Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



"Gerçek" / Philip K. Dick




“Bazen işi deliliğie vurmak gerekiyor,
 Sırf “gerçeğin”,”gerçek olanın”  moralini bozmak için!”


 Philip K. Dick/ çev.Poetic Mind


TANKALAR / J.L BORGES / Çev. Ulus Fatih


TANKALAR


I
Altın renkli ay ışığı
dorukları ve bahçeleri aydınlatırken

Mücevher ağzını
dudakların kıskacıyla

gölgelere boğuyorum ben.


II
Çınlıyor alacakaranlık
bir kuşun ötüşüyle

ölüp gidiyor sessizlik
sen adımlarken bahçeyi.

Öyle özlüyorum ki bazı şeyleri


III
Fosilleşmiş kâse,
kılıç
bir zamanlar onu tutan
bambaşka eller.

Bulvarlarda solup giden ayışığı-

Söyle bana,
bütün bunlar yetmez miydi?


IV
Ayın altında yüzen
altın kaplan, gölgesi,
çekici, ürkütücü pençe.

Yavaşça tan ağarıyor

nasıl da solup gidiyor
insanlığın değerleri


V
Üzünçlerle dolu yağmur
gözyaşları gibi düşüyor

acıklı dünyanın üzerine

bu elemlerin içinde olmak
insanlığın, düşlerin, sabahların.


VI
Aşağılık savaşta
düşenler benim değil
soyun öbür bireyleriydi

kahreden gecede,
kimdi onlar

heceleyip saymak şimdi,
solgun adları.


J.L BORGES
ÇEV. ULUS FATİH


Söz.../ Miguel de Unamnuo



Söz denilen toplumsal ürün
  Yalan için yaratıldı.
” / UNAMNUO-Sis

  [ 
Miguel de Unamnuo’un 1914 yılındaki saptamasıdır. Öncesi var! ] 


Dominique Fortin’in dünyası…



Dominique Fortin; Kanada’lı  (Montreal doğumlu) sanatçı.  
Kendi deyimiyle "İyimser perspektifler, enfes estetik" anlayışını benimsemiş.  Yaşamı sürekli olarak yeniden tanımlanması ideallerinden esinlenmiştir. Çocukluk evresi temalarına odaklanmaya devam ediyor ve bu "cennet kaybı" nın kendi çocuklarında nasıl tekrar ortaya çıktığıyla ilgileniyor. Sembolizm, Fortin'in eserlerinin önemli bir bileşeni olmaya devam ediyor. Kuşlar ve kelebekler, metamorfoz semboller  hayatın döngüsel doğası olarak yapıtlarında yer edinir.  Fortin, insan ve doğa arasındaki karşılıklılık üzerine sürekli odaklanmıştır. Fortin benzersiz bir sanatsal dili bulmuştur. Metin ekleme ve yaldızlama, görüntü, fotoğraf aktarımı ve kumaş gibi çeşitli teknikler eklenerek, her bir çalışma çoklu yorumlama için görsel açıdan zengin. Bu teknikler ve kavramlar, Fortin'in iyimser, romantik ideallerini yansıtan değil, sanat eseri ile sembolik olarak konuşmasına izin veren parçalar yaratmasına olanak tanır. Defter okurları için küçük derleme hazırladık.


Defter







*       *       *


Sosyalist Kafka // Sufi.



Sosyalist Kafka
Sonsuzluğa sığmayan düşünceleriyle…
(Ziya Alpay Anısına…) / Sufi.

Franz Kafka, Gustav Janouch'a (Kafka İle Söyleşiler) bir dileğini aktarır, tekrar okuduğumda dikkatimi çeken bir konu. Kafka, Janouch'a der ki: "Keşke Maxim Gorky, Lenin'le olan anılarını da kaleme alsa, tıpkı Tolstoy'la yaşadığı o güzel anıları yazdığı gibi". Kafka, Gorky hakkında konuşurken "onun kalemi sanki teninden bir parçadır" ibaresiyle vurgu yapardı. Sonra döndüm kendi ergenlik yıllarımı anımsadım. Gorky'den bir öykü geldi aklıma, adı "Görüşme". Yıllar sonra öğrendim ki o öykü aslında Gorky-Lenin görüşmesinin örtülü anlatımıdır. Demek ki Kafka o öyküyü (öyle tahmin ediyorum) okumamıştı. Ama tek bir tarih hiç aklımdan çıkmaz:1924! Lenin ve Kafka o yıl vefat ettiler. 
Kafka’nın erken yaşlarda sosyalist akımlara ilgi duyması. Prag’ ın sol cenahlarıyla çekişmeli tartışmaları, uzun Cafe sohbetleri,  hatta  Kafka’nın bir yazısı var: “Mülkiyetten yoksun işçi sınıfı” ve diğer yazı-mektuplarında onun içinde bulunduğu tefekkür dünyasının şifrelerini fazlasıyla açığa çıkarıyor. Kısa ömrünü edebiyat için adayan bir yazarı, Kafka’yı ne kadar tanıyor, biliyoruz ki? Sıfır. Sıfır diyorum, çünkü böyle bir Kafka’nın varlığından çoğu ciddi yazar ve politik çevrelerin bile haberi yok. Lenin anılarını okumak için yanıp tutuşan bir Kafka var karışımızda ama öte yandan örneğin Y.Küçük’ün onun hakkında verdiği isabetsiz , talihsiz devalue edici çok da nahoş “fetvası”  var, ya diğer bir iki sözde edebiyat eleştirmeninin Kafka veya Dostoyevski hakkındaki “atıp tutmalarına” ne demeli?  Ki bu maskaralıklar bize özge yavanlıklar, işi bilmemezliktir, bu tür safsataları başka bir ülke de görmemiz, okumamız olası değil. Sözde Sol kültür  ve dil aracıyla Kafka’yı eleştirirler,  oysa Kafka’nın Sosyalizm düşüncesiyle olan içli dışlı dünyası hakkında bir şey bilmezler,  kuru gürültü, kuram  yoksunu zihinler, çünkü ciddi bir araştırma süzgecinden geçmez üfürülen herze kelamları. Kafka’nın yapıtları bir politik doktrin metni değil,  bazıları (adını verdiğimiz makale gibi) öyle olsa bile. Kafka discourse yaratmadı ki. Roman kişilikleri ve içinde bulundukları koşulları öne sürdü.  Tüm yapıtlarında duygu, tavır, düşünce ve ruhsal fırtınaları tek tek sıraladı. Bir roman daha ne yapabilir ki? Kafka’nın güç ve iktidar kavramı karşısında tüm sinir uçları teyakkuz halindeydi ömrü boyunca.  Onun iç dünyasına girişin de kendine göre yolu yordam var, öyle ezber düşüncelerle yapamazsınız.
L.Goldman’ın güzel bir ibaresi var: “ Edebiyatın sembolik dünyası, ideolojik söylemlere indirgenemez. Edebi yapıt, politik ve felsefi doktrinlerden veya sadece soyut kavramlardan ibaret değil.  Nesne ve hikayelerle dolu bir hayal evreni keşfidir”.
Kafka’nın çocukluk arkadaşı Hugo Bergman , Kafka’nın dilini yakasındaki görünmez  kızıl karanfile benzetir ve dostluklarının sekteye uğramasını Kafka’nın Sosyalist düşünceye eğilim göstermesinden  sonraki döneme bağlar, kendisini katı bir Musevi olarak görür Bergman ve ilave eder: “Bir katı Yehudi(kendisi) ile Sosyalist Kafka arasındaki düşünce ihtilafı”.
Bu bir tarihi gerçektir ki Kafka kendini Ekim (1917) devrimine çok yakın hissediyordu.  Milena’ya yazdığı mektuplarda  Bolşevizm hakkında yazarken “tenime, ruhuna, kanıma çok ağır bir etkisi oldu” der.  Mektupların yeni yayıncısının görüşüne göre Kafka’nın işaret ettiği yazı  Bertrand Russell’in “ Bolşovik Rusya”  başlıklı yazısıdır.  Kafka ilave eder: “oradaki olayı bir bütün olarak kabul etmiyorum ama kendi orkestrama uygun olan bölümünü tutuyorum”.
Milena’ya  yazdığı başka bir mektupta : “benim yazı üzerine (yani Russell’in yazısı) olan açıklamalarımı doğru anladığından emin değilim. Yazarın o yazıda kınadığı şey benim doğrumdur, yeryüzündeki en müthiş olandır”.  Russell, yazısında  yer yer Sosyalistleri  sert dille eleştirir, Kafka’nın tepkisi bu görüşlere karşı.
Kafka’yla ilgili en ilginç belgeleri toplayan Max Brod, 1930’lı yıllarda Michael  Kasha ’ya ait bir yığın belgeye ulaşır,  M.Kasha, Çek Anarşist hareketinin kurucularından sayılır. Belgelerin tamamında Kafka’nın da adı geçiyor, toplantılarına katılmış, konuşmalar yapmış. Kasha’nın ön safta yer aldığı Mlaich Club o dönemin Çek gençlerini özgürlük, anti militarist ve kilise karşıtlığı düşüncesiyle tanıştıran ortam ve oluşumdu.  Kafka, 1910-1911 yıllarında Anarşistlerin tüm konferanslarına katılır. İdam karşıtı gösterilerin tamamında ön safta yer edinir. 
Gustav Janouch’la yaptığı söyleşide (ömrünün son demi), Çek anarşistlerini müthiş över,  “değerli ve hoş meşrep insanlardır”  der.  Bu da şunu gösteriyor ki bu etkileşim iki yönlü ve karşılıklı idi.  Yani Kafka sadece Çek anarşistlerinin düşüncelerinden etkilenmedi onlara  inanılmaz katkısı olmuştur. Kafka’dan o düşünceleri romanlarına veya yapıtlarına yansıtmasını beklemekle o dönem de bile abesle iştigal sayılırdı.  Çünkü mesele çok başkaydı.  Düz ve donuk bir bakışı yoktu Kafka’nın.  Politik yazınla bir edebiyat yapıtı arasındaki o ince çizgiye fazlasıyla hakimdi. İsteseydi, tüm yapıtlarını birer politik bildirim manzumesine dönüştürebilirdi, ama o bu eylemin bir sabun köpüğü olduğunu biliyordu, insanı, insani olanı dehşet güzel bir dille anlatmayı seçti, her yapıtı bir başyapıttır insanoğlu için. Biz  bugün sadece bir kalın çizgiyi onun tüm yapıtlarından çıkarabiliyoruz kimi düşüncelerini: İnsan ve Özgür irade, özgürlük kavramı, üstelik  kırmızı çizgiyle işaretlenmiş edebi göndermeler."Kafka insanı pas geçti" çıkarsamasını bizim aklı evvellerden duymak kadar rezil bir ifadeye daha rastlamadım. Kafk'nın dünyasından (bırakın edebiyatı) haberleri yok. 

Evet, sevgili Kafka: “Her şey bir aldatmacadır: en az yanılmaya bakmak, normal ölçüler içinde kalmak, en aşırının peşinden gitmek”.  Sen, hep çok yaşa Kafka.

Sufi.


[Franz Kafka, bir sabah korkulu rüyalardan uyandıktan sonra kendini birbirinden bağımsız bir şekilde hareket edebilen, paslanmaz çelikten kırk iki katmanlık bir heykel olarak buldu. ‘Güneşte K’ isimli bu devasa kinetik heykel, Çek sanatçı David Cerny‘nin elinden çıkma. Prag’ın iş merkezlerinden birinde yer alan bu heykel, devlet memurlarıyla uğraşarak delirmekte olan kişilerin dikkatini dağıtıyor.]


1+1 Şiir // Ela Dincer



Soyut  Şiddet

her şeyin değişeceğine inanıyordu.
ağzına bir iz bırakayım istiyordu ağzımdan.
ben kendi çapsız çekirdeğimin yörüngesinde cisimsiz bir isimdim.
“maceralı şarkılar” söylemekle yatıştırmıştım ağzımı.
sakince eriyordum. ve boşluğa karışan zerremin uzaklardan seçilebilen
parlak
geri dönüşlü bir geçmişi yoktu.
o bekliyordu.
zordu yeryüzünün bütün bekleyişleri. öncesi düşünülmeyen ve
sonrası için bütün bütün adanmış ruhlar yaratan bekleyişler.
uçsuz bucaksız anı ormanından tek bir dal kesmeye yeltense el
gövdeden ayrılıverirdi
kanla tutuşurdu acı.
zordu yeryüzünün bütün bekleyişleri.
tarih kitaplarına benziyordu yüzü. her beklemede.
yumuşak ve inançsız sözlerle aldatılmış
savaş kahramanlarının ölgün bakışıyla yıkanmış ve gittikçe
ölü savaşçıların iradesine teslim bir kılıç keskinliğinde.
her sayfasına ayraç bırakır gibi ayırıyordu yüzünü benden
gelişimi beklemeye hazırlıyordu kendini.
cisimsiz bir isimdim ben. herhangi bir boşluğun içinde.
zerreye ve toza olan yakınlığımla tanırdım yankımı
gecenin günden ayrıldığı ışık oyunlarında karanlığın tekrarı
şiddetli soyut.
ki yankım olsun diye her doğumda
cinsiyetsiz aşklar yaratırdım: anlaşılması zor boşlukta/
yorgun düşen hayalleri olurdu onların.
benimse maceraya yenik her yanım: dağılıp yankılanmaktan.
yine de:
cisimsizliğime inanmasına yetecek kadar koklardım bazen her yerini
gözlerinden tuzlu su balıkları sıçrayıp atlardı ağzıma
göğüs kafesine dayadığım yüzümle titrerdi kalp atışı
böyle duyulur olduğunda bedeni:
yüksek dozda dokunmalarla
inandırırdım aldatıcı gerçekliğe
ağzı gerilir gerilir ve sonunda çığlığı
gerilip boşalan bir yayın fırlayıp gitmesi gibi
uzaklaşırdı kendinden.
/
inanmayı bıraktı sonunda: her şeyin değişeceğine.
uzak çağların ilkel çoğalışını tekrardan ibaretti hayat
ve kahramanlar doğuracak kadın kahraman değildi
bende şekillenen cisimsizlik:
zaman dışı zihnin dişi zamanları idi olsa olsa.

 ***

Tek  Sesli  Opera

al! semender! gizli dileklerin ağzındaki ateşi ve yan!
mavi kadifeden gece çığlığın içinde dağıldı
en derin yerinden çizildi yüzün
sabahı tükürürken incinen güne
ağzın: cennet kapım!
/
ağır ağır uzaklaşmakta idi ışık
gölgenin sırrını aralayan kapıdan içeri girdim
soluğumu tutar gibi tuttum bakışımı
çevirmeden başımı kendimden
dinle! dedi bir ses: duyulmayanı duyana dek!
bekle.
sabrın ikindi suları ile sırılsıklam olan ağzım
dilime yapışan emredici bir ortaçağ açlığı
bekledim…
yükselirken kendimden
gölge: dibimde sessiz bir tufan gibi gözledi an-ı
ne kadarını geçtim yolun
ne kadarında ışık
ne kadarında gölge sandım kendimi
eşsiz görkemi ile ellerimi kanat yapıp
ne kadar nefret ettim kendimden de
kutsal aşkların aşikar seslerini dinlemeye koyuldum
soyun! dedi o ses. (duyulanın ötesinde duyulamayana dek)
çarparak ellerimi biri birine
duymanın vahşi çağrısında
sesin doğruluğunu sınadım
(an: kendine uzayan dehliz
anladığım an yok olan)
//ve an ki bir pencere açılır esrarın perdesine: araftan yansır ışık
kapanır kapı
gölgeler uzar
gitmeler albümüne ilişen tek sesli ışık düşer perdeye: yüzümüzden
unutuş kalır geriye
unutuş:
,bağlanıp kaldığımız
,nesnesini kendi yaratan aşk engizisyonu
,unutamayacağımız ‘kararlılıkta’ ödenecek diyet
soluk
karanlık benizlerimizin
en şuh gecesi
ki: terk ettiğimizdir her şeyi
salıncaklarımız boş kalsın: sallana! sallana!//
soyun! der tekrar
salınım şiddetlenir havarilerin gölgesi uzadıkça
soyun!
küçük şeytanlardan!
yeni tanrılar besle rahminde
ne dişil bir öfke
ne bir çocuğu böyle öpen kadın
ne de şehvetin dudağında ısırık
yalnızca yeni tanrılar: “adamlar” olsun adı
böylece soyunduğun yerlerde uzadıkça uzasın çığlık
(kırmızı şarap soluyorum kan diyetine
bütün yüzüm çöle dönerken
vahalarda kutsal soytarılarla çiftleşiyorum
‘üryan’ı dirimden sayan bir tat ağzımda
bakıyorum durduğum yerden gölgeme)
oku!
dedi sonra
gördüğünü: girdiğin kapıların ardında/
cehennem! diye araladım ağzımı
ağzım ki yarattığım tanrıların cennet kapısı
/girdi içeri biri!
“ben”: gizli bir dilekti bundan sonra.

ELA DİNCER





Alice, Bob, Eve mi? Yoksa Medusa’nın sır dolu gülüşü mü? // Doruk Satenay




Alice, Bob, Eve mi? Yoksa Medusa’nın  sır dolu gülüşü mü?
 Google Brain!  Google Beyin.

Teorileri, felsefi kavram, açılımları bir anlığına bugünün somut debisine çarpalım ve bakalım nasıl bir gelecek bizi bekliyor?

Yeni bir “beyin”, tüm bilgilerini insanoğlundan saklamaya-gizlemeye hevesli : Google Beyin. Az çok bilgisayar yazalım dilini bilenler  “google brain”in nedenli zarif, ince ve de bir o kadar zor bir dili kullanarak oluşturulduğunun farkındalar.   Google bünyesindeki bilim adamları nöroloji  ve  bilgi şebekeleri ağını andıran birkaç suni nöron(sinir hücresi) yarattılar.  Olay buraya kadar gayet normal ama işin tuhaflığı bu nöronların kendi aralarında  özel ve çözülemez bir dille-yazılımla iletişime geçtiklerinde başlar.  Kendi aralarında bilgi akışı gerçekleşiyor  ve bu akışı onu denetlemekle hükümlü insanoğlundan gizliyorlar, proje yöneticileri bile artık o kodlara ulaşamıyor.  Yani bilgi üretimi ve paylaşımını insanoğlundan özenle gizleyen  Alice, Bob, Eve adlı üç  yakışıklı suni hücre : ) suni nöronlar.  Evet, Alice, Bob, Eve bu üçlü yeni Google Beyin ailesinin tutucu üyeleri.  Google proje yöneticileri bu süreçte bir şey fark ederler, Alice, Bob’a bir mesaj gönderir  bu mesajı sadece Bob okur, çözer, Eve’in mesaja ulaşma çabası boşa çıkmış olur, mesajın 16 bit’lik bölümünü zor bela çözebilmiş, gerisi çözülememiş.  Bu da şu demektir ki elektronik devrim yılları çok girift ve içinden çıkılmaz sahalara gebedir, daha yeni oluşturulan üç suni nöron bunca karmaşık biçimde birbirleriyle iletişime geçiyorlarsa, geçebiliyorlarsa insanlığın gelecekteki işi cidden çok zor görünüyor.  Çünkü oluşan “yeni ve engin” bilgiye insanoğlu hiçbir biçimde ulaşamayacak görünüyor.  Bir zamanlar (1970’li yıllar) “Uzay Yolu”  dizisi vardı, ilk kez cep telefonu benzeri aletler kullanıldı bu düş ürünü üretimde, bu ilginç yeni duruma yani “google brain” kavramına tanıklık ise insanı Stanly Kubrick’in “A Space Odyssey”(Bir Uzay Destanı) filmini anımsatıyor,  soramadan duramıyor zihin:  Yeni çağın Odyssey’si fırtına hızında mı yaklaşıyor?  Kendi adıma ve mühendislik alanım olduğu için yanıtım kusursuz bir Evet olacak, ister üzülelim ister sevinelim. Kaçış yok.   Bu dehşet gelişme ve oluşumun neresinde yer edineceğiz diye bir ikinci soru gelirse ona verilecek yanıtım yok çünkü böyle bir durum ve gerçeği alt üst edecek gelişmeye dair bir hazırlığımızın olduğuna tanık değilim, ikna olmuş değilim.  Bir sunum için yazdığım makalede elektronik beyin  ve araştıran beyin çaprazında,  insanoğlunun taleplerini sıralamıştım.  İnsanoğlu tarih süresince onca inişli çıkışlı aşamalardan sonra ki tarihin belki de en büyük çöküşü olarak gördüğüm  “Bronz” çağın hazin yıkılışı ve yok oluşundan sonra ilk kez o ölçekte olmasa bile çok ciddi bir durumla karşı karşıyadır. Ünlü bilimci  Hawking “Favorite Places” başlıklı belgelerinde dile getirdiği gelecek korkusu ve  Glise832c gezegeninden ulaşabilecek tehlikeye dikkat çekiyor, o bir noktaya parmak basıyorsa doğrudur, fakat 16 ışık yılı uzaklıktaki bu gezegenden bir uç uygarlık volkanı  patladıysa bize ulaşmaları o denli de zor bir seçenek olmayabilir, çünkü biz(insanoğlu)  bile bu teknolojik seviye ve  birikimle foton konusunda  fena bir yol almadık ve ışık hızına ulaşma düşleri peşimizi hiç bırakmıyor ki eninde sonunda o sınırlar zorlanacak.  Sorun bunlar değil, sorun zihinsel ve beklenti çıtalarıdır, oluşacak çok ciddi teknolojik sorunlara karşı önlemlerimizdir.  Yaşam formları, düşlerimiz, çabalarımız, yaratıcılığımızın önümüze bırakacağı devasa meseleler.  Kaynaklar kıt ve sınırlı, insanoğlunun içinden çıkılmaz yıkıcı ve tahripkar hırsı karşısında  duracak ve bu işin üstesinden gelebilecek yegane  gri  bir düş var.  Ama biliyoruz ki bütün bu cehennem koridorundan geriye kalacak tek(kalıcı) şey insanın estetik zihinsel üretimi olacak. Sanat, Edebiyat.
Alice, Bob, Eve mi? Yoksa Medusa’nın sır dolu gülüşü mü?
Elbet ki o tebessüm:
‘Onu görmek için direkt yüzüne bakmalısın, o ölümcül değil, o güzeldir, gülüyor. Şer, yazmanın ruhudur, yazmak ise Şer bir duruma dil kazandırmaktır.  Eğer erkek kalemle (Fallus) yazıyorsa, Kadın beyaz mürekkeple yazar, kendi tenini iki yüzeyde işlevsel kılar: Fiziksel  ve Soyutlayarak, o Medusa gülüşüyle baskı öncesi döneme göndereme yapar, mitolojik  dönemin öncesine.  Kendini psikolojik  heyuladan kurtarır.  Güzel , sihirli saçlarına geri döner. Kendini yaz (Kadın), teninden yankılanan  duyulmalı.’

Doruk Satenay







CARL JUNG- JAMES JOYCE ARASINDA KOPAN FIRTINA NEYDİ? // A. Ahıska




BİR KİTAP :ULYSSES
CARL JUNG- JAMES JOYCE ARASINDA KOPAN FIRTINA NEYDİ?
güzünü kapat ve gör!” –J.J
"Ulysses'te bir adamın gördükleri, düşündükleri ve söyledikleriyle tüm bunların Freud'un bilinçaltı dediği durumu ne hale soktuğunu eş zamanlı olarak kaydettim, ancak psikanalizden söz edecek olursak bana göre bildiğimiz şantajdan ne daha azı ne daha fazlası" der James Joyce. Ulysses'i okuyan dostlar yapıtı bitirdikten sonra Jung'un Joyce'a Ulysses'i okuduktan sonra yazdığı mektubu ve açık bir dille: bu "kitabınızla baş edemedim, içinden çıkamadım" ibareleri ve Joyce'un verdiği tek cümlelik yanıtı da okunmalı:" ufala ki civcivler de yesin". Freud'un Psikanaliz kavramına karşı ( ki yabana atılacak bir alan değil, Freud kaleminden 16 ciltlik devasa bir alan ve dilimize bütün olarak daha aktarılmadı) edebiyat öbeğinden ve bir edebi yapıtla verilmiş en önemli yanıttır, onun üstünde bir eser daha yazılmadı. Kimilerine göre o dönemin burjuva ahlak anlayışına karşı tam bir imha silahı niteliğinde, kimine göre zor ve anlaşılmazdır. Carl Jung’a göre de (36 yaşında Uluslararası Psikanaliz Birliği başkanı olur) yazılmış en zor edebi yapıtlardan olarak tanımlar kitabı.
Carl Jung Ulysses  için: “Gerçekte o gün 16 Haziran 1904 (kitabın öyküsüne  anlam veren tarih) hiçbir şey olmaz, akışı boşlukta. Son derece uzun ve aşırı derecede karmaşık olan kitap, Stephen Dedalus’ın yaşamın özüne dokunmasından mı kaynaklanıyor?...okuyucunun dinlenebileceği bir kutsal ada bırakmaz…umutsuzluk ve boşluk  kitabın egemen notasıdır. Bu sadece hiçlik içinde başlamaz ve bitmez. “Hiçbir” şeyden ibaret bir “şey” değil. Bütün bunlar eksik.” Yazar, yazmasına da bu kısa yazıya James Joyce’ın yanıtı daha da kısa olur, belli ki Jung’un çıkışından oldukça rahatsız ve  bir psikanalizci olarak savunduğu ilkeler doğrultusunda Ulysses yapıtına yönelik kaleme yazdıklarını fazla ciddiye almaz ve tek satırıl yanıtla: “Ufala da civcivler yesin” anlamında kendince oldukça kibar yanıtını gönderir.  Ama sonraki yazılarında James Joyce, direk Jung’u değil Psikanaliz kuramının en belirgin ismini hedef alır.  Jung, kitabın anlam katmanlarına gizlenen anti militarist yaklaşımlara ve de ırkçılığa karşı kullanılan o çetefilli ve örtülü dile hiç işaret etmez. James Joyce’ın bu devasa yapıtına karşı tutum sergileyen sadece Jung değildi, Nabakov ‘un da çok sert eleştirileri olur, belki sırf o yüzden ikilinin arası hiçbir zaman iyi olmadı. Joyce da aynı ağırlıkta yanıtları kaleme alır Nbakov’a karşı.  Bir şekilde günümüz edebiyat dünyasının çekişmeli, hafif dedikodulu ortamı o dönemde var gücüyle kendini gösteriyordu. O Dönemlerde bu günlere değişmeyen tek gerçek bazı yazarlar arasında (zaman zaman) devam eden anlaşılmaz tutumlardır. Eleştiri boyutunu ve kapsamını aşan durumlar ve bir toz fırtınası. Bu taraz ilişki veya ilişkisizlik akışını yargılamak da bir sonuç vermez. Çözümlenecek bir şey yok çünkü. Aynı Jung’un yazdığı kısa yazı gibi. 5-6  cümlede Ulysses’i kapatarak bir kıyıya bırakıyor.  Varsın 2017 yılında Avrupa üniversitelerinde doktora tezi olarak işlensin. Aslında Nietzsche “düşünüyorum” dediğinde bir dilbilgisinin de ötesine geçer. Bir düşünce’den söz eder. Rastgele söylenmez. Bütün zihinsel ve tinsel güçlerin seferber olmasıdır. Bu yoksa, iş o denli devasa yapıttan sonra “ufala” sözcüklerine varırız. Nasıl ki Joyce Shakespeare edebiyatı için “dengesi bozulmuş tüm akıllar için şenlikli bir av alanıdır” dediyse Ulysses ve Finnegan Uyanması da aynı etkiye sahip, her ikisini okumasınızı öneririm, uzun süre dehşet zevkli bir okuma olacağını garantilerim. Her iki yapıt dilimize oldukça başarılı ve akıcı biçimde aktarıldılar. Ulysses iki kez çevrildi önce Nevzat Erkmen yaptı sonra Armağan Ekinci , ikisi de mükemmel. Türkçenin büyük şansıdır ki dünyada Ulysses iki kez çevriliyor, emek veren her kişiye şükranla.  “Finnegan Uyanması” ise dünyada sadece 10 dile çevrildi(benim bildiğim) hatta Türkçeye çevrilemez denildi vs. Nihayetinde mükemmel bir çeviriyle çıka geldi.  Kendi deyimiyle Finneegan Uyanması’ kitabıyla “ Dublin’i öyle betimlemek istiyorum ki, şehir topyekun yok  olsa bile kitabıma bakarak onu yeniden kurabilsinler”. Öyle de yapar, kimse bu kitaba bu müthiş  yönüyle odaklanmaz. 
Ulysses okumalarımda bir ilginç nokta daha  saptadım. Belki tuhaf gelebilir ama James Joyce, İngilizce yazmaktan pek hoşnut değil gibi geldi bana. Bunu kendisi de söylüyor  : “İngilizce yazmak önceki yaşamlarda işlenmiş günahlara karşı geliştirilmiş en dahiyane işkence türü.”  Onun deyimiyle “ hoş geldin yaşam” ve bir tebessüm, çünkü dahası var,  Joyce bu kez  İngiliz okurunun seviyesini gözler önüne seriyor (o yıllarda elbet) : “ İngiliz okurunun kendisi ise , bu durumun neden böyle  olduğunu açıklamak için tek başına yeterli.”  Bu biraz 2017 yılında Türkiye kitapçılarından gelen “çok satanlar” listesini de açıklar, evrensel bir sorundur, bize veya İngiliz’lere has bir “arıza” değil.
A.Ahıska




Yürümek…




“İnsan, siste ilerleyen insandır. Ama geçmişin insanlarını yargılamak amacıyla geriye baktığında yol üzerinde herhangi bir sise rastlamaz.  Onların uzak geleceği sayılan, sahip oldukları şimdiden bakıldığı zaman, yolları büsbütün aydınlık ve tüm boyutlarıyla açık görünür. İnsan, arkasına baktığında yolu görür, ilerlemekte olan insanları ve hatalarını görür; ama sis dağılmıştır artık yoldan.
Ama bununla beraber, tümü, Heidegger, Mayakovski, Aragon, Ezra Pound, Gorki, Gottfried Benn, Saint-John Pers, Giono,  hepsi  sis içinde yürüyorlardı ve insan kendi kendine sorabilir: En kör kimdi?  Lenin üzerine şiir yazarken Leninizmin nereye gideceğini  bilmeyen Mayakovski mi? Yoksa, onlarca yıl sonra onu yargılamak isteyen ve  onu kuşatmış  olan  o sis tabakasını göremeyen bizler mi? Mayakovski’nin körlüğü ebedi insan durumunun içinde yer alır. Mayakovski’nin yolunun üzerindeki sisi görmemek, insanın ne olduğunu unutmaktır, kendimizin ne olduğunu unutmaktır.” /
M. Kundera
Çev. Poetic Mind


Aşkın küçük sandalı
Hayat ırmağının akıntısına
Kafa tutabilir mi!
Dayanamayıp parçalandı işte sonunda...
Acıları
Mutsuzlukları
Karşılıklı haksızlıkları
H a t ı r l a m a y a  b i l e  d e ğ m e z :
Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle.
Ve sizler mutlu olun
Yeter. ” 
Mayakovski     



Nietzsche. Son kitaplarını yazdıktan sonra ne oldu? // NONA




Nietzsche,  Nice (Fransa) ve Cenova(İtalya) da ağır geçen hastalık dönemlerinden sonra , Nisan 1988 de  İtalya’nın Torino kentine gider. Bahar’ı orada geçirir.  Yazın Sils Maria’ya geçer.  İnınlmaz biçimde, daha önce tasarladığı  üç kitabını kısa sürede bitirir.  “Wagner Olayı” , “Der Antichrist” ve “Bir Putun Alacakaranlığı” başlıklı yapıtları bu dönemin şaheserleridir.  (Ne yazık ki bütün bu kitapları basılı olarak eline aldığında hastaneye yatırılmıştı.)
  Nietzsche, 1988 yılının Eylül ayında tekrar Torino’ya döner ve  kendisinin doğum yıl dönümü için Ecce Homo’yu kaleme alır.  Bu çalışmasından sonra Nietzsche için o çekilmez dönem başlar.  18 Ekim tarihinde dostu  Overbeck’e  bir mektup gönderir ve o mektupta kendisini yeryüzünün en kadirşinas insanı olarak vurgular, baştan aşağı Sonbahar havasında olduğunu yazar ve o can alıcı cümleyi kurar: “ Büyük hasat için hazırım”, der.  Kısa süre sonra yani  1889 yılının Ocak ayında  dostlarına mektuplar göndermeye başlar.  Bu mektuplarda kullandığı imzalar çok ilginçtir ve ilk kez  “Dionysos” ve “Çarmıha Gerilmiş”  adlarıyla mektuplarını bitirir. Ama en dokunaklı olay 3 Ocak 1989 günü Torino kentinin Calo Alberto meydanında yaşanır. Bir faytoncu, atını çok fena kırbaçlıyordu ve  bu olaya tanık olan Nietzsche , atın boynuna sarılır, kendinden geçer ve yere yığılır.  Doktoru ona  antiepileptik ilaçlar verir. (o dönem hangi bulgulara göre bu tanıya gidilir, bilinmez). Nietzsche Ocak(1889) aynın dört, beş ve  altıncı günü, Dionysos ve Çarmıha Gerilmiş imzalarıyla birkaç mektup kaleme alır. Dostu Prof. Burkhardt (Basel Üniversitesinde tarih hocasıydı), mektubu alır almaz tedirgin olur ve ortak dostları olan F.Overbeck’i acilen ziyaret eder (ertesi gün Overbeck’e yazdığı mektup da kendisine ulaşır ki mektubun içeriği onun pek iyi olmadığını açıklar ). Overbeck, mektubu alır almaz soluğu Torino’da alır ve Nietzsche’yi ziyaret eder, gördüklerine inanamaz,  günümüzün tabiriyle manik depresif bir tabloyla karşılaşır, bazen hiç yere kahkaha atan ama kısa süre sonra ağlama krizine giren sonra piyano çalan ve bir köşeye sessizce çekilen, yığılan, ruhen çökmüş bir  Nietzsche vardı karşısında.  Overbeck, yanında götürdüğü genç bir doktorun da yardımıyla onu Basel’e  getiriyor,  annesini bilgilendiriyor ve Basel’de hastaneye yatırılıyor.  Suskunluğu uzun sürüyor,  artık hiç kitap yazmıyor, sadece kısa ve çoğu anlaşılmaz  bir yığın not tutuyor. 11 yıl süren bir sessizlik döneminden sonra 25 Ağustos 1900 tarihinde sonsuzluğa kant çırpar...

Nietzsche, 10 Ocak 1889 tarihinde Basel’deki hastaneye yatırılır. İlk tıbbı rapor hazırlanır:
Hasta çoğu zaman üzgün, içe kapalıdır.  Çok yemek yiyor, durmadan yiyor…Sürekli kendisinin çok önemli, bilinen birisi olduğunu söylüyor . Kadın istiyor.”
Tam bir hafta sonra ikinci tıbbı rapor düzenleniyor:
Hızlı ilerleyen felç durumu ve Sifliz’e bağlı enfeksyon” ibareleri  göze çarpıyor bu raporda. Doktorları ona sadece iki yıl yaşama şansını tanıyorlar, ki bu konuda ciddi yanılgı içersinde olduklarını sonraki tarihler gösteriyor ve Nietzsche o tarihten sonra  tam 11 yıl yaşıyor.

Borges Defteri’ndeki dostlara teşekkürlerimle.  Nietzsche odaklı okumalar-araştırmalar sub grubunu  uzun zaman önce kurduğu için. Nietzsche, tüm zamanların düşünürü, filozofudur.  Parlak zekasıyla  insanlığa kazandırdığı yapıtlarlarıyla yaşama dair  soru sordurmayı asla kesintiye uğratmayacak

 NONA

Görseller: 
                                             Nietzsche, hastaneye yatırıldıktan sonra tutulan ilk rapor.


                                          İkinci tıbbı rapor.


Hastalığı sırasında yazdığı mektuplardan.


Yaşamın son 11 yılında tutulan notlar.


David Fino (ortada duran), Nietzsche'nin ev sahibi Carlo Alberto meydanından geçerken tesadüf eseri Nietzsche'yi kendinden geçmiş biçimde yerde buluyor, evine taşıyor, doktor çağırıyor, ilk müdahale yapılıyor.  İyi, 
güzel insan.


Torino-Calo Alberto meydanın o yıllarda ve Nietzsche'nin kendinden geçtiği yer.

MEKTUPLARDAN:





Bir kadına/adama yürümek…// Kemal Çubuk




“Yürümek” sözcüğünü, (genellikle) ilerlemek, bir zemin üzerinde “zaman”la hasbihal etmek gibi algılarız. Zemin dediğimizde de elimizdeki kavram “yol”dur. Zaten zamanın geriye işleyen bir şey olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Teorik fizikçilerin solipsizmi yasalaştırmaya bu denli yakın olduğu bir “zaman”da, geriye işleyen bir zaman fikri çok da şaşırtıcı gelmeyecektir bana.

Dikkat edilmesi gereken konu ise zamanın “dönmesi” değil, sıfır noktasından eşsüremli iki yöne ilerlemesidir. Geçmişe yolculuk yapmayacağız, bunu mütemadiyen hafıza dediğimiz araç ve onun irinli belgeliği içinde yeterince yapıyoruz.

Eşdüremliliğin; iki ya da daha fazla çekirdeğe sahip bir işlemci gibi zamanı, kendi üzerine katladığını düşünebiliriz. Birbiriyle ilişkili ama birbirinden bağımsız görünen iki eş işlem... Kuantum mekaniğinde sanırım buna “dolaşıklık” diyorlar. Her ne kadar, Einstein tanrının zar atmasını istemese de o zar boşluğa çoktan bırakılmışa benziyor.

İşte rüyalarıma giren de tam olarak bu eşleşme/dolaşıklık durumu... Nasıl ki yürümek dediğimizde “yol”u çağırıyorsak, yol dediğimizde de kendini çelişme olarak kurgulamış kısıtlı bir mekanı (fanus) çağırıyor olabiliriz. Hatta, klasik zaman algımıza bağlı olarak hem ileriye yönelebilir hem de attığımız her adım bir sarmalın içindeymişçesine bizi ilk noktaya yeniden taşıyabilir. Bu bir geriye dönüş değildir. Eylemliliğin ya da düşüncenin eşsüremli iki ya da fazla sonuç üretmesidir.

Buradan itibaren ruhbilimin dahası psikanalizin alanı görünürleşmeye başlıyor. Yürümek, salt bir ilerlememe midir? İnsan tekinin ilerlemesi, bir sağaltım mıdır? Soruların başı taşın altında kalsın, ben yürümek sözcüğünden, bir deyime “yol almak” istiyorum:



Bir kadına/adama yürümek... bu deyimin içinde, hem hamartia hem de mizah barındırdığını düşünenlerdenim. Bu düşüncenin doğruluğunu peşin hüküm haline getirirsem, kadına/adama yürümenin traji-komedi olduğunu da söyleyebilirim.

Yürümek eylemi, sonu(nu) hazırlayan bir trajik hatadır ama seni öldürmez, bir şekilde ayakta tutar ölmekten daha zalim bir italyan sahnede çırılçıplak ve gülünç bırakabilir. (İtalyan sahne, göstermenin faşizmidir. Mekanı üç duvarla örmek, gözün tek bir bakış açısına sahip olmasına neden olur. Bu da sanatın alımlayan üzerindeki iktidarıdır. Bu yüzden deneysel ya da avand-garde işler genelde mekanın yapısını bozup onu daha adilce yeniden kurmakla başlar.)

Komik ya da trajik olanın ahlakla yakın bir ilişkisi yok. Yakın olmayan ilişki, insanın kendinde bina ettiği etiğe sorular sormasıdır. Bu sorular ise içinde pek türlü ayıbı,sakıncayı,kendilik duvarını, marquis de sade'ı “filan” barındırabilir. Yanıtlar, soranda kalsın şimdilik.

Yakın ilişki ne olabilir öyleyse? Elbetteki eşsüremli hareket ve sonucunda ortaya çıkan şeyin hareketsiz/durağan oluşudur, yakın ilişki... Kafka, “Belli bir noktanın ötesinde, artık geri dönüş yoktur; işte o noktaya ilerlemek gerekir” diye yazmış ve ben de bu satırı 20'li yaşların başında okumuştum. Ve ömrün bir rol modeli varsa o da bu cümledir diye kabullenmiştim. Oysa kesinlikten uzak bir yargı daha var elimde: Öyle bir noktanın varlığı, öyle bir noktaya inanmakla başlar (Düşüncenin dolaşıklığına bir örnek daha)!. Bu inanç hiç oluşmazsa, yol da oluşmamış olur. Bazen, Kafka'nın, Kafka'yı (ziyadesiyle) yanlış anladığını düşünüyorum. Benim, Kafka'dan beklediğim yolun sonuç üretme yeteneğini değil de yol ve sarmal ilerlemenin özdeşliğini/dolaşıklığını vurgulamasıdır. Sanırım yakın ilişki için de birşeyler belirginleşmeye başladı. Eğer ki görüntü kendini eleveriyorsa, şu andan itibaren susmam gerekir. Zira buradan itibaren, düşüncenizi “daha da” belirgin kılacak bir tuzağa düşebilir ve size oradan seslenebilirim...

Son cümle şu olsun: bir kadına/adama yürümek aslında insanın kendisine yürümesidir: düşüncenin durağanlığıdır bu da!

Kemal Çubuk


Haiku // A. Ahıska






Rüzgarın yeryüzünü kırbaçladığı gibi olsun arifane hüznün, dışavurumun.
Durma “Heşteg” vur, sisli dudaklara,
Boğuk seslere, çözülür belki kutup gümüşü.


A.Ahıska


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic