Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Ece Ayhan’la birkaç saat…




 "Ece Ayhan’la birkaç saat…" başlıklı söyleşi 2000 yılında gerçekleşti. "Kunduz Düşleri" dergisinin 6. sayısında yayımlandı (2002). Söyleşinin tam metni defter arşivinde bulunuyordu, her nedense bugüne kadar tekrar yayımlanmadı bu önemli söyleşiyi. Kısmet 2024 yazınaymış. Ece Ayhan, içinden geçeni olduğu gibi aktarmış bu söyleşide. Aslında bir gün uygun bir zaman diliminde Şair Süha Tuğtepe'nin Ece Ayhan'la olan ev arkadaşlığı günlerini anlatmalıyız. İki şairin mizah dolu anıları. Bütün bu anılar bizde saklı durmasın isteriz, edebiyatımızın "şifahi tarih" sayfalarına kaydolmalı. Çünkü artık her ikisi aramızdan ayrılmış. Tüm defterin sadık ve eşi benzeri olmayan okurlarına iyi okumalar diyoruz, sizi Ece Ayhan'la baş başa bırakıyoruz. Unutmadan bu güzelliğin esas yaratıcısı şair Mehmet Çetin'i de anıyoruz, yattığı yer gül bahçesi olsun, o da çok erken ayrıldı aramızdan. 

Defter 

***

İkibin yılının Kurban Bayram’ndan birkaç gün önce bir arkadaşıyla, Özay hanımla haber göndermişti Ece Ayhan: Piya Kitaplığı’nın Vefa Dizisi’nden yayımladığı ‘’Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi’’ adlı kitabından birkaç tane gönderebilir miydik? Özay hanım, bayramın üçüncü günü ziyaret edecekti Ece Ayhan’ı. Bu, nicedir bizim de özlediğimiz bir şey. Kitapları göndermedik, götürdük. Murathan Muradoğlu, Fadıl Öztürk, Nesimi Aday ve Vecdi Erbay. Doluştuk Özay hanımın arabasına…
Bir ev ortamını özlediği belliydi Ece Ayhan’ın, ama Acıbadem Huzurevi’nde sahiden ‘huzurlu’ydu. Bu yüzden saatler süren sohbet oldukça keyifliydi; ayrıca. Ece Ayhan’ın şiiri, tarihi, Türkiyesi, giderek dünyası konusunda aydınlatıcıydı da. Bu keyifli sohbetin tamamını kaydetmek, okurla paylaşmak, bir belge olarak saklamak isterdik elbette. Ama Ece Ayhan, ‘’Bırakın teybi, konuşuyoruz yahu’’ diye istemedi önce. Ancak şiir konuşmaya başladığımızda izin verdi anlattıklarını kaydetmemize.

Mehmet Çetin- Kunduz Düşleri

‘’Türk Şiiri Değişiyor’’
Kunduz Düşleri’nin yeni sayısının dosya konusundan söz ettik ona; seksen, doksan, yüz. En güncel olayı bile anlatırken geriye dönüyor ya Ece Ayhan, yine öyle yapıyor, genç şairleri değerlendirirken; İkinci Yeni’nin ilk yıllarına dönüyor:
 ‘’Türk şiiri değişiyor. Turgut Uyar’ın şiirlerini Yaşar Nabi yayımlamıyor, kendi yazarları olduğu halde. Ben şiir gönderiyorum, İlhan Berk soruyor ‘bu kim’ diye. ‘Cemal Süreya adı başa beladır’ diyor Nurullah Ataç. Muzaffer’e söylüyor bunu. Şimdi de buna benzer şeyler var: Kuru şairler var, genç kuşakların ‘çaykuru’. Tabii bunun kuru fasülyesi, kuru kavanozu da var; yaşının tam tersi olan da var…Fakat bunların içinden çıkacak şiir: Bir kısmı göründüğü gibi olmuyor, bir zaman sonra silinip gidiyor.’’


Ece Ayhan’ı sevmek
 Sevenleri çoktur ‘karaşın’ şairin, ama ona kızgın olanların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Bunun nedenini yine kendisi anlatıyor, biz dinliyoruz.
 ‘’Bir sürü nedeni var beni sevmemelerinin. Ben de hakkımı sordum her yerde, her ortamda. Şimdi münakaşa etmeyebilirim, ama bu hep böyle sürdü. Şimdi niye bu yaştan sonra değişeyim. Sonra biz sokak çocuğuyuz, şiirin sokak çocuklarıyız. Şimdi bakın, felsefe doktorası olmadan felsefe dersi veren tek adamdır Hilmi Yavuz.
Bunlar Levent’te bir ansiklopedi çıkarıyorlar. Pembe Yayınevi var. Hilmi de orda çalışıyor. O sırada Erkekçe diye bir dergi de çıkarıyorlar. Bir gün Aslıhan Pasajı’nda karşılaştık. ‘’Hilmi’’ dedim, duyduğuma göre İbne diye bir dergi çıkarıyormuşsun.’’ Bozuldu. ‘’Bir o kalmıştı’’ dedi. Buraya kadar güzel. ‘’Ayna Şiirleri’’ adlı kitabı çıkmış Hilmi’nin. Gergedan dergisinden, Enis Batur’dan bir haber geliyor; Ece Ayhan, Ayna şiirleri’ni yazar mı diye. ‘’Hayır’’ dedim, ‘’Ben edebiyat yazarım.’’ Bunu Hilmi’ye de söyledim. Meğerse Enis’le iyi değilmiş araları. Çok bozuldu. ‘’Bak sen göreceksin’’ dedi. Tehdit ediyor beni. Şiir Atı diye bir dergi var o zaman, Hilmi takma adla orda yazıyor. Bir-iki sayı sonra hakkımda bir yazı yayımlandı orda. Antikrist diyor bana. Şimdi kızgınlık şiiri göstermiyor. Benim Hilmi’yi sevmem şart mı?’’
 ‘’Sürgündü Cemal’in babası’’
 Memet Fuat’ın ‘’Aydınlar Sözlüğü’’ adlı kitabı daha yeni yayımlanmış o zaman ve kitabın etrafında epey tartışma yaşanmıştı. Daha yaşanacak gibi de görünüyor. Ama herkesin gözden kaçırdığı, belki de görmezden geldiği bir başka ayrıntı var kitapta. Bu ayrıntıya da Ece Ayhan dikkat çekiyor:
 ‘’Bilecek’te sürgündü Cemal’in babası. Yoksuldu sonra. İstanbul’da okusun diye Cemal’i abisine gönderiyor. Ama ihbar ediliyor ve Cemal daha 6-7 yaşındayken emniyete düşüyor ilk kez, Sansaryan Han var ya, meşhur. Ordan doğru Bilecik’e gönderiyorlar Cemal’i. Şimdi Aydınlar Sözlüğü’nde Cemal Süreya’nın Kürt olmadığını yazmış Memet Fuat. Olmaz öyle şey. 10 Kasım’da Mustafa Kemal İstanbul’da öldükten birkaç gün sonra trenle Ankara’ya sevk ediliyor. Bilecik’e sürgünde olan Cemal’in babası tepeye çıkıyor ve ileniyor. ‘Bizi perişan ettin’ diyor. Bunu da Muzaffer Erdost’a Vecihi Timuroğlu söylüyor. Timuroğlu’na da Cemal söylemiş bunu. Zaza Kürtlerdendi Cemal. Tersi olsa ne olur? Ama bir kitap yazıyorsan gerçeklere dikkat etmek lazım.’’

‘’En çok Cemal’i özlüyorum’’
 
Konuşmamız boyunca sözü sık sık Cemal Süreya’ya getiriyor Ece Ayhan. ‘’ En çok Cemal’I özlüyorum’’ diye yanıtlıyor, ‘’kendi kuşağından özlediklerin kimler’’ sorusunu. Onunla ilgili epey anı anlatıyor ve ‘’Böyle bir adamı neden özlemeyeyim’’ diye bağlıyor. Anlattığı anıların tümünü yazmak isterdik, ancak, bir tanesi bile yetecektir Ece Ayhan’ın Cemal Süreya’yı neden çok özlediğini anlamak için.
 ‘’Cihat Burak, Arif Damar, Cemal ve ben, Kadıköy’de ‘Fıçı’ diye bir yer var, oradayız. Dışarda şakır-şukur yağmur yağıyor. Sonra hanım arkadaşım geldi. Seyhan Karaca. Baktım Arif Damar para veriyor bana. ‘Nedir bu’ dedim. Cemal, ‘Üstümde para yok’ demiş Arif’e, ‘Sende varsa Ece’ye ver, ben sonra veririm sana’ demiş. Benim arabayla gideceğimi düşünüyor Cemal. Yanımda hanım arkadaşım var ya… İnceliğe bak yahu. Ben böyle bir adamı niye özlemeyeyim ki şimdi?’’

‘’Baykam’ın telgrafı’’
 ‘’Sivil’’ olmak, hele de Ece Ayhan gibi ‘’sivil şair’’ olmak zordur Türkiye’de. ‘’En’’ Atatürkçü Bedri Baykam’lı bir anısı, bu zorluğu örnekler nitelikte:
 ‘’Bedri Baykam Yapı Kredi Yayınevi’ne telgraf çekiyor. Atatürkçü Düşünce Derneği’nden. ‘Atatürk düşmanlığı yapan Ece Ayhan’ın kitaplarını neden basıyorsunuz’ diye. O zaman Burhan Karacan var yayınevinde, şimdi ayrıldı. ‘Nedir bu olanlar’ diyor, ‘Sansür mü koyacağız? Kaldı ki böyle bir şey de yok.’ Kitaplarım Yapı Kredi Yayınevi’nden çıkabilir, ama bu benim onların görüşünü savunduğum anlamına gelmez. Benim ‘Morötesi Requiem’ çıktı Yapı Kredi Yayınevi’nden. Emekli bir ziraat mühendisi ihbar etmiş savcılığa. Savcılık toplatmış. Çanakkale’deyim ben, haberim yok, sonradan duyuyorum. Açık-saçık bulmuşlar kitabı. Yahu ben açık-saçık yazanlardan değilim ki… Yapı Kredi Yayınevi belki görüşleri siyasal bakımdan sivri olanları basmaz, ama benim kitaplarımı basıyor. Piya Kitaplığı’ndan çıkan Çanakkale’li Melahat’e İki El Mektup kitabımda, Melahat’ı Anafartalı yaptım. Ama Melahat Anafartalı değil. Buna benzer başka şeyler de var kitapta. Cumhuriyet’i tersten okumaktır bu.’’






Enis Batur ve Yalçın Küçük / bir uzun sohbet


 bu görüşme 2002 yılında gerçekleşti ve sonra cogito dergisinde ilk kez yayımlandı. borges defteri / arşiv

buradan okuyabilir/indirebilirsiniz:



Yitik Sınır // Şafak Çubukçu


 


Damlalar

Yüzüne dokunamıyorsa

Bulunduğun yer

 Senin değil

 Yağmurun sınırıdır

 Sınır

 Kutsaldır çünkü

 Sonlu olanı

 Sonsuz olandan ayırır

 Ve inancın anlamını

 Yaratır yeniden.

 Öyleyse soru şudur

 Yağmur sona erip

 Damlaların

 Yüzüne dokunamadığı o yer

 Bir kez daha

 Yeryüzü olunca

 Kutsalı yaratan sınır

Artık nerededir?

 

Şafak Çubukçu


defterin unutulmazları





Yaşamını yitiren Borges Defteri şairleri, yazarlarından: Ziya Alpay, Batuhan Alpugan, Ömer Serdar, Doğan Ergül, Süha Tuğtepe anısına. Onlar bizim onur bayrağımız, unutulmazlarımızdır.

Işık bahçelerinde, huzur içinde uyusunlar...


Borges Defteri


4000 Yıllık Sümer Şiir...


 


KİMİNLE KONUŞABİLİRİM BUGÜN?

Kiminle konuşabilirim bugün?

Arkadaşların içi kötü,

Bugünkü dostlar bilmiyor sevmeyi.

Kiminle konuşabilirim bugün?

Yürekler doymak bilmiyor,

Herkes arkadaşının malını çarpmakta.

Kiminle konuşabilirim bugün?

Aklı başında adamlar öldü gitti,

Vur kır sardı herkesin yüreğini.

Kiminle konuşabilirim bugün?

Melek yüzlerinin altında şeytanlıklar,

İyilik her yerden kovuldu artık.

Kiminle konuşabilirim bugün?

Yürekler doymak bilmiyor,

Kimse onur duymaz yüreğimden ,

Kiminle konuşabilirim bugün?

Doğru insanlar yok artık,

Yeryüzü kötülük edenlere bırakıldı.

Kiminle konuşabilirim bugün?

Artık dost da kalmadı.

İnsan içini, gidip bilmediği birine açmalı…

Kiminle konuşabilirim bugün?

Sarıyor dünyayı kötülük…

Bir türlü sonu gelmiyor!


Çev. Kramer


Kierkegaard, Heidegger ve Camus Felsefesinde Keder // Jonny Thomson


 



Kederin felsefesi:

Kierkegaard, Heidegger ve Camus felsefesinde keder

Yazarı: Jonny Thomson

Çeviri: Ömer YILDIRIM

 

 Kederle nasıl başa çıkacağımız büyük ölçüde hayat görüşümüze, yaşamı nasıl değerlendirdiğimize bağlıdır. Peki filozoflar bu durumu nasıl yorumluyorlar? İşte keder konusunda düşünmüş ve yazmış üç büyük filozofun görüşleri…

Kederden kaynaklanan derin ve içsel umutsuzluk, insan yaşamında dönüştürücü bir rol oynama gücüne sahiptir. Hepimiz her şeyin zaman içinde sona ulaştığını düşünsel olarak bilsek de kederi birinci elden deneyimleyenler, yaşama diğerlerine oranla daha farklı bir yönden yaklaşmaya başlarlar. Bu bağlamda filozoflar zaman içinde yitip gitme fikrine farklı biçimlerde eğilmişlerdir. Kierkegaard bunu inanca açılan bir kapı olarak görmüş, Heidegger yitip gitmeyi hayata anlam vermenin bir yolu olarak kabul etmiş, Camus ise bu durumu saçmalık olarak yorumlamıştır.

Yaşamımızın bir parçasında her birimiz kim olduğumuza doğrudan müdahale edecek ve bizi sarsacak bir şeyler yaşayacağız. Çünkü insan hayatı bir tür yolculuk ve deneyim sürecidir. Günümüzde pek çok insan “biçimleyici deneyimler” dese de bunlar insan için ancak bir tür uyanış ya da kendine getirme aracıdır. Bu araçlar insanlık durumunun uyumak ya da âşık olmak kadar merkezinde yer alır. Birbirimize anlattığımız hikâyelere ve mitlere şöyle bir bakanlar bunların genellikle birbiriyle ciddi benzerlikler taşıdığını göreceklerdir. Bunlar örneğin çoğunlukla gurbeti, bir kişilik hayat sınavına tabi tutulmasını ve ardından yeni bir bilgelik ya da yeni bir yetenekle eve dönüşü içerir.

Bahsini ettiğimiz dönüştürücü deneyimlerden biri, gerçekten ve derinden sevgi beslediğimiz birini kaybetmemizdir. Bu kederle tanışanlar hayat hakkında daha fazla şeyin farkına varırlar. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, yalnız ve geride kalmanın ne demek olduğunu çok acı biçimde kavrarız. Düşünsel düzeyde, her şeyin bir gün yok olacağını biliriz. Yaşamın geçiciliğini, insan bedeninin zamanla çöküşünü ve evrendeki termodinamik yapıyı mantıksal zeminde idrak ederiz. Ancak ölümü bilmek, ölümle gelen kaybı hissetmek ve buna katlanmak, insana hiçbir şiirin, filmin ya da kitabın aktaramayacağı bir anlayış kazandırır.

Memento mori (Öleceğini hatırla!)

Birçok insan, örneğin gençler ya da şanslı bir yaşam sürenler, kendilerini ölümlü olmak gerçeğiyle yüzleşmek zorunda hissetmezler. Onlar günlerini ebediyetle ilgili büyük sorular hakkında bir an bile düşünmeden geçirebilirler. Kendi ölümleri ya da çevrelerindekilerin ölümleri üzerine düşünmek akıllarından dahi geçmez. Muhtemelen, bugün hayatlarında bulunan insanların bir gün sonsuza dek yok olacaklarını hiç düşünmeyeceklerdir.

İnsanların çoğu her birimizin bir gün son yemeğimizi yiyeceğimizi, son kez güleceğimiz ve son nefesimizi alacağımızı asla fark edemez. Onlar sevdikleri biriyle son bir kez birbirlerine sarılacaklarını ve o andan sonra bu deneyimin bir daha asla tekrarlanamayacağını düşünemezler.

Elbette ölümsel gerçeklik akıllarının uzak bir köşesinde öylece durmaktadır; ama bunlar onu duyumsamıyorlar. Aklen “nesneller”; fakat duygusal olarak öznel olmaktan çok uzaklar. Onlar ölümün eşiğinde olan ana babalarının elini tutmuş, bir kardeşinin cenazesinde ağlamış ya da artık hayatta olmayan bir arkadaşın fotoğraflarına bakarak gözyaşı dökmüş kişilerin benliğini saran duygusal yoğunluktan yoksunlardır. Keder, onu bilmeyenler için, uzaktan gelen davul sesi gibidir. Gerçekte, hakiki kederin çaresizliği ise bizatihi insanın yüreğinin derinlerinde yaşanır. İnsanın varoluşu, içinde sızım sızım sızlarken bütün bedeni de bilekteki nabza dönüşür.

Umutsuzluk

Keder gibi böylesine yaygın, hassas ve dokunaklı bir konuda tek bir felsefi görüş bulunması beklenemezdi. Tarihin büyük bir bölümünde filozoflar, aynı zamanda genellikle dindar kişilerdi ve bu nedenle bu konu rahiplerin, kutsal kitapların ya da meditasyonun konusu olmuştu.

Antik Yunan ve Roma’nın Hristiyanlık öncesi düşünürleri belki bir istisnadır. Ancak oralarda dahi filozoflar dinî varsayımlarla dolu kutsal kâselerin içinde yoğrulmuşlardır. O dönemlerde ruh’a yapılan atıfları şiirsel ya da psikolojik metaforlar olarak okumak günümüzde moda hâline gelmiştir. Yine de antik dünya, Epikürcüler hariç, bizim modern ve seküler duyarlılıklarımızın pek kaldıramayacağı kadar çok dinî inanca sahiptir.

Søren Kierkegaard’a göre, kederin peşi sıra hissettiğimiz içsel ölümlülük duygusuna “umutsuzluk” denir. Ona göre umutsuzlukla harmanlandığımız zaman hakiki benliğimizi fark etme yolculuğumuz da başlayacaktır. Yaşamdaki şeylerin ebedi olmadığını ve hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini ilk elden yaşayarak anladığımızda, bir şeylerin ebedi olmasını nasıl tutkuyla arzuladığımızı idrak edeceğiz. İşte umutsuzluğumuzun kaynağı o “sonsuzluğu” istememizdir.

Kierkegaard’a göre, umutsuzluğun üstesinden gelmenin, bu durumdan kurtulmanın tek yolu ise teslim olmaktır. Kendimizi içinde kaybedeceğimiz bir ebediyet vardır, inanç vardır ve keder, inancın kasvetli, soğuk kapısıdır.

Kederin felsefesi

Aydınlanmadan sonra, dinin etkisinden kurtulan felsefenin yeniden güç kazanmasıyla birlikte düşünürler ölümü yeni bir bakış açısıyla ele almaya başlamışlardır. Bundan sonra ölüm artık sadece dine açılan bir kapı olmamıştır.

Antik Yunan’da Epikürcüler ve pek çok doğulu filozof, bu güçlü keder duygusunun üstesinden ancak ve ancak ölümsüzlüğe duyduğumuz yanılsama yüklü arzunun ortadan kaldırılmasıyla gelinebileceğine inanmışlardır. Stoacılar da her şeyin her zaman bizden kaynaklandığını düşündüğümüz için acı çektiğimiz fikrini kabul etmişlerdir. Sadece düşünsel bir devrimle ya da kusursuz bir meditasyondan sonra, bunun aslında nasıl da yersiz bir büyüklenme olduğunu kabul edebiliriz.

Alman filozof Martin Heidegger, ölümün hayatımızdaki varlığının özgürlüğe yeni anlamlar kazandırdığını savunmuştur. Kararlarımız, sahip olduğumuz yegâne şeydir. Tüm yaşamımızın ölümün merhametli kollarında son bulacağını idrak ettiğimizde bu bize bir cesaret verir ve eylemlerimizi anlamla sarmalar. Heidegger bunu şöyle özetler:

“Varolmak, ölümün huzurunda bulunmak demektir.”

Orta Çağ’ın ünlü memento mori anlayışı, içinde bulunulan anı daha yaşanır kılmak için ölümü kendimize yakın tutmak fikrinde yankılanır. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, geride kaldığımızın gerçekten farkına varırız ve bu da yeni tercihlerimize yeni bir önem kazandırır.

Albert Camus içinse durum biraz daha umutsuzdur. Camus’nün eserleri nihilizmin kayıtsız uçurumunu çözmek için bilinçli ve yorucu bir çaba olsa da, onun “saçmalık” çözümü kolay bir ilaç değildir.

Camus için keder, her şeyin anlamsızlığının üstesinden gelme hâlidir. Aşk onulmaz bir acıyla sona erecekse neden âşık olalım? Her şey toprağa karışacaksa neden büyük yatırımlara önem verelim?

Kederle birlikte her şeyin acı sonluluğuna dair bir farkındalık gelir ve beraberinde öfkeli, çığlık çığlığa bir hüsran getirir: Neden buradayız ki?

Camus’nün ileri sürdüğü fikir ölümle ilgili bir cümbüş ya da belki de kara mizahtır. Ona göre yaşam farkına varıp keyfini çıkarmamız gereken saçma bir oyun alanıdır. Bu oyun alanındaki yolculuğun tadını, kendimizi mutlu hissederek çıkarmamız gerekir.

Birçokları için keder yaşamdan kopmayı da birlikte getirir. Oysaki keder iyileşmeye ve varoluşu yeniden anlamlandırmaya yarayacak olan, ruhumuzun kışı geçireceği yerdir. Ruhumuz bir kelebek gibi kendi kozasını kederden örer ve kozadan, edindiği bilgelikle birlikte yaşama geri döner. Bazıları için bu kış dinlencesi çok uzun bir süre devam eder ve birçoğu soğuk kaldırımları yaşamının biricik varoluş alanı olarak görmeye başlar. Bu insanlar yardıma ihtiyaç duyan insanlardır.

Kierkegaard, Heidegger ya da Camus ile aynı fikirde olsak da herkes için doğru olan ve yapmamız gereken bir tek şey vardır: Konuşmak. Düşüncelerimizi dile getirmek, umutsuzluğumuzu paylaşmak ve bir başkasına açılmak, çözülmeyi başlatan hafif, ılık bir esintidir.

 


Bu makale Sosyolog Ömer Yıldırım tarafından www.felsefe.gen.tr için, Jonny Thomson’ın “Three responses to grief in the philosophy of Kierkegaard, Heidegger, and Camus” isimli makalesinden Türkçeye çevrilip derlenerek hazırlanmıştır. Alıntılanması durumunda kaynak gösterilmesi, ahlaklıca olanıdır.



Anomi ve Mitos // Leon Felipe


 


Anomi ve Mitos 

Leon Felipe

 (Leon anısına-arşivden/ defter)

Yere düzayak basan kabuğu sökülmüş, kan kaybeden kaplumbağanın yanında tavşan zıplıyor, gülüyor. Masal eski bir yalanın kıvrılmış hali. Yarış yok ortada. Sivri dişli etobur bir tavşan ve yaşı geçkin Galapagoslu atalarından uzakta bir kara kaplumbağası var gerçekte. Ve gerçek çocuklara uyumadan önce anlatılan didaktik bir yalan değil. Tavşanın kabuğu sökmesinin nedeni sadece vahşetten hoşlanması. Kaplumbağa etini sevmiyor. Hem çıplak bir kaplumbağa görmek onu eğlendiriyor. Can çekişen her şey ve seks tavşanları eğlendirir. Kemirgen canavarlar. Pek şirin gözükürler. Oysa farenin doğada yaşayan beyaz tüylü akrabasıdır. Arka bacakları kalın. Kanguruya benziyor. Aile kuruyor. Kaplumbağaysa çirkin boyunlu, kalın derili. Ayaklarından fırlayan tırnakları pedikürsüz. Çocuklarını yumurtlayan ve yerde sürünerek ilerleyen, dışkısı pis kokan bir hayvan.  Üstelik korkak. Bir kaplumbağanın kavga ettiğini gördünüz mü? Barışçıl olduğundan diil. O da irileştiğinde kendi türünden biriyle dişiyi döllemek için kavga eder elbette. Tavşanlardaysa orji hakimdir. Sürekli seks yapmayı beceren tuhaf hayvanlardandırlar. Seks için kavga etmezler. Aslında hiç kavga etmezler. Sadece yıkıcı bir güçleri vardır. Kendi çocuklarını yedikleri görülmüştür. Tavşanların et yemediği söylenir. Yalandır. Bir paskalya yalanı. Aleviler tavşan yemezler. Tavşanların dişileri regl olduğundan, derler, yemeyiz. Tavşanları da kaplumbağaları da evlerinde besler insanlar. Kaplumbağalar sıkıcıdır. İnsanı eğlendirebilecek hareketlerde bulunmazlar. Suretlerinde mimik yoktur. Jeste rastlanmaz. Ama tavşanlar maşallah, sıcak diye evin babasının göbeğine oturur ve herkesi eğlendirirler. Ellerine bir havuç alıp kemirirlerken gülümsüyor zannedersiniz. Kaplumbağanın her şeyden bezmiş, yaşamdan bıkmış bi havası vardır. Beni neden doğadan alıp eve getirdiniz ki! Diyorlardır sanki. Üstelik kaplumbağalar insandan daha uzun yaşadıklarından bir huzursuzluk yaratırlar. Biz öleceğiz ama bu hayvan üç yüz yıl daha yaşayacak. Buna da yaşam mı denir? Üstelik kaplumbağalara yıllarca da baksanız sanki hiç büyümemiştir. Tavşansa çabuk yaşlanır. On iki yıl yaşayabilir o kadar. Kaplumbağaların bazıları en az elli, en çok üç yüz yıl yaşarlar. İnsanın içini daraltır bu. Tavşanlar arasında Avrupalı Lipus Lepus europaeus en adileridir. Kaplumbağalardan kış uykusuna yatan Orta Asyalı Agrionemys Horsefieldii matraktır. Ayılar onlarla oynamayı severler. Hayvanlar arasında kaplumbağalarla oynamak bir gelenektir. Hayvanlar arasında tavşanları yemekte bir gurmeliktir. Tilkilerin tavşanları yemek için sonsuz sabır gösterdiklerini biliyoruz. Tilkiler aynı sabrı kaplumbağa yemek için gösteremezler. Bir kaplumbağayı yemek zordur. Üstelik eti güzel değildir. Tavşan lezzetli bi hayvandır. Etobur insanların bazıları özellikle adalarda yaşayanlar tavşan avına çıkar, onları vurduktan sonra kulaklarından tutup sarkıtarak evlerine neşe içinde dönerler. Evine kaplumbağa avladığı için neşeyle dönen bir insan yoktur. Tavşanların rol aldığı, başrol oynadığı birçok sinema filmi vardır. Kaplumbağalarınsa çizgi filmlerde sadece yan rolleri vardır. Az sayıdadır. Mutasyona uğramış kaplumbağalarla ilgili saçma filmi saymıyorum. Mutasyona uğradıklarından kaplumbağa sayılmazlar. Üstelik öyle sayılsalar bile ustalarının tavşanlarla aynı soydan gelen bir kemirgen fare olması can sıkıcı ve kaplumbağalara hakarettir. Tavşanlar tarih boyunca kaplumbağaların düşmanı olmuştur. Yavaş yavaş lahanasını, yaprağını yiyen kaplumbağanın sezgilerine güvenen çıkarcı tavşan onu takip eder ve kaplumbağanın bin bir zahmetle bulduğu yemeğini elinden alır. Galapagos’taki iri kaplumbağaların tavşanları yedikleri bu nedenle de dinsiz sanılan Darwin’in adada tavşan bulamamış olması hakikattir. Marx’ın Darwin’e mektup yazdığı doğrudur. Yaşlı kaplumbağalar gençler kadar pasif diillerdir. Gerçi dişleri olmayan kaplumbağaların bir tavşanı yemek için birkaç yıl uğraştıkları ve sindirim sistemleri bozulduğu için kendilerinin de öldüğü doğrudur. Bir tür kamikaze davranışı olan tavşan yemek, Galapagos kaplumbağaları için tarihsel bir ödev ve 17 Ekim devrimidir. Rusların Çarlarını yemesi gibi. Yemekte tavşan etini çiğnemeyi seven son Rus Çarı II. Nikolai Romanov’u, karısını ve çocuklarını devrimcilerin yahni yapıp yedikleri haberi yıllarca ABD kamuoyunu oyalamıştır. Hatta kanibalizmi seven Amerikalılar Hannibal adıyla birkaç film çekerek Sir Anthony Hopkins hazretlerini sinema tarihinin unutulmaz isimleri arasına bir yamyam olarak sokmuşlar, filmdeki adını Hannibal koyarak da çok yücelttikleri Roma imparatorluğunu dize getirmiş olan Kartacalı, yani Afrikalı olan herkesi de yamyam yapmışlardır 20. yy’da. Zaten daha sonra Sir Anthony Hopkins bir filmde albino zenci rolünde gözükmüş, bir zenci, Afrika kökenli biri olduğu izlenimini kuvvetlendirerek muhafazakar National Geographic üyelerinin iştahını ve haklılıklarını kabartmış, kendileriyle onur duymalarını sağlamıştır. Bu belgeselcilerin tavşanlar ve kaplumbağalarla pek ilgili olmayışlarının nedeni, tavşanların zıplayıp durmalarından kameramanın görüntü yakalamakta zorlanması ve kaplumbağaların ise belgeselci yanlarına geldiği zaman kabuğunun içine çekilerek poz vermeyişidir. Amerikada playboy, hustler gibi pornografik dergilerin bulunmadığı zamanlarda uçkur düşkünleri National Geographic dergisini alıp, içindeki Afrikalı kadınların çıplak resimlerine bakıyorlardı. Bu çıplaklık hadisesinde de kaplumbağanın giyinik, tavşanın çıplak olarak görüldüğünü eklemeliyiz. Tavşan ve kaplumbağanın batıda resimlerde pek gözükmediği hakikati de şaşırtıcıdır. Doğuda resim yoktur zaten. Bir minyatürde tavşanın da kaplumbağanın da yeri olmaz. Gerçi Kaplumbağa Terbiyecisi isminde Osman Hamdi adındaki müzeci, ressamın ufak bir harikası vardır. Takdire şayan bir resimdir. Tavşan batıda hızı, yetişme telaşını imler. Geç kaldım, geç kaldım! Diye koşturan bir Alis Harikalar Diyarında karakteri vardır ki elinde saatle dolaşır. Batılıların sevdiği zaman tanrısı Kronos’tur. Bu adı marka yapan saat üreten İsviçreli firmalar vardır. Kaplumbağalar için Krokus yeğdir. Acelesi olmayan bir zaman tanrısı. Kronos, Zeus’un babası bir Titan, Krokus ise gezmeyi seven bir tanrının yol arkadaşıdır.  Kronos dünyanın en büyük döner zincirinin adıdır. Krokus adında bir restoran zinciri yoktur ama nükleer reaktöre verilen isim olduğu bilinir. Üstelik barış antlaşmalarının imzalandığı Lozan’dadır. Kaplumbağalar hakkında şiir yazılmıştır. Tavşanlar hakkında şiir yoktur. Sonuçta tavşanlar gözüktükleri gibi değildir. Evlerin temellerini kemirerek yıkıma neden oldukları bilinir. Kaplumbağanın evinin temelini kemirmek istemelerinin nedeni bu alışkanlıklarıdır. Kaplumbağa ismi ilginç iki parçaya bölünebilir: Kaplum ve bağa. Bağa zaten kabuk demektir. Kaplum da kaplama anlamında düşünülebilir. Tavşan da iki ilginç kelimeye dönüşebilir. Tav, hayvanlarda besili olma durumu anlamında rahatça kullanılırken diğer kısım “Şan” şöhret demektir. Besili bir hayvanın şöhreti kuvvetlidir. Avrupa merkezci oryantalistler Mısır’daki Hidiv’in oğlunun sünnet töreni kutlamalarından bahsederken; töreni kutlayan geçidin önünde midesini kesmiş bağırsaklarını bakır bir tasta taşıyan çocuğu “evini sırtında taşıyan bir kaplumbağa gibi” tasvir etmişlerdir. Flaubert gibi şarkiyatçılar için şark cinselliktir. Tavşanlıktır. Ruh ile biçem ise arkeolojide yitip gidebilir. Kaplumbağanın üstünden bir tırın geçmesi gibi. Medeniyet hızlandıkça kaplumbağalar ölüyor, tavşan çiftlikleri kuruluyor. Her şey hızlı artık. Yavaşlığa tahammülü kalmadı Dünyanın. Kaplumbağaya hiç. Varsa yoksa tavşan peşinde koşturan Oryantalizm.


Faust Neden Mefisto’dan Vaz Geçemedi? // Sur Ortaylı


 


"İyilere bakın! doğrulara bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar? Değer verdikleri şeylerin yazılı olduğu levhayı kırandan_kırıcıdan,...-ama bu yaratıcıdır.. iyiler yaratamazlar: daima sonun başlangıcı onlar. Yeni levhalar yeni değerler yazanları çarmıha gererler, geleceği kendilerine feda ederler. İyiler sonun başlangıcı olmuşlardır hep.” ( Nietzsche-"Böyle Buyurdu Zerdüşt.")

Nietzsche'yi çok değerli ve insanlığın felsefi kazanımı bulduğum ve her şeyden öte başucu yazarlarımdan olduğu için, sebebini benim de çözemediğim bir "tutku"dan olsa gerek, ona eleştirel bakmayı pek denemedim, ama ara sıra “Sevgili Friedrich Nietzsche bu noktada senden ayrılıyoruz” gibi bir iç sesimi de çok duydum. İşte bu saptamasında o iç seslerimden "birisi" haykırıyor sanki. Bana öyle geliyor ki yukarıda aktardığım saptama biraz yetersiz kalıyor, bir insan hem iyi, hem kötü, bazen yanlış, tersinden doğru olmalı. Anın öte yakasında bazen kendi vicdanını çarmıha germeli, bilincini sekteye uğratan dip kuyunun üst katmanında o “bir başkası” karşısında ve onun sentezinde mesela “sözde kötü” olabilmek ne büyük bir mutluluk olur. Hor görünen vicdan-ten-insan bunu mutlaka yapmalıdır. Çünkü sonuçta iyilik ve kötülüğü insanoğlu kendi kendine atfetmiştir. Onu hiçbir zaman aramadı ve de durduk yerde de bulmadı, ne cehennemde ne de umut ettiği cennetinden de çekip çıkarmadı, bir iç koruma, temelde koruma güdüsüyle tümünü ki buna çevresindeki nesneler de dahildir sürekli sezdirmeden ilişkilerine, bakışına yükledi durdu. Kendini yoktan yere yarattığı girdaplardan korumak için edindi o kalkanı. “ Bu yüzden kendine “insan” diyor, yani “değer veren” varlık.

 

Tarih boyunca ikonoplast'larla ikonoklast'ların her zaman ayrı ayrı kişiler olduğunu düşünmek, doğrusu oldukça moral bozucu bir ayrıntıdır. İnsan kendi yarattığı bir şeyden ayrılırken içinden bazı şeylerin kopup gittiğini hisseder, bir kurucu olduktan sonra, aynı ölçüde bir çabayı, yine aynı konu üzerinden, bu kez yıkıcı olarak harcayabilmek, psikolojik yıpranmayı ve parçalanmayı yaşamın en doğal parçası haline getirebilmektir ve bunu denemeye kalkışmak ise bana göre resmen bela bir girişimdir.

Yukarıda alıntıladığım Nietzsche yazısı çok eskiden not tuttuğum “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yapıtındandır. Bu yapıtın II. Ve III. Bölümleri “ebedi dönüş” kavramının ele alındığı en güçlü metinlerdir, yani Nietzsche’nin en güçlü yazılarıdır. Nietzsche bazı düşünce sistemlerinin “yalancılığına”  karşın doğruculuğun en yüce erdem olduğunu söyler. Oysa tarih süresince aynı boruyu başka türlü üfleyenlerin sayısı hiç az değildi. Umutsuz yalanların ve aşağılık bir doğruluk ( kimine göre) üzerine inşa edilen, geçmişteki tüm intikam tanımlarını gölgede bırakan kepaze girişimlerden söz ediyorum.  Nietzsche’nin Zerdüşt’ün dilinden kurgulamak istediği tam neydi? Zerdüşt’ün egonun gerçek mahiyetini keşfetmesi sadece “yeni bir gurur”un değil aynı zamanda “yeni bir istencin” doğmasına da yol açar.

Zerdüşt kendini Yunan tragedyasını alt eden aynı düşman güçler tarafından saldırıya uğramış bulur ve böylece Nietzsche’nin ilk kitabındaki, Sokrates “hani şu sözüm ona dünya tarihindeki bir dönüm noktasını ve girdabın merkezini temsil eder, iddiasını onaylar.

Anlaşıldığı gibi, hem gerçek hem de yalanlar nihayetinde ego kökenlidir.  Yalanları ve aldatmacaları üreten, şeylere değerler yükleyen egonun kendisi de değerlidir, çünkü “dürüsttür” ve gerçeği dile getirir.

Yoksa:

Ne Faust çok istemekle beraber Mefisto’yu yok etmeyi kabullenebildi ne Robespierre kırbaç zoruyla Cumhuriyetin ilkelerini ezberlemekten, ne de Kafka kül olmasını istediği onca yazıları ateşin hırçın ellerine teslim edebildi, javid bey yazsında işaret ettiği Sadık Hidayet vakası bir ilk olmamakla beraber, cesurca ve adeta bir yazarın kendi kendinin "ikonoklast"i (kendi yarattığını imha anlamında )olabilmek , işte esas olanaksız olan budur !nedenli " zor bir sanat " !

Eğer bir ütopyadan söz ediyorsak o ütopyanın sadece ve sadece bir an için çok hoş olacağını bilmeliyiz:

"Karelenmesi" gerekmiyor mu? denirse, bir Vermeer ya da daha iyisi bir Breughel olmak da gerekse bile; çocukça da olsa samimiyetle söyleyebileceğim bir "merhaba" var her şeyden önce.

S.O


KOZMİK KANTOLAR // ULUS FATİH


 


100 

(Jorge Luis Borges / Gün Doğumu) 

‘Sapkın evrensel gecede / fenerlerle çelişen / yitirilmiş süreklilik / sessiz sokakları incitmiş / titreşen bir kalp ağrısı gibiydi. / Korkunç tan atımının parıltısından / dünyanın paramparça olmuş ara sokakları. / Şimdi gölgeleri merak etmekteyim / ve sözsüz şafağın kükremesinden irkilmiştim / görkemli olasılığı gene yaşadım / Schopenhauer ve Berkeley'den / dünyanın duyumsayabildiği / bir bellek egzersiziydi... / ruhların düşledikleri, / temel yok, amaç yok, hacim yok. / Ve düşünceler / taşlar gibi sonsuz değiller / ama bir orman ya da ırmak denli ölümsüzlerdi, / öncelenen doktrinler / tan atımında  başkaca bir biçime büründüler / ve zamanın yürüttüğü batıl inançlar / ışık gibi sarmallaşan bir sicim olduğunda / gölge duvarları yiyip kemirecekti, / ama nedenselliğini büktüler / ve kaprislerini çözdüler: / Eğer o  şeyler maddeden uzaktaysa / ve eğer Buenos Aires çok sayıdaysa / bu saltıklıkla bir düş; / ruhta paylaşılan büyülerle dikilen, / bir an var. / Ne yazık ki varlığının bir hiçlik olduğu / ve şafağın o titreşen anında, / dünyayı da düşleyen bir kişi olduğunda / ve yalnızca geç saatlere kalanlar, / Sindirella ve zar zor çizilmiş, / aydınlıkların  resmi / diğerleriyle çok sonra anılacaklar. / Yaşamın sürüp giden uykusunda! / kırılma olasılıkları altında, / Tanrı'nın öylesine görünebileceği zaman / tüm yapıtlarını, tüm yaşamını öldür! / ama yine de dünya kurtulacak. / Işık kirli renklerin bulgusundan geçer / ve bazı pişmanlıkların karaltısından / günün yeniden doğuşunun suç ortaklığında /  yuvamı aramaktayım, / beyaz karanlıkta şaşkın ve buzulumsu, / bir kuşun sessizliği gibi dururken, / bütün geçen geceler, /  bütün gözler körlüğünde kalmıştı...’ 

 

‘T Günü inovasyonların sesi, yok oluşun izi gibiydi. Mavi yalaz, siborgların gözlerinde ışıdı. Diyagonal iyot, frontotemporal diyotta durmaksızın eridi. Grafen ve üçlü kombinasyonlar, sarı nimbüsten indiler ve yeşil bulutsuda, imparator Bitcoin sessizce belirdi... 

Hadronlar, kompozit ve Hunlar el ele verdiler; polimerler nanotüplerden geldiler. Manastırlar gül sunağı. Kablolar kinematik, pota pensi matematik. 

Palimpsestler, neptünel difüzyon ve bünzen beki çemberi aydınlatırken; demir yatağanlar ve erlanmayer tepelerden indi, kınlarını kuşandılar.  

Sanal Mansur'dan, Trombosit kıstağının varyantlarına girerek,  Feldispatlar Panayırı'na doğru açıldılar... 

Treveris yakasında, Arriancılar kentlerden silindi. Erfjord ve Nutrialılar aya girip saklandılar ve ıssız Trianglum'dan, kandiliyle beklenen geldi. Auguste Comte elini sıkarak, iris buyruğuyla, obsidien çarkı çevirdi. Lumen naturea görünmezlik bisikletine bindi ve ak deliklerde yitip gitti… 

M.S 3000'de, Ölüler Ülkesi'nde; Son İç Çekiş Yıldızı'na yakın Nötron Köyü'nde, Akilea Konsülü böyle seçildi!..’ 

Gerçekte bir uvertür değildik biz, bir insangildik...  

‘Andromeda’nın kurt deliklerinde geziniyorduk, kum zambakları ve palyaçolardan başka bir şey görünmüyordu, gezegenler, muavinleri haydi süt yoluna giden var mı diyen minibüslerle  doluydu, şaşkınlıktan küçük dilimizi yutuyorduk,  ‘Günahların Venüs’ünde Podyumun Güzelleri, Tanrılar ve Melekleri’ diye bir afiş gördük, sanırım  bir filmin tanıtımı içindi, bir ara karşı şeride geçtik, ıssız ve ürkütücü bir otoyol göz alabildiğine uzanıyordu, birden Frida’yla Troçki’yi el ele gördük virajda, el salladılar, çok önceleri bir tura katılmış ve burada yaşamaya karar vermişlerdi belki de, arkalarında Tagore ve bayan Gandi vardı,  ışık katarları ve mekatronik kervanlar hızla gelip geçtiler,  ısı duyarlı galaksinin ayı, bir yokuşun başında parıldıyordu, ne kadar da sarı, aşağıda bir ova uzanıyor, papatyalar ve güz mısırlarıyla dolu sanalitik tarlalar göz alıyordu… 

Güney Haçı önümüze çıktı birden, yolunu şaşırmıştır dedik içimizden, Arslan Yürekli Rişar ve arkadaşları dev bir hologramda savaşıyor, yetkililer anılarınıza buyrun diye gülümsüyorlardı, hepimizin eline hortensiya çiçeği ve birer defne dalı tutuşturdular, mavi gezegene duyduğumuz özlemin hafiflemesi için sunulan ritüel ve kibarlıklar derken, samanyolunu andırır kağnılar dizisi ve Prokyon’u anımsatan ışıltılarla, öküz çiftlikleri göründü uzaktan, Kuğu takım yıldızından gelen dansçılar ve şarkıcılarla bir düğün izledik yol boyunca, Truva benzeri bir kent vardı ilerde, biri dedi ki sıkıldım ben, göğün altında yeni bir şey yok dedikse, bu kadar da olamaz diye tur operatörüne çıkıştılar, neyse ki bir tür Polaris güneşi içimizi ısıttı da tartışmalar kesildi, bir parsek boyunca sürebilen aşklar ve yürekte gelincik çiçeği var şarkısıyla avunur olduk… 

Andomeda’nın kolhozları ve gecekonduları ilgi çekicidir dediler ve dümeni oraya çevirdik, yıldızlar üstümüze çiseler gibi dökülüyordular, it yağmuru dedi biri, hangisinin kuyruğu kar yağışlarından, hangisi altın sarısı belli değildi, çok uzaklarda, Orion’un dumanları arasında kaçışıyordu ceylanlar, Kuiper kuşağında ışıksı faytonlar sıkça duruyor, yolcular bir bir iniyordu, sağolsun tundraları özendiren planetler ve uçsuz bucaksız boşluklardan başka bir şey olmayan Andromeda’dan neredeyse tüm evren görünüyordu, henüz düşüncem serebrale inmemişken, evrenin Sibirya’sına hoş geldiniz dedi biri, Merkür güneşe doğru bağırıyor ve nükleer fisyonların engelliyor duyumları diye haykırıyordu, bu kez Hermes güneşin aşkıdır diye fısıldadılar, önünde posta güvercinleri ve sütten ak kuğuları vardı. 

Neptün denizinin azgın dalgaları ve Zeus’un kıskançlıkları diye bir balat söylüyordu koromuz, dünya ne kadar mavi diye hayıflanmadan edemedik, çünkü ışık hızında giden planörümüz, o kadar uzaklardan görseller izletiyordu ki bize, güneşin altın okları son derece büyüleyiciydi, görüntü Jüpiter’in karanlıkları ve uzaklarda Mars savaşçılarının siluetleriyle sürüp gidiyordu.  

Beyaz karanlık  Uranus’u örtüyor, yüzen morslar, deniz atları ve kutup ayılarını görebiliyorduk, tardigratlar gezegeni, gel git içinde salınıyor, gri varlıklarla, birkaç gergedan kara yazgısına ağlıyordu. Bir ara Satürn’ü tacını çıkarırken gördük, Hera Zeus’unu başka yıldızlara yollamış ve Satürn’le sevişeceği tutmuştu anlaşılan.  

Bir kampana çaldı tüm uzayı çınlatan, uzak varlıkların gözlem saati gelmişti sanırım, nereye gitsek yöntemler aynıydı, örneğin Pluton güherçile içebiliyor, bütün yıldızlar sise bürünüyordu, biri aniden  ayağa kalktı, kozmosun Nemesis’i kızıl yıldızlarıyla öç peşinde diye bağırıyor, göz yaşlarını tutamıyordu. 

Bir sürü sergüzeştin içinde, gezinin sonuna geldiğimizde anladık ki, Andromeda, samanyolunun versiyonu, uçsuz bucaksız bir seyyareler cenneti ve bir ‘Büyükada’ içinde Solarisler, Sisleycikler gibiydi.   

Çehov oyunlarında duvarda silah asılıysa patlamalıdır der!.. 

Uyandığımda gün ağarmıştı! 

İnsanlar işine gücüne yetişmek için çoktan yola düşmüştür derken…  

Andromeda birden patladı!..’ 

ULUS FATİH


1+1 / Ömer Serdar (Ayvaşa)


 

BİRDEN

 birden terk edildim

sehpada açık kalmış bir kitap

loş duvarlarda



sabit gölgeler

kilim bir kenarından hafif kıvrık

pencere biraz açık

sigara yanıyor

iki nefeslik kül biriken ucundan

duman duman akıyor odanın içlerine

dümdüz ve hissiz

 

dışarıda koca bir dünya

yürüyor üzerime

yürüyorum usumdan çıkarak

ne denli istesem anlamaz zaman

onu nerede bulsam

binlerce emek bir ekmek için

kaçışır olur olmadık semtlere

ne duyacak halleri vardır beni

ne bir satır okuyacak boş bir anları

içimde bomboş kalmış odam

apansız terk edilmişim.

***

Bir nevi

 

Bir resmin üzerinde biriken su, sonraki mevsimin sebili…

 

Öncülü kalmayan tüketici mantığında, reklâm arasına serpiştirilmiş domates zeytin çimlenmesi. Ha(!) patladı, ha patlayacak bomba. Terörist belli. Güçlünün sesinde içten içe serilip yitmiş kimsesizlik o; çocuk cesedi.

 

Satın alınası aydınlar, karşılığı belli bir ödülsüzlük.

 

arnavut kaldırımlarında fırça

boyarken siyahın karasını

sapında bir umut kaldığını kim bilebilir

eruh’ da bir boşnak

kudüs gibi ölmüştür

 

“Dinle, bu ney neler hikâyet eder,
  ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.” Mesnevi

 

nedir o günlerin tuvalinin çerçevesi

patlamış bir sokak gibi kokan palet

neydir uzayan sesinde

sazlıktan henüz kesilmiş

zerreyi kopartan ruhun çemberi

modası geçmiş

 

O suların gammazladığı yeni kaderleri sınırsız fırsatçılara sunmuş evrim. O damlaların içeriğinden akan sonsuz volkanları koklamış, çekmiş içine. Öldü diye özrü olmaz ya, sahibinin sesi adına özürle bizdendir.

 

“Dinle”mes…

 

nereden bilebilir_is ki

kıymetlimiss “lord of the rings'de gollum'ün yüzüğü adlandırış biçimi”

bendinden henüz boşalmış

alık mor

tüm renkleri bütünleyeceği

batık bir geminin pruvası kadar ateş

toplar yağmurunca ‘gri’ ye “şimşek”

 

  “ayrılıklardan nasıl”

 

Usulca ilerler. Bir adım öne yükselse de göçmen, kuşları kaçırır gökyüzüne apansız mavi. Herkes şehit, herkes aldanışın Sokrates’ i, baldıran yudumlayan sevgili. Herkes şahit.

 

her kara parçasında teklik

bozuk paralar kadar gerekli

harcanış

ucuza kendi kendiliğini

bir yalan adına servet

boğaz tokluğuna

hikâyet

ardından vurulan keklik

 

Öykünün başlangıcını unutan birinin serzenişi gibi susar gece. İçine yayılan bu ince nefeste öğlen yemeği sırasından kurtulmuş çırak çocuk. Tabldot usulü doyuşunun kaçıncı ortasındadır kim bilir?

 

ama sandıklardan alınan bir şey

naftalin kokulu dönüşüm

kozasında kalan ipek

son kez dönüp ardına

incelen acemi nakış

ki o bakış

ayrı ayrı örülemeyecektir bir daha kilimde

 

Kim bilir? Sadece zaman…

 

kimse anlatmakla oyalanmamalı siyahı

aldanmakla

herkesin bildiği bir renktir bu

boğulur boyandıkça karanlığı

 

Söylese ayıp kaçar. Az önce o da öldürdü sivrisineği.

 

kendi kendine aldığı canı

sadece kendine

harcar köprülerde anılan

akışkan yakarışın tepelerine düşen kızıl

 

Dinle_mes(nevi)

 

kalanı dönüştüren yoktur

çünkü herkes harcamakla meşgul

böyle susar karanlık kaldırımlara

ıslak ve eski bir resmi

susar böyle

 

her mevsim önce kendine

 

yemin edebilir kıymetli_miss “lord of the rings'de gollum yine”

ufo’ lar harcar ikilemi

hani suç

uzayda “kim vurdu” ya gider

denilesi bahtiyar

 

dahası söylenir mi

söylenir

sifon kanala

her mevsim öncesindeki atığın sebebi

bir nevi şikayet

resmin üzerinde biriken su

sonraki mevsimin sebili

 

“Aslından, vatanından uzaklaşmış olan kimse, orada geçirmiş olduğu zamanı tekrar arar” Mesnevi

 

Bir nevi kavuşulmuş orman, zifir gibi, aysız. Kendinden sonraki susuz dere yataklarına!

 

Ömer Serdar (Ayvaşa)

 


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • 2-felsefe-notlar
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY

    ***


    Hür Yumer
    1

    ***


    ÖMER SERDAR
    mer-serdar

    ***


    ORUÇ ARUOBA
    oruc-aruoba-yasamini-yitirdi-737945-5

    ***


    artist-15
    Enis Batur
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    Leon Felipe
    batuhan-alpugan-leon-felipe1

    ***


    ***


    TELGRAFHANE,SANAT
    Sanat ve Edebiyat

    ***


    MURAT GÜLSOY
    Murat GÜLSOY | 602. Gece [Kendini Fark Eden Hikâye]

    ***


    ÜÇ RENK
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    Kerem Kamil Koç(SubCulturia)
    kkk
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    o-uz-atay
    Oğuz Atay / Arşiv (Borges Defteri'nin bu arşivde yer alan önemli belgesi. İlk kez "defter" yayınladı bu belgeyi)

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    ***


    Mustafa Nazif Fotoğraflar
    Sanat-Fotoğraf

    ***


    "Biri Dergisi- Mustafa Ziyalan
    Sanat-Edebiyat

    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***