini bunun mantıksal olduğuna ikna edecek kadar tutarlı bir biçimde yok etmiştir”.
İşin sınırı masumiyet karinesini de geçiyor. “Masumiyetin” yok edilmesi gerektiğini söylemek etik açıdan yanlıştır, çünkü yok edilmesini söylediğiniz an dile getirmiş oluruz. Bazı yanlış bohça toparlayıcıların böyle ulu orta masumiyetten bir dolaysızlık gibi söz etmeleri mantık açısından küstahlıktır.
“Uydurulan ”akıl krizi” kavramını hangi masumiyetinize sığdırmayı düşünüyorsunuz?” gibi bir kuşkuyu da kimse dillendirmiyor.
İnsan bir başkasını kavramaya, anlamaya yönelirken biraz estetik duyarlılığa sahip olmalı diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Ya da anladığı o her neyse oracıkta uçup gidiyorsa bunun neresine güvenebiliriz.
Acaba bu çevreler yaşamları boyunca “ruh cerrahisi” kavramını hiç duymadılar mı?
Öyle bir dehşet uçurumdur ki oraya yaklaşmak kahredici, ölümcüldür çoğu zaman. Durduk yerde hiç kimse dizelerinin, sözcüklerinin, öznel-toplumsal acıların kıyısına vurmaz tenini.
Her insanın tarihi kendi yolunda sessizce ilerler; her yolculuk bir başlangıçtır, bitiş diye bir noktası olmayan serencamlar.
Çürüyen, aldatan, yakan, yok eden, yok sayan bir düzenin verdiği acılar, rüzgarın fısıltısına benzemez.
Orada gördüğümüz her parlayan “damla” henüz akmayan göz yaşlarımızdır, çiçeğin güneşten gizlendiği andır.
Ve şimdi senin içindir tüm kısık ses ve hecelerimiz: orada huzur içinde uyu ey kendine doğru akan Dicle..
Bırak bu kez aşk’ı başkaları düşünsün, kendinden geçmiş yaşamların renkten-soluktan yoksun sıradan
alışık sesleri.

Unutma; Tuzla tersanesi ve seni çok seven işçilerin kalbindesin..
Sadece “hakikat”
gerçek
kurtuluşu
getirir.





"Gerçek acıyı tanıdım
yaraya değdim
bir cehennem taşıdım,
omuzlarımda sanırdım
açtım gözümü ki
dünya cehennemden öte cehennem
utandım
.." -Gülten Akın

Saygıyla
Borges Defteri



Özlemlerini,isteklerini,düşlerini ve tüm yaşamını
bir düş kırıklığının izinde; intihar esintili kum fırtınalarına
sesizce teslim eden sosyolog Dicle Koğacıoğlu anısına...



ESKİ EFLÂTUN



Kırmızı bir kiremit bu yalnızlık

Saçakları buz çığlıklı asmalar yalnızlığı

Ne zaman gelseler ben ordayım

Kalabalık kaçkını eski eflâtun

Zaman süzüyor ellerin bekliyorsun.





Eskimek, yazgılar günlüğü

Kurşun gölgeli anılarda

Bir pencere açar şehir, bakarsın

Aşk saçılır etrafa kanarsın, aldanmalarda

Bir eski terzi diker gri hüzünlerini giyersin.





Gül düştüğünde ateşe

Senin şarabın yol seyyahı sefil keder

Acının teninde şimdi bir sonbaharsın

Akarsın, kendinden başka yalnız kendine

Yollar bekliyor seni ve akarsın kendi sularınca.





Seni hep sende susturdular

Sen hep akşam rengi konuştun sakladıklarına

Gebeydi saat sarkaçları, zaman bir salkım hüzün

Alnı aşk lekeli düşükler yaptı çocukluğun

Ertelediğin çiçekler solar, kırılırsın dallarınca.





Senin yırtılmış düşlerinle yola çıkmak

Üşümeyi göze almak yaz rengi rastlantılarda

Bilmezsin, yokluğun gölgesini göster desem sana

Hazır mısın? Beyaz kuşanmış ürpertili anılara

Geçer gidersin, sığırcıklar konar kış yalnızlığı ağaçlarına.


Latif KÖYBAŞ





Herta Müller'le Söyleşi..// defter



2009 Nobel Edebiyat ödülünün sahibi
Herta Müller’le söyleşi..
Çeviri: Borges Defteri


Defter okurları için..
Herta Müller’in içindeki dünyayı daha iyi tanımak adına..
Her ne adına olursa olsun, bitmez “acılara” siper olan tüm kalemlere..
Hiç kimse bir başkasının sürgün öyküsünü, ana toprağından koparılmanın “anlamını” olduğu gibi kavrayamaz, sadece “tanıklık” edilir..onun öyküsü de böyle bir şey, gözlerinin derinliğine sinen o dehşet yalnızlık ve keder işte bu türden bir şeydir. Herta Müller’e Nobel Edebiyat ödülü verilmeseydi o yine ilgiyle okunacaktı, çünkü yazdıklarının tümünde kurgudan çok bir yaşanmışlık var.
Söyleşinin son bölümünde annesini anlatıyor, son romanın ana teması da annesinin yaşadıkları ve çevresinde gelişen olaylardan oluşur, ama hala annesiyle o “günleri” hiç konuşmadıklarını aktarıyor, korkunun, göçmenliğin, sürgünün insan ruhunda- yazgısında açtığı iflah olmaz yaralardan söz ediyor.
Onun yapıtlarını okurken bu kavramları özellikle merkeze alarak ilerlemeli okur.
Söz konusu korku-sürgün eksenini tartışırken bizler sadece konunun “insani” boyutunu vurgulamaktan yanayız, politik tercihler ve seyirleri bilinçlice kıyıya çekerek acının derin katmanlarından vicdana sızabilecek akıntının gücünü unutmamak kaydıyla, her şeyin sonuçta “bağlı” olduğu realite ile göreceli ilişkilerini sergileyecek bir yığın işareti vardır..

Borges Defteri

- Sizce son romanınızın önemi ne?

H.M: Zorunlu sürgün konusu benim tüm yaşantımla ilintilidir. Çünkü annem zorunlu sürgüne gönderildi. Sadece o değil, onun kuşağından herkes-cephelerde savaşan erkekler dışında.
Bu durum 1950’li diktatörlük yıllarında geçerliydi. Sudan sebeplerle insanların tutuklanıp hapishanelere atıldığı karanlık yıllar. Sürgünler hakkında konuşmak yasaktı. Sürgüne göderilenler bazen ima yoluyla konuyu gündeme taşırlardı. Benim aile tarımla uğraşırdı. Bu aileler kendilerinden hiç söz etmezlerdi, onun için bu alanda söylenen sözcükler yok. Ama annemin perişanlığını hissedebiliyordum. 300 yıl boyunca kasabanın yapısı hiç değişmemişti. Rusya’dan, sürgün kamplarından bölgeye gönderilenlerin durumu farklıydı. Yerel giysilerini giyemez olmuş ve kadınlarının örülmüş saçları tümden kesilmişti. Bu görüntü hep karşımda belirir ve bir toplu öykü kitabımda da ona işaret ettim. Bu konuda bir şeyler yazmalıydım, ama yazmaktan korkuyoru, çekiniyordum, çünkü sıradan şikayetlerin dışında, açlık ve soğuktan başka neyi yazacağımı bilmiyordum. Aktarmak istediğim şey hep hakiki felaket durumu olmuştur.

-Son romanınızı Oskar Pastior(2006 yılında ölen Rumen asıllı şair, hayatı iki uzun sürgün arasında geçti../defter) ile başlamışsınız, onun da bir sürgün olduğunu biliyor muydunuz?

H.M: Evet, onu uzun yıllar öncesinden bilirim, ama Oskar Pastior kendi sürgün konusunu hep kıyıda tuttu. Gulag sürgün kampı ondan korkak ve uslu bir kişilik yaratmıştı. Özünde ise çekingen ve ihtiyatlı birisiydi. Sanırım bu özelliklerinden dolayı sürgün konusunu açıkça tartışmıyordu.

-Son yapıtınızın temelini oluşturan “izlenimler” konusu sizin için ne kadar önemlidir?

H.M: bir önemi yok!

-Başkalarının kişisel öykülerini yapıtınıza aktarmak konusundaki “izin” sınırı ne olmalı?

H.M: Esasında burada üzerinde durulacak konu, sanat’ın başarısı olmalıdır. Konu iznin sınırı değil.
Kendi kişisel öykülerini yazarak aktaranlar var ama başarısız işler olmuştur. Sanat, gerçek değil, ve gerçek ise sanat olamaz, sanat genelinde suni bir şeydir. Ben burada başka bir şeyi işaret olarak seçemem ki.

-Edebiyat unutkanlığa-toplumsal bellek kaybına-karşı durabilir mi?

H.M: Elbet ki. Örgütlü kıyımları, sürgün kamplarındaki felaketleri, o insanların acılarını ben kitaplardan hep okudum. O kamplarda olup bitenleri anlatanlar, aktaranlar, tümü bir içsel gereksinimden dolayı bunu yapmışlar. Benim son romanımın öyküsü benim özgeçmişi aktarmıyor ama bulunduğu ortamı ve annemin yaşamını kapsıyor.

-Anneniz son romanınızı okudu mu?

H.M: Hayır. Annem çok pür-saf bir insandır. Aramızda o konu hakkında hiç konuşmayız.
O biliyor ki yazıyorum. Aramızdaki ilişki başka bir şeydir. Sessizliğin de bir gücü var. Tıpkı anlatmak gibi. Herkes kendi yaşamına kendisi yön verir: Anlatarak veya Sükut içerisinde.




Görüngüler..// Şenol Erdoğan


Image and video hosting by TinyPic

1

yazı değil görüntü haiku
ileri bir resmin dili
suyu da tarihi de kazımak için

nehir. en yalnız su
ve en kadın su da nehir

…yalnız gene…
-yazılabilir mi su?
-suyun ‘tarih’i var mı?

mümkün mü?
ölüm nasıl gündüz vakti yazılabiliyor-sa…

ki

bugün, içime ağır bir sen koydum

eteklerini sürüyordun sen
Nil kuruyordu

işte o sıra gezdim eskilerimi
geçtim Dicle ile Zap’ı

sık sık rüzgarın yaşını düşündüm
—mısırlara her yağmur vurduğunda-

ve

kaç kez yakaladım
kendimi
camdan sen gibi bakarken


işte o an-dı:

yaprakları döküldü yazın
kokusuz kaldı çiçek

bildim ki, artık ben:
bir şehir yontmak
istiyorum
hiç kimsesiz

bir şehrin yazını olabilir yontu-m

yüzleri kararmış yolsuz köy evleri’nden uzak

ŞENOL ERDOĞAN
(1-25 Haziran-İstanbul)


Borges Defteri / Şiir..


Image and video hosting by TinyPic

…Monolog Ada…

çokluğun tarifiydi içimdeki ada
yokluğun sihrini seçti
tersyüz edilmiş
bilmece dehlizleri

ucuza kapatılmış demirbaştı öznel duruşmalar
dilsizliğe adanmış iki yüzlü gebelik
hem yazı, hem tura

balık gözlerin dibinde saklı
yalanlardan kaçtım
sesimi tırmalayan akçadikenlerden
kendini serçe bilen
künyesiz
irikıyım cüsselilerden

yoktu bir evveli kaçış hikâyelerinin
sonrası yazılmadı daha
bin yüzlü hayat
kendine dönük pala

monologlar bana kaldı böylece...

şiir de kalburdan geçirir
ayıklar kendini
kaotik suskuların zılgıtçı lânetiyle
sahici bir monologa açar perdesini

söyleriz suya
ağlar

öksüren bir deniz ütülüyorum şimdi
sabrını denediğim ütopik şilepler
s.o.s. veriyor hüzün bohçama

sesimi saklayan ada bir hiç
ve her şeydir hâlâ...

Naime Erlaçin

* * *

Halkım İçin Apolitik Mimari

dile gelmeyen acı
çürütüyor kalabalıkları oysa
haremin ağası içerken nargilesini
kikirdeyen birkaç güzel
önlerindeki sütü döküyor
süt kokan önlerini
aristokrasi topluyor bir bir
saçları çok çocukken örülmüş
olan bir şarkı mırıldanır gibi
dudaklarını öpüyor türkçenin
namusu parlak bir mekan
bekliyor teşriflerini
gelmeyen acının
tasavvuruna notlar düşüyor
yüzünü hafifçe ağırlayan ışık
ağanın canını çekiyor
kapanıyor mevsiminden önce
bacakları bencil olan
cumhuriyet ilan ediliyor

Kerem Toker

* * *

MUŞMULA GÜLÜŞLÜ

Susmayı da öğreneceksin elbette
son kalan bozukluklarla ekmek almak için
bakkala kimin gideceğine karar verirken aranızda,
izmarit dolu kültablaları , yere atılmış eski long-playler
gizli bir öfkeyle çatırdarken gecenin hafıza-tözü
üzerine plastik çiçek yapraklarıyla alevlenen ,yeşil
bir taç takınıyor sabahın asık suratlı kraliçesi.
ve şimdi
uykuda gerçekleştirmen gereken bir cinayeti
ertelemenin yakıcı pişmanlığı kaplıyor yüreğini.

Geri dön ey zaman !
artık sevmiyorum seni.

ŞAFAK ÇUBUKÇU









ULUS FATİH // SOYUT OT (E-KİTAP) YAYINLANDI..


Edebiyatımızın üretken bir o kadar sessiz kalemlerinden Ulus Fatih'in "SOYUT OT" e-kitabı Borges Defteri'nde yayında... Borges Defteri E-Kitap Proje yönetimi birimince tasarlanan, görselleri eklenen kitap ülkemiz e-kitap arşivini zenginleştirecek çalışmalardandır. Alışkanlıkların alt-üst olduğu bir sürez(zaman) kesitinden okuma aşkıyla yeryüzünü selamlayanlar içindir e-kitap projeleri. Defter e-kitapları bugüne kadar binlerce işin ehli okura ulaştı..

Allen Ginseberg; Howl(Uluma)-Çev.Şenol Erdoğan,
Bukowski'den "İntiharcı çocuğun son günleri"-Çev. Mustafa Ziyalan,
Hasan Safkan'ın "gezi notları" kitabı,
Çağlar Tanyeri'nin "Direnmenin Estetiği"
Üzerine Gözlemler kitabı defter e kitap proje yönetim birimini de şaşırtacak bir okur ilgisiyle karşılaştı..
Bu düzlemde harcanan çabaları okur karşılıksız bırakmadı. Defter olarak bu yöndeki çabalarımızı titizlikle sürdüreceğiz.. ileriki zaman diliminde surpriz projlerle e-kitap arşivinize katkımız devam edecek.

Borges Defteri

Kitap kapağına tıkladığınızda sayfaları takip edebilirsiniz:





Kitabı indirebileceğiniz link:

E-Book(ULUS FATİH- SOYUT OT) Download By MediaFire 250 kbps-1MB

Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..


F.H Dağlarca'yı Özlemle Anıyoruz..// Defter



15 Ekim; birinci göç yıldönümünde...
Şiirimize, dilimize "çok şey" katan, derin duyarlılıklar taşıyan ve şiir için soluk aldığını her an vurgulayan edebiyat tarihimizin en üretken şairlerinden sayılan Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı özlemle anıyoruz..

Borges Defteri Moderasyon Grubu

DÜNYACA

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

F.H DAĞLARCA


Aydın kavramı, ya da Seçkin Bir Grup..// Ali Şeriati



Bir seminerimde "hizmet" ve "reform" kavramlarından söz etmiştim. Buna ilaveten de hizmet eden ile reformcu arasındaki fark üzerinde durmuştum. Çünkü, bu iki kavram birbirinden ayrı olduğu kadar, çoğu zaman da birbirleriyle çelişir anlamlar ifade etmektedirler. Fakat genelde benzeştiklerinden bu iki kavram, birbirinin yerine kullanılmaktadır. Örneğin bir hizmet vardır ki, yalnız ıslah etmekle kalmaz, ihanet derecesine varırcasına bozgunculuk yapar. Bir mahpusu özgürlüğüne kavuşturmak, ona bir hizmettir. Ancak eğer bu mahpus ıslah olmamışsa, toplum için bu hizmet değil, ihanettir.

Belediye, hizmet ile sınırlı bir kurumdur. Başka bir deyimle Pasteur, Edison gibi bilginler, dahi ve mucitler birer hizmetçidirler. Fakat, Budha ile Aristo, Ali ile ebu Ali Sina, Mesih ile Batlamius, Robespierre ile Lavoisier, Bacon ile Newton veya yazar ile tabip, filozof ile mühendis arasında mutlak bir "fark" vardır. Bireysel ilişkiler ve düşünsel çabalarınızla birisinin yaşam ve düşünce biçimini değiştirerek onu bozulma ve çöküşten kurtarıyorsunuz, Bazen da herhangi bir ihtiyacını karşılıyor veya ona bir otomobil hediye ediyorsunuz. Ya da hayatındaki bir sorununu zaman ve para sarf ederek gideriyorsunuz. Bu iki iş bir değildir. Sözün burasında, hayati önemi olan, basit ve fakat çoğunlukla unuttuğumuz temel bir noktayı belirteyim: "Her ıslahatçı aynı zamanda hizmetçidir de. Fakat her hizmetçi asla ıslahatçı olamaz!"

Bilimde bile bu tür anlam bölümlemesi söz konusudur, ki bunun en büyük tanığı yine bilimdir. Hizmetçi bilimler, "varolan insan'a" yönelikken, ıslahatçı veya reformist bilimler, "olması gereken insan"a yöneliktir. Biri, "vakıa" ile ilgiliyken, diğeri "hakikat" ile ilgilidir. Biri, insanın ilerlemesi, takviyesi rahatı ve mutluluğuyla ilgilenirken diğeri insanın tekamül, ululuk, olgunluk ve hareketiyle ilgilenir. Biri insanın hizmetçisiyken diğeri onun kılavuzu! Birinin işi işçilik iken, diğerininki yol göstericilik, yani peygamberane bir işlev! Tarih boyunca topluma mesaj taşıyan peygamberler ile bilginler arasındaki ana ayırım noktası budur.

Bugün de bu ayırım, bu aykırılık bir başka biçim ve tonda düşünürler arasında gözlemlenmekte! Bağımsızlık hare¬ketlerinin, anti-sömürgeci ve özgürlükçü hareketlerin düşünce önderi başka, filozoflar-bilginler-edebiyatçılar-uzmanlar-kaşifler ve dahiler başkadır. Çağımızda Seyyid Cemal, Mirza Hasan Şirazi, Gandhi, İkbal, Seyyid Kutub gibilerin yaptığı iş birinci türden iken, Apollo'nun mucidi, yapıcısı Von Brown'un yaptığı ikinci türdendir.

Sözün burasında dilimizde çokça kullanılan ancak genellikle, müphem, karışık, öz anlamından uzak, yanlış bir biçimde kullanılan "Aydın" ve Entelektüel" kavramlarını da açıklayabiliriz. Entelektüel kavramı mefhum olarak, beyin işi yapan kişi anlamınadır. Farsça'da bunu "Tahsil-okumuş, eğitim görmüş-" sözcüğüyle ifade etmekteyim. Çünkü, bugün hiçbir entelektüel yoktur ki tahsil yapmamış olsun! İşte biz bu kavramın yerine yanlışlıkla "aydın" kavramım kullanıyoruz ki bu asla doğru değildir. Çünkü; entelektüel ile aydın arasında anlam benzerliği ve birlikteliği yoktur. Ancak, mantık ehlinin kurabileceği şu genel ve özel ilişki söz konusu olabilir: Bazı entelektüeller aydındır, bazı aydınlar da entelektüeldir. Ya da bunun zıddı olarak; çoğu entelektüeller aydın değildir, çoğu aydınlar da entelektüel değildir.

İşte bu nedenle "aydın" kavramı için ki bunlar seçkin bir gruptur- başka bir tanımlamayı kullanmak gereklidir. Burada kapsamlı ve mantık yargısını engelleyici bir tanımı, özgün bir tanımlamayı bulabilecek noktada değilim. Fakat burada karşı çıkılmaz gerçek şudur: Aydın, değiştirici ve kıvrak bir güce ve kavrama yeteneğine sahip; içinde yaşadığı toplum ve zamanın durum ve şartlarını bilen, onlara uygun mantıklı çözümlemeler getirebilen ve bunların tarihî, sınıfsal, insani ve ulusal duygularla bağlantısını kurabilen; somut sosyal tespitlerde bulunabilen ve tüm bu sorumluluğunu ve bilincini, eriştiği bilgi ve uyanıklıktan alan kimsedir.


Yani kendini, toplumunu ve dünyayı bilmek ve bunları duyumsamak!.. Bunlar olgun bir bireyin kişiliğinde belirebilen seçkin ve yüce bir insanilik göstergesidir. Bu bilgi, felsefe, tabiat, psikoloji, antropoloji, sanat, edebiyat ve kökeni uzmanlığa dayalı herhangi bir bilgi değildir. Bu, ideolojik bir bilgidir ki eskiler buna; hidayet, peygamberlik bilinci ve rehberlik, derler. Ve bu bilgiye ancak peygamberlere özgü çizgiyi izleyenler sahip olabilir. Bu, Peygamberin deyimiyle; "Allah'ın, dilediğinin kalbine yerleştirdiği aydın ve donuk ruhlu kabile, toplum ve ulusun bireylerini ansızın kitleler halinde harekete geçirir. Felsefe, sanat, bilim, kültür, deha, zeka, yapıcılık, hareket ve eylemden oluşan bir kıyameti koparır. Evet gerçek medeniyet, böyle oluşur ve bir ulusun, halkın bağrından coşkun bir biçimde fışkırır.

Bu insanlığa özgü bilgiyi halka kim verebilir? Bir ulusun gamlı, suskun, mezarlığa dönüşmüş bünyesine bu ruhu üfleyecek, hangi İsrafil'dir? Kuşkusuz aydın! İslam'daki "Hatemiyet" (sonunculuk) kavramından ben şu anlamı çıkarıyorum: Son peygamber Hz. Muhammed'e kadar peygamberlerin yüklendiği ve uluslara ulaştırdığı mesajı, bundan sonra sürdürecek ve yüklenecek olan aydınlardır! Aydınlar, herhangi bir bilimsel dalda söz sahibi olan kişiler değil, belki "peygamberlik mesajı"nın bilincine sahip düşünürlerdir. Çökmüş, dağınık ve putperest insanları, muhacir olarak yola koyan ve onlara eski, büyük, maddi-manevi kültür ve medeniyetlerden birini, belki de en büyüğünü kurduran bilinç... Her şeyi elinden alınmış olarak Firavunun zillet ve esaretinde yaşayan yabancı ulusa (İsrailoğulları), kurtuluş bağışlayan ve onları Filistin'in güzel, engin ve büyük kültürünün, medeniyetinin yapıcıları yapan bilinç. Roma toplumunun kasvetli ve korkunç yapısına, dehşet verici gladyatör alanlarına, Sezar'ın karanlık zulüm ve cinayet zindanlarına, insanlık dolu, latif ve rahatlatıcı ruhu üfleyen; silahın, kin ve kanın ülkesini, toprağını, yüce bir maneviyat, iman ve duygunun toprağına dönüştüren bilinç. Sert, yitik ve vahşi sahranın bedevilerini; en büyük dünya hareketiyle insanlık tarihinin ve medeniyetinin en zengin kültürünün öncüleri yapan bilinç.

İnsanlık ve toplumu değiştiren, bilim-ötesi, insanlığa özgü bir bilinç. Bu bilinç, doğa-üstü bakış açısı, "sorumlu ve yapıcı" bilgisi ile, kendi hayat ve hareketi sonucunda yaratıcı ve toplumu değiştirici insan tipini doğurur. İşte, bu sorumlu, ağır ve tehlikeli mesajı yüklenen ve yarının tarihinin iplerini elinde tutanlar, "aydınlardır". Bu aydınları ille de bilginler arasında aramak gerekmez. Aydının belgesi, tahsil ve tasdik değildir. Bilimsel ve teknik veriler de değildir. Yüce değerlere sahip olma, toplum bilgisine sahip olma, yol arayabilme, yapıcılığa özgü yetenek, hidayet ve hakikati tanımaktır aydın için aslolan!

Bu gerçekler, felsefi, bilimsel, sanatsal ve teknik bilinmeyenler değil, belki, toplumsal realiteyi, zamanı, zorlukları, hareket, kemal ve kurtuluş yollarını arama gerçekleridir. Bu bilgi, kendine özgü yapısıyla teknik ve akıl ötesidir. Aynı zamanda toplum yapıcı, medeniyet doğurucu başarıya ulaşmış bir ulusun, düşünsel ve toplumsal dirilişi ile hareketinin etkenidir de. Şu an bile, belli bir oranda bu tavrı bulmak mümkündür. Bilimsel bilgi ile bilim-ötesi bilgiyi teşhis etmek, ya da sosyal, politik ve diğer bir deyimle ideolojik bilgiyi, bilimsel bilgiden ayırt etmek artık kolaydır. Her birimiz, çağdaş, tanınmış çehreleri bu ölçüye göre tahlil edebiliriz. Pasteur, Koch, Watt, Marconi, Marx, Newton, Darwin, Einstein bir tarafta iken Seyyid Cemal, Abduh, Kevakıbi, İkbal, Gandhi, Seyyid Kutub, Julius Nyerere, Aime Cesaire, Fanon, Che Guevara, Ömer Mevlud ve ismini sayamayacağımız diğerleri diğer tarafta...

Bu bilgiyi, bu eyleme geçirici görüşü, ideal yapıcı ve yaratıcı bilgiyi; genel anlamıyla ideolojiyi, "insanın kendinden bilgisi", "toplumsal ve tarihsel bilgi", "kemal ve önderlik bil1gisi", "değiştirici ve devrimci bilinç", "ekol ve meslek idraki", "hidayet dokusu", "hedef ve idealin kavranması", "toplumun dirilmesi" diye adlandırabiliriz. İşte bu, aynı zamanda bilimler ve teknikler ötesi bir marifettir. "Oluşu"nda değil "olması gerekende insana yöneliktir. Ben bu nedenle, anlata geldiğim bilgiyi: "Hikmet, kutsal akıl, peygamberane aydınlık" olarak adlandırıyorum. Onun bilim ötesi kutsallığı da buradan gelmektedir. Bunun kolaylığını seviyorum ve onu Eflatun'un deyimiyle "politik haber" olarak da adlandırıyorum.

Eflatun diyor ki: "însan politik bir hayvandır." Bu söz çok derin bir anlam taşımaktadır. Metin kavramada kendini çok üst düzeylerde görenler(!) kendi hayallerince bu sözü "sosyal bir hayvan" diye anlamlandırıyorlar. Onlara göre politika, ayağa düşen bir iş, kötü ve çirkin bir iştir. Politika; hile, zulüm, sulta arayıcılığı, halka hükmedebilme gücü, halkı her durumuyla aşağılama işi ve maddi şeyler ürünü¬dür. Oysa insanı hayvandan ayırt eden en somut özellik, insanın "fiil"idir. Bu nedenle de üstadın bu zayıf ve eksik sözünü tadil ederek "politik" yerine "sosyal" deyiverdiler. Oysa ki Yunanca'da "sosyal" ve "politik" kelimeleri bağımsız ve farklı iki anlamı yüklenen iki kelimedir. Hatta bugün bile değişik Avrupa dillerinde bu iki kelime farklı anlamlarıyla kullanılmaktadır.

"Sosyal" olmak yalnız insan fiili değildir. Balarıları ile karıncalar ve diğer birçok hayvan vardır ki, "sosyal hayvandırlar. Hatta balarısı, insandan daha da "sosyal"dır. Aslında insan denilen yaratık türüne özgü olan özellik, "politik" olmaktır. Siyaset, pis ve çirkin manevraların, ahlaksız temaların, rakibi yenip koltuğu elde etmek için her çeşit dolabı çevirmekten çok öte bir şeydir. Siyaset, hükümet olmanın da ötesinde halka tasallut etmek değildir. Siyaset, bir toplum ve bilgiye olan bağlılıktır, topluma karşı duyarlılıktır, toplumun yazgısına ve konumuna ilişkin bilgi ve topluma karşı sorumluluk duygusu taşımadır, bir "grup" veya bir "toplum" vicdanına sahip olmadır. Bireyin, yaşadığı toplumun çile, hareket ve hayatına her yönden ortak olmasıdır; toplumun duygu ve yazgısına katıksız katılmadır. Heidegger'in deyimiyle; "vicdan sahibi olduğunu, evrendeki varlığını bilen ve varlık okyanusunda bulunduğunu duyan yalnızca insandır." Ekzistansiyalistlerin diğer bir deyimiyle: "Varlık sözcüğünün yüklendiği anlamı bilen salt insandır." Hatta bu sözcük (birey/insan) toplumda, varlık yerine de kullanılabilir.

İnsan da birçok hayvan gibî "sosyal"dır, yani bir "toplum"da yaşamaktadır, fakat bir toplumda yaşadığının bilin¬cini taşıyan yalnızca insandır. Yani insan "başkalarının arasındaki varlığının diğerleriyle ortak ve ilişkilerinde toplumun bireylerinden biri olduğunun ve içinde yaşadığı "toplumsal kişiliğin" farkında olandır. Kanımca "siyaset" diye adlandırılan da bu bilgidir. Buna rağmen eğer ille de Eflatun'un ünlü sözünün anlamını kaydırmak istiyorsak, o zaman "İnsan sosyal bir hayvandır" sözü yerine "İnsan sosyal ve toplumsal bilgi sahibi bir hayvandır" yani "siyasi" dir. İşte bu noktada "aydın"ın titiz bir tanımı için yeni bir veri elde ediyoruz. Aydın her durumda bilgin insanın en bilginidir ve siyasi bir düşünürdür. 'Aydınlık', sıfat olarak da bu anlamı içerir. Yani nerede olduğunu bilen insan! Kendi "konum"unu aydınlık bir biçimde bilmektedir.

Sözün burasında kavramları, belleğimize yerleşmiş anlamının ötesinde ele alabilirsek "ıslahat" ve "hizmet" terimlerini, sosyolojik deyimiyle "fayda" ve "değer" terimlerini birbirinden ayırt edebiliriz. Faydalı ve hizmet eden bilimler, insanın "olduğu durumuyla doğaya egemen olmasını sağlamak, ona refah vermek; yani onu "mutlu" kılmak için çabalar. Bu, genelde entelektüellerin işidir. Öte yandan, "sosyal bilgi sahibi" olan aydın, kendine özgü anlamıyla, iman, ideoloji, toplumsal ekol, insanlar için yüce idealler taşıyan meslek, ulus ve sınıfta tecelli eden, "siyasi bilgi" sahibi olan bir aydındır. Evet aydın, "birey" ve "toplum" olarak insanı, olduğu durumdan" "olması gerekene ulaştırmak ve dosdoğru bir hedef belirlemek ister. Bunu da onun doğaya egemenliği ve mutluluğu için değil, belki, hareket, devrim, kemal ve manevi gücüyle insanın kendi benliğine egemen olmasını sağlamak için yapar.

Bilimler, insanı, tabiatı kendi istediği biçime yatkın kılabilmesi ve tabiata egemen olması için güçlendirir. İdeoloji; irade gücü, seçme yeteneği, iman ve bilgiyle insanı donatır. İnsanı olgunlaştırarak "olması gereken" biçimi almasını sağlamaya çabalar. Bilim gücüyle "tabiat", "tarih" ve "toplum" zindanlarından özgürlük ve yazgısını kurtaran insan, iman ve hikmetin olağanüstü gücüyle de en zorlu zindan olan "benlik" zindanından kurtulabilir. Böylece; kendini, toplumun, tarihin ve doğanın yapıcı etkeni haline getirebilir. Yani "misali" ve "olgusal" insan tipinden "gerçek" insan tipine; "Allah'ın yeryüzündeki halifesi" biçimine yücelebilir. İlahi ve peygamberlere özgü mesajı, tarihin akışı içinde insan toplumları arasında yüklenenler, geçmişte peygamberlerdi. Vahy asrının bitiminden; Resul'un vefatından sonra ise aydınlardır.


Ali Şeriati


Ayı Bombalamak Deliliğin Tanımını Değiştirir..//Andrei Codrescu



Akşam eve dönerken NPR'da dinledim. İşte şair duyarlığılı Codrescu'nun sergilediği olsa gerek...Herkes Nobel Barış ödülü'nun simgesel
anlamını tartışadursun, günun en önemli olayı NASA'nın Ay'a roket
fırlatıp\onda açtığı deliktir. Bu aldatmacayı aralaması açısından
Codrescu'nun bu güzel yazısını Borges Defteri ile paylaşıyorum.
Samet Köse



Ayı Bombalamak Deliliğin Tanımını Değiştirir

Ruslar'dan önce aya ayak basmak, yeterince çılgın bir düşünceydi.

Bu olayın değeri tümüyle simgeseldi. Ve simgeciliğin uzanabildiği yere dek, ay milliyetçiliğin içine sinmişti. Ay, insanlık tarihinin başından bu yana bir simge oldu. O, bize yılın bölümlerini veren, en eski şiirlerimizde yaşayan, düşlerimizin gökyüzünden geçen, Yeryüzü'nün sadık, vefalı ve yalnız dostu Luna'ydı. O, gelgitlere yol açan, kadınların bedenlerinden kanı çekip, çıkarandı. O, daima klişeleşmenin yanıbaşında duran bir arketipti. Onca berbat şarkıya ve kırık kalplere aldırmaksızın gökyüzüne her baktığınızda, onu dolunay ya da orak-inceliğinde gördüğünüzde hala öylece güçlü kalabilen bir arketip. O, şiirsel çekiciliğini İngilizce olsun, Rusça, Almanca, ya da diğer dillerde olsun bir şekilde işletir, bize metaforların en
güzelini sunardı.

Peki, bir metaforun ne denli ağırlığı olabilir ki? NASA'nın düşündüğünden elbette çok daha fazla. Aya ayak basan ilk insan, ne bir Amerika'lı ne de bir Rus'tu. Çocukken hepimize, bizden büyük birisinin gösterdiği, aya ilk kez ayak basan İnsandı. O, aydaki ilk insandı, onun kalıcı sakini, şimdiyse ayın sırtında NASA'nın fırlattığı bir roketi var.

Peki, kim çıkıp ayın sahibi olduğunu ileri sürebilir? Her gece gökyüzüne bakan ve onun güzelliğine hayran kalan, onunla konuşan, halleşen yeryüzündeki milyarlarca insana sormadan onun sırtında bir delik açma hakkını kim kendisinde bulabilir?

Bir zamanlar akıl hastalarından sözedilirken, aya gönderme yapılarak deli anlamına gelen "lunatic" denirdi. Şimdi, kafam iyice karışık, gerçek delilerin kimler olduğunu kendime sorup duruyorum. İyi de, ayda su olsa bile, o suyla ne yapacağız? Dünyayı tüketinceye dek, alkol üretmek için ay-mısırı mı yetiştireceğiz?

Andrei Codrescu

Türkçesi: Samet Köse


1+1 // Leon Felipe



I.

Ayna

Bugün ellerimi yıkarken gözüm takıldı
dün takıldığında gözüm sokaktaydım
vitrinin önünde durmuş bakıyordum
yarın lunaparkta kendime
yeni bir ilaç almadan önce iyice
bakmak için komik aynalarda
bugün ellerimi yıkadıktan sonra
işe giderim diye düşünüyorum
belki temiz bir avuçla
dilenmenin faydası olur,
belki de yarın kendimi o komik aynalarda
farklı görürüm bu sayede
ilk defa hayatımda
ciddi bir amacım var işte
dalga geçmeyin benimle.

Geçen hafta yere düştüğümde
şaşırmıştınız ayağa kalktığım zaman
perhaps or perhaps, demişti aranızdaki
tiyatrocu, yer dilencinin yeridir elbette
ama sizin için dikilerek avucumu uzattığımda
yüzüme tüküren şu iri yarı solcu arkadaşınızdan
korkuyorum hala
bir de tabi lunaparktaki korku tünelinden,
ben dilenirken hep korkacak bir şey bulurum zaten
yüzüme daha acıklı bir ifade verir bu
ve kibar hanımlarla dini tümler
ne zaman sadakalarını verirlerse
versinler onların ardından acınarak kendime
korkuya saklanmış bir yalancı gibi
dua ederim tanrıya, biraz cesaret için
arada sırada.
İyi olur cesaret, dolu mideyle beraber
bazen kendimi şair ve yazar hatta sanatçıların en kudretlisi
ve de gece soğuyana kadar
çünkü paltosuzluk üşütür beni,
tanrı yerine bile koyabilirim.
İki kolu olmayan bir dilenci için bu
inanılmaz düş
gerçeklerin hepsinden ve hayalimde her sabah yıkadığım ellerimden
daha temizdir.


II.

MEZAR FIRÇACISI

Şiir yamıyorum efendiler, bidonlarım var
Bakın bana bu servi ağacının altında
Kısadan hisse boyumla ben ki maşallahım var maşallahım
Ucuza mezar siler, temizler, yıkar, çiçek döşerim son model
Arada şiir yamarım siyah boyamla
Mezar taşlarında,
Neler var neler, ölmeden önce ki sayıklamalar,
Yahu bu mezar var ya bu mezar şair doludur,
Romantikinden ultrasına, hiperinden bohemine
Kaynar bu taşlar kafiyelerle,
Ben de malum pırıl pırıl ederim önce mermeri,
Sonra siyah boyaya batırırım fırçayı,
Geçerim üstünden dizenin
Atarım cebe mangizi
Ve eve girince benim karıya iki dize attırır
Sürerim rakıyı koynuma, böyle geçer günler
Geçer tabi de
Şimdi bakın allahın işine
Bu şiir denilen illet de bulaşıcı ya
İki dize de beden dilimle bari ben
Edim dedim şuraya.

Leon Felipe


İkonoklastınız kim?..// Sufi.



İkonoklastınız kim?

"İyilere bakın! doğrulara bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar? Değer verdikleri şeylerin yazılı olduğu levhayı kırandan_kırıcıdan,...-ama bu yaratıcıdır.. iyiler yaratamazlar:daima sonun başlangıcı onlar. Yeni levhalar yeni değerler yazanları çarmıha gererler, geleceği kendilerine feda ederler. İyiler sonun başlangıcı olmuşlardır hep.” ( Nietzsche-"Böyle Buyurdu Zerdüşt.")
Nietzsche'yi çok değerli ve insanlığın felsefi kazanımı olarak bulduğumu ve her şeyden öte baş ucu yazarlarımdan olduğu için, sebebini benim de çözemediğim bir "tutku"dan olsa gerek, ona eleştirel bakmayı pek denemedim(ya da sık sık yapmadım bunu), ama ara sıra “Sevgili Friedrich Nietzsche” bu noktada senden ayrılıyoruz” gibi bir iç sesimi de çok duyar oldum. İşte bu kısa pasajda o iç seslerimden "birisi" haykırıyor sanki. Bana öyle geliyor ki yukarıda paylaştığım saptama biraz yetersiz-eksik kalıyor, bir insan hem iyi, hem kötü, bazen yanlış, tersinden doğru olmalı. Doğrunun, gerçeğin hep uç noktayı gösterdiği “söylencesi” temelsizdir. İnsan anın öte yakasından bazen kendi vicdanını çarmıha germelidir, bilincini sekteye uğratarak dip kuyunun üst katmanında o “bir başkası” karşısında ve onun sentezinde “sözde kötü” olabilmek ne büyük bir mutluluk olurdu sesini yükseltmeli. Hor görünen vicdan-ten-insan bunu mutlaka yapmalıdır. Çünkü sonuçta iyilik ve kötülüğü insanoğlu kendi kendine atfetmiştir. Onu hiçbir zaman aramadı ve de durduk yerde bulmadı, ne cehennemde ne de umut ettiği cennetinden de çekip çıkarmadı, bir iç koruma, temelde koruma güdüsüyle tümünü ki buna çevresindeki nesneler de dahildir sürekli sezdirmeden ilişkilerine, bakışına yükledi durdu. Kendini yoktan yere yarattığı girdaplardan korumak için edindi o kalkanı. “ Bu yüzden kendine “insan” diyor, yani “değer veren” varlık. Zaman zaman yakan, yok eden ve belki de yerküreye fazla gelen ağırlık. Tarih boyunca ikonoplast'larla ikonoklast'ların her zaman ayrı ayrı kişiler olduğunu düşünmek, doğrusu oldukça moral bozucu bir ayrıntıdır. İnsan kendi yarattığı bir şeyden ayrılırken içinden bazı şeylerin kopup gittiğini hisseder, bir kurucu olduktan sonra, aynı ölçüde bir çabayı, yine aynı konu üzerinden bu kez yıkıcı olarak harcayabilmek, psikolojik yıpranmayı ve parçalanmayı yaşamın en doğal parçası haline getirebilmektir ve bunu denemeye kalkışmak ise bana göre resmen bela bir girişimdir.
Yukarıda alıntıladığım Nietzsche yazısı çok eskiden not tuttuğum “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yapıtındandır. Bu yapıtın II. Ve III. Bölümleri “ebedi dönüş” kavramının ele alındığı en güçlü metinlerdir, yani Nietzsche’nin en güçlü yazılarıdır. Nietzsche bazı düşünce sistemlerinin “yalancılığına” karşın doğruculuğun en yüce erdem olduğunu söyler. Oysa tarih süresince aynı boruyu başka türlü üfleyenlerin sayısı hiç az değildi. Umutsuz yalanların ve aşağılık bir doğruluk (kime göre) üzerine inşa edilen, geçmişteki tüm intikam tanımlarını gölgede bırakan kepaze girişimlerden söz ediyorum. Nietzsche’nin Zerdüşt’ün dilinden kurgulamak istediği tam neydi? Zerdüşt’ün egonun gerçek mahiyetini keşfetmesi sadece “yeni bir gurur”un değil aynı zamanda “yeni bir istencin” doğmasına da yol açar.
Zerdüşt kendini Yunan tragedyasını alt eden aynı düşman güçler tarafından saldırıya uğramış bulur ve böylece Nietzsche’nin ilk kitabındaki Sokrates hani şu sözüm ona dünya tarihindeki bir dönüm noktasını ve girdabın merkezini temsil eder.
Anlaşıldığı gibi, hem gerçek hem de yalanlar nihayetinde ego kökenlidir. Yalanları ve aldatmacaları üreten, şeylere değerler yükleyen egonun kendisi değerlidir, çünkü kimine göre o sadece“dürüsttür” ve gerçeği dile getirir.
Yoksa:
Ne Faust çok istemekle beraber Mefistoyu yok etmeyi kabullenebildi, ne Robespierre kırbaç zoruyla Cumhuriyetin ilkelerini ezberlemekten, ne de Kafka kül olmasını istediği onca yazıları ateşin hırçın ellerine teslim etmeyi.
J.M’nin Sadık Hidayet’i konu eden yazsında işaret ettiği Hidayet vakası bir ilk olmamakla beraber, cesurca ve adeta bir yazarın kendi kendinin "ikonoklast"i (kendi yarattığını imha anlamında ) olabilmekle eşdeğerdir. Enis Batur’un dediği gibi “onun gibi bir yazarın intihar etmesi için başka sebepleri olmalıydı”, işte esas olanaksız olan da budur, sebep bence her ne olursa olsun bu kadar yıkıcı bir“gidiş” için önsöz olamaz! Yazmak, kalemi gönüllüce bırakmayı bir ölçüde anlarım ama o “dayanılmaz” noktayı kavrayabilmek o kadar kolay değil.
Eğer hala birileri bir yerlerde bir ütopyadan söz edebiliyorsa ve o ütopyanın sadece ve sadece bir an için çok hoş olacağı düşünülüyorsa,o an'ın "karelenmesi" gerekmiyor mu? Bir Vermeer ya da daha iyisi bir Breughel olmak gerekse bile; çocukça da olsa samimiyetle söyleyebileceğiniz bir evet-iniz olması gerekiyor, her şeyden sonra ve her şeyden önce. Saygıdeğer tine fazla güvenmemek, öte yandan onun cesaret, gurur, saygı gösterme halkalarını aşırı yorumun eline teslim etmemek kaydıyla..

Sufi


JORGE LUİS BORGES // Çev. Ömer Cem Demirci



JORGE LUİS BORGES


DEVİRLİ GECE

Sylvina Bullrich’e

Tanıdılar Pythagoras’ın coşkulu öğrencilerini
O parlak adamlar devretti bir dönemi,
O kaçınılmaz atomlar geri getirecek
Altın Afrodit’i, Thebans’ı, agorayı.
Gelecek çağlarda yarı boğa yarı insan varlıklar ezecek
Sağlam, yarıksız toynaklarıyla Lapith’in göğsünü;
Roma toz olduğunda Minatour inleyecek
Bir kez daha kutsal sarayının karanlık sonsuzluğunda.
Her uykusuzluk gecesi geri dönecek bir zaman aralığında.
Bu yazan el doğmuş olacak aynı rahimden,
Ve keskin ordular tertipleyecek onların kaderini.
(Edinburgs’un David Hume’u verdi bu işareti.)
Bilmiyorum tekrar dirilecek miyiz başka bir dönemde,
Sayılar gibi periyodik bir kesirde;
Ama biliyorum muğlak bir Pythagorean rotasyonu
Geceden geceye götürecek beni dünyadaki
-Bu şehrin varoşlarıyla. Uzak bir sokak doğuda veya
Batıda ya da güneyde, fakat daima denizle yıkanmış
Bir duvar, bir incir ağacının gölgesi,
Ve bozuk asfaltdan bir kaldırım.
Bu, burası, Buenos Aires’dir. Zaman, para
Ya da aşk getirir erkeğe, bana ise tecrübe
Sadece bu ölgün güle, geçmişten kalan
İsimleriyle, sokakların bu aylak takipçisine.
Kanımda: Laprida, Cabrera, Soler, Suarez…
İsimlerinin saklı olduğu boru fısıldar tınısını,
Davet ederek, cumhuriyetleri, süvariyi, gündüzleri,
İnsanların öldüğü, coşkulu zaferleri.
Sır yüklü karanlık meydanlar hiç kimsenin umursamadığı
Boş bir köşkün muazzam teraslarındadır,
Ve tek yönlü sokakları yaratan boşluk
İsimsiz korku ve uykunun koridorudur.
Anaxagoras’ın karanlık boşluğu hayat buluyor
Ölümlü vücudumda, sonsuzluk birikir yineleyerek kendini
Ve sonsuz bir şiirin anısı veya planı, başlayarak:
‘Tanıdılar Pythagoras’ın ateşli öğrencilerini…’



***

EPİLOG
(SONSÖZ)

Tanrı razı insanların (yarattıklarının) değişmez kaderine, daha niceleri asimile olacak coğrafik ve tarihsel çeşitliliklerinden ötürü gezegenin. Zaman taşıdı bu çeşitliliği yanında, ben değil: O uygun buldu eski dilleri, benim revize etmeye cesaret edemediğim. Çünkü ben onu zihnimde literatürün kalıpları dışına çıkarak tasarlamıştım. Yazıcımda kâğıda döktüğüm bir insan kadar düzensiz ve dağınık metinlerimin hiçbiri dillerin çeşitliliğine erişemedi. Çünkü onlar zengindi fikir ve eserlerin bütününden. İddiasız ama mutluydu benim ailem, harika eserler okudum daha hatırlanabilir bir şeyler söylemek için Schopenhauer’un fikirleri ve İngiltere’nin sözlü müziğinden.

Bir adam yetiştirir kendini dünyadaki görevlerini portreleyerek, yıllar sonra tamamlar kendini şehirlerin, krallıkların, dağların, gemilerin, körfezlerin, adaların, balıkların, odaların, enstrümanların, şişman vücutların, atların ve insanların imajlarından bir görüntüyle.

Kısacası, o ölmeden keşfeder bu sayrı labirentin hatlarının kendi yüzünün bir resmi olduğunu…

JORGE LUİS BORGES
Türkçeye Çeviren; Ömer Cem Demirci



Image and video hosting by TinyPic


Nietzsche “Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” kitabında sanatın sürekli gelişimini iki düşünce üzerinde kişileştirir. Bunlardan biri Apollonca diğeri ise Dionysosça’dır.
Özelinde de sanatın bu sürekli gelişimini şiire indirgediğimizde sanat için söylenen genellemeleri şiire taşıdığımızda belli başlı bazı sıkıntılarla karşılaşırız. Bu sıkıntıların başında öğreti gelir.
Sanatı bir öğreti olarak değerlendirmek mümkündür… Tümüyle olmasa da şiir için de öğreti kavramını kullanabiliriz.
Gerçeği dönüştürme edimi olarak şiire baktığımızda kullanılan sözcükler, anlamlar ve imgeler bir şekilde öğreti niteliği taşıyabilirler… Bunu şiirin genel değerlerinde ele almak anlamsız hatta zorlayıcı gelebilir… Ki bunu şiirin bazı türleri için özel durumları içinde değerlendirirsek pekâlâ şiir ve öğreti ikiliğini buluşturabiliriz.
Gerçek ve gerçek ötesi kavramlarla şiir sanatı, imgeler dünyasının somut-soyut biçimleriyle anlayış, seziş gücü ile kavranabilir duruma getirilebilir.
Bu öğreti kavramı Apollonca ele alındığında şiirin düşsel boyutuna yönelen bir yaratımın efsanesine karşılık gelir.
Dionysosça ele alındığında ezgisel coşkunluğun tamamlayıcısı olur.
Apollonca(düşsel) ve Dionysosça(coşkunluk)’yı bir şiir yaratımının tamamlayıcı unsurları olarak görmek pekâlâ mümkün olabilir.
Birbirinden ayrıymış gibi görünen bu iki eğilim şiirde yan yana gelebildiği gibi iç içe de geçiştiğini görmek mümkündür.
Karşıtlığın birbiriyle olan çatışkısı güçlü ve zor şiir doğumlarında bir kaynaşma gösterir… Bu kaynaşımı aralarında (özel) kurulmuş bir birlik olarak görmek mümkündür.
Bu kaynaşımı bir öğreti olarak da niteleyebiliriz.


&

Şiirin estetik olayı yalınlığı öne çıkartır… Şiir, bizi aklın ve duygunun sınırlarına ulaştırır… Sözcüklerin sunduğu anlam katmanlığı sahip olmadığımız/olamadığımız deneyimlerin kapılarını aralıyor… Bu yönüyle şairde hayat ütopyasının mimarı olarak attığı adımlarla(sözcüklerle) yaygın ve bilinenin tersiyle hayatı açımlamaya çabalıyor.

“Biz, Platon’u gerçekliğin ötesine geçmek için çalışan ve şu yalancı gerçekliği varlığın temelinde duran bir yüce örnek(idea) olarak tasarlayan kimse diye görüyoruz.” Nietzsche

Platon’da ne Apolloncu ne de Dionysosçu bir özellik vardı… Şiirlerini yakması da, şairleri sitesinden kovması da Apolloncu ve Dionysosçu halleri yok sayması/kabullenmemesi bir cezalandırma yönteminden başka bir şey değildir.

Platon, yeni bir sanat için asla temel bir sorunu gündeme getirmemiştir. Daha çok eski sanat için temel sorun ortaya atmıştır ve sanatı yalnız düşünce evreninde bulunan bir örnek varlığın özentisi, yansıtılması sayarak deney evrenine, daha aşağı bir ortama indirgemiştir. Nietzsche, Platon için yaptığı bu saptamayla diyalogları için de şunları söyler :

“Platon’un diyaloğu, üzerinde taşıdığı bütün çocuklarıyla birlikte kazaya uğramış eski şiiri kurtaran küçük bir gemiye benzer. Daracık bir yerde sıkıştırılmış ve dümende bulunan korkuya kapılmış Sokrates’in yönetimi altında bu gemi, yeni bir ülkeye doğru yol almış. Ancak bu yeni ülke bu topluluğun düşsel (Dionysoscu) görüntüsüne katlanacak durumda değildir.”

Platon, sanatı(şiiri) uygulanan bütün biçimlerin karışımı olarak tanımlarken o dönemki dilin eski etkili yasasını yıkmaya çalıştı… yıktı ve bozdu da…
Düzyazı ve şiir arasında kalan içimlerle “öfkeli Sokrates” ‘in yazınsal görüntüsünü yaşatmaya çalışan Köpekçilik(cynismus) öğretisini benimsemiş yazarların yolunda yürüdüğünü belirten Nietzsche, Platon’un cinli Sokrates’in baskısından kurtulamadığını vurguluyor.

Platon, Sokrates’in şu soruları üzerinden öğretisini sorguladı:

- Bana anlamsız gelen usa aykırı olan değil midir?
- Mantıkçının kovulduğu bir bilgelik devleti var mıdır?
- Yoksa sanat bilimin gerekli bir bağlantı ve eki midir?

Platon ilk soruyu devletine taşıdı ve bunun üzerine inşa etti.
İkinci soru devletinin sınırlarını ve içeriğini oluşturdu.
Üçüncü soruya hep dolambaçlı ve isteksiz yaklaştı… Sanatı bir şeylere eklemekle yetinip bağımsızlığını kabul etmedi… Hep bir alanın kontrolüne bıraktı.
Sanattan(şiirden) hep kaçtı ama diyalogların da yakayı ele verdi…

Salih Aydemir


Bir Sözcük O // Yannis Ritsos



Bir şey bilmiyorum - dedi - bir şeyim yok, bir şey değilim
buradaysam, dünyanın içinde, çakılmış bir büyük kanatla göğsüme,
o'dur öğrendiğim tek sözcük, söyler ağlarım-
onu tanıyorum, onunla varım, onu haykırırım rüzgâra-
uykusuz ıssız gecelerde öldürenlerin öğrettikleri
onca taşın taşlanmanın altında - yalnız bir sözcük:
Özgürlük, Özgürlük, Özgürlük.


Şiir:Yannis RITSOS
Türkçe Çevirisi;Ahmet YORULMAZ


1+1:Enis Batur



VURGUN

Lacivert hüzün denemesi.
İçimde tünemiş ağır, suskun kuşun sözleri.
Benden kopartıp almıştır.
Tuz bastığım için mi, yeri kapanmadı..



YANLIŞ MESEL

Uçurumun eşiğindeki ünlem, yanaklarını da getirdi.
Duyulan bazen dinlenir.
Boşlukta bir ruh inşa edilebilseydi, davranırdım, davranacaktım.
Katılıp kaldım ama..Her ünlem uzağa kilitlenir.


Enis Batur

(Kandil//Darb ve Mesel- Altıkırkbeş yayınları)


Sokaklar vuruldu ilk..// Rafet Arslan



Doğu Roma İmparatorluğu

sana hayatımı versem onunla ne yapacağını bilebilir miydin?’
Angela/Luc Besson

giderken ruhun
karanlığa karışana dek izliyor gölgemi
gözlerimi kapatıyorum
uzakta dans eden 1 çift var
genç kız belki de balerin
yaşlı bir adam piyanoyla eşlik ediyor
sahnenin kutsallığına
sırt çantasına hayatını yüklemiş yolcunun
adımlarına dönüşüyor ezgisi
bir hayat daha olmamasına ya da
bildiği tüm hayatların yıkımına
demlenmiş, tortusu çökmüş 1 hüzündür
mahvolmuş hayat diye sorar kız
oysa ricat çoktan başlamıştır
yanıtsız boşluğun uğultusudur yalnızlık

sadece yer çekimine mi karşıdır hayat?
yoksa gök çekimine de karşıdır ırak?
vefasızdır, soyut var oluşların karanlığında
her giden şafak sonsuza ertelenmiş bir vaatse
susar; kanı içine akar, leş hayat!

2009
Hayat Kahvesi





CV

Online olarak hayatını sürdüren
kendi çapında inşaat ve cinayet şehirciliği
mükemmeliyetçi takım arkadaşı filoloji
deliliğini tecil ettirmiş iyi derecede gözlem ve algı
hedef kitleye yönelik içerik kaslı
yazılı ifadesi iyi ve dilbilgisine hakim etobur
disiplinli emir kulu marka bağımlısı
insan ilişkilerinde başarılı yamyam egzersizli
yaratıcı ve mükemmeliyetçi takım arkadaşı
gladyatör arenasında bekleniyor
amin!


Morg Günlükleri

1
sokaklar vuruldu ilk
biz sustuk
sokaklar vuruldu ilk
sek sek oynayan çocukların gözyaşlarıyla
yıkıldı barikatlar
sokaklar vuruldu
biz sustuk!

2
şimdi;
şimdi gaipten yükselen bir
türküdür Mona Lisa gülümseyişi
şimşek hırsızları, boncuk oyunları
ruhumun yıkımına entropi diyor birileri
geceye boşalan mavi hayvan çığlıkları
ıraktır…

3
morg kaçkını çığlıklar ile kıvrandı
sakındı bundan kendini gizli bir şiir
suskun 1 haziran akşamı
asla dizelere vurulmayacak hüznüyle
solgun duvardaki grafiti kadar yalnızdı

4
isterdim bu ölüm alacasında
koca 1 Spinoza vakurluğu
oysa, oysa sokaklar
vurdular yüzüme tokat gibi
silin şimdi tüm duvarlardan
hiç var olmamış şiir isimlerini
silin ki toprağa karışsın leşim


5
dalgakıranlara vurdum kendimi
vurdum şimdi param parça etim
1 şiirin depresyon uykularında
tanınmayacak haldeyim

haziran-temmuz/moda

Rafet ARSLAN


UNDERGROUND POETIX 4.Sayısı..



UNDERGROUND POETIX 4.Sayısı

Ekim Ayında Raflarda..


BU SAYININ ANA KONULARI ÇOK FAZLA, ÖNCELİKLE BİR KİTAP OLARAK “SATMAK”TANSA WILLIAM S. BURROUGHS’UN “İZCİNİN GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ EL KİTABI” İSİMLİ ÇALIŞMASINI DERGİNİN AÇILIŞI OLARAK UYGUN GÖRDÜK Kİ DERGİNİN ÇIKACAK OLAN BU SAYISI BİR ANLAMDA BURROUGHS ÖZEL SAYISI OLARAK DA ANILACAK ZİRA İÇERDE WSB İLE YAPILMIŞ SIKI 3 ROPORTAJ AYRICA HENRR MILLER VE WSB UZERINDE DURAN SEVİMLİ BİR METİN DE YER ALMAKTA.

TÜM BUNLARIN DIŞINDA BURROUGHS’UN DA SEVDİĞİ VE TAKDİR ETTİĞİ VE DÜNYA GEZEGENİNDEN BU SENE AYRILAN J.G BALLARD ÖZEL DİĞER KONUĞUMUZ: “GÖKTELENLER” METNİ İLE ENFES BİR SÖYLEŞİ DE KONUĞUMUZ BALLARD-VE ELBET TÜRKÇEDE İLK KEZ YAYIMLANAN BİR METİN-

DOSYAMSI DİĞER FAKTÖR İSE “TUPAC AMARU” BİR ÖRGÜT OLARAK TUPAC VE TUPAC’IN BAŞKALAŞMIŞ UZUVLARI, DİĞER TUPAC’LAR

KURT COBAIN’E BELKIDE TURKIEYDE TURKÇEDE İLK DEFA BAKTIĞIMIZ YERDEN BAKILIYOR BU SAYIDA, UZUN BİR COBAIN METNİ TAM OLARAK SİTÜASYONİST BİR METİN VE NOT BORED KAPSAMINDA -DOĞAL OLARAK SİTUASYONİZM VE “PUNK” ÇİZGİSİNİ DEVAM ETTİRİYORUZ, ETTİRECEĞİZ-

TÜRKİYE DE YAZILMAMIŞLIKLARDAN BİRİ DAHA: RAVE, RAVE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE HARİKA, EĞLENCELİ, SIKI VE KAPSAMLI BİR METİN DENEMSİ, BAŞLI BAŞINA BİR SOYA…

BUNUN DIŞINDA TÜRKÇEDE HİÇ YAYIMLANMAMIŞ BİR PHILIP K DICK METNİ, KENDİ KALEMİNDEN KENDİSİ!

KÜLT FİLM YAPIMCISI PETER WHITEHEAD’DAN ROLLING STONES’UN PORNOGRAFİK VE SAPKIN TURNE FILMI COCKSUCKER BLUESA, VAHŞET VE PORNOgrafi’DEN FOUCAULT VE SARTRE’A, SURDURULEMEZ MIMARI VE KONSTRUKTIVIST MIMARI UZERINE DENEME VE CEVIRILERLE, GODSPEED YOU BLACK EMPEROR, ALLEN GINSBERG, FOTOGRAF VE KIMLIK VE DAHA FAZLACA BASLIGA YER VEREN UNDERGROUND POETIX AYNI ZAMANDA TURKIYEDEN OTEKI SIIRIN SIKI SESLERINE 21 SAIR CE 35 SIIRE DE SAYFALARINDA YER VERIYOR.

underground’un bir edebiyat turu olmadığını bilen onun teknik bir biçem olduğunu kavrayan güzel insanlara sevgi ve saygılarımızla, uzun zaman geçti-geçmesi gerektiği kadar- ve en keyfli yorgunluğu aldık ve biz daha şimdiden tarihe geçecek olan 5.sayımızın hazırlıklarına başladık ve bu sefer şu olacak: “yok artık daha neler”...

ps: Ekimde çıkması planlanan 4.sayımız eylül ayının sonunda matbaaya girecek, bizi hiç bırakmayan saçma sapan maddesel sebeplerden dolayı süreçte bir sarkma olursa hiç merak etmeyinki en kısa sürede bertaraf edilecektir, tek amacımız en geç eylülün 3.haftasında avuçlarınızda olmak.

dergiyle beraber ücretsiz olarak Hakim Bey’in geçici otonom bölgeler-taz- eseri siz dostlarımıza hediye edilecektir. burroughs’un kitapçığı ise yukarda da belirttiğmiz gibi derginin içinde yer almaktadır.

Şenol Erdoğan


MARX VE SANAT // Müfit İŞLER



Metinlerimizin bir şeye karşı olmasından öte birşeyler için olması önemli. Bugünlerde Marks yine moda. Bununla ilgili ilk söylenecek olan, klasiklerin sürekli okunması gereğidir. Çünkü pek çok türev ürün o klasiklerden çıkıyor. Neresinden nasıl tutacağız? Artık o kadar tez var ki... Osmanlı tasavvufundan gelen bir aydın geçende tasavvufu açarken üç aşamadan söz etti ve bana doğru geldiği için hemen benimsedim. Üç kitap var dedi: Birincisi Allah’ın kitabı, ikincisi peygamberin kitabı ve üçüncüsü insanın kitabı... Önce kitaplara, sonra peygamberlere ve sonra insana inanmak doğru bir sıralama.Yani yazabilen her kez yazsın. Sonuçta kutsal olan yazıdır. Marks üzerinden gidilecekse bu Avrupa Marksist’leriyle bakışmamızı gerektiriyor. Ondan önce yine Osmanlı tasavvufundan gidersek;her yolun çıkış serüveni, önce hırkayı giymek için, sonrada o hırkayı çıkarabilmek için insanın kitabı bir gereklilik. Yol bulmak çalışmasını ayrılıkları uzlaşmazlığa taşımak için değil,bütünlüğü daha kuşatıcı ve derin kotarmak yönünde sabır-tahammül hırkasını giymek için yapmak gerekiyor. Yani söylendiği gibi doğru kelime hoşgörü değil, tahammül-sabır ateşinde pişmek... Hoş görü eşitlik içermiyor ve bu tür bir çokluğun kapısını açmıyor. Eşitliği ve yaratıcılığı içeren anahtar kelime tahammül. Önce tahammül edeceksin, sonra inanacaksın. Eğer inancın yoksa bilmenin kapısına doğru yönelemezsin. Ve onu hakedemezsin. Eğer bu süreç işlerse, tıpkı aşk gibi haketmeyi bir başına gelme olarak yaşar insan ve bir de bakar ki kitap olmuş. Eğer bu böyleyse kalanın zaman-toplum içindeki macerası aslında bir teferruat.
Marksistlerle ilgili epeydir kalem çalıyorum, o yüzden kendi ürettiğim iz üzerinden gidersem ilk söyleyeceğim şey; Avrupa kökenli Marksistlerin temel hatalarından birinin homo-economicus’u politik insanla karşıtlıyarak bir şema oluşturmalarıdır. Bu durum,tarihi gerçek bütünlüğü içinde algılayamamaktan kaynaklanıyor. Eğer bütünlüğü içinde algılayabilselerdi şemanın; sanatçı-insan, ekonomik-insan denkliğinde politik-insan olduğunu görürlerdi. Bu üçgen bize klasik dördü bularak mekanik(pozitivist) diyalektiği aşma imkanı verdiği için ayrıca doğrudur. Klasik dördün ne olduğunu açmadan geçmeyelim. Üçgeni geometrik olarak yüzeyde düşünün ve onu dörtgen yapacak yere bir nokta koyun. İşte o nokta doğru noktadır ve kendi öznesini bulana kadar bir boşluk olarak üçgeni hareketlendirir. Her üçgen kendi izdüşümüyle otomatik olarak, boşluktan dolayı bir dörtgendir ayni anda. Bir muska gibi kendi izdüşümüne katlandığında döngü(zaman) oluşur. Üçgeni yüzeyde düşünmek tek boyutlu düşünmektir. Hemen uzayda olduğunu da (zaman) varsaymak zorundasınız. Bu duruma uyanamıyan Marksistlere ben inanma boyutunu aşamıyanlar yani softalar diyorum. Hırka giymek zordur ama hırkayı çıkarmak daha da zordur. Avrupada’ki ikinci önemli noktayı Franfurt okulu çocukları oluşturuyor. Onların ana gövdesini Yahudilerin oluşturmaları önemli bir ‘mesele’ olarak karşımıza çıkıyor. Şu ünlü Yahudi meselesi.. Marks bu konuda da laf etmiş. Kendide Yahudi kökten geliyor ama onu aşmış. Tıpkı Spinoza gibi... Bizim tasavvuftaki aşkınlık ne kadar zorsa, yahudi tasavvufundaki aşkınlık da o kadar zor. Bu konuda benim vardığım son nokta bu ‘seçilmiş’ halkın bol miktarda çıkarabildiği kitap yapma geleneğine karşın yahudi tasavvufunu aşanların bir elin parmağını geçemedikleridir. Frankfurt okulu yazarlarının tamamı ve daha pekçoğu, buna levinas ve derida vs dahil hepsinin kabalanın türevlerini üretmekten başka birşey yapamıyor olduklarını iddia edebilirim Onlar elbirliğiyle Marks’ı da, Kant’ı da Kabala üzerinden aşmaya çalıştılar. Yalana ne hacet bizim, genetik köklerimiz Osmanlı tasavvufu ve oradaki aydınlanma ile tüm yukarda anlatmaya çalıştığım meselelere girmek ancak bizim yapabileceğimiz bir iş. Yahudi tasavvufu tasavvufun başıysa, Osmanlı tasavvufu tasavvufun sonu ve tasavvuftan çıkıştır. Osmanlı kapitalizme geçişi Şeyh Bedrettibn’le erkenden zorlar ama eskil sınıfların gücü izin vermez. Kanuniyle ilk erken ürünlerini tersten verir. Kanuni üzerinden modernleşme yarışını kaçıran Osmanlının Kırmızısının sırrını İngilize bir Yahudi kaçırır.İngiliz Mısırın pamuğuna da ulaştığında Yeniçeri’nin kırmızı ceketi, İngilizin ünlü ‘kırmızı ceketliler’ine dönüşür. Yalnızca bununla da kalmaz, eskil postu İngiliz Yasalarını alıp biraz mogernize ederek İmparatorluğunu geliştirir. Ayni sürece İspanyolların İspanyayı etnikleştirmesi denk gelir ve bunun sonucu, Melamilik’in ürünü olan ‘cemaatten’çıkış ve modern bireyin şafağının söküşü Spinoza’ya yansır. Biz de bu izden giderek, kendi aşkınlığımızı ortaya koyuyoruz.T aktir Allahın...
Buradan Brecht üzerinden epik meselesine girersek; epiğin kahramanlık çağlarından yani sanatçı-insan süreçlerinin son evresinden sonra artık yapılamadığını söyleyerek işe başlarım. Eskil(antik) kentle birlikte ekonomik-insanın başlaması epiği etap etap bitirip yerine saray-mezar sanatlarının, sanatçı-insan,ekonomik-insan kapışmaları olan yarı epik süreçleri uzun zaman ürettiğini söylemek mümkün. Ancak Molyer’le komik,toplumda kendini modern sürece denk var edebiliyor ve modern çözülüp başkalaştıkça kendi baroğunda ironiyi sanatın merkezine alıp kabala’yla sentezlerini yapa yapa, Marks’ı da,Kant’ı da aşarak günümüze kadar işliyor. Yani gördüğünüz gibi tarihten kurtulmak o kadar kolay değil. Bizim okul temel bir üretici güç olarak tarih-gelenek-görenek’i diğerlerinin yanında çok iyi değerlendirir. Tarih-coğrafya(jeopolitik)-teknik-insan temelli üretici güçler üzerinden çözümleme yapmadığınızda tıpkı bir ekonomist olmayı aşamıyan ‘Marksistler’ gibi hiçbir yere varamazsınız. Marks’sistler ekonomiye ‘artıüdeğer ve para diye baktıklarından genellikle ekonomist olmanın ötesine geçemezler. Ekonomi politikçilik yaparlar genellikle.
Bundan sonra iki kelime de Althusser için söyleyip oradan Avrupa’da son pırıltı veren Negri’lere de varmak gerekecek. Althusser’in başyapıtı denen ‘Kapitali Okumak’ kitabı onun en yalan, en saçmalık kertesinde kültürelcilik yaptığı,en düşünce sefaleti içinde olan eseridir.Orada Kapital’den başka herşeyi anlatır.Kapital, patronu oluşturan süreci belgeler üzerinden ve işçi ile makinanın,manifaktürü aşıp fabrikaya vardığı süreç içinde, devlet-deniz aşırı ticaret-mutlak ve nispi artı-değerin artı-değerin türevlerini üreterek ücreti-fiatı-karı nasıl çoğalttığını özne-nesne ilişkisini sapmaz bir doğrulukta koyarak anlatmasından oluşur. Bizim amca ise klasik akademik felsefe tezi verirce bütün bunları hiç görmeden, belki aşıyorum sanarak,felsefi bir dil ve kavrayışla işin üzerine gider. Özneden bahseder ama özneyi koymaz. Nesneden bahseder ama nesneyi koymaz. Denklikten bile bahseder ama denkliğin nerede ne yaptığını ve ne işe yaradığını anlayan varsa beri gelsin. Biz geri zekalıyız ya. Primitif bir oksimorondur. Yıllar yılı bu adamları burada kompradorun mal satması gibi satarak düşüncenin serpilmesinin ırzına geçti bazı insanlar. Biz onlara şabloncu diyoruz. Bu düşünce biçimlerini taklit(mimetik süreç) etmenin ötesini üretemedikleri için de onlara, birinin maymunluğunu yapan da deriz. Önümüzde bir Marks totemi vardı, birde böyle totemler koydular.Başka hiçbir işe yaramadı.
Negri’nin Devrimin zamanı eseri üzerinden ‘Kapitali okumak’ temelli bir çalışma da ben yapıyorum. Daha doğrusu Kapitali ‘zaman problemleri’ üzerinden yorumlamak gibi bir işe kalkıştığım bir zamanda bu metini yazmam söz konusu oldu. Sanat ve kent-zaman-üretim-piyasa meseleleri açısından ‘devrimin zamanı’başlığı canalıcı nokta gibi göründü bana. Çünkü şu sıralar akademist ekonomistler bile krizi aşmanın temellerinden birinin bir ‘kültür devrimi’yapabilmekten geçtiğini söyler oldular. Biz de şu sıralar ölmemiş bir medeniyeti bir tür kültür devrimiyle aştığımız için; ‘acaba gereklimiydi’yi çokça tartışıyoruz... Bunun en iyi cevaplarından birini, ‘Osmanlı Cumhuriyeti’ filmi verdi bana göre. Yani ‘devrim yapmak’önemlidir. Her halk devrim yapamaz. O yüzden de her yer müsavii değildir. Herzaman ve hep merkezler-çevreler vs.ler üzezrinden, yani ölçü ve aralıklar üzerinden zaman kendini üretir. Bu nedenle eşitlik bir varsayımsal ideal dir. O yüzden hep ilk söz olarak öne çıkar ama son söz gücündür. Sanatçı toplumdan öte modern toplumda ne kadar modern devrim yapabildiyseniz o kadar sanat ve bilim sözkonusu oluyor. Bu açıdan önemli... Negri’nin önemi diğerlerinde olmayan “DEVRİM” meselesini öne alarak teorisini tamamlamaya çalışmasıdandır. Diğerlerinin tamamında sınıf-devrim, bu olguların özneleri vs den bahsedilmez ama onlar ‘Marksist!TİRLER…
Negri ile polemik bölümünü bir risale gibi kısmen ele alacağım. Bazı temel alıntılar üzerinden cevaplar şeklinde kurdum. Şimdi o alıntılar olmadan bir bölüm söz konusu olacak.
Bu açıdan yöntem;bir boş-bir dolu şeklinde işleyecek.
‘Negri’nin son kitabı olan! Kairos-Alma Venus-Multitudo! yoğunlaşma bakımından onun daha önceki çalışmalarına denk düşer ve 1980’lerde ve 1990’larda zamanın oluşumunu izleyen çalışmanın sonuçlarını tek bir yoğun metin içinde bir araya getirir. Kairos, Alma Venus,Multituto; Negri’nın İmparatorluk üzerine çalışması sona erdikten sonra yazıldı; ancak bu metin daha sonra ortaklaşa yazılan çalışmada oluşturulan kavramsal kümede bir derinleşmeyi temsil eder’ (A. Negri. Dev. Zamanı.s:10)
Bu alıntıda değil ama başka bir alıntı üzerinden şöyle başlıyoruz: KEZA!
Burada zaman üzerine fantazi yapılmış ve zamanın fantaziye yatkınlığı-uygunluğu sözkonusu... Zamanı aşkınlık ve sınırlamayla çözdüğünde varlığın tam ortasında bulursun kendini ve varlık olan zaman isyankar değildir. Zaman kendi çokluğunu aşıp teklik algısı içine düştüğünde tanrısal olur. Tanrısal olan zamanın bilgisi kişinin içinde doğa kökeninden dolayı vardır. Tanrısal olan o anlarda gizem yoktur,açıklık ve pekinlik vardır.Gizem korkuyu ikizler, tanrısal an ise kendi pekin-apaçıklığında korkuyu sonsuz kere aşar.
ALINTI
Zamanın özerkliği kavrayışı zamana uymayan bir durum. Özerk donmuş bir süreç olarak alındığında zamanla olan ilişkisi sapıyor. Çünki “özerk” tanımı ve özerklik uygulaması sınıf ve güçler dengesi olgusu içinde son derece yanıltıcı bir durum. Bir yanılsama. Görecelilikle birlikte düşünülmediğinde Bir tuzak oluyor, burada batılı düşünür genellikle Kant’tan çıkamıyor.
KEZA. Alıntı
Bu paragraftaki demagojik kırılma, “her asimetriyi dışlayarak” açılımıyla başlıyor. “Zaman fikrinin geometrik katılaştırması için yapılan sürekli girişim” cümlesindeki “fikir”in öne ve merkeze alınışı; zamanın maddi hayatın dinamiğinden kopartılarak üretilme eğilimini açıkça gösteriyor. Oysa zaman, Kollektif aksiyonun ve komün-aşiret dinamiğinin coğrafyayla organik ilişkisi içinde dirençlere teknik üreterek karşı koyup-aşmak eylem-düşünce ve tersinden kaynaklanıyor. Bir yoğunluk ve aşkınlık oluşturmak için yapılan sonsuz ayin-orji eylemlilğinin, beden-beyin-düşünce-duygu-duyum aktiviteleri içinde ve içinden çıkma enerjisini güç oluşturarak yaratma sürekliliği zamanı üretiyor.Başlangıç bu.
Aşirettoplumlarının inanılmaz dayanıklılığında,onların folkloru üretirken ayak atışlarında ve bedenin kollektif kıvrılmalarında zamanın nasıl üretildiğini anlayabilirsiniz. Oradan ekonomiye ve ilk süreçlerin zamanı üretme dinamiğiyle ekonomik olan zamanın değişimlerinde nasıl kopuşlar olduğuna vararak zamanı daha iyi çözersiniz. Aksiyonsuz zaman üretimi totloji ve fantazidir. Daha önce söylemiş olduğumuz gibi oradan genellikle skandal çıkar. Bir yere çıkamamanın isyanı ve bu isyanın zamansızlığı bizi cinnet üzerinden teslimiyete götürür ve bir kültür devrimi yaratamamaya… Modern sınıflı toplumlarda kültür devrimi yapamayanlar görece örgütsüzleşmişlerdir. Örgütlenememek ve örgütlenebilmek arasında çevrim tamamlanır.
KEZA ALINTI
Neden bir asimetriyi dışlıyoruz ve elde ettiğimiz “simetri” zaman anlamına mı geliyor? Burayı açmadan yeni ve başka bir kavram oluşturacak cümlelere geçmek illizyon yapmak ve ustamın deyimiyle “enayi avlamak”dır!
Hiçbir kavram ayni göreliliğe dayanmaz! Uzamasal-zamansal ilişki, gerçek tarihih kopuşlarla olan ilişkisini kuramıyorsa yalnızca bir boşluk yaratır. Boşluk, zamanın olmadığı tek yok-yer’dir… Uzam ve zaman, kavram olarak ele alındığında buradan bir ilişki çıkmaz! Marks’la bu batılı yada Avrupalı ‘düşünür’lerin arasındaki en temel fark; Marks’ın kavramları gerçek insan ilişkileri üzerinden üreterek,sonra tekrar onlarla onları çarpmasındadır.
Ucu başı açık son paragrafta tutlacak olan; “teolojiyi devrimle yıkma” eylemi ve “ölümün ilgası” ile hayat kapısına endişesiz çıkma temrinleri, aşkınlığı anlatmaya çalışıyor.
Teolojinin dayattığı tanrısal pekinlikle devrimin tanrısallığı ve devrim zamanının toplumsal pekinliği birbirine denktir. İkisindeki zamansızlık,tersinden ayni olanı içerir. Devrim zamanının fazladan eklediği, sanatsal yaratmayı kathartik anlamda patlatabilme gücüdür.
Negri’nin göremediği ontolojik zaman temellerinden biri de Kent-kır karşıtlığındaki zaman geçişlerinin devrim –sanat-ekonomi zamanlarına yansıyışlarıdır. Zamansızlık, tersinden ayni olanı içerir. Devrim zamanının fazladan eklediği,sanatsal yaratmayı kathartik anlamda patlatabilme gücüdür.
Negri’nin göremediği ontolojik zaman temellerinden biri de Kent-kır karşıtlığındaki zaman geçişlerinin devrim –sanat-ekonomi zamanlarına yansıyışlarıdır. 1453 Costantinopolis’in Türkler tarafından alındığı zamana kadar olan süre, antik(eskil)temelli imparatorluk süreçlerinde kır-kent ilişkisinde devrim-sanat-ekonomi zamanının makro bir döngüyle, milliyetler meselesi temelinde köylülüğün baskınlığındaki ikinci büyük trajedi zamanları olmasıdır. Bu sürecin, batıda burjuva modern kentler dönüşürken, modern devrimlerin trajik zamanı içinde modern milletlere evrilmesi, kentlerin kırları absorbe etmeleri süreçleri, ikibinli yıllarla birlikte makro bir kırılma zamanına denk geldi. Buraya kadar trajedi zamanlarının tanrısal homojenleştiriciliği ve sıfırı homojenleştirici erkin yaratma gücü, bundan sonra, kent baskınlığı ile komedi zamanlarının baskınlığına ve onun içinden karikatür, ironi temelli mikrokozmik dinamiğin çözücü zamanlarının yarattığı boşluk tanrısal alanı parçaladıkça, sıfırın belirsizliği – sıfır oluşturamama süreçlerini sonsuz bunalım ve dağılmaya – çürümeye vardırır. Her hatırlama ve unutamamanın yarattığı unutmama; eğer fars kültüründe keşfedilmiş olan feramuş’u (unutmayı) ve unutmahaneyi getirmiyorsa sonunda sonsuz bir cinnete varır ve insanın masumiyetini tam olarak yok eder. Bu aslında sıfırı yokolmuş bir başsız sonsuz zamansızlık tüneline girmek demektir. Sıfır zamanın öznesidir. Tıpkı paranın ekonominin öznesi olduğu gibi. Baş ve sonu, aralık ve boşlukları, vuruşları oluşturan temeldir. Sıfır unutma temelli alt-bilinç eseridir. Alt-bilinç, üreyim-üretim dinamiğinde yanlızca cinsellikten kaynaklanmaz… Zaman içinde hatırlama-unutma dinamiği temeldir. Ama bu mekanizmayı ilk cinsel yasak açığa çıkarmıştır ve insanda sanatın temeli budur.
Para ve zaman olarak üretici güçlerin ilişkisini çözümlemek, insanın üretim ilişkileri içinde üretici güçleri yeniden yaratması süreçlerinde paranın ve sıfırın ne zaman, nasıl, nerede özne olduğunu ayrıca tek tek tespit etmek gerekir. Sıfır ve para olarak miktar, zaman tarafından çevrilir. Sıfır, miktar, zaman ,para ,devlet ve kişi, toplum aktörlerince çevrilir ve bu böyle devam eder gider…
Homo economicus(ekonomik-insan), modern kentte ve üretimde işçi ve patrondur. Patron işçiyi her seferinde dönüştürür ve yok eder. Süreç(zaman) mutlak artı-değerin gövdesini canlı makineye dönüştürdüğünde, paranın tekelleşme karakteri ile halkın işsizlik ve göçer-işsizler-ordusu serbest kalır, ucuz işgücüne doğru çekilir. Bu yarılma anında, patron tarafında “boş zamanı kullanma imkanı” kullanıma sokulur. Çıkış bu iki çarpanın yeniden çözümlenmesi sırasında armağan ilişkilerinin rasyonel zaman-ilişkiye nasıl monte edileceğinde olabilir. Ekonomik ürünle sanat ürününü arasındaki farkın yarattığı boşlukta; piyasanın sanat ürününü borsayla denkleyip, paranın sentetik çoğaltımında spekülasyonda kullanılmasını bir boş alan yaratımında değerlendirerek sürpriz belirmeleri oluşturabilir. Büyük işsizler ordusu boş zamanla boş alan denkliğinde oralara akabilirler.
Sanat eserinin gücü, piyasanın ötesindedir. Çünkü son noktada sanat ürünü ekonomik anlamda bir ürün değildir. Piyasanın arızasıdır. Her arıza bir çözüm imkanıdır. Bir kaos ve yaratıcılık imkanıdır. Ekonominin temeli piyasa değil insandır ve sanat ürünü ekonomik üründen insana daha yakındır. Daha insani bir “meta”dır.
Şimdi, kentin megapol-metropol çaprazında boşzamanı kullanma imkanı-işsizlik-sürekli göçerler ordusu üçlü çarpanında, hayatı ve kültürü yeniden reorganize edebilmek en canalıcı çaba.
Anti kahraman olarak karikatür zamanını tamamlamış görünüyor. Öyle mi? İroninin bitişi ve bayağılaşması, sosyete olması,ütopyanın sonuna geldi gibi bir durum algılıyorum. Öyle mi? Epik artık imkansız mı? Teknik üzerinden gelen eşitlenme özgürlük getirmiyorsa, sanatın özgürleştirici gücü teknikle ilişkisinde nasıl olmalı. Burada devreye konfor ve konforun özgürleştici asabiyetle olan sorunları giriyor… Bu sorunları tartışmamız gerekiyor.

Müfit İŞLER


Brecht Ayna Bahçesinden Neyi Kurtarabilir? // Cavit Mukaddes


Image and video hosting by TinyPic

11.Bienal küratörlerinin teorik açıdan içine düştükleri açmazlar,
durduk yerde Brecht'e sarılmaları ve dahası "şenlikli mhalefetin" ne olup olmadığına hiç dokunmadan ve Brecht'in bu kavramın neresinde durduğuna dair en küçük bir işaretleme noktasına değinmeden, büyük sermaye "odaklarıyla" kol kola girerek postyapısalcılık oyununa tutunmaları ve bizlere inanılmaz derecede önemli bir “happining” olarak sunulan "eğlenceli"( evet, evet, küratörlerin kendi vurgularıdır sadece eğlenceli) bir tiyatral sunumla perdeyi açmaları artık (hiç –mi- hiç) ilginç gelmemeye başladı.. bu arkadaşlar daha ‘evrensellik ve özgürlük dışında gülmenin üçüncü özelliği halkın gayrı resmi hakikatiyle’ ilişkisini kavrayamamış olmalılar ki bu kadar gereksizce ve tiksinti verecek ölçekte “eğlence” sözcüğünü Brecht’le ilişkilendirip dile getiriyorlar.(Örnek mi? buyurun- 19 Kasım 2008 tarihinde günlük gazatelerde yayınlanan söyleşilerinden küçük bir pasaj: "...Yine de bizim için önemli ilkelerden biri de, eğlence ve öğreticiliği harmanlayacak bir yöntemi, mümkün olduğunca fazla halk kitleleri için ortaya koyabilmek olacak. Bu yüzden sanatçılarla bu tür stratejileri gerçekleştirmeye niyetimiz var..").

İşte yeni Şvaykçı durumun 4’lü portresi, bir ellerinde sözde Marksist söylemler, ötekisinde hiç de radikal olmayan devasa bir oportünizm ve aldatma salıncağında savurulan düşünce kırıntıları. 11.Bienal küratörlerinin Brecht’in dünyasından ne kadar uzakta olduklarını bir tek sarıldıkları “eğlence” sözcüğü göstermiyor elbet ki, Brecht’i daha da ucuzlaştıran, sıradanlaştıran girişimleri de var, şehrin duvarları- bilboardlarında açık bir saldırganlıkla bunu yapmaya çalışıyorlar, oysa biz o Brecht’den söz ediyoruz ki kurguladığı oyunlarda herhangi bir metazori durumu halkın elinde metafora, metaforun yayılarak şenlikli muhalefete dönüşmesini vurgular. Bunu yaparken kaleminin ucunda “sistemin” bekçisi fonlar ve herhangi dev bir Bankanın logusu hiç olmamıştır. Brecht'in tüm hücreleri-ömrü karşı duruşla geçti. Kim ne hakla insanlığın ve edebiyat tarihinin bu onur abidesine böyle çirkin yavanlıkları reva görebilir? Brecht ne zamandan beri sizin Palyaçonuz oldu?Brecht daha 2000'lı yılların ilk çeyreğinde yine ölüme, kıtlığa, açlığa hamile kalan çürümüş sistemin (canavarın) Cornucopia'sı(berket boyunuzu) mı? Dehşetin dünyevi öğesi mi? Bu ne sınır tanımazlık böyle?
Kaldı ki küratöryel sistemin kendisi oldukça kaygan bir zeminde yeşerdi, onun için herhangi bir ufuk söz konusu değil, ilerilerde, ya da gerilerde bir zorlama hedefi gösterir, tek amacı iktidarla eşgüdüm içinde olmak ve cebinde taşıdığı garip tahakküm fermanıyla varolma çabasıdır. Bakış açısı sıfır derece bile değil, bu olmayan açının dışına fırlayanlar (yani küratöryel sistemin dışında kalanlar) evrenin de dışına düşerler onlar için, oysa meşruiyetten yoksun bir varlığın bunca yüksekten uçuşu akıllara ziyan değilse de nedir acaba?
Ve biliyoruz, hareket eden, eleştiren, karşı çıkan kuşak için sıfır derece ile üçyüzaltmış derece aynı gerçek olguya işaret eder. Şimdi bu çürümüş küratöryel sistemin karşısında yeni bir direnç kalesi kuşak oluştu. Kuşkusuz ki bu kuşağın da gelecek tasarımları kesin, tartışmasız doğrulardan ibaret değil, ama yine de yürekten inanılacak hatta uğrunda gülünecek ve ölünecek hedefleri var.
Bu kuşak için neredeyse teorik ve kuramsal “şiddetten” başka tutuncak dal bırakılmadı, çünkü küratöryel sistemi başka bir dil ve yaklaşım asla gerektiği gibi çözümleyemez. Hatta gelin bu kez sanat’ı belirginleştirmekten, perspektiften, tüm ruhsal derinliklerinden arındırarak konuya odaklanalım. Önkabulümüz ise “her şeyin yüzeyde oluştuğu” işareti olsun. Bunun için öncelikle ayna sözcüğünün kökenine yapacağımız yolculukta Baudrillard ile eşgüdümlü olursak işimiz biraz daha kolaylaşır. Aslında o hiçbir zaman şeffaf olmayan obje(ayna), içerisine, derinliğine doğru hiçbir yara izini kabullenmeyen nesne, şey durum!
İşte İstanbul’da gerçekleşen son Bienallerin kaçınılmaz kaderi yüzyede cereyan eden benzer ayna yolculukları oldu.
Yüzeye yerleştirilen görmek ve görünmek durumu ve sanat’ın “ötekileştirilmiş” varlıkları ne denli büyük bir çelişkiyi barındırıyorsa barındırsın bir noktayı açıklığa kavuşturmakta yarar var, o da teorik –kuramsal şiddetten yana sanat çevresinin “aykırı” varoluşunu arsız bir haklikat olarak kabullenmektir.
Yüzey savunucuları kendi sunumlarına her türlü üstelemeyi(abartıyı)yüklerler, (Yahya Kemal’in ruhu şad olsun, ona göre “üsteleme işi” sadece Doğu halklarının alışkanlığıymış, gelsin bir de şimdiki zamandan Batılı Bienal’ci dostları görsün..) oysa onlarla tam zıt noktada duran bütün “ötekileştirilmişler” tam bunun tersini seçerler, onların yöneliminde hiçbir boşluğa, abartıya, gereksiz vurguya, boş kuramsal karelere yer yok, bilinçlice kendilerini her türlü psikanalatik tuzaklara atarlar, baştan birer tutunamayanlardır onlar. Sanat’ı, kuramsal yönerlimleri, felsefeyi tüketen , içini boşaltaran çevrelerle diyalog kurmazlar. Anlamın kendisi bile bazen suskudur orada.
Ama neden ve niye teorik-kuramsal şiddeten yana olanlar bazen konuşmak, yazmak gereği hissederler?
I-Sanat’ı ucuz, içi boşlatılmış ve sırtını bilinen-bilinmeyen karanlık çevrelere, kartellere dayayarak kuru gürültü bir “nümayiş’e” çevrildiği anlarda susmazlar.
II-Yaşamın, sanat’ın derin sihrini kendi benlikleri-egoları üzerinden sekteye uğratmak isteyenlerin kör cesareti kırılıncaya kadar direnirler.
III- Antik düşlerin, o bilinmeyen Selcius’un kırmızı gülü tekrar olanca ihtişamıyla açıncaya, yüreklerden havalan Simurg’un külleri savrulana kadar yaşarlar…ve tüm öteki-beriki nedenler için varlıklarını sürdürürler. Öldürücü sessizliğin bozulduğu ana kadar.

Öte yandan, Bienal çevrelerinin sosyo-orgazm yönelimli şenlikleri ise asla son bulacak değil, böylesine pervasız bir sosyo-orgazmın eleştiriye değil, kelimenin tam anlamıyla ve de tersinden, sosyo-patlara ihtiyaçları var, az biraz paklanmaları için bu gerekli! Sanat’ın derisine sızdırdıkları “kir tabakası” için bu elzem, ve Kendi sessizliklerinde “utanç”, “yarım kalmışlık”, “iç sırlar”,”greksiz ısrarlar” ve “tahakkümün sağladığı “bitmez haz-eğlence” durumuyla yüzyüze gelmeleri için bu gerekli..


Dünyevi kralların, sermayenin acımasız kurgusyla yozlaşmıştırılmış sözde kültür endüstrilerini şaha kaldırmak, gerçek yaratıcılığı, karşıt yaratıcılığı, arsız gerçeğin kendisini bile baskı altında tutarak, hakikati içten içe sınırlayan, anlamını boşaltan ve itiraz eden, çelişkiler üzerinden tavır koyan tüm sanat yönelimlerini yenilgiye uğratma çabalarını gelmişler İstanbul’un orta yerinden zavallı Brecht'e yükleyerek kendilerini tüm sorumluluklardan sıyırmaya çabalıyorlar..”İnsan Neyle Yaşar”mış! Brecht’in olağan üstü dili, dünyası, A.B fonlarının, Banka kredilerinin kurbanı oluyor, işte tam bu durumlar için Brecht o meşhur dizesini kaleme almış olmalı: ”Ne diye ansınlar adımı?”, evet, ne diye andınız adını?
Biraz “adaletli” olmak çok mu acaba?

“Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerde yoğrulan,
İyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız, kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!” –BERTOLT BRECHT

90’lı yıllarda tarihi tersinden sonlandırma çabasına tutunarak insanlığın kayıp cennetini neoliberal yönelimlerde gören Fukuyama da kendince benzerı sorular sormuştu, yanıtını da kendisi vererek, zaman yıldırım hızyıla akıyor, 2000’lı yıllardayız ve o çok övündükleri sistem(tarihin sonunu müjdeleyen neoliberal safsata) dibe vurarak açlık, kıtlık, işsizlik, kan, cinayet, savaş, umutsuzluktan başka bir “şimdiyi ve yarını” bırakmadı insanlığın avuçlarına. Geri kalmışlığı bir önkabul olarak yerkürenin birçok coğrafyasına “zorla” yutturmaya çalışan bir heyulanın tarih sahnesinde can çekişen yığılışını izlerken, bu görüntünün yanı başından tüm kavramlar, tarihin kendisini bile alt üst edilerek 11.Bienal küratörleri bizlere sözde “eğlence” meraklarını Marks, Brecht sosuna daldırarak yutturmaya çalışıyorlar.
Bu oluşumu alternatif seçim olarak sunan klikler (başta Rene Block olmak üzere, çünkü İstanbul kentinde kötü işler, eylemler, girişimlerin gen haritasında hep o ve onun önerileri, önerdikleri yer edinmiştir, geri kalanlar onun irili, ufaklı çömezleridir..yerli veya ya ”konuk” hiç fark etmiyor!) “alternatif” sözcüğünün negatif kopyalarını anlamlı ve meşru kılmak için bugüne kadar var güçleriyle çalıştılar. 9., 10., 11. Binelaller bu dibe vuruşun bayrağı olarak sanat tarihimizde yerini alacak.
Burjuvazi, bürokrasi ve sistemin tüm parçaları muhalefetin ufkunu içeriden ve dışarıdan sınırlı tutmayı sürdürecek ve bu “boğucu” tutkusunu bırakacak gibi de değil, bu pragmatik geleneğin mirası hepimizin sırtında ağır taş gibi yer alıyor. İşler bu noktaya vardıktan sonra içsel kırılmalarla geri çekilmenin, umutsuzluğa kapılmanın da bir anlamı yok. Mutlak olumsuzlukların karşısına bir içeriksiz” Hayır” sözcüğü ile çıkmanın da yararı yok, her türlü panik atak durumundan uzak, zaman sürecine yayarak sanat ortamımıza komprime tabletler yutturanlara karşı tek ve yegane aracımızla yani teorik alan ve kavramsal, kuramsal yaklaşımlarla içeriklerinin, sunumlarının nedenli boş olduğunu göstereceğiz. Eskiden yaptığımız gibi.
Bu arkadaşlara(4 küratöre ve uzantılarına) en azından Veselovski'nin Rabelas için kaleme aldığı palyaçonun toplumsal anlamını irdeleyen önemli yazısını okumalarını öneririz...belki aynaya yasıyan o "hoş ve cici görüntülerin" anlamını biraz daha derinden kavrarlar.
Ne diyordu Veselovski?
"Hakikat pratik olarak kullanılan hakların sonuncusundan ibarettir".

Bu grotesk görüntü bozukluğu, herşeyi fazlaca bastileştirerek ve suni bir soyut akıcılık ruhuyla yorumlayarak kamusal alanı işgal-iğfal durumu sanıldığı gibi kolay kolay bitmeyecek...
İşin garibi kralın çıplak olduğunu artık herkes biliyor…
İstanbul Bienal'nin ciddi ölçekli düşünsel, kavramsal, içeriksel boyuttaki sorunları 10.Bienal ile iyice açıklık kazanmıştı, süreç devam ediyor..
Rene Block ve onun önerisi ve dayatmalarıyla yıllardan beri “blok” biçiminde esir kampına dönüştürülen İstanbul Bienal arenası bu halkayı er ya da geç kıracak, çünkü yeryüzü sokakları ve caddelerinin ferahlatıcı yeni soluklara gereksinimi var, küratöryel sistemin çürümüş kadavralarına değil..
Brecht hep sokaktan yanadır, yanlış yerlerde kimse aramasın onu:

“Haklıyım, demek sık sık üstad!
Öğrencilerin de görsün bırak.
Zorlama gerçeği:
Gerçek zora gelmez.
Konuşurken dinle biraz!”-BERTOLT BRECHT

ve sözümüzü Lukacs’ın çok önemli çıkarsamasıyla bitireceğiz:
“Sanatçı toplumun neresinde duruyor?
Neyi sever, neyi sevmez veya hangi durumdan nefret eder?”- George Lukacs

Belki de bu soruyu: ”sanatçı nereye “yerleştirilmek”, “yapıştırlmak” isteniyor? Sorusuyla cevaplayarak yanıtlamalıyız.
Bienal mantığı bir “choix forcé”a dönüşmüş durumda, hiperrealizmin ta kendisi işte, gerçeğin aşırı yüklenilmiş görüntüsü ya da kendi kuyruğunu insafsızca ısıran zavallı bir balık.

Cavit Mukaddes



Image and video hosting by TinyPic



Yüksel Arslan 40 Yıl Sonra Yurdunda!..// Levent Yılmaz




Defterin notu: Yüksel Arslan'ın ilk retrospektif sergisini gerçekleştiren başta Levent Yılmaz ve Santralistanbul'a teşekkürü borç bilerek bir noktayı hatırlatmakta yarar var, kimi çevreler bu etkinliği İstanbul Bienal kapsamı, çerçevesinde sunmaya çalışıyorlar, oysa İstanbul Bienal çevrelerinin böyle bir dertleri, tasalarının hiç olmadığını herkes çok iyi biliyor..tam 40 yıl aradan sonra kendi yurdunu selamlayan yapıtlar, hafta sonundan itibaren izleyicilerle buluşacak..zaman ayırın ve İstanbul'un önemli sanat mekanlarından sayılan Santralİstanbul'da bu müthiş sergiyi mutlaka izleyin..// Borges Defteri


20. yüzyılın yetiştirdiği dünyanın istisnai sanatçılarından Yüksel Arslan’ın ilk retrospektif sergisi 13 Eylül 2009 – 21 Mart 2010 tarihleri arasında Garanti Bankası ana sponsorluğunda santralistanbul’da...

1933 yılında Eyüp’ün Bahariye semtinde doğan Yüksel Arslan, aslında, bu sergiyle, bir anlamda mahallesine de dönüyor. 1969’dan bu yana hiç Türkiye’ye gelmemiş olan sanatçı, sergi sırasında İstanbul’da olacak.
İstisnai dedim Yüksel Arslan için. Ne demek istediğimi açayım: 1933 yılında doğan Arslan’ın babası Eyüp’te bir fabrika işçisi, annesi ise bir ev kadını. İkinci Dünya Savaşı yıllarında komşuları olan bir İsveçli işadamının evinde gördüğü sessiz Karagöz filmleriyle, Eyüp’ün tepelerindeki mezartaşlarıyla, çiftleşen kediler ve köpeklerle büyüyen, uzun sarı saçlı Arslan, çizer olarak ilk ününü mahallesinde kazanır. Ondan sürekli çizmesi istenir... İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydolan Arslan, bu yıllarda edebiyat dünyasını tanımaya başlar: Camus’ler, Kafka’lar okunmaktadır bu yıllarda. Ancak lisedeki resim hocasını de zikretmeden geçmeyelim: Hakkı Anlı.
Çizmeyi kafasına koyan Arslan, dönemindeki gençlerin aksine Akademi’ye gitmemeyi seçer. Bu seçim ve bunu izleyecek birçokları, Arslan’ın bütünüyle kendine has dünyasını biçimlendiren temel yapıtaşları olacaktır. Arslan, Sanat Tarihi okumak üzere İstanbul Üniversitesi’ne gitmeye karar; sınıftaki tek işçi çocuğu odur. Hocası Mazhar Şevket İpşiroğlu, asistanı ise Sezer Tansuğ’dur.
Arslan, küçük kağıtlara, defterlere sürekli not almakta, sürekli çizmektedir: Bir okul gezisinde, herkes gezerken o tarlalara vurur kendini ve köylü kadınlarla karşılaşır: Halı ve kilim için iplik boyamaktadırlar. İlk o zaman karşılaşır doğal boyalarla. Kadınlar kök boyaları, taşları, toprağı gösterirler ona... Bu keşfe bir başka keşif de eklenecektir: Mağara devrinin boya tekniği. Bunun reçetesini de Tünel’deki Haşet Kitabevi’nden aldığı Mauduit adlı bir yazarın kitabında bulur: Kan, sperm, yumurta akı, idrar, bal vs. vs. Arslan bu tekniği yıllar içinde geliştirecek, yetkinleştirecektir.
İlk sergisini 1955 yılında Adalet Cimcoz’un Maya Galerisi’nde açtığında, herkes usta ama bir o kadar da istisnai bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunun farkındadır. Bütün eserler satılır! Yüksel Arslan’ı dünya çapında bir ressam olarak ilk selamlayanlar Sabahattin Eyüboğlu, Mazhar Şevket İpşiroğlu ve Sezer Tansuğ olacaktır. “İlişkilere, Davranışlara ve Sıkıntılara Övgü” dese de bu sergiye, insanların buruş buruş olduğu, birbirlerine açlıkla ve hayvansılıkla yapıştığı bu çizimler temelde Karagöz biçimleri aracılığıyla büyük bir İnsanlık Komedya’sına işaret eder. Sergimizde Arslan’ın az bilinen bu dönemi ilk defa kapsamlı bir biçimde ele alınacak.
Sergide, 1955 ile, Arslan’ın Paris’e gideceği ve ilk arture’leri yapacağı 1961 yılı arasını da ayrıntılı olarak ele alacağız. Bu dönemde en hayati destek, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini de çevirecek olan sanat eleştirmeni Edouard Roditi’den gelir: Onun ve kimi tanıdıklarınını tavsiyelerini dinleyen Gerçeküstücülük’ün Papası André Breton Arslan’ı Gerçeküstücülük sergisine davet etmektedir. Resimler o yılların bürokratik mevzuatı yüzünden maalesef yurtdışına çıkartılamayacaktır.
Bu dönem Arslan’ın çılgınlar gibi okuduğu dönemdir. Arslan, okuduklarından hafızasında kalanları artık kendi boyalarıyla kendi hazırladığı kağıtlara çizmektedir. En çok da erkekle kadının kimyasını, bedenlerin buluşmasını, phallus’ları. Marquis de Sade ve Lautrémont okuyan Arslan, artık imzasını ara sıra Comte de Phallus olarak atmaktadır. Ferit Edgü’den Selahattin Hilav’a, Arslan’ın bu dönemdeki resmi, edebiyat ve düşünce alanından gelme yazarlar tarafından dikkatle takip edilir.
Tekniğini giderek yetkinleştiren Arslan, Paris’teki bir galericinin, Gerçeküstücü ressamları sergileyen Raymond Cordier’nin davetiyle (ve Ferit Edgü ile Mübin Orhon’un desteğiyle) Paris’e gider. Artık, Arslan ne “Art” yani “Sanat”, ne de “Peinture” yani “Resim” olan bir tür geliştirmiştir. Bu türe bir de ad takar: “Arture”. Resim ile yazı, resim ile şiir arasında bir yerdedir “Arture”.
İlk arture’ler sarsıcı bir yıkıcılık, dolaysız bir cinsellik, inanılmaz bir hayalgücü taşımaktadır. Sartre’dan Breton’a, ama özellikle NRF’in yöneticisi Jean Paulhan’dan “Art Brut” akımının kurucu ismi Jean Dubuffet’ye, Paris yazı-çizi dünyası bu sergiyle birlikte Arslan’ın hayâl ve çizgi dünyasını selamlar. Arslan’ın arture’leri, sonradan Centre Beaubourg’u kuracak Başbakan Georges Pompidou’nun şahsi koleksiyonuna kadar girer.
Arslan’ın neredeyse eline geçen her kitabı okuduğu, sürekli notlar alıp hayvanlar ve böceklerinkiyle insanların dünyasını harmanladığı, bu harmanları makinelere bağladığı, ölümün ve hastalıkların kol gezdiği, ıstırap çeken canavarların yer aldığı coğrafyaları çizdiği bu ilk dönem, Türkiye’de neredeyse hiç bilinmiyor. Sergimizde 1962-1967 arasına ait, Türkiye’de hiç görülmemiş, bilinmeyen 50 civarında arture sunacağız.
Arture Peinture’e karşıdır, der Arslan ve kilit bir kavram karşımıza çıkar: Karşı olmak, muhalif olmak. Genelgeçer resim sözleşmelerine, boyaya, boyama tekniklerine, döneme, dönemin resmine, insanlığından çıkmış insana, herkese ve her şeye karşı olmak. Yüksel Arslan, tekniğiyle ve boyasıyla, konularıyla ve bakışıyla, artık hem kendini kabul etmiş, hem de kendini kabul ettirmiştir. Türkiye’ye dokuz ay için döner, bu dönemden kısa bir Artur(c) dizisi çıkar.
1968 ve siyasi iklim Arslan’ın arture’lerinde o muhalif yankıyı bulacaktır. Sade, Freud ve Marx. Ama Bataille, Van Gogh ve Artaud da, yani “Toplumun intihar ettirdikleri”: Düşünürler, deliler, delirtilenler. Sömürülen Afrika, sömüren Fabrika. Çalışanlar, güdülenler, muktedirler. Rimbaud ve Marx, dünyayı ve insanı değiştirme hayâlleri. Para ve sistem. Kriz ve Sistem. Bu buhranlı 1968 ve 1969 yıllarından Yabancılaşma dizisi çıkar. Büyük bir esere hazırlık gibidir bunlar. 69 sonunda bir karar verir Yüksel Arslan. Marx’ın Das Kapital’ini resimleyecektir. Bu eşi görülmedik büyük proje, çok geniş çaplı okumalara sevkeder Arslan’ı.
Kapital ve Kapital’in Güncelleştirilmesi tam 10 yılını alacaktır Arslan’ın. On binlerce sayfa okuma, binlerce sayfa not ve nihayetinde ortaya çıkan 55 arture. Bu dönem de sergimizde hakkettiği yeri alacak. Şunu da belirtmek isterim, 1965 yılından bu yana Yüksel Arslan’ın temel işi okumak ve not almak. Sabahtan akşama kadar okuyan ve defterlerine not alan Arslan, arture’lerini bu defterlerdeki yazılardan yola çıkarak çiziyor.
İki ila yedi-sekiz ay arasında bir çalışmanın ürünü her bir arture. Her biri bin sayfayı bulan Arslan’ın yirmi civarındaki not defteri, sergimizin önemli bir parçası.
1980 yılında Arslan Etkiler dizisine başlar. Okuduğu ve etkilendiği yazarlar, düşünürler, bilim adamları, sinemacı ve bestecilerin eserlerinden ve özellikle de hayatlarından yola çıkan Arslan, bu her bir etkide yaratma ile delilik, sıkıntı ile hastalık, cinsellik ile yıkım arasında gidip gelen insanın ihtişamı ile sefaletini ele alır. Bu da bir hazırlanma süreci olarak görülmeli bence. İnsan dizisine hazırlanma süreci. Bu dönemden ve hemen ardından gelen Autoarture dizisinden de yüz civarında iş sergimizde olacak.
İnsan dizisi dedim. Arslan’ın Kapital’le birlikte şaheseri. 1986 başlayan ve 1999’a kadar süren bu çalışma, belki de dünyanın en zor konularından birisine saldıran ve bunun altından hakkıyla kalkmaya çalışan bir düşünür-çizer’in ulaştığı zirveyi göstermesi bakımından da paha biçilmez bir kıymete sahip. Dünya üzerinde hayatın başlamasıyla, tek hücreli canlılarla, üreme süreçleriyle konuya bir giriş yapan Yüksel Arslan, İnsan denen yaratığı biyolojik, kimyasal, toplumsal, düşünsel ve ruhsal tüm bilgilerle kuşatmaya çalışır bu dizide.
Bu dizi için okunmuş kitaplar kaynakçasına bakmak bile, ruhsal hastalıklarla kimyasal ve biyolojik olanın kesiştiği yerde Arslan’ın ne denli özgür ve istisnai bir bakış geliştirdiğini gösterir. Bu muhteşem dizi, neredeyse eksiksiz bir biçimde yeralacak santralistanbul retrospektifinde.
1999 sonrası Arslan tekrar Etkiler’e döner. Bu kez dizinin adı, Yeni Etkiler’dir. Yine okumak, yine okumak, yine okumak. Yine dolan defterler ve her biri kendine has, biricik, tekil, taklit edilemez hayatlar.
Yine delirtilenler, yine delirenler, intihar edenler, sevenler ve haksızlıklara karşı koyanlar, sevişenler, düzüşenler, dünya nimetlerinden mahrum kalanlar, acı çekenler. Yeni Etkiler de Türkiye’de bilinmeyen bir dizi. Bunlar da santralistanbul’da olacak.
Demem o ki, 20 yüzyılın yetiştirdiği en istisnai sanatçı Yüksel Arslan, Avrupa, Amerika ve Türkiye’deki koleksiyonlardan derlediğimiz beş yüzün üstünde resmiyle, bu resimlere eşlik eden ve onun düşünce, hayal, resim dünyasını biçimlendiren unsurları açıklayan yardımcı metinler, fotoğraflar ve kayıtlarla altı ay boyunca santralistanbul’da olacak. Değil İstanbul’da, dünyada bile bunca kapsamlı bir retrospektif az görülmüştür. Bunca istisnai bir ressama, istisnai bir sergi hazırlamak istedik. Siz de umarım buna katkıda bulunmak istersiniz.

Levent Yılmaz


Sanat, Düşünce ve Özeleştiri..// Mehmet Yılmaz



Arkadaşlar arasındaki günlük söyleşilerimizde söz felsefeye gelince, ağız birliği etmişçesine “felsefe mi, elbette çok önemli, sanatçı mutlaka felsefeyle ilgilenmeli, hatta beslenmeli” deriz. Şimdiye kadar yakın çevremden kimsenin “felsefe sanat için gereksizdir, bulaşmamak lazım” dediğini işitmedim. Benzer şekilde, felsefe camiasının da sanatı önemsediği hepimizin malumu olsa gerek.

Peki ama, sanatçı ve filozof arasındaki ilişkide tarafların birbirine bakışı gerçekte nasıldır? Birbirini anlama konusunda genellikle felsefe tayfasının sanatçı tayfasına göre daha meraklı ve gayretli olduğu görünüyor (ne derecede başarılılar, bu ayrı bir konu). Davranışlarının farklı olmasının nedeni, belki de bu iki disiplinin huy, araç ve amaçlarında aranmalı.

Öteden beri, sanat doğrudan felsefenin bir nesnesi (daha doğrusu, nesnelerinden biri) olagelmiştir. Oysa, felsefe doğrudan sanatın nesnesi olmamıştır.

Filozoflar kendi dünyalarını kurarken, diğer konularının yanı sıra şu ya da bu derecede sanata da değinirler, bazı örneklerini sanat yapıtlarından seçerler. Örneğin gerçek ve taklit gibi sorunları somutlaştırmak için Platon’un sanata başvurduğunu biliyoruz. Sanatçıyı küçümsemiş ve kontrol altında tutmak gerektiğini iddia etmiştir filozof. Tabii, bunun nedeni aslında sanatçının ayartıcı ve saptırıcı gücünden korktuğu içindir. Ama filozoflar genelde sanatı önemser; hatta Nietzsche gibi hızını alamayanlar sanatçılığa bile soyunur. “Sanat nedir, sanatçı kimdir, yanılsama nedir, imge nedir, imgenin gücü nereden gelir, sanat yapıtının kökeni nedir?...” diye durmadan sorular icat eden, kavramlar üreten, yanıtlar bulmaya çalışanlar, sanatçılar değil filozoflardır. Sanat felsefesi ve estetik gibi disiplinler de zaten onlar tarafından kurulmuştur.

Sanatçı tayfasına gelince, felsefeye olan ilgileri bağlı oldukları türe göre değişmektedir. Örneğin, edebiyatçıların felsefeyle görsel sanatçılara kıyasla daha içli dışı oldukları görülüyor. Bunun nedeni, bir çeşit dil ortaklığı olsa gerek. Demek istediğim, edebiyatçıların da filozoflar gibi yapıtlarını kavramlarla, sözcüklerle kurmalarıdır. Öte yandan, görsel sanatçıların büyük çoğunluğunun felsefe dünyasına bizzat filozof ve estetikçiler aracılığıyla değil, daha çok onlardan devşirdiği kavramlarla ilerleyen eleştirmenler aracılığıyla aşina olduğu gibi bir izlenim içinde olduğumu söyleyebilirim. Sanat eleştirisi okumak, felsefe ve estetik okumaya göre daha pratik ve kolaydır çünkü. Ressam ve heykeltıraşların birçoğunun, Nietzsche’nin ‘sanatçılar entelektüel hafifsıkletlerdir’ sözünü haklı çıkarmak için anlaştıklarından ciddi ciddi kuşkulanmaya başladım desem yeridir! Şaka bir yana, sanatçılar bildiğimiz felsefe dünyasına çok ilgili davranmamış olsalar da, bu, onların bir felsefe (görsel araçlardan meydana gelen bir felsefe) yaratmadıkları anlamına gelmez elbet.

Özetle, felsefe ciddi, meraklı ve tutkulu bir âşık rolü oynarken; sanatsa güzel, aklı bir karış havada ve biraz da muzip bir sevgili gibidir. Hiç kuşkusuz aşığının kendisiyle ilgilenmesinden hoşnuttur bu sevgili; ama yine de kendini açmaya, hele hele teslim etmeye o kadar da istekli değildir. Belki de felsefenin yalnızca kendisinin peşinde koşmadığının farkında olduğu içindir. Öte yandan, zaten sanatın tek talibi de felsefe değildir.

Fazla ilgiden sarhoş olmuş vaziyette, bütün taliplerine sanki şöyle der sanat: “Bedenimi satın alabilirsiniz ama ruhumu asla!” Gerçekten de bedeni satılıktır sanatın. Tabii, irili ufaklı parçalara ayrılarak dört bir yana savrulmuş bir haldedir bu beden. En önemli parçaları ya bir avuç iş adamının ya da devletin elindedir. Ruhuna gelince, ne menem bir şey, zaten kendisi bile bilmez. Ancak, iddia ettiği gibi gerçekten de kimseye ait değildir ruhu. Her yerde hazır ve nazırdır, tanrı gibi, nerde anılırsa oradadır.

Ben izninizle felsefecilerin sanata nasıl baktıklarını es geçip, sanatçıların (özellikle de görsel sanatçıların) felsefe dünyasına ilişkin yaklaşımlarına getirmek istiyorum sözü. Tabii, sanatın gidişatını değiştiren, modern ve postmodern sanatın köşe taşları sayılan sanatçılardan vermek istiyorum örneklerimi.


1. Gustave Courbet (1819–77).

Resimde gerçekçilik akımının adını koyan sanatçıdır Courbet. “Ben hiç melek resmi yapmadım, çünkü hiç melek görmedim” sözü ona aittir. Bu görüşünden ötürü, Courbet’ye olgucu denebilir belki (o yıllarda Auguste Comte olgucu felsefeyi olgunlaştırmıştı). Ancak, daha çok kendi zamanındaki anarşist ve sosyalist düşüncelere ilgi duymuştur sanatçı. Aslında zengin bir mülk sahibinin oğlu olmasına karşın, “mülkiyet hırsızlıktır” diyen Proudhon (1809–1865) ile kurduğu dostluğun da etkisiyle, anarşist ve sosyalist çevreyle içli dışlı olmuştur. Bu yüzden, tarafsız bir olguculuktan ziyade, “asıl mesele dünyayı açıklamak değil, değiştirmektir” diye özetlenebilecek bir düşünceye bağlanmıştır.

1840’lı yıllardan itibaren işçi sınıfından figürleri resimlerinin kahramanı haline getirmesinde anarşist ve sosyalist düşüncenin büyük payı vardır. 1855’te eserleri Dünya Sergisi’ne kabul edilmeyince, resmî makamlara inat, ayrı bir binada Gerçekçilik adı altında kişisel bir sergi düzenlemiştir (ki bu, sanat tarihinde ilk kişisel sergi olarak bilinmektedir). Daha da ileri gitmiştir Courbet: 1871’de Paris ayaklanmasına katılmış, Komün yönetimi tarafından da Sanat Birliği başkanlığına getirilmiştir. Komün’ün bazı uygulamalarına karşı çıkarak görevinden istifa etmesine karşın, iki aylık Komün’ün devrilmesinin ardından I. Napoleon’un zaferlerini yücelten Vendôme Sütunu’nun yıkılmasında parmağı olduğu gerekçesiyle tutuklanmış ve para cezasına çarptırılmıştır. Sanatçı, bu cezayı ödemektense İsviçre’ye kaçmayı tercih etmiş, ömrünü orada tamamlamıştır. Özetle, Courbet düşünce ve eylem diyalektiğinin sanat dünyasındaki en çarpıcı örneklerinden biri olarak durmaktadır karşımızda.


2. Paul Cézanne (1839–1906).

Modern resmin babası olarak kabul edilir Cézanne. Emile Bernard’ın kendisiyle yaptığı bir söyleşide, felsefe dünyasına nasıl baktığının ipuçları vardır:

E.B.: “Pascal, bir insanın her zaman görebileceği bir nesneyi resme aktarmasını, yararsız bir iş diye yorumluyordu. (...) Pascal bu işi hem boş hem de güç bir eylem olarak kınamakta belki de haklıydı. (...) İşte bu nedenle, nesneyi aşarak ideal düşünceye ulaşmak gerekiyor.”

P.C.: ... “İnanın bana, bütün bu sözlerinizin fazla bir önemi yok sanat açısından, tümü de üniversitelere özgü kuruntular...”

E.B.: “Demek resim söz konusu olduğunda, işin düşünce yönü size yararsız görünüyor.”

P.C.: “Evet... Yalnızca gösterişli bir söz yığını; bense, sanatsal söyleme aktarmak isterim bu sözleri... Bunu yapmak için de, kendimi aradan çıkarıyorum, her şeyi resimlerimin söylemesini istiyorum. Adına doğa dediğimiz büyük kitap varken, her şeyin en güzeli olan bu sonsuz görüntü önünde ressamlar sanat üretirken, düşüncelere neden gerek duyayım?”

Bu bize neyi gösteriyor? Onun düşünce ve kuram karşıtı olduğunu mu? Belki. Gerçekten de, hem uygulama hem kuram bağlamında artık geçmişte kalması gerektiğini düşündüğü, ancak halen direnmekte olan estetik ilkelere karşıydı Cézanne. Bu tutumunu yönlendiren güçse, içinde yaşadığı ve beyninin bütün kıvrımlarına nüfuz eden zamanın ruhundan başkası değildi.

Onun karşı çıktığı ilkeler, soylu sınıfın himayesinde gelişmişti. Oysa şimdi yenilik (modernlik) zamanıydı. Geleneksel ilişkileri darmadağın eden, her şeyin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip alan ve kurduğu piyasa mekanizmasıyla yeni bir sanat ortamı yaratan burjuva sınıfı vardı iktidarda. Ve soylu sınıfı saf dışı bırakan bu yeni sınıf gözlerini öte dünyadan bu dünyaya, şimdi ve burada olan şeye çevirmişti. İşte burjuvazinin gördüğü bu dünyayı (tanrısız ve dinsiz, yani laik dünyayı) resimlemiştir Cézanne. Ancak bir kez daha vurgulamakta yarar var: O, belli bir felsefî görüşü bilinçli bir şekilde resmine aktarmamış, daha çok, sezgisi sayesinde yeni bir resim felsefesinin (dünya tasarımının) öncülüğünü yapmıştır.

Aslında Cézanne ve onu izleyen modern ressamların hemen hepsi yalnızca felsefeden (yani, filozoflar tarafından yaratılan kavramlar dünyasından) değil, edebiyattan da uzak durmuşlardır. Sözcüklerle kurulan dünya ile renklerle kurulan dünyanın birbirinin işine burnunu sokmasını istemiyorlardı çünkü. Bu, her alanın kendinden ibaret hale gelmesi gerektiği yolundaki safçı anlayışın bir yansımasıydı. Öyle ki, bitmiş bir resmi anlatmaya çalışırken bile mümkün olduğunca sözcüklere başvurulmamalı diyenler vardı.


3. Pablo Picasso (1881–1973).

20. yy’ın ilk yarısının tartışmasız en önemli sanatçısı sayılan Picasso’nun gerek özel gerek genel bağlamda, sanatla ilgili kuramsal açıklamalardan kaçındığı bilinmektedir. Ona göre, bir sürü gereksiz laf kalabalığıdır kuram ve eleştiri. 1923’te verdiği bir demeçte bu konudaki yaklaşımı oldukça nettir:

“Matematik, trigonometri, kimya, psikanaliz, müzik ve daha ne varsa, kübizmi açıklamak için hepsi devreye sokuldu. Teorilerle insanları kör eden, kötü sonuçlar doğuran bu girişimlerin hepsi –saçmalıktır demeyeceğim ama– edebiyattan başka bir şey değildir.”

Sözcüklerle kurulan dünya ile renklerle kurulan dünyanın ayrı şeyler olduğu yolundaki modernist eğilimin yansımasıdır bu görüş. Ancak, aynı demecin bir başka yerinde şunları söyleyen de yine kendisidir.

“Hepimiz biliyoruz ki, sanat doğruluk alanına ait bir şey değildir. Doğruyu –en azından, anlamamız için bize dayatılan doğruyu– fark etmemizi sağlayan bir yalandır sanat. Sanatçı, yalanlarının doğruluğuna başkalarını ikna edecek yolu bulmalıdır.”

Oldukça okkalı sözler bunlar. Ressamdan çok sanki bir filozof var karşımızda. Ancak bu tür beyanlarının çok ender olduğunu belirtmeliyiz. Bütün büyük ressamlar gibi, öncelikle plastik araçlarla kurmuştur dünyasını. Bu dünyayı şöyle okuyabiliriz: “Hiçbir şey mutlak değildir. Bütün denilen şey, aslında parçalardan oluşmuştur. Her parça hem özerk, hem de diğerleriyle ilişkilidir. Nesne, olgu ve olaylar tek bir noktadan kavranamaz. Şu an durduğumuz yer sabit olsa da, düşüncemizle her yerde gezinebilir, karşımızdakini istediğimiz gibi görebilir, yeniden kurgulayabiliriz.” Bu, resim aracılığıyla kendini gösteren diyalektik bir felsefedir. Şair Apollinaire, kübizmi kavram ressamlığı olarak tanımlarken işte bunu kastediyordu.


4. Marcel Duchamp (1887–1968).

Duchamp, yukarıda örneklediğimiz sanatçılarla kıyaslandığında, kavramlar dünyası (felsefe, edebiyat ve sanat tarihi) ile daha içli dışlıydı. Duchamp’a kadar “sanat nedir”, “estetik nedir”, “bir sanat yapıtı estetik olmak zorunda mıdır”, “sanat vazgeçilmez bir etkinlik midir” gibi soruları daha çok felsefe çevresine havale etmişti sanatçılar. Onun girişimiyle bu kez sanat çevresi de ilgilenmek zorunda kalmıştır bu ve benzeri sorularla. Dahası, felsefe camiası da geleneksel tutumunu gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Sahi, “bir seri üretim nesnesi, örneğin bir idrar kabı sanat bağlamına girebiliyorsa eğer, sanat ve sanat-olmayan nedir?” “Bir nesnenin sanat yapıtı haline gelmesi hangi koşullara bağlıdır?” “Yapıt ille de biricik mi olmalıdır? “Bireysel emeğin belirleyiciliği şart mıdır?”

Oysa yanıtı çoktan fark etmişti sanatçı. Gerçekten de bir nesnenin sanat yapıtı olabilmesi için, birinin o nesneyi seçmesi, bağlamından kopararak ona yeni bir düşünce (anlam) yüklemesi ve basitçe sanat yapıtı demesi yeterliydi. Emek ve güzel biçim, olmazsa olmaz değer kalemleri değildi. İşte bu keyfiyeti keşfetmişti sanatçı. Müzeler, yaratılış bağlamlarından koparılarak sanat bağlamına sokulan ve dolayısıyla sanat yapıtı haline getirilen nesnelerle doluydu çünkü. Örneğin, tarihöncesi dönemlerde mağara duvarlarına yapılan resimler “sanat” amacıyla yapılmamıştı. Ancak insanlık o resimleri “sanat” kapsamına almıştır. Yine, örneğin kiliseler için yapılan resim ve heykeller de sanattan çok öncelikle dinsel amaçlarla yapılmışlardı. Rönesans döneminde kiliseye giden insanlar, duvarlarda öncelikle “İsa, Meryem ve Havariler” görüyorlardı. Oysa aynı resimler kiliseden bir sanat müzesine götürüldüğünde, bağlamlarını kaybetmişler, başka bir bağlama geçmişlerdi. Artık insanlar müzeye “İsa, Meryem ve Havariler” değil, bir “Rafaello”, bir “Leonardo” görmeye gitmeye başlamışlardı.

Ancak Duchamp’a göre, bir tehlikesi vardı sanatsal nesnelerin: Alışkanlık yapıyordu. Alışkanlığınsa bir çeşit uyuşturucu etkisi vardı zihin üzerinde. Bu yüzden de vazgeçilmez bir şey değildi sanat. Vazgeçmesek bile, sürekli değiştirilmesinde yarar vardı. Özetle, yoksayıcı ve anarşistçe bir tutumla Duchamp sanat dünyasına, zihinlerimize bir çomak sokmuştur.

Duchamp da tıpkı Picasso gibi bir imgekırıcıydı. Ancak bir fark vardı aralarında. Picasso yıkmakla kalmamış, yeni bir düzen kurmuş; Duchamp’sa yalnızca yıkmış, yıkıntıları kendi haline bırakmıştır. Özetle, bir ölçüde Picasso ‘büyük anlatı’ geleneğine bağlı kalmış, Duchamp reddetmiştir.


5. René Magritte (1898–1967).

Gerçeküstücü sanatçılardan Magritte görüntü, gerçek ve kavram arasındaki ilişkilere kafa yormuştur. Amacı şaşırtmaktan ziyade düşündürmektir. Sanki ressam değil, bir felsefeci gibi yaklaşmıştır nesnelere, görüntülere. Hegel, Heidegger, Sartre ve Foucault’dan metinler okumuş; resim aracılığıyla iletişimde bulunan bir düşünür olarak tanımlamıştır kendisini.

“Bir dildeki anlam nasıl oluşur?”, “bilim dili, şiir dili, beden dili, resim dili gibi şeyler ne anlama gelir?”, “nesne ve kavram arasında nasıl bir ilişki vardır?” gibi felsefî meselelerle ciddi ciddi ilgilenmiştir. Yani, sınırda oturan ama ekmeğini komşu ülkenin topraklarından kazanan türden biridir.

Magritte, komşudan beslenmiş beslenmesine, ancak, karşılıksız bırakmamış, dostluklar kurmuştur. Örneğin, Foucault onun bir resmini yorumlamış, Bu Bir Pipo Değildir adıyla küçük bir kitap yazmış; Magritte de New York’da Kelimeler ve Şeyler adlı bir sergi açmıştır. Bu arada, 1960’larda ortaya çıkacak olan kavramsal sanata bir koldan öncülük etmiştir (ancak ne hikmetse, kavramsal sanatçılar onun adını pek anmazlar).



6. Joseph Kosuth (d.1945).

Kavramsal sanatın kurucu ve sözcülerinden olan Kosuth, sanat eğitimine ek olarak felsefe ve antropoloji de okumuştur. Sanatçı görüşlerini, bir yandan Wittgenstein’ın tartıştığı dil ve imge ilişkisinden, bir yandan Kant’ın ‘Çözümsel ve Bireşimsel Önermeler’ hakkındaki tezlerinden ve bir yandan da Reinhardt’ın 1962’de yayımladığı “Sanat Olarak Sanat” makalesinde dile getirdiği totolojilerden yararlanarak oluşturmuştur. Bütün bunların sonucunda, sanatçı olarak görevinin yapıt üretmekten çok, sanatın neliği üzerine kafa yormak, sanatı sorgulamak gerektiği sonucuna varmıştır. Bu yüzden, onun metni, bir sanatçıdan çok bir felsefeci ya da eleştirmeninkine benzer. 1969’da yazdığı “Felsefenin Ardından Sanat” adlı ses getiren makalesinde öne çıkan görüşleri ana hatlarıyla şöyledir:

“Estetik ve sanatı birbirinden ayırmak gerekir. (…) Geçmişte, sanatın başlıca iki işlevinden biri, onun dekoratif değeriyle ilgiliydi. Bu yüzden, ‘güzel(lik)’ ve nihayetinde beğeni ile ilgilenen herhangi bir felsefe kolu, kaçınılmaz olarak sanata da el atmak zorunda kalıyordu. Bu ‘alışkanlık’, sanat ve estetik arasında kavramsal bir bağ olduğu fikrini getirdi; ki bu doğru değil. (…) Tamamen saf estetik bir nesne, dekoratif bir nesnedir; çünkü dekorasyonun birinci görevi (Webster’daki anlamıyla) , ‘bezemek, süslemek ve daha çekici yapmak için bir şey eklemek’tir ve bunun tad (zevk) almayla çok yakından ilgisi vardır. Kısaca, bu da bizi dosdoğru ‘Biçimci Sanat’a ve ‘Biçimci Eleştiri’ye götürür. (…)

Bana göre, ‘sanatçı olmak, şimdi artık sanatın doğasını sorgulamak, incelemek demektir. Eğer biri kalkıp resmin doğasını sorgularsa, sanatın doğasını sorgulamış olmaz. Eğer bir sanatçı, resim ya da heykeli kabul ederse, bu sanatlarla süregelen geleneği de kabul etmiş olur. Çünkü ‘sanat’ kavramı genel, resim (ya heykel) kavramı tikeldir. Resim, sanatın bir ‘tür’üdür. Resim yapıyorsanız, bu tavrınızla, sanatın doğasını sorgulamıyor, ancak benimsiyorsunuz demektir. (…)
Sanatın doğası, ancak sanatın doğasına dair yeni öneriler getirilerek sorgulanabilir. Ve bunu yapmak isteyen sanatçı, geleneksel sanattan kalan dil mirasını artık düşünmemelidir.”

Kosuth’un en bilindik işlerinden biri Bir ve Üç Sandalye adlı yerleştirmesidir. Bir ağaç sandalye, aynı sandalyenin fotoğrafı ve sandalyenin sözlük tanımından oluşmaktadır bu iş. Alışıldık resim ve heykel mantığından değil, hem Duchamp’ın ortaya attığı sorunlar, hem de Platon’un yüzyıllar önce tartışmaya açtığı ‘gerçek (asıl varlık - ilk örnek)’, ‘gerçeğin taklidi’, ‘gerçeğin görüntüsü’ ‘gerçeğin kavramsal ifadesi’ gibi felsefî sorunlar ışığında değerlendirilmelidir.


Sonuç

Sanatçıların felsefe dünyasına (yani, filozof metinlerine) olan ilgileri farklılıklar göstermektedir. Büyük çoğunluğu, filozof metinlerine ya uzak kalmış ya da temkinli yaklaşmıştır. Felsefî metinlerle sıkı fıkı olanların sayısı oldukça azdır. Ancak, istisnasız bir gerçek var ki o da şudur: Bütün büyük sanatçılar, bağlı oldukları disiplinlerin araçlarıyla birer dünya kurmayı, yeni düşünceler geliştirmeyi ve kendilerinden sonra gelenlere yeni yollar açmayı başarmışlardır. Sanırım, “sanatçı, filozoftur” diyenler bunu kastediyor. Kabul.

İyi ama, bu mantıktan gidilirse, farklı dallarda çalışan bilimcilerin de kendilerince birer dünya kurduklarını kabul etmek zorunda kalırız. Gerçekten de, tıpkı bir ressam ya da besteci gibi, örneğin fizikçi de, biyolog da, tarihçi de, toplumbilimci de kendince yöntemler, hipotezler, kuramlar geliştirir, kısaca bir dünya kurar; yani kendi felsefesini oluşturur.

“Akıllar pazara çıkarılmış, herkes kendi aklını satın almış” diye bir atasözümüz var. Gördüğüm kadarıyla genel durum bu. O halde sormak isterim: herkesin kendi aklı, felsefesi varsa, herkes kendince filozofsa; filozofların, düşünürlerin metinleri kimler için acaba?

Disiplin olarak felsefe (sanat ve bilimin yanı sıra) düşünmeyi, akıl yürütmeyi ve eleştiriyi öğrenmenin, başka seçeneklerin varlığını görmenin, soyutlamanın en önemli yollarındandır. Tabii bu sözlerim, belli bir felsefî görüşün resimlemesini yapmayı önermek şeklinde anlaşılmamalı. Zaten, ‘yaratma anı’nda belli bir felsefî dizgeye göre davranan sanatçı, kendini sınırlamış olur. Ben yalnızca, düşünsel anlamda beslenmekten, zenginleşmekten, en azından aşina olmaktan söz ediyorum.

Mehmet Yılmaz


ALEF- BORGES // Deniz Şarman



ALEF- BORGES - Deniz Şarman

Derdin sendendir bilmezsin,
Çaren de sendedir görmezsin,
Evrende bir noktayım sanırsın,
Tüm alemler kainat
sen de özetlenmiştir de,
Görmezsin.

Hz. Ali

Oysa Alef ‘te BORGES hepsini görmüştür. Durağanlık evrenin yaratılışına ters düşmektedir. İnsan bu hareketliliğin içinde kendisini rahat bırakırsa (ki bu ancak evrenin temel yapısına uyum sağlayacak çalışmalarla veya tamamen doğal olan yapımıza dönerek olabilir) yani evrenin bir parçası olma özelliğinin, tam olarak bilincine varırsa ve bunu kabullenirse, o zaman o parça olmanın işlevini tam olarak yerine getirebilir. Yani kişi tam olarak, salt kendi olabiliyorsa, kendini tam olarak ortaya koyabiliyorsa, o zaman evrene dahil olabilir.

Ancak o zaman tam olarak kendine ve dahil olduğu bütünlüğe yarar sağlayabilir. Ayn Rand’ın Roark’ı bu konuda önemli bir örnektir ve bu karakter gibi kendisini ortaya koymuş yüzlerce örnek vardır. Onun için biz zaman zaman bir yazar veya bir sanatçının etkisinde kalmaktan fazla gocunmamalıyız. O yazar veya gerçek sanatçının kendisini ortaya koyduğu anlardır bizi etkileyen.

Her kişinin yeteneği farklı olduğu için onun bilgilenmesi görüş ve algılaması da farklıdır. Biz bu etkilenme ve ilgi (sevgi) ile onun gelmiş olduğu noktaları algılayarak o kişinin yarattıklarından yararlanırız. Bu durum o noktaya takılıp kalmamızı gerektirmez . Yalnızca hepimiz bir bütünün parçalarıysak eğer, o parçayı tam olarak algılamamıza sebep olur. Bu da bütünleşmemizi evrenselleşmemizi sağlayan önemli bir faktördür. Her şey gibi biz de durağan değil de akıp gitmekte isek zaten algıladığımızı da içimize alıp sürecimize devam ederiz.

Etkilenmek; “o olmak” değil, onu da içine alıp bakış açımızı zenginleştirerek, hoşgörümüzü geliştirerek, kabullenerek olağan sürecimize devam edebilmektir. Bu da güzeldir, sevgidir. Sevgi hazmederek içine almak, dahil ederek akmaya devam etmektir. Eğer bir yerde takılırsa sevgi olmaktan çıkıp tutku olmakta, tutulduğu dala ve kendisine zarar vermektedir. Çünkü sevgi özgürlüğü kısıtlayıcı olunca yani tutuklayıcı tutsak edici olunca sevgi kavramının zıt tını oluşturmaya başla ki bu tutsaklıktır, durağanlıktır. Tutsaklıklarsa yaratılışa aykırıdır, sıkıntılar, buhranlar bundan doğar. Sevginin özünde öz kavramlardan oluşan özgürlük ve akıcılık vardır.

ÖZGÜRLÜK = Özümüzün Gürlemesi , değil midir....Ne güzel bir kelime türetimi ......Özü, gür olarak bırakabilmek... Burada başıbozuk bir özgürlüktensöz edilmiyor. İçimizdeki özü ortaya koymak, yani özü tam olarak yaşayabilmek , görünebilir hale getirebilmektir. Zor ama çok güzel olandır. Özgürlük kavramına tam olarak varmak

SEVGİNİN ta kendisidir.

Deniz Şarman


11.Bienal (Karşıtı)"etkinlikler"!..


Tüm " karşıt görsel çalışmaları" görmek için,
"Beğenal" oluşumun sayfasını takip etmenizi öneririz:
http://www.myspace.com/begenal


Kirpi Şiir: II. SAYISI ÇIKTI!..



Kirpi Şiir dergisi yazın mavi sularında yol almaya devam ediyor..
Farklı tasarımı ve duyarlı yaklaşımı-içeriğiyle ve benimsenen üslûpla editöriyal tahakkümü bertaraf ederek tüm renklere, soluklara açık sayfalarıyla ikinci kez hepimizi selamlıyor..
İkinci sayıda şiirlerle beraber potik düzlemdeki yazılar da dikkat çekicidir...// defter

Şiir ve Yazılarıyla:

Volkan Hacıoğlu, Tarık Günersel, Öztürk Uğraş, Doğan Ergül, Özge Dirik
Halim Şafak, Emel İrtem, Ali Duran Topuz, Halil Cem Aydemir, Hayri K.Yetik , Engin Turgut, Fikret Demirağ, Halim Şafak, Hüseyin Peker , Oğuz Özdem A. Galip, Mehmet Aktun, Sadık Yaşar, Mesut Aşkın, Zafer Yalçınpınar, Şeref Bilsel , Z. Ekin Karabay , Taylan Asır , Salih Aydemir.

Dergi /satış noktalarından:
Beyoğlu-Taksim

Mephisto
Ada Müzik
Pandora
İstiklal Kitabevi
Semerkant Kitabevi
Simurg Kitabevi
Robinson Cruose
İnsan Kitabevi
Remzi Kitabevi

Fatih

Ağaç Kitabevi

Kadıköy

Genç Mephisto
Nazlı Kitabevi

Beşiktaş

Rüştü Kitabevi
Kabalcı Kitabevi


İzmir

İletişim Kitabevi
Yakın Kitabevi

Ankara

Dost Kitabevi

Diyarbakır

Urartu Kelepir Kitabevi
Kafka Kitabevi


Eşkişehir

İnsancıl Kitabevi

Kıbrıs
Kıbrıs Işık Kitap Evi

İnternet Satış Noktaları:

http://www.cekirdekshop.com/
http://dukkanlar.gittigidiyor.com/Cekirdek_Shop/


Kırmızı Lokomotif // Hakan İŞCEN



O treni ben çaldım. İster inanın ister inanmayın, hayatım boyunca yegâne hırsızlığım buydu. Rayların üzerinde salına salına giden o şey, sadece bir lokomotif değil, ilk gördüğüm andan beri uykularımı renklendiren kırmızı bir düştü… Üstelik bu düş, kendi başına hareket ediyordu.
Ben, subay çocuğu olarak çok fakir sayılmazdım. Ama babası yağ tüccarı olan Sinan, kesinlikle mahallenin en zenginiydi. En güzel oyuncakların da onda olması, peşinen kabullendiğim bir kaderdi. Kocaman ahşap bir sandık içindeki o rengârenk hazineye, Sinan’ın sudan sebeplerle bana kızıp küsmediği zamanlarda dokunabiliyordum sadece. Tabiî, bin bir tembihini de sineye çekmek şartıyla:
“Duvara sürtmek yok!… Merak edip içini açıp bakmak yok! Bahçeden dışarı çıkarmak yasak!”
Kağıt kanatlı tahta uçaklar, farları yanan kurmalı otomobiller, çatapat patlatan kovboy tabancaları, minik kurşun askerler… Ama ne olursa olsun, benim gözüm ondaydı;
o lokomotifte! Sonunda dayanamadım, çaldım! Annem fark edene kadar da kontrplak üstüne kibritlerden ray yapıp odamda gizli gizli, doya doya oynadım. Pişman olmadım mı; oldum tabiî! Neden raylarını da çalmamıştım ki?... Kitapta okuduğum o meşhur gangsterin dediği gibi, “Çok istediğin bir şeye sahip olmak için Tanrı’ya dilekte bulunacağına, onu çalıp ‘Beni affet’ diye dua etmek…” daha çok işime gelmişti. Annemin zoruyla Sinanların kapısına gizlice lokomotifi bırakana dek, bu günahımın sefasını bir haftalığına da olsa, sürdüm… Daha sonra başına bir sürü iş havale ettiğim Tanrı, beni bu konuda affetti mi, bilmiyorum. Ama benim trenlere olan düşkünlüğüm daha da alevlendi.

Lisedeyken yaz tatillerinde Adana’ya dedemlere, daha sonraları da iş için Ankara’ya, her fırsatta trenle gittim. Hatta yurt dışında bile, hep tren yolculuklarını yeğledim. İlaç şirketlerinin bana sağladığı bedava olanaklarla, Almanya’nın ülkeyi baştan başa geçen dakik trenlerinden, Japonların teknoloji harikası hızlı trenlerine kadar, bir çoğuna bindim; keyifli yolculuklar yaptım. Ama yine de bunların arasında hiç unutamadığım, yıllar önce, o Ankara’ya yaptığım seyahatti.

***

Erkan’la Ankara’ya, Türk Diyabet Vakfının o yılki kongresine gidiyorduk. Bu kez yataklıda yer bulamayınca, Boğaziçi Ekspresinde karar kılmıştık. Çapa’dan başlayan arkadaşlığımız, doktor çıktıktan sonra gerçek bir dostluğa dönüşmüş, hayatlarımızın en önemli hemzemin geçitlerinde, farkında olmadan hep birbirimizi arar olmuştuk. Ben, Selma ile evlendikten sonra, işi biraz abartarak kardeşi Neslihan’ı, Erkan’a baş göz etmeye çabaladıysam da, kayda değer bir sonuç alamamıştım.

Pencereden hızla akıp giden peronlara, evlere, ağaçlara bakarak her zamanki gibi yolculuğun zevkini çıkarmaya çalışırken, başını mesleki bir derginin arasına gömmüş Erkan’a da takılmadan duramıyordum:
“Oğlum, sen tam bir ineksin… Bu kez de Hulusi Hocanın kürsüsüne gözünü diktin değil mi?... Biliyorum; adamın ayağını kaydıracaksın… Yazık adama. Kaldır kafanı bir bak; Bostancı!...
Bu deniz… Adalar… Bir zamanlar bu sahil yolu; tamamen denizdi. Şu Çamlık Çay Bahçesi’nin dili olsa da, konuşsa… Geçip giden hayatın farkında mısın sen?”




“Sen bu yüzden hâlâ hastane köşelerinde sürünüyorsun. Rahatsız etme beni! Hem Hulusi gibi titrek elli, yaşlı hocalardan öğreneceğim bir şey yok artık!”
Bazen öyle olur ya; en yakınınızdaki insana dair o âna dek hiç düşünmediğiniz bir şey, hiç olmayacak bir yerde, ansızın aklınıza düşer; hem şaşırır hem utanırsınız. Sanırım, ben ilk tanıştığım günden beri -Oyuncakları rüyalarımı süsleyen Sinan gibi- Erkan’ı da kıskandım.
O, geleceğin en gözde cerrah adaylarından biri olarak benden çok daha başarılıydı. Üstelik,
daha yakışıklı…
İşte, ben bu sese, daha doğrusu ray boşluklarının insanı bu dinginleştiren tık-tıklarına hayrandım. Tren geleceğe doğru yol alırken, bu ses, seni nasıl da geçmişe götürüyor… Yaşadığın şehirden uzaklaşıp yabancı bir kente giderken, küskün ve tedirgin ruhlar için melankolik bir senfoni:
Tık-tık… Tık-tık… Tık-tık…
Hayatımı daha yeni yeni düzene sokmaya çalışıyordum. Selma ile boşanalı beş ay, on iki gün olmuştu. Kapıyı her defasında anahtarımla açmaya ve beni soğuk bir karanlığın kucaklamasına henüz alışıyordum… Yalan! Aslında buna hiçbir zaman alışamadım! Selma ayrılma konusunda o kadar kararlıydı ki, karşı koyacak gücü kendimde bulamamıştım. Sadece “Olmuyor.” dedi.
“Birbirimize bunu yapmayalım Volkan… İşi zorlaştırma; birbirimizi koruyalım…”
Birbirimize yapmamamız gereken şeyi, anlayamadığım halde, bunları her zamanki gibi öyle bir ses tonuyla söylemişti ki, itiraz edersem Kırmızı Lokomotifi çalmaktan daha beter bir günah işleyeceğime inandırmıştı beni. Birbirimizi korumak için ayrılmamız mı gerekiyordu?...
Neden, neye karşı koruyacaktık?... Oysa bilmiyor muydu, asıl ben ‘Onsuz’ korunmasızdım. Üç yıllık evliliğimizde bütün hayati kararları, o; tek başına aldı. Boşanmamız gibi evlenmemiz de buna dahil. İlişkimiz raylar gibiydi. Biri gidiyor; diğeri sadece onu takip ediyordu… Bana âşık değildi. Ne yazık ki, bu konuda her zaman dürüsttü. Aynı zamanda meslektaşım da olan sevgili eşimin, pek çok doktor gibi yaralar karşısında acıları paylaşmaya zamanı yoktu. Yalnızca gerekeni yapıyordu. Benim hâlâ âşık olmam ise, önemsiz bir semptomdu. O, baş operatör olarak kalbimi hunharca söküp almaya çalışırken, ben, kendi ameliyatına neşter uzatan bir zavallıydım. Bu çöküntünün kronik bir duruma dönüşmemesine çabalıyordum. Bir anda boşlukta kalmıştım. Paslı raylarının arasında yaban otları bitmiş, güzergâh dışı bırakılmış istasyonlar gibi. Çalışmanın, kariyerin, yemenin içmenin, eğlenmenin, kısaca hayatın anlamsızlaştığı bir amaçsızlık denizinde sürükleniyordum… Sadece bununla kalsa, iyi; aniden önümde belirip beni yutmaya çalışan hüzün girdaplarından da, kendimi sakınmam gerekiyordu. Yine de bir faydası olmuştu bu kısacık evliliğin; hiçbir zaman iyi bir doktor olamayacağımdan artık emindim.

Yanımızdan geçen trenin gümbürtüsüyle irkildim. Kompartımanlara istiflenmiş hayatlar, birbirinin içinden geçiyordu. Selma ile ben de, birbirimizin hayatına böyle bir anda girip çıkmıştık. İki yabancıydık artık. Trenin penceresinden hızla akıp giden istasyonlardaki belli belirsiz yüzler gibi, birbirimizi bir daha asla göremeyecektik. Raylarımız bir makasta ayrılarak artık hiç kesişmemek üzere, ayrı yönlere doğru uzaklaşmıştı. Sırtımda taşımaya mahkûm olduğum bu acı ise, karanlıkta çığlığımı bastırarak üzerimden geçen bir gece ekspresiydi, hâlâ.
Deniz… Karanlık… Ağaçlar… Karanlık… Yazlık evler… Karanlık!… Küçükken Sinan’ın oyuncak bir projeksiyon makinesi vardı. Yüzümü dürbün gibi ekranına dayayıp üzerindeki düğmeye basınca, gözlerimin önünde renkli resimler birbiri ardına şak-şak
beliriverirdi. O geçişlerin arasında bir saniye ortalık kararır, sonra rengârenk dünya yeniden açılırdı: Tüneller!… O güzelim deniz, birden simsiyah, saydam bir perdeye bürünüyor; kompartımanın solgun ışığında pencerede yüzümü görüyordum. Oysa kendimle yüzleşmeye hâlâ hazır değildim…






Beton elektrik direkleri, daha sık geçmeye başlamıştı. İzmit’e yaklaşmış olmalıydık?... Kiraz ağaçlarına bakılırsa; Tavşancıl… Hey gidi Tavşancıl, hey!... Gençken buraya gelirdik. Tren yolunun kenarında bir bankanın dinlenme kampı vardı; onun yanındaki arsaya çadır kurardık. Şimdi yerini bulamadım?… Deniz, henüz bizi terk etmemişti.
O yıllarda hâlâ masmaviydi… Çok güzel kızlar gelirdi o kampa. Geceleri ateşin karşısında Selâmi’ nin akordu bozuk gitarıyla dans ederdik. Bütün yaz, bir çift göze tutsak, kıpır kıpır bakışmalarla geçerdi.

“Volkan! Hadi, restorana yemeğe gidelim. Karnım acıktı; hem seninle konuşmak istediğim önemli bir konu var.”
Erkan’ın seyahatin başından beri alışık olmadığım gergin hali, bu kez sesine de yansımıştı.
“Ankara’ya dek o dergiden başını kaldırıp hiç konuşmayacaksın zannettim profesör. ”
Restoran kalabalıktı. Kapıda, ağır bir koku ve çatal bıçak seslerinin karıştığı bir uğultu vurdu yüzümüze. Dipteki masaya sıkışarak yemekleri sipariş ettik. Ben, gömleğimin üst düğmesini açmış, kravatımı çoktan gevşetmiştim. Erkan’ınki ise, kolalı gömleğiyle uyum içinde hâlâ ilk sıkıldığı haliyle duruyordu. Bir süre, üniversite yönetimindeki iktidar kavgalarından dem vurarak hocaları çekiştirdi. Kariyerini de etkileyen akademik torpil mekanizmasından dert yandı. Ben, ona fırsat yaratmak için lafa girip konuşmuyordum. Gevşemesine yardımcı olmaya çalıştım. Özel bir sorunu olmalıydı. Sabırla asıl konuyu açmasını bekledim.
“Nasılsın Volkan?”
“Ne demek bu?...”
Orada olduğumu yeni fark etmiş gibi takındığı bu tavrı garipsedim. Oysa, önemli bir şey söyleyecek insanların, ne kadar ön hazırlık yapsalar da konuya nasıl gireceklerini kestirememelerinin tedirginliğini gözlerinden rahatça okuyordum. Ve o kararsızlık, kara bir bulut gibi yavaş yavaş üstüme geliyordu. Üstelik, görünürde başımı sokacak en küçük bir sığınak bile yoktu… Bu huzursuzluğun dürtüsüyle, oturduğumuzdan beri ilk kez çevreme alıcı gözüyle baktım. Yanımdaki adamın beyaz gömleğinin yakasında bordo rengiyle patlayan papyon, tartışmasız bu yemek vagonunun en dikkat çekici görsel öznesiydi.
“Yani, hayat nasıl gidiyor… Özel biri var mı?”
“Bir kadın mı?... Hayır! Artık bu konuda oldukça seçici davranmayı düşünüyorum dostum…
Hem biliyorsun, uzun süre yoğun bakımda kaldım; yaralarım sayende daha yeni kapanıyor.”
Bakışlarını benden kaçırarak bıçağıyla tabağının kenarındaki yağlı et parçasını amaçsızca didikliyordu. Ben önümdekileri silip süpürürken, o pek yememişti. Her zaman kendinden emin ve kararlı olan, benim gizli gizli kıskandığım adam… bu değildi.
“Evet haklısın; öyle yapmalı…”
“Ne geveliyorsun ağzında Erkan?”
“Şey… Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum… Ama önce benden duyman lazım.”
“Hadi… Bir dene dostum.”
Vagonun en ucundaki garsona, görünmeyen bir çay bardağını havada karıştırarak sipariş verdim. Yanımdaki papyonlu adam da en az benim kadar meraklanmış olacak ki, pencereden bakar gibi yaparken kulağından fışkıran kılları sayacak kadar omzuma yaslanmıştı. .
“Ben... Evleniyorum!”
“İnanmıyorum! Bizim profesöre bak sen… Gizli ve derinden mercimeği fırına vermiş de haberimiz yok. İşte, buna içilir! Hiç itiraz etme; yarın gece Sakarya Caddesi’nde bildiğim bir yer var; kafa çekmeye oraya gidiyoruz.”

Bu geçici rahatlamamın, bir yanılsama olduğunu sezmekte gecikmedim. ‘Bir tren restoranında yemek yiyen iki eski dost…’ konulu yap-boza uymayan garip bir sessizlik oldu.
İşin kötüsü, uzadıkça uzadı. Onun bu tutuk hali, artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Sanırım, kara bulutlar o an tam üstümdeydi. İçimdeki ses, susmam gerektiğini söylediği halde, elimdeki çatalla şişkin bulutları şişlemeye engel olamadım.





“Ee... Ben tanıyor muyum hanımefendiyi?”
“Eh… Evet.”
“Hem eh, hem evet… İyice meraklandırdın… Kim?”
…………
“Hadi ama profesör!”
“Selma.”
“Ne?…”
“Selma!”

Sadece bir isim benzerliği olmasını boş yere bekledim. Ama Erkan’ın benden kaçırdığı bakışlar, son umudumu da oracıkta eritti. Bu trenler, ya çok soğuk olur; ya da çok sıcak. Bu, en sıcaklarından biri olmalıydı. Yok, yok; en sıcağıydı! Yanımdaki papyonluyla camda göz göze geldim. Erkan’ın dilinden tıslayarak dökülen o ismin, yüzümdeki etkisini görmek için, inatla gözlerini bana dikmişti. Tren, uçsuz bir tünele girmiş, sonsuz karanlığın içinde çılgıncasına hızlanarak yol alıyordu.Tüm sesler, çatal bıçakların metalik şıkırtılarıyla birlikte elenmiş, sadece Erkan’ın ağzından çıkan, duyabildiğim son sözcük, rayların ritmine uymuş beynimin içinde zonkluyordu: Sel-ma… Sel-ma… Sel-ma…
Biliyorum; baştan beri bütün vagon, bu yanıtın peşindeydik. Erkan’ın karşısında, artık koltuğa sinmiş, gitgide büzülen bir kompartıman böceğiydim. Söylediği o iki hecelik isimle, kıllı ve çirkin bedenime bir gazete yiyerek sersemlemiş, yere yuvarlanmıştım. Simsiyah gölgesiyle bir an önce üzerime kapanacak kösele bir topuğu bekliyordum. Zaten kaçmaya yeltenecek gücüm kalmamıştı. Tüm eklem ve boğumlarım, mide bulandırıcı bir ses çıkararak ezilecekti. Yıvışık kabuğumla vagonun tozlu zeminine yapışıp kalacaktım. Ta ki, son durakta eprimiş, iğrenç kokulu bir paspas tarafından zeminden sökülüp atılıncaya dek.
Onun dudakları hâlâ kıpırdıyordu. Tık-tıkların o rahatlatıcı titreşimi de çoktan silinip gitmişti. Başım mı dönüyordu; vagon mu?… Ayırt edemiyordum. Bardaklar, tabaklar devrilmeye başladı. Birileri çığlık atıyordu. Oysa, zamanın o anında bütün çığlıkların yasal temsilcisi, sadece ben olmalıydım. Papyon, artık bana değil, arkamdaki bir şeye gözlerini dehşetle açmış bakıyordu. Ben de merak edip kıllı boynumu ve antenlerimi o yöne çevirdim: Restoran vagonunun kapısından diğer vagon gümbürtüyle içeri girdi.

***

Mikado’nun çöpleri gibi birbirinin içine girmiş vagonların birinden çıkardılar beni. Geceydi. Ve serindi. Üzerimde hareketsiz yatan papyonlu adamın gözleri, yuvalarından fırlarcasına hâlâ açıktı. Her yanımdan iniltiler ve yardım isteyen yakarışlar geliyordu. Ben, yaşadıklarımın gerçek olduğuna ihtimal vermiyordum. Birileri beni kurtarmaya gelinceye kadar hep kötü bir kâbus gördüğüme inandırdım kendimi. Ölümcül bir tren kazasından çok, Selma’nın Erkan ile evlenecek olması, bu düşüncemi yeteri kadar pekiştiriyordu. Kızgın yağı andıran mekanik bir koku genzimi yakmaya başlamıştı. Sırtım ve belim ağrıyordu. Bir süre sonra, bir şey hissetmemeye başlayınca bu kez paniğe kapıldım. Yaşadıklarım gerçekse ağrıların kesilmemesi gerekiyordu. Yoksa bedenim hissizleşmeye başlayıp teslim mi oluyordu?... Ümitsizliğe kapılarak birkaç kez Erkan’a seslendim; ama anlamlı hiçbir karşılık alamadım. Sadece her bağırışımda çevremdeki iniltiler artıyordu; o kadar. Zaten bağırırken göğsüme de keskin bir sancı girdiğinden bir süre sonra bundan vazgeçtim. Sakin olmalıydım; yoklayabildiğim kadarıyla herhangi bir kırık veya açık yaram yoktu. İç kanama ihtimalini düşündürecek bir bulantı, uyuşma ve bilinç kayması da hissetmiyordum. Elimden gelen tek şey kıpırdamadan beklemekti. Sonunda yüzüme ışık tuttular; korkmamamı, beni sedyeye
alacaklarını söylediler. Artık emindim; yaşadığım her şey gerçekti. Erkan’ın trende yemek yerken söyledikleri de…

***




Sekiz gün hastanede yattım. Ufak tefek ezilmeler dışında önemli bir şey yoktu. Biraz fizik tedaviyle, bu kötü anıyı hiçbir iz kalmadan atlatacaktım. Erkan benim kadar şanslı değildi; bir süre komada kaldığını öğrendim. Beyin travması geçirdiğini ve vücudunda ciddi kırıklar olduğunu söylediler.
Ayağa kalkınca gidip kendi gözümle de gördüm. Hayati tehlikeyi atlatmıştı; ölmeyecekti. Ama, her yanı sarılı, vücudu askıda, öylece yatıyordu.

“Nasılsın Erkan?”
“Geldiğine sevindim.”
Sadece sol elinin parmaklarını oynatabiliyordu.
“Ucuz atlattık…”
“Her şey için üzgünüm Volkan.”
“Ben de… Şu anda sağlığın her şeyden önemli.”

Yerine göz diktiği hocası, bizzat ilgileniyordu. Ama hocanın bana söylediğine göre, belden aşağısı büyük bir ihtimalle artık tutmayacaktı. Kendime itiraf etmekte zorlansam da, onun için hiçbir zaman gerektiği kadar üzülmedim. Bunun için elimde yeterli nedenim olduğuna inandırdım kendimi. Ayrıca o askıların arasında çarmıha gerilmiş yatan, ben de olabilirdim.

“Belimden bir kez daha girecekler.”
“Biliyorum Erkan, Hulusi Hoca gerekeni yapıyor; baksana herkesi başına nöbetçi dikmiş.
Merak etme; her şey yoluna girecek. Hadi, ben yine uğrarım…”

Yalandı; bir daha hayatım boyunca onu görmedim. Ayrıca Erkan’ı o durumda yatağında terk eden, sadece ben değildim… Gerçek öykü kahramanlarının kendi işlerini tesadüflere bırakmamaları gerektiğini biliyorum. Ama benim, başkasının hayatını çalıp sonra ‘Beni Affet…’ diye Tanrı’ya dua edecek cesaretim, -Kırmızı Lokomotiften sonra- hiçbir zaman olmadı.
Başıma gelen bu kazaya rağmen dedim ya, çocukluğumdan beri ben hep trenleri sevdim.

HAKAN İŞCEN




Yeni şehir Yeni sanat ve şiir..// Şenol Erdoğan



1874 yıllarıydı; her zaman diliminde olduğu gibi o zamanda da “akademi”den pek hazzetmeyen üreten insanların “aykırı” “başkaldıran” vs. üretkilerinin varlığı söz konusuydu.

Alexandre Cabanel, William-Adolphe Bouguereau gibi ressamların karşısına Degas, Renoir, Monet gibileri dikildiği vakit “akademi”-k resim tarihinde bir kez daha sarsılmıştı.

Empresyonist, akademik ressamların tüm bilinen kurallarından uzak, çerçevenin dışında olmayı bocalamadan becerebilmişti. Bu yan anlamda fosilleşmiş bir takım Rönesans kaidelerinin de ayaklar altına alınmasıydı da.

Sanat –dalları- zamanın akışında bir virüsün bedeni zapt etmesi gibi etkenlerce çevrelenirler ve bir rutinin içresinde dönenirler. Sonrasında ise kendisi, ‘40larda nasıl ki ‘20lerde Fransa’da can bulan avant-garde sinema anlayışı New York’a taşınıp kanını tazeledi ve yönünü-yolunu buldu ve ileride Transgression’dan Schizoid’e birçok “underground” türün üremesine sebep olduysa ‘874de tuvalleri atelyelerin esaretinden kurtaranlar ve ışığın gerçeğiyle yüz yüze gelenler de empresyonistlerdi.

Empresyonizm kendi kabına kapatılmamalıdır, zaten konu edilen kendisi değil ortaya koyduğu değişim ve güçtür ki kendileri optiğe bakış klişelerini de ortadan kaldırmak gibi anımsanması gereken bir hareket yapmışlardı.

“Teknik gelişmenin hızına yetişmeye çalışmak ya da yetişmek gözün önemini nereye doğru götürmüştür” sorusuna artı ya da eksi çok yerden yaklaşılabilir. Vertov’un göze atfettiği anti-ontolojik zayıflık ve vizörün diyalektik kutsanışı kendi içindeki sözde devrimini nereye vardırmıştır tartışılır.

Videonun devingen sanat üretilerine kazandırdığı “sanatsal ve ekonomik” katkıları düşünürken bir yandan da fotografa photoshop markasınca yapılan –legal- kapitalist tecavüzün de tartışılması gerekir, kadının inandığı kendi çirkinliğini kozmetik şirketlerinin renkli saç boyaları ile gidermeleri ve sanal ego pornografisinin web merkezlerinde aynı egosal çirkinlik inancını kendi bedensel suretinin sanal imajıyla oynayarak güçlendirmesi de sanatın sosyo-psikolojik sahası olarak incelenmelidir de.

Pekiyi bunların empresyonizm ile ne ilgisi vardır, yoktur, ilgi kurma çabası da yoktur zaten. Aslolan, içi boşaltılmış yüceltiler çağında sözde değerlerin gerçeğine yönelik kıvılcımlar üretmek ve zamansal çizgide “geçmiş”te kalan özlü sanat üretkilerinin içine bugün çok farklı bir donanımla bakıp onu kendimiz için kendi cümlelerimizle ŞİMDİ ile yeniden ortaya koymaktır.

Varolanı olduğu gibi kabul etmek pasifliğinde bulunmamak sadece sanatı başka yerlere götüren ve yeniliklerin doğmasına sebep olan bir gerçek değildir, antropolojik bir açıyla kucaklanması gereken bu gerçek yaşamın içinde bir anlamda da sorgucu yapısıyla dolaşıp durmada ve gerçek yerine “gerçek”i ortaya koymaktadır. Bugünün sokak sanatçılarının kaçı bunun farkında olarak kendilerine zorla sunulan gözde gerçeği kendi görmek istedikleri gerçekle değiştirdiğinin farkındadır- bu tartışılır.

Yeniliklerden ya da yenilikçi tavırlardan bahsetmek ve yeni bir yol aramak artık anlamını –bir anlamda- yitirmiştir. Bir sanat nesnesi üretme aracı olarak politik bir gücü de elinde tutan FOTOKOPİ MAKİNA sının açılımını yapamamak insanların düşüklüğüdür. An her an yeniliklerin doğum ağzıdır. Fotokopi makinesi ya da web page’ler tüm bunlar artık aşkın bir biçimde yazılması gereken yeni yeniliklerin zamansızlık gerçeğidir.
Varolan tümün birbiriyle olan zincirsel ilişkisi görmezden gelindiğinde şimdi ile bir anlam kopması yaşanacağı düşüncesinin yadsınamazlığı doğal olarak usumda beni duvarı kendince yeniden yaratan sokak ressamını alıp Gauguin ve de Van Gogh’un yanına götürür, götürmez ise ve bu “yeni çocuklar” gitmez ise işte o zaman gerçek bir sorun vardır. Bu bir körlüktür de. Entelektüel bir zavallılık.
Gauguin nasıl ki rengin ve çizginin başkalaşımsallaştığı noktada bir yaratıcı ise fovizm’den kübizm’e artık ilinti noktaları aşkınlaştırılmalıdır.
Web, punk, pop, porno, politik, anarşi, art.. –vd- yeni bir sunumun yeniden biçimlendirilmişlikleri olarak eski ile olan özünü de yitirmeden ortaya konulmalıdır. Hakim Bey’in tradisyonellerden heterodokslara, Japon dikey kaligrafiden Arap yatay kaligrafiye, politik ve sanatın yeniden kişisel bir izlenimcilikle üretilip sunulduğu dünyasına bakmak dahi entelektüel açlığın ve düşüklüğün ibresini ve yeni yönelimlerin bir nevi şablonunu gözler önüne serecektir.

Neden sanatından önce kendisinin sanatını yaratabilen güce sahip bir Gauguin’e başka bir gözle bakılmaz ki,
benim çizdiğim: her şeyden önce bir gezgin, içinin bir yerlerinde şimdiki zaman hobosunun taşıdığı o modern sonrasından varolmanın entelektüel acısı var, topraktan ayrı tutulan birinin acısı ya da göçebenin bir toplu konuda yerleştirilmesi denli bir acı bu hissettiğim -onda..

Rumi’den İbn Arabi’ye dek uhrevi sanatın soyut temsilcileri “gitmek” ile can bulmak, “durmak” ile kokmak arasında ortaya dikey bağlantılar da sunmuşlardı. Tıpkı öğrencinin sınıfa, sanatçının atelyeye tıkılmasının hapishane yapısının yıkılıp başka bir özgür ışığın tuvale yansıdığı noktanın doğması ve ruhun, bedenle yürüyüp gitmesi noktasında aynı zamanda kadim düşman modernizmde yatmaktadır.
Sanatın ve kollarının doğum noktalarında yatan ve görmezden gelinen gerçeklerdir bunlar, bir tuvale bakarken bir şehrin sosyolojisini ya da kişinin geliştirdiği psikocografik açılımını okuyamamaktır.
Gauguin’i Panama’da görürüz, Tahiti’de (Maya Deren’in kaçıp gittiği yerde) ya da Markiz adalarında… ‘Medeniyet’i siktir ediş –ya da kibarca yok sayış- post-endüstriyel çocukların cyber-punk evreninde şehirde de mutasyon ve “yeni” olarak varolabiliyor ama, kendi iç kaçışları MADMAX’in sanatını ve direnişini yaratıyor,
şehir ütopyaları değil, minimal –real- gettolar kuruyorlar kendilerine ve savaşıyorlar.
Zira kaçmak denli kalıp savaşmak ve otonomlar yaratmak da sanatın göbeğinde yatanlıklardan biridir elbette. Herkes savaş baltalarının biçimini kendisi seçebilir.
Ve “sanatın yeni çocukları” bir şeyi fark etti, ne dışarısının izlenimi ne de için dışa vurumu, onla için duvarlar var, nesnel olarak yerinde kalması gereken içsel olarak üzerlerine çalışarak soyut yıkıma uğratacakları –ve uğrattıkları- duvarlar.

Gözlerim yeni primitiflerin yaratıldığına şahitse dilim de zamanımızın primitif sanatından Cins’in “şehir mutasyonları”ndan bahsetmelidir. Gayrı resmi sanatın resmÎ olmayan tarih defteri bir şekilde tutulmalıdır. Zamana karşı bir tavır mı, evet, ya da kimince dine ve dinsel siyaset pisliğine bir tavır, evet,
ve sayılabilecek yüzlerce şey hala bugün modernizm ve takıları halindeki formatlarıyla önümüzde, aslında aynı şeyle savaşılıyor, duyarlı üreticiler aynı şeyin savaşını veriyorlar zamanın içinde.
Şehrin “yeni etno-grafik yapısı”nın varlığı görmezden geliniyorsa –ki bu yeni mimarinin başkalaşımsallaşmış kollarının da hakarete uğramasıdır- bunun altında sadece siyaset ve sanat siyaseti yatar. Ya da sözde sanat kurumlarınca bu fark ediş nesneye paraya yani galeri ya da “insiyatif”e dönüştürülür.
Kurban olarak sanat.
Şehrin yeni etnografik kimliği/yapısı –tıpkı müzikal yeni süreçler-i gibi: ki bu noktada müziğini deneysel ile politiğin çiftleştiği bir ‘alanda’ icra eden ve net bir farkı bir başkalaşımı ortaya koyan DDR –Doğu Almanya-‘yi örnek alabiliriz – bu yapının cyber-punk çocuklarının sürüngenlerinin artıkçılarının berduşlarının kaybetmişlerinin estetik-cihad ve yeni gerçeğin tüm üretkileriyle de iç içedir.
Şehrin içinde nasıl bir okyanus yaratılır sorusunun cevabını farklı bir okumayla T.A.Z’da görmenin mümkünlüğünün yanı sıra zamanımızın somut ve sanal gerçek alternatif gruplaşma ve kişilerine de bakmak gerekir.
Nasıl ki primitistler vardığı noktada söz konusu olan nesne-ler sadece cisimleriyle değil üzerlerine yüklenen ritüelsel anlamla da sanatı ve algısını, sözde gerçekliği-ni değiştiriyorlardı, dada nesneleri bundan çok uzak bir yerde durmaz iken başkalaşımsal açının bir ucuna da pop sanatın nesnelerini koyabilir, günümüz sokak enstalasyonunu, nesne poetizmini, şablonları ve nesnelere müdahaleleri bu “ağ”ın bir başka ucuna iliştirebiliriz.
Nasıl ki primitist tavır aynı zamanda zenginlerin sanat zihniyetine sokulan bir çomak sayılabilirse, günümüzde gerçek yeraltı sanatçıları; güncel sanat acentesi ve bienal tüccarlarının ve sözde alter-natif sanat ortamlarının çomak sokucularıdır. Tıpkı şimdinin yeni şairlerinin ortaya attığı güçlü ve durdurulamaz ‘sound’un şiir patronlarına verdiği rahatsızlık gibi.
Fovizmin kendi içinde varoluşu ve nasıl ki “bir sanat akımı gibi durmayışı” söz konusuysa ve bu söze konu olan şey dahilinde klasik, ve bir anlamda –artık- klişe olanın yarattığı bunaltıcı havayı dağıtıp atıyorsa, sanatın deneyselinin vs’sinin alınıp-satıldığı bu zamanlarda, videonun sözde karşı-sanat’çılarının elinde kapital bir nesne boku olduğu bu zavallı zamanlarda şehrin yeni çocuklarının fovizminden bahsetmek gerek. Bir yandan güncel sanat ve holding destekli rantları, diğer taraftan gidişata dur deme hevesinde kraldan da kralcı inisiyatif düşüklüğü, gösteri toplumu diye haykıran “yeni kapitalist” gölge tiyatrocular –ki post sitüasyonizmin adı dahi yok olan bu coğrafyada onun bile ekmeğini yemeyi düşünenler var-, merkez basına küfreden ve de öyle yaparmışı oynayan ama orda olamadığı için içi içini yiyen biçareler, bienallerle karşı olup da karşı olmasının tek nedeni içeri girememeleri olan insancıklar vd. arasında “sanat olmayan sanat”ın, “kimse için çalışmayan çocuklar”ın ortaya koyduğu şey bir şehir sanatı fovizmidir. Ki; kendi dilbilgisi kurallarından, demeçlerinin argoluğuna, umursamayan yaşam tavırlarıyla bezeli yarınsız değil şimdisiz yaşamlarına, sertliklerine ve tekliklerine, yazdıkları şiirlerin yeni ve kendine özgülüğüne ve kendilerine bir sıfat koymayışlarına dek…

Sanat tarihinin geçmiş sayfalarına baktığımızda nasıl ki Die Brücke Sanatçılarının “eklektik” varoluşunu –bir araya gelip yeni bir çatı altında toplanmak adına- ortaya koyduğunu görüyorsak, imajlara boğulan ve ucuzlayan sanatın şimdisinde tüm sahteliğinden arınmış üreten insanların bir araya gelmesi ve ister yeraltı ister öteki ister artık bu pirime dönmüş isimlerin ötesinde bir başka takı ile isimsiz, bir şekilde yeni sanatı bir portal dahilinde toplaması gerekir, bu aynı zamanda bu yeni sanatın kendi tarzına uygun biçimde kaydının tutulması, neşredilmesi, işlerinin sergilenmesi, filmlerinin gösterilmesi -vd- demektir.

Neden ahşap baskı sanatının kaybolmuşluğundan bahsedelim ki, neden sokakları “duvar baskıları”yla bezeyen ve sosyal-politik yapıya da ciddi ciddi dokunarak şehrin sanatçılarını basit ve sözde önemsemelerin ötesinde el üstünde tutmayalım.
Duvarlar boyu şiir yazıyor yeni kentin yeni çocukları ve siz okuma yazma bilmiyorsunuz! Yeninin cahilleri!

Nedense –ki nedeni aslında bariz ortadadır- insanlar gidişatın ilerisinde/ötesinde, “başka” şeyleri açığa çıkarmış –ortay koymuş insanları –alan ne olursa olsun- ya görmezden gelmiş/gelmeye çalışmış ya da bir şekilde “ayağını kaydırmış”, kaydırmayı denemiştir. Nasıl ki yukarıda bir başka görme-okuma biçimi olarak Hakim Bey’in adı geçtiyse net olarak Levent Şentürk ve Enis Batur’a da bağlayabilirim.. aynı şekilde, teori üretmeyen ama tüm usunu sanatına, sanatıyla kusan “sahne” ismiyle Cins ve yaptığı-oluşturmaya devam ettiği her türlü çaba ile Rafet Arslan bu ÖNEMLİ listenin içinde üst sıralardadır.

Yeni zamanın yeni şehrin yeni sanatçısı varolan sistemin kültür sevici şair yazar sanatçılarının yarattığı asırlık çürümüşlükle ve cehaletle –deleuze’ü yuttuğunu iddia eden insanların bilgi tekelciliği gibi-, odaklı “kültür-faşist” basının küçük satılmışlıklarıyla da kavga ederken sanatını farklı bir koluyla icra etmiş olacak ve şiirini cumhuriyetin en sert anıtı olarak şimdiki zaman kaidesine saplayacaktır.

Artık bugün, mimariyi videoyla, ontolojik açılımları sanat ve politikle bağlantılayabilen teorik ve pratik zamanlardır ve bu diğer ortam kördür! Artık yeni tanımlamalar ve cümle kurumlar, an be an varolan, gerekirse temsilcisinden hariç bir başına kalan sanat kolları zamanıdır. Hiçbir şey hiçbir kimsenin tekelinde değildir ve her şey herkesçe yapılabilir olandır. Tek gereken pratikte ve teoride içi boş olmayan akademi dışı otodidakt yetkinliktir. Sanat olarak yaftalan şeyin özü kültürün içinde yapılan eklektik yolculukta transandantal varımdır. Sistem diye adlandırılanın üretkisi mekanik sanatçılar –ki onlar zanaat özüne hiç nail olamamışlardır-, yazarlar, şairler ve diğerleri çoktandır ASILMALIDIR! Onların sözde ardınca giden: takipçi okur, öğrenci ise İKİ KERE ASILMALIDIR!
Tarih boyunca duyduğumuz gerçek seslenişlere kulak değil anlam vermeliyiz, yeniyi ve yepyeniyi ortaya koymak adına yapılması gereken yegane şey BESLENMEKtir. İçi boş devletin ve okulların ya da BANKA OKULLARının, öğrencilerine verebilecek hiçbir şeyi yoktur. Ailesinin, devletinin ya da hacklenmiş usunun kölesi olan öğrenci ilkin bir gerilla olmalıdır ki sanatın, edebiyatın kutlu yolunda sayılan halkalardan örülü zincirden ilelebet kurtulsun! Sanatçı, önce sistemlerle çarpışan gerilladır, mastürbatör bir bohem bok değil! Kurumsallaşmanın özüne balta vuran geçmişin isimleri bizim geleceğe çok sert dokunabilip onu değiştirebilmemiz için kullanılabilecek potansiyel güçtür.
Entelektüel ve politik olarak hür olamayan insanın özgür bir sanattan bahsetmesi mümkün değildir. Nihayet bugün sokaklara inen “sanat-sabotaj”dır ve verilen bir kavgadır! Nasıl yorumlanırsa yorumlansın ya da yetkin bir biçimde yorumlanamasın sanat, sabotaj, şiir ve çok şey tabansızda olsa bir “yeni”yi başlattı ve bu dağınıklık yerini yakın gelecekte daha fazlasına bırakacak…

Hitler Almanya’da ’37 senesinde ne yaptıysa şimdi kabul görmüş politik doğrular ve onların uzuvlarınca aktif ve pasif olarak yapılan başka bir şey değildir.
-ki bu farklı bir şekilde amerikan soyut dışa vurumculuğunun da başına politik olarak getirilmiştir. “ulusçu” bir sanat, “toprakçı”, “ümmetçi” bir sanat olamayacağını dahi söylemek anlamsızdır lakin fosilleşmenin yaşandığı ortam bu soyu tükenmesi gereken zihinlerin çoğunlukta olması entelektüel bir ekolojik felakettir.
Nasıl ki sözde en büyük ve kutlu olan Yunan sanatının –heykelin mesel- “şaşaasına” çatlak ses çıkabildi, ve 900 başlarında nihayet bir iki sanatçı çıkıp Yunan sanatını sevmediğini bağırdı,kustu yüzyıllarca sürmüş faşist sanat hakimiyetlerine, tekele ve sözde alternatif sanatçı ve destekçilerine şimdi aynı şekilde saldırılmalı.

Müzelerin yerini sanat platformlarının aldığı zamanlarda geçmişimizin müze yakan ve yağmalayan bilinciyle iletişim kurmamızın yegane yolu zamanın sözde inisiyatif ve platformlarını form olarak ortadan kaldırmak açık bir terörizm yaratmaktır. Burada molotofun haklı sanatından bahsedilebilir. Molotofun şiirini yazan çocukların seslerini ceplerimizde taşıyoruz biz sapanlarımıza taş diye. Bu nesnelerin soyut değil somut uçuşkanlığıdır ve an dahilinde sanattır! Bu anarşist ve geçici bir mimarinin varkılındığı noktadır. Spontan anti-art mimari. Bombalamak yeni formları açığa çıkaracaktır.

Mesele yeni bir Cabaret Voltaire yaratamamak değildir elbette, bu ihtiyaçta değildir zaten. Mesele ussuzların ve kültür açlığı çekenlerin, düşüklerin kestiremediği bir köşede habitatında pasif ama güçlü yaşamına devam etmektir, şehrin duvarlarında yatan dada-african primitif sanat nesneleri yeni şehrin içinde apokaliptik bir okyanus yaratmıştır ve salt kimya kokmaktadır.

1915’de sanat, manifestolarıyla sol kanat üzerinde hareketlenip savaşa karşı bir hareket başlatıyorken, şimdinin sanatının ve sanatçısının Ortadoğu ya da başka bir coğrafyada bir duyarsızlık geliştirdiğinden nasıl ki bahsedebilirsek, yeni sanatın üreticilerinin nerede durduğunu da çok net görebiliriz.

Duvarlara, adı bilinmedik sanat istasyonlarına yazılan yeni sanatın manifestosu kelimeler değildir belki de! En azında biz şiiri başka dillerin kelimeleriyle yazıyor ve okuyoruz hem de görebilene.

Şiir öldü yaşasın yeni şiir!
Fırça öldü yaşasın sprey!

Şenol Erdoğan


Siyah Süt..// Enis Batur





İki komşu ağacın arasına ben germiştim
bu sessizlik ağını: Çıkıp siz bozdunuz onu,
çıkageldiniz, kimbilir hangi dürtü,
hangi postaneden gönderdiniz kimbilir-önümde
duruyor, bir tek elyazınızla imzalı, bir tek benim
sökebileceğim bir anlamı: Rothko'nun
1957 tarihli "isimsiz" resmi: Kırmızı, turuncu,
siyah ve dibe vurmuş kan. Şair ölmüş, yanmış
canımız. benim susuşumla birleşmiş ola ki
acı, ağrı, renk ve gene kan: Durmuş herşey,
korkmuşsunuz herşeyden fazlası durmadan
bozulmalı ikimizin arasındaki susku andı,
Hayatı kaplayan sessizlik bir biçimde Şiiri
kaplayandan ayrılmalı. Değiştirebilir mi
sırasını olup biteceklerin bir ölüm: Çözüyorum
kurduğum ağı, birikmiş içimde size duyduğum
hasretin siyah sütü-yürüyeceğim, yürüyorum.

Şiir: Enis Batur


'Gidip de dönemeyen oldu bir gün..'// Hamuş



“Ne olur saklayın beni bir volkana!”

Süha Tuğtepe için…

“Bir acı çocuğum işte,
Gözünüzün önünde.
Halini bilmeyen;
Geleceğini, geçmişini,
Vahşetle kuşattığınız,
Bir acı çocuğum işte…
Yakın durdukça içime,
durmadan iteliyor beni bir dilemma,
kardeşliğin
sınıfsızlığın
sevginin ağzına..” –Süha Tuğtepe

Kalın duvarların ardındaki çığlıkları hiç duymayanlar, sağır ve dilsizlere şarkı söyleyemeyen bedenler ve evinin anahtarını bir gece vakti denize atamayanlar.. Yürüyen merdivenlerde ömür tüketenler, akçeyi en parlak nesne olarak görenler, anahtarı huzurun şifresi olarak algılayanlar, sürekli bozuğunuz var mı diye soranlar, sadece “yasak” diyenler, otoriteye meydan okuyamayanlar, kürdilihicazkar faslına bigane olanlar, “ağır zaman zamanı şimdi” diyene dil çıkartanlar, evinden uzaklara kovulanı anlamayanlar, pis tarihi bilmeyenler, durmadan saat soranlar, saatlerine bakanlar, yüce sanat kimin içindir diyerek araştıranlar, yerin altına küsenler, insanın insana uyguladığı vahşetten üşümeyenler.. su, rüzgar ve toprakla dost olmayanlar, gidenin peşinden koşanlar, gelene hep sırt çevirenler, yoz kültürün zemininde büyüyenler, bir satırın hesabını tutamayanlar ama birçok gereksiz şeye tutunanlar, “değmesin mabedimin dekoltesine” diyenler, bir kültür mozaiğinin parçalanışına hep gülenler, dizleri çaresizliğin üstüne hiç düşmeyenler, içlerindeki güzeli bilmeyenler... işte onlar “bu çocuğu” olduğu gibi algılamakta hep zorluk çekerler…
Kim söylerse, kim yazarsa ki “onu iyi anladım, iyi algıladım”, söylenenini, yazılanı ancak o yer altı sularının bir küçük parçası olarak kabul ederim. Çünkü şiiri için, tıpkı öykülerindeki gibi kısa sayılacak ömrünü ve o şiire-öykülere yaraşacak ve ağır bedellere dönüşecek yanıtlarla bilinçlice sarılan mürekkep nehirlerin sayısı çok azdır edebiyat ortamımızda.
Onun gibi bir “dost” için böyle acının en derin girdabından seslenmek benim için hiç kolay değil, ama yazmasam delireceğim…
Onu (tedavi için tekrar Almanya’ya geri dönmeden) son kez gördüğümde içimde garip bir duygu vardı, tedirginliğini, eridiğini görmek öldürücü bir duyguydu.. son kez Teşvikiye pasajında bir çay ocağının taburelerine oturduk ve bütün o uzun yılları, coşkulu yılları, kitap tezgahını açtığı soğuk kış günlerini, kitapları, şiirleri, anıları çevirdik, çevirdikçe yine eskisi gibi delice projeler aklımızın bir ucundan girip öteki ucundan kaçışıyordu.
-“bir kitap dergisi çıkartalım” diyordu, “kitap dünyasına güncelin geçici, uçucu sis tabakasından değil, daha farklı merceklerden yaklaşarak yapmalıyız” diyordu. Uzun yılların verdiği dil aşinalığına güvenerek tam olarak ne yapmak istediğini kurcalamaya başladım, başlamam iyi oldu, çantasından çıkarttığı dosyalar arasından çekip çıkarttığı bir örnek dosyayı önüme koydu.
-“al, sende kalsın” dedi.(sanırım bu dosyanın bir ikinci örneği yok, kimseye de verdiğini sanmıyorum).
Sonra en son yazdığı ve dosyasına aldığı şiirini okudu(Süha’nın bana bıraktığı emanet dosyalarda iki adet yayınlanmamış şiir kitabı var: fosil ve derya), bu alışkanlığı 1988 yılından beri hiç kesintiye uğratmadan sürdürdü, yeni yazdığı bir şiirini onun sesinden dinlemek , “dur olmadı” diyerek tekrar okumak başka bir güzellikti..sonra o Süha’ya özgü vurgu biçimiyle her sohbeti “anladın mı” sorusuyla süslemesi ve ardından o hınzır gülücüğünü patlatması sanırım hiçbir dostunun unutabileceği şeyler değil. Süha’nın son şiirinde(en doğrusu son şiirlerindeki bir dosyada) sadece “Su” var!
Birçok şairden “su” dünyasının kapılarını aralatan bir yığın şiir okudum, aralarında çok iyi olanlar var, Süha’nın anlattığı “su” bir kültür havzasının olmazsa olmazı olarak çıkar karşımıza, ayak bastığı toprakların tarih ve kültür mirasına,zengin birikimine, kendini saklayan, iten öğelere özenle yaklaşır ve adeta İranlı şair Sohrab Sepehri gibi kulaklarımıza şunu fısıldar: ”suyu bulandırmayalım” ve bunu öyle bir şair vurgular ki bütün ömrü bulanık sularda geçti, hayatının hangi deminde bir çiy damlasının huzur anına tutundu diye bir soruya verilecek yanıtım hiç yok.

İşte o uzun son şiirinden kısa bir bölüm:
“…
Su gönüldür
Akar hep aynı olmayan kıyılara.
Aynı olmayan hal ve ahvaldir.

Su öper!
Su sever!
Akarına denk düşürürse
Su aşktır;
Ferhatsız, dağsız, çölsüz, Leylasız…

Molekül molekülü
Molekül olduğu için sever orada!
Amip
Sakınmadan, kıskanmadan
Verip yarısını
Doğuruverir öbür yarısını.

Amip aşktır!
Molekül sevda!
Yüzer su içinde su gibi zerreler!
İçimde yüzer milyarlarca yelkenli
Açar beni enginlere!
Hücrelerimi serdiğimde deryaya
Çözer beni su, su gibi.

Toprakta insan yaşar
Hayvan yaşar.
Ağuludur,
Acıdır tadı…

Suda yalnızca canlılar bulunur.” –Süha Tuğtepe


Onun hakkında yazacağım, anlatacaklarımın sınırlarını “şu an” ben bile bilmiyorum, belki bir gün bu göç acısı içimizde az biraz dinerse tekrar onun için kaleme sarılırız… şimdilik dostum Sur’un onun hakkında sarf ettiği “şiirimizin vicdan sızıntısı” tanımına yüreğimi basacağım, onun “yalnızlığı, gurbeti” şiirini besleyen en muhkem kalesiydi, “toz küreğinde” bırakmıştı huzuru, evet: “şiirimizin vicdan sızıntısı” ifadesi Süha’yı tanımlayabilecek en özlü ifadelerdendir ne eksik ne fazla.. Ülkemizin yer altı edebiyatının aslında pek bilinmeyen bu oldukça aykırı kalemi giderayak (hastaneye yatırılmadan bir-iki gün önce)bana bir vasiyette bulundu, ben ancak o vasiyetin yerine getirtilmesinden sorumluyum.
İstanbul’daki son görüşmelerimizin birinde nerdeyse yayınlanmasını istediği dosyaların son halini derli toplu dosyalar biçiminde bana bıraktı…O günü ve bir şairin heybesindeki yükü emanet olarak almak “korkuyu beklemek” sonra yerine getirmek öldürücü çok acıklı bir duygudur dostlar… “bana bir şey olursa, tümünü Enis Batur’a teslim etmeni rica ediyorum, son kez o okusun, gerekirse birlikte karar verin” dedi ve “derin, duru” bir uykuya daldı…Enis Batur’u çok sevdiğini biliyordum, ama tüm terekesinin ona teslim edilmesi meselesinde şunu da kavradım, o sevgiyi büyüten başka bir şeymiş, o da ona karşı içinde beslediği “tam ve eksiksiz bir güven duygusu”idi…
Ondan miras olarak elimde bulunan bir öyküler toplamı kitabı(Ben Ziya), Kitap Yazıları(yukarıda sözünü ettiğim müthiş bir dosya), yayınlanmamış bir şiir dosyası(Derya), Deutschturkland adlı anlatısı, Eskiji adlı öyküler toplamı, Fosil adlı şiir dosyası(yayınlanmamış), Haliç’in Halleri kitabı, Beyoğlunda Gezersin kitabı(baskıya hazır), ve Nişantaşı kitabının ikinci baskısı için nihai dosyası, tümünü uygun fırsatta vasiyeti gereği (sözel olarak Almanya’dan direkt bana bildirerek) sevgili Enis Batur’a teslim edeceğim. Enis Batur’la konuştum, o da çok üzgündü, Paris dönüşü dosyaları kendinse teslim edeceğim..
Süha’ya Enis Beyin şu sıralar Paris’te olduğunu söyledim, güldü ve: “elbet ki İstanbul’a dönecek” dedi, “evet” dedim, “Enis Batur’un da danışmanlığını tercih ederim, mutlaka ona ulaştır tüm dosyaları” dedi ve o meşhur vurgusunu yaptı: “anladın mı?”
İlk kez “oracıkta” ve içimden kan ağlayarak yanıtladım onun o meşhur “anladın mı” sorusunu:
-“anladım, anladım ”!
sonra Cemal Süreyya’yı anımsattım ona, ve içinde barındırdığı o “güç-kuvvet”in ona her zamankinden daha fazla gerekli olduğunu konuştuk.. bu konuşmadan bir gün sonra artık ona ulaşamadım ta ki 24 Haziran sabahı(04:15) o canhıraş haber ulaştı hepimize..
hani onca iş yapacaktık, onca proje, onca düş…düşüşler planlamıştık seninle?!..
Nereye gittin Süha? (artık cep telefonundan da, telefon rehberinden de nefret etmeye başladım: ”aradığınız kişiye ulaşılmayacak”…)
Sevgili eşi Sevinç hanıma, ailesine sabırlar diliyorum, tüm kitaplarının telif hakkının yarısını lösemili çocuklara bağışlamış, yayın sözleşmeleri sadece eşiyle yapılabilir.

Ben şimdi bugün o anahtarını denize fırlatıp attığın ve içeriye o küçücük pencereden girip çıktığın kitap kokulu evinin önünde olacağım, tek başıma ve haykıracağım tıpkı senin Niko Amca’ya haykırdığın gibi…
-“Seni çok özledim Niko Amcaaa”..

demiştin:
(
gidip de dönemeyen oldu bir gün)
inanmamıştım...

Özlemle
dostun;

Hamuş





Şair Süha Tuğtepe'yi kaybettik...


Şair Süha Tuğtepe'yi tedavi gördüğü Almanya'nın-Hannover kentinde
kaybettik, Acımız çok büyüktür..
"Süha Tuğtepe" şiirimizin "vicdan sızıntısı" idi..
En verimli döneminde bu güzel insanı, dostu, harika kalemi kaybetmenin ağır matemi yüreğimizi kanatıyor...
en son konuşmamızda "durum ağır" demiştin, gel de "bağışlayın beni, bağışlayın beni..arınmak kolay değil bu ülkede" dediğin yerde arındır sözcüklerimizi, kalbimize, her zerremize çöken
derin hüznü...
İşte: Seyrekzamanlardasın artık...
"minderinle" değil, sonsuzlukla konuş şimdi...açılmamış kalemlerin, kanatların, ve sen: su kıyısına iner mi bir daha düşlerin?
inersen kalbimizi tıkla..oradasın daima...

defterin....




Bütün yarım aşklarıma:

Seyrekzamanlarda gözüme tüten:

Arıza, hayırsız, haylaz bütün yarımemnun ünlemlerime:

Yerden yere vurdukça bir paspası,

odaları süpürdükçe:

İnadına müsvettelerimi toplayıp attıkça:

Arındırdınız bedenimi.

Kurtuldum her gece ayaklarınızı ısıtmaktan.

Koku, tırnak, kirpik dolu yatağımı,

silkeleyip serdim güneşe.

Kurtuldum inceceik, pembecik ellerinizden.

Enseleriniz...

Sadece enseleriniz kaldı gözlerimin hatırında.

Enseleriniziçokseviyorum...


Şiir: Süha Tuğtepe


Bar..// ULUS FATİH




İsmet Tarık’a

‘Onların ortasına bir kitap düşse kaçışacaklardı.’ Matta XII L

Bu öyküyü bana Raven anlattı. Geçenlerde Sky’ın yaş gününü kutlamak için bara gitmişler. Bar Taksim’deymiş. Anında araya girerek Raven, Sky neden böylesi adlar filân demeyin, bu çoktan bizim kusurumuz olmaktan çıktı, bir çılgınlığa dönüştü artık. Çocuklarımızın adını Hektor koyamıyoruz ama Salomon’u Süleyman, Abraham’ı İbrahim yapmaya üstümüze yok.

Bar Taksim’deymiş dedim de, Pera’ya yakın Tepebaşı’nda bir yerlerdeymiş. Ben avukatım, şimdilerde ise bir dandy, yani boşgezer. Bir zamanlar Tepebaşı barların, pavyonların ana durağı sayılırmış ama ülkemiz yasaları pek işlemediği için daha doğrusu yoksulları ezmenin büyücül bir yolu olduğu için, geçen yıllarda şöyle bir espri, bir deyim üretmişler; ‘Adalet Taberem barda, kanun Tepebaşı’nda…’
Eğretilemeyi hoşgörün, Adalet’ten kasıt, bir zamanların şehlâ gözlü şarkıcısı Adalet Pee tabi ki. Ben bu deyimi, Üsküdar’da yalnız yaşayan ve gecelerinde Beyoğlu’nun Merih’i ile Panayot’un meyhanesi arasında mekik dokuyan ve artık gönül bahtı, Hades’in tahtına kavuşmak gibi bir beceriyi de göstermiş avukat Tenal Soncan’dan duymuştum; hiç evlenmemiş ve yaşamı boyunca bir kazanova gibi, yalnız kadınlardan söz etmiş bir adamdı.
İşte Galata’ya komşu bu barda, Sky’ın arkadaş grubu yaş günü kutlaması için toplanasıymış. Burada bir kez de ben araya gireyim; bu hangi bar diye… Raven olayın etkisinden hâlâ kurtulamadığı için sanırım adını anımsayamıyor. Bar adlarını ‘Fırtınanın gözü’ gibi tuhaf metaforlara yol açtığı için çok severim. İmgelemimde mızıkcı mızıkacı, güllü gülleci bir düşleme yol açtıkları için.
Şaka yollu, birazda gülünçlük olsun diye bar adlarını saymaya başladım; Barbar, Zıbar, Cabbar, Hunbar, Cazbar, Rabbar sözümü keserek Rakbar diye düzeltti ve anımsadığını söyleyerek Barabar’mış orası dedi. Arşipel şivesinde beraber anlamına geliyormuş.

Bar köhne bir apartmanın bodrum katında bulunuyormuş, temeli taştan ahşap bir binaymış. Raven barın duvarlarının da taştan, tavanın ise barok süslerle bezeli kartonpiyerden, fovist ışıkların süzüldüğü derme çatma bir şey olduğunu söyledi, daha doğrusu olaydan sonra bu tür şeyler anımsayasıymış. Barda önceleri ortalık çok sakinmiş, gelen kalabalık doğu ezgileriyle dansediyor, Harikişna’yla sürüp giden bir ritimde, boynuzlu tanrı Shiva’nın kulları gibi dönerek, sadakat yemini edercesine de baş sallıyorlarmış.
Ama o gün ürküntü veren bir ayrıntıyı da sonradan öğrenmiş Raven, meğer kartonpiyerle gizlenmiş ahşap tavanın üstünde, terkedilmiş bir giriş katı varmış, pencere pervazları paçavralarla doldurulmuş, son derece döküntü, viraniyer bir katmış, tahtaların kurtlanmışlığından mı, miadının dolmuşluğundan mı bilinmez, çöktü çökecek bir ‘rigor mortis’ ölü gevrekliğine (kırılganlığına mı demeliydi) sahip bir katmış burası.

Barın bir köşesindeyse kabadayılık özenciyle tutuşan, yakası bağrı açık, devonyen egolu, semt çalkarası diyebileceğimiz kalabalıkça bir grup varmış, zaman zaman tartışma çıkarıyor, kimi zaman gürültüleri müziğe karışan kös sesini bile bastırıyormuş. Saat 3 sularına doğru ortalık hâlâ sakinmiş. Bazıları dansın çılgınlığına kapılıyor, isteyen ağzına bile götüremez hale geldiği içkiyle marleyleri süpürüyor, kimisi de loş ışıklı dumanın helezonik büyüsünde, Harun Reşit gibi arkalarda belirip cariyelerle cilveleşiyormuş.
Hasılı kızılderili çadırı gibi çığırış bağırış giderken, acayip bir forsun oluntusunda; açılıp saçılanlar, geyik bakışları sağa sola devinip boynunu tutamayanlar, kucaklara düşerek, omuzlara yaslananlar gırla gidiyormuş.

Alkol düşünceyi varsıllaştırır belki ama organizmayı duraksatır.

Öykünün bu kertesinde yazık ki unuttuğum bir orijini anımsatmak durumundayım. Kartonpiyerle süslü ahşap tavanın yaslandığı terkedilmiş katta nasılsa; bilginin sakinleştiriciliğiyle, düşüncenin hazzına kapılmış biri yaşarmış, adam ölmüş mü, yakınları tarafından götürülmüş mü bilinmez, birkaç parça eşyasının dışında; belki antipatiden, belki de görmezlikten gelerek, sürekli başucunda bulundurduğu, sayfaları Cortes’in yelkenlisi gibi savrulup kalmış, kapkara ciltli devasa bir kitabı da bırakıp gidesilermiş.

(Raven, çok sonra bu kitabın bir Kitz, yani dört kitabı birleştiren bir kitaplar kitabı olduğunun anlaşıldığını, savrulup kalan sayfada da bir Bizans meselinden söz edildiğini, o meseli aktarabileceğini söyledi, Pannonialı bir keşişin ağzından alınmış; ‘ Dar bir çatlaktan, içi buğday dolu bir sepete giren fare, çatlayıncaya kadar yer ama, artık o dar çatlaktan bir daha çıkamaz, çıkabilmesi için, yine eskisi gibi, aynı derecede aç ve cılız haline geri dönmesi gerekir…’ Bir paradoksmuş bu.)

İşte ne zaman ki müziğin gürültüsü, tahtaların gıcırtısıyla isterikleşen ölüm arzusuna ve insanların çığırtısıyla, kulakların ses körlüğüne yaklaşan acısına karışmış, aşkın bir desibelin selintisinde; azgın anaforun haykırışlarıyla kıyamet de o zaman kopmuş ve çöken tavan ve toz dumanla birlikte; devasa kara bir şey, yüzlerce kanatları olan, çağlar öncesi bir yaratık, uzaydan düşmüş biyonik bir canlı gibi, pistin ortasına bağırış ve çığırışlar, pervasızca kanat çırpışlar ve bir başka gezegenden gelen sayılmasız paraşütler gibi inivermiş.

Köşedeki ‘Tatavla’ grubunun körkütük biçimde birbirine girdiği, çılgınca dans edenlerin gemi almaz haykırışlarla kendinden geçtiği saatte, çöken tavandan peydah olan, bu dile gelmez yaratığın yol açtığı arbede de, çığlıklar biraz sonra, kapıdan tarafa umarsızca yığılmalara ve ardından da bilisizce haykırış ve kaçışmalarla; acı dolu iniltilere dönüvermiş.

Raven’in ‘2. Gregor Samsa Vakası’ diye adlandırdığı bu öngörülmez olayda, kolonlara basanlar, kargaşada düşüp kayanlar, paniğin katlanarak yükselmesine ve kalabalığın bilinçsizce birbiri üzerine yığılmasıyla; havasızlıktan ve tür dışı çeşitli darbelerden beklenmedik olaylara neden olmuşlar.
Resmi ağızların yalanlamadığına ve artık; söylentilerin de gerçek olduğuna bakılacak olursa, bu trajik ve acınç veren olayda, sonuç ne yazık ki; 2’si ağır, 11 yaralı olasıymış.

Sonraları düşen şey üzerine, tuhaf görgü tanıkları da çıkmış... Kimileri tavandan o gün bir kutsal kitabın (Levh¬¬¬¬¬-i Mahfuz) inerek, boş boğazlıkla dolu sefih yaşamlarının cezalandırıldığı savına katılırken, bazıları da bir gazaya işaret ederek, gece renginde kanatlı orduların hücumuna uğradıklarını ileri sürmüş.

Başka bir grup, tüm ışıkları gölgede bırakan kanatlarıyla o anda bir zümrüd-ü anka’nın içeri girdiğini, gene bir başkası; karanlıkta sayısız kanatlarıyla görkünç bir yarasa kolonisinin belirdiğini veya o gün düşen şeyin inatla yolunu şaşıran, kürklü bir kemirgen, belki de daha doğrusu; bir şehir sansarı olduğunu söylemiş.

En ilginç olasılıklardan biri de; o gün yaşamının ilk barına giden ve ama sağ salim kurtulan Fersan adında gençliğine yakın bir çocuktan gelmiş, loş ışıkta pistin ortasına kanatlar çırpar gibi düşen şeyin Sodome’dan arta kalan kanatlı bir at (boynuzlu Pegasus’u kastediyordur) ya da belki; Kaligula’nın utanmazca Kapitol’e senatör yapmaktan yüksünmediği Incinatus’un olabileceğine ilişkin yeminler ediyormuş (Tanığım ki gözleri de anlatırken hâlâ büyüyor). At düşerken inanın bir Vezüv yalazı gibi ıslık çalıyor, tüylü, Pompei’den kalmış bir hayvan gibi de soluk alıyordu diyor.
Bu sözleri yaşadığı travmanın bir sanrıya dönüşmesine işaret sayıyorum.

Düşen şeyin ilikleri donduran kızgın bir rüzgâra, yaydığı ışığın da diğer tüm ışıkların sölpüleşip solmasına neden olduğuna bakılacak olursa, bu tartışma sürüp gidecektir diyorum…

Raven, anlatısını bitirdiğinde bitkin ve sanki soluk soluğa kalmıştı. Okumasını bırakarak kitabı özenle kapattı ve sandalyesinden doğrulup; ne öyküymüş ama değil mi dedi. Kuşkusuz evet dedim; ne de olsa o gün yaralananlardan biri de bendim.



ULUS FATİH


MEZAR TAŞI İSTEMEM..// BRECHT



Mezar taşı istemem, ama
Dikerseniz bana bir tane
Dilerdim, yazılsın üstüne:
Öneriler yaptı.
Biz onayladık.
Kılardı böyle bir yazıt
Hepimizi saygın.

Şiir: Brecht
Çev. Yüksel Pazarkaya


Hişt, Hişt..// Sait Faik



Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım. Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı… Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı… O zaman mesele olurdu, işte. Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

- Hişt, dedi.

Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu bosunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

-Hişt hişt, dedi.

Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakmadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen. Hişt! Dedi yine.



Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana. Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi “hişt hişt” diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:

-Hişt hişt hişt, dedi.



Hani bazı kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırlamadığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir. Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.



Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur.İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum. Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankayaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden apdal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, apdal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim.bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.

Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

- Merhaba hemşerim, dedi.

- Ooo! Merhaba! Dedim..

Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt ,dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!

- Buyur beğim, dedi.

- Bir şey söylemedim, dedim.

Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı.çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.

- Hişt hişt,dedim

Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı

- Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.

- İyi değil, dedi

- Baklayı ne zaman keseceksin?

- Daha ister, dedi.

Nefes alır gibi “hişt” dedim.

Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

- Kuşlar olmalı, dedim.

- Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada kulağım ağırlaştı.

- Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…

- Yıkattın mı?

- Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.

- Çocuklar nasıl? Diye sordum.

- İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncunun macerasını ya…

- Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi allahaısmarladık!

- Haydi güle güle.

Biraz uzaklaşında:

- hişt hişt..

Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.

- Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.

- Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, sendene diye saklayayım, parasıyla değil mi?

- Sen değil misin hişt hişt diyen?

- Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?

Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!... Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…

- Hişt hişt..

- Hişt hişt..

- Hişt hişt..


Sait Faik


"Yazar Öyküyü düşünür"..// Çev. Hamid Farazande





Şehryar Mondani-pour, bildiğiniz gibi, İran'ın önde gelen Öykü yazarlarından biridir: Onunla yapılan bir söyleşinin ilk bölümünü (şimdilik), bir yandan bugünkü dünya sorunları, bir yandan da Öykü Anlatısı üzerindeki düşüncelerini içerdiği için, ve ben de onları önemli bulduğum için, Türkçe'ye çevirdim.

Saygılarımla,

Hamid Farazande

* * *

--Son öykü kitabınızda 11 Eylül olaylarını anlatı'nızın ana ekseni olarak
seçtiniz. Neden?


---Mondani-pour: Bizim aydın hareketimizin başat sorunu, kendini,
gerektiği kadar, dünya sakini görmemesi. Biz,kendimize, daha az dünyanın neresinde ve hangi ânında durduğumuzu soruyoruz. Bu sorumsuzluk, aslında olağan birşey, çünkü düşünce ve sanatın hiç bir alanında üretimde bir rol almıyoruz. Üretim şöyle dursun, iyi bir tüketici bile değiliz, oysa bir zamanlar kavram üretmekte söz sahibiydik. Bu arada, aramızdan biri ortaya çıkıp da bu tılsımı kırmaya yönelik en ufak birşey yaparsa, çevreden gelen, geri kalmışlığımıza, hakirliğimize tapanların lakırdıları, onları susturmak için hiç eksik olmuyor: Bize ne bütün bunlardan! gibi sözler, bilirsiniz...
Yanlış anlaşılmasın, Batıyla aramızdaki geniş uçurumu küçümsemek
istemiyorum, ama geri-kalmışlık, hakir kalmışlık ayininin de karşısındayım ben. Dolayısıyla 11 Eylül ( Ya da onların dediği gibi Nine-Eleven) -- ki postmodern dünyanın simgesi sayılıyor artık--- bizi de ilgilendirir, kanısındayım. Bu ilintinin analizi ve ondan
doğan vahşetin sonuçlarını da -mecburen- kitabın sonunda anlatmaya
çalıştım. Sözün kısası, biz, hepimiz, hedefi olduğumuz bu tür kıyımlara
bundan sonra sıkça şahit olacağız, oluyoruz da. Benim o gün öngördüklerim bugün maalesef vuku bulmakta. Belki de bundan sonra artık bir atom bombasını deneme sırasına yaklaşıyoruz. Şimdi bu yeni dünya düzeninin savunmasız hedefleri olarak bizler, elimizden birşey gelmiyorsa eğer, en azından geleceğimiz için kaygı duymamız gerekmiyor mu? En azından duyduğumuz korkuyu, hüznümüzü, itirazımızı dile getirmemiz gerekmiyor mu?-Allah aşkına, yok demeyin... Başımıza gelen ne varsa bu 'yok' dememizde saklı.Bugün artık bütün olayların biribiriyle ilintili olduğu anlaşılmıştır.

Şimdi o kitaba gelelim: Benim için orada herşeyden önce öykü anlatmak
önemliydi. Orada, o kasvet dolu ortamda, aşk konusunu deniyorum. 11 Eylül ile ilgili gördüğüm ilk görüntüler öylesine belleğimde kazındı ki, bir daha unutmam imkânsız: Siyah giysiler içinde bir adam, elleri, ayakları hiç çırpınmadan, ve muhtemelen sessizce kulelerin birinden atladı... O sıralar bir roman yazıyordum, ama bütün aklım bu adamdaydı. "Eden'in Salyangoz Kırıcısı"nı yazıncaya kadar. Rahatladım sanmıştım, meğerse bu bir ilk basamaktı. Bütün öykülerimi yazdığım bodrumumda her gece karabasanlar ve kâbusların eline esir düştüm. Bir tek yazmakla o büyüyü bozabildiğimi fark ettim. Yazmak ve yazmak. Her öyküden sonra rahatladım diyordum kendikendime, ama on iki tane olmayancaya kadar kâbuslarım beni bırakmadı... Uzun zamandır yazdıklarımı artık yayınlamayı düşünmüyorum, parmaklarımdaki güç varoldukça yazmak istiyorum sadece, o kadar. Bir tek bu iş benim derdime devâ galiba. Gene de arkadaşlarımın ısrarı üzerine bu son öyküleri yayıncıya verdim. Benim küçük sözüm bu: Ola ki geri-kalmışlık ayininin amilleri bilemez veya istemezler, ama biz kendimizi o adamın yerine koyabiliriz belki, arkasında alevler yükselirken, 110 metre yükseklikten atlamadan önce neler hissettiğini düşünebiliriz belki. Önünde bulutlarla içinde durduğu o kulenin ateşi, ve altında öyle yüksek bir uçurum ki sanki Babil'i tırmanmanın cezası gibi geliyor bana. Hep kendime, bu adam
ne düşünüyordu o sırada, neler hissediyordu, diye soruyordum. Bizim için bu soru önemli değilse, o zaman nedir önemli olan ? Bu kadar sabahtan akşama kadar dergilerimizde "göstergeler"den söz edilir: Bu bir "gösterge" değil mi? Yani bunu bilmek istiyorum: En azından haykırıp: Ne yapıyorsunuz dünyayla, diyemez miyiz?

---Sizin öykülerinizde başkişiler ya yoklar, ya da haklarında konuşuluyor, ya da anıları anlatılıyor. Öyküyü ilerleten kişiler de pek önemli değiller.

---Mondani-pour: Öykü karakterinden ne anladığımıza bağlı bu. Bunu
unutmayalım: Öykünün anlatıcısı her zaman öykünü başkişisi değil. Öbür yandan, hakkında çok konuşulan da başkişi olmayabilir. Bunlar bir yana, ateş çevresinde söylenen dünyanın ilk öyküsüyle, çağdaş öykü arasında, her vakit, öykü üsluplarının düğümü, öyküsel bilgilerin nasıl okura aktarılması gerektiği konusu olmuştur. Önemli olan okurun o anlatı öğelerini nasıl biribiriyle ilişkilendirmesi, ve kendi öyküsünü ondan çıkarması. Düpedüz bir anlatı getirmenin devri çoktan kapanmıştır. Şimdi eğer düpedüz bir anlatıyı süsleyerek bezeyerek, modern örtülerle sunmayı red ediyorsak - ki ben red
ediyorum-okurun dirayetine güvenmemiz için hangi yollara başvurabiliriz?-Bir yolu, öykü kişilerinin eylem ve söylemlerini sinematik bir şekilde göstermek olur. Hemingway, ve sonra onun takipçileri bunu yapıyor. Belki de bir yolu,olayın öykü kişisinin üzerindeki etkisi aracılığıyla, yani onun olay karşısındaki zihinsel, duygusal,
eylemsel, söylemsel tepkisiyle karakterini oluşturmak olur.



---Böylece sizin öykülerinizi okuma sorunsalına yaklaşıyoruz. Öykülerinizi okumaktaki bu zorluk, ve çetrefil durumun belirli bir kuramsal dayanağı mı var?


---Mondani-pour: Hiç bir zaman kuramlara göre ben öykü yazmadım. Öykünün yapısı beni böyle anlatmaya zorluyor. Benim için bir öykü böyle biçimlenir:
Önce onun çekirdek bölümü ortada yer alır. Sonra anlatı çizgisi ( sürekli ya da süreksiz) spiral bir şekilde uzaktan, bu çekirdeğin çevresinde dolanmaya başlar, ona yaklaşır, ya da tam tersi: yakınından başlar da sonra çevresinden dolanarak ondan uzaklaşır, böylece öykünün uzamı genişler. Bu anlatı çizgisi öykü kişilerinin dilsel/zihinsel maceralarıdır: Fiziksel maceranın dilsel maceraya dönüşmesi okuyun bunu. Bana göre artık 21. yy'da gelip de hâlâ aksiyonları anlatmaya kalkmak okura saygısızlıktır. Kendi söylediklerim için sağdan soldan kanıt getirmeyi beğenmem, hele bu günlerde yapılıdığı gibi. Ama Kundera'nın konumuzla ilgili sınıflandırması bana yabana atılacak gibi gelmiyor: Kundera üç tür anlatı var diyor: 1.Yazar öyküyü anlatıcıyla yazar ( Fielding gibi). 2.Yazar öyküyü tümüyle anlatır(Flaubert). 3.Yazar öyküyü düşünür ( Musil gibi). Şimdi ben de kendi haddımı bilerek başka bir ihtimal da olabilir diyorum: Öykü kişileri olayları düşünür, sonra bu düşüncelerin olaylar ve zihinleriyle etkileşimi sonucu da öykünün anlatısı oluşturulabilir.
Dolayısıyla okur direkt olarak öykünün içinde yer alabilir. Böylece öyküdeki anlatı öğesi de şimdiye kadarki iktidarını kaybeder, yazarın iktidarı da kırılır. Şimdi hemen "post-modernist" diyecekler bana (gülüşmeler!) Bizim ülkede özel bir tür postmodern öykü moda olmuş, öykü kişileri veya yazar postmodern sözler söylüyor. Gülünç bunlar. Edebi bir fıkra, ki aslında edebilikten yoksunlar. Postmodernizmle bir kavgam yok benim: İşlerinden öğrendiğim birçok postmodern yazar da var. Benim derdim başka: Düşünce ya da anti-düşünce metnin içinde veya öykünün davranışında zuhur etmelidir, diyorum. Postmodernizmin yerel yandaşlarının ıvır zıvır söylemlerini kişilerin ağızlarına sokmakla, boyanmış bir kargayı renkli kanatlı bir papağan yerine satmış olursunuz, ki bununla kimse birşey elde edemez.




Borges Defteri E*Kitap Proje-No: IV.// CHARLES BUKOWSKI


Borges Defteri E*Kitap serisinin dördüncüsü sayılan Charles Bukowski'nin "İntiharcı Çocuğun Son Günleri" adlı yapıtını Mustafa Ziyalan'ın çevirisiyle sunuyor...
J.P.Sartre'ın Bukowski şiiri hakkında kullandığı:"Bukowski Amerikan yazının en iyilerindendir" sözü ve sonraki yıllarda gün ışığına çıkan yayınlanmamış bir yığın yazısı-şiiri neredeyse Sartre'ı doğrular nitelikteydi.. Dostoyevsky, Anton Chekhov, Ernest Hemingway onu derinden etkileyenler sevdiği yazarlardan bir bölümüdür...Bukowski geride birçok yapıt bırakarak 6 Mart 2004 yılında Lösemiden öldü.Mezar taşında tek bir ibare dikkat çekicidir:"Denemeyin"...Ömrü boyunca hep çok sevdiği eşi Linda'nın bu konu hakkındaki yorumunu bir kenarda tutarak(“Eğer tüm zamanınızı deneyerek harcıyorsanız, tek yaptığınız denemek demektir. Bu yüzden denemeyin, sadece yapın.”)onun "denemeyin" sözcüğünü dilediğiniz açıdan okuyabilme fırsatını okura hep vermiştir! Nasıl mı? Yanıtınız içinizde kalsın bu kez!..
Borges Defteri e*kitap projeleri bugüne kadar binlerce okura ulaşmış durumda.
Kısa bir sürede "iyi şeyleri" hak eden okurlarımız, yazar-çevirmen dostlarımızın çabalarını-emeklerini karşılıksız bırakmayarak çok önemli bir sonucun ortaya çıkmasına da vesile oldular:
E-Kitapların çok ciddi bir okur kitlesi olduğu gerçeği bize işin ta içinden belirmiş oldu, bir süre sonra tüm statistik verileri en sağlıklı şekilde bağlı bulunan ilgili sitelere dayanarak ortamla da paylaşacağız...şimdilik şunu belirtelim yayımlanan ilk üç e*kitabımızın toplam "indirilme-okuma" sayısı 10.000 rakamını geçmiş durumda..
Bizler bu ürünleri net ağının derin hafızasına kaydederek geleceğin zengin arşivli e-kitap kütüphanesine J.L Borges'in dünyasına yakışacak ölçek ve içeriklerle katkıda bulunmayı sürdürmeyi umut ediyoruz...Charles Bukowski çevirisini e*kitap projesi kapsamında hepimizle paylaşmayı uygun gören Mustafa Ziyalan dostumuza teşekkür ediyoruz../defter


Charles Bukowski-"İntiharcı Çocuğun Son Günleri"
E-KİTAP:(kitabı okumak için kapak resmine tıklamanız yeterlidir, sayfaları monitor kenarındaki işaretlere dokunarak çeviriniz... )



Kitabı indirebileceğiniz Link:
Book(Charles Bukowski) Download By MediaFire 250 kbps-1MB
Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..


iyi okumalar,
BORGES DEFTERİ




Gerçeklik Terörüne Karşı İlkyardım Çantası..// Rafet Arslan



Gerçeklik Terörüne Karşı İlkyardım Çantası


-‘tutkuların filozofu Charles Fourier için’


Post-modern iklimin gündelik hayattaki en belirgin izdüşümlerinden biri Gerçek yerine sayısız ‘gerçekmiş gibi’ yaratmasıdır. Gerçeğe dair bilgi ve kavrayıştaki git gide büyüyen karadelik, gösteri toplumunun sürekli uyarılmaya kurban edilmiş bireylerini kitleleştirir.
Her yerde karşımıza dikilen reklamlar, imaj bombardımanları, pazar yada kamuoyu yoklamaları, veba gibi yayılmış gözetleme hazzı, gündelik hayatı pornografikleştiren medya, hızın doğurduğu kaos hali ile kitleleşme bir çeşit zombileşmeye doğru evrilir. Bu durumda görülen gerçekliği anlatma çabası, sürekli yeniden üretilebilir bir ‘sanal’ı resmetmeye mahkumdur. Çünkü gerçekliğin kendisi artık bir terördür.
Gerçeğin kaybına dair bu trajedi, sadece bu güne dair arzularımızı ipotek altına almaz, geleceğe yönelen kehanetvari tahayyüllerinde oluşmasına engel olur. Gösterinin kaotik işleyişine kapılmış ve gerçekliğin tahakkümünü kendi seçimi gibi algılama mazoşizmine kapılmış kitleleşmiş birey; gündeliği 1 travma olarak yaşamamak için kendine farklı kod dizinleri oluşturur.
Kitleleşmiş birey günlük koşuşturma içinde zamana ve gösterinin icra alanı kente karşı bir bilinçsiz mücadele içindedir. Güvende olmak, zarar görmemek, çalışmak, başarılı olmak, adına eğlenmek dediği sanal da olsa hazdan nasibini almak çabasındadır. Yani sistemin ona biçtiği rolleri başarı ile uygulamaya çalışmak ve bu cesur yeni dünyanın vaat ettiği hazdan payını almak. 21. yüz yıl başında bireyin dişlisi olduğu hazin çark budur. Her sabah metamorfoza uğramış bir Gregor Samsa olarak uyanmak, deneyim yerine kodlara hapsolmak. Gerçi sistem kendi içinde farklı seçenekler, tercihler sunar, ama tüm verili alternatifler belirli kod dizinleri şeklinde sisteme görülmez ipler ile bağlanmaktadır.
Bireyin bu etik ve tinsel sefalet hali anlatmak için klasik teorilerin nesneleşme, yabancılaşma kuramları artık yetersiz kalmaktadır. Post-modern metropol hayatının bahşettiği cangıl da kitle insanını saldırganlık, hırs, bencillik ve sinsilik ile var olmaya çalışır. Bu da gerçekliğin terörünün şiddetini tek tek bireyler üstünde katmerler.
Ama, bu terörün bir parçası olmak istemeyen, büyük acılar çeken ve idrak çabasında olan insanlar da her zaman var. Düşünen, yaratan, acı çeken, eyleyen insanlar. Çoğu zaman gerçekliğin teröründen, ‘miş gibi’ insanların zehrinden, yalanlardan dolayı kendi içine gömülmüş, yalnızlığı yazgılaştırmış insanlar. Belki şu an sadece gerçekliğin dışında kalmaya çalışıyorlar ama değişimin anahtarı deneyimi yüreklerinde taşıyarak…
duyarlılık, yani benimseme; ama içimdeki acının tam, gizli, derin, mutlak benimsenmesi ve buna bağlı olarak da bu acının yalıtılmış, benzersiz bilgisi (bilinci)’--Etin Durumu/Antonin Artaud

İlkyardım Çantası Olarak Deneyim

Sistem için en büyük tehdit, bireylerin var olan seçenekler içinden tercihler yapmak yerine, kendilerini deneyim denen devrimci eyleme kendilerini bırakmalarıdır. Çünkü; ancak deneyim dediğimiz büyü ile gösterinin sürekli ürettiği (ve tüketip yeniden yeniden ürettiği) kodlar dışında kişisel var oluşlar gerçekleştirilebilinir, sanallık çölünde Gerçek’e dair vahalar keşfedilebilir.
Deneyim yoluyla tümelin tahakkümünden çıkan birey, şeyleşme ağlarını yırtıp, özne olabilme şansına sahip olur. Böylece bu güne dair gerçeğin baştan çıkarıcı bilgisine sahip olmak yanında geleceğe dair de bir kehanet algısına da ulaşabilir. Gündelik var oluşun kaosuna karşı arınma çabasına girmek, bir anlamda da sanal yaşamın yüklerinden kurtulup, kendine yakın bir var oluşun da kapısını aralamak demektir. Akıntının hızına karşı, daha usul, sükunetli ama deneyim ve rastlantılar ile barışık bir var oluş.
Bu dışarıdan bakış açısı sayesinde, gerçeklik terörünün hayattın içinde gizilleştirdiği olağanüstüyü, kendiliğinden var oluşları, minör güzellikleri de keşfedebiliriz. İşte 21. yüzyıl başında kitleleşmemiş bir toplumsallığın pusulasını taşıyabilecek yaratıcıları-eylemcileri bekleyen ödev.
Yeni 1 Hayatı Yaratmak Olarak Sanat
Sistemin kaotik işleyişinden çıkıp, deneyim adlı büyülü silah yardımıyla önce kendini ve diğer insanları, sonra yaşadığı kenti ve ardından dünyayı görebilecek, okuyabilecek, müdahale edebilecek, değişime dair yarıklar açabilecek bir tinsel iklime ulaşma çabasıdır bu. Tabii uzun ve meşakatli bir savaşım sürecidir aynı zamanda.
Kişinin ilk çatışacağı kişi kendisidir öncelikle ve ardından dışındaki dünya. Kendi içuzayının derinlerine açılmaya cüret etmek, hastalıkları ile yüzleşmek, faklı ben’lerini kusur olarak görmeyip; kendi içinde, algısında, imgesinde çokluklarından cephaneler çıkarmak. Varlığı ve evren ile birleşebilecek, bütünsel bir ben’in kehanet izlerini takip edebilmek; geceye ve gerçeklik terörünün iblislerime rağmen. Charles Fourier’in deyişiyle evrensel uyum’a ulaşmak için.

Sanallaşmış dünyanın dayattığı sefil tercihlere bir hareket çekebilmiş bireyin(ki ona artık özne diyebiliriz) Gerçek ile yüzleşeceği arena çıplak hayatın kendisidir. Sanal dünyanın kod dizinlerine karşı var oluşta, yaşanılan kente dair deneyimler hayati öneme sahiptir. Özne olma çabasındaki yaratıcının eseri (resmi, şiiri, bestesi…), yıkandığı kalabalıkların, etrafını çevreleyen mimarinin, hızın, trafiğin, iletişim selinin içinde giriştiği seferlerde elde ettiği Gerçeğe dair bilgiden-eylemden çıkacaktır.
Deneyimden çıkan bu bilgi ile kendini ifade etmek, gerçekliği sabote etmek, insanlar ile temasa geçebilmek; aynı zamanda kentin kendisine de müdahale etmektir. Gerçek ile temasa geçmenin yolu önce edilgenlikten-ataletten sıyrılmak, gerçeklik terörüne dahil değilim diyebilmek ve ardından insanları özne olmaya tahrik etmektir. Bu tahrik ruhsal ve bilişsel olduğu kadar özgür tutkuları besleyebilecek yeni bir arzu politikasını da içermek zorundadır.
Politik olduğu kadar erotik, canlı ve saptırmacı bir ayartma eylemi. Kendi varlığının farkına varmış, tamlaşma yolundaki öznelerin kolektifliği ile gündeliğin pornografik zehrinin yarattığı sahte tutkuları, hazları yıkıp; yeni ve güdülenmemiş bir tutku dünyası yaratılabilir. Bu noktada hayatın her alanında kullandığı pornografi silahını sistemin elinden alabilecek, onu politikleştirerek yeniden gerçekleştirecek ve sonlandıracak yeni bir imge tartışmaya açılmalıdır. Roul Vaneigem’in deyişiyle ‘erotizmin dünyasında hazzın yadsınmasından, haz-kaygıya dönüştürülmesinden başka bir sapıklık yoktur’
Kentin psiko-coğrafyasında tinsel mevziler elde etme çabası, insanları kanıksanmış kaotik işleyiş dışına çıkarabilecek durumlar yaratmak ile mümkün olacaktır. Kentin hızına esir, edilgen kitlelere verili kod dizinlerinden çıkartabilecek, sarsarak durup düşünmelerini sağlamayacak, sorgulama kapılarını açabilecek pratikler bulmak zorundayız. Hayatın içinde, sokağın sanatçısı olabilen yaratıcıların çabasıyla gelişecek ve küçük devrimler ile gerçeklik terörünü geriletilebilir.
Özgürleşmek, özgürleştirmek, ama ilk önce kendi ruhlarımızdan başlayarak. Hiçliğin kara aynasında parıldayacak tüm yeni var oluşlar, durumlar, deneyimler için…
Yeni bir söylen mi? Bir seraptan kaynaklandığına inandırmamız gerekir mi o canlıları, yoksa kendilerini görünür kılmaları için onlara bir şans verilmesi mi gerekir’-Büyük Saydamlar/André Breton



Rafet Arslan
(2008-2009)


Thun’da Kleist // Çev: Hamid Farazande, Serpil Akpınar


(bu duru ve akıcı Robert Walser (öykü)çevirisi ilk kez borges defteri'nde yayınlanıyor, paylaşımları için Hamid Farazande ve Serpil Akpınar'a defter adına teşekkür ediyoruz..//defter)

Thun’da Kleist

Thun yakınlarında, Aare ırmağındaki bir adada, Kleist ahşap bir konakta kalacak bir yer buldu. Yüzyıl sonra, şimdi, kuşkusuz hiçbir güvence vermeden, söylenebilir ki, ben söylüyorum aslında, on metre uzunluğundaki bir köprü üzerinden geçerek zilin ipini çektikten sonra merdivenlerden birisinin kertenkele gibi alt kata sürünüp kimin girmiş olduğuna bakmış olsa gerek. “Boş odanız var mı?” çok geçmeden, Kleist, şaşırtıcı biçimde ucuz bulduğu üç odalı bir daireye yerleşiyor. “Evime Bernli yerli tatlı bir kız bakıyor.” Güzel bir şiir, bir çocuk, kahramanca bir eylem; onun zihnini bu üç şey dolduruyor. Bundan öte, biraz da sıkılıyordur. “Tanrı bilir ne oluyor bana, derdimin ne olduğunu o bilir, ben yalnızca buranın ne kadar güzel olduğunu biliyorum.”
Elbette o yazıyordur. Arada bir faytonla Bern’e gider, yazılarıyla ilgilenen arkadaşlarıyla görüşür, yazdıklarını onlara okur. Onlar da, tabii, ona övgü dolu sözler söyler, yine de genel olarak garip bulurlar onu. Bugünlerde Kırık Tas’ı yazmakla meşgul, ama kendi kırgınlığının nedenini bilmiyor. Bahar gelmiş, kırları çiçekler doldurmuş, bütün ağaçlar çiçeklenmiş, balarısı sürüleri öyle coşkulu, uğultulu ki insana sonbaharı anımsatıyor, birisi tembel tembel dolaşıyor, güneşin sıcaklığı insanı delirtiyor. Çalışma masasına oturup bir şeyler yazmaya çalıştığında, sanki çalkantılı ve aptallaştırıcı kızıl dalgalar kafasının içine saldırıyor; kendi uğraşına sövüyor. İsviçre’ye geldiği zaman çiftçilikle uğraşacaktı, iyi bir fikirdi, düşünülmesi kolaydı. Ne var ki, şairler Potsdam’da yeterince bu tür şeyleri düşünüyorlar. O daha çok pencerede oturuyor.
Büyük ihtimalle saat sabahın on civarı. O çok yalnız, yanında bir sesin olmasını arzuluyor, nasıl bir ses? Bir el, fena değil, başka ne? Bir beden? Ama niçin? Dışarıda, sıra dışı ve büyüleyici dağlar, beyaz çiçeklere bürünmüş gölü çerçevelemişler. Ne kadar kamaştırıcı ve rahatsız edici bir ışık! Köy tamamıyla suya bakar, baştan sona kadar bir bağ. Köy sanki çiçek dolu köprüleriyle, çiçeklenmiş balkonlarıyla mavi gökyüzüne tırmanarak baş kaldırmıştır. Güneş ve ışık altında kalmış kuşlar boğuk bir sesle ötüyorlar, hepsi sarhoş, uykulu. Kleist, dirseğini pencerenin eşiğine dayıyor, başını eline koyuyor, süzüp duruyor, kendini unutmak istercesine. Kuzeyde, çok uzaklardaki evinin hayalı gözlerinin önünde canlanıyor, annesinin yüzünü bütün açıklığıyla görüyor, eski sesleri de, kahretsin—atlayıp bahçeye giriyor. Bir tekneye binip sabahın duru gölü içinde kürek çekiyor. Güneşin öpücüğü bölünür gibi, tüketilir gibi değil, ne bir esinti, ne de bir kıpırdanış. Dağlar sivri zekalı bir ressamın nakışlarıdır, ya da buna benzer bir şey, sanki bütün bölge bir albümmüş gibi dağlar beyaz bir sayfa üstünde amatör ama kılı kırk yaran bir ressam tarafından yadigar kalsın diye bir kadın için çizilmiş, altında da bir dize. Albümün kapağı çok uygun bir açık yeşile kaçıyor, gölün kıyısındaki dağ etekleri de yumuşak bir yeşil renginde, çok yüksek, çok kaçık, çok hoş kokulu. La la la! Giysilerini çıkarıp suya dalıyor, anlatılması güç bir keyif onun için. Yüzerken kıyıdaki kadınların gülmelerini duyuyor. Tekne yavaşça o yeşile çalan mavi su üzerinde ilerliyor. Çevresindeki dünya açılmış bir kucak gibi. İnsanı kendinden geçiren, kim bilir belki de ölüm bekleyişinde tutan bir durum.
Bazen, özellikle güzel akşamlarda, buranın dünyanın sonu olduğu hissine kapılır. Alp dağları, dorukların üstünde kurulmuş bir cennetin ulaşılmaz kapıları gibi geliyor ona. Uslu ve emin adımlarla küçük adasında aşağı yukarı gelip gidiyor, kızın biri çalılar arasında ısrarla çamaşır yıkıyor, müzikal, sarımtırak ve dehşetengiz güzellikteki aydınlıkta.
Kar örtülü dağların rengi kaçmıştır; kuğular sazlıkların içinde bir ileri bir geri yüzüyorlar, sanki loş akşamın güzelliğiyle büyülenmiş gibiler. Hava hastadır. Kleist içinde mücadele edebileceği bir savaş arzuluyor. Kendini mutsuz ve işe yaramayan biri olarak görüyor. Yürüyüşe çıkıyor. Kendisine, gülümseyerek, neden işi olmayan kişinin kendisi olması gerektiğini, neden uğruna çalışabileceği ya da üstesinden gelebileceği bir şeyler olmadığını soruyor. Kendi us ve gücünün özsuyunun inlediğini duyuyor, bedensel bir keşmekeş için bütün ruhu titremeye başlıyor.
Ayakları altında, gri çakılların çevresinde, sarmalların tutkunca sarıldığı kale tepesine dek yükselen Kadim duvarlar arasından tırmanıyor Buradan bütün camlardan güneş ışığının yansıması görülüyor. Kayalığın kenarında keyifli bir konaklama yeri bulunuyor, orada oturup ruhunu uçmaya, sessiz ve kutsal, aydınlık manzarasında dolaşmaya bırakıyor. Şayet şimdi her şey istediği gibi olsa şaşırırdı. Bir gazete mi okusa? İyi mi gelirdi ona? Resmi ya da orta zekâlı biriyle aptalca veya faydalı bir politik tartışmaya mı girse? Evet, o mutsuz değil mi? Başkalarını umursamadan kendini yalnız ve mutlu bir insan olarak görüyor, avutulması mümkün olmayan biri. Ona göre toplumsal mevki geçici ve ufak bir gölge. Hüzne kapılmayacak kadar duyarlı biridir, içinde, düşünemediğiniz kadar çelişkili, temkinli ve kuşkucu duygulara yer vermiştir. Yüksek sesle haykırmak, ağlamak istiyor canı, göklerin tanrısı neler oluyor bana? Karanlığın çökmüş olduğu tepeden aşağıya iniyor. Gece avutuyor onu, odasına dönüp çalışma masasına oturuyor, kendini yazmanın coşkulu anına bırakmak istiyor, lambanın ışığı, içinde yer aldığı mekânın imgesini silerek zihnini aydınlatıyor. Şimdi yazabiliyor artık.
Yağmurlu günlerde hava oldukça serin ve boş, oda onun içinde titriyor, yeşil çalılar bağırıp inliyor, bir nebze güneş için yağmur boşalırcasına gözyaşı döküyorlar, Dağları tepesinden kirli görünümlü dev bulutlar geçiyor, tıpkı alınlardaki cinayetkâr, küstah eller gibi. Sanki köy sürüklene sürüklene uzaklaşmak, bu cehennem havadan korunup kuru ve kurak kalmak istiyor.
Göl kurşuni, hüzün vericidir, dalgaların dili şefkatsizdir, fırtına esrarengiz bir öğüt gibi inliyor, amaçsızca geziniyor, bir duvardan ötekine tenini sürtüyor. Burası karanlık ve dar bir yer, her şey insanın burnunun dibine sıkıştırılmıştır. İnsanın canı bir balyozla bütün bunlar arasından bir yol açmak istiyor. Uzaklaş buralardan, uzaklaş!
Güneş yine ışık saçıyor. Bugün günlerden Pazar, çanların sesi yükseliyor, kızlar ve kadınlar üstlerinde gümüş renkli boncukların bulunduğu sıkıca bağlanmış siyah sutyenleriyle, erkekler sade ve vakur giysileriyle, ellerinde dua kitapları, güzel ve huzurlu yüzlerle çıkıyorlar tepenin üstündeki kiliseden. Sanki bütün sıkıntılar silinmiş, sanki bütün kavgacı ve kaygılı çizgiler düzleşip dağılmış, bütün acılar unutulmuş. Çanlar nasıl da tınlıyor, renklerle ses dalgalarıyla yükselip bütün Pazar günü nasıl da güneşe boğulmuş kasabanın üzerinde hüzünlü tınılarıyla ışıldıyor. İnsanlar dağılıyor. Kleist kalkıyor, garip hislere kapılıyor, kilisenin basamaklarına adım atarak insanların hareketlerini, basamaklardan inişlerini gözlüyor. Prensler gibi, asalet ve özgürlüğü kemiklerinde taşıyan bir köylü çocuğunun basamaklardan inişini izliyor. Köyün kaslı, yakışıklı gençlerini görüyor; ama ne biçim köy, ne köy düz bir ovadır, ne de onlar kır insanı. Derin vadilerden meraklıcasına yeşerip mağaralarda yer edinen gencecik çocuklar onlar. Büyüdükleri mağaraların çoğu daracık; boylu poslu bir adamın kolları gibi. Onlar, dağlardan yeryüzünün derin çatlaklarına kadar sızan mısır tarlalarının bulunduğu yerin oğulları, sıcak ve keskin kokulu otların dar ve korkutucu vadiler kenarında düz ve küçük tarlalarda yetiştiği yerin oğulları, evlerin çimenliklerde benler gibi iç içe girdiği, köyün geniş caddesinde durup da yukarıdan ona baktığında acaba bir yeni ev aralarına yerleştirilip yerleştirilemeyeceğini düşündüğü yerin oğulları.
Kleist Pazar yerlerini seviyor, bir de köylü kadınların mavi mantoları ve yerel kıyafetleri ile köyün daracık sokağından dalgalanıp ilerleyen hafta pazarlarını. Bu dar caddenin kaldırımında, pazarcılar mallarını taştan kaplar ve dayanıksız tezgâhların üstünde toplamışlar. Bakkallar ucuz ganimetlerini kaba ve aldatıcı bağırışlarla duyuruyorlar. Hafta pazarlarını genellikle en sıcak ve kamaştırıcı, en aptal güneş aydınlatıyor. Kleist uslu ve şeffaf kitlenin arasında sağa sola itilip kakılmaktan hoşlanıyor. Her yeri peynir kokusu sarmış, köyün ciddi ve bazen güzel kadınları daha iyi dükkânlara gidip alışverişlerini tamamlıyorlar. Erkeklerin çoğunun ağzında çubuk var. Domuzlar, danalar ve inekler düzen içinde geçiyorlar. Adamın biri gülerek pembemsi domuz yavrusunu sopa ile yürümeye zorluyor, hayvan da direniyor, birden bire adam onu koltuğunun altına alıp oradan uzaklaşıyor. İnsanların ten kokusu giysilerinden sızıyor, konak evlerinin içlerinden içkili sohbetlerin, dansların ve yiyip içmelerin sesleri geliyor. Büyük bir hengâme! Seslerin özgürlüğü! Bazen faytonlar geçemiyor, atların hepsi pazarcılar ve çarşı bekçilerinin yol göstermesi ile içeriye alınıyor, güneş baştan başa eşyaların, giysilerin, yüzlerin ve sepetlerdeki malların üstüne vuruyor.
Her şey devinim içinde, güneşin ışıması da diğer şeylerle paralel deviniyor. Kleist dua etmek istiyor. O görkemli hiçbir müziği güzel bulmuyor, hiçbir kimseyi müzik, bu insani etkinliğin ruhu kadar zarif bulmuyor. Bu müziğin ritmiyle birlikte daracık sokakların içine dalmak istiyor. Yürümeye devam ediyor, etekleri kalkmış kadınların, sepetlerini başlarının üstünde taşıyan ve asaletten pay almış, İtalyan resimlerinde başlarında testi taşıyan kadınları anıştıran sakin kızların, bağırıp çağıran erkeklerin, polislerin, defterlerini kitaplarını ellerinde taşıyan öğrencilerin, onda serinlik hissi yaratan çardakların yanından, urganların, çubukların, gıdaların, yapay mücevherlerin, çenelerin, burunların, şapkaların, atların, perdelerin, battaniyelerin, yünlü çorapların, sosislerin, tereyağı toplarının ve peynir kalıplarının yanından geçiyor, ta ki: gürültünün patırtının dışına, Aare ırmağının üstündeki bir köprüye doğru geçinceye kadar: Orada duruyor, demirliklere yaslanıp anlatılması zor bir güzellikle uzaklara doğru akan masmavi suyun derinliklerine bakakalıyor.
Başının üstünde kalenin kulesi parıldıyor, kahve renkli lavalar gibi ışıldıyor, bu handiyse İtalya olabilirdi.
Bazan her hafta kurulan pazarlarda bütün kasaba güneşe ve huzura büyüleniyormuş gibi geliyor ona. O, hareketsiz, garip belediye binasının önünde duruyor, gözlerinin önünde, beyaz duvarının üstünde, yapılış tarihi sivri kenarlı rakamlarla oyulmuştur; bütünüyle geri dönmesi imkansız bir şey bu, unutulmuş bir şarkının tekrardan söylenmeye çalışıldığı gibi; yarı canlı, hayır, bu asla canlı olamaz. Kalenin yanındaki ahşap merdivenden tırmanıyor, cesur askerlerin yaşadığı kale burası. Ahşap, kadim asırların, kaybolmuş insan kaderlerinin kokusunu yayıyor. Yukarıda geniş, yaylanmış yeşil bir bank üzerine oturup çevreye bakınıyor ama gözlerini kapıyor. Her şey ona dehşetengiz geliyor. Sanki uyuyormuş gibi, toza toprağa gömülüyormuş gibi, hayatın yanından geçiyormuş gibi. Sanki en yakın şey düşsel ve gizli bir mesafede ondan uzak kalmıştır. Her şey sıcak bir bulutun örtüsü içindedir.Yaz; ama nasıl bir yaz? Yüksek bir sesle şöyle konuşuyor: Ben yaşamıyorum. Gözlerini, ellerini, bacaklarını ve nefesini hangi yöne çevireceğini bilemiyor. Bir düş. Düşte hiçbir şey yok. Ben düş istemiyorum. Sonunda, kendisine, uzun bir süre yalnız kaldığını söylüyor. Titriyor. Çevresindeki dünyayla ilişkisinin duygudan ne kadar yoksun olduğunu itiraf etmek zorunda kalıyor. Sonra sıra yaz gecelerine geliyor. Kleist kilisenin yüksek duvarına oturuyor, her şey ölgün ve rutubetlidir, daha rahat nefes alabilsin diye gömleğinin yakasını açıyor. Ayaklarının altında göl uzanıyor, sanki tanrının büyük eli gölü oraya yatırmış gibi, sarı ve kırmızı ışıklarıyla bütün aydınlığın suyun dibinden yüzeye sızdığını düşünüyor, ateşten bir göl gibi. Alp dağları, tüm canlılığı ve masalımsı duruşuyla suya eğilmiş, kuğuları aşağıda, sessiz adalarının çevresinde tur atıyor ve ağaç doruklarında karanlık, hoş sedalı tomurcuklar yüzüyor—ne içinde yüzüyor? Hiç, hiç. Kleist bütün bunları içiyor. Ona göre, bütün karanlık göl, tanımadık bir kadının uykulu ve açık teninde bir inci selselesi gibidir. Limon ağaçları, çam ağaçları ve çiçekler ıtırlarını her yere yayıyorlar. Aşağılarda bir ses var, zorlukla duyulan. Onu duyabiliyor, görebiliyor da aynı zamanda, bu yeni bir şey. O dokunulması, algılanması mümkün olmayan bir şey arıyor. Orada aşağılarda gölün üstünde bir tekne kürek çekiyor. Kleist göremiyor onu, ama ileri geri dalgalanan kılavuz fanuslarını görüyor. Orada oturmuş, yüzünü öne eğmiş, sanki ölüm hazırlığı içinde o güzelim derinliğin imgesi içine dalmak, o imge içinde yok olmak istiyor, iki gözü tek göz olsun istiyor, yok bambaşka bir şey, hava bir köprü olsun istiyor, tüm manzaralar da ona sırtını yaslayabileceği bir sandalye, haz verici, coşkulu, boğuk. Gece çöküyor, ama o aşağıya inmek istemiyor, çalıklar altında gizlenmiş bir gömüt üzerine yatıyor, başı üstünde yarasalar kanat çırpıyor, sivri uçlu ağaçlar, üzerlerinden hava geçince inliyor, otlar güzel kokuyor, gömütlerde yatanların örtüsüdür. Hüzün verici bir şekilde mutludur, çok mutlu, içinde bulunduğu bunalımı, sıkıntısı ve hüznü kadar mutlu.
Çok yalnız o. Neden ölüler yarım saat bile olsa yattıkları yerden kalkıp da bu yalnız adamla konuşmasın? Sakin bir yaz gecesinde, gerçekten de, insanın onunla sevişeceği bir kadını bulunmalıydı. Kleist, dudakları, beyaz, kışkırtıcı göğüsleri hayal edince, giyinik halde, gülerek ve ağlayarak tepe altındaki gölün kıyısındaki suya dalıyor.
Haftalar geçiyor, Kleist bir yazıyı yok etmiş, ikinci, üçüncü yazıyı daha. O en yüksek üstünlüğü arıyor, peki, peki, o yazı nasıl bir şey? İyi olduğundan emin değil misin? Yırt o zaman onu da. Çok daha yeni bir şey, daha vahşi, daha güzel. Sempach Savaşı’nı yazmaya koyuluyor, öykünün merkezinde Avusturya’nın Leopold’u duruyor, onun garip kaderi Kleist’a çekici geliyor. O esnada Robert Giscard aklına geliyor. Onun görkemli bir kişiliği olsun istiyor, makul ve sade duyguları olması için bahtiyarlığının bir anda gözleri önünde paramparça olup kayalıklar gibi kırılıp hayatının toz duman tümseğine karıştığını görüyor. Yine de, ona yardım ediyor, artık içi rahat, kendini bütünüyle bir şair olma uğursuzluğuna bırakmak istiyor, benim için en iyi şey bir an önce yok olmaktır.
Yazdığı her şeyden yüzü buruşuyor, yarattığı karakterler doğru yoldan sapıyor. Sonbahara doğru rahatsızlanıyor, üzerine düşen yumuşaklıktan hayrete düşüyor. Ablası onu eve götürmek için Thun’a yolculuk yapıyor. Kleist’in yüzünde derin kırışıklar oluşmuş, yüzü ruhu sönmüş bir insanın görünüşüne ve ifadesine bürünmüş, gözleri, üstünde duran kaşlarından daha cansız duruyor, saçları kalın halkalar biçiminde şakaklarının üzerine toplanmış, hayal ettiği bütün düşüncelerine ters düşerek onu pis kuyulara ve cehennemlere doğru sürüklemiştir. Beyninde yankılanan şiirler kuzgunların ötüşü gibi geliyor ona; hafızası silinsin istiyor. Hayatına ışık tutmak istiyor; ama ilk önce Hayatın kabuklarını söküp atması gerekiyor. Ölümü bekleyiş anına kızıyor, düştüğü çaresizliği aşağılıyor. Canım benim, neyin var? Ablası onu kucaklıyor. Hiçbir şey, hiç. Bu bütünüyle yanlıştı, ablasına derdini anlatması gerekirdi. Odasının tabanında kalan el yazmaları anne babaları tarafından terk edilmiş çocuklar gibi dağınık duruyor. Elini ablasının elinin üzerine koyuyor, ona bakmaktan hoşnutluk duyuyor, uzun bir bakış, sessiz, sessiz; bir kurukafanın boş bakışları bunlar. Kız birden bire titriyor.
Sonra onlar orayı terk ediyor. Kleist’a evine bakmakla görevli köylü kız hoşça kal diyor.
Aydın bir sonbahar sabahı. Fayton, köprülerin üstünden dönüp gidiyor, caddede kabaca çizilmiş hatların arasından geçip insanları geride bırakıyor, başının üstünde gökyüzü, ayaklarının altında sarımtırak yapraklarını döken ağaçlar, her şey temiz, sonbahara uygun, başka ne? Fayton sürücüsünün ağzında çubuk var. Her şey her zamanki gibi görünüyor. Kleist faytonun bir köşesinde kederli kederli oturuyor. Thun kalesinin kuleleri bir tepenin arkasında gözlerden kayboluyor. Sonra, daha da uzaklarda, Kleist’in ablası bir kez daha gölü görebiliyor.
Hava oldukça serin. Köy evleri görülmeye başlıyor, peki, peki, bu kadar çok muhteşem ev böyle dağlık bir köyde nasıl olur? İlerliyorlar. Yandan bakıp da izlediğinizde her şeyin geride kaldığını görüyorsunuz, her şey dans ediyor, halkalanıyor, kayboluyor. Dahası zaten sonbahar perdesinin altında gizlenmiştir, her şey bulutları delen ufarak güneş ışığında altınımsı görünüyor, böyle bir altın parıldadığında, yalnızca tozda toprakta bulunabiliyor. Tepeler, sarplar, vadiler, kiliseler, tarlalar, süzen insanlar, çocuklar, ağaçlar, rüzgâr, bulutlar, mallar, ve lakırdılar—Acaba bütün bunlar özel bir şey mi? Bütün bunlar saçma ve her gün olan şeyler değil mi? Kleist bir şey görmüyor, bulutları hayal ediyor ve biraz da huzur verici, şefkatle okşayan bir insanın elini. Ablası, nasıl gidiyor, diye soruyor ona. Kleist ağzını toplayıp ablasına bir gülümseme göndermek istiyor. Başarıyor, ama güçlükle; sanki gülümsemeden önce ağzının önünde duran bir kayalığı kaldırması gerekiyor. Ablası özenerek, onunla, yapabileceği gündelik işlere ilişkin sohbete girmek için bütün cesaretini toplamaya çalışıyor. Başını sallayarak aynı fikirde olduğunu ifade ediyor. Müzik ve ışık huzmeleri hislerinin çevresinde çırpınıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, kendine itiraf etme gücünü bulursa, rahatlayacaktır; Yine de sancı kalır, ama şu an için rahatlardı. Bir şey onu rahatsız ediyor, evet, gerçekten, doğru, ama bağrında değil o, ne de ciğerlerinde, ya da başında, o zaman ne? Hiçbir yerde olan bir şey mi? Peki, o kadar da değil, biraz. İnsanın tam olarak nerede olduğunu söyleyemeyeceği bir yerde. Bu da şu demek: Hakkında söz etmek olanaksızdır onun. O bir şey söylüyor, sonra öyle anlar geliyor ki kendini bir çocuk gibi mutlu hissediyor, sonra da, tabii, kızın yüzünde, ona hayatını nasıl da boşa harcadığını göstermek için daha ciddi, cezalandırıcı bir ifade beliriyor. Kız da sonuçta bir Kleist, iyi bir eğitim almış, hem de kardeşinin elinin tersiyle ittiği. Kız, kalben neşeli bir tabiata sahiptir, bu da Kleist’a iyi geliyor. İlerliyorlar. Ne güzel bir yolculuk! Ama sonuçta birisinin bu faytonu sürmesi gerekiyor, eninde sonunda birisinin de Kleist’ın yaşayıp yazdığı konağın kapısında duran mermer levhaya bakıp kimin orada kaldığını okuması için kendine zaman tanıması gerekiyor. Alp dağlarına yolculuk düzenleyen gezginciler levhayı okuyabiliyorlar, Thun’daki çocuklar onu harf be harf telaffuz ederek okuyabiliyor, sonra da birbirlerinin gözlerine soru sorar gibi bakabiliyorlar. Bir Yahudi onu okuyabiliyor, vakti varsa ve henüz trenini son anda kaçırmadıysa bir Hıristiyan da; bir Türk, bir kırlangıç, kız bile, onu ilgilendirdiği kadar, bir de ben, ben de canım isterse onu okuyabiliyorum. Thun, Bernese Oberland bölgesinin ağzında bulunuyor ve her yıl binlerce yabancı turist tarafından ziyaret ediliyor. Ben bölgeyi biraz biliyorum, çünkü oralarda bir bira fabrikasında çalıştıydım. Burada anlatamayacağım kadar güzel bir yer orası, gölün suyunun mavisi iki kat, gökyüzünün güzelliği üç kat daha güzel. Thun’da bir Pazar yeri vardı, kesin olarak söyleyemem, ama sanırım dört yıl önceydi.
1913

Öykü: Robert Walser
Çeviri: Hamid Farazande, Serpil Akpınar


Şiirsel Adalet..// Salih Aydemir


Image and video hosting by TinyPic

değerli şiir dostları,
sevgili doğan’ın dostları,

Bundan yaklaşık 2 ya da 3 yıl önce istanbul’da şiirsel adalet konulu bienal gerçekleşmişti. Şiir ve adalet kavramları her ne kadar birbirine uzak kavramlar olsa da yine de düşün ve imgelem sınırları içinde en azından tartışılabileceğini düşünürüm. Ama iş şair ve adalet kavramları olarak ele alınırsa ilk çağdan sonraki yıllara kadar “doğal” adalet mekanizması maalesef çoğunlukla şairlerin aleyhine işlemiş ve işleyecektir de…
Zaman zaman insanlar bu “doğal” adalet mekanizmasından nasibini almışlardır. aslında bu doğal sürecin en iyi farkında olan, işleyen, teşhir eden ve kavgasını verenlerden biri de kuşkusuz şairler olmuştur…
Sevgili şairimiz ve dostumuz doğan ergül’ün böylesi bir yaşamsallığı tercih edişini hem hayatında hem de şiirlerinde görebiliyoruz…

tarihin akrebi şairlerin düşün ve imgelerini hep incitmiştir…

Sevgili Doğan'ımızı, şairimizi saygıyla, sevgiyle ve elbette şiirle tüm şairlerin sözcükleriyle selamlıyorum...


Salih Aydemir


Kars'ın asi atları nerde Doğan?



Bugün şairin, Doğan Ergül'ün ikinci göç yıldönümüdür, 20 Haziran 2005 tarihinde, saat 10:33' geçe borges defteri yapraklarına bir Doğan Ergül şiiri konuk olur, öteki şiirleri gibi... "gümüş atlar", nehiriçleri besler bu şiirinde...Sonrası başka bir kara delik ve başka bir evren... Sonsuz senin için bu kez böyle geçsin dursun ey şair, yeryüzüne serpiştirdiğin asi şiir atlarınla beraber..o her şiirine konuk ettiğin çığlıklar...Özlemle anıyoruz..//defterin...

şiiri olduğu gibi yayınlıyoruz...

defter arşivinde Doğan Ergül için:

http://borgesdefteri.blogspot.com/search?q=Do%C4%9Fan+Erg%C3%BCl

Re: [BorgesDefteri] mektuplarla ilgili not!
Monday, June 20, 2005 10:33 AM
From: "doðan ergül"
To: BorgesDefteri
20 haziran 2005/ pazartesi


akşamdır

onu sabahlara yazdığın

ne yapsan geçmez dün

ağzım çaldığımm vişnelerdir

öncenin sessizliği...

sendin bahçemde zaman

konuştuğum...

yürüdüm ülke sokaktı...

suskuydu; balkonda, bahçede, camda, ilk meyvenin duruþunda...

ayaktan ve eldendin...

alnın için çeşmeler içtim

solusun diye dağıldığım dağ

sana gümüş atlar besliyorum, nehiriçleri...

buzdan ak köpüğünde sularının

gördüm acı boştu

sokakta ayın kımıltısı

seni ey serin eviçleri gibi sevdiğim...



çocuklardır

uzakta büyütür babasını...



Doğan ERGÜL


“Hayat Susunca Konuştu Ölüm”ün Eleştirisi" // Vedat Kamer


Artshop Yayınlarının çıkarttığı "Özge Dirik" // "Hayat Susunca Konuştu Ölüm" şiir kitabı üzerine Özge Dirik'in son anına kadar birlikte yol aldığı arkadaşları adına Vedat Kamer'in(Kuzey Yıldızı Yazıişleri Sorumlu Müd) görüşlerini defter okurlarıyla paylaşmayı uygun bulduk.
Özge Dirik'in bildiğimiz vasiyet kitabı-şiirleri daha hayat bulmadı, ama uzun zamandan beri bu konu üzerinde derinlemesine çabalar sarf edildiğinden haberimiz vardı. Çünkü Özge'nin "vasiyetimdir" dediği şiirlerin tamamı(daha yayınlanmamış olan şiirlerin tümü) şu an Kuzey Yıldızı arşivinde bulunuyor. Konu bu kadar önemli bir durumu işaretlediğinden dolayı eğer "Hayat Susunca Konuştu Ölüm" kitabıyla ilgili Kuzey Yıldızı grubu (zamanında) bilgilendirilseydi (bir ihtimal) söz konusu sorunların hiçbirisi yaşanmayacaktı...ve onun yayınlanmasını çok istediği vasiyet kitabına çok güzel bir ön giriş niteliğini taşıyacaktı bu çalışma... Ama ne yazık ki ve de en talihsiz olanı onun o pak adı çevresinde dolaşan son günlerdeki tartışmaların (kaçınılmaz biçimde)yaşanmış olmasıdır...

Edebiyat ortamımızın Kuzey Yıldızı dergi grubunun çabalarıyla onun "vasiyetimdir" dediği şiir kitabına kavuşmayı bekliyor ve öyle anlaşılıyor söz konusu kitap bu yıl içersinde okurlarla buluşacak...
Umutla-Sabırla...

Defter arşivinde Özge Dirik hakkında yayınlanan irdeleme yazıları:


http://borgesdefteri.blogspot.com/search?q=%C3%B6zge+dirik

Saygıyla
Defter
----------------

"HAYAT SUSUNCA KONUŞTU
ÖLÜM”ÜN ELEŞTİRİSİ // Vedat Kamer

1. Kitaptaki şiirlerin 24 tanesi ilk defa Kuzey Yıldızı’nda yayımlanmıştır. Kuzey Yıldızı’nın 11. sayısında yayımlanan “özge dir/ik’in bütün şiirlerine başlangıç denemesi”nden 18 şiir alınmıştır. Buradaki şiirler Kuzey Yıldızı Yazarları grubundan derlenmiş, pek azı başka dergilerde yayımlanmıştır. Toplamda da kitaptaki şiirlerin 27 tanesi Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’nde yayımlanmıştır. (Bkz: http://spreadsheets.google.com/pub?key=rsh6l0olvLk7eggeFcErFOA)

2. Kitaptaki Vasiyet, Fakir Uyak, Abaküs, Anestezi, Papatya isimli şiirlerin başlıklarındaki harflerin birer boşluk ile yazıldığı görülmektedir. Bu başlık yazma tarzı öteden beridir Zafer Yalçınpınar’ın yazma tarzıdır ki, bu şiirlerin http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html adresinden kopyala-yapıştır yöntemi ile alındığını göstermektedir. Kuzey Yıldızı’nda yayımlanmamış ve bu adreste bulunan 4 şiir kitapta yer almıştır.
3. Kitaptaki 32 şiirden 31′i Kuzey Yıldızı sitelerinden alınmıştır. Hal böyle iken bu çalışmada Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’ne danışılmamış olması kastidir, art niyetlidir.
4. Kuzey Yıldızı 11′deki “özge dir/ik’in bütün şiirlerine başlangıç denemesi”nde kaynak göstermeye ne kadar önem vermiş olduğumuz hatırlanacaktır. Bu tarzda çalışmaların kaynak gösterilerek yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Buna dair hiçbir özenin olmadığı, Üç Soru şiiri de dahil olmak üzere, tüm şiirlerin, güvenilirliği konusunu her zaman tartıştığımız İnternet vasıtasıyla derlendiği anlaşılmıştır. Dolayısı ile de editörlük çalışmasının yöntemsel açıdan büyük kusurlar içerdiği aşikârdır.
5. Kitapta yayımlanan şiirlerin sadece 10 tanesi 18.03.2003 tarihli vasiyet notunda yer almıştır. Dolayısı ile de kitabın yayımlanmasının ana dayanağı olarak gösterilen bu nottaki 20 şiire ulaşılamadığı anlaşılmıştır. Böyle bir kitabın oluşturulmasında 18.03.2003 tarihli notun temel teşkil edilmesinin ne kadar yanlış olduğunu bu seçkinin kendisi ispatlamıştır.
6. Kitapta, şiirlerin tarihlerinin yayımlanması konusunda da bir ilke yoktur. Kim-lik şiirinde tarihin olmasının ve diğerlerinde olmamasının açıklaması merak konusundur. Aynı sorunsal şiirdeki farklı imzalar için geçerlidir.
7. Beyin Timur’ları şiirinde “rakı gibi bir afyonun var beyin timur’larıma.” dizesinden sonra yeni bir kıta başlamaktadır, oysa iki kıta birleştirilmiştir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/beyin.timurlari
8. Aynı durum “Ruh Söküğü” şiiri için de geçelidir, “ruhlar düşünmezler” dizesi ayrı bir kıtadır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ruh.sokugu
9. Kıtalar konusundaki özensizlik “Çirkin Ördek Derisi(nden Eldiven İmal Eden Bahaneler)” için de geçelidir. “durdu siyahta” dizesinden sonra yeni bir kıta başlamaktadır. Bununla birlikte aynı dizenin sonunda nokta işareti varken, kitapta eksiktir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/
cirkin.ordek.derisinden.eldiven.imal.eden.bahaneler
10. “Makas” isimli şiirde de aynı özensizlik mevcuttur. “ya da yokluğu” dizesinden sonraki “bak” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/makas)
11. Aynı hata ard arda devam etmekte; “Kalabalık” isimli şiirde de “kanınca bana.” dizesinden sonraki “kalktım” dizesi yeni bir kıta başlangıcıdır. Sondan dördüncü dize olan “ve” son kıtaya dahil değildir. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ozge.
dirikin.butun.siirlerine.baslangic.denemesi)
12. Çorak isimli şiirdeki kıtaların hiçbiri gösterilmemiştir. Bu şiir, asıl kaynaklara ulaşılmadığının ibaresidir. Oysa unutulmuştur: şiirdeki boşluk da şiire dahildir. (Bkz: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html)
13. Aynı kıta sorunu “Sahne” şiirinde de mevcuttur. “Hayatını cehaletin tanrılarına sıvazlarcasına,” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. (Bkz: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html)
14. “pis-duvar” şiirinin -aslında- satır başı mevcut değildir. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/pis-duvar)
15. “Fakir Uyak” şiirinde de dizeler gösterilmemiştir. Şiir Zafer Yalçınpınar’ın http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html adresindeki sayfadan alınmıştır. HTML dilini bilenler bilir, eğer paragrafları “<>” komutu ile gösterirseniz, bunu Word’e aktardığınızda paragrafları koruyamazsınız, bu yüzdendir ki şiirlerde mutlak suretle “ <>” kullanmak gerekir kıtaların arasında. Asıl kaynağa bakılmadığı için ve kopya-yapıştır’dan öte editöryel bir çalışma yapılmadığı için kıtalar bu şiirde yok edilmiştir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/fakir.uyak
16. Yukarıda bahsettiğim teknik durumdan kaynaklı olarak “kıtaların yok edilmesi” ve “özensiz editörlük” çalışması “Abaküs” şiiri için de geçerlidir. Ağır Ol Bay Düzyazı’nın 7. sayısında yayımlanan şiirin doğrusunda “Gümüş ve geniş yollar ıssızlığında”, “Hangi geçmiş için kestiysen parmaklarını”, “Bugün kazıyor yollarıma” dizeleri kıta başlangıcıdır.
17. “Anestezi” şiirindeki “çocukluğunu camii avlusuna bırakacaksın bir akşam” dizesini Özge “çocukluğunu avlusuna bırakacaksın bir camiinin” şeklinde değiştirmiştir.
18. “Masal” isimli şiirin asıl ismi “masal-1”dir. Bu şiirde de kıtalar gösterilmemiştir: “kurşunların taahhütlü gönderildiği günlerde”, “göğüslerinde hapşurunca ben”, “iki bacağımın arasından, tersten bakıp”, “iki bacağımın arasından, tersten bakıp”, “kapının dibinde” dizeleri kıta başıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/masal-1
19. “Ba-Ba” isimli şiirin başlığı yanlış yazılmıştır, doğrusu “ba ba”dır. Bu şiirde de kıta gösteriminde hata vardır: “böyle utanmamıştım” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/ba.ba
20. “Masalınız Var” şiirinde de kıtalar yok edilmiştir: “imana, kitaba dokunulmadan”, “ben trenlerin makaslandığı yerlerde”, “çok açtım”, “tekrar acıkan tekrar ağladı dünyaya”, “el ele verip, adamakıllı tutuşursak” dizeleri de kıta başlangıcıdır. Buradaki kıtaların yok olmasının sebebi web sayfasında satır boşluklarının “<>” ile gösterilmesidir, dolayısı ile de siteden kopya-yapıştır yapan editör, Word’te kıtaları düzeltmemiştir ve kitapta da şiirdeki kıta boşlukları çıkmamıştır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/masaliniz.var
21. Özge’nin “Akasyalar Kaçarken” isimli bir şiiri yoktur. İsimsiz bir şiirinin ilk dizesidir bu. Burada şiirin başlığını gösterecek şekilde ayrıca bir “Akasyalar kaçarken” dizesi vardır ve şiirde de başlığı gösterecek bir ibare olmadığı için, bu şiir “Masalınız Var” şiirinin devamı gibi görünmektedir. Bu şiirde de yukardaki teknik nedenden ötürü kıtalar yok edilmiştir. “bir bir gece masalları okuyorsunuz”, “göz ucunuzdaki aşırı tahriş olmuş çocukluğunuzun”, “her rüzgârı gitmeye yoruyor”, “güneşin denize muhtaç renklerinin”, “kurdelelerden görünmüyor “, “yalnız bir göç yolu üzerinde”, “alfabenin sıfırını soruyorsunuz edebiyat hanında.” dizeleri kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/isimsiz
22. “Satır-a Temenniler” isimli şiirde de kıtalar, öncesinde açıklanan teknik sebepten ötürü yok edilmiştir, editörün “şiirin aslını korumak” hususundaki özensizliği gittikçe pekişmektedir. “yaşamak, ol’madığından emer sütünü”, “tırnak içine alıp, hatırlattığınız” dizeleri kıta başlangıcı olup, şiirin doğrusu http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/satir-a.temenniler adresinde mevcuttur.
23. “Kim-lik” şiirinde şiirin bölümlerinin başlıklarının ayrı gösterilmemiş olması büyük talihsizliktir. Bundan ötürü şiirdeki “kim” vurgusu silikleştirilmiştir. Bununla birlikte yine kıtaların katledilmesi bu şiirde ağır bir şekilde görünmektedir. Gösterilmeyen kıtaların sayıları çok fazla olduğu için şiirin doğru yazılmış halinin bağlantısını vermekle yetineceğiz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/9/kim-lik-ozge.dirik
24. “Ruj Ruhu” şiirinde kopyala-yapıştır zihniyetinin ve kaynaklara ulaşmadan iş yapmanın en önemli örneklerinden biridir. “Ruj Ruhu” şiirinin dize bölümlendirmesi konusunda elimizde güvenilir bir kaynak yoktur. E-postalar uzun satırları otomatik böldüğü için Özge’nin tam aklındaki bölümlendirmeyi gösterbilmek mümkün değildir. Varlık dergisinde yayımlanan “Ruj Ruhu” şiirindeki bölümlendirmenin e-postalardaki otomatik satır bölmeden ötürü doğru olmadığına düşünerek, Özge’nin şiiri ilk paylaştığı yer olan Kuzey Yıldızı Yazarları grubundaki e-postasını temele alarak, satır bölümlendirmesini yaptık. Kitaptaki halinde “Eli elime değmedi yüz gündür, ama her gece seviştik onunla. Bilemezsin,” dizesinden anlaşıldığı üzere şiir için kaynak olarak Varlık değil, Kuzey Yıldızı kullanılmıştır. Bununla birlikte “satır başları” ile “hece bölme tirelerinin” neden kullanıldığı tarafımızca anlamlandırılamamıştır. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ruj.ruhu)
25. “İkincil Ruhla Pis-Duvar Buluşmaları” Özge’nin “özge dir” ismi ile imzaladığı bir şiirdir ve ilk defa Kuzey Yıldızı’nın 13. sayısında Kuzey Yıldızı Arşivi’nden yayımlanmıştır. Bu şiirde de kıtaların özensiz bir şekilde katledilmesi söz konusunudur. Editörün bu konuda azami hiçbir özen göstermediği aşikârdır. “zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize”, “dahası an, tıbben ölüydü”, “senin dünyanda vapur kalkınca”, “tırabzanlardan aşağıya”, “sağır ve dilsizler ülkesinde”, “şimdi biz”, “oysa” dizeleri kıta başlangıcıdır. Bundan ziyade şiir imzaları, şiir tarihleri ve şiirin yazıldıkları yerler husunda herhangi bir ilkenin bulunmuyor olması, şiirin yazıldığı yeri gösteren “ist(a)kozyatağı”nı şiirin bir dizesi yapmıştır. “ist(a)kozyatağı” şiirin bir dizesi değildir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/13/ikincil.ruhla.pis-duvar.bulusmalari-ozge.dir
26. Sonraki şiirin ismi “***”dır. Fakat şiirin başlığı gösterilmemiş, “Akasyalar Kaçarken” şiirinde olduğu gibi, şiir önceki şiirin devamı gibi görünmektedir. Bu şiirde de editörün alışkanlık haline getirdiği kıta katlediciliği sürmektedir. “babamın eskilerine yetişmek üzere”, “bayramın ilk günü kavurmasını yiyip”, “panzehiri daha zehirli gelen gençliğim”, “anneler sokaklar kadar özgür olsaydı”, “şimdi ekşiyor kışlasında donduğum inadım” dizeleri kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/6/ozge.dirik
27. “Seher Eskidi” isimli şiirin doğru başlığı “seher eski.”dir. Kitap boyunca devam eden kıta katliamından kitabın son şiiri de nasibini almıştır. ““yok farkı” derdi”, “üzerinize düşeni düşünmekten”, “diken toplayan bir güldünüz”, “yuvaya yapan dişi kuşun”, “siz ki;” dizeleri kıta başlangıcıdır. Şiirin doğrusu için http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/seher.eskidi adresine bakılabilir.
28. “Özge Dirik’e Mektup” başlığı ile kitabın başlangıcında yer alan yazı, Özge Dirik’in poetikasını ve şiirini anlatmak bakımından hiçbir malumat taşımamakta, bundan ziyade Özge Dirik şiirinin doğasını hissettirememektedir. Hatta buradaki yazıda “Özge” ismi yerine herhangi bir başka isim koyduğunuzda hiçbir değişiklik olmayacaktır. Yazarının halet-i ruhiyesini yansıtmaktan öteye gidemeyen bu yazıdan, Özge Dirik’in poetikasını yansıtmanın kıyısına bile yaklaşamayan “Hayat Susunca Konuştu Ölüm” isiminin dayanakları anlaşılmaktadır. Bu kadar kopyala-yapıştır yapılan Kuzey Yıldızı sitesinin http://www.kuzeyyildizi.com/ozge.dirik.kitabi adresindeki sayfasının neden görmezden gelindiği anlaşılmamıştır.
Kitabın oluşturulması sürecinin Özge’nin poetikasının temele alınmadan sürdürüldüğü, bununla birlikte kitaptaki şiirler için asıl kaynaklara ulaşılmadığı ve şiirlerin dizgisinde de, büyük bir özensizlik sonucu, tekrar eden hatalar yapıldığı gösterilmiştir. Bu hatalardan ötürü kitap bir başvuru kaynağı olma ve kaynak gösterilme niteliğini kaybetmektedir. Bu tarzdaki çalışmaların doğru kaynaklar üzerinden, ehil kişilerce yapılması gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Özge Dirik’in şiirlerinin ancak yarısının yer aldığı “Hayat Susunca Konuştu Ölüm” isimli kitap, özensiz bir seçkiden öteye gidememektedir. Hal böyle iken, bu özensiz seçki, bütünlüklü ve titiz bir editörlük sonucunda inşâ edilmiş bir kitaba olan ihtiyacı açıkça göstermektedir.
Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi yayımcıları olarak Kasım 2007′de başladığımız Özge Dirik’in bütün şiirlerinin yer aldığı bir kitabı 2009′un Eylül ayına varmadan yayımlamak niyetindeyiz.


Vedat Kamer

Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
www.kuzeyyildizi.com


Dil..// Şenol Erdoğan



“ne kervan kaldı ne at hepsi silinip gitti”
n.f.k

DİL

oysa suyu bulmuş çatal daldır şiir
bilir misin, ruhu asmanın ölümsüzdür
haz ve acının gidi-geli
Mor’un ötesi zordur, uzağıdır
ete bürünmemiş bir porno dilde, deşik
politik bir çukurdur, çeperi poetik
‘berduş’un ‘ayyaş’a olan kıyısında
insanların ’kılıksız’ dedikleri çocuklar yeşermiştir
ki “kılıksızızdır” biz
yaradanımızın karşısına da böyle çökmüşüzdür dizi
tarihin boğdurttuğu ise salt beden olabilmiştir
bilememiştir padişah, işin bedende bitmediğini
ve ondan sebep puştun ayak izi vardır ayağının altında
sızlaması bundandır senin elinin yazar iken
bilesin tarih hiç mi hiç yazılmadı
bil yazılmayacak
Palaca bir düşün uyamında dilsiz iken yazıyor adam
dilin ruhu geriliyor
ki bilir misin acı bir söyleni vardır ok ve yay’ın
ıslığı inelmesidir – duyduğun değil
ve her bir isim bir ağıttır gerine doğru baktığında
bakabildiğin bi’ gerin var mıdır
ve ben, kendimce hiç kimseciğe küçük cümleler biriktirmekteyim
dilin döndüremediği yerinden kaldıramadığından
kocaman bir tarihin yazılmamışlığıdır dilin üst üste ığıl ığıl koyduğu
doğuya düşer kelimenin gölgesi, doğuma düşer
ki çıplak ve karanlıktı doğu biz içinden dizi dizi geçerken
ürkek gözün görünen beyazı kelimeye vurulamazdı
başları kirli bezlerle örülü renkli oyalarla işli kadınların dili sertti
dolanadurduğun toprağın yabancılığı diline vurur
gözün kulak olduğu yer de işte orasıdır -o andır
vücutları dilleri denli sert erkek ve kadınların arasından geçtik
yaban-cı
dili denli granit memeleri, kalçaları
paslı sarıya çalar saçları
ve isterdik gece inle-sinler
belki de ses harfe binmeyince bir başka dil olurdu
ama kırardı taş göğüsleri dilsiz pelte erkekliğimizi
ve giderdik biz elbet, geçer giderdik
belki en fazla düşlerdik, ardımız sıra elleri oralarında
daha bi’ doğuya doğru
güneşe çok daha yakın ama koyu mu koyu gece
bir göçün öksüzlüğü hep dile vurdu-durdu
çöl yazını
bir olmamışlık gölge gibi biter gittiğin her yerde
bu karanlık bir çağdır
uygar bir karanlık
ve “bir gün belki bu uygarlıktan bir kültür doğacak”tır

Şenol Erdoğan # Moda 2007-2009


Edebiyat ve İktisat // Leon Felipe



Edebiyat ve İktisat

“ Ticaretten hoşlanırsanız, ben sizin efendiniz olayım”
-Satyricon.

Bir yeni lirayla satılan kitaplar dışında edebiyatımızda ekonomiyle ilgili bir şey yoktur. Cimri adamlara, hovardalara, mirasyedilere, sonradan görmelere rastlarız romanlarda ama herhangi bir iktisadi modelin sunulduğu, tavsiye edildiği bir roman, öykü, şiir yoktur. Komünizm ve Marksizmi anlatmaya çabalayan romanlar ve düz ya da eğri metinlerle şiirsel anlatımlara kaymış yazılar, şiirler ipe sapa gelmez, ucu sonu kopuk sökük iplerdir. Bu iplerle kuyuya inemezsiniz.
Ekonomi, klasik girişi yaparsak eğer, eski yunanca oikonomos kökenli, ev idaresi anlamına gelen kelimeden türer. Oikos ev, nemein idare anlamındadır ve 17. yy. da devlet kaynaklarını idare etmek anlamında ekonomi kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Kahrolası 17. yüz yıl! Rutubetli, karanlık, derin ve berbat kokan bir kuyudur: Hollandalılar East Indian Company’i ardından da daha sonra aynı yüzyılda İngilizlerin ele geçirmesiyle New York adını alacak Yeni Amsterdam’ı kurdular. Londra’da büyük veba salgını yaşandı. Bu nedenle de Yeni Dünyaya göç arttı. Uluslar arası acımasız ticaretler yapılabilmesi için Hudson Bay gibi büyük şirketlerin temelleri atıldı. Tokugawa hanedanı Japonya’yı yarattı. Güney Afrika’da Cape Town kuruldu. Din ve dine bağlı sömürge savaşları başladı. Köprülü ailesi Osmanlı’da devlet ve Nakşibendî geleneğini sağlamlaştırdı... Edebiyat ve felsefedeyse Defoe, Shakespeare , Racine Ve Milton; Bacon, Hobbes, Galilei, Descartes, Spinoza, Kepler, Newton ve yetmezmişçesine Leibniz, Pascal ve Locke var oldu. Kuyunun duvarlarını sağlamlaştıran bilgileriyle bu can sıkıcı yüz yılı yücelttiler.
Kağıt para bu yüzyılda kullanılmaya başlandı. John Law modern bankacılık sistemini Fransızlar da merkez bankasını kurdu. Modern matematiğin temelleri atıldı. Logaritma, hesaplama cetvelleri ticaretin hızını arttırdı. Bilimin baş döndürücü gelişimi burjuvazinin kullanımına sunuldu. Aydınlanma değil, aydınlatarak ele geçirme çağı başladı. En kötüsü de tüm bu icatların arasında tabi ki kısa zamanda yaşama sızan saat oldu. Böylece gün ve gece daha sık bölünerek köleler verimli kullanılmaya başlandı.
Saatin başka ne işe yaradığını hep merak etmişimdir. Her neyse, tüm bu olup bitenlerin Robinson Crusoe’da bir yeri olmalıydı. Tekrar göz attıktan sonra kitaba az çok parayla ve Cuma ile arasındaki tek yönlü saçma sapan ticaretle ilgili bir iki sayfaya rastladım. Shakespeare ise ticaretle yazı tura veya Venedik Taciri dışında sıkı fıkı olmamıştı. Buna itiraz edebilirsiniz tabi ama bir işe yaramaz. Ekonomik yapıların edebiyatta hiç yeri olmamıştır, diye bir çıkarım yapmıyoruz burada. Vahşi kapitalizmin dönüştürdüğü, para hırsıyla kör olmuş insanlardan Camus bile bahsetmiştir. Yazının konusu insan değil: İktisat. Bu yüzden kuyunun derinine bir göz atmakta fayda var. Burada, bu kör karanlıkta aç insanlar birbirlerini yiyorlar. Acımasızca aşağıya sarkıtılan kovanınsa başta yazdığım gibi ipi kopuk. Yeni bir ip yapmayıysa düşünen kimse yok. Edebiyatçılar yoksulluğu ve açlığı malzemeleri olarak kullanırken, varlıklı seçkinler yahut şanslı çarpık bacaklılardan oluşan iktisatçılar sosyal yapılar üzerinden hala kendi durumlarını, krizden nasıl kurtulacaklarını tartışıyor ve kuyuda birbirlerini öldüren “gerçeğe ihtiyacı olan insanları” anımsamıyorlar bile.
Sait Faik’den Orhan Kemal’e, Nazım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e, Kerim Korcan’dan Nevzat Çelik’e, Ayhan Geçgin’den Elif Şafak’a gelebiliriz artık. Adlarının ve soyadlarının toplamı on bir harfi geçmeyenlerden bahsederek iktisadi davranıyorum. Bu yazarlar, şairler zenginlerle yoksulları anlatmışlar, paylaşımın yahut bireyleşmenin ölüm kalım savaşında ya da sadece hayatta kalmak probleminde önemli olduğunu göstermişlerdir. Para, parasızlık; din, dinsizlik, aşk ve ölüm, ihtiras ve keder, devrim ve karşı devrim... Uzar gider. Fakat hiçbirinde ekonomiye rastlanmaz. Neyse ki dünya edebiyatı da böyledir de mevzuyu genleştirebiliyoruz. Ama kuyu halen dar ve dibinde can çekişenler var.
Senede beş milyon çocuğun açlıktan öldüğü bu kuyunun duvarlarını sağlamlaştıran ve ipini sadece ucuz iş gücüne ihtiyacı olduğunda aşağıya sarkıtan iktisat dünyasında akıl dışı sistemler kullanılırken edebiyatçılarımız bu tuhaf kör, sağır, dilsizler kâinatına göz atmamıştır. Bir şeyler aşkına! Tam dört yüz sene oluyor. Bir yazar dahi bu ekonomik insanın zihnini ortaya dökemedi. Varsa yoksa böyle zatların basit insansal duygulanımları, pişmanlıkları, vicdan muhasebeleri, korkuları, yenilgileri ve zaferleri vesaire anlatıldı. Gel KÖR ki ne menet yaratıklar olduklarına dair bir ip-ucu bile yok. Dört yüz senedir Dünyanın altını üstüne getiren tefecilikten, kodamanlığa, toprak ağalığından kerhane patronluğuna her şey anlatıldı sanılıyor fakat yumuşak yastıklarına gömülmüş bu endamlı insanlardan iz yok. Bir tane bile ciddi kapitalistin, si i o’nun yaşamını “gerçek” anlatan metine rastlayamıyoruz.
Daha da kötüsü, son yüz yıldır hiçbir sistem gözle gözükebilir, aklıselim bir iktisadi yöntem sunmadı insanlığa. Edebiyattan geçelim ve kervanı yine aynı yüz yılda yani 17. Asırda diyar diyar salınmış Evliya Çelebi hazretlerine getirelim. Aslında bu seyyah yazdıklarını Kabala yayın evinden çıkmış son halinde biraz okuyabilseydi, ne damdan dama atlayan maymunları yazardı ne de haydutlarla cami minarelerini, sadece simsarlarla onun döneminde Osmanlı’da gavurlara verilen ticaret haklarını anlatırdı. Tabi böyle bir şey olmadı. Zaten tüm edebiyatın içinde seyyahlık da muteber yerini memleketimizde alamamıştır lakin bu başka bir hadise. Yazmak istediğim, günün edip tayfası yoksulluğun ve zıttının şemasını çıkartırken, bunun nedenlerinden, oluşumun kökündeki sakatlıktan ve çözümlerinden bir satır bile bahsetmiyor. Kasıklarındaki yük çok fazla mı nedir? Bilmiyorum artık. Olgunluk çağına gelmiş bir oğlan gibi davranmanın faydasını sadece kelime tüccarları görmektedir. Yazının başkalarının gizlerine burnunu sokmak, tehlike demek olduğunu unuttuğumuz için mi nedir, mesela günümüz tabiriyle gerçekte hiçbir ekonomik model yaratmamış olan Atatürk’ün rakısı dışında bir düş gücü olduğunu konuşamıyoruz. Batının sermaye hareketini kopyalamaya yatkın Bayar davranışlarıyla, Peker’in savunduğu devletçiliğin bir asker için ne anlama gelebileceğini de bilmiyoruz. Ya da Kurtuluş Savaş’ından hemen sonra İtalyanlara işletmesi verilen demir çelik tesislerinin emperyalizme karşı verildiği iddia edilen savaşı ne hale soktuğunu tartışamıyoruz. Bunun yerine edip tayfanın nüktedanlıklarıyla uğraşıyoruz. Ben genelde böyle masalardan kalkar ve sinemaya giderim. Bana daha gerçekçi gözükür ekran perdesindekiler. Öyle ki açlıktan niteliklerini yitiren halkımın gözlerime bakarak bana “ GERÇEK NEDİR?” sorusunu yöneltmelerini de bu sayede engellerim. Yüzü sadece propagandaya dönük koltuklarda oturduğunuzda, ekrandakinin iyi yahut kötü olması önemini yitirir. Hala onu tartışmaktayızdır çünkü. Onu tartışanlar, onu bir yere koymaya çalışanlar vardır. Bizse sadece propagandalarla idare ederiz. İktisat budur işte. Memleketimiz de Avrupa’nın en büyük ekonomisi Alamanyanın vaziyeti radyolardaki kısa bir haberle geçiştirilir: On bin kişi işten çıkartılacak. Biz de on milyon işsiz olduğu için bu rakamla pek ilgilenmeyebiliriz elbette. Bunun yerine depo fazlası olan kitapları üç yeni liraya almanın keyfini sürebilirim. Kendi adıma yazıyorum, işlerini kaybeden finans çevresi umurumda bile değil. Fakat olmalı. Bu çevre kendine yeni bir iş alanı yaratmakta gecikmez. Daha fazla aç, daha fazla ölüm mottoları olabilir. Kuyu gittikçe kalabalıklaşıyorken, Afganistan’da ne olduğunun da artık pek önemi kalmadığını fark ediyor musunuz? Şiddet ve iktisadi buhran eküri atlar gibiler. Aynı ahırda yetiştiriliyorlar.. Sahipleri aynı. Hangisi yarışı önde bitirirse bitirsin kazanacak kişi, kurum aynı. Finans ve silah!
Sibel Danende bana Bâtınilerin ve Rintlerin bir tartışmasını anlattı: “Batıniler Tanrıya giden yolun ondan korkmak olduğunu, Rintler ise sevmek olduğunu iddia ederler” dedi “ama her ikisi de tek bir amaca hizmet eder, tanrıyı yüceltmeye.” Devleti yüceltmenin de yöntemi onun kurucusunu tartışmaktır. Ekonomiyi yüceltmenin yönteminin de ekonomiyi tartışmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu kadar önem verilen başka bir şey pek yok Dünya’da. Artık tanrılar bile bu kadar sık çıkmıyor insanların karşısına. Sadece liderler ve devletler yüceltiliyor, haliyle ekonomi. Çünkü siyaset geldiği kök itibarıyla at bakıcılığı anlamına gelir. Politikaysa kent yönetimi anlamındadır. Yani yönetici vardır işin içinde. Edebiyattaysa... Yöneticiler, yönetilenler vardır. Bunların arasındaki ilişkiler anlatılır, bayram tatilleri, savaşlar, mistik hikâyeler, kuyular, bir sürü öğeyle birleşerek insanı tanımlamaya uğraşır.. İnsan nihayet iktisadi bir hayvana dönüşür. Bu hayvanın ihtiyaçları belirlenir. Son genellikle hep aynıdır: Kuyuyu yaratan kuyunun dibindeki yerini alır. Acı çeker ve ölür. Ya gerçekte? Ticareti seven insanların efendileri opal havuzlarında yüzerken ne kadar susuzluk çekiyorlardır acaba? Bunu anlatan bir romana ölmeden önce tesadüf edebilecek miyiz? Karakterinin farklılığından dolayı herkesin nefretini kazanmış bir insanı anlatan roman yazmak zordur. İnsancıl olmaya çalışan bir edebiyatçı evet, nasıl oturup da nefreti anlatabilir. Ben Stephen King’den bekliyorum gerçi böyle bir şeyi ama umudum yok yine de. O bile bunun altından kalkamaz sanırım. Evet, uzun bir süre daha sinemaya gitmem gerekecek sanırım. Çünkü farkındalık yetmiyor. Aç insanlar, kuyunun dibindekiler “gerçeği” nihayet açlıkla merak ediyorlar. Onlara bunu anlatabilecek birileri çıkarsa şanslılar. Bu bir peygamber de olabilir. Naipaul gibi bir yazar da. Kim bilir? Kötülük dedikleri şey aslında sadece basit bir yanlış anlaşılma olmasın yeter.


Leon Felipe


“VAHŞİ BATI” üzerine // Özcan Doğan



“VAHŞİ BATI” üzerine

“Peki, bir yabancı gibi davranmak istedikleri halde kalmak zorunda olanlar ne yapar?”
Yekta Kopan’ın “Vahşi Batı” adlı kısa öyküsü bu kısa ama uzun cümleyle biter; bitmek zorundadır ve esasen bu cümleden sonra bir şeyler yazılma ihtimali de yoktur. Dahası, muhtemel bir sonrayı imkansız kıldığı gibi, buraya kadar yazılanları da yadsır, geçersiz kılar. Kasabadan gelip geçen bir yabancı gibi davranabilme arzusu, anlatma ihtiyacını ve yazıyı da ortadan kaldırır. Ancak ortada bir zorunluluk vardır ve öykü de bu zorunluluk sayesinde kendini var eder.
Yazıya dökülmemiş bir dış dünyaya dair tanıklığın verdiği huzursuzluk ve uzaklaşma duygusu anlatma ihtiyacıyla birleştiği anda kendi kendini imha eder ve yaşanan bu inflakın sonucunda bir ürün olarak bu paradoksal anlatı ortaya çıkar. Anlatma ihtiyacı, olanaksız hale gelen uzaklaşma duygusunun yerini alır. Arzuyla zorunluluk arasındaki çatışmanın ürünü olan bu ihtiyaç, edebiyatı paradoksal hale getiren ama bununla birlikte onu mümkün kılan olmazsa olmaz bir şeydir.
“Vahşi Batı”’da, böyle bir paradoks sonucunda ortaya çıkan bir anlatım söz konusudur ve bu nedenle anlatıcı gibi okur da aynı zorunlulukla baş başa kalır. Anlatıcıyı anlatıma iten gerçekliğin okurun gerçekliğiyle birleşmesi, okuru o yazıyı okumak zorunda bırakmıştır. Her ikisi de aynı çaresizliği yaşamaktadır. Gitme arzusu kalma zorunluluğuyla karşılaştığında yazı ortaya çıkmıştır; buna paralel olarak da, istek ve zorunluluk arasında aynı bölünmeyi yaşayan bir başka anonim özneyse okura dönüşmüştür. Öykünün son cümlesi bu çatışma sonucunda yaşanan ikili dönüşümün bir ifadesidir. Anlatıcının ve okuyucunun maruz kaldığı bölünme bu son cümleyi de birbirine zıt iki parçaya bölmüştür. Bu durumda, olmaması istenen bir yazı, olmak zorunda kalmıştır.
Öykünün son cümlesinde kader ortağı haline geldiği görülen anlatıcı ve okur, anlatılan kasaba hikayesinde de yan yana gelir. Kasabanın kahraman şerifi haydut çetesiyle savaşa soyunurken, kasaba halkı kişisel çekincelerle geride kalmaya karar verirler. Bunlar etliye sütlüye karışmayan ve kalmaktan yana olan rahat okurlardır ve bu öyküyü okuma ihtimalleri de yoktur. Bir başka kasabada yaşayanlar ise şerifle birlikte haydutlara karşı savaşma arzusundadırlar, ama ne yapacaklarını bilemezler. Bunlar, gitme arzusuyla kalma zorunluluğu arasında belirsizliğe itilen huzursuz okuyuculardır; bu öykünün çaresiz okuyucuları. Onlar belki birgün gitmeye cesaret edebilirler, ama gidemeyeceği kesin olan biri varsa o da kasabanın şerifidir. Şerif olarak kasabaya saplanıp kalmıştır; kasabayı, içinde yaşadığı dünyayı onarmak için çabalar durur ve bir bakıma kendini buna mahkum etmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, kasabanın kahraman şerifi öykünün anlatıcısıyla örtüşür. Anlatıcı bir zorunluluğuna boyun eğmiştir ve kalıp anlatmaya karar verir. Bunu yaparken, gidebilmeyi başaran “gizemli yabancıların” ardından bakar arzuyla; ve kıskanmaya varan bu büyük arzu, yazı biçiminde kristalleşen bir tür ağıta dönüşür. Kalmak söz konusu olduktan sonra, yazının kendini var etmesi kaçınılmazdır. O halde cevap açıktır: “…bir yabancı gibi davranmak istedikleri halde kalmak zorunda olanlar”, anlatmaya başlarlar.

Özcan Doğan


Egzersiz (Eğil Biraz!..) // Sibel Danende





EGZERSİZ ( EĞİL BİRAZ !)

Dostum dik dur diyor bana
-ayakta mı?
Ayakta!

Kasılı tut karın kasını
Çeneyi içeri çek şaklat dili
Tut nefsini
Dik dur!

Boş bulunma sakın yersin kroşeyi
Engel koy, ateş et ağızlarına
Kazanabilirsin bu yakın muharebeyi
Sen dik dur!

Bir hindi gibi kabart tüylerini caddede
dik ibiğini dimdik dur!
dikil şu boşlukta yukarı gökdelen gibi
Ve kaldırım gibi uza!
(eve gidince yani, yalnızca eve gidince uza)

Dik dur ! Sen şimdi kendini uyandırmak için
Kendi sırtına konmuş
Bir at sineğisin dik dur!

Dik dur kalçalar! dik dur ey göğüs!
Dik dur ey acı!
Dikdur, sözlerinin ardında, saklan.

Dikdur diyor bana dikdur,
Dikdur ey boş çuval!
İçine mızrak sığdıracağız senin.

Dikdur dikdur !
Dikduran her şey gibi
Sokacağız seni belki bir şişko zenginin kıçına.

Sen dikdur bozma istifi !
Biz balık istifi yapacağız
Az ötede soğuk gözlerini.

Dikdur dikdur !
Güneşte pişireceğiz taç yapraklarını.

Dikdur!
Gölgeni yutacak yengeç dönencesi.


Dik dut başını! bak böyle daha seksi,
Ensefalonunla sevişeceğiz az sonra.


Dikdur ey dik yakalı süvari !
Kazağını atının içine sokacağız, boynunu ağzına vereceğiz

Dikdur dik duran bir üçgen gibi !
Dik dur üç tarafın lağımla çevrili.

Dikdur bir lobut gibi !
Biz topu birazdan göndereceğiz.

Dik dur diyor bana dostum, dik dur!
Dik duran bir seccade gibi.

Dikdur bir başak gibi başı/n/boş !
Biz buğdayını daima lüpleteceğiz.

Dik dur ! Dikdur ey duran varlık !
Seni sermayeye ekleyeceğiz.

Dik dur diyoruz dikdur bu bir emirdir !
Diklenirsen seni bi güzel döveceğiz.

Dikdursana! Dikdur diyoruz sana dana!
Dikduran danayı canavar yemez, seni tütsüleyeceğiz.

Hmmm…
Dikdurmayı öğreteceğiz sana
Durmazsan eğer
Sırtına haç, boynuna iğne takacağız.

Dikdur şindi!.
Baş dik omuzlar hizada yüz karşıya dönük
Donuk!
Ayaklar bitişik kollar iki yanda
Kelepçelik,
Yürü !

Sen dik dur, bozma ipi !
Biz tekmeleyeceğiz sandalyeyi.

Aç alnını, dik başını, dikdur !
Az sonra alnına enayi yazacağız.

Sibel Danende


L-u-t Kavmi Kente İnerse!..// Hamuş




"Bulanık olmayan, tek-anlamlı işaretler ve otomatik ikili sınıflandırma arayışı var olan iktidarla çok açıktan bağlantılıdır ve aynı onun gibi eleştirilebilir…” Internatinale Situationniste-arşiv belgeleri


Eski bir deyimdir: ”tıpkı Lut’un eşi gibisin”!..aslında Lut’un eşi sadece halkının bıraktığı “radikal” izleri takip etmişti, kendini hep masum ilan etti ama bir türlü içinde bulunduğu “aşkın” durumu ve onun sonucu oluşan haz ve ardından günümüzde “sefahat” olarak adlandırılan ve aslında “sefih” sözcüğü kökenine dayanan bir çeşit “divaneliği” ve terimin nihai menzilini asırların zihnine bir türlü anlatamadı. Biçimsellikten öte bir yaşam tarzının izdüşümünde yol alan, tıpkı tarihi Pompei üslubu gibi..
Dostoyevski’nin “suç ve ceza’sı, “haz ve ceza” biçiminde yazılmıştı: Her şey ”birdenbire” oldu ve “anında sönüveren” bir meşale gibi bir yok oluşun öyküsüydü, olup biten her şey..
Her iki halk ve anlayış bütün “kadim” metinlerde sert biçimde lanetlenmiş, mürtet (red edilmiş) ilan edilmişler.
Oysa 1968 kuşağının ulaştığı “oyun-vari” “uç” varoluşa, bu “lanetlenmiş” kavimler binlerce yıl öncesinden ve çoktan ulaşmışlardı bile. Sümer, İon, Hititler, Hurriler vs..medeniyet bahçeleri bu tarihi zincire eklenen (felsefi) halkalardı; gidebildikleri kadar gittiler, yoruldular..düştüler, düşürüldüler…Atina okulu ve sonra Diyonysos izleği çok sonralar ortaya çıkar. Günümüz düşünce ekseni, tarihi aklı gereğince eleştirmez, her şeyi, her radikal, aykırı mitolojik kökeni Roma ve Atina okuluna bırakarak kendini kurtarır.
“Adalet, Demokrasi, Özgürlük, özgünlük, Kanun ve nerdeyse politik teori dahil tümü, ama tümü Atina’nın keşfidir” der Avrupa zamiri. Batı dünyası aykırı yaşam, aşkın yaşamın gün doğumunu da hiç sıkılmadan hep aynı yer olarak gösterir. Oysa Atina okulunun yarım adım ötesinde kirli, pis bir ahlak idealizminin savaşı verildiğini es geçer çağdaş tarih. “Hakikat ve Suret” sloganı o yıllarda Atinalıların dilinden düşmezdi gelin görün ki hakikatten boşaltılmış bir savurganlıktı bu slogan ve bilimin ilerleyişini tam 2000 yıl geciktirdi. Sonunda olmadık yakıştırmaları, iftiraları Sokrat’a yükledi, onun eleştirel duruşu ölüm cezasıyla taçlandırıldı.
Sümer, İon,.., girizgahı ve onca söylence, tarihi kanıtlar ve aktarımlar ve mitolojik kaynaklar neyi anlatır durur ki? Her tür sınırdan arınmış bir yaşam biçimini mi?-daha fazlasını-belki!..

‘ 68 baharında Paris’in orta yerinde o meşhur heykelin yüzüne örtünen kırmızı eşarbı hangi rüzgar oraya savurmuştu? Yoksa 1950’li yılların sonunda sahneye çıkan lettrist Inernational mıydı ilk tuğlaları yerleştirenler? O hakları, haklılıkları 1968 sürecinde en çok gasp edilenler, unutturulanlar, 68 baharında eğer Sitüasyonistler’in dile getirdikleri olgular, o eleştirel düşünce ve dil, sonra iktidarların çarpıttığı sözcükler iş yapar hale getirtilseydi, yine onların deyimiyle aynı iktidar odağı ”çalıntı mallarla” (terimler, kavramlar, kuramlar) asla beslenemezdi, çünkü 68’in ruhu buna çok müsaitti ve öyle de oldu. Pier Paolo Pasolini’yi kim eleştirirse eleştirisin, 68 baharı konusundaki görüşleri ve bu hareketi ironik gülüşlerle karşılayan tavırlarının büyük haklılığını bugün kimse inkar edemez.

Karga-art sergi salonu çoğunluğunu S.E.T(Sürreal Eylem Türkiye)üyesi ve K.U.P(Kadıköy Underground Poetix) desteği-katılımıyla oluşan sanatçı listesiyle “Müstehcen” başlıklı sergi ve performansa ev sahipliği yaptı. Sergi Rafet Arslan ve Şenol Erdoğan’ın koordinasyonunda gerçekleşiyor (15 Mayıs-31 Mayıs 2009).
Karga-art’ın son dönelmedeki en “vurucu”,”çarpıcı” sergilerinden, etkinliklerinden bir tanesidir bu sergi.
Bu etkinlikte Walter Benjamin’in dediği gibi “dişi satirler ve su perileri “ anlatılmıyor çünkü onlar artık ‘insan ailesinden değiller’ ve hiç bilinmeyen bir kaya parçasına bırakılmışlar.
Ne de Baudelaire’nin taptığı o “gece kubbesi” kadınlar vardı, ama onun “ kederler vazosu” ve “büyük sessiz kadınları” olarak adlandırdıkları oradaydı. Performansın ilk sahnesinde aynanın karşısına geçerek, yalancı tüm aynalardan doğruyu talep eden bir kadın daha vardı…ve Kafka’nın “dönüşüm” yapıtından fırlayan bir başka varlık daha, izleyicilerin rahatını, huzurunu bozan, dikkati özellikle dağıtan “varoluş”.
Performans üzerine şunları aktarabiliriz: içeriği, performans katılımcısı sanatçıların çabası, tek sözcükle her anı, her karesi olağanüstüydü. Sahne etkinliğinin bir bölümünde yine-adeta- Walter Benjamin’in “Doktorun Gece Çanı” adlı kısa yazısının canlı provası sahnelendi:
“Cinsel tatmin insanı sırrından kurtarır. Bu sır cinsellik değildir ama cinsel tatmin sayesinde, belki de sadece onun sayesinde-açıklığa kavuşmaz-tahrip olur. Sır, insanı hayata bağlayan zincire benzetilebilir. Kadın bu zinciri koparır; erkek, hayatı sırrını yitirdiğinden artık ölmekte serbesttir. Bu sayede de bir yeniden doğuma kavuşur. Nasıl sevgilisi onu annesinden büyüsünden kurtarırsa, kadın da onu Toprak Ana’dan kelimenin tam anlamıyla koparır-doğanın gizemiyle örülmüş göbek bağını kesen bir ebe..”

Sahnenin hemen yanı başında sanatçılara canlı sunumlarıyla eşlik eden müzik grubunun(ZIBIKA: doğaçlama müzik..) çalışmaları performansa (Sarkık Solucan-grubu) ayrı bir renk ve değer kattı.
Yerellikten evrensele uzanan def, ney, santur, gitar ve vurmalı çalgılar beşlisi bir ucu arkaik döneme varan nota birikiminden izler taşıdılar izleyicilere.
Bir kavram, üstelik bizim topraklarda bunca sorunlu, hala anlaşılmaz bir sözcük olarak duran “Müstehcen” kelimesi(yara) ancak bu kadar her türlü “ucuz” kışkırtma durumdan sıyrılarak, ayıklanarak anlatılabilirdi. Bu kentte bir Bienal süreci için milyonlarca doları ber-hava eden zihniyetler keşke gelip bu her türlü maddi destekten, gürültüden, reklam şamatasından, kent direklerine asılan reklam bombardımanından yoksun biçimde gerçekleşen bu mükemmel sunumu görebilselerdi… Ve bir grup genç sanatçının nasıl da yürekleriyle, magma fışkıran varoluşlarının her zerresiyle sergiledikleri performansa bir “tanık” sıfatıyla dokunabilselerdi. Doğrusu insan şunu da düşünmeden edemiyor: iyi ki bu kuşak Bienal’in içi boşaltılmış kavramlar ve kuramsal yönelimi göz ardı edilmiş ve artık sanatın “öteki” yüzüne katkıdan arındırılmış başlıklarından uzak ve bağımsızca duruyorlar.
”Diklenmek” gerçeklik sınırlarında “yalan” perdesini ancak böyle yırtabilir.
Ten ve Kutsal, Ten ve Anlatım, Ten ve Parçalanmışlık, Ten ve İnkar, güç ve haz, haz ve sefahat, Ten ve İtiraz, Ten ve İsyan ve bütün bu kavramlar asil bir soyutlamayla ve yer yer alegorik anlatımlarla alışık sinekadrajın dışına taştı durdu..
Ve sonunda tek bir soruya indirgendi tüm süreç, performans’ın en can alıcı, nirengi sahnesi olarak çıktı karşımıza:
Kadın soruyor:
-“Ben” çok mu komiğim?
Erkek bir köşeden haykırarak yanıtını yapıştırıyor : “sen müstehcensin!”
Burada kullanılan “müstehcen” kelimesini biz sözcüğün kökenine atıfta bulunarak “açık, saçık”,”edepli” olmayan anlamında değil, “noksan”, “kusur” kökenine ters bir vuruş ve işaretle bir çeşit kusursuzluk durumunu, dışlanmanın kazındırdığı mahcubiyetin farkındalığıyla algılıyoruz.
Bu sahne aslında binlerce yıllık bir hesaplaşmanın da aynası idi.
Ne ki teori hazzın analizinde inanılmayacak öçlüde bir eklektisizmin içinde geziniyor hala.
O sahneyi, ve kadını hala “noksan” gören ve onu sadece sistemin acımasız dişlisi arasında harcayan ve her türlü insani algıdan, olgudan arındıran bakışla bir haz ve reklam “unsuru” olarak gören neo liberalizmin foyasını cesurca tokatlamaktı. Sorunun sınıfsallığına işaret ediyordu. Rosa Luxemburg’un serkeş ruhunu canlı tutma manevrasıydı.
Öte yandan, cinsel olan, sanatın temelinde yatmakta ve hem sanatçının kaderini hem de onun eserinin karakterini belirlemektedir. Bu bakış açısını yoğunlaştırırsak ne görürüz? Sanatsal biçimin etkisi tamamen kavranmaz hale gelir.
Bu etki aslında vazgeçilebilecek ve özel bir öneme sahip olmayan bir ek olarak kalmaktadır. Bu durumda yukarıda işaret edilen haz ise adeta sadece bilincin kendi içinde katlanmasını ve kendi kedine karşı koymasını hazırlar, işte tam bu noktada trajediyi görür ve yaşarız, fakat aynı zamanda kendi kendimize bunun gerçek olmadığını, sadece görünüşte olduğunu düşünürüz. Ve asıl haz kaynağı bir bilinç durumundan diğerine bir geçişte yatmaktadır. Sanatsal olan ve sanatsal olmayan performansı, içindeki öykü farklılığı gösterir, plastik sanatlar ortamımızda benzer etkinlikleri ve boş laflar, uzun pornografik duruşları da ortam çok gördü, tümü bir türlü tatmin olmamış ve doyurulmamış arzuların, ölçüsüz isteklerin türeviydi. Estetik hazzı vurgulayan kıvılcımlar ise sanatçıda da, izleyicide olduğu gibi gerçek haz kaynağını gizleyen fakat bu haz kaynağının etkisini de güvence altına alan ve güçlendiren sadece bir ön haz olduğunu açık bir dille ifade eder…

Sergiye eşlik eden bir diğer görsel şölen ise dijital ortamda hazırlanan bir kısa filmdi.
Filmi genç ve umut vaat eden sanatçı Zeynep Özkazanç hazırlamıştı. Bir bebeğin anne rahminden çıkarken attığı çığlığa ve insanoğlunun serencamına derin ve anlamlı (psikanalitik) bir yorum getiriyordu...Video Art’ı bir kulakları tırmalayan gürültü nesnesi değil, tam tersi görsel ve düşünce akışı şölenine dönüştüren bir olgu olarak algılayabilme potansiyelini gösteriyordu.

Sergiye yapıtlarıyla katılan tüm sanatçıların işleri bir bütünün parçaları gibi, sergi başlığını tam-eksiz olarak dolduruyor.
Arjantin’den katılan üç sanatçının(birer işleri) yapıtları sergiye ayrı bir “tat” katıyor.
Türkiye’de sessiz-sedasız ve kuru gürültülerden uzak çok iyi işlerin gerçekleştiğine dair en önemli kanıtlardan bir tanesi işte bu sergi ve performans bölümüdür…

HAMUŞ

* * * serginin-etkinliğin görselleri * * *









Borges Defteri / E Kitap Proje (III) : Howl // Uluma-Çev.Şenol Erdoğan


Ülkemizde şiir çevirisi ekseninde, üzerinde durulacak, hep anımsanacak türden işler yapılıyor. 1950'li yıllarda Amerika devletinin tek, ama tek çekindiği ve korktuğu muhalif Şair Allen Ginsberg'in unutulmaz "Howl" (Uluma) şiirinin tam, eksiksiz ve kusursuzca çevirisi işte o sözünü ettiğimiz türden (bizce çok önemli) bir çalışmadır...Howl'ın tamamını dilimize kazandıran Şenol Erdoğan'ın Allen Ginsberg'ı tanıtan yazısıyla beraber "Neden Howl" gibi bir öznel sorusunun yanıtını da bu yapıtta bulabilisiniz...//defter
"Allen, dünya ile uğraşıyordu; Allen, Amerika’yla, Başkanla uğraşıyordu; yaşasaydı şimdi Allen Iraktaydı ve göt deliği Bush ile uğraşıyordu; Ginsberg makine çağıyla boğuşuyordu. Deliydi, delirmiş ya da delirtilmişti: sadece rüyalarında Blake kendisine şiirler okuduğu ya da Wittman’ı süpermarkette gördüğü için değil. Öte yandan onu delirten şey dünyaydı, âşık olduğu “koca oğlan Amerika”ydı. Allen’ın deliliğini psikanaliz sonlandıramazdı elbet, doktoru kendisine sürekli olarak “sen normalsin” diyordu; “Bingo! normalim” dedi Allen, o zaman durum çok basit, “ben normal olansam dünya delirmiş durumda..."

Şenol Erdoğan

HOWL // ULUMA
E-KİTAP:(kitabı okumak için kapak resmine tıklamanız yeterlidir, sayfaları monitor kenarındaki işaretlere dokunarak çeviriniz... )


Kitabı indirebileceğiniz Link:

Book(Allen Ginsberg-HOWL) Download By MediaFire 250 kbps-1MB

Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..

iyi okumalar,
BORGES DEFTERİ













Kafkaesk x(I)x


Image and video hosting by TinyPic


14 Mayıs: Cenk Koyuncu gider...


Image and video hosting by TinyPic
Şair Cenk Koyuncu'yu 3.ölüm yıldönümünde "özlemle anıyoruz...
Onun (el yazısıyla) "Seferi Dalga" şiirini defter arşivinden çıkararak okurlarıyla paylaşmayı uygun gördük şiiri konuşsun bugün..
SAYGIYLA ANIYORUZ...
BORGES DEFTERİ


Borges Defteri E-Kitap /Proje II/ Çağlar Tanyeri


"Direnmenin Estetiği" Üzerine Gözlemler// Çağlar Tanyeri
Borges Defteri E-Kitap /Proje II/ 2009

Yazar, Şair, Çevirmen ve Borges Defteri sitesinin ilk yazısının yazarı(
modernite ve modernist edebiyat üzerine düşünsel bir çerçeve denemesi) Çağar Tanyeri'nin Peter Wiess'ın ünlü romanı
"Direnmenin Estetiği"(Yapıtın Türkçe çevirisini Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay gerçekleştimiş-YKY'dan 2005 yılında çıktı kitap) üzerine öznel gözlemlerini, düşüncelerini içeren yapıtı defter okurlarına sunuyoruz...Kitabı buradan rahat biçimde okumanız ve arşivinize indirmeniz için iki farklı biçimde sunuyoruz. Buradan-siteden okumak için: kapak resmine tıklamanız yeterlidir, sayfaları monitor kenarındaki işaretlere dokunarak çeviriniz...


Kitabı indirebileceğiniz Link:

Book(Direnmenin Estetiği) Download By MediaFire 250 kbps-1MB




Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..

iyi okumalar,
BORGES DEFTERİ






Orhan Kemal dostu Sait Faik'i Anlatıyor..//defter


Büyük ustamızı ölümünün 55. yıl dönümünde anıyoruz../defte

Orhan Kemal dostu Sait Faik'i Anlatıyor:


Dostluğumuzun öyle on beş, yirmi yıllık geçmişi olmamakla beraber, diyebilirim ki
zaman zaman canciğerdik. Zaman zaman, çünkü belli olmazdı.
Takışıverir, birbirimizi kıyasıya iğneler, günler, haftalar boyunca konuşmazdık.
Yolumu değiştirdiğim, aynı işi onun yaptığı da olurdu. Böyle günlerden bir gün, Parmakkapı'da yüz yüze geliverdik. Bu o kadar ani oluvermişti ki ne benim ne de onun yolumuzu değiştirivermemize vakit kalmamıştı. Durduk. Çaresiz:
-Merhaba, dedim.
Gülümsedi:
-Merhaba.
-Nasılsınız?
Bir kahkaha attı:
-Teşekkür ederim efendim. Siz nasılsınız?
Sonra koluma girdi:
-B..k!Nasılsınızmış...Bu ne kibarlık ulan?



* * *

Bir gün meserret kahvesine öfke içinde geldi. Nasıl küfrediyordu sormayın. Adamın biri, bilmem ne dergisinde Sait'i metheden bir yazı döktürmüş. Ahmet Rasim'le mi, Ahmet Mithat Efendi'yle mi ne birisiyle mukayese ediyor, bir biçimine getirip benimle Samim'e de veriştiriyormuş.


-Peki, dedim, niçin kızıyorsun? Seni methetmiş adam, fena mı?
-Bırak be, dedi. Olmadığım gibi gösterilmek istemem. Beni methedecekler diye size vurmaya ne hakları var?



* * *



Sisli bir kış günü, Gülhane parkının ıssız yollarında bana anlattıklarını hatırlıyorum da...


-İstanbul, İstanbul, İstanbul...Sanıyor musun ki yeknesaklıktan ben de bıkmadım?
Ama ne yapayım? Anadolu ve Anadolu insanına dair çok az şey biliyorum. Bilmediğim şeye burnumu sokamam ki..

ORHAN KEMAL
(Haziran 1954)


KİRPİ ŞİİR 1. SAYISI ÇIKTI!..



Çekirdek Sanat “Kirpi Şiir” başlığı ile 14 mayıs 2006'da Antalya'da kaybettiğimiz Şair Cenk Koyuncu’nun anısını (3. ölüm yıl dönümünde) canlı tutmak için yeni bir şiir dergisi yayımladı.

Neden Kirpi Şiir ?

İçsel ve dışsal sınırları bilmek ama kabullenmemek için..
Yeni sözler ve yeni tercihler düzleminden şiir ülkesini selamlamak ve aynaların hafızasını zorlamak için.. Farklı renkleri ve anlayışları katıksız bir çağrı ekseninde karşılamak için..

Ve tüm zamanların Son Kişot’u şair Cenk Koyuncu anısını canlı tutmak için yola çıkıyoruz.

Kirpi Şiir’in her sayısı farklı ve “deneyimli” bir editör tarafından hazırlanacak ve tamamen sorumlu editörün tercihleri, seçimleriyle yoluna devam edecektir. Kirpi Şiir; şiiri dert edinen ve şiire gönül veren tüm şairlere açık bir pencere olarak kalacak…

Kirpi Şiir’in birinci sayı konuk editörü edebiyat ortamımızın tanıdık ismi şair Salih Aydemir.


1. Sayıda şiirleriyle yer alan şairler:
Salih AYDEMİR, Celal SOYCAN, Hüseyin ALEMDAR, Neşe YAŞİN, Ali AYDEMİR, A. Barış AĞIR, Ahmet ÇAKMAK, Berna OLGAÇ, Tozan ALKAN, Özgün E. BULUT, Yavuz ÖZDEM, Tarık GÜNERSEL, Metin CENGİZ, C. Hakkı ZARİÇ, Mustafa FIRAT, Derya ÖNDER, Binali DUMAN, Veysel EROL, Taylan ASIR, Volkan HACIOĞLU, Enver TOPALOĞLU, Asuman SUSAM, Ahmet Can AKYOL, Ayten MUTLU, Özgür DENİZ, Sadık YAŞAR, Yılmaz ARSLAN, Bayram BALCI, Çeviri: Ralph Waldo EMERSON, Volkan HACIOĞLU


Derginin yazı işleri sorumlusu edebiyat ortamımızın yakından tanıdığı bir isim Cavit Mukaddes, yayın koordinatörü Tuncay Takmaz, derginin tasarımı ise Savaş Çekiç’e ait.

Kirpi Şiir kitapçılarda ve sanal shop’larda..

Çekirdek Sanat
İstiklal Cd. Rumeli Han No:48 C Blok Kat:6 Daire:47 Beyoğlu - İstanbul
t: 0212. 2445197 m: 0533 667 1446 e: iletisim@cekirdeksanat.com


Akşamın Ninnisi.. // Federico Garcia LORCA


Image and video hosting by TinyPic


MARE NOSTRUM...





Bu gece tam saat 01:25 geçe ve yarın ve hep Deniz Gezmiş kalbimizde yaşayacak, yaşatacağız o yeryüzünün en şerefli, onurlu evladını..


SON MEKTUBU:
Baba,

Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.
Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.
Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.
Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.
Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…
Oğlun Deniz Gezmiş
6 Mayıs 1972, Merkez Cezaevi
________________________________________

MARE NOSTRUM

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

Can Yücel


OTOPİA // Ulus Fatih



Dün kral gelecek dedi, yarında kraliçe geldi, alfa beta ribozomları kirpiğini süslerken. Zaman da geriye akıyoruz, örüntüler çözünürlük konumunda, Wernicke alanı norefinefrin salgılıyor. Duygusal bellek yöresi amigdala; korku koşullanması yaratıyor, ısıl olgunlaşma istenmeyen safhada, güneşin uydusuyuz, Eridani ve Tarsis’den gelenler Elysium’da toplanıyor.Diyor ki lektörlerimiz, başka yerde, başkaca bir yaşam yoksa, bu tanrının başarısızlığı anlamına gelebilir ve sonsuzluk yoktur, çünkü sonsuzluk yokluktur. Matuyama terslenmesi, manyetik alanın değişmesi de üstüne üstlük. Yanal simetrili hayvanlarla komşuluk ediyoruz, silüryen dönemi canlılarına ilişkin öneriler can alıcı, Varu çökelleri ve pusulalara ilişkin tezler tanrı katında.Biliyor musunuz uygarlığımız organlarımızın içine yuvalandı, ‘Yakup otları çıldırtısını sürdürürken’ diye şarkılar söylüyor çocuklarımız, ya Sezar ol, ya yok ol tek atasözümüz, ama renk tanrısı ayrımcılık yapıyor, çiğdem sakallı, gülerek beş rakamının medeni durumunu soruyor. Mutluluk getireceği savıyla evinin girişine nal asan Haşepsut’a inanıyor musun buna, böyle batıl bir inancan var mı dedim, inanmıyorum ama, o inanmasan da mutluluk veriyormuş dedi. Geceleri evinden gelen gürültüler, boynuzlu ve yaşamaktan sıkılmış bir satirin çığlığı gibi.Tek bir zorluktan daha çoğu, asla bir defada çözülemez; yalnızca tek bir zorluk çözülemez, çünkü sorunlar zincirlemedir diyen iki ayrı cinsiyetimiz var; doğru bir savın tersi yanlış bir savdır, derin bir gerçeğin tersi ise gene derin bir gerçektir diye savlaşan üçüncü cinsler de savaşımı sürdürüyor. İçlerinden biri atomlar temas etmediği sürece dokunmak diye bir şey yoktur dedi. Karbonifer balina ile bir uzay yelkenlisi aquariumda çarpışsa, ikisi de yara alır, ama cansız madde ile canlı madde arasındaki ayrım burada başlar; balina kendiliğinden iyileşirken, yelkenlinin hasarı öylece kalır, ama yara ölümcülse, yelkenliyi yaşatabilirsiniz belki, balinayı ise asla…
Yaşam harflerin yer değiştirmesidir. Atomun parçaladığı kentlerden elem duyarız, çölü gümrah çiçeklerle donattığımızdaysa sevinç. Sevilla’daki servilerin altında sevişirkense coşku. Bu şarkı hepimize, gök buğdaylar ölüs hançer görüp geçti, o renk prizması senin gözlerinden kederle dökülürken, ama iris daha mavidir yaslara bürünürken ve bir sağanak gibi bedenlerimize üşüşürken neonlar.Atlantis’de Yedi Yüzyıl ve Donkişot’un Sarışın Senyör Verona adlı romanını okuyoruz. Tuşba’dan biri gibi biyolojik şiir yazıp, kafeste mavi kanlı akrepler besliyor, ruhsallardan Elizabeth Bathory olarak körpe kanla yıkanıyoruz!.. Bizi Tarascon ya da Midyat’a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ruhlarımız götürecektir. Sylvan yarığından geçebilirsek eğer diyorum. Çünkü onun defterinde benim bütün organlarım yazılıdır.Aşkın patolojisinin gerçel tanımıysa; ikicil yaklaşımın kanonik realitesiyle, algoritmik ayrıntıların simülatif akışında yüzen karmaşa; aşkın bir cinsel şiddete yol açarken, yolaklarda irkiltici kanallar barındırıyor derim.Elektronik şiirle gözleri görmez arılara yakarı ayinleri düzenliyoruz. Tanrının varisiyiz. Köhne bir duvarın yarığından sızan, rüyalarda işitilen sesler gibiyiz. Kasru’l Hayru’l Garbi sarayında sol eliyle güvercin tutan Venüs’le, çıplak melek figürünü üç ışık yılı var ki saklıyoruz. Ay hiç kin tutmuyor bize, suevit oluşmuyor. ‘Yahşi akışlı ırmaklar önünde, nişan alıyor okçu Zenon, göğsünde titan yayıyla, inci nilüferleri gibi de çalımlı’ tek bestemizdir bu bizim.Gelecek nisanda, henüz güneş doğmadan, koruluktan sanki görünmeyen bir Pan’ın sesleri geldi, bunun üzerine sebze meyve reyonunun önünde duran genç adama, şu yaşamda tek aradığım mutluluk dedim. Unutamayacağım bir şey söyledi; bu gezegen için çok şey istiyorsun! Ağla Harirama, yazgımızı belirleyen Afgan hançeri gibi şarkılar söyle, deniz satıcısı Basra tüccarları, Kos adalı ahtapot avcıları gibi vandalizm ve gaddarlık dolu olsun. Evrenimiz başarısız bir model, ne yazık ki gerçem bu… Nice sönmüş gezegenler ve tuhaf asteroitler uzayın boşluklarında sarı bir ölüm şarkısı ve kırmızı bir cellat gibi dolaşıyor.Burada cehennem başkalarıdır diyen ikinci bir Sartre’ımız da var (Almanlar diye bir şey yok ama!), tek arkadaşı da Pessoa, siyah güneşimiz kuzeyde batarken, yakındaki markette bir tezgâhtarın canına kıydığını söylemişler, hiçbir tepki vermemiş, demek ki yaşıyormuş, demek ki gerçekten varmış demiş. Üç parsek boyunca yağmur yağıyor, sevgilim tanrının gözyaşları dinmek bilmiyor dedi. Gülümsedim. Hayaletsi bir peri gibi salona ilerledim, Gavr Dağı, Soylu Masenas ve İpek Peçeli Ebu Leheb adında filmleri getirmişler. Tarihi kurdeleler, ben sıkıcı buldum. Ayağımda şeytan tırnağı var, ölünce mezarımda bana sıkıntı verecek tek şey budur diyorum. Livonian dilini bilen bir kişiyi arıyoruz, Ned Maddrell adlı bir balıkçı geldi ama onun bildiği Manx dili, hangi dili bildiğini bile bilmiyor. Püzant’tan gelecek olanı bekliyoruz artık. Ama yaşama; Tac Mahal’de bir cumbadan bile baksanız değişen bir şey olmuyor bazen. Bir yalnızlık baladı işte; ağaçların gölgesinde ailemle birlikte yaşayıp gidiyorum. Orada ailemin yanı başında barış içinde yaşayabilmek için aydınlığa ve karanlığa, tanrıya ve güneşe dua ediyorum. Pers doğrusu! Gülhaçlar ve mutlu korkular uyduruyor kendine. Kastamonulu Şavur ve saraç çocuğu Baki geldi dehlizlerden, irem sümbülleri gibi koku yayıldı. Roma askerlerinin ücreti tuzla ödenirdi dedi biri, öteki de egzoz çağı gibi bir şey söyledi. Laterna orman çıvgınını saldı pencereden, bahçe çintesi de öttü çitlerden. Bakın dedim ikisine de, Osmanî bir gülümseme yayıldı üçümüze;
Bedevi çölde çadırında uyurken bir atlı gelmiş, ben halifenin muhafızıyım bir tas şarap ver demiş, bedevi testisinden bir tas şarap uzatmış, atlı içmiş ama bu kez, ben halifenin baş muhafızıyım bir tas daha ver demiş, bedevi gene vermiş, atlı gene içmiş, bu kez de ben halifenin veziriyim, bir tas daha ver demiş, bedevi gene vermiş, atlı gene içmiş, bitmedi, atlı bu kez de ben halifeyim bir tas daha ver deyince, bedevi hırsla vermiyorum, çünkü sen demiş, sümme hâşâ biraz daha beklersem; ben Allah’ım diyeceksin…
Bütün bilmek istediğim budur benim; evrenler ve yıldızsı kozalar arasında ki her şey neden bir yinelemedir?.. Oysa her şey yaşamı sevelim diyedir. Amin...

ULUS FATİH


Söyleşi // Türkiye'nin üç fay kırığı var..



Şair Bayram Balcı Soruyor
Yazar Mehmet Eroğlu Yanıtlıyor...


Mehmet Eroğlu, Türkiye'nin yakın dönemini ele aldığı Fay Kırığı üçlemesinin ilk romanında Eroğlu'nun Türkiyi'nin önemli üç fay kırığını Zengin-Yoksul, Türk-Kürt ve Laik- Müslüman çatışmaları olarak belirliyor


Her yazdığı romanıyla edebiyat dünyasının dikkatlerini üzerinde toplayan yazar Mehmet Eroğlu, yine çok tartışılacak bir roman yazdı. Türkiye'nin yakın döneminin anlatıldığı Fay Kırığı üçlemesinin ilk romanı olan Mehmet'te, Eroğlu, Türkiye toplumun nasıl toplum olduğuna projektör tutuyor. Roman, Eroğlu'nun Türkiye'nin Zengin-Yoksul, Türk-Kürt ve Laik- Müslüman çatışmaları olarak belirlediği üç fay kırığını üzerine. Bugün iktidarda olan tarikatın para ile terbiye edildiğini düşünen Eroğlu, Kürt sorununun çözümünün ise çaplı liderlerle olabileceğini belirtiyor. Mehmet Eroğlu ile Fay Kırığı üçlemesinin ilk romanı "Mehmet" üzerine konuştuk.

*Fay Kırığı Üçlemesini kısaca özetleyebilir misiniz?

*Hakkâri'deki askerliğin ardından on yıl boyunca hiçbir işte dikiş tutturamayan kahramanımız Mehmet Esen, 2005 Temmuz'unda İstanbul'dan cazip bir iş teklifi alır. Bu teklif, birlikte savaşmış beş asteğmeni yıllarca sonra bir araya getirir: Cenk Plevneli darboğazda, batmak üzere olan bir Holding'in varisi; Altan Kısa bir sendika yöneticisi; Prof, yorgun bir öğretim görevlisi; çok zengin ve muhafazakâr bir ailenin büyük oğlu Yakup Kadıoğulları ise İslamiyet ve kapitalizmin birbiriyle bağdaşmayacağına inanan birisidir. Mehmet'i İstanbul'da daha önce tanıdıklarından farklı iki kadın da beklemektedir: Haz ve günâha inanan, acının yararsızlığını tekrarlayan Simin ile Yakup'un türbanlı olduğu için üniversite eğitimini yarıda bırakan, kız kardeşi Emine. Üçlemesinin ilk kitabı olan Mehmet'in odağında ayrı dünyalara ait iki insanın aşk öyküsü yer almasına rağmen romanın fonunu, zenginliğini Anadolu'daki köklerinden alan muhafazakâr Kadıoğulları Grubu'nun, İstanbul'un en eski ve tanınmış Holdinglerinden birisi olan Plevneli Holding'i ele geçirmeye serüveni oluşturur. Müslüman bir burjuva sınıfı yaratılması İslamiyet'e ne denli uygundur? Kuran'ın ahlâkı kapitalizmle bağdaşır mı? Romanda tartışılan sorunsallar bunlar olmakla beraber romanın kahramanı Mehmet'in bu süreçte hangi tarafı seçeceği de bir anlamda günümüzün bireylerini yakından ilgilendiren bir tercihtir. Mehmet, Emine ve Rojin'den oluşan Fay Kırığı Üçlemesi ayrı dünyalara ait insanları ve yirmi beş yıldır süren savaşın bir dönemini anlatırken, aynı zamanda ülkemizin -Laik-Müslüman, Türk-Kürt çatlağı eksenindeki- son on beş yıllık bölünüşünün bir panoromasını da çizme çabası olarak görülmeli diye düşünüyorum.


Savaşın yıkıcı etkisi

*Fay Kırığı üçlemesinin ilk kitabının kahramanı Mehmet Esen, romanın daha başında kendisine "nasıl bir insanım?" diye soruyor. Ben bu soruyu biraz değiştirerek şöyle sormak istiyorum; Bu üçleme bize nasıl bir toplum olduğumuzu mu anlatıyor? Nasıl bir toplumuz?

*Soruya kısaca Fay Kırıkları ile parçalara ayrılmış, sorunlarını çözemeyen ve bu çözümsüzlüğün bedelini yıllardır fazlasıyla ödeyen bir toplumuz, diye cevap verebiliriz. Sözünü ettiğim kırıkları da Zengin-Yoksul, Türk-Kürt ve Laik- Müslüman çatışmaları olarak sıralayabiliriz. Aslında toplumun ana çelişkisi olmasına rağmen, zengin-yoksul çelişkisinin öteki çatışmaların gölgesinde, hatta gerisinde kaldığını belirtmek pek de yanlış olmaz. Son yirmi yılımıza damgasını vuran iki temel sorunun birincisi, Türk-Kürt çatışması, ikincisi iktidara aday olan politik İslam. Tabii her iki sorunun nedenleri arasında son tahlilde yoksulluk var ama kırılmayı sadece buna bağlamak da mümkün değil. Politik İslam, zenginleşmek isteyen, kendini metropolde uluslararası sermayeye kote etmek isteyen bir hareket halinde kaldığı ya da ona dönüşmek isteyen unsurlar hareketin içinde etkin olduğu sürece orta vadede kapitalizmle uzlaşacak ve bugün ideolojik söylemlerinin önemli kısmını terk edecek gibi geliyor bana. Bugün iktidarda olan tarikatın ticarete yatkınlığı 19. yüzyıldan beri belirgin. Hem unutmayalım, para çoğu insanı -dindarları da- terbiye eder. Kürt sorununa gelince, bu sorunu çözmek çok daha zor. Ama her çözümsüz sorun kendi çözümünü de içerir. Diyalektik düşünce bize bunu söylüyor. Yani, çözülmez gibi duran bir sorun, bakarsınız sandığımızdan çok daha evvel çözülebilir. Anlaşılması gereken bu sorunu silahla çözülmesinin imkansızlığı. Çözüm için uzun vadeli düşünebilen, çaplı liderler gerek. Bir diğer önemli husus da çözüme ulaşılmasında dış dinamiklerin etkisinin olabildiğince minimize edilmesi olmalı. Fay Kırığı Üçlemesi'nin son kitabi Rojin, savaşın on beş yıl önceki bir dönemini anlatıyor olacak. Okunduğunda görülecek ki, akan onca kandan, çekilen onca acıdan sonra bölgede askeri açıdan değişen pek de çok şey yok. Ama asıl anlatılacak olan savaşın insanların üzerindeki yıkıcı etkileri olacak.

*Mehmet asteğmen olarak 92-93 yıllarında savaşa katılmış, savaş sonrası ise hiçbir işte dikiş tutturamamış bir insan. Ancak romanda önüne çıkan fırsatı değerlendirip, önemli bir güce erişiyor. Emanetçi, ama gücünün de farkında varıyor. Toplumumuzda asıl güç Mehmet karakterinde olduğu gibi emanetçi, fırsatçılarda mı?

*Hiç kuşku yok ki, Üçlemenin ilk kitabı Mehmet'in kahramanı Mehmet Esen toplumumuz için tipik bir örnek. Yani, bir anlamda bir protip. Kahramanımız uzlaşmaya hazır, entellektüel belkemiği olmayan, esnek, ideallerle ilişkisini koparmış ve en önemlisi taraf tutmayan, tutarsa da kendini seçen birisi. Yani, tipik bir 12 Eylül sonrası insanı. Bu açıdan toplumda çoğunlukta olanları simgeliyor. Kahramanımız Mehmet içinde onu derinleştirecek unsurlar taşımasına karşın yaptığı seçimlere, eylemlerine bakıldığında bir sıradan insan örneği. Doğruların belki farkında ama o kendini seçiyor. Aslında "köşeyi dönmek," "gemisini kurtaran kaptan," "her koyun kendi bacağından asılır," gibi çıkarcı, esnaf bezirgan kültürünün ürünü olan deyişlere uygun davranıyor. Toplumsal vicdanın sığlaştığı, tüketimin ve tüketici bireyin ön plana çıkarıldığı bir dönemin ürünü. Soruya gelince maalesef toplumun çoğunluğunu Mehmet gibi tipler oluşturuyor ve bu kitle kiminle ittifak yaparsa o siyasal odak güç kazanıyor. Bugünkü tabloda bu kentli küçük burjuvalar İslamiyeti bir ideoloji olarak kullanan Anadolu Sermayesine destek veriyor.

Tarikatlar paradan hoşlanıyor

*İslami çevrelerde de romanınız çok tartışılacağa benziyor. Çünkü romanda kimi karakterler İslamiyetin yorum farklılıklarını da tartışıyor. Bir taraf parayı, zenginliği ve gücü reddederken, bir taraf parayı, zenginliği ve gücü önemsiyor. Şunu sormak istiyorum; örneğin romanda Kayserili Müslüman bir aile olan Kadıoğlu ailesi için para ve güç neden bu kadar önemli?

*Çünkü Müslümanların büyük bir kısmı zenginliği, zenginleşmeyi önemsiyor ve bu yolda çaba sarf ediyor. Kuran ahlakının kapitalizmle bağdaşacağına inanıyor. Batıyla işbirliği yapmaya hazır. Avrupa Birliğine hevesliler... Bunlara inanmayanlarsa azınlıkta. Son mahalli seçimleri de bunu kanıtlamıyor mu? Son tahlilde Kayserili Kadıoğulları'nın öteki zenginlerden pek de farkı yok. Dikkat edilirse ülkede etkin ve yaygın tüm tarikatlar zengin. Dahası, bu tarikatların önderleri zenginlikten hoşlanıyorlar. Romanda aykırı düşünceleri AKP'li Kadıoğulları'nı rahatsız eden Hasan Hoca'nın sözlerini hatırlayalım: "Müslümanlar, Kuran'ın ahlâkından vazgeçip, geleneklerini yerine getiren insanlara dönüştüler. Müslümanlık eşittir düşünmeyen adama dönüştü... Bize göre sorun budur. Din, bize bilgiden çok, güç verir... Bizi rahatsız eden birinci mesele zenginlik. Dindarların, Tarikat Şeyhlerinin zenginliği, parayı bu kadar sevmesi mide bulandırıcı... Neden hiç yoksul cemaat yok? Neden hepsi zenginlik, gösterişli, saray gibi evler, mal, mülk, ticaret peşinde? Ticarette taraflardan birisinin aldanacağı, kaybedeceği kesin değil midir? Bizim kendi duygusuz, arsız saadetleriyle mutlu olup övünenlerle işimiz yok dostlarım."

Türkiye'yi deprem mi bekliyor

*Romanda Kürt sorununa ve savaşta var. Sanırım bu sorunun can alıcı bölümlerini Rojin adlı üçlemenin son kitabında okuyacağız, ama ben yine de sormak isterim. Savaşa katılan asteğmenlerin normal hayata karıştıklarında yaşadıkları savaşı pek de sorgulamadıklarını görüyoruz. Bu bana çok tuhaf bir durum gibi geldi.

*Bu bir üçleme; her şeyin yeri ayrı. Savaşın savaşanların üstündeki etkileri geniş olarak üçlemenin son romanı Rojin'de ele alınacak. Ayrıca sorgulamadıkları da pek de doğru sayılmaz. Savaş hepsinin hayatında önemli bir kırılma noktası. Yakup'un inancını sorgulamasına neden olmuş, Mehmet'in de kabuslarının nedeni. Mehmet'in Rojin'le konuşması, 1993-94 yılları arasında yaşadıklarının Mehmet'in üstünde ne denli derin etkiler yarattığını ortaya koymuyor mu?

*Sanırım iki yıl önce yaptığımız bir söyleşide, Türkiye'de üç fay kırığı olduğunu söylemiştiniz. Toplumun bu kırıklar boyunca birbirlerinden ayrıldığını belirtmiştiniz ve şimdi bu fay kırıklarının ilk kitabını yayımladınız. Bildiğimiz gibi fay kırıkları bir depreme yol açar. Türkiye'nin sorunlarına duyarlı usta bir romancı olduğunuz için şunu sormak istiyorum; Türkiye'yi üç deprem mi bekliyor?

*Biliyorsunuz her fay kırığı eninde sonunda kırılır ve gerilimini boşaltır. Bu bilimsel bir gerçektir. Açığa çıkan enerji de büyük bir sarsıntıya yol açar. Yine de bazen kırılma tek yerden olmaz ve enerji, parçalı, küçük kırılmalarla, büyük yıkımlar getirmeden boşalır. Umarım sözünü ettiğiniz deprem böyle gerçekleşir. Tabii bunun için hepimize öngörülü ve çaplı önderler gerek. Yoksa acı ve yıkım bizleri bekliyor olacak.


DÜŞ TUTULMASI // Çiğdem Aldatmaz





-I-
Kaçtığım yerde sensiz ne gördüysem o kadar yaralıyım. Günleri asitin demiri erittiği gibi erittik. Geriye sadece yanan yüzümüzün telaşlı ve yarından korkan sancıları kaldı. Hiç aklımıza gelmezdi bütün bunlar. Gelse de güler geçerdik. Ne eriyip akardı yüzümüzün kırıklığı ne de çarpardı penceremizin kıyısına kör şarkılar. Acıya sustuk. Sustukça dağıldık. Ben korktukça sen pencere önlerinden kör kuşlar topluyordun. Korkularımın önünde büyük tuvallere resmedilmiş hayat artıkları duruyordu. Katline seyirci kaldığımız yaşanmışlıklarımızı pazara sermek isteyenlere öfke bile duyamazken bir gece anladık, içimizden biri oyunu bozuyordu. İçimizden biri yok yere uykuları kanatıyordu Yalnızlığın mora çalan duvarlarında şişeler kırıp, kırıkları, göremeyenlerin gözlerine saçıyorduk.
Sen bir eski düştün. Düştün bir uçurum güzelliğine. Yürüyüp durduğu yoldan usanmış bir meczup kayalıklara vurulmuş kalbini getirdi bir gün. Kapımıza sessizce bırakılmış, önümüze sessizce mühürlenmiş o kalp vurgunların en tatlı yerinde uykumuzdan uyandırdı. O güne dek fark etmemiş olmamız bile korkunçtu. Yaşamıyorduk biz. Hiçbir şeye yetmeyen bir ruh eşiğinde yalancı bakışlarla dolanıyorduk. Tenimiz buz gibiydi. Soğuktandır dedin, geçer dedin. Geçmiyordu. Yara almış bir gemi suyun ortasında onarılmıyordu. Paylaşamadığımız neydi? Alt tarafı bir hayat… Gündüzleri gecelere bağlayan uzun köprülerin eşiğinden elindeki mumu söndürmeden geçebilmek yani. O mumun alevini biraz iştahla, biraz aşkla, biraz da rüzgara katıştırılmış bir inatla yakalayabilmek. Bunun için geceler boyunca kanamak mı gerekiyordu?
Hep bir şeyler feda edilmeliydi. Yaşamak için, suyun üzerinde boğulmadan kalabilmek için, atmamız gereken yükler, tutunmamız gereken tahta parçaları vardı. Yüklerimiz diyetti, tahta parçaları ellerimizi kesikler içinde bırakan hikayelerimiz… Oysa su güzeldi, serindi. Bazen dingin bazen delirmiş bir cengaverdi. Ama berraktı işte. Bakmasını bilene dibini gösterebilecek kadar berraktı. Fakat biz yüreğimizin içini gösterebilecek kadar cesur değildik. Bulanık kalpler taşıyorduk göğsümüzün orta yerinde. Biz bulanıktık. Yarına tertemiz açabilecek kadar cesur çiçeklerimizi çoktan soldurmuşlardı. Bir okyanusu izleyen yekpare gözler edinemeden yarına çıkmaya kalkıştık. Bu yüzden bir şeyleri feda etmek zorundaydık. Bir yalanı bir kaçışla ört pas etmeye kalkışırken elimizden kayıp gidenlerin peşine düşmeye fırsatımız olmuyordu.
Gerçeği gören gözlerimizi yolundan edecek ne çok bahane vardır. Biri bir masal uydurur bir gece. Kirlettiklerinin üzerini örtecek kadar temiz, biriktirdiklerini bir gecede harcayabilecek kadar kısa, tüm şehirleri kurulabilecek düşlerin olduğu fikrinden vazgeçirebilecek kadar ucuz bir masal. Onlar tükenen yanımızdır. Ayazın ortasında kimsesiz kalmış bir çocuk gözündeki acıyı dindiremeyecek kadar yersizdir. Biri bir masal uydurur, şehirlere kan yürür.
Tozlu peleriniyle vurgunlar ustası bir prens, bir gece şehre gelir ve “kemirin” der. “Düşlerinizi kemirin, yüreklerinizi leş kargalarının önüne koyun, pazarlıklarınızı ortalığa saçın, kimden ne alabiliyorsanız alın ve en kirli köşenizde yıllarca saklayın. Kemirin gecelerde sızlayan kalplerinizi. Az sonra gidip kibritçi kızın uykularını da vuracağım. Artık geceler onun için soğuk olmayacak ve bir kibrit çöpünden medet umarak izbe sokaklarda düşler görmeyecek”. “İstediğinizi yapıyorum.” der prens, “Eğer istediğiniz buysa. Kirli hayatınızı temize çıkarıp daha az acı çekmenin yolunu arıyorsanız, masalları da zavallı vicdanlarınız için değiştireceğim. Yeşilleri griye boyayacağım. Şehrinize dev binalar dikeceğim, çarkı hızlandıracağım. Bundan böyle tek derdiniz yarına nasıl çıkabileceğiniz ve diğer yüreklerden apar topar nasıl kaçabileceğiniz olacak. Sonu gelmeyen isteklerinizin bedeli bu, başka masal yok.” der.

Beni kırıp döktüğün bir hayatın arasından, bakışları silinmiş aciz bir soytarı gibi dinliyorsun. Yaktığın ateş teninin katmanlarını eritiyor. Oysa biz hoyratlığından dem vuran bir eski zaman kaçağını ceviz sandığımıza saklamıştık. Şövalyeler sadece yollarını kaybetmiş yakışıklı gezginlerdi. Uzak diyarlardan kentleri keşfe çıkmış kayıp yürekler getirirlerdi. Buna inandık. Ruhumuzun çalındığını daha erken fark edebilseydik, yola daha erken düşerdik. Daha erken susturabilseydik içimizin kış çığlıklarını elimizde yaralanmış bir aşk öyküsünden fazlasını tutabilirdik.
Tutabildiklerimizle, kaçırabildiklerimiz arasındaki tuhaf denklemde yittik. Masallar inat etti, inandıklarımızı vurmaya.
Dağıldık,
Taş duvarlar önündeki çiçek ölülerini toplamak için.
Dağıldık,
Koyu bir karanlığın içinde biraz canımızı yakarak ve çokça kendimizi alıştırarak bu bataklığa.
Dağıldık,
Yosunlar gibi sulara. Köklerimizi kesip atacak bir bıçaktı eksiğimiz. Anladık kanaya kanaya.

-II-

Bu bir düş tutulması. Bütün hayatımı alıp önüme koyduğumda anlıyorum ki, bütün hayatım lafı dünyayı da benimle birlikte küçülten bir zavallı edat aslında. Herkes gece ışıklar yanıp yanıp söndüğünde ancak idrak edilebilen başka bir varlıkla karşı karşıya kalır O, varlığı yoklukla çarpıştırdıkça vücuda gelen bir oluştur. Sesleri susturduğumuzda da sesi duyulur. Renkleri süzüp devasa tablolara bezeyerek asıl rengini alır. Sonra yakarış ses olur. Yakarış bir gelmeyeni yolundan döndürmeye muktedir inatçı bir ıslıktır. Başınızın üzerinde bir sarkaç dolanır. Zihnimizden uçup boşluğa düşen kelimeleri avlayıp gecenin yaralı göğüne karıştırır. Sabah olacak mı gerçekten? Siyah beyaza bırakacak mı tahtını? Bu iktidar savaşı nereye kadar sürecek? Soru budur. Bilmediğin sana bildiklerini buldurur. Senin bilmediğin sessizce kayıplarını durdurur. Bittiğini sanırsın. Her şey vesveseli bir ihtiyarın kurnaz gülüşü gibi hafife alınırken içine işleyen bir öte hayattır. Bilmediğin döner dolaşır beni sana buldurur.
Neden birbirimizin bilmediğiyiz? Neden onlarca insan gülüşünün içinden dönüp dolaşıp kederli yüzümüzü çıkarıyoruz? Hayat bizi aynı yerimizden kırdı diye yaralarımızı boy ölçüştürüyoruz birbirimizle. Ben hangi kente gitsem sinsice dönüş yoluna sızıveriyorsun. Sen hangi kente dönsen girişindeki yol tabelasında saçlarımdan dökülmüş yıldız tozları görüyorsun. Hikayemizi kim dinlese aşk sanıyor. Oysa bu yalnızca bir ruh karşılaşması. İki ırmağın aynı denizde buluşma hali, iki kayıp kıtanın aynı hiçliğe gömülme hali. Değil mi ki dünyanın tüm kuşları sadece bir kez toplanıp üzerimizde uçuyor, bu bir yitiriliş öyküsü.
Sana hiçliğin içinden satırlar döşüyorum. Darmadağın hayatımdan parçalar taşıyorum. Bu gün annem yüzüyle yüzümün arasına karanlık bir duvar indirdi. Çocukluğum duvarın altında kaldı, büyümüşlüğüm ise ayazda. Duvarın önü soğuk ve önünden gidilebilecek tüm yollar anlamsız. Büyümek, sessizce geçtiğimiz yollarda örselenmekmiş aslında.

Kaybolmayalım diye yollara saçtığımız ekmek kırıntıları sevdiklerimizin yüzü, kaybolmayalım diye telaş ettiğimiz yollar bir meçhul adresmiş. Herkes gibi geçtiğim yollarda herkes kadar olamıyorum. Geçerken ağaç dallarına düş kırıkları asıyorum. İzim sürülsün istiyorum. Ekmek kırıntılarına kargalar üşüşüyor ve masal ağaçları bir sesi düşlemekten yorgun.
Bugün, birbirimizi tekrar görebileceğimiz bir gecenin tekrarı gibi. Bugün tekrar ölebileceğimiz bir şarkının ilk dizesi sabah telaşına düşüyor. Yürüdüğün yolları görüyorum. Bir kâğıdı buruşturup ayakuçlarına fırlatıyorum. Rüzgarın onu çalması an meselesi. Başını gökyüzünden indir bir kez, o kağıda bak. İçine hayatı yaralamadan geçemeyeceğimiz ışıklı bir yol haritası çizdim. İçine insanların yaralı yüzüne sır üfleyen bir yaralı meleğin duasını koydum. Kaybolmuş ruhumuzu bize tekrar bulduracak bir pusula da iliştirdim içine. Rüzgar içindeki harfleri çaldı. Rüzgar içimdeki harfleri çaldı. Rüzgar üfürdü gözlerimdeki kum torbalarını. Rüzgar bugün sesine sustu. Bir kez olsun indir başını gökten, kağıda bak. Ayakuçlarına takılan yaşama hevesinin nasıl da çırpındığına bak. Sana yüzyıllar öncesinin yitik kabilelerinden miras efsunlu hikayeler biriktirdim.
Bir bak!
Nasıl da aykırıyım aynadaki yansıma. Yansım gülüşümde çatlaklar bırakan kederli gözlerimden bana bir hatıra. Annem uykularımda seni bıçaklıyor. Sen yazmak istediklerim, yaşamak istediklerim, düşlerim, özgürlüğüm, savaşlarım, kıranlarımsın. İçimden çıkıp içime dolansın. Annem hepsini bir çırpıda kurşuna diziyor. Annem bana herkesin bildiği masalları yakıştıramıyor aslında. Hayata direnmek için son kalanımı aranızda pay ediyorum. Saçlarımın dibinden gelen bir acıyı usulca avuçlarınıza bırakıyorum sonra.
Bir bak!
Hayat yüzümüze sessiz fedalar yakıştırıyor.
Bir bak!
Bakınca fark ettiğimiz her şey nicedir peşimizde.
Bir bak!
Rüzgar bu yaralayan oyunundan elbette vazgeçecek
Bir bak!
Usumuzda dağılan sözcükler geçişlerimize sessiz bir eşlikte.

Çiğdem Aldatmaz


Enis Batur // CENTURIA %45-Epsilon Bata


CENTURIA %45- EPSILON BETA

Enis Batur yönetimindeki "Epsilon Beta" projesinin ilk ürünü olan kitap Çekirdek Sanat Yayınları tarafından yayınlandı. Edindiğimiz bilgiler doğrultusunda kitap önümüzdeki haftadan itibaren Türkiye çapındaki tüm kitapevleri ve D&R satış noktalarında bulunucaktır.. Bu projeye Enis Batur tarafından seçilen öyküler-denemeler Giorgio Manganelli'nin "CENTURIA yüz küçük ırmak roman" yapıtıyla simetrik bir mesafede duruyor. Yani Manganelli'nin yapıtıyla bir eş zamanlı okumayı gerekli kılan ve hiç kolay olmayan bir bütünselliğe de işaret ediyor proje..Kitap bu izlekteki ürünler bağlamında ülkemizdeki bir ilki oluşturması açısından da çok önemlidir. Enis Batur soruyor:"Sonrası Gelecek Mi?"- gelmesini temenni ederek.. // Borges Defteri


"Bu kitabın ön kapağında, kitap adının yeraldığı satırda "Centuria %45" , yazar adının bulunması gereken noktada "Epsilon Beta" yazıyor - bir biçimde aydınlatılması gereken iki belirtke.

Manganelli'nin 100 küçük romanından oluşan Centuria'sının, sonuncu
dışında (onu peşin peşin kendime ayırmıştım) herhangi bir parçasını seçip 333 kelimelik bir çeşitlemesini yazmak konusunda istekli olanların devreye sokulacağı bir 'kitap' kurma fikri sıcak karşılandı. Amaç, burada, 100 parça için 100 katılımcı hedeflemekti, önce. Gelgelelim, anlamlı bir orana ulaşıldığı taktirde, "Centuria % x" başlığıyla kitabın okur önüne çıkmaması için de neden yoktu. Epsilon Beta topluluğunun ilk kitabı ortaya çıkmış oluyor.

Sonrası gelecek mi?"
Enis Batur


"EY İNSAN!.." // Borges Defteri


Bir yazar dostumuz(S&T) sıcağı, sıcağına adım attığı uzak(yakın) diyar, kadim şairler yurdu Buhara’dan deftere geçti bu 8 karelik(alttaki fotoğraflar) görselleri.. 12. (ve sonraki) Yüzyıl(ların) şairlerinin “sessizler vadisinde" gezinen bir tavus kuşunu gösteriyor, seyre dalmış şu köhne cihanı.., nereden gelmiş, neden orada? Ve o gösteriş - renk coşkusuyla yoğrulan “kuş bakışı” kimin için?..Şairlerin ebedi toprağından hepimize doğru fırlattığı gurur okları mı? ..şiirin hep son sözü söylediği o eski kirlenmemiş “eyyamdan”!..

[/‘Ey insan
ben-e siz ne gerek…
-ben bana bir nergis!
güneşimi engelleme.. git,’ /
/Bu sessizler vadisi
sarıyor renklerimi
parça parça kayboldu-kayboluyor dünüm, bugünüm!
arın(ama)ma: aşıklar hepten divane
divaneler ise aşkın ta kendisi
bir köprü mü var aralarında?
geçit belgesi maşukun elinde
yağmurla yanmış teniyle!./
/‘Ey insan’
bu sessizler vadisinde gör artık aşkı
o divanelerin yolluğunu
kimsenin dönüp bakmadığı,
bakmayacağı
nefretin her şeyi kararttığı dünyamızda…/] // borges defteri

BORGES DEFTERİ MODERASYON GRUBUNUN
“Kirpi Şiir” dergi grubuna, dergiye emek veren(arkadaşlarımız), şiir yazan, sayfalarını sihirli elleriyle tasarlayarak ona varlık kazandıran(Savaş Çekiç) ve tüm şiir “dostlarımıza” ithafımızdır… "Kirpi Şiir"
önümüzdeki günlerde okurlarla, hepimizle buluşuyor ...













"Çok fazla düşünmeniz "önemli" insanların işine yaramıyor!"


Bu filmi lütfen izleyin, tüm dostlarınıza izlettirin!
Kafanıza "tüm bilgilerinizi" depolayan "çipler" takılmadan!
Kurgulanan "dehşet" ,"kuru" "çorak" bir geleceğin tüm ip uçları.

Yetmez!..
DAHA FAZLASINI İSTİYORLAR!


"Çözülen ne? Hayatımızın bütün soruları, biz yaşadıkça arkamızda bıraktıklarımızı görmemizi engelleyen bir çalı yığını gibi değil mi?
Bu yığının kaldırmak bir yana, seyreltmek bile aklımıza gelmiyor. Onu arkada bırakarak ilerliyoruz. Gerçi belli bir uzaklıktan görülebiliyor ama bir gölge, giderek iç içe geçen bir bilmece gibi, belli berirsiz."

-Walter Benjamin

BORGES DEFTERİ



***TURKEY'S INDEPENDENT LITERATURE*** Borges Defteri: Rüzgarın Savurduğu Zerre!...


***


Free Image Hosting at allyoucanupload.com

Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Free Image Hosting at allyoucanupload.com
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Free Image Hosting at allyoucanupload.com
    "Her şair biraz İbrahm'idir kendisinin, birazdan fazla İsmail'i. Nasıl çağırırsanız çağırın beni, adımı kaç harfle yazarsanız yazın, yerim yurdum çoktandır belirsizliğinde belli..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Free Image Hosting at allyoucanupload.com
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    MONOKL
    Image and video hosting by TinyPic
    MonoKurgusuzLabirent

    ***


    Öteki-Siz
    Image and video hosting by TinyPic
    "Kültür, Sanat, Şiir 'derdi'..."

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    S.E.T
    Image and video hosting by TinyPic
    "Ruhun Sokak Gürültüsü, düş ritminde..-S.E.T"

    ***


    Kuzey Yıldızı/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Kuzey Yıldızı/Dergi Arşivi

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    KORSAN SÖZLÜK
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Image and video hosting by TinyPic