
Bilgi kirliliği, “kirlilik” ve “bilgi” kolay kolay yana gelebilecek terimler değiller. Ama siz Türkiye’de 3 saat tv, ardından 5 gazeteyi yan yana koyarak okuduğunuzda nasıl bir cehennemle karşı karşıya kaldığınızı bir ihtimal fark etmeyeceksiniz bile. Çünkü çok konuşuluyor, boş konuşuluyor.
Politik düzlemden tutun askeri, idari a-mir’lere kadar. Çok konuştukları ve genelde boş konuştukları için de sürekli put kırılıyor, asırlık çınarlar devriliyor. Bilginin türünden vazgeçtik diyelim, ya tümel olarak ne olduğu konusunda düşüncemiz ne? “Olgu bilgisi”, “şeyleri nasıl yapacağım bilgisi”, “tanıma yoluyla bilgi” nedir, niye, neden illa ve de ısrarla birbirlerinden ayrılırlar bu tanımlar?
“Biliyorum”, ya da “biliyordum, biliyorum” deyişini bizden başka hangi toplum bu kadar rahat dile getiriyor? Bu deyişi hep us temelli olarak mı dile getiriyoruz? Haşa.
Bir sel gelir tüm kumdan kalelerimizi yerle bir eder ve biz tıpkı James Joyce’ın Ulysess’inden yankılan yalnızlık sesiyle peşimizi bir türlü bırakmayan ve hala toplum olarak bir türlü ulaşamadığımız bilgi susuzluğumuzu izler dururuz.
Şimdi bu resmi alıp günlük gazete köşelerimize taşıdığımızda durum tam anlamıyla (genelde-istisnalar hariç) bir faciaya dönüşüyor.
Bir kuşak ki ne kendilerini, ne dillerini, ne varoluşlarını çoğul biçimde hiç sorgulamazlar, sorgulamadıkları gibi kendi devleti Aliyeleri içinde bir nevi devlet olmuşlar. Gücün 5. Ayağına dönüşmüş bir heyulaya var karşımızda. Öyle kağıttan bir heyula ki artık ağzından asla ateş fışkıramıyor. İnsanımız ise “genelde” kendi tarihine, felsefesine yabancıdır. Kimi şeyleri değil, çok şeyleri bilmedikleri için sözde “bilgece” “üfürmeleri” indirilmiş az bulunur ayet zannederler ve garipsenecek şey şu ki pek çok “durumu” zaten ezelden beri "iyi!" bildikleri için us temelli alışılmış güven eşiğine bile gerek duymazlar. Bu ayyuka çıkmış durum sadece bize has bir durum da değil, Amerika onca büyük bir ulusal gelirine rağmen, bilgi için büyük emekler, paralar sarf edilen bir ülke olarak kendi halkının kör cehaletiyle bir türlü baş edemiyor. Çünkü fast food bilgi türevleri o toplumun geniş ölçekli alt katmanları için şimdilik yetiyor. Şu son seçimlerindeki “hokkabazlıklar” zaten her şeyi açık açık anlatıyor. Sistem için pek bir değer ifade etmeyen iki maymunun kafesteki sıçramalarını izler dururuz.
Hiç kuşkusuz ”insanlar” gündelik rutin hayatlarında “olumsal” bilgi kırıntılarını, parçalarını edinirlerken olsun, onları sözde desteklerken ya da temellerini aşındırırken olsun doğrudan duyuların en temel kullanımına dek geri gitmezler. Oysa hayat deneyler zincirinden oluşur. Deneycilik denilen bir “nane” vardır insanlık tarihinde. Deney ve us: insanlığı aydınlığa götüren iki işaret taşıdır ve kendini bir yerlerde tutar, ama bizim coğrafya modern zamanlardan beri (o kuyruğu belalı dönem) sadece beyhude düş görmeyi ve cehalet ummanında bilgi düşmanlığıyla zamanı tüm yol geçitlerinde telef etmiştir.
Kant’ı davet etsek sokaklarımıza? Gelir mi?
Peki Kant “Arı Usun Eleştirisi”nde ne yapmak istemişti?
Bana öyle geliyor ki eksik kalan, zamanla eksilen, kaybolan parçalarda yatıyor temel sorunumuz.
Gerektiği gibi algılamadığımızı, bakıp da ama bir türlü görmediğimizi bir fark edersek ruhumuzdan eksilen şeyleri fark edeceğiz, bu durumda belki içimizdeki derin köklü eğilimlerle baş etmek daha da zorlaşacak, adil bir durum olmasa da hak ettiğimiz bir içbükey açıdır. Akıl bütün bu açmazların tek kurtuluş adası mı? Sanmam, çünkü öncelikle “sevgi, aklın yasa yoluyla emrettiği şeye karşı insan doğasının eksikliğini tamamlamak için, gerekli bir parçadır.-Kant” diyerek, aklın da sorgulanması gerekiyor.
Karamsarlık mı bu benimkisi? Hayır değil, çünkü trajik Panteizm çağı çok gerilerde kaldı. 1900 yılların rotasını “aşmakta” başarısız kalan felsefi bir sıçrayış kendini ancak irrasyonalizme teslim ettiği çağda yani XX.yüzyılda selamete erdirdi. Sahiden, erdi mi?
Şimdi bizler XXI.yüzyılın ilk döngüsünde neden hala o devasa birikimi tekrar sindirmekten yanayız?
Şiddetin gecesini ta kemik iliklerimizde hissetmeliyiz, o şiddet gecesi ki trajedi felsefesinin de şafak sökümü habercisiydi. İnsanın insan tarafından doğrulanmasını kavramadan “varlık” ve ardından da “hiçliği” anlamak ne kadar mümkün olur? İstediğiniz kadar öldükten sonra “dirilin”! Sır perdesini aralamaya niyetli olmadıktan sonra ruh göçü olsa ya da olmasa ne çıkar? Nötr bir tuz gibi bu yerkürede çözülmediğimiz ve daha sonrasında baz bir asidin peşinden koşmadığımız sürece bilgi bizden fersahlarca uzak bir mesafede kendini itinayla saklayacak.
Bir diyarda eğer bilgi açık pazar metası olursa oradaki yaşam tarzı sorgulanmalıdır.
Yaşam şunu öğretti bana, bilmediğim o kadar çok şey var ki, bildiklerimi dile getirmek hatadır. Külli aklın her bir dışavurumu ve kendini göstermesi karşısında hep bilgisizliğimi sorguladım. Hiçliği ancak böyle anlarız, ya da Nietzsche gibi bir deneyim sürecinden geçeriz.
Anadolu toprakları inanın ki çok zengin bir birikime sahiptir ama dönüp bakanların, algılamak isteyenlerin sayısı ne ki? Diyalektik budur. Bilgi dediğimiz şey işte bütün nesnel varlıkların bilgisidir. İnsansal pratiğin sonucudur. On bin yıllık bir pratik yanı başımızda bizi selamlar biz ise hala içimizdeki aynaların isini dağıtamadık.
“Dört yanını rüzgarlar sarmıştı
Koşuşup duran rüzgarlar. Geliyorlar, dalgalar.
Beyaz yeleli deniz atları,
Mananaan’ın azgın atları,
Rüzgardandır gemleri” – James Joyce, Ulysses
(Mananaan: Kelt kültürünün deniz tanrısıydı, beyaz atları olduğuna inanılırdı, Joyce okumanın çileli ve dehşet güzel tarafı budur, size her satırda başka bir dünyaya çağırır.sufi)
Anımsadığımız, unutmayacağımız olgu, tek olgu bilgi olduktan sonra işimiz biraz daha kolaylaşır diye düşünüyorum.
İster Situationniste deryasında gezinin, ister Kant-Hegel-Marks’la kulaç atın, ister Tasavvuf kubbesini tıpkı Josef Beyus ve arkadaşları gibi yeni katedral inşaasına giriştikleri gibi yeniden kurun..
Yeter ki yüz yüze gelelim kaçınılmaz sorular-yanıtlarla!
(“ona bir aynaya bakar gibi bakıyoruz: hiçbir zaman yüz yüze değil”)
Sufi.