Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Hep Beraber ve Tekrar Yaşama "Merhaba Diyeceğiz" // Doruk Satenay




"Felaket, tanığın ölümüdür." 
- Marc Nichanian


Tarihi ortaya çıkarmaya gerek yok, o zaten bir gün kıymık halinde gözlere batacak. Tanığın tarihi yeniden yazması. Bu görev, ona, tanık olana verilmemiştir. Tanıklığı yüceltmeden, ona anlamlar atfetmeden
önce tanığı iyi tanımalı. Onun felaketle doğrusal bir ilişkisi yoktur. Felaketin içinden çıkıp tekrar ona mahkum olan bir kişidir. Sonsuza dek sürüp giden bir hareket. Her dile geldiğinde yeniden kurulan keder
sahnesi. Yasın felaketi  "içe" taşıması. Ya felaketi, tanığı yazmak? Tarihin iki boyutlu bakış açısından kaçınırken edebiyatın estetsize etme merakına tutulmak. Tanık, kaderini bu çizgisellikten kurtarmalı.
Gerekirse soyut anlamda felaketi yeniden yaşamalı, yeniden konuşturulmalı. Ya susuyorsa?
O zaman anlattıklarımızla değil, anlatıl(a)mayanlarla yol almalı.

ilk kim haykırdı: umut var!
ilk kim haykırdı: insan var!
ilkin güvercinler haykırdı: ölüm var!

Evet, dostum,
O uzun Haziran gecesinde,  gaz ve plastik mermilerin üzerimize yağmur gibi yağdığı gezi’deki
gecenin sabahında, ömrüm boyunca unutmayacağım o sözcüklerini:
-"felaket, yasın ıslandığı yerde başlar".
- "Ne söyleyebilir insan?"
Bu kez,
-Sen dur,
Çözer bu düğümü zaman ve doğa.

Direneceğiz; zamana, Corona’ya, “CA”’lara  ve yaşamın tüm zorluklarına karşı.

Doruk Satenay


Amor Fati - Nietzsche





Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.
Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı.
Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister.
"Ol" der Tanrı.
Bulut olur.
Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez.
Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Herşey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan eser
burdan eser,
kaya bana mısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı....
Sırtında bir acı ile uyanır....
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır...

 -Nietzsche

"Amor Fati - Nietzsche "
(Kaderini sev-belki seninki en iyisidir)



Kunt Hamsun ve Edebiyat'ın Bitmez Sorunları! // Doruk Satenay




Kunt Hamsun, gelmiş geçim en iyi yazarlardandır, iyi edebiyat için çok emek harcadı, keşke Nazi'ler tarih sahnesine hiç çıkmasalardı ve bu dehşet yetenekleri de peşlerinden sürüklemeselerdi. Lanet olasılar bir kuşağı harcadılar, yazık ettiler. K.Hamsun da o sağanaktan payını aldı, çok acı verici.  İnsan'a, insani ilişkilere, insanın iç dünyasına dair ne varsa tümünü riyasız ve açık sözlülükle ortaya döken kaç yazar var ki yer yüzünde.
Direkt söze ve de gerçeğe ateş eder Hamsun. Çekincesi yoktur. "İnsan ilişkileri denen yalanlar yumağının içine sı..ayım", der kurguladığı kişinin dilinden, hele bu çağda, çıkar ilişkisi olmayan yerde ne dostluk ne de "ilişki" kaldı. Dostluklarını riyasız ve açık yüreklilikle sürdürenler yok mu? Çoklar, yeter ki iyi izlensinler ve de dostluk ilişkisinde nasıl ayağa basılmayacağını öğrensinler. 

 Bukowski belki hiç işaret etmez, ama direk Kunt Hamsun'ın dilinden, açık sözlüğünden etkilenmiş, yazın dilini abartısız ondan almış, çok da sahicidir.

"İnsan deli olmasa bile biraz hassas bir kalbe sahip olabilir, pekâla, öyleleri vardır ki ufak tefek şeyler onları yaşatır da sert bir söz onları öldürür. ben öyleyim işte. mesele şu: fakirliğim bendeki bazı vasıfları o derece keskinleştirmiştir ki, bunlar benim başıma adeta dert açar, evet, ne çare böyle bu! ama faydaları da vardır bunun, bazı hallerde bunların bana yardımları dokunur. fakir aydın, zengin aydından çok daha kuvvetli görünür. fakir, attığı her adımda etrafına bakınır, insanlardan işittiği her kelimeyi şüpheyle dinler; her adım onun düşünce ve duygularına böylece bir vazife, bir iş yüklemiş olur. onun kulağı deliktir, duygusu ince; o tecrübelidir, ruhu yanık yaralarıyla doludur..." -(K.Hamsun -Açlık kitabından alıntı).
Zaman zaman da çok zarif dokunuşlarla sözünü iletir. Aktardığım pasaj gibi. ‘Açlık’ kitabını dilimize Behçet Necatigil çevirmiş, çok da mükemmel bir iş çıkarmış Necatigil.  İyi ki es geçmemiş ve bu güzel yapıtı dilimize aktarmış.
Kendi kendime hep söyledim durdum, keşke Norveçce bilseydim ve Açlık kitabını onun geldiği dil kökeninden okuyabilseydim, eminim ki uzun bir tarihi geçmişe göndermeleri var, dil zenginliğiyle beraber.
Nobel verildi, itirazlar geldi, yazar gelmiş 90 yaşına, ödül  onun nedenli umurunda?
Belki sırfı bir "gönül alma" okşayışı olarak görülür ve direkt bir dönem kendi halkından yükselen itirazlara karşı bir iç gülümseyiştir onun için, ama tümü bu kadar, hatta Nobel ödülü veren komitenin bunakları da gerçeğin farkında değiller, "biz Nobel ödülü veriyoruz, bu yazar "iyidir" ", elbet ki edebiyat tarihinin derdi bunlar değil.
Nazi heyulası kimleri kullanmadı ki, her coğrafyada vurdular, kırdılar, yıktılar.
Nazi'lerin küçük oyunlarına o kısacık sürede kanan, kandırılan çok kişi oldu. Apollinare'i nereye yerleştireceğiz? Faşist dönemde şiiirde "denge" unsurunu kullandığı için kılıçtan geçirilmedi mi? Apollinare okunmamalı mı? Kim demiş!
Bütün bunlar bir yana, kendi yakın, çok yakın, hemen bugünkü tarihimize bakalım.
Kimler kimlerle yan yana durdular? Kimler, hangi yazar, şair, "tarihçi" tarikat şeyhlerinin ve de şuhlarının peşinden gittiler? Kapılarında kul olmadılar ki?
Murat Belge'sinden, Ahmet Altan, Roni Margulies ve bir bütün olarak “Taraf” tayfası(kim varsa, tamamı ama tamamı) ve Cengiz Çandar'ına, Birikim Dergisinin ağır abisi Ömer Laçin'e kadar kalabalık bir liste. Destek ne içindi? Gönüldaşlık kimin içindi? Hangi nihai hedef için toplanmışlardı bunca “akil”? Sonuç ne oldu? Öngörüsüz mü yola çıkılmıştı ki bu ihtimal çok yakın, sonuçta “şark” kafasıyız, bazen sıcak akçenin kokusu ağır basar. Hele “yeşil” türünden olsa. Özlenen “şeri kurallar” gelince ilk en yakın kapıdan çıkacak olanlar gittiler her türlü tuhaf ilişkilere angaje oldular. Aklı, mantığı, tarihi, felsefeyi zorlayacak bir saçmalıklar dizelgesi.  Siz kim "İktidar" çantası ne? Siz kim, muktedirin propaganda piyonu olmak ne? Tarih süresince,  bağımsız olmanın, bireysel duruşun nesi ağır gelir bunca yazara, çizere? –“Bu kadar kolay mı?” : Kolay! K. Hamsun için de, Apollinare için de, yerli yersiz kafası karışıklar için de.  Biz sabah akşam Hegel ile yüzleşelim ve onun dilinden  “şiir doğal ihtiyaçları giderme” girişimlerinde mevcuttur diyelim, ne değişir? Kararı şiir değil, şair veriyor.
Yani bütün bunlar burada yaşanırken biz de intikam için adı geçen yazarları okumayacak mıyız? Bu nasıl bir saçma bakış?
Elbet ki okunmalı, "ihtiyat" sözcüğüyle beraber okunacaklar tümü, en azından yaşadıkları sürece bu böyle olacak.
Bu çıkarsama, K.Hamsun için de geçerlidir.

Doruk Satenay


Keçili Orman // Çağan Kuzey Öztürk





Bugüne kadar deftere ulaşmış en ilginç şiirlerden diyebiliriz.  Şiir çok etkileyici, çarpıcı, şaşırtıcı, evet, evet, resmen ikinci, üçüncü kez okutuyor.
İlk okul öğrencisi sevgili Çağan kardeşimiz yazmış, adını da not düşmeyi ihmal etmemiş. 

Kafka'yı hiç okumadan hiç bilmeden bir dönüşümün ta kalbinde oturmuş.
Pek az görebileceğimiz, okuyabileceğimiz bir şey yazmış bu yetenekli kardeşimiz. 
Şiire müthiş bir selam çekmiş. Neomatik şiir, orman ve keçiyi görüyor intentionalite işte, bizler erişkinler olarak empirik kirlenmeye maruz kalmışız, hatta bu çocuk hiç büyümesin, yazsın, ama bu biçimde yazmayı sürdürsün, redüksiyon müthiş, dizelerin sıralanması, alt alta getirilmesi inanılmaz, dünyayı epoche te almış.
Fazla söze gerek yok. İyi “iş” iyi iştir. Yetenekli kardeşimiz, sevgili Çağan, sen sadece şiiri düşün, şiir yaz, hiç ara verme. Bu defter her zaman sana açık kalacak. /bd


Keçili Orman

Bir gün
Ormana gittim,
Ve sadece Keçi gördüm,
Dedim ki
Kesin bu
Keçili orman
Ağaç olarak keçi
Yaprak olarak keçi
Her şey keçi
Ben bile keçiyim

Çağan Kuzey Öztürk



Performans Sanatçısı Ulay Anısına




Haber kısaydı: “Ulay Öldü”!

Art Vital: Sabit yaşam alanı, kalıcı hareket, doğrudan temas, yerel ilişki, kendi kendine seçim, geçiş sınırlamaları, risk alma, mobil enerji”. – Ulay

Onun gidişiyle bir dönemin sac ayaklarından birisi eksildi.
Marina Abromovic’le 1976 yılında tanışır ve ikili uzun yıllar beraberce birçok sanatsal performansa imza atarlar.
Ulay, seyirci katılımını performans sanatına dahil etmek için çok çaba sarf etti, önemli performanslarından: Uzun Çalma Rekoru (1991–1992) ve Ekmek ve Tereyağı (1993)  başlıklarını sayabiliriz.
AB Bayrakları serisinde, AB üyesi ülke bayraklarının ters görüntülerini kullandı. Seyircilerin katılımını içeren diğer projeler arasında Lüksemburg Portreleri Ve Gelecek için Bir Anıt bulunmaktadır.

Ulay, 1943 Solingen'de (D); 1962-68, makine mühendisi olarak çıraklık sonrası fotoğraf okudu; 1975 yılına kadar deneysel fotoğraf, film ve çevre alanlarında çalıştı; 1975-1988 Marina Abramovic ile sanatsal işbirliği ve performanslar; 1998–2004 Karlsruhe (D) Staatliche Hochschule für Gestaltung'da Profesör; Amsterdam'da (NL) yaşıyor ve çalışıyordu.
2020: 76 yaşında yeryüzüne veda etti.

defter


Bu gece hesabı Ahmet Erhan ödesin...// Bayram Balcı




ah murat,

bizim murat,

deli murat,
kim hancı,
nerde yolcular



kar yağıyordu istiklal caddesine
bir yıl daha eskiyordu
hamlet kitap satıyordu o zamanlar beyoğlunda,

lakin ben unuttum,
hangi yıl, hangi yıla bırakıyordu yerini



yeni yıl pet şişesinde votka limondu bize



ah murat,
bizim murat,
kim daha deliydi diğerimizden,
unuttum ben sakız çiğnerken yürümeyi



metin altıok toplu șiirler,
tuğla gibi kitaptı,
senden yeni yıl armağanı,
hamlet bir kitapçı adıydı istiklalde,

yedi yirmi dört açıktık șiire,
ben o zamanlar biraz çingeneydim







șiirle üç öğün kardeştik,
biraz ahmet erhan ağrısı vardı kuluncumuzda,

psikolojimiz bozuktu her zaman,
bunun için

behçet (aysan) abinin dizelerini tașırdık ceplerimizde,



siz bu şiiri okurken,
biz çoktan ölmüş oluruz derdik
hatırımızı soranlara,
ne de olsa
kavlimizde adnan yücel tavrı vardı bizim,

susardık köșe bucak



ah murat,
benim deli kardeșim,

biz yașamadık ki
ankara, istanbul, çanakkale,

dört bucaginda memleketin

gezdirdik ruhumuzu ölesiye


üç bira, bir dergi,
birkaç battaniye borcumuz kaldı hayata,
bırak bu gece hesabı ahmet erhan ödesin,


Bayram Balcı


Barbar Ben Mi, Öteki Mi? // Salih Aydemir




BARBAR
BEN Mİ
ÖTEKİ Mİ?
                                                                                    

Dün yaşananlar şimdi donuyor. Yarına kendini saklıyor üstelik. Öyle ya, yarına bir şeylerin kalması isteniyorsa şimdi’yi dondurmak gerekmez mi?
Zaman, hangi türde ve nerede eşlik ediyor gerçeğe? Gerçek, kimin ve kimlerin tekelinde? Aradığımız ya da peşine düştüğümüz gerçek mi hakikat mıydı? Yarın denilen o içi boş karanlık şimdi’den hangi zamanı istiyordu? Saatlerin, mevsimlerin, ayların ya da yılların mı?
Kim taşıyacaktı şimdi’yi ? Taşıyanlar kim ya da kimlerdi?
Ben mi, başkası mı, öteki mi?
Ben kimdi? Başka mıydı? Peki başka kimdi? Ya öteki! Öteki ben miydi? Ve bunlara eşlik eden zaman hangisiydi?
                   ***                                      ***                                       ***
“Aynalar olmasaydı, belki evlerimizde mağara resimleri çizmeye devam edecektik.” Cümlesini okuduğumda aklıma Platon’un mağara miti geldi:
Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş… İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldayabiliyorlar, ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. İnsanlarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasına koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. Böyle bir yeri getirebiliyor musun gözünün önüne?
Diye devam eder. aslında ayna aynı zamanda mağarası insanın. Tıpkı Platon’un mağara mitindeki gibi… Bu mağara hem insan için hem de coğrafyası için bir ayna… Çünkü bu mağara/ayna şimdi’ye yataklık ediyor aslında. Kaçıp kendini mağaradan kurtaracak kadar talihli ve iyi donanımlı herhangi bir insan güneşi görür. Kendini bilir ve tanır.
Burada varlık ve değer çakışır…
Bu arada, mağarada oturanlar, bilgisizlik olarak tanımladıkları bilgisizlikleri ve önyargılar olarak bilmedikleri önyargıları içerisinde mutludurlar.
Peki kim bunlar; barbarlar mı?

Hava karardı, barbarlar gelmedi.” Kavafis
Barbarların gelmesi mi gerekiyordu? Peki, kimdi bu barbarlar?
Barbar ben miydi?
                                      ***                                
Onlar aslında hep karşımızda, arkamızda, sağımızda, solumuzda hatta içimizde değil miydi? Nereye geleceklerdi? Zaten yüzyıllardır içimizde değiller miydi? Her zamanın şimdi’sinde değiller miydi? Milyon kilometrelerce yürüyüp gelen/kalan onlar değiller miydi?
Nerede arıyoruz onları?
Sokakta, evde, mahallede, köyde, kasabada, şehirlerde, dünyada değiller miydi?
--- Nereden gelecekler?
--- Hiçbir yerden.
… Neden?
… Her yerdeler çünkü…
Bitiremediğin günlerin sorumlusu ‘ben’, barbar değil miydi?
***                                ***                                          ***
Kendi soruna verecek bir cevabın yoktu. Aslında vardı ama soru soramadığın için cevap veremiyordun.
Eve dönmekten bahsediyorsun. Aslında evindesin ve farkında bile değilsin.
Çünkü ben’in barbar.
Bir yerden bir yere varman için sana gerekli olanın yol olduğunu düşündün hep. Oysa ben’in yolculuğuydu senin için önemli olması gereken. Sen o yolu yürümedin. Aslında hep ‘ben’ kaldın.
Barbarlara, bu kente nereden geldiklerini sorduğumda, birbirlerine yakın iki köyde oturduklarını söylüyorlar, iki köy arasındaki uzaklığın tam olarak ne kadar olduğunu öğrenmek istediğimde, pek uzak sayılmaz diyor biri, diğeri ona yol tarifesine destek olmak istercesine, birbirimize ateş edecek kadar yakınız diyor.” s. 15
‘ben’ kadar barbar
Ben’e yapılan yolculuklar iç yolculuklardı. Yaptın mı?
Aslında ben’in katmanları arasında bile gezmeye yanaşmıyorsun. Her şey kadar ben’in de katmanlı olduğunu fark edemiyorsun.
… Duymuyor! Yüksekte durduğu için duymayan herkes gibi duymuyor.” s. 17

                                                 ***  
                              
Kökleri ve tarihi unutun. En basit, en dolaysız tecrübelerimizi ele alalım. Önüme bakıyor ve ufukta kaybolan denizi görüyorum.
Ufuğa bakmana gerek yok. Önce ben’ine bak, ‘ben’ barbar.
Ben’ine baktığında kökleri ve tarihi de anımsayacaksın. En basit en dolaysız tecrübelerinle kendini ifade edeceksin. Omuzlarında ölü taşıyarak değil, içinde ben’i anlayarak her gün değil bir gün öleceksin. Ve bir kez öldüğünde yakınlaşacaksın kendine… Kendine yakınlaştığında dilin ovasında ‘başka’ ile karşılaşacaksın.
‘Ben’ ölmüş olacak başka’nın içinde. O ‘ben’ senin dünün, senin geçmişin. Aslında ölmeyen ‘ben’ başka’nın içinde sessiz sedasız, kontrollü bir şekilde yerini alacak. Kontrol başka’nın elinde. Ben buna  dün diyorum.
Denizin kenarında oturmuş bir barbarın parmağından çıkardığı nişan yüzüğünü suya fırlattığını görüyorum. Halka dibe doğru indikçe büyük balıkların kendisini hayranlıkla izlediği ve her haliyle bir sirk akrobatı olan küçük bir balık halkanın içinden geçmeye başlıyor. Büyük balıklar onu alkışladıkça daha hızlı ve kıvrak hareketlerle halkanın içine girip çıkmaya devam ediyor. Keşke karadaki durumda tıpkı böyle olsa diyorum. Ama biz bütün alkışları halkanın içinden çıkamayacak şekilde sıkışıp kaldığımızda alıyoruz. Ve bu alkış bizim gibi halkasının içinde sıkışıp kalanlardan geliyor…” s. 26 

                                                         ***                                
Mehmet Mahsum Oral’ın “Barbarlarla Beklerken” anlatı kitabı aslında bize her ne kadar şimdi’yi anlatsa da yüzyıllar öncesinden ben’in hem bireysel hem de toplumsal olarak nasıl süregeldiğini gösteriyor. Çünkü ‘ben’ hem insanın hem de toplumun özüdür. ‘Ben’ başka’ya dönüşerek başka’nın içinde öteki ile buluşmaya yöneliyor.
Her ne kadar öteki’ye/yarına girmese de M.Mahsum Oral aslında yarını/öteki’yi dolaylı olarak hissettiriyor kitabında.
İnsan iç yapısının üç evresi olan alt ego-ego-süper egoyu; ben-başka ve öteki olarak algılıyorum.
Alt ego=ben=dün
Ego=başka=şimdi
Üst ego=öteki=yarın
“Barbarlarla Beklerken” kitabı ‘ben’ ve ‘başka’ arasında yoğunlaşmıştır. Diğer bir deyişle alt ego-ego ya da dün ve şimdi arasındaki barbarlığımızı göstermektedir.
Felsefi derinlikten ziyade şiir dilinin olanaklarıyla imgesel, alegorik bir tarzda ele almış olan M. Mahsum Oral şu soruyu düşündürdü:
Barbar ben mi
         başka mı
         öteki mi?
‘Ben’ sürekli seyir halindedir. Aktiftir, hareketlidir. Ve yolculuk halindedir. Ben’in yolculuğunun ilk durağı başka’dır. ‘Başka’ içinde olan ‘ben’ diyalektik seferine ve derinliğine devam eder. ‘Başka’ da durmaz, yolunu öteki’ye ulaşıncaya kadar yürür.
Öteki’ye hep ‘başka’ ile ulaşacaktır. Geri dönüşü mümkün değildir. Öteki, ben’in son durağı değildir. Değişir/gelişir/değişir. Öteki’den sonraki yolculuğu onu başladığı yere getirir. Nereye mi? Elbette öteki ben’e…
Yola çıkan ‘ben’, döndüğü ben değildir artık. Çünkü o bu döngüyü öteki-ben ile sürdürmeye devam eder.
Sessizlik diyor, maliyeti yüksek bir şey, bu duvardaki saatin pili çabuk bitiyor, ben neden diye sorunca ona, çünkü sadece zamanı göstermekle kalmıyor, onu bana duyuruyor da yanıtını veriyor.”  S.29
Toplumlar birbirlerine benzer ya da benzemez. Kimi farklı kültürlerden kimi yaşam tarzlarından farklıdır. Kimi zaman inançlar, kimi zaman alışkanlıklar, kimi zaman coğrafik değerleri ve yaşamsal tecrübelerinden ayrılırlar. Aynı zaman ve coğrafyada bireyler de farklılık gösterebilir. Ama tek hakikat vardır o da evrende her toplumun ve bireyin eşit olduğudur.
“Barbarlarla Beklerken” önceki ve sonraki bölümlerini okuyucuya bırakarak bir soruyla çekiliyorum aranızdan:

Peki barbar kim?!


SALİH AYDEMİR


Korteks ile Bellek arasında Bataçıka // Hamid Farazande



Korteks ile Bellek arasında Bataçıka // Hamid Farazande
"Rakım sıfır okunması kolay olmayan tipik bir Enis Batur kitabıdır. Okunması kolay değil derken içerdiği çetrefillik, yoğun düşünsel malzeme değil kastettiğim, bunlar, bilenler bilir, bir EB kitabının karakteristikleri arasında. Belki de pek yerinde olmayan bir noktadan başladım yazıya: Rakım sıfır yazılması zor bir kitap demek daha doğru olabilirdi. Baştan sona, eski ya da yeni kabuk tutmuş, ama daha çok, hâlâ açık, kanayan yaralar üstünde ilerleyen, kitabın, Atlıkarınca adlı bir metin ile başlamasını dikkate alırsak, birbirlerinin etrafında dönen bir metin topluluğu ile karşı karşıyayız..." -Hamid Farazande
Borges Defteri // E*MAG 
Bu kıymetli çalışmayı direkt Scribd sayfasından okuyabilirsiniz.



Okuma Masasından



Sevgili Defterim, geçen günlerde Konya'da coğrafya öğretmenliği yapan defter sakinlerinden Zeynep. E. ile görüştük. Birlikte çay içerken de defter sakinlerinin kulaklarını çınlattık... Bana  onun öğretmenlik yaptığı okula çok sayıda kitap gönderdiğinizi anlattı. Sonra da Tezer Özlü'nün "Yaşamın Ucuna Yolculuk" adlı kitabını hediye etti. Aslında bu kitabı borgesdefteri'ne bir teşekkür olduğunu söyledi. Ben de defterin Ankara şubesi :)olarak hem sizlerin hem de kendi adıma aldım bu kitabı ve okuyorum son üç gündür. Defterim iyi günde de kötü günde de yanımda olan bir dost gibi. Bizler bu dünyadan gitsek bile defter kalmalı ve defterin sakinleri artmalı.


Yaşıyorken güzellikleri paylaşmalı... Zeynep'in kitap hediyesi hediyelerin en güzeli. Ben de kitap hediye etmeyi çok seviyorum, ara sıra sevdiğim insanlara hediye ediyorum... Paylaşıyorum…

Ziya Alpay

 ***

 Tezer Özlü'nün "Yaşamın Ucuna Yolculuk" adlı kitabından alıntılar:

 Sen tüm kentten daha yalnızdın.Okyanus gibi bir yalnızlık

Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olma yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor.


Yaşlandıkça insanlarla aramdaki uçurum büyüyor. Arabalardaki, uçaklardaki, resmi dairelerdeki, otobüslerdeki, dükkânlardaki, caddelerdeki insanlarla aramdaki uçurum. Eşyalarla da öyle. Bazı günler elime bir et parçası alamıyorum. Ya da o bütün bir cesedi andıran tavuklar. Kızartabiliyorum ama yiyemiyorum.

Yolculuklara dönüyorum. Kentlerden sakladığım resimlere.
Duramam.

Kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme (Tezer Özlü bu sözleri Pavesa için söylüyor)


Özellikle ben’in ben’i bıraktığı anlarda. Ya da ikisi bütünleştiğinde. Ve birdenbire şimdiye dek hiç algılamadığım bir duygu gelip beni buluyor:


Bırakılmışlığın Tadı


“Çevreyi tanımlamak değil, duygularla yaşamak gerekir…”


Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya  gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başladığı an. Birisinin teniyle yan yana olmak, kendi var oluşum. Her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.



Bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgarları , içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.

       Başka hiçbir şey.

Hiçbir sevginin ardından gidemem. Sevgi inandırıcı değildir. Düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur. Düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. Ne denli düşünülürse, o denli büyür. O denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır. Gerçekleştirilemez. Soyutlaşır. Ve hiçbir zaman bitmez. Yaşam gibi. Ölüm gibi.


“İnsan sevgiye biri yanımızda olmadığından acı çekene dek dayanır; oysa gerçek yalnızlık dayanılmaz bir hücredir.” (Pavese)



Gövdeler iç içe girdiğinde de sevginin gerçekleşmesi olanaksız mı. O sonsuz boşalma anında da sevgi doyumsuz, insan yalnız mı. Doğum anında. Ölüm anında.


Sevg, istenilen bir olguya da aktarılır, aktarılabilir. Çeşitli anlara, çeşitli insanlara, çeşitli kentlere, caddelere, tepelere aktarılabilir. İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı.


"Ve sonsuzluktan dünyaya yansıdı Tanrı.

...
Şu andalığın şu andalağındayım.
Bir akşamüzeri süzülerek geçiyor.
Korkuluklar canlanıyor.
Ölüler mezarlarından kalkıyor.
Çok boyutlu bir sabah başlıyor.
...
Eller, binlerce el. Gözler, milyonlarca göz.
Her yerde, her şeyde.
Aradan yüzyıllar geçmişti ama hâlâ ölülerin öldüğü bir andı.
Sonraki satırlar Tanrı tarafından yazılmadı."  (Bu dizeler bana ait....)


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

  • borges defteri
  • ***


    Mühim Olan Sayı Değil:
    5.209.584 Hits.

    ***


    Radio Poem

***


***


Defter ::: Rüzgarın Savurduğu Zerre!.. 11

***


***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY

    ***


    artist-15
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    ***


    TELGRAFHANE,SANAT
    Sanat ve Edebiyat

    ***


    MURAT GÜLSOY
    Murat GÜLSOY | 602. Gece [Kendini Fark Eden Hikâye]

    ***


    Hakan İşcen
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    SubCulturia
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    o-uz-atay
    Oğuz Atay / Arşiv (Borges Defteri'nin bu arşivde yer alan önemli belgesi. İlk kez "defter" yayınladı bu belgeyi)

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    ***


    Mustafa Nazif Fotoğraflar
    Sanat-Fotoğraf

    ***


    "Biri Dergisi- Mustafa Ziyalan
    Sanat-Edebiyat

    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


#FFFFFF