Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Büyük Devrimin Ayak Sesleri Mi? // Borges Defteri




 Avrupa’dan yankılanan sesler yeni bir yaşamın tüm koordinatlarını ve derli toplu bir programı mı müjdeliyor? Kısa cevap: Hayır! Avrupa genelinde tek bir derli toplu program, ortak liderlik veya “yeni sistem” hedefi yok. Gösteriler büyük ölçüde ülke bazlı, yerel şikayetlere (hayat pahalılığı, konut, eğitim finansmanı/koşulları, yakıt fiyatları) dayanıyor. Bazı ülkelerde somut planlar ve devam eden mobilizasyonlar var, tamamen “10-15 günde söner” demek zor, ama ideolojik olarak tutarlı bir devrimci çıkış da görünmüyor.

Peki ne oluyor?
Eylül ortasından itibaren, özellikle Fransa’dan yayılan bir dalga var.

“2026 European unrest” sayfasına ve Reuters, Guardian, Al Jazeera, El País gibi kaynaklara göre Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika, Arnavutluk, Yunanistan ve diğerlerinde gösteriler yaşandı. Fransa’da 17 Ekim’de resmi rakamlarla yaklaşık 550 bin kişi sokağa çıktı (organizatörler 800 bin diyor); şiddet, yağma ve Limoges belediye binası gibi yerlerin yanmasıyla dikkat çekti.

Fransa: Liseli protestolarıyla başladı (okul koşulları, öğretmen eksikliği, finansman). Sonra Sarı Yelekliler (Gilets Jaunes) yeniden canlandı + sendikalar (CGT vb.) katıldı. Talepler: eğitim yatırımı, yakıt/yaşam maliyeti, kamu hizmetleri. Bazı sloganlarda “Macron defol” var ama net bir siyasi program yok. Plan: “Acte II” 24 Ekim (Sarı Yelekliler + öğrenciler), sonra 31 Ekim, sendika eylemi 5 Kasım. Örgütlenmeler genelde  “Telegram” ve web siteleri üzerinden koordine ediliyor.
 İspanya: Konut krizi (kiraların artması, tahliyeler). 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın tahliyesi tetikledi. Madrid Puerta del Sol’da çadır kampları kuruldu (15-M’ye benzetiliyor). Talepler: uygun fiyatlı konut, tahliye koruması, kiracı hakları. Hükümet paket geçiremeyince snap seçim (29 Kasım) çağrısı yaptı. Genel grev çağrıları var.
Portekiz: Benzer konut + yaşam maliyeti. Lizbon/Porto’da çadır kampları.
 İtalya: “Italia in Piazza” / “No Meloni Day”. Eğitim, yaşam maliyeti, silah harcamalarına karşı. “17 Ekim Hareketi” her cumartesi 15:00’te kalıcı mobilizasyon ilan etti.
Arnavutluk: Üniversite koşulları + yolsuzluk. “Flamingo” hareketi, Başbakan Edi Rama’nın istifasını istiyor.
Belçika: Eğitim maliyetleri ve okul koşulları.
Ortak nokta: Gençler ve “Z  ve Alfa Kuşağı” öne çıkıyor, ekonomik güvensizlik ve kamu hizmetlerinin gerilemesi. Ama merkezi bir Avrupa programı veya liderlik yok. Kaynaklar sürekli “largely unconnected / separate national grievances” (büyük ölçüde bağlantısız / ayrı ulusal şikâyetler) diyor.
İdeolojik temel var mı? Şimdilik çok dağınık görünüyor, devam ederse bir ihtimal ideolojik temeller daha da sağlamlaşır.
Ana gövde reformist ve ekonomik. Daha iyi konut politikası, eğitim bütçesi, ücretler, kamu hizmetleri istiyorlar. “Yeni sistem” veya kapitalizmi yıkma hedefi çoğunlukta yok.
Kenarlarda ve bazı örgütlenmelerde sol/anti-kapitalist ton var:
Sendikalar (CGT, CGIL) ve bazı gençlik grupları katıldı.
International Youth Strike (20 Kasım 2026): Avrupa çapında öğrenci/gençlik örgütleri (Socialist Students vb.) organize ediyor. Slogan: “Fight for our future, not their wars”. Manifesto: militarizasyon/rearmament’a karşı, silah yerine refah ve eğitim, konskripsiyonun kaldırılması, emperyalizm/kolonyalizm eleştirisi, iklim adaleti ve “radikal sistem değişikliği”. NATO’yu “emperyal çıkarların aracı” olarak gören ifadeler var.
Fox News gibi kaynaklar bunu “Chaos Inc.” ve red-green (sol + İslamcı) ağı olarak abartıyor; gerçekte şiddetin önemli kısmı organize aşırı sol gruplardan veya fırsatçı gençlerden/yağmacılardan geliyor, ana kitleden ayrılıyor. Hükümetler de şiddeti “ultra-sol” ve “factious groups”a bağlıyor.
Söner mi, yoksa devam eder mi?
2018 Sarı Yelekliler gibi “beş günde söner” senaryosu şu an için zayıf. Fransa’da zaten bir aydan fazla sürüyor, 24 Ekim ve sonrası için net çağrılar var. İtalya’da cumartesi ritmi, İspanya’da seçim öncesi baskı devam ediyor. Ekonomik koşullar (yüksek borç, enflasyon, konut krizi) baskı yapıyor.
Ama:
I. Merkezi liderlik ve net program yok → dağılma riski yüksek.
II. Şiddet (yağma, yangın, polis çatışmaları) kamuoyu desteğini eritiyor ve hükümetlerin sert güvenlik önlemlerini (Fransa’da asker, sokağa çıkma yasakları) meşrulaştırıyor.
III. Siyasi sonuçlar sınırlı olabilir; yapısal değişiklik (konut reformu, eğitim bütçesi) zor.
Somut, ülke bazlı talepler ve bazı planlar var (özellikle Fransa ve İtalya’da devam edecek gibi). Ama birleşik “yeni sistem” ideolojisi veya çıkış programı yok. Daha çok ekonomik öfkenin sokağa dökülmesi; kenarlarda anti-kapitalist gençlik örgütleri bunu daha radikal çerçeveye çekmeye çalışıyor. Gelecek haftalar (özellikle 24 Ekim ve 20 Kasım) ne kadar süreceğini gösterecek.
Yerli radikal gruplar (Fransa merkezli, ultragauche / black bloc çizgisi) şöyle öne çıkıyor. Bunlar protestoların ana kitlesini değil, şiddet ve radikal eylem kısmını taşıyan küçük ama etkili çevreler.
Ana gruplar ve çevreler:
- Black bloc / anarcho-autonomes çevreler: Klasik maskeli, siyah giyimli gruplar. Mağaza yağması, polisle çatışma, molotof, barikat gibi eylemlerin çoğu buradan geliyor. Organize bir parti değil; daha çok gevşek ağlar, yerel kolektifler ve uluslararası bağlantılı aktivistler. Fransız istihbaratı bunları “ultragauche” olarak tanımlıyor.
- Contre-Attaque ve benzeri radikal medya/kolektifler: “Contre-Attaque” gibi yayınlar ve çevresindeki gruplar, eylemleri meşrulaştıran ve çağrı yapan radikal sol platformlar. Bazı raporlarda doğrudan şiddet çağrılarıyla ilişkilendiriliyorlar.
-NPA (Nouveau Parti Anticapitaliste) ve troçkist çevreler: Daha küçük, devrimci-sol parti. Öğrenci ve gençlik eylemlerinde çağrı yapan, radikal talepleri destekleyen gruplardan biri. Uluslararası Youth Strike gibi koordinasyonlarda da etkileri görülüyor.
-Antifa ağları ve yerel kolektifler: Paris, Lyon, Marseille, Nantes gibi şehirlerde aktif olan çeşitli antifa ve anarşist kolektifler. Genellikle isimsiz veya kısa ömürlü isimlerle hareket ediyorlar.
- Komünist gençlik örgütleri ve sosyalist öğrenci grupları: Uluslararası Youth Strike ve benzeri çağrılarda Socialist Students, çeşitli komünist gençlik örgütleri gibi yapılar görünüyor. Bunlar daha çok örgütlenme ve çağrı tarafında; şiddeti doğrudan üstlenenler değil.
Siyasi düzeyde tartışmalı isimler
-La France Insoumise (LFI): Hükümet ve bazı istihbarat raporları LFI’yi protestoları körüklemekle ve radikalleştirmekle suçladı. Parti bunu reddediyor. Savcılar ve bazı istihbarat kaynakları “doğrudan örgütleme kanıtı yok” diyor; hükümet ise “meşrulaştırma ve çağrı” üzerinden sorumlu tutuyor. Yani “radikal grup” değil, ama tartışmalı bir siyasi aktör.

Grup / Çevre Rolü Şiddet seviyesi: 
Black bloc / anarcho-autonomes Doğrudan eylem ve çatışma Yüksek Ana şiddet kaynağı
Contre-Attaque vb. Medya + çağrı Orta-yüksek Radikalleştirici
NPA ve troçkistler Örgütlenme ve çağrı Düşük-orta Küçük ama aktif
Antifa ağları Yerel eylem Orta Dağınık
LFI Siyasi meşrulaştırma Düşük (dolaylı) Tartışmalı


Yerli radikal gruplar büyük ölçüde ultragauche / black bloc / anarşist-otonom çevreler. Bunlar protestoların “oyun” olmadığını, ama şiddet kısmının bilinçli olarak radikalleştirildiğini gösteriyor. Ana kitlenin talepleri (konut, eğitim, hayat pahalılığı) gerçek; radikal gruplar ise bu enerjiyi daha devrimci ve çatışmacı bir yöne çekmeye çalışıyor. Hükümet bunları “aşırı sol” diye etiketlerken, bazı bağımsız raporlar “çoğunlukla fırsatçı ve küçük gruplar” diyor. Her ne olursa olsun, kim ne derse desin bu ses artık kısılamaz, susturulamaz, ister “orada” ister “burada”. Çok daha büyük hareketlerin ayak sesleri yaklaşıyor ve tarih bir kez daha yeniden yazılacak! Ezilenlerden, mazlumlardan yana. İster adına “devrim” diyelim ister “fırtına”. Halkın sabrını test edenlere duyurulur!

Borges Defteri 


Babayı Çıkar Aradan // Sabahattin Umutlu


 


 babayı çıkar aradan

 

                         “ insanı çıkar aradan ,,

 

sorulmamış bir soru

belki bu

kim kimin kararına sır

kim kimin ikrarı…

belli.

 

bilgi ile hikmet

ilim ile irfan

ifrat ile tefrit

münkir ile nekir

zaman ile zuhur

arasında işleyen

o gizli nehir

ol kitapta yeri yokmuş

angelus ile novus.

 

şimdi ne önemi var

değil mi…

kimin kanında yüzüyor

yüzüyordur

boğulmuş çocuk yüzleri…

 

aşkın ile içkin arasında

çağıldayan nehirler

ve ışıltısında şangırdayan

zincirleri kölelerin

şimdi aynı karede

mağdur ile muktedir

aynı siyah karede.

 

kül ile cüz

kul ile mülhit

hak ile bihak

şirk ile müşrik

şimdi aynı aynanın

iki ucunda savrulur.

 ten ile tin arasında

yarılan o boşluk

tan sızan cerahat : insan

san

kendini çıkar aradan.


dibini göremeyen aynalar ve

gölgesinde eriyen mumlar

terliksi hayvanların göğünde

 

gezinen  kör kedinin gözlerinde

hiç bitmeyen o ışık o karaltı

işte o işte o okyanusvari kamaşma!

 

hayyam’ın şarabında esriyordur

fenerleri diyojen’in ol fıçının dibinde

spinoza’nın göğünden çalınan

steril ıkınmalar ve o yılışık söz

kendi kusmuğunda

boğulmuş

boğulmuş o kartezyen karaltı

 

ve o karaltıda boy veren retorik

ve o retorikten geçilmeyen

kırık şirazeden kırık

akıldan kötürüm sayfalar

 

geçilip o sayfalardan geçilip

geçilip de gidilemeyen neydi

neydi o küllere

küllere yokluğunu bırakan…

 

çürüyen zamanlara çürüyen

kokusuz portakal kokusu ay

esansiler. geçmiş ki geçmiş 

özler.. tözler…esansiler…

 

süzgün esansiler süzgün

yorgun haşhaşiler yorgun

hepsi kendi gölgesinden

kovgun….

  

şiir ki yeryüzünün nefesi

hadi git  nefes ol

şiirsiz kalmasın sözcükler.

 

insan ki yeryüzünün katili

insan ki neyse ne…


 

yana yakıla yakardığın da  

ölü bir nüans değil mi…

kaldır nüansları kaldır

 

düş annenin eteğinden

düş!

giderek ağırlaşan

o gölgeyi

babayı

babayı çıkar aradan.

 

yak gölgenin gölgesini

yak alfabenin harflerini

yak da düşsün

düşsün

yakamızdan o hayalet.


Sabahattin Umutlu




“Kelimeler ve Resimler”; Orhan Pamuk’un Zayıf Halkası // Argos Ahıska


 


“Kelimeler ve Resimler”; Orhan Pamuk’un Zayıf Halkası

Orhan Pamuk’un “Kelimeler ve Resimler” (Haziran 2026, YKY) kitabı, “sıkı eleştiri” niyeti taşıyan ciddi okur için fazlasıyla malzeme veren, dağınık ve öz-yüceltici bir derleme. Nobel’li yazarın kişisel hatıralarını, daha önce dergilerde çıkmış (kısmen yeniden yazılmış, birçoğunu eski dönemlerden anımsıyorum) denemelerini, bir hikâyeyi ve arşivinden seçtiği fotoğraf/çizimleri bir araya getirdiği bu eser, romanlarındaki zanaatkârlığın uzağında kalıyor, tüm romanlarını okumuş okur olarak bunu dile getiriyorum, örneğin “Cevdet bey ve Oğulları” gibi bir roman benim için ve muhtemeldir ki pek çok okur için  hala önemli ve kurgusuyla, tarihi göndermelerle iyi bir yapıttır.

“Kelimeler ve Resimler”  yapıtı, “Seçme hatıralar, yazılar ve bir hikâye” alt başlığı bile kitabın yapısal zayıflığını ele veriyor: Bu, tutarlı bir eser değil; Pamuk’un kendi mitolojisini ve markasını güçlendiren bir “Pamuk arşivi” paketidir adeta, içimden soruyorum ve yanıt bulamıyorum: “Ne gerek vardı?”. Bırakın o eski tat baki kalsın, bu işleri, üçüncü ve de “tarafsız” sınırdan birileri ele alsın, toparlasın, çok şükür yaşıyorsunuz, sizi tanık olarak konuştursun gerektiğinde, uzun ve verimli olsun yaşamınız.


Dağınıklık ve Tekrar Yorar Okuru


Kitap, askerlik anılarından Cevdet Bey ve Oğulları’nın yayın serüvenine, Masumiyet Müzesi’nin (roman + müze + Netflix dizisi) uzun anlatımına, Ara Güler / Umberto Eco / Paul Auster / Anselm Kiefer portrelerine, aile anılarına (teyze Türkân Rado, baba Gündüz Pamuk / Aygaz) ve resim-yazı ilişkisine sıçrayıp duruyor. Bir bütünlük arayan okur hayal kırıklığına uğruyor; metinler arasında organik bağ zayıf, “duygusal düzen” iddiası (önceki defter kitabındaki gibi) burada da dağınıklığı örtbas etmeye yetmiyor. Birçok parça zaten bilinen hikâyelerin yeniden ısıtılması: Pamuk’un “ressam olacaktım ama 22’de öldürdüm” mitolojisi, İstanbul hüznü, Doğu-Batı gerilimi, müze kurma süreci… Bunlar İstanbul, Öteki Renkler, Manzaradan Parçalar ve Uzak Dağlar ve Hatıralar’da (2024, İngilizce Memories of Distant Mountains) defalarca işlenmişti. Yeni olan kısımlar (askerlik, ilk kitabın basım çilesi, Ülkü Tamer’e sitem) ise anekdot düzeyinde kalıyor; derinlemesine bir özeleştiri ya da edebiyat tarihi analizi yok.


Narsisizm ve Marka Yönetimi


Pamuk burada da “kendini anlatan yazar” pozisyonunu abartıyor. Masumiyet Müzesi bölümü, roman-müze-dizi üçlemesini neredeyse bir başarı hikâyesi olarak sunuyor; karakterler ve oyuncular üzerinden “tartışma” vaadi, aslında kendi projesini yüceltmeye dönüşüyor. Eco’nun “Pamuk’un düzyazılarını da çok beğeniyorum, romanlarını anlamak için poetikasını bilmek lazım” sözünün kitaba yerleştirilmesi de tipik: Yazar, kendi poetikasını başkalarının ağzından onaylatmayı seviyor. Sonuç, edebiyat eleştirisinden ziyade “Orhan Pamuk Endüstrisi”nin bir ürünü: Arşiv fotoğrafları, çizimler, ünlü dostlarla anılar… Hepsi sadık okura “içeriden bakış” vaadiyle satılıyor ama eleştirel mesafe yok.


Siyasi ve Kültürel Ton


Kitapta Atatürk biyografileri ve “Atatürk’ü Koruma Kanunu” üzerinden yapılan eleştiriler gibi “aykırı” iddialar var; bunlar medyada biraz gürültü yarattı. Ancak bunlar da yüzeysel kalıyor: Pamuk, Türkiye’nin tabu alanlarına değinirken yine kendine özgü “Batılı gözlemci + Nişantaşlı elit” mesafesini koruyor. Derin bir hesaplaşma ya da yeni bir perspektif sunmuyor; daha çok “ben de eleştirdim” notu düşüyor. Resim-yazı ilişkisi üzerine düşünceleri (roman = kafadaki resmi kelimelere dökmek, okur da tersini yapmak) ilginç olabilir ama yeni değil; yazar yıllardır aynı tezi tekrarlıyor.

Kelimeler ve Resimler, Pamuk’un geç dönem üretiminin zayıf halkalarından biri. Romanlarında (özellikle Benim Adım Kırmızı, Kar, Masumiyet Müzesi) gördüğümüz katmanlı yapı, ironi ve zanaat burada yerini gevşek bir “ben ve dünyam” kolajına bırakmış. 344 sayfalık bu derleme, sadık hayranlar ve arşiv meraklıları için “bir şeyler öğrenme” değeri taşıyabilir; ama sıkı bir edebiyat okuru için fazla tekrar, fazla narsisizm ve fazla dağınıklık barındırıyor. Pamuk’un gerçek gücü hâlâ romanlarında. Bu tür hatırat-deneme paketleri ise giderek daha çok “Nobel sonrası marka yönetimi” gibi duruyor: Yeni bir şey söylemek yerine, var olan imajı parlatmak.
Yeni romanını (Mart 2027 planı) ve 47 yıl sonra bitirmeyi düşündüğü siyasi romanı beklerken, bu kitap ara dönem ürünü olarak kalacak gibi görünüyor. 

Özetle"Kelimeler ve Resimler": Okunabilir ama unutulabilir; derinlik arayanı hayal kırıklığına uğratır.

Argos a.

 


"Utangaç Uzam"; Bakışın ve Dilin Utangaç İsyanı // Sufi.


 


Utangaç Uzam: Bakışın ve Dilin Utangaç İsyanı

“Kalemi
Eline bile almadan
Önündeki boş sayfa
Yüzlerce sözcükle dolar
Şairin görevi
Yeni sözcükler aramak değil
O yüzlerce sözcük içinden
Kendi sözcüklerini seçip
O sayfayı temizlemektir
Çünkü bir şiir
Hiçlikten değil
Her şeyden başla
” -DELEUZEYAN ŞİİR; Şafak Çubukçu

Şair Şafak Çubukcu’nun  son kitabı (Anima Yayınlarından çıkan 2. kitabı) “Utangaç Uzam”’ı, yeni ulaştı elime (can dostum sağolsun) bir solukta okudum, bu derinlikli büyük bir  emeğin ürünü kitap bir şiir kitabından öte, varoluşun en kırılgan dokusuna dokunan bir bakış provası oldu benim için. Kitap, adından başlayarak utangaçlığı merkezine alır: uzam, utangaçtır çünkü kendini tam vermez; bakış, utangaçtır çünkü her yönelimde hem yaratır hem yok eder; dil, utangaçtır çünkü ad koyduğu anda nesneyi öldürür. Çubukcu, bu utangaçlığı bir imgelem laboratuvarına dönüştürür. Şiirleri, felsefi bir sorgunun ritmiyle akar; her dize, bir bakışı, bir anıyı, bir nesneyi sorguya çeker. Kitabın kalbi “bakış”tır. “Bakış Simyası”nda martıya dikilen göz, kurgusal bir Anka’ya dönüşür. “Kıyıcı Bilinç”te göz, yeryüzünün celladı olur. “Hipotetik Sabah”ta iki gece, birbirine bakarak güneşi doğurur. Bakış, Çubukcu’da pasif bir algı değil, ontolojik bir eylemdir. Bakmak, nesneyi hem ele geçirir hem ondan uzaklaşır. “Ağaç / Yeryüzü”nde ağaç, yalnız başına yeryüzü olamaz; ancak çocuk ve kuşla birlikte sahici bir uzama kavuşur. Bu, Heidegger’vari bir “dünya kurma”dır ama daha lirik, daha kırılgan. Bakış aynı zamanda erotiktir ve ölümcüldür. “Anlamın Erotizmi”nde ilk görülen ağaçla belleğin ağacı arasındaki kösnüllük, “Çığlık”ta tenlerin savrulduğu kösnül sınırda doruğa ulaşır. Şiir, aşkı ve nefreti aynı aynılıkta eritir: “Aşk ya da nefret / O aynılıkta / Ne kadar fark varsa / İşte onların toplamıdır.” Dil, kitabın ikinci büyük kahramanıdır – hem tiran hem kurtarıcı. “Tiran Dil”de “Seni seviyorum” binlerce kez tekrarlanınca sevginin derinliği silinir. “Dilin İki Uknumu”nda sözcükler, yalanı gerektirir; beyaz, siyahtan önce adlandırılmalıdır. “Deleuzeyan Şiir” ise en çarpıcı manifestolardan biridir: Şiir, hiçlikten değil her şeyden başlar; şairin görevi, dolu sayfayı kendi sözcükleriyle temizlemektir.

İmgelem ise zalimdir. “Korkak Ben”de bellek gülü, doğadaki ikiziyle değiş tokuş eder. “Bozulmayan İmgeye Ağıt”ta bakış, yeryüzünü yaratır ama aynı şeyi başkası olarak ele verir. Çubukcu, imgelemi hem kutsar hem suçlar: “Zalim İmgelem adına / Kurban edilecek / Nesnelerin masum kanı” (“Nesnelerin Kutsal Kan”). Tanrı, kitapta hem yaratıcı hem ad koymayandır (“Şeytan Bilinç”). Bilinç günahkârdır çünkü ad koyar. “Tanrılık Provası”nda kedi, bakışıyla yeryüzünü yeniden kurar – Tanrı’ya karşı kedilikten intikam. “Hiçliğin İmkânsızlığı”nda ölüm bile tam bir hiçlik vermez. Çubukcu’nun tanrısı, merhametli ve acımasız olan aynı varlıktır; şiir, bu çelişkiyi utangaç bir uzamda taşır. Zaman da tekinsnir. “Tekinsiz Zaman”da ilk bakışın yağmuru yeniden başlar. “Yapıntı Zaman”, “Vaktidir” gibi şiirler, şimdiyi hem sonsuz hem kırılgan kılar. Bellek yoksa her şey gerçektir (“Bellek Yoksa”); bellek varsa her şey kurgudur. “Utangaç Uzam”, minimalist bir yoğunlukla yazılmış, paradoksun ve imgenin dansıdır. Çubukcu’nun dili sade ama katmanlıdır; her dize, felsefi bir sorguyu lirik bir dokunuşa dönüştürür. Kitap, nesnelerin kutsal kanını dökerken aynı anda onların masumiyetini korur. Bir martının kanat çırpışı, bir gülün düşü, boş bir sardunya saksısı, mor ortancadaki yağmur damlası – hepsi, bakışın ve dilin utangaç uzamında yeniden doğar. Bu şiirler, okuru kendi bakışına yabancılaştırır. Okuduktan sonra bir ağaca baktığında, gerçekten görmeye başlarsın. Utangaç uzam, işte o anda genişler; senin içinde, seninle, senden öte. Şafak Çubukcu, bu kitapla çağdaş Türk şiirine sessiz ama derin bir katkı sunuyor: Bakışın etiğini, imgelemin metafiziğini, dilin hem tiranlığını hem özgürlüğünü aynı solukta soluyan bir poetika. Okumak yetmez; bu kitabı görmek gerekir. Ve gördükten sonra, artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Utangaç Uzam, utangaç değildir aslında. O, utangaçlığın en cesur halidir.

SUFİ.

 



 


Bayram Balcı’nın Şiirinde Varoluşun İhlali ve Yağmurun Felsefesi

Şair Bayram Balcı Anısına

Defterin en güzel yapraklarından sayılırdı, daha hazan mevsimi olmadan yer yüzüne veda etti. Edebiyatımız, şiirimiz ve de “güzel insan olma” bayrağı güzel bir rengini kaybetti. Defterin seni asla unutmayacak harika dost.

Bayram Balcı’nın şiiri, gecenin ucuna asılmış bir kandil gibi yanar; titrek, ısrarlı ve insanın içindeki en derin yarayı aydınlatır. O, ne salt lirik bir âşık ne de düpedüz isyankâr bir ozandır. O, hayatı ihlal eden bir şairdir. Şiirleri, varoluşun ağır yükü altında ezilen bedenin, ruhun ve dilin ortak isyanıdır. “Canıma değmez hayat” dizesi, yalnızca bir başlık değil, bütün bir poetik ontolojinin anahtarıdır: Hayat, insana layık değildir; ama biz yine de onu severiz, ihlal ederiz, içinden bir şiir koparırız.

Balcı’nın evreninde zaman, ömürden ayrı bir varlık olarak dolaşır. “Ne ömür zaman gibidir ne zaman ömür gibi geçer” derken, Heidegger’in Dasein’ini andıran bir tedirginlikle, varlığın zamansallığını sorgular. Ömür, tüketilen bir süre değil; insanın kendine yabancılaştığı, kovulduğu bir yurttur. Şair, her aşkın yurdundan kovulmuş halde, “kendime bir yurttan sesler korosu kurdum” diye haykırır. Bu, modern insanın en trajik paradoksudur: Yalnızlık çoğalttıkça kendini, acı da büyür; ama tam da bu acı içinde, şiir doğar. Şiir, varoluşsal sürgünün tek meşru yurdudur.

 

Yağmur, Aşk ve Ölümün Diyalektiği

Balcı’da yağmur, Nietzsche’nin ebedi dönüşünü çağrıştıran bir döngüdür. Yağmur yağmazsa şair üşür, şehir üşür, annesi bağışlamaz onu. Yağmur, hem arınma hem de yok oluşun habercisidir. “Yağmura karışan aşkın çaresi yoktur” dizesi, aşkı bir intihar biçimi olarak sunar: Sevda, yağmurla karışınca çözülür, toprağa karışır, ama iz bırakır. Bu, Camus’nün Sisifos mitosuna benzer bir absürtlük taşır. İnsan, anlam arayışında tekrar tekrar aynı acıya düşer; ama Balcı, bu düşüşü estetize eder, ona şiirsel bir onur bahşeder.

Aşk, Balcı’da serinlik ve boğulma arasında salınır. “Aşkın serinliğinde boğ beni” yakarışı, hem teslimiyet hem de radikal özgürleşmedir. Aşk, annenin “gültadı”nda kanayan bir akşamdır; hem yuva hem de uçurumdur. Şair, sevgiliyi “ansızın haziranımsın” diye çağırırken, zamanı mevsimlere dönüştürür. Mayıs biter, haziran gelir; ama ayrılık her daim oradadır. Bu, varoluşun geçiciliğine karşı şiirle kurulan bir direniştir. Aşk, devletin, yalanın, ihanet kitaplarının ötesinde, insanın kendine sadık kalabildiği tek alandır – fakat o da “veba günlerinde yeşeren bir çiçek”tir; kırılgandır, tehlikelidir.

 

Toplumsal Yara ve İğbirar Çiçeği

Balcı’nın şiiri, bireysel acıyla toplumsal yarayı iç içe örer. “Altındağlı Yoldaşa”da Necdet Adalı’nın idamı, kişisel yasla kolektif hafızayı birleştirir. “İğbirar çiçeğidir Doğu” ise, coğrafyanın kanayan bir yaraya dönüştüğü politik bir ağıttır. Şair, Kürt evinden çalınmış gün gibi yaralıdır; sesi yangın kokar. Burada felsefe, doğrudan politikaya dönüşür: Devlet, aşkı bile iğdiş eder; hayatı ihlal etmek, bu yüzden hem estetik hem etik bir zorunluluktur.

Kuşlar, Balcı’da sıkça tekrar eden bir motiftir: “Kuşları kim çaldı?”, “Kuş yuvaları”, “Beni de çocuk”… Kuş, özgürlüğün ve masumiyetin simgesidir; ama aynı zamanda çalınabilir, yaralanabilir, yuvadan düşebilir. Şair, kendini çocukla, serçeyle, kırlangıçla özdeşleştirerek, varoluşun naif kırılganlığını vurgular. Yetişkinlik, bir tür sürgündür; şiir ise o sürgünde kurulan gizli bir yuvadır.

 

 Şiirin Hayatı ve Şairin Gölgesi

Balcı’nın kendi denemesinde dediği gibi, “Şairlerin hayatı yoktur. Şairlerin hayat dedikleri, şiirin hayatından başka bir şey değildir.” Onun şiiri, tam da bu yüzden felsefi bir edimdir. O, hayatı temize çıkarmaz; aksine, sicili bozuk, yüzü sabıkalı bir halde, “imtina ediyorum hayattan” der. Ama bu imtina, nihilizm değil; derin bir affirmation’dır. Acıyı, yalnızlığı, ölümü kucaklayarak, onlara şiirsel bir anlam verir.

Bayram Balcı’nın şiiri, okuru bir yağmurun altına çıkarır. Islanırsınız, üşürsünüz, ama aynı anda içinizdeki en eski yaralar da yıkanır. O, “düşten düştüm ben” derken, aslında hepimizi düşüşümüzle yüzleştirir. Ve bu yüzleşmede, garip bir teselli vardır: Canımıza değmese de, hayatı ihlal ederek, onu şiirle yaşanılır kılıyoruz.

Şairin sesi, hâlâ gecenin ucunda asılı duruyor. Okudukça, o kandil daha da parlak yanıyor; çünkü şiir, insanın en büyük ihlali ve en güzel intikamıdır. / Şiir bahçelerinde huzur içinde uyu ey şair.../ defterin - BORGES DEFTERİ



LEON & SUFİ. (MEKTUP) -arşivden


 


Hocam,

Ben doktorların decompanse dedikleri, artık zıttı olmayan bir cümlenin

son hallerindeyim. Şu aralar öğrendim ki sen de pek makbul vaziyette

değilmişsin.

Eh benim karaciğerim o kadar şiş ki gün boyu osuruyorum. Ciğer dalağıma

öyle basıyor basıyor ki çıkan koku içimden değil velhasıl ağzımdan

neredeyse bir geğirme.

Doktorun teki: " Eve götürün bari orada ölsün" bile dedi. Bir hafta

önce. Şimdi de sırtımdan gelegiden acılar, ağzımdaki yaralar beni zor

konuşturuyorsa da tüm manyaklığımla bu salak bedenime dahi karşı

geliyorum.

Önceleri F3 idim bir uçakcasına Sufi birader şimdiyse aniden geceleri

ve sabahları uyanamayacağım korkusunu yeneli beri ( Bir ara inanılmaz

karanlıklar elektrik çarpıntısıycasına silkiyordu beni) ki şimdi bir

Petek hayali kuruyorum. Ufak arım balım peteğim seni mahvedeceğim! Ne

ki yani bu manyakların arasında yaşıyoruz! Ne var ki birader iki arada

bir kenefde tekrar şakırdamayacağız?

Şu arada karanlık çarpıntısını sen de yaşıyorsundur.

Bir şey bu. Bu " şey" tanımlanmalı. Arasından geçiyoruz malum nehrin. Sık g...

Olmazsa zaten beraber şerefsizim ihtilal yapacağız öte nehirde ama

acalemiz yok birader.

Bak dün sabaha doğru yine bir garip karartı çöktü. Anlık. Saniyeden

zayıftı. Yendim onu hemen.

Sabahları sırtım ve karnım çok ağrıyor. Çok uyku diliyor dudaklarım

yalvararak ama acı izin vermek yerine uykuya beni kazanıyor, ben yenik

düşüyorum gündüzleri yahut o vakit neyse işte....Sufi bocalama...kafanı

bana kızdır...ben de senin şu son yazdıklarını okudum

hıyarto...saftorik yaşamcı...hadi ulan bana küfreyle ben de sana.

küfredecek kaç adam tanıdım hayatımda seve seve...her tarafım

şivelendi...anlamaz zaten sözümü adamlar...yazarım herkese kızgın

kızca oooofançaç hadi be....

en azından senin iki sene evvel yazdıklarını okuyacak kadar uğraştım

ben...sen de benim iki sene sonra yazacaklarımı okuyacak kadar uğraş

ki ben de bu denyo çiğerimden bir kelime dut savaşı yapacak kadar

bülbül kesilim birader...Yorma bari beni...

Harflerin en uzunu Sufi!  Hadi gari...aramızda kaç yatak var ben

biliyorum ve çok acıyor inan bana sağım.

 

Leon Flipe

--------------------------------------------------------------------------------------------------------

SUFİ: 

Not: Leon bu mektubu Mayıs 14, 2006 tarihinde bana göndermişti.

Hepimizin yaşamımızda gel gitler, hastalıklar, çöküşler, az da olsa

yükselmeler ve suların durulması oluyor. Bütünü insanlık hallerimiz.

Bazen pencerelere giysi dikerek iğnenin deliğinden geçeriz, bazen bir

çiy damlasında boğuluruz, isyan ederiz, kızarız, güleriz, ağlarız,

denge unsurumuz bozulur, dengeyi buluruz. Sahi hangimiz tek çizgi

üzerinde yürüdük yaşam boyu? Bu mümkün mü?

Sizin sevinciniz daima benim ruhumun inci taneleri olsun, ama kimsenin

(ben dahil) kederi bir başkasına kapı olmasın.

Leon (Batu), dehşet yetenekli bir yazardı, onun öykülerinde farklı bir

"şey" vardı.

Nihai kararı ben değil, edebiyat tarihimiz verecek. Ama nasıl?

Şöyle:

Benim ve birkaç dostun bilgisi dahilinde olanı yazacağım:

Defter  çok uzun zamandır bu konu için uğraş veriyor, defterden bazı

dostlarla dostlukları farklı bir istikametteydi, benimle her ne kadar

açık ve de ara sıra samimice küfür edecek düzeyde bir ilişkisi vardı,

onlarla hep "smokinli" beyefendi durumundaydı (nur içinde yat Leon, ne

çok güldük beraber). Ailesiyle bir diyaloğumuz yok üzülerek, bir abisi

var, defter facebook'ta olduğu zamanlar arada hal hatır sorulurdu

karşılıklı, şimdi o da yok.

Kendi yazı ambarında (yaşadığı evler, kullandığı bilgisaylar vs...) ne

vardı bilmiyoruz, bir ilgiliye ulaşmamız da mümkün değil, onun için

defter kendi terekesini alt üst etti, virgülüne kadar çekti çıkardı,

bu çok zahmetli ve uzun zaman-mesai alan iş için, kılı kırka değil

bine yarar dikkati ve titizliğiyle o can "dosta" (hepiniz kim olduğumu bilirsiniz, kendi istemedi ben de adını yazmıyorum) teşekkürü borç bilirim,

hepimiz adına (özellikle adının dillendirmesi istemediği için

yazmadım), keza Ziya'nın deftere bıraktığı mirası için de aynı emeğin

daha fazlasını harcadı. Bu işler kolay değil, sabır ister, çokca zaman

ister, düzen ister. Hem binlerce ama binlerce yazı arasında çekip

çıkarıyorsun, resmen samanlıkta iğne arar gibi.

Bir nihai karar verilir, tek tek defter sayfalarına mı aktarılsınlar,

yoksa bölümler şeklinde "E-Book" olarak mı.

 

Rengi Amberle, kahve kokusu arasında gidip gelen anılardan bir anı

olsun istedim bu mektubun. Batu'yu (Leon'u anarak).

 

Hu ya medet

muhabbetle,

Sufi.

Aralık 13, 2019

 

 


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • 2-felsefe-notlar
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY

    ***


    Hür Yumer
    1

    ***


    ÖMER SERDAR
    mer-serdar

    ***


    ORUÇ ARUOBA
    oruc-aruoba-yasamini-yitirdi-737945-5

    ***


    artist-15
    Enis Batur
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    Leon Felipe
    batuhan-alpugan-leon-felipe1

    ***


    ***


    TELGRAFHANE,SANAT
    Sanat ve Edebiyat

    ***


    MURAT GÜLSOY
    Murat GÜLSOY | 602. Gece [Kendini Fark Eden Hikâye]

    ***


    ÜÇ RENK
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    Kerem Kamil Koç(SubCulturia)
    kkk
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    o-uz-atay
    Oğuz Atay / Arşiv (Borges Defteri'nin bu arşivde yer alan önemli belgesi. İlk kez "defter" yayınladı bu belgeyi)

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    ***


    Mustafa Nazif Fotoğraflar
    Sanat-Fotoğraf

    ***


    "Biri Dergisi- Mustafa Ziyalan
    Sanat-Edebiyat

    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***


    ***