Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...




 


Şair Bayram Balcı Anısına
Defterin en güzel yapraklarından sayılırdı, daha hazan mevsimi olmadan yer yüzüne veda etti. Edebiyatımız, şiirimiz ve de “güzel insan olma” bayrağı güzel bir rengini kaybetti. Defterin seni asla unutmayacak harika dost.
Bayram Balcı’nın şiiri, gecenin ucuna asılmış bir kandil gibi yanar; titrek, ısrarlı ve insanın içindeki en derin yarayı aydınlatır. O, ne salt lirik bir âşık ne de düpedüz isyankâr bir ozandır. O, hayatı ihlal eden bir şairdir. Şiirleri, varoluşun ağır yükü altında ezilen bedenin, ruhun ve dilin ortak isyanıdır. “Canıma değmez hayat” dizesi, yalnızca bir başlık değil, bütün bir poetik ontolojinin anahtarıdır: Hayat, insana layık değildir; ama biz yine de onu severiz, ihlal ederiz, içinden bir şiir koparırız.
Balcı’nın evreninde zaman, ömürden ayrı bir varlık olarak dolaşır. “Ne ömür zaman gibidir ne zaman ömür gibi geçer” derken, Heidegger’in Dasein’ini andıran bir tedirginlikle, varlığın zamansallığını sorgular. Ömür, tüketilen bir süre değil; insanın kendine yabancılaştığı, kovulduğu bir yurttur. Şair, her aşkın yurdundan kovulmuş halde, “kendime bir yurttan sesler korosu kurdum” diye haykırır. Bu, modern insanın en trajik paradoksudur: Yalnızlık çoğalttıkça kendini, acı da büyür; ama tam da bu acı içinde, şiir doğar. Şiir, varoluşsal sürgünün tek meşru yurdudur.
 
Yağmur, Aşk ve Ölümün Diyalektiği
Balcı’da yağmur, Nietzsche’nin ebedi dönüşünü çağrıştıran bir döngüdür. Yağmur yağmazsa şair üşür, şehir üşür, annesi bağışlamaz onu. Yağmur, hem arınma hem de yok oluşun habercisidir. “Yağmura karışan aşkın çaresi yoktur” dizesi, aşkı bir intihar biçimi olarak sunar: Sevda, yağmurla karışınca çözülür, toprağa karışır, ama iz bırakır. Bu, Camus’nün Sisifos mitosuna benzer bir absürtlük taşır. İnsan, anlam arayışında tekrar tekrar aynı acıya düşer; ama Balcı, bu düşüşü estetize eder, ona şiirsel bir onur bahşeder.
Aşk, Balcı’da serinlik ve boğulma arasında salınır. “Aşkın serinliğinde boğ beni” yakarışı, hem teslimiyet hem de radikal özgürleşmedir. Aşk, annenin “gültadı”nda kanayan bir akşamdır; hem yuva hem de uçurumdur. Şair, sevgiliyi “ansızın haziranımsın” diye çağırırken, zamanı mevsimlere dönüştürür. Mayıs biter, haziran gelir; ama ayrılık her daim oradadır. Bu, varoluşun geçiciliğine karşı şiirle kurulan bir direniştir. Aşk, devletin, yalanın, ihanet kitaplarının ötesinde, insanın kendine sadık kalabildiği tek alandır – fakat o da “veba günlerinde yeşeren bir çiçek”tir; kırılgandır, tehlikelidir.
 
Toplumsal Yara ve İğbirar Çiçeği
Balcı’nın şiiri, bireysel acıyla toplumsal yarayı iç içe örer. “Altındağlı Yoldaşa”da Necdet Adalı’nın idamı, kişisel yasla kolektif hafızayı birleştirir. “İğbirar çiçeğidir Doğu” ise, coğrafyanın kanayan bir yaraya dönüştüğü politik bir ağıttır. Şair, Kürt evinden çalınmış gün gibi yaralıdır; sesi yangın kokar. Burada felsefe, doğrudan politikaya dönüşür: Devlet, aşkı bile iğdiş eder; hayatı ihlal etmek, bu yüzden hem estetik hem etik bir zorunluluktur.
Kuşlar, Balcı’da sıkça tekrar eden bir motiftir: “Kuşları kim çaldı?”, “Kuş yuvaları”, “Beni de çocuk”… Kuş, özgürlüğün ve masumiyetin simgesidir; ama aynı zamanda çalınabilir, yaralanabilir, yuvadan düşebilir. Şair, kendini çocukla, serçeyle, kırlangıçla özdeşleştirerek, varoluşun naif kırılganlığını vurgular. Yetişkinlik, bir tür sürgündür; şiir ise o sürgünde kurulan gizli bir yuvadır.
 
Sonuç: Şiirin Hayatı ve Şairin Gölgesi
Balcı’nın kendi denemesinde dediği gibi, “Şairlerin hayatı yoktur. Şairlerin hayat dedikleri, şiirin hayatından başka bir şey değildir.” Onun şiiri, tam da bu yüzden felsefi bir edimdir. O, hayatı temize çıkarmaz; aksine, sicili bozuk, yüzü sabıkalı bir halde, “imtina ediyorum hayattan” der. Ama bu imtina, nihilizm değil; derin bir affirmation’dır. Acıyı, yalnızlığı, ölümü kucaklayarak, onlara şiirsel bir anlam verir.
Bayram Balcı’nın şiiri, okuru bir yağmurun altına çıkarır. Islanırsınız, üşürsünüz, ama aynı anda içinizdeki en eski yaralar da yıkanır. O, “düşten düştüm ben” derken, aslında hepimizi düşüşümüzle yüzleştirir. Ve bu yüzleşmede, garip bir teselli vardır: Canımıza değmese de, hayatı ihlal ederek, onu şiirle yaşanılır kılıyoruz.
Şairin sesi, hâlâ gecenin ucunda asılı duruyor. Okudukça, o kandil daha da parlak yanıyor; çünkü şiir, insanın en büyük ihlali ve en güzel intikamıdır.

BORGES DEFTERİ


LEON & SUFİ. (MEKTUP) -arşivden


 


Hocam,

Ben doktorların decompanse dedikleri, artık zıttı olmayan bir cümlenin

son hallerindeyim. Şu aralar öğrendim ki sen de pek makbul vaziyette

değilmişsin.

Eh benim karaciğerim o kadar şiş ki gün boyu osuruyorum. Ciğer dalağıma

öyle basıyor basıyor ki çıkan koku içimden değil velhasıl ağzımdan

neredeyse bir geğirme.

Doktorun teki: " Eve götürün bari orada ölsün" bile dedi. Bir hafta

önce. Şimdi de sırtımdan gelegiden acılar, ağzımdaki yaralar beni zor

konuşturuyorsa da tüm manyaklığımla bu salak bedenime dahi karşı

geliyorum.

Önceleri F3 idim bir uçakcasına Sufi birader şimdiyse aniden geceleri

ve sabahları uyanamayacağım korkusunu yeneli beri ( Bir ara inanılmaz

karanlıklar elektrik çarpıntısıycasına silkiyordu beni) ki şimdi bir

Petek hayali kuruyorum. Ufak arım balım peteğim seni mahvedeceğim! Ne

ki yani bu manyakların arasında yaşıyoruz! Ne var ki birader iki arada

bir kenefde tekrar şakırdamayacağız?

Şu arada karanlık çarpıntısını sen de yaşıyorsundur.

Bir şey bu. Bu " şey" tanımlanmalı. Arasından geçiyoruz malum nehrin. Sık g...

Olmazsa zaten beraber şerefsizim ihtilal yapacağız öte nehirde ama

acalemiz yok birader.

Bak dün sabaha doğru yine bir garip karartı çöktü. Anlık. Saniyeden

zayıftı. Yendim onu hemen.

Sabahları sırtım ve karnım çok ağrıyor. Çok uyku diliyor dudaklarım

yalvararak ama acı izin vermek yerine uykuya beni kazanıyor, ben yenik

düşüyorum gündüzleri yahut o vakit neyse işte....Sufi bocalama...kafanı

bana kızdır...ben de senin şu son yazdıklarını okudum

hıyarto...saftorik yaşamcı...hadi ulan bana küfreyle ben de sana.

küfredecek kaç adam tanıdım hayatımda seve seve...her tarafım

şivelendi...anlamaz zaten sözümü adamlar...yazarım herkese kızgın

kızca oooofançaç hadi be....

en azından senin iki sene evvel yazdıklarını okuyacak kadar uğraştım

ben...sen de benim iki sene sonra yazacaklarımı okuyacak kadar uğraş

ki ben de bu denyo çiğerimden bir kelime dut savaşı yapacak kadar

bülbül kesilim birader...Yorma bari beni...

Harflerin en uzunu Sufi!  Hadi gari...aramızda kaç yatak var ben

biliyorum ve çok acıyor inan bana sağım.

 

Leon Flipe

--------------------------------------------------------------------------------------------------------

SUFİ: 

Not: Leon bu mektubu Mayıs 14, 2006 tarihinde bana göndermişti.

Hepimizin yaşamımızda gel gitler, hastalıklar, çöküşler, az da olsa

yükselmeler ve suların durulması oluyor. Bütünü insanlık hallerimiz.

Bazen pencerelere giysi dikerek iğnenin deliğinden geçeriz, bazen bir

çiy damlasında boğuluruz, isyan ederiz, kızarız, güleriz, ağlarız,

denge unsurumuz bozulur, dengeyi buluruz. Sahi hangimiz tek çizgi

üzerinde yürüdük yaşam boyu? Bu mümkün mü?

Sizin sevinciniz daima benim ruhumun inci taneleri olsun, ama kimsenin

(ben dahil) kederi bir başkasına kapı olmasın.

Leon (Batu), dehşet yetenekli bir yazardı, onun öykülerinde farklı bir

"şey" vardı.

Nihai kararı ben değil, edebiyat tarihimiz verecek. Ama nasıl?

Şöyle:

Benim ve birkaç dostun bilgisi dahilinde olanı yazacağım:

Defter  çok uzun zamandır bu konu için uğraş veriyor, defterden bazı

dostlarla dostlukları farklı bir istikametteydi, benimle her ne kadar

açık ve de ara sıra samimice küfür edecek düzeyde bir ilişkisi vardı,

onlarla hep "smokinli" beyefendi durumundaydı (nur içinde yat Leon, ne

çok güldük beraber). Ailesiyle bir diyaloğumuz yok üzülerek, bir abisi

var, defter facebook'ta olduğu zamanlar arada hal hatır sorulurdu

karşılıklı, şimdi o da yok.

Kendi yazı ambarında (yaşadığı evler, kullandığı bilgisaylar vs...) ne

vardı bilmiyoruz, bir ilgiliye ulaşmamız da mümkün değil, onun için

defter kendi terekesini alt üst etti, virgülüne kadar çekti çıkardı,

bu çok zahmetli ve uzun zaman-mesai alan iş için, kılı kırka değil

bine yarar dikkati ve titizliğiyle o can "dosta" (hepiniz kim olduğumu bilirsiniz, kendi istemedi ben de adını yazmıyorum) teşekkürü borç bilirim,

hepimiz adına (özellikle adının dillendirmesi istemediği için

yazmadım), keza Ziya'nın deftere bıraktığı mirası için de aynı emeğin

daha fazlasını harcadı. Bu işler kolay değil, sabır ister, çokca zaman

ister, düzen ister. Hem binlerce ama binlerce yazı arasında çekip

çıkarıyorsun, resmen samanlıkta iğne arar gibi.

Bir nihai karar verilir, tek tek defter sayfalarına mı aktarılsınlar,

yoksa bölümler şeklinde "E-Book" olarak mı.

 

Rengi Amberle, kahve kokusu arasında gidip gelen anılardan bir anı

olsun istedim bu mektubun. Batu'yu (Leon'u anarak).

 

Hu ya medet

muhabbetle,

Sufi.

Aralık 13, 2019

 

 


Bir Garip Hikaye ve Düşündürdükleri // Enis En


 

Bir Garip  Hikaye ve Düşündürdükleri // Enis En

 


Farklı ülkelerin siyasi ve sosyal tarihine dair anlatılar, her birimizin kendi ülkesinde bir anı çağrıştırabilecek karanlık ve aydınlık noktalar barındırır. Savaş, yaptırım, çeşitli devrimler ve değişim için her türlü çaba, farklı coğrafyalarda bir şekilde var olmuş ve olmaya devam ediyor. Bazı anlatıları incelemek, mutlak umutsuzluktan kurtulmamıza ya da boş umutlara kapılmamıza engel olur. Başarısızlıkları mümkün olduğunca kabul edip zaferleri değişim arzusu için bir fırsat olarak görmemizi sağlar.

 

2017 yapımı “Her Şeyin Öteki Yüzü” belgeseli, Sırp yönetmen Mila Turajlić’in imzasını taşıyor. Aktivist annesinin ağzından, Sırbistan’ın tarihsel anlarına atıfta bulunularak anlatılan bir hikâye. Çocukluğunda bir gün, komünist hükümet annesinin evini zorla birkaç aile arasında paylaştırır. Bir kapı yaklaşık 70 yıl boyunca kilitli kalır. Filmde yönetmen, o kapının ardındaki komşuyla, hâlâ hayatta olan Nada’yla buluşur. Komünist hükümetin kararıyla bir oda sahibi olan Nada, kendini gerçek bir proleter olarak tanımlar. Film, kısa da olsa, Sırbistan’ın siyasi ve sosyal olaylarını tarihsel bir perspektiften gözden geçirme fırsatı sunuyor.

 

Belgrad’daki bir apartman dairesinin hikâyesi, komünist dönemde bölündüğü zamandan bugüne, bir iç savaş, bir yaptırım dönemi, bir dış saldırı ve bir devrimi yaşamış. Dünyadaki ülkelerin bir şekilde deneyimlediği ya da deneyimlemekte olduğu tüm bu olaylar, anlatıcı gözünden birer başarısızlık olarak tasvir ediliyor. Ancak anlatıcı, tüm bunlara rağmen asla çabadan vazgeçmemiş. Önemli tarihsel anları yaşamış, siyasi olaylar hayatını doğrudan etkilemiş. Yine de bu belgeseli izlemeyi gerekli kılan şey, başka bir coğrafyada dirençliliği görmek; kendini ve çevresindekileri bazen azınlıkta hisseden bir aktivistin dilinden.

 

Foucault'I anlamak?

Yönetmenin annesinden, başarısızlıkların ve yenilgilerin anlatıcısından, “Sence en büyük düşüşümüz ne zamandı?” diye sorduğu bir an var. Annesi, 1993’teki Sırbistan’ın hiperenflasyon dönemine işaret ediyor. Tüm olaylar arasında, bu ekonomik baskı onun için büyük ve farklı bir başarısızlık. İnsanların ekmek ve süt için uzun kuyruklarda beklediği, süpermarketlerin boş olduğu görüntü. Filmin bir diğer ilginç noktası, Sırbistan’ın tarihsel geçiş dönemlerindeki seçim sonuçları. Komünist dönemle Miloşeviç dönemi arasındaki kıyaslama da dikkat çekici detaylar sunuyor.

 

Film, sosyal aktivist ve eski üniversite hocası Sırbiyanka Turajlić ile tanışmak için bir fırsat. Onun film boyunca yer yer konuşmalarından alıntılarla, zaferin, her tarihsel dönemeçte siyasi zevklerimize göre kutladığımız anlamda bir zafer olmadığına; asıl kalıcı olanın “değişim” arzusu olduğuna vurgu yapıyor. Devrimin hemen ertesi günü bir röportajda, bir Sırp şairin, zafer karşısında kötümser bir bakış açısı sunduğunu düşündüğü bir şiirini okuyor: “Özgürlük, mazlumların onun için söylediği şarkılar kadar güzel bir şarkı besteleyebildi mi?” Turajlić, olayların akışı içinde yanıtlanmamış ama önemli, belki de bazı dönemlerde her şeyden çok yanıtlanması gereken sorular soruyor. Devrimden sonra Eğitim Bakanlığı’na katılıyor, ancak zayıf noktalarının, ne yapacaklarını bilmemeleri değil, hükümet mekanizmasını hiç bilmemeleri olduğunu görüyor.

 

E.E




LİHFEN // Ulus Fatih


 


LİHFEN

Sonsuz vampir güneşleri, okyanusun derinlerini aydınlatıyordu. Karanlıkta ayışığı yalpalıyor, sokak aralarında gölgeler dolaşıyordu. Köşeden biri çıktı süzülerek, entarisi parıldıyordu... Meydandaki heykelin oraya kadar yaklaştı ve sütunların arasından çıkarak, Lihfen diye fısıldadım, Lihfen... Gece kuşları gibi ötüşen rüzgar yüzümü yalıyordu. Karanlıkta koluma girdi ve bir türlü gölgesini göremediğim sol kolu, sanki yok gibiydi. Kalabalık gelmeden uzaklaşalım dedi. Sarnıçların, yanıp söner gibi göz aldığı yola girdik. Arnavut kaldırımı sessizliği bozuyor, Lihfen'in takunyası kurt ulumalarını andıran bir melodi gibi, ay ışığına şarkılar söylüyordu.

Epeyce yürüdük ve Brooklyn köprüsünün altındaki mahzenlerde soluklanıp, bizi Boğaziçi'ne uçuracak kanatlı atımıza binmek üzere hipodrom yoluna saptık. Uzaklardaki sahile uzanan yol, uçsuz bucaksız bir okyanusa açılan ışık çubuğu gibi dümdüzdü ve keskin bir kılıç gibi parlıyordu. İlk köşeden sola döndük ve Pegasus'un, Truva Atı'na benzer dehşeti ve gökyüzüne uzanan kanatlarıyla bizi beklediğini gördük. Önce Lihfen'i bindirdim, Likya saraylarını da çınlatan takunyalarını eline verdim ve bana sıkı sıkıya sarılması için onu uyardım ve az sonra pembe parmaklarının belime dolandığını duyumsadım.

At uçmuyor, şahlanarak ve yıldızlı karanlıkları yararak ilerliyordu sanki. Andromeda'da mola verdik, Lihfen mızmızlanarak sızlandı ve buzdan kulaklarıma, bu gece karanlığında yolu neden uzattın dedi. İlk kez simsiyah dudaklarına yapıştım ve o anda dirseğini belime indirdi ve bu minicik ejderhalar ne arıyor ağzında diye bir çığlık attı. Aşağılara doğru baktım ve uçurumların içine bir bir süzülerek döküldü ejderhalar. Yıldızlardan, Lihfen'in üzerine kar yağıyordu.

Bir hayvan barınağında sabahladık. Gece Lihfen'le kanımız birbirine karıştı, onun eti ekmeğimiz, benim kanım şarabımız olsun. Kutup yıldızı geceden beri üzerimizde parıldıyordu, giderek yaklaştı ve ikimizi içine aldı. Halifenin orduları kılıçlarıyla, inanmışları bir kulenin tepesine sürüyor, orada sunağa başını uzatma yarışı içindeki mazlumların kanı, ta aşağılara azgın bir selinti, coşkulu bir çağlayan gibi dökülüyordu. Habeşli köleye benzer celladın gözleri tapınak kandili gibi gecenin karanlığını yırtarak göz kırptı ve sıra bize gelince Habeşli durdu ve Lihfen'in kulağına bir şeyler fısıldayarak bizi ta aşağılara, gayyalara fırlattı. Boşlukta kılıçlar bedenimizi ikiye ayırıyor ama bir türlü parçalanmıyor ve yatağanlar rüzgar gibi içimizden geçerken uzaklarda güneş batıyordu. Nasıl bir dünya bu diye bağırdık ve Lihfen'le birbirimize sarılarak, uçan bir halının üzerinde gökyüzüne savrulduk artık. Satürn canavarı geldi az sonra ve bizi zeplin gibi kucaklayarak Nil sularına bıraktı.

Dev gibi bir firavun ordusu yaklaştı yanımıza ve panter suratlı biri, Amon Ra'nın işaretiyle ansızın elest alemine ışınladı bizi ve nasılsa Andromeda'ya dönebildik. Soluk aldığımızı görünce, gerçekte nereye gidecektik biz dedim Lihfen'e , gel buraya dedi ve gümrah bir cennet nektarını andıran Vulva Yıldızı'nı gösterdi bana, sıcak bir buhurun içine girer gibi içine girdim, altın anahtarım karanlıkta bütün kovuklarını aydınlatıyordu. Bir süre sonra, ağır bir sağanakla, yıldırımlar boşandı. Gökyüzü gözyaşlarını tutamıyor, kederden mi sevinçten mi bilinmez, aralıksız şimşekler çakıyordu. Bir mezarlığın içinde gibiydik, kara taşların arasında, bir ayet çıktı önüme!.. Öylesine paralanmıştı ki, neredeyse okunmuyordu.

'Kıyamet gününde, seninle buluşacağız Lihfen ve Araf'ta göz göze geleceğiz. Ve bilmelisin ki, kutsal gözeneklerin kılıcımın buyruğu altına girecektir. Ve ben ordularımın başında, yıldırım gibi akacağım zülfünden ve yukarıdan , aşağıya, tepeden tırnağa seni kanımla yıkayacağım.

Ben seni yeterince anlayıp, kavrayamıyorum Lihfen...

Ey ruh, sevişmek için Sırat'ın sıgasını ve Araf'ın duasını bekleyemiyorum ben.

Bilinir ki, Hitit'in orduları o gün Kadeş'e geldiler ve firavunun ordularıyla cenkleştiler. Ve Muvattali'nin ülkesi bütünüyle Mısır'a göçtü ve Kleopatra sevindi. Çünkü azapla dolu, gürbüz köleler vardı. İşte bir yunus gibi yüzüyordu Lihfen orada. Ve gözlerinin önünde ben kendimden geçiyorum ve onun şişe burnunu seviyordum.

Ben anlayamıyorum Lihfen, yeryüzü bir cehennem değil mi, aşkın ve sevişmenin kuralları yazılmamış mıdır tunç kargılarla. Seni sevmeliyim ve ruhum özgür olmalı ha!.. Bu beni sakinleştirmeli ve cehennem başka yerler olmalıydı ha!..

Hepimizin bu dünyadan nefret etmek ve iğrenç tanrılarımızdan kaçınmak için yeterli gerekçesi var. Korona'nın Kraliçesi söylüyordu bunu...

Lihfen...

Ruhum hepimizi yok etmek istiyor ama bu olanaksız biliyorum. Öyleyse ben hiçliğe savrulmalıyım ve işte o zaman, yaşadığımı anlıyorum ben. Biliyorum ki yaşıyorum. Şu dünyada, sen benim olmalıydın Lihfen!.. İç içe iki kaşık gibi girmeliydik birbirimize, tek bir beden olmalıydık.

Karanlık ruhumun koridorlarında her gece seni düşlüyorum ben. Ve beni doğurduğunu görebiliyorum her tan atımında. İnlemelerle!.. Dilim içinde kayıyor ve anahtarım yeryüzünün bütün kapılarını açıyor. Kanım kanında dolaşıyor Lihfen. Sen benimsin.

Ve işte okyanus dalgalarının içinde, yitip giden Solaris'im.

Sen benim benliğimsin Lihfen. Senin tunçtan bedeninle sevişebilirim. Hayalini bir buhur gibi içime çekebilirim. Bu ne kadar kötü diyorlar Lihfen, biliyorum ki, ruhun bunu duyumsuyor. Elem okyanuslarının tek ortağıydın sen. Her gece kulaklarım çınlıyor. Aşkın ve bağlılığın, son iç çekişine yaklaştığını biliyor yeryüzü. Aşk artık burada oturmuyor. Ve her gece yağmurlar yağdığını ve her gece ıslandığını biliyorum ben. Ve tüm ıstırapların Roma'ya çıkan Appian yolu olduğunu da...

Hiçliğe savrulmak üzereyim ben. Ve o anı biliyorum. Affet beni. Gecede zincirlerimden boşanmak üzereyim ve bilirsin ki Lihfen, yıkıntılar arasında bir ilahiyim ben. Affet beni tanrıçam...

Biliyor musun, affediyorsun Lihfen...

Ve yağmurun sesiyle uyanıyorsun bak... Yağmur seni mutlu ediyor ve kızıl ışıltılar içinde, gökten doğru durmaksızın yağıyor!..'

Sildiniz mi her şeyi.

Silmeye gerek yok.

Geçmişten, geleceğe dönülmüyor ki!..


ULUS FATİH


Ses Gittiğinde / Ömer Serdar (Ayvaşa)


 


Ses Gittiğinde

 

ses gittiğinde başlamıyor

başımla gözümle demir yalazı elbet

bu kısmı benden olsun ey

kıvılcım serüvenlerin eğilsin

onca sönen fer benden

hiç kimse yakamazken bu kenti

olsun

 

elindeyse

ki artık her şey imkânsızlığın

buz dağlarına kattığın avuçların

dokunan ellerinin savurganlığı

 

ellerinin savurganlığını dokun an

hangi yönden gelirse gelsin kabul ettiğin rüzgâr

tutunur tutuşur surların

ne neron ne roma ne sütunların için

yalnız kavrulursun

yalvar yakar

 

dülgerin bütün yongalarını sen yakarsın

duman duman inkâr kapsarsın atmosferine

detaysızlığını oynarsın

onarsın yonga mevsimini

 

gittiğinde ses

dörtte üçünü dünyanın bir adıma üç yörünge

sarıyor söndürüyor ıslak burçların

 

üç gün mü desem üç ay mı üç yıl mı

kale esaretine batırıyor, boğuyorsun

okyanus diyorlar ya

ardına akmayı sürdürüyorsun tüm nehirlerin

infazına

yanıyor yakıyor yıkıyorsun

 

bir buzul erimiyor... övünç

ozon olduğu için sevgilisi

dayanıyor

övünç

 

antartika ele geçiyor

bilmiyorsun

tutmalısın ümit burnu’ nu

gizliyorsun

hiç ilgin yok oysa

 

ey ses ! eğme başını

sustuğun yön bu övgü

bilmiyorsun kavradığını boğazı.

ÖMER SERDAR (AYVAŞA)


Bir Oruç Aruoba Portresi // Sufi.


 

Aruoba Anısına.../ gittiğin gün!


İlk gençliğimin yaprağıydı, büyüdü, serpildi, büyüttüm, çoğalttım o yaprağı ki çok şey öğrendim o hücrelerden. Sonra baktım ki "Doğançay Çınarları" kadar derin biçimde zihinsel dünyama kök salmış.
"Bahar mevsimde hazan olmaz(dı) ama Aruoba söz konusu olursa her şey
ihtimal dahilinde" yazdı dostum ve bir ikinci cümle kurmuştu ki esas o
beni derinden etkiledi: "kurtuluş bazen hepimizi ezer geçer, kişi
kurtulur, huzura kavuşur ama yıkım etkisi bizde devam eder
".
Bu sözler üzerine çok düşündüm, çünkü başka bir açıklama yok, nasıl bir "kurtuluş" olabilir ki?
Neden, kimden kurtuluyorsun?
Tekrar yazdım dostuma ve iki soru sordum.
Gelen yanıtlar, her şeyi anlamlandırdı zihnimde.
Meğer çok ağır hastaymış, tıbbı müdahaleye izin vermeyen türden bir
durum ve de gidebildiği ana kadar olmuş bilimin yanıtı!
Çok üzüldüm, çok.
"Bunca acıyı hak etmiyordu" diyeceğim ama onun yaşamı zorluklara
meydan okumaktan ibaretti, son seneleri dışında ki o da aslında bir çeşit
hazırlıktı, "gitmek için".
Ben de yeni öğrendim, bugüne kadar ne dostum ne de kimse söz etmemişti, meğer Fahriye hn, uzun zaman, onu bir melek gibi korumuştu İzmir'de. Sağ olsun, var olsun.
Kitaplarıyla, geride bıraktıkları hep anılacak sevgili Oruç Aruoba.
“-Adınız "Oruç".
- Evet, siz bakmayın adımın Oruç olduğuna, ciddi ciddi Oruç da tuttum,
annem, sen daha çocuksun tutma derse de, ben hep tuttum. Bayram
Namazına da gittim, sonra olan oldu
".
Yani ciddiyeti kadar mizahı da güzeldi Aruoba'nın.


Sizinle de paylaşayım onun hakkında can dostumun yazdıklarını:

"Ulan, Lan" sözcükleri onun dilinden bal damlası gibi tatlı biçimde
çıkardı, kafasının kızdığı şeye, "çöp lan bu" derdi.
Toplu halde restoranda yemek yenildiğinde ve sıra ödemeye geldiğinde: "elleri balık kokmayan birisi ödesin" derdi.

Mütevazi bir kişiliği vardı, onun tevazu çemberi öyle böyle değildi.


-"Ben şair değilim" dediğini çok duydum, "ben bu şeylere layık
değilim
" dediğini de.


Enis abiyle le çok yakın ve derin bir dostlukları vardı, son demine kadar
üstelik. Ortak projeleri de çok oldu, en son bir dergi projesinde
bir araya geldiler, Enis abi davet etmişti, son çıkışı oldu sanırım. Oruç,
geceden yanaydı, bir gece değil 10 saat-8 saat, 80 saat de sürse(ydi)
bu onu mutlu ederdi. Sabah ezanı gibi gecenin perdesini çekerdi, bu
hep böyle oldu. Kimi yazarlar sabah vaktinde coşarlar, huzuru
bulurlar, yazı masasına otururlar. Oruç için gece her şeydi.
Yemek veya şöyle diyelim "beslenmek" gibi bir kavram yaşamında hiç yer
etmedi. Azla yetindi, bir ermiş gibi hep içindeki tüketti. Bu bilinçli
bir tercihti. Ne yaptığının farkındaydı.
Daha 17 yıl önce küçük bir hastalığında bizim İsmet'in Dr. eşine
götürdük, bir yığın tetik istedi ve sonunda "Oruç bey hiç iyi
beslenmiyor, dedi
.”


Özlem sözcüğünü bir okuruna sorar, "özlemek" nedir? der, elini
yüreğine götürür, "öz işte" gösterirdi... O.A'yı "özlemek" de öyle bir
şey Sur, elim yüreğimde şu an
...”

+ (.....)

***


ve gitti,
ve gittin,
ansızın,
an
sızı
n

yeniden ayrılık diyor gece kuşları,
gittikçe daha uzak
gittikçe ulaşılmaz.

buradasın şair.
sen ancak ben ölürsem, ölürsün.
ölmedin ki.

Sufi.


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • 2-felsefe-notlar
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY

    ***


    Hür Yumer
    1

    ***


    ÖMER SERDAR
    mer-serdar

    ***


    ORUÇ ARUOBA
    oruc-aruoba-yasamini-yitirdi-737945-5

    ***


    artist-15
    Enis Batur
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    Leon Felipe
    batuhan-alpugan-leon-felipe1

    ***


    ***


    TELGRAFHANE,SANAT
    Sanat ve Edebiyat

    ***


    MURAT GÜLSOY
    Murat GÜLSOY | 602. Gece [Kendini Fark Eden Hikâye]

    ***


    ÜÇ RENK
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    Kerem Kamil Koç(SubCulturia)
    kkk
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    o-uz-atay
    Oğuz Atay / Arşiv (Borges Defteri'nin bu arşivde yer alan önemli belgesi. İlk kez "defter" yayınladı bu belgeyi)

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    ***


    Mustafa Nazif Fotoğraflar
    Sanat-Fotoğraf

    ***


    "Biri Dergisi- Mustafa Ziyalan
    Sanat-Edebiyat

    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***