Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Apparences / Nefise Pınar



Apparences : görünüşler / görünümler

"Bir ozan, devlet’ten ahırında birkaç kentsoylu bulundurma hakkını istese herkes çok şaşırırdı; ama bir kentsoylu nar gibi kızarmış bir ozan istese herkes çok doğal karşılar bunu."
Charles Baudelaire
/ Fusées / 1862

Yazarın içinde biriken bütün öfkelerini yığdığı anlar, bir yapıtın doğum sancılarının çekildiği anlardır. Yazmaya başlayınca ayıklanır, çünkü edebiyat hiçbir öfkeyi saf haliyle kabul etmez, bize onu en tanıdık, en bildik yüzüyle sunmak, belki hatırlatmak, bizi içine alıp sürükleyecek samimi bir metafor yaratmak zorundadır.
Bunu yaratamadığımızda konuşmaya başlarız, konuşmak edebiyatın düşmanıdır, çünkü sanat bir çarpışmadır. Evrensel bir çarpışmadır o, insana dair olanı içinde taşımalıdır; bayrakları,
milliyetleri, gelmişleri, geçmişleri, dinleri, devletleri umursamayan bir çarpışma, çünkü zafer anlıktır. Eğer insan söz konusu değil ise, ne teknik, ne biçim, ne dil , hiçbir şey ifade etmez.
Biz bu anlatıyı sadece yeni bir makine yaratmak için yapmıyoruz, kendimizi unutmamak için yapıyoruz.
Edebiyat, bize birbirimize benzerliğimizi gösterir, bu nedenle mutlu anlar paylaşırız ki
insanın süreli yaşamı içinde, aynı zaman dilimini paylaştığı ötekilere verebileceği tek güzel şey budur. Bu bize daima insan olduğumuzu hatırlatacaktır.
Bize tanınan zaman sınırlıdır, bazen fazla dik bakarız, yan taraflarda neler olup bittiğini göremeyiz, ayrıca derdimiz değildir bu, bir adanmışlık hangi sunağa ait olduğuyla ilgilidir.
Ancak, bizim abartma yetimiz mevcut yaşamın her anını her durumunu eleştirebilir, yıkabilir,
yok edebilir, ateşe boyayabilir. Kendisinde insanı görmenin yanılgısına düşse de, düşmese de.
Ama biz onu yargılarsak, yıldızlara yaptığımız yolculuğa nasıl inanacağız, binlerce yıldır,
her otoritede, her kurulu düzende, bir şekilde yolunu bularak, geleceğimizi yazmak adına aykırı olanı nasıl içimizden çıkardıysak, koruyup yaşattıysak, yine öyle yapacağız.
O bizim bedelimiz. Zafer anlıktır. Tarih yaşandığı anda yazılmaz.
İnsanların dünyası, sanıldığı kadar basit değildir, ne yazık ki herkes yazıp çizemiyor, bir an
için duralım ve herkesin bunu yapabildiğini varsayalım, kimsenin kimseyi okumasına gerek kalmazdı, çünkü istense de bu matematik olarak olanaksız olurdu. Tıpkı pratik gibi, biz de birbirimizi tanımayız, kendi dünyamızla kendi düşlerimizle o kadar meşgulüzdür ki, başka düşler, başka hayatlar olabileceğini, öğretilenin dışında yaşamlar da olabileceğini düşünmek bile istemeyiz.
Kitap tam da bunun için okunur, anlatı bunun için vardır..
Dostoyevski, ‘suç ve ceza’yı bunun için yazmıştır.
Birileri bizim adımıza, bizi anlatıyordur. Kendi düşlerimizden izler gördüğümüz her satır arasında, her cümlede, her tanıdık sözcükte, o yazara aşık oluruz, çünkü o biziz. Sonra ciltler özenle ahşap raflara dizilir; ahşap ve türevi kağıdın kokusu, birbirini tamamlayan iki sevgili gibi bize ait olan dünyada yerlerini alır. Ne için, çünkü her biri bize hayatın başka bir yanını öğretmiştir, orda duruyor olmaları bizi rahatlatır, onlar çok yakın dostlarımız gibidir, en sakındığımız sırları saklarlar, en utandığımız halimizle onların sayfalarında yüzleşmişizdir, kimse bizi onlar gibi anlamamış, anlatamamış, tarif edememiştir.
Onlar bize yılmadan insan olduğumuzu hatırlatmaktadır.
Ozan’ın işi hatırlatmaktır, hep hatırlatmak..

Öte yanda tarih kendini yazmaya devam eder, insanlığın birikimi her aşamada katlanarak büyümektedir, özellikle sanayi devrimi sonrası, bütün insanlık tarihi boyunca yapılanlardan çok daha fazlası gerçekleştirilmiş, tarihsel süreçle kıyaslandığında çok kısa bir zaman dilimi içinde kendini katlayarak, neredeyse içinde bulunduğu sürecin bu yükü soğurmasına izin vermeyecek devasa bir yapıya dönüşmüştür.
Bu kadar hızlı değişimin yaşandığı sıkıştırılmış bir süreçte, kavgaların, kıyımların, haksızlıkların, cinayetlerin her zamankinden çok ve daha ağır olması kaçınılmazdır.
Kavga, insanın mülkiyet düzenine geçmesi ile başlayan ve her toplum sözleşmesi yenilendiğinde bir süreliğine ertelenen bir gerçekliktir.
Birikimin mevcut düzen tarafından yönetilemez hale geldiği dönemlerde, otorite el değiştirir,
yeni bir toplum sözleşmesiyle kendine dair düzeni kurar. Yeni otorite, mevcut birikime motor görevi görecek, bir yandan onu yönlendirirken diğer yandan göreceli de olsa hak dağıtan bir toplumsal yapı kurarak bir süreliğine kavgayı erteleyecektir.
Bu hakkaniyet mevcut birikimin bilgisini elinde tutan sınıf lehine olacaktır. Yeni otorite yaptığı toplumsal sözleşme ile, birikimin büyüyebilmesi için ihtiyaç duyduğu kadar hak
ve özgürlüğü dağıtarak, geçici barış dönemini sağlar.
Bazen de eldeki birikim mevcut toplum sözleşmesiyle kontrol edilemeyecek, yönetilemeyecek hale geldiğinde, yeni otorite henüz hazır değildir. Ortada büyük bir şölen masası vardır ve artık yönetilemediği için , mevcut düzen ilerici hamleyi yapacak çelişkileri kendi içinde henüz yaratamadığı için, ister istemez gericiliğe sığınır.
Zaman kazanmak zorundadır.
Böyle dönemlerde dünya karanlık çağa girer. Motor görevini oynayacak ilişkileri yaratan yeni bir düzenleme için gereken yeni otoritenin, kendini hazırlayıp sahneye çıkışına kadar.
Kralların, ruhbanların elinden bilgiyi sökerek alması ve burjuvazinin hayat bulabilmesi için gereken ortamı sağlaması, düşüncenin hiç durmayan koşusuna devam etmesiyle olmuştur.
Sadece yaşandığı coğrafyanın değil, dönemin yeryüzüne yayılmış bütün düşün insanlarının ortak çabasıyla.
Bize sanayi devrimini ve dolayısıyla içinde bulunduğumuz çağın oluşumunu sağlayan ulus devlet yapısı artık geldiğimiz noktayı taşıyamıyor. İlerici niteliği ortadan kalkınca, kendi değerlerine de saldırmaya başladı. Bugün geldiğimiz nokta, bilgi çağı denilen efsane,
bilginin taviz almaya alışkın bir cehalete dönüştüğü noktadır.
Ulus devlet artık taşıyamadığı yükün altında ezilerek, tıpkı tek tanrılı dinlerin birer kurtuluş oratoryosu gibi sahneye çıktığı ama üretime bağlı olmayan altyapısı nedeniyle kısa zamanda duraganlaştığı ve saldırgan bir niteliğe dönüştüğü zamanlardaki gibi, gericiliğe sarılmıştır.
Uzatmaları oynamak da diyebiliriz buna.
Sömürgeciliğe özlem duyması bundandır. Afyon savaşlarına özenmesi bundandır. Ama boşa çırpınıyor. Tarihin ona biçtiği rol bitti.
Teknolojinin geldiği nokta bilgiyi herkes için ulaşılabilir kılıyor. Pekala şimdiye kadar bilgiyi elinde tutan otoriteyi oluştururken, şimdi ne olacak. Sorun budur.
İnsanlığın birikimini taşıyabilecek yeni motor her ne olacaksa, ona göre bir düzen ve yeni bir toplum sözleşmesi yapılmadan, bilginin yeni konumuna göre hakkaniyetler dağıtılmadan
yeni bir barış dönemi olmayacaktır.
Görünen o ki bunun gerçekleşmesi uzun zaman alacak, çünkü düşünce insanıyla, sanatçısıyla, aydınıyla dünya topyekun gerici bir zihniyetin , bir uyku döneminin etkisine girdi.
Kimse mevcut düzendeki rolünü bilmiyor artık, sadece tüketerek birikime katkı sağladığına
inandırılan ve bunun altında ezilen bu yüzden kendine ve çevresine yabancılaşan kimliklerden meydana gelen bir toplum yapısı oluştu.
Bir iki kuşak sonra alışkanlıklar da unutulacak, hak ve özgürlükler denen hikayenin laf olsun diye verilmediği, verilen her ayrıcalığın altında üretim için bir neden yattığı, insanlığın birikiminde zamansal olarak rol oynamayan hiçbir ‘hak’ın hiç kimse için var olamayacağı, bedeli ekonomik olarak ödenmeyecek hiçbir özgürlüğün verilemeyeceği, mülkiyetin hiç kimseye bedava bir şey sunmayacağı gerçeği de tamamen belleklerden silinecek.

Böyle bir kitleye aydın ne verebilir.
Bireyin artık devletten alabileceği hak ve özgürlük kalmamıştır. O kapı tıkandı.
Taşıyamadığı yükün altında, kendi kuruluşu için , varlık sebebi için düzenlediği sözleşmenin gerisine düştü. Artık ona karşı bu çabayı göstermek bile onunla aynı saflarda yer alma tehlikesini her an içinde taşıyor. Nitekim, aydının mevcut otoriteye karşı olmak isterken, otoriteyle birlik içinde halka karşı bir görünüm sergilemesi bundandır. Çünkü bugünün dünyasında, ilericiliğini yitirmiş bir toplum sözleşmesinin dağıttığı hak ve özgürlükler
zaten bir şey ifade etmiyor.
Onların verilmesinin üretimle ilgili nedenleri ortadan kalktı.
Bu işlevini yitirmiş yapıyı tırtıklamaktan çok daha önemli bir sorun duruyor önümüzde.
Birikim, tıpkı korku filmlerindeki yedikçe büyüyen amip görünüşlü yaratıklara benzer,
kişiliği yoktur, bir yüzü yoktur, kokusu yoktur, ama çok önemli bir özelliği vardır;
yarattıklarıyla doymaz o, sürekli değişime ihtiyacı vardır, değişemezse ölür.
Değiştiğinde hareket alanı bulamazsa yine ölür.
Birikimi bir şölen masası durumundan çıkaracak ve bundan böyle onu sırtlayıp yürüyecek yeni itici güç nedir ve nasıl bir düzenlemeyle ona hareket alanı verilecektir.
Ne yazık ki bu sahnede yer alacak olanlar, henüz sahneye çıkmak istemiyor. Birikim onların planlarının da önüne geçti, uzun zamandır dünyayı şirketler yönetiyor, ama artık bunu,
epeydir olduğu gibi devlet örgütlenmesinin arkasına saklayamayacakları zaman gelip çatmıştır. Kendilerini var kılmak için kralların kurduğu düzen artık can çekişiyor.
Onlar henüz sahneye çıkmak istemediği için, dünya gerici bir cinnetin pençesine düştü.
İnsanlık kendini bir kez daha kurtaracak çözümleri üretmek zorunda, yeni motorun ne olması gerektiğini bulmak zorunda. Birikimi yönetmek isteyenlerin her tıkandığında olduğu gibi,
iş yine felsefe ve sanatın eline bakıyor.
Öte yandan, birilerinin sahneye çıkmaktan henüz çekindiği bir zaman dilimi, insanlık için
önemli bir fırsatı da içinde barındırıyor olabilir.

Ozanlar bu yüzden uyumsuzluğun öyküsünü anlatır. İnsana insan olduğunu unutturmamak için. Birikim alıp başını gider, öyle ya da böyle, o daima yolunu bulur, denir. Görüntüde
öyle evet, iyi de nasıl. Sanıldığı gibi üretim ilişkileri hep teknik olarak mı sağlamıştır bunu.
Örneğin bilgisayar dediğimiz alet, nasıl çıkmıştır ortaya?
Bunu bilmediğimizde, insanın bir gün makinenin kölesi olacağına inanabiliriz.
Aynı zamanda, tam da buna inandığımız anda, kölesi olacak yeni bir makine de yaratamayacağız demektir.
Peki ya insan, o kendini unutursa ne olacak, son yarattığın makinenin kölesi mi.
Yo hayır o kadar çabuk sevinmeyin, insan intihar edebilir, o yüzden kendi yarattığı
makine onu asla yenemeyecektir.
İnsan makineyi yenmek için, yenisini yaratır; yaratamıyorsa şımaran makineye köle olmaktansa istediği zaman intihar edebilir.
Bu arada, Ozanlar sermayenin masasında nar gibi kızarmaya devam edecektir.
Ve kimse şaşırmaz bunlara, bunca zaman şaşırılmadığı gibi, özünde çok basit.
Çünkü insanın kendine düşman olarak yarattığı uygarlığın, yani birikimin isimsiz
efendileri her birimizden çok daha iyi bilir, büyümenin yolunun ne olduğunu;
ozanlar olmasaydı, birikim de asla olmayacaktı.
Diyalektik dediğimiz de, aslında budur.

Varlıklar
ve nesneler , yalnız görünüşleriyle karşında !
Bir şey bilmediğini biliyorsun ve sevmekten
başka bir şey gelmez elinden.. Tanrı’nın
sana armağanıdır aşk, zehirli çiçekler gibi!

Ömer Hayyam


Nefise Pınar / ekim 06 / suadiye


Ömer Uluç Resmine Yamuk Bakış...




Rafet.A: Borges Defteri yazarlarındandır.
Bir başına çok ağır kültürel-sanatsal etkinliklerin altından kalkabilecek
kapasitede, ve son bir seneden beri neredeyse İzmir'de sanatsal fırtınalar koparan çok değerli dostumuzdur.
Onun birkaç gönüllü arkadaşıyla beraber geçtiğimiz günlerde İzmir'de gerçekleştirdikleri I.İzmir Düş Günleri etkinlikleri , İzmirde yıllardan beri devam eden "ölüm sessizliğini" kıran bir girişimdi.
İzmir ulusal gelirimizde en ön sıralarda yer alan kentimizdir, ama sanat- plastik sanatlar ekseninde hiç bir ciddi girişim, çaba sarf edilmiyor, edilmedi.
Neredeyse İzmir kenti her sene bu kentte düzenlenen İzmir Fuar (panayırı) ve çok düşük volumlu, içerikli, oldukça KITSCH bir " tuhaf etkinlikle" anılıyor, oysa
bu güzel kıyı kentimizin genel kapasitesi artık o tarz modası çoktan geçmiş etkinliklerin çok üzerindedir. Ciddi bir noksanlık ve başıboşluk seziliyor bu alanda. Özellikle, ama özellikle Plastik Sanatlar alanında.
İzmir genel kültür ölçüsü, İzmirlilerin o kendine özgü sanatsal-kültürel duyarlılıkları ve bu konulardaki gerçek taleplerini kimse görmek, duymak istemed...
Oysa Ege kıyılarımızın bu inci kenti, medeniyet beşiğidir ayrıca.
Umarız bir avuç gerçekten Donkişot dostumuzun başlattığı bu girişim ileride daha geniş tabanlı,ciddi ses getirecek, İzmir'in genel kültür-sanat ekseni imjına yakışacak çok olmulu etkileri olur ve bir olguyadönüşür. Artık şu saçma sapan sabun,tebeşir,incir ,üzüm güzellik yarışma ve festivallerini tüm güney eksenli kentler gözden geçirmeliler.
Dionisos'un sarhoş edici o yaşam-ölüm raksı arasında bir yeni çağ salncağı gibi eklemeliyiz etkinliklerimizi, Batı'ya karşı ancak böyle yanıt verebiliriz...
Geleneğin derin kuyuları çok iyi bir ustalık ister, her iki eksende çok daha "iyi şeyler" çıkartılabilir diye düşünüyoruz, ortamımızın kapasitesini kimse gerçekten hafife almasın lütfen...
Behram Kale(Antik Asoss) dokusu içerisinde yıllar önce birkaç gönüllü sanatçının başlattığı ama ne yazık desteksizlikten sekteye uğrayan Uluslararası Asoss Tiyatro Etkinlikleri gibi...ki neredeyse o yıllarda Tüm Avrupa Ülkerinde çok ciddi biçimde olumlu yönden tartışma konusu olmuştu...buradan sanki hiç olmamış, yapılmamış gibi göründü, unutuldu gittiiiiiiiiiiiiii!... işbukadar!
aşağıdaki Rapor ciddi bir rapordur ve İzmir düş günlerininin detayları aktarıyor.
Yüreğinize Sağlık Ey İzmirli Gerçek Sanat Dostları...

Borges Defteri


GÜNLERDEN TAŞAN DÜŞLER

Düşe uyanmak sloganı ile yola çıkan Düş Günlerimizi 7/17 ekim tarihleri arasında gerçekleştirdik. Hayalbaz Sanat Derneği tekil sergilerden sonra ilk kez uzunca soluklu ve belli bir konseptle birleşmeye çalışan kapsamlı bir etkinlik düzenlemiş oldu. Bu tip bir etkinliğe ilk kez soyunmanın tüm avantaj ve dezavantajlarıyla…

Düş Günlerinin açılış etkinliği (geçmişte İzmir Fuarında gerçekleşen paneli saymazsak) şehrin ilk Bilimkurgu Forumu oldu. Konuşmacılar Mustafa Suyolcu, Gözde Genç, Murat Göç, Yasin Başaran, Rafet Arslan forum boyunca gelen 25 dinleyiciyi katılımcı olmaya, konuşmaya, tartışmaya kışkırtmaya çalıştı. Her ne kadar etkinlik düşlenen work-shop boyutuna taşamamışsa da genç kitlenin Bilimkurgu sanatını tanımasına ve kafasındaki yanlış yargıları sorgulamasına yardımcı oldu.

Hayalbaz Sanat Derneğindeki program ise 18.30 da Ali Yılmaz’ın rock piano dinletisi ile başladı. Ardından resim, fotoğraf ve fanzin sergilerinin açılışı yapıldı. Hayalbaz müzisyenlerinin dinletisi yanında Eren Ağın/ Emre Koyuncu ikilisinin Miras adlı videosu ile Süleyman Tosuner’in Palyançonun Sonu adlı kısa filmi gösterildi.

İzmir’in ilk, ülkenin üçüncü fanzin sergisi Albemuth, 99kç, Çamur, Solucan, Düzensiz, Benzin, Fanzin Fetus, Psişik Kedi ve Tesmeralsekdiz’in katılımı ile gerçekleşti. Fanzinler birer sanat ürünü olarak hak ettikleri sergi dizaynı ve ‘9 kusurlu hareket’ adlı tanıtım metniyle izleyicilerine sunuldu.

Düş Günlerinin resim sergisi ayağı yedi katılımcının 15 tuvali ile gerçekleşti. Can Yeşiloğlu, Murat Altın, Duygu Kale, Lale İnce, Süleyman Tosuner İzmir’den, Damla Yeşiloğlu İstanbul’dan, Gökçen Öçalan ise Sakarya ilinden ürün veren isimlerdi. Özellikle Altın’ın dışavurumcu vuruşların belirgin olduğu tuvali, Öçalan’ın 3 tabloluk ‘düş satan balıklar ve ciğerci kuşlar’ seri resimleri ilk akla gelen işlerdi.

Fotoğraf sergisi ise Süleyman Handan başkanlığındaki Hayalbaz Fotoğraf atölyesi tarafından organize edildi. Düş konsepti düşünülerek hazırlanan kurgusal fotoğraflarda ışıkla boyama tekniği kullanılan 11 yapıta yer verildi. Sergilenen işlerde gündelik hayatın çeşitli alanlarında karşılaştığımız karşıtlıklardan, ruhsal bölünmelere; dualizim kavramı öne çıkıyordu.

İlk gün oldukça yoğun; tatlı telaşlarda start alan Düş Günlerinin üçüncü gününde Şinasi Güneş’in New York, Nail Özsoylu’nun Lost başlıklı video gösterimleri yanında Hayalbaz müzisyenlerinin müzik dinletisi yapıldı. 4. günün video programında ise Eren Ağın/ Emre Koyuncu ikilisinin Miras adlı işi gösterildi.12 ekim gecesinin hoş süprizi ise oldukça coşkulu geçen Cavit Çamlıçukur ve arkadaşlarının türkü performansı oldu.

Etkinlik ulusal ve yerel bir çok dergi, site ve gazetede yer buldu. Altay Öktem’den Borges Defteri ailesine ve bize destek veren tüm dostlara dayanışmaları için teşekkür ederiz….

Artık yol alıyoruz; ikinci ve daha güçlü Düş Günlerine..

Bay Perşembe(R.A)


Fırçanın boyadığı uzay boşluğu
kurşun kalem kırıklarında kanat çırpınışları...


korkarım herkes anlayacak
babam asit banyosuyla,
beni takaslayacak
mermer merdivenler logaritmalı
adım yitiğe çıkacak...


söyle,
buzlu sularda kaç denizaltı,
kaç ahtobot ölüsü?

söyle ressam,
kaç robot kalıntısı saklı
Atlantisinde.

Bay Perşembe(R.A)


İdealizm-İnsan Denklemi: dün, şimdi / Borges Defteri



İdealizm-“İnsan” denklemi: dün, şimdi!

İdealizmden beslenmek her zaman olguculuğun da yolunu açar! Sonra ?
İnsanın özne olarak kendini güvence altına almasının hizmetindeki yaratıcılığın, en yüce amacının anlatımına dönüşür, mağarada kömürü eline alan ilk avcı- ressam atalarımız bile kendilerini güvenceye aldıkları o nesne-mekan bağlamında bu “ilk” ama en gerekli “kareleri” görmemezlikten gelmediler. On Bin yıldan fazla bir süredir bir vicdan muhasebesi gibi süslüyor mağaraları-zihinlerimizi!
Aradan Binlerce yıl geçti, koca asırlar uçtu gitti, gel gelelim günümüz insanı hala o zihniyet ve “ihtiyacın” çok gerisindedir! Çoğul anlamda ve çağımızın aynasından yansıyanlar bunlar…
Çok acı bir “hakikattir” ama öyle!
Siz bakmayın gotik biraz “tik” olan kentlerin gökdelenlerine, modern, post modern,
pre modern eblehliklere yaşanılanlar, dayatılanların tümü gönüllü bir sefilliktir!
O mekanların kaç metre karesini “Sanat”ın Ruhu donatmış? Yaşamın sözde kolay, anlamda karmaşık yapılarının zihniyet ekseninin içi neden bunca küf kokuyor!
Ya, daha sonra?
“Her şeyin ölçüsü insandır!” (insanmış!!!) – Protogoras.
Öyledir, ama güç istemi metafiziğine ( ki bir ilke bile değildir) kendini kaptıran, kendi ırkına doğadaki hiçbir canlının çektirmediği çileleri reva gören şu: gördüğümüz insan: hiçbir şeyin a ölçüsü değil artık!
Burada, şimdi okuyacaklarınız bir “gerçeğin” öyküsüdür! Üç adım, beş adım ötenizde “oldu-bitti’nin” öyküsü.
Kimilerine göre duyarsız kalmak gerekiyor, “işimize bakalım” tarzından, kimine göre hayır!
“Burada herkes kandırıldı” izlemi var!
Bize göre ise: bir çeşit toplumsal arıza’nın etkisidir bütün yaşananlar!
Ortaklaşa ruhun belli başlı silahlarından biri “ödev” kuramıdır.
“Ödev” ortaklaşa ruhun bencil “ben’e” yüklemek istediği her şeyi bireştimleştirir ve hükmü atına alır, açıklar ve değerlendirir. Şimdilik bunun önemini büyütmemek iyi olur.Yazarlar, düşünürler, yaratıcı fırça-kalemler yetenekleri icabı, toplumsal içgüdünün basıncı altında, yer yer, ortaklaşa ruhun önemini özellikle büyütürler, büyütmeliler, hayatın anlamlı ama görmezlikten gelinen saklı yanını vurgulamak için…
Ödev’in olumlu bilgisi kolayca kabul edilebilen bir şeydir. Herhangi bir varlık, bir kişi veya bir şey, hasredildiği şeye uygunlaşmak zorundadır.
Toplumsal saatin bütün detay ve kılcal alanloarı çok muntazam işlemeli.
Şöyle bir kendi düşünceleriniz etrafında turlayın ve son birkaç sene zarfında olup bitenleri düşünün.
Önce kendinizi sorgulayın sonra “tepenizdekileri”!
Bu güzel yurdumuzu 140 Milyar Dolarlık ek borç batağına sürükleyen, “alınan” ile “ hasad” arasındaki uçurumu- yetersizliği-kifayetsizliği görün! Kurtuluş savaşı kazanıldığında küle çevrilmiş bir ülkenin her yerinden nasıl bir kalkınma ruhu fışkırıyordu, bütün bunları düşünün, o kıt kanaat ortamda, hemen savaş arifesindeki kültürel-sanatsal “çılğınlığı”, “aşkını” düşünün. Tek dolara muhtaç ülkenin ki yıllarca üstelik Osmanlı’nın biriken borcunu da ödeyen genç Cumhuriyetin ülkeye hava-ekmek-su kadar elzem olan “ donanımlı sanatçı” yetiştirmek için nasıl da yurt dışı sanat akademilerine yığınla genci gönderdiğini düşünün.
Peki nasıl oldu bütün bunlar?
Üstelik hiç 140 Milyar dolar ek borç(son üç senenin ağır faturası) ve toplamında 430 Milyar Dolar da borçlandırmadılar hepimizi! Ne yapıldı bunca “birikimle”? Hangi Müzeler, Operalar, Kültür sarayları, Kütüphaneler, Hastaneler…yapıldı? Devlet hastanelerinin perişan durumu ortada!
Hangi çıkar “lobilerinin” kesesi doldu bunca zaman zarfında?
Çöplüklerden beslenen bir kuşağı bu çıkar lobileri hediye etti güzel yurdumuza o savaşçı, özünde cesaret sembolleri olan kuvayi milliye ruhu değil! Ahlaksızlığı, Ülkenin ,Ulusal kazanımlarımızı türlü “kisveler” altında aşındırılmasını da yine o vurguncu kesimin eseri. Paslı şırıngalarlarla emdiler bu ülkenin birikimini. Bu “adamkılıklıların” damarlarında sabah yıldızı yok, ay kokusu yok, rüzgar yok, sadece “çıkar-menfaatin pis,leş kokusu var.
Kirli ellerini, vicdanlarını artık bu sonsuza dek yaşayacak, yaşatacağımız “Cumhuriyet”in üzerinden çeksinler! Canla başla üreten, çoğalan, ulusal kazanımlara tuğla ekleyen, gece-gündüz üretim çarklarını çalıştıran fedakar insanları rahat bıraksınlar.
Hep tartışır dururuz, bizim gibi ülkelerde devlet sanatı desteklemeli mi, desteklememeli mi?
İlla desteklenecek, bunu tartışılması bile abes.1930’yıllardan günümüze kadar eğer bu İstanbul kenti “İstanbul Resim-Heykel Müzesi” (Atatürk’ün isteği ile yapılan) kadar geniş açılımlı, birikimli bir müze’nin üzerine bir yapı yaratamıyorsa, büyük sermaye’nin bir kısmı kendi aralarında “müzecilik” oyununu gerçekten dünya ölçeğinde müzecilik, galericilik sanıyorlarsa, ciddi biçimde önce kendilerini, sonra bizi kandırıyorlar.
Acaba öyle mi?
Hele İstanbul gibi “dev” bir kentin kültür-sanat mekanizmaları olduğu gibi, gerektiği gibi mi işliyor?
Son zamanlarda kentin en kalabalık adasında olup bitenleri göz önüne aldığımızda, durumun fucuaat’ın ötesinde bir facia’ya işaret ettiğini gösteriyor.
Beyoğlu İstiklal caddesi üzerinde bulunan ve çoğu “büyük sermaye” grupları tarafından finanse edilen kültür-sanat odakları merkezleri birer birer ya kapanıyor veya “başka ticari kaygılar” uğruna feda ediliyor.
Hal böyle olunca o kuruluşlar sanat ortamı nezdinde tüm saygınlıklarını da yitirdiklerinin hiç mi hiç farkında değiller acaba?
Bölgenin en eski mimari dokusunu barındıran binalara yaptıkları ilgisiz ve her türlü estetik yoksun eklemlere, soğuk metal parçacıklarıyla resmen “kuşa çevirdikten” sonra!
“bir şeyler” yapmak için yola koyulduları, ama ne yazık ki geldikleri, dayandıkları sonuç resmen hüsran oldu.
Bir düşünün Beyoğlu İstiklal caddesi üzerine bir mimari cenaze gibi harabe gibi terk edilen “Vakkko” binasının sahibi “Beyoğlu Güzelleştirme Derneği” başkanıdır ayrıca!
Güzellik, estetik anlayışınız o “cenaze merasimi “mimari yaratığınız” ise vay bu kentin hali pür melaline.

Ak Sanat kapandı, yerine “Tekno Sa” konduruldu!
Tutun ki o “mağaza” bir yılda grubun toplam cirosuna 2 milyon dolar daha ekleyecek, onca astronomik kazançların karşısında sivri-sinek olmayan bu “tuhaf tercih” de neyin nesi, diye kimse sormayacak, lütfen huzurunuz kaçırmasın efendim!
İyi oluyor, ama bundan sonra “sanat yapacağız” diye de ortaya atlayıp lütfen kimseyi kandırmayın… Doğru ya sizler artık birer “müzecisiniz”!! Bir Üniversite öğrencisinin ulaşım zorluğu- müzeye giriş masrafları yüzünden kapınızdan bile girmeye cesaret edemediği bir başka “müze” kapısı!
Unutmayın ki, Borusan Sanat merkezi de aynı akıbeti paylaştı. Kapatıldı!
“Ne hoş, ne cici bir durum” değil mi? Sistemler kaosunun prematüre doğumları!
Büyümüyor, büyütemiyoruz bin türlü, bir türlü.

Yani koskoca İstiklal caddesinde şimdilik iki merkezin etkinliğine terk edilmiş durumda, öpün başınıza koyun, bir de bakmışsınız ki o iki çok önemli “oxigen” çadırı da kapanmıştır.

Bin bir zorlukla Galerinin ışıklarını, kiralarını, giderlerini karşılayan kültür-sanat merkezlerinden, cansiperane ve her türlü fedakarlığı kabullenerek yayınlarıyla, dirençleri ile kültür-sanat ortamımızın teorik alt yapısına hizmet eden kişi- grup- oluşumların ciddi ölçütteki çabalarını önemsiyoruz, başımıza tac ediyoruz onların bu gerçekten Don Kişot’ca yel değirmenlerine saldırmalarını… bir de “ötekilere” bakınız! Milyarlarca Dolarık Servetleri, ve İçinde çırpındıkları kültür yoksunluğu sefaletleri…
Kavranılamaz bir iş değil, temel sorunlarımızın çözümlenemediğinin işaretleridir, sadece.

Bizler bir kuşağın uzantısı olanlar,
Umudumuzu asla yitirmeyeceğiz,
Ülkemizden,
Yurdumuzdan Beklentilerimiz var,
Bu Sağlam Yurdun Renkli, coşkulu duvarlarına bir kiremit, bir umut taşı da bizler bırakıyoruz…
Bağımsızlık şölenimiz kutlu olsun,
Nice Bin Yıllara : Türkiye Cumhuriyet’i..


Borges Defteri Moderasyon Grubu


Özgen Acar Bey'e Yanıt!




Sn. Özgen Acar Tahran'da konferans verdiği Üniversitenin arka bahçesinde yer alan Tahran Çağdaş Sanatlar Müzesini belki de görmüşler, gezmişlerdir. Şu an dünyanın en zengin "Çağdaş Sanat" Koleksiyonuna sahip ender müzelerden bir tanesidir. Dev boyutlu Picasso, Mark Rothko, Andy Warhol, Roy Lichtenstein, Jasper Johns, Rauschenberg, Richard Hamilton, Fernand Leger,Victor Vasarely, Van Gogh, Giacometti, Oldenburg, Kandinsky, Klee, Shagal...ve aklınza gelebilecek bütün bilinen sanatçıların devasa yapıtlarından bir değil birkaç tane barındırıyor! Oradaki okul öğrencileri "ücretsiz" bu yapıtlar önünde zaman harcıyorlar, kimse de "şunun şurası çıplak veya gözüktü” diye de o sanat yapıtını duvardan indirmiyor. Olay bundan da ibaret değil, "Cubism", " Minimalism","Pop Art" vs gibi akımlara ait TAM-EKSİKSİZ onlarca yapıtı barındırıyor bu müze. Yani orada güzel sanatlar fakültesi öğrencisine Örn. Minimalism,Cubism,… dediğinizde "boş boş" yüzünüze bakmıyor, onlarca örneğini bir adım ötesinde görebiliyor, irdeleyebiliyor! Sn. Özgen Acar gibi durduk yerde başka bir ülkeyi , halklarını kimse” Ayetullahlar ülkesi” diyerek aşağılayamaz, o halkların derdinden, kederinden, yalnızlığından, suskunluğundan ne kadar haberimiz var? Neyi anlattılar bize? Ne biliyoruz?
Tahran'da sadece "İstanbul'dan" geldim dediğinizde herhangi sıradan bir resturanında bile 5 dakika sonra Türkiye bayrağı masanıza geliyor! Türkiye ve İstanbul'a duyulan "aşkın" yanıtıdır bu, taşını toprağını kazdığınızda her taraftan buralara ait izler fışkırıyor!
28 Milyon Türk'ün(Türkiye'den sonra yeryüzünde en kalabalık ve en "bilinçli" eğitimli Türk nüfusunun yaşadığı) ve 1200 yıl yönettikleri
İsfahan Mücizesini bir Türk şahesr kenti olarak dünyaya sunan( Safavi-Selçuklu Türkleri tarafından baştan başa yenilenen, estetik bir kent olarak yaratılan) bir topraktan söz ediyoruz.
Nasıl ki Canımızı hiç göz kırpmadan verebileceğimiz Güzel Türkiye’mize, Türk Halkına kimsenin en ufak bir kem gözle bakmasına gönlümüz rıza göstermiyorsa, aynı duyarlılığı hele sizin gibi bir “kültür” insanından beklemek zor olmasa gerek.
İşte sn. Özgen Acar'ın tanımlaması, ve tarihin gelmiş geçmiş en köklü kültürünü yüreğinde barındıran özünde dost, kardeş ve sadece bir " rubai- gazel-acem halısı" mesafesinden o iri-siyah gözleriyle şehrazad gibi göz kırpan dost bir halk ve onca yakınlığımızda duran İran'lı kardeşlerimiz, onlar ki tarihin bahtsızlığına fazlasıyla maruz kalmışlar, işte o "ülkeden" bir resim sergisi karesi, sergi konusu "Ten ve Çıplaklık! Ne " aaa Acayıp değil mi?" sn. Özgen Acar?


Bir ülkenin “siyasal” tercihleri, hatta yönetimini beğenmek gibi kimsenin bir zorunluluğu yok, kaldı ki, bizler ne adına, hangi inanç adına olursa olsun “baskıyı” bir yönetim biçimi seçenleri bir, değil bin defa daha kınarız, sapla samanı karıştırmayalım.
Önce kendimize çeki düzen verelim, şu günlerde gidin o bir İmparatorluğun tek Meydanına bakın (Sultan Ahmet) nasıl bir keşmekeş, çirkinlik, rezilliğe teslim edilmiş durumda, her aklı başında insanın kanını donduracak bir kepazelik …bu “gece kondu” mantığının, kargaşanın neresi o “eski gelenek”lerle ilgisi var? Büyük bir inat ve duyarsızlıkla o kutsal meydanı ucuz bir panayıra dönüştürme seferberliği? Nedir , birisi çıksın açıklasın artık.
O çok eski direkler arası eğlence günleri, Sad-abad şenliklerinde bile dikkat edilen, gözetlenen bir “zarafet ölçüsü” söz konusuydu bunu da başaranlar o göçüp giden ata- babalarımızdı…
Mimar Sinan’ın, Kanuni’nin ruhları sızlıyor bu rezillikler ve gece kondu mantığından!
Garip biçimde bu kentin kültür alanları bir sahipsizlik ve keyfi uygulamalara teslim edilmiş durumda!
Yurt dışında, Avrupa veya Uzak Doğu’nun her hangi bir ülkesindeki eşdeğer bir meydan’a kimse plansız programsız bir çivi bile çakamaz!
Her sene o tarihi meydanı bir çöp yığınına dönüştüren “çirkinliklerle” Osmanlı kültürü, hayat biçimin ne ilgisi var? Orası öyle sıradan bir “yer” değil ki, 2000 (iki bin) seneden beri ruhsal arınma, ibadet yeridir ( siyasal-yönetim tarafı biryana), insan böylesi bir alanı böyle hoyratça kullanır mı? Halkı bahane ederek kimse bu yanlışları tekrarlamasın lütfen, Halk dün de oradaydı, bugünde, yarında olacak!
Dün dedelerimiz, atalarımız tarafından yapılanlar orada…
500-400 yıl önce yapılan şaheserler yerli yerindeler,
İşte orada duruyor, hiç mi gönül gözünüz yok? O estetiği, İnsan’la, Doğayla, Tarihle inanılmaz bir bütünlük sunan muazzam yapıtları göreceksin, sonra tutup meydanın tam ortasına: Ahşap bir çöp yığını toplayacaksın adına da “Şehremini” vereceksin. Tarihi Sultan Ahmet Camii ön-cephesini derme çatma çöp yığınına çevireceksin... olacak iş değil gerçekten yazık... Bu şehri, tarihini, kutsal alanlarını bu hale getireceksiniz diye size “emanet” verilmedi.

Sn. Özgen Acar, Siz "şimdilik" var olana bakın.
Gazetenin etkin köşesinden bir de bu konulara eğilin lütfen.
Çelik Gülersoy şöyle birkaç dakikalığına gelip de Sultan Ahmet Meydanının içler acısı durumunu görse ağlar her halde.
Anlatmak istediğimiz olgu:
Hiçbir şey göründüğü gibi değil!
Dünya'ya o "alışık" olduğumuz gözlüklerden bakmayı bırakalım artık.
Sn. Acar bu hem sizin için, hem bizim için, herkes için geçerlidir.
Delacroix’in bir yapıtına durduk yerde çirkin bir “sansür”ü uygulayan er geç unutulacak..Bu yapılan Sanat Tarihi, Sanat’ın çok da umurunda!
Bakın işte bugün eğer Mimar Sinan veya başka herhangi büyük bir sanatçının ismi aklımıza gelirken ruhumuz içtenlikli bir saygı duruşu yapıyorsa bu
1- Sanat’ın sonsuz bir umman ; 2- Mimar Sinan’ın büyüklüğü ve ölümsüzlüğünü bir kez daha ama özellikle o "yasağı" getirene az biraz hatırlatmalı.
İktidar erki, her konuda, ama özellikle Sanat Eseri, Olgusu karşısında biraz daha saygılı, temkinli, bir bakışı sergileyecektir. Hele ki bir kuşağın eğitiminden sorumluysanız. .

"ESTETİK : BİLGİ, SEVGİ, SAYGI ve YETENEK gerektiren zor bir sanattır HİÇBİR MAZERET BAŞARININ YERİNİ TUTAMAZ." (M.Kemal Atatürk) .

Çoğu kimsenin bugün bile adından habersiz olduğu bu çok önemli dil bilimciyi, Ferdinand De Saussure'i 1906 yılında seller-sular! gibi yudumlayan ve Emperyalizmi Anadolu Toprağından silip süpüren bir Lider'den böylesi ilginç bir görüşü okumak insanı elbet ki çok mutlu kılıyor, kılmalı.
Birde günümüzün kimi politikacılarını, kent yöneticilerini ve olmayan “estetik kaygılarını”(ne gezer?) düşünün.
Daha Türkçenin Büyük Şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın yaşayıp yaşamadığından habersiz bir Milli Eğitim Bakanlığı Kitapları Yazarları var "etrafta"...
Ne Gam, değil mi?
Bunu hak ediyor mu bu kutsal, kültür beşiği topraklar?
Hak ediyorsa: bir öfkenin yargılı sesine dönüşür sözcükler, kaçırır gözlerini, gözlerden: Sonunda tıkanır gıtlağımız, tümden LAL OLURUZ.

Saygılarımızla

Borges Defteri


Not:
İstiklal Caddesinde birer birer kapatılan Sanat Galerisi, Sanat Merkezleri konusu ayrı bir "çok sert" yazımıza bırakıyoruz, Ak Sanat, Borusan Kültür-Sanat Merkezleri birer örnektir sadece. NEYİ AMAÇLIYORLAR?
Yoksa kendi özlerine mi dönüyorlar: "Hırdavatçı Dükkan Mantığına" Mı?
Geride nasıl büyük bir Hayalkırıklığı bıraktıklıklarının farkındalar mı bu kuruluşlar? Nasıl büyük bir güvensizlik?
Tekno-Mekno dükkanları hayırlı olsun!!! Sanat da neyimiş? Kültür de Kimmiş?

biz biliyoruz havada
gülün kokusunu
zeytin ağacı ve şarap, ekmeğin buğusunu!
değil mi ki ağacın altında bir zeytin tanesi
gibi bekler Ressamın, Şairin Yalnızlığı...
Çıplak ayaklarıyla umutsuzluğu ezen, can şarabı sunanlar...

"Hüzünle"...
Borges Defteri





Frig Başlıklı Kadına Yasak / Özgen Acar




Kültür Bakanlığı da yapan Milli Eğitim Bakanı Doç.Dr.Hüseyin Çelik'i eğitim konusunda gösterdiği titizlikten dolayı kutluyoruz! Fransız ressam Eugene Delacroix'ın "Halka Yol Gösteren Özgürlük" resminin ders kitaplarından çıkarılmasını istemesi, Anadoluuygarlıkları açısından onur kırıcı bir durumdur.Ressamın 1830'da Fransa'daki özgürlük ayaklanmasını en iyi yansıtan bu tablodaki ulusal kadın kahramanın başındaki şapkanın kökeninin Anadolu olduğunu nereden bilsin Sayın Bakan?
Kadının şapkası, Anadolu'dan göçüp başta Marsilya olmak üzere Fransa'da kentler kuran ataları olan "Frig"lerin başlığıdır. Geçen ay Tahran'da İslam ülkelerinin genç gazetecilerine kültrel miras konusunda konuşma yaparken bazı saydamlargöstermiştik. Bunlardan biri de ünlü Milo Venüsü idi. Toplantıyı düzenleyen İranlı görevlilere bu resmi göstermenin sakıncası olup olmadığını sorduğumda yanıt, "Sanat eserinin neden sakıncası olsun ki?" idi. Ayetullahın İran'na karşılık laik Türkiye'nin Milli Eğitim Bakanı'nı kutluyoruz
.

Yazarı: Özgen Acar







Aynanın Arka Yüzü - 2.Bölüm / Ayten MUTLU



BONSAİ
Bonsai geliyor aklıma. Budana budana büyümesi, gelişmesi engellenerek bir cüce olması sağlanmış ve tüm yaşamı saksıya sığdırılmış o koca ağaçlar. Genellikle fazla seçenek yoktur. Ya saksıda cüce bir ağaç olarak yaşamayı öğrenecektir, ya da köklerinden sökülüp bir yana atılacaktır. Bu durum bir dışlanmışlıktan daha çok bir reddediliştir.
Pek çok kadın aykırılığını ödemek zorunda kalır. Saygınlığı, sevgiyi, bedeni üzerindeki tasarruf hakkını, bazen de hayatını yitirerek.
Bu cüceleştirme sanatının asıl ustası (ları) kim ya da ne?
Geleneklerin, dinsel,yöresel vb. yaptırımların sarmalında ilkin
bedenini, cinselliğini, aklını yadsıması öğretilen, utanç duygusunu
varlığının yaşamsal bir mütemmim cüzü olarak içselleştirmek
zorunda bırakılan kadının kendisi mi? Yoksa, içine doğduğu
dünyanın bin yıllardır sürüp giden ve aşağılanmışlığı bir yafta gibi
ömür boyu boynunda taşımak zorunda bırakan düzeni mi?
Kadınların ne kadarı farkında bu yanlışlığın, ayrımcılık temelinde
yürüyen bu erkek egemen düzende, bulunduğu konumun asıl yeri
olmadığının?

CİNSEL NESNE
Yaşlanıp cinsel bir nesne olmaktan çıkıncaya kadar, fırsatını
bulabilen çoğu erkeğin tadına bakmak istediği bir yemek olmak.
Sokakta, çarşıda, yatakta; duyguları, düşünceleri, acıları, sevinçleri
ve anıları olan bir insan gibi değil, salt bir et parçası, cinsel açlığı
doyuracak bir gıda olarak görüldüğünü hissetmek. Bunun kendisine
hissettirilmediği kaç kadın var? Var mıdır, hiç yaşamış mıdır böyle
bir kadın, sanmıyorum...
Ülkemin şairlerinden biri – hani şu, Sivas’a sırp uçağı göndermek
isteyen – Bir söyleşide; ”İslami ölçülere sadık kalındığı takdirde çok
kadınla evlilik...toplumun daha sağlıklı işlemesinin bir zarureti
olur.” diyor. Çalıştığım işyerinde, kadının kazanılmış haklarından
nefret eden ve militan bir anlayışla esaretlerini geri almak için
mücadele(!)etmeyi bir yaşam biçimine dönüştüren biçare kadınların
propagandasını yapmayı asli görevi sayan amirime bir gün
dayanamayıp şunu sormuştum. “Cennette erkeklere huriler,
gılmanlar, temiz ve iffetli eşler vaad ediliyor. Peki kadınlara ne var?
Onlar da cennete gidince birkaç erkek alabilecekler mi?” Bana ters
ters bakıp, “Tövbe, tövbe, olur mu öyle şey” deyip arkasını
dönmüştü. “Vah vah, dedim. Kadın cennette de ayvayı yemiş
desenize”

İÇİMİZDEKİ MELEK
Dişil kavramı hep bir mühür gibi kadının aklının ve yeteneklerinin üstüne vurulmuş. O mührü kırabilmek tabii ki mümkün. Ama ne zahmetlerin karşılığında.
Sistem çok güçlü. Değişimi bile çoğu zaman kendi istekleri
doğrultusunda yönlendirebiliyor. Örneğin kadının önündeki incir
yaprağını sıyırabiliyor. Erkeğin önündeki yaprak orada kalmak
koşuluyla tabi. Ve bunu cinsel özgürlük adına yapıyor. Kadın kafes
arkasından çıkıyor belki, ama kendisine sunulan adreslerin bir kısmı
kasap vitrinlerine açılıyor ne yazık ki.
Feminizmin öncülerinden bir kadın, bir söyleşisinde; “Kadınlar,
başarmak istiyorsanız, ilkin içinizdeki meleği öldürmekle işe
başlayın.” demişti. Bu “melek” kavramı üzerinde hayli düşündüm ve
buldum. Kadının içinde taşıdığı ezeli düşman olan, hoşa gitme isteği.
“Senden ne istendiğini iyice anla ve yap. Yoksa, kötü muamele
görürsün, sevilmezsin. Mahvolursun. Yumuşak başlı ve itaatkar ol.
Hizmette kusur etme.”Ah annem, yoksa içimdeki melek sen miydin?
Erkek egemen anlayışın gönüllü taşıyıcıları anneler, onların
anneleri, annelerinin anneleri... Bu kadar mı yaralıydınız. Bu
dünyada yaşayabilmenin tek yolu boyun eğmek miydi gerçekten?
“Kadının dokuz nefsi vardır, dokuzu da şeytandır. Kendinizi
kadınlardan koruyun” demiyor mu din kitapları? Bazı ilkel Afrika
kabilelerinde hâlâ uygulanmakta olan kadın sünneti geliyor aklıma
ve erkeklerin beynine nakşedilmiş o hain korku.
Dişil nesneyi mülkleştirmeden önce haz organlarını kes, yok et ki,
seni yormasın, gözü dışarda olmasın. Sana çocuk doğurup hizmet
etsin yeter. Yoksa kanın kurur. Ez onu, kendine olan güvenini
yitirmek istemiyorsan, onun iradesini yok et.
Zavallı insan, zavallı kadın, zavallı erkek! Düzen sürsün diye sana şu
ettiklerine bak! İkinizi de gerçek bir arkadaştan, gerçek bir eşten
mahrum bırakmak için sana yapılana bak!

DEĞİŞİM

Yıllar önce elime geçen bir ahlak kitabında ne diyordu İbniBilmemkim öğüt verirken erkeklere? “Erkekler evleniniz. Alacağınız
kadın, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi size ait işleri
üstleneceğinden, ilim irfan sahibi olabilmek için size zamankalacaktır.”
Evet, bu ayrımcılık zihniyetini, başta kadınlara olmak üzere
benimseterek kalıcılığını sağlama almak isteyen mekanizma, insan
nüfusunun yarısını bir çırpıda oyun dışı bırakmak için elindeki bütün
silahları kullanmış, kullanıyor. Kadın ve erkek birlikteliğini“Kutsal
Aile” kavramı içine hapsederek bir tüketim birimi haline
dönüştürüyor. Birtakım kurumlar oluşturarak üstlenmesi gereken
sorumlulukların (yaşlıların, çocukların bakımı vb.) bir kısmını da
böylece kadınların sırtına yükleyiveriyor. Bir şeyler değişmiyor mu?
Tabi ki değişiyor. Değişim yasaların en değişmez olanı.
Günümüzde bu değişimi somut olarak gözlemek mümkün. Edebiyat
alanında da değişiyor bir şeyler. Kadın yazarlar, kadın şairler, biraz
ürkekçe belki, ama yine de seslerini yükseltiyorlar. Giderek, iç
sıkıntılarının ya da kadınlık durumlarının dışındaki konularda ve
yeni söylem biçimleriyle seslerini yükseltiyorlar. Öğreniyorlar.
İnsani üretimin her alanında içindeki varlıklarını, ürünleriyle
kanıtlaya kanıtlaya seslerini insanın ölümsüz şarkısına katıyorlar,katmayı sürdürecekler.
Aynaların arka yüzünden değil, ön yüzünden, yansıtan değil gösteren olarak hem de.

Ayten Mutlu



"MUHAMMED'İN KILICI" / Uri Avnery



İsrail’in içinden ve hala orada yaşayan yığınla aydın, duyarlı insan devletin resmi politikalarına itiraz ederek, tutum ve tavırlarını “sürekli barış, her zaman barış” tan yana sergilediler.
Sanmayın ki bu birkaç milyonluk nüfusun tümü “cahil cuhela”, “savaş yanlısı” falan bir halktır, aralarında binlerce duyarlı düşünür, bilim adamı, şair, yazar barınıyor.
Bilim, Felsefe, Edebiyat, Sanat, Düşünce tarihine “Yahudi” inancına bağlı bir yığın insanın yadsınmaz çok olumlu katkıları olmuştur, ama son 30 yıldır yöneticileri hep olumsuz imaj ve görüntüler sergilediler, oysa bunca zaman zarfında daha akıllıca ve zekice davranarak ve bölge barışını temel hedefleri arasına alarak yollarına devam etselerdi, çekişme, suni, paranoyak büyüme “takıntıları” yerine diyalogdan yana tavır alınsaydı, bugün bölge çok daha farklı bir dinamizmi çoktan yakalamıştı. Onca genç insan (ister İsrail’den ister Araplardan) hayatından olmazdı.
Bunca suçsuz günahsız insanın vebalinden kim kurtulabilir?
Olaylar ve bölge ile ilgili çok farklı bir bakış açısı sergileyenlerden birisi de İsrailli düşünür Avnery Uri’dir.
Olaylara ve tarih olgusuna olan derinlikli bakışını bizler hep önemsedik, onun tüm tavırlarını, yazdıklarını öncelikle bölge barışı adına önemli bulduk.
Son olarak Papa. Benedikt’in çıkışlarına karşı bir makale kaleme almışlar, bu çok etkileyici makalesine hiçbir yorum eklemeden değerli Borges Defteri okurlarıyla paylaşıyoruz.
İslam düşüncesi, inancı dışından olan bir sesin ilginç ve oldukça gerçekçi yaklaşımını “birileri” ve özellikle Sn. Benedikt ciddiye alırsa dünya barışı- huzuru ve “diyalog” adına çok büyük bir hizmette bulunmuş olurlar! Ama “şu an-şimdi” bulundukları düşünce katmanı adına pek umutlu değiliz. Esef verici, insanlığa sadece keder müjdeleyen bir kırılmanın eşiğinden nedenli hızlı uzaklaşırsalar etkin bir kurum adına gereğini yapmış olurlar.
Kant’ın "Akıl" gözlüğü, dar mercekli at gözlüğüne dönüşmesin. O Kant ki bir kez daha Bağdat sokaklarında “Kör” edildi!
Global güç odakları ve Ölüm-Savaş makinesi zihniyetlere yakın duruş, aynı anda kin-nefret-göz yaşına da göz kırpmakla eş anlamlıdır.
İnsan hayatından daha kıymetli bir hazine yoktur! Kime, neye inanıyorsak önce “aşk” dallarını okşamalıyız.


Saygılarımızla,
BORGES DEFTERİ

Yazının Tamamı:

MUHAMMED'İN KILICI / Uri Avnery


Roma İmparatorlarının Hıristiyanları aslanlara attığı günlerden bu yana hükümdarlarla kilise ileri gelenleri arasındaki
ilişikiler bir çok değişikliğe uğramıştır.

M.S.306'da, yani bundan tam 1700 sene önce tahta çıkan Büyük Konstantin, Filistin dahil olmak üzere İmparatorluk
sınırlari içinde Hıristiyanlık ibadeti yapılmasını cesaretlendirecek bir tutum izledi.
Derken, aradan yüzyıllar geçti, kilise Doğu (Ortodoks) ve Batı (Katolik) olmak üzere ikiye bölündü. Papa ünvanını alan Batıdaki Roma Piskoposu İmparatordan kendi üstünlüğünü tanımasını istedi.

İmparatorlarla Papa arasındaki mücadele Avrupa tarihinde önemli bir rol oynamış ve halkları bölmüştür. Bu mücadelede iniş çıkışlar olmuştur,
bazan Hükümdarlar Papayı azletmiş, bazan Papa bir hükümdarı afaroz etmiş ya da görevden almıştır. Bu hükümdarlardan birisi olan IV. Henry [Fransa Kralı] Papa'nın kendisini bağışlaması için onun bulunduğu Canossa tepesine kadar giderek, şatosu önünde karda çıplak ayakla tam üç gün beklemiş, sonuçta Papa afaroz kararını kaldırmıştır.

Ama hükümdarların ve Papaların birbirleriyle barış içinde yaşadıkları zamanlar da olmuştur. Bugün işte böyle bir dönem
yaşamaktayız. Şimdiki Papa XVI. Benedict ile günümüz İmparatoru II. George Bush harikûlade bir uyum içindeler. Geçen hafta Papa dünya çapında yankılanan, büyük bir fırtına yaratacak sözler sarfetti. Bu sözler "Medeniyetler Çatışması"
savını doğru çıkarırcasına Bushun İslam faşizmine karşı Haçlı Seferi ilan etmesiyle tam tamına örtüşüyordu. 265. Papa bir
Alman üniversitesinde yaptığı konuşmada Hıristiyanlık ile İslam arasında büyük fark bulunduğunu, Hıristiyanlığın akla dayandığını, İslamın ise aklı yadsıdığını söyledi: Hıristiyanlar Tanrının yaptıklarında mantık bulurlarken, Müslümanlar böyle bir mantığın varlığını reddediyorlardı.

Ben ateist bir Yahudi olarak, tartışmanın polemiğine girmek niyetinde değilim. Zaten Papanın mantığını anlayacak kadar
yeteneğim de yok.
Gelgelelim, medeniyetler çatışması fayının çok yakınında yaşayan bir İsrailli olduğum için beni ilgilendiren bir noktaya
değinmeden geçemeyeceğim.

Papa İslamın kusurunu kanıtlamak için Muhammed Peygamberin, taraftarlarına dini kılıçla yaymalarını emrettiğini,
böyle bir şeyin akıl dışı olduğunu, çünkü dinin bedenden değil, ruhtan doğduğunu, bu nedenle kılıcın ruhu etkileyemeyeceğini söylüyor.

Savlamasını güçlendirmek için onca insan arasından Romaya rakip Doğu Kilisesi'ne mensup bir Bizans İmparatorunu
tanık seçiyor ve ondan alıntı yapıyor. 14. yy. sonlarında İmparator II. Manuel Paleologosun (adını bilmediğimiz) İranlı bir İslam aydınıyla yazışma yoluyla yaptığı tartışmada kaleme aldığı veya şifahen söylediği (bu nokta pek belli değildir) bir sözü aktarıyor: İmparator tartışmanın harareti içinde muhatabına şöyle demiş:
"Muhammedin hangi yeniliği getirdiğini bana söyleyin, eğer ararsanız, vazettiği dini kılıçla yaymayı emretmek gibi kötü ve
gayrı insani şeyden başkasını bulamayacaksınız."

Bu sözlere yakından baktığımızda üç soru akla geliyor:
a) İmparator niçin öyle demiştir? Söyledikleri gerçeğe uygun mudur?
c) Şimdiki Papa durup dururken o sözleri neden tekrarlamıştır?

II. Manuel yukarıda andığımız sözleri yazdığında can çekişmekte olan bir imparatorluğun başındaki kişiydi. 1391'de tahta
çıtığında Bizansın elinde sadece bir-iki bölge kalmıştı ve onlar da Türklerin eline geçmek üzereydi.

O sıralarda Osmanlı Türkleri Tuna kıyılarına varmış, Bulgaristanı, Yunanistanın kuzeyini almış ve Avrupanın Doğu Roma
İmparatorluğunu kurtarmak için yolladığı orduları iki kez yenilgiye uğratmıştı. 29 Mayıs 1453'te, yani Manuelin ölümünden sadece bir kaç yıl sonra Türkler başkent Konstantinopolisi (şimdiki İstanbulu) aldılar ve bin yıl kadar süren imparatorluğa son verdiler.

Manuel hükümdarlığı sırasında Avrupa başkentlerini gezdi, onlardan destek istedi. Kiliseleri yeniden birleştireceğine
söz verdi. Burada bahsedilen dinsel içerikli mektupların Hıristiyan ülkelerini Türklere karşı kışkırtmak için yazıldığı kesindir. Amaç gayet pratikti; teoloji politikanın hizmetine koşuluyordu.Bu nedenle, Papanın yaptığı alıntı tam da günümüzün
İmparatoru II.George Bush'un ihtiyacına cevap veriyor. Bush Hıristiyan âlemini Müslüman ağırlıklı Şeytan Üçgenine karşı birleştirme peşinde.
Ayrıca, Türkler bir kez daha (ama şimdi barışçı yoldan) Avrupa kapılarına dayanmışlar. Ve herkes, Papanın "Avrupa Birliği"ne Türkiyenin girmesine karşı çıkan güçleri desteklediğini biliyor.
MANUELin söylediklerinde gerçek payı var mı?
Papa o sözü söylerken kendisini güvenceye almış. Ciddi ve kendini yenileyen bir ilahiyatçı olarak yazılı metinleri
tahrif edemeyeceğini elbette biliyordu. Bu nedenle, Kuranın, dini zor yoluyla yaymayı özellikle yasakladığını da konuşmasında belirtmekten geri kalmıyor ve 2.surenin "dinde zorlama olmaz" diyen 256. ayetinden
söz ediyor (bir papanın yapmaması gereken maddi bir yanlış olarak, 257 yerine 256 demiştir.) Anlamı bu denli açık bir ifadeyi görmezlikten gelmek tabii ki, mümkün olamazdı. Papa, Peygamberin "dinde zorlama olmaz" emrini ilk
başlarda, yani henüz güçsüz ve zayıf olduğu yıllarda verdiğini, ama sonra kılıcı dinin emrinde kullanmayı emrettiğini ileri
sürüyor. Oysa, Kuranda böyle bir emir yok. Evet doğrudur, Muhammed devletini kurarken Arabistanda kendisine karşı olan Hıristiyan ve Yahudi kabilelere karşı kılıca başvurma çağrısında bulunmuştur. Ama Muhammedin o yaptığı siyasi
bir davranıştı, toprak kazanmak içindi,dini yaymak için değil...

İsa "başkalarını ne yaptıklarından tanıyacaksınız" demişti. Biz deöyle yapalım ve İslamı şu soruyu yanıtlayarak
değerlendirelim:
Müslümanlar bin yıldan fazla hüküm sürdükleri topraklarda dini kılıçla yayacak kadar güçlüyken, başka dinlere öyle mi yaptılar?
Hayır, yapmadılar.
Örneğin; Müslümanlar Yunanlılara yüzyıllarca hükmettiler, Yunanlılar [Rumlar] Müslüman oldular mı? Onları kimse
İslamlaştırmaya çalıştı mı?
Hayır çalışmadı.
Tam tersine, Rumlar Hıristiyan oldukları halde Osmanlı yönetiminin en üst kademelerinde görevler aldılar. Bulgarlar,
Sırplar, Romenler, Macarlar ve Avrupalı diğer bazı milletler şu veya bu zaman kesitinde Osmanlı idaresi altında yaşadılar, ama Hıristiyan inançlarına bağlı kaldılar.
Arnavutların Müslümanlaştıkları doğrudur, Bosnalıların da. Ama onlar İslamiyeti devletin gözüne girmek ve nimetlerinden
yararlanmak için kabul etmişlerdir.
1099'da Haçlılar Kudüsü işgal ettiklerinde şehirdeki bütün Müslümanları ve Yahudileri sevecen İsa adına öldürdüler. Filistin 400 yıldır Müslüman egemenliği altındaydı ve Hıristiyanlar nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Bunca uzun zaman zarfında onları İslamiyeti kabule zorlayan hiç bir teşebbüs olmamıştı. Ancak Haçlıların ülkeden atılmalarından sonra çoğunluk Arapçayı ve Müslümanlığı kabule başladılar, bugünkü Filistinlilerin pek çoğunun ataları onlardır.

YAHUDİLERE gelince.. Müslümanların, dinlerini onlara empoze ettiklerine dair hiç bir kanıt yoktur. Çok iyi bilindiği gibi;
İspanya Yahudileri Müslüman idaresi altında o güne değin, hatta nerdeyse bugüne değin, hiç bir yerde olmadığı kadar serpilip geliştiler. Şair Yehuda Halevy şiirlerini Arapça yazdı, büyük Maimonides de öyle.
Müslüman İspanyada Yahudiler bakan oldular, şair oldular, bilimci oldular.
Müslüman Toledoda Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman aydınlar el ele vererek eski Yunanın felsefe ve fen metinlerini çevirdiler. O yaşanılan dönem gerçekten de tam bir Altın Çağdı. Bütün bunlar Peygamberin dini kılıçla yayın buyruğuyla acaba nasıl bağdaştırılabilir?
Sonra neler olduğuna bakmak yukarıda anlattıklarımızdan daha önemli.
Katolikler İspanyayı geri aldıklarında Yahudiler ve Müslümanlar dinsel bir terörle karşılaştılar: ya Hıristiyanlığı kabul
edeceklerdi, ya da kitle halinde yok edileceklerdi. Yahut da İspanya'yı terkedeceklerdi.
Hıristiyanlığı kabul etmeyip ülkeden ayrılmak isteyen Yahudiler kendilerine nerede vatan buldular dersiniz? Hemen
hemen hepsine Müslümanülkeler kucak açtı. Sefarad (İspanyol) Yahudileri batıda Fas'tan doğuda Iraka, kuzeyde(o sırada Osmanlı toprağı olan)
Bulgaristandan, güneyde Sudana kadar İslam dünyasının dört bir yanına yerleştiler, gittikleri hiç bir yerde suçlanmadılar,
kovuşturulmadılar. Engizisyon eziyeti çekmediler. Yahudiler pogramlara, kitle halinde korkunç tehcirlere ve Holocousta Hıristiyan ülkelerinde maruz kalmışlardır.
NİÇİN BÖYLE?
Çünkü İslamiyet, kitapta yazılı kavimlere her hangi bir şekilde baskı yapılmasını yasaklamıştı. İslam toplumunda Yahudilere
ve Hıristiyanlara özel yer vardı. Gerçi Müslümanlarla tamamen eşit haklara sahip değildiler,ama onlarla eşite yakın haklardan yararlanabiliyorlardı. Kendilerine kişi başına vergi [kelle vergisi] konulmuştu, ama bunun mukabilinde askerlik
hizmetinden muaf tutulmuşlardı ki, Yahudilerin hepsi bu alış-verişten gayet memnundular. Müslüman yönetimler, Yahudilerin güzellikle ve ikna yoluyla bile olsa İslamlaştırılmasına çok kızıyorlardı, çünkü o durumda devlet vergi kaybına uğruyordu.
Halkının tarihini bilen her dürüst Yahudi kendilerini asıp kesmiş veya kılıçla Hıristiyanlaştırmaya çalışmış Hıristiyan
dünyası yanında, Yahudileri elli kuşak boyunca himaye etmiş İslama şükranden başka bir şey duyamaz.

DİNİ kılıçla yaymak hikayesi kötü bir tevatürdür. İspanyanın Hıristiyanlarca tekrar fethedilmesi, Haçlı Seferleri
ve Türklerin Viyanayı almalarına ramak kalmışken püskürtülmeleri gibi Müslümanlara karşı yapılmış büyük savaşlar sırasında Avrupada yaygınlaştırılmış bir efsanedir. Papanın o masallara inandığını hiç zannetmiyorum. Eskaza
inanıyorsa, Katolik âleminin başındaki bu zat başka dinlerin tarihini öğrenmeye hiç çaba sarfetmemiş demektir.

Peki, şu halde Papa neden kamu oyu önünde öyle konuştu? Bushun ve evanjelist destekçilerinin yeni Haçlı Seferinin
ardındaki nedenleri anlamadan bu soruya cevap veremeyiz. Bush ve yandaşlarının sloganı İslam faşizmi ve Terörizme Karşı Dünya Çapında Savaştır
-ki,burada
terörizmden kasıt "Müslümanlar"dır.-
Bush ve hempalarının bu utanmazlıkları dünyanın petrol kaynaklarına hakim olmanın kılıfıdır. Tarihte bir kez daha din
kisvesi ekonomik çıkarların üstünü örtmek için kullanılıyor, bir kez daha haydutların seferi bir Haçlı Seferi oluyor.
Papanın konuşması işte bu gayretlere uygun düşüyor.
Doğacak korkunç sonuçları ise kimse tahmin edemez.

Kaynak: http://zope.gush-shalom.org/home/en

URI AVNERY KİMDİR?

1- 1923'te Beckumda doğdu. 1933'te Filistine giderek Helmut Ostermann olan adını Uri Avnery olarak değiştirdi, siyasi
faaliyete girdi.
2- 1938-42 yılları arasında sağcı-siyonist akeri örgüt Irgunda yeraltı çalışmasında bulundu.
3- 1948 Arap-İsrail savaşına asker olarak katıldı.
4- 1950'den 1990'a kadar sahibi ve başyazarı olduğu "Haolam Haseh"i çıkardı.
5- Israil Parlamentosu Knessette üç dönem (on yıl) milletvekilliği yaptı.
6- Gençliğindeki siyonist fikirleri bıraktı, Siyonizmsiz Israil sloganını ortaya attı.
7- 1993'te Gush Shalom (Barış Bloku) adlı İsrail barış inisiyatifini kuran Avnery, yorulmak bilmez bir
barış eylemcisi olarak mücadelesine devam etmektedir.
Aldığı ödüller:
1- Osnabrück Erich-Maria Remarque Barış Ödülü (1995),
2- Aachen Barış Ödülü (Gush Shalom inisiyatifiyle birlikte 1997),
3- Bruno Kreisky İnsan Hakları Ödülü (1997),
4- Nobel Barış Ödülü adaylığı (2001),
5- Carl-Ossietzky Ödülü (2002),
6- Lew-Kopelew Ödülü (Filistinli Sari Nusseibehle birlikte 2003).
Başlıca yapıtları:
1- İbrani Devriminin Çocukluk Hastalığı Terörizm (1945),
2- Sami Bölgesinde Savaş mı,Barış mı? (1947),
3- Madalyanın Öteki Yüzü (1950),
4- Gamalı Haç (1961),
5- Siyonistsiz İsrail (1968),
6- 1'e Karşı 119(Avnery'in Knessetteki konuşmaları),
7- Dostum Olan Düşman (FKÖ ile görüşme--1988),
8- Lenin Artık Burada Oturmuyor (eski SSCB ve eski sosyalist ülkelere gezi notları 1991),
9- İki Halk, İki Devlet (Avnery'le söyleşi--1995),
10-Kudüs Sorunu (Uri Avnery ve Azmi Bişaranın Israilli ve Filistinli 11 tanınmış şahsiyetle söyleşileri 1995),
11-Barışa Adanmış Bir Yaşam (İsrail ve Filistin üzerine dobra dobra yazılar 2003)


TARSUS'TA FELSEFEYLE GEÇEN BİR GÜN



TARSUS'TA FELSEFEYLE GEÇEN BİR GÜN / Mustafa Günay

Tarsus'a doğru yola çıktık, güzel bir cumartesi sabahı. Yedi Ekim İkibin altı.. Güneşli güzel bir güz günü…Suat hoca felsefe etkinliğinin yapılacağı kilisede heykel sergisinin düzenlemesini
yapacak. Adnan hoca da bir konuşma yapacak. Mersinden gelecek arkadaşlarla da bu vesile ile görüşmek güzel olacak.

Tarsus'a yarım saatlik bir yolculuktan sonra varıyoruz. Ancak kiliseyi bulmamız biraz zaman alıyor. Çünkü yanlışlıkla St. Paul kuyusuna gidiyoruz, oysa St. Paul kilisesi farklı bir yerde. Neyse birkaç kişiden doğru adresi öğrenip, oraya da ulaşıyoruz. Mersinden
gelen arkadaşlar ve bazı öğrenciler de bizimle aynı hataya düşmüşler.

Hava oldukça sıcak olacak gibi, güneşin yakıcılığını daha sabah saatlerinde hissediyoruz. Bahçede bir grup öğrenci oturmuş, biraz onlarla konuşuyoruz. Çoğu Mersinden gelmişler. Etkinlik salonunda bizim öğrencilerimizden de birkaç kişi ile karşılaşıyoruz. Konuşmaların başlamasında daha zaman var, hocalardan da kimse yok ortalıkta. Kilisenin karşısındaki çay ocağına gidip oturuyoruz. Çay içmeden güne başlamak olmaz. Kahvede birkaç kişi var, oyun oynuyorlar. Kahveler zaten zamanın harcandığı mekanlar değil mi?
İkinci çaylarımızı içerken sokaktan geçen Nazmi Bayrı ve Ali Osman Beyi görüp sesleniyorum. Çayların eşlik ettiği bir sohbet başlıyor aramızda. Biraz sonra kalkıp kiliseye doğru yöneliyoruz, vakit geldi sayılır. Konuşmacı hocalar ve Aratos dergisinden etkinliğin düzenleyicisi
Uğur Pişmanlık da gelmiş. Bu arada hoş rastlantıların beni beklediğini görüyorum. Önce Harun Tepe…Perşembe ve Cuma günü Mersin felsefe günlerine gidememiştim, derslerimden dolayı. Harun hoca da Tarsus'u görmek ve etkinliği izlemek için gelmiş, akşama dönecek Ankara'ya. Sanırım en son 4-5 yıl önce Muğla felsefe günlerinde birlikte olmuştuk. İşte böyle etkinliklerin güzel bir yanı da bu felsefecileri de buluşturması. Başka bir sürpriz daha: Doğan Özlem hocam da buraya gelmiş. Onu görmem de hoş bir rastlantı oldu. Biraz sonra içeri giriyoruz. Bahçedeki heykellerin arasından geçerek. Heykel sergisi ortamla bütünleşmiş gibi görünüyor.

Salon oldukça dolu sayılır. Boş sandalye yok gibi. Dinleyicilerin büyük bölümü öğrencilerden oluşuyor. Ancak daha sonra Uğur beyin söylediğine göre, Tarsus'tan kimsenin katılmayışı oldukça düşündürücü. Birkaç kişi görüyorum, belli ki öğrenci değiller. Ama tanımıyorum. Oysa ilk kez düzenlenen felsefe günleri etkinliğine, Tarsus'luların da ilgi duyması ve katılımı beklenmez miydi? Ayrıca Aratos dergisinin Tarsus'ta üç yüze yakın abonesi-okuru olduğunu
biliyorum. Ama demek ki çoğu gelmemiş felsefe söyleşilerine.
Felsefe oturumu öncesi, birkaç kısa açış konuşması yapılıyor. Aratos dergisi adına Uğur Pişmanlık ve yayın kurulu üyesi Eyüp Erdoğan konuşuyor, etkinliği destekleyen kuruluşlardan Test Teknik dersanesi adına da Cemal Temel bir konuşma yapıyor. İlk oturumun konuşmacıları, artık emekli olan, ama felsefe çalışmalarını yoğun biçimde sürdüren Uluğ Nutku ile Kocaeli
Üniversitesi felsefe bölüm başkanı Sinan Özbek. Sinan Özbek çeşitli kitapları ve yaklaşık on yıldır yayınladığı Felsefelogos dergisinin yayın yönetmeni olarak tanınıyor. Oturum başkanı ise Doğan Özlem. İlk günün ana konusu: Savaşlar ve insanlığın geleceği. Önce Uluğ hoca sözebaşlıyor. Ama mikrofon olmadığın sesler duyulmuyor. Bu nedenle dinleyiciler sandalyelerini öne doğru çekerek konuşmacıların etrafını kuşatıyorlar. İnsanı savaşmaya yönelten nedenleri ve çözüm önerilerini irdeleyen konuşmasında Nutku, aslında savaşın ortadan kaldırılmasının mümkün olduğunu belirtiyor. Ancak bunu başarabilmek için yapılacak çok şey var: insanın doğa ile ilişkisini değiştirmesi, doğanın kendisine değil kendisinin doğa için olduğunu benimsemesi, bir "yetinme iktisadı" oluşturması gerek.. Nutku savaş sorununa ilişkin cevabın ancak "gereklilik kipinde" verilebileceğini söylüyor ve bütün devletlerin ordularını aynı anda ortadan kaldırarak bir "dünya barış gücü"nün kurulabileceğini belirtiyor.

Sinan Özbek de konuşmasında, "nasıl oluyor da savaş oluyor?" sorusundan yola çıkarak, kitlelerin savaşa hazır olmasının ve bunu istemesinin nedenlerini irdeledi. Özbek savaşı incelerken, ekonomik politik unsurların göz önünde bulundurulmasının gerekli olduğunu da
vurguladı. Savaşın insanın psişik doğasının bir sonucu olmadığını savunan Özbek, savaşa bir etik anlam verilip verilemeyeceğini de tartışarak, doğal iktidar gruplarının çıkarlarının önemine işaret etti. Özbek'e göre, günümüzde ekonomik krizlerin militer krizlere dönüştürülmesi de söz konusu. Konuşmasında St. Thomas'da geçen "başkaldırma hakkı" kavramına da gönderimde bulunan Özbek'in özellikle Kant ve Habermas'a yönelik eleştirileri felsefeciler arasında da tartışmalara yol açtı. Öğle üzeri yemek için oturuma ara verildi. Dışarı çıktığımızda havanın daha da ısınmış olduğunu hissettik. Sokaklarda gölgelerden yürüyerek yemek yiyeceğimiz lokantaya doğru yürüdük. Öğleden sonraki oturumun konuşmacıları Mersin felsefe bölümünden Çetin Veysal ve Çukurova Üniversitesi felsefe öğretmenliği bölümünden Adnan Gümüş idi. Oturum başkanlığını ise Hacettepe Üniversitesi felsefe bölümünden Harun Tepe yürüttü. İlk konuşmacı
Veysal da konuşması içinde Kant'ın insan anlayışını eleştirerek, savaşın koşullara bağlı olduğunu belirtti. Sabah oturumundaki felsefeciler gibi Veysal da, savaşın insan doğasındankaynaklanmadığını vurguladı. Adnan Gümüş de savaşın, insanın bir özü olmadığını belirtti. Konuşmasında savaş kavramı kadar şiddet kavramına ve çeşitli şiddet tiplerine değinen Gümüş, en yoğun şiddetin, dolaylı şiddet olduğunu söyledi. Konuşmasını şiirler ve fıkralarla da renklendiren Gümüş, dolaylı şiddetin günümüzde işleyen mekanizmalarından da söz etti.

Konuşmaların tamamlanmasından sonra, dinleyicilerin sorularına geçildi. Sorular ve verilen yanıtların da ortaya koyduğu bir sonuç ise, savaş ve savaşla ilgili bütün kavramlar arasında bir kargaşanın bulunduğunu gösterdi. Savaş denilince ne anlaşılacağı, mücadele, kavga, tartışma vb. bir dizi kavramın savaş olup olmadığının da belirsiz olduğu ortaya çıktı. Savaşlar ve insanlığın geleceği hakkında daha çok konuşulacak ve tartışılacaktır. Bu tartışmalarda ve araştırmalarda ise, felsefenin savaşla ilgili kavramların ve anlayışların aydınlatılmasında önemli bir işlevi bulunduğu görülmektedir.

Dr. Mustafa Günay

B.D- not: Dr. Mustafa Günay/Defter yazarlarından, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.


Orhan Pamuk:Öteki Renkler /Çağlar Tanyeri



"Benim en değer verdiğim gerçek aydınlarımızda -Yahya Kemal'den Tanpınar'a, Oğuz Atay'dan Kemal Tahir'e,hatta yer yer Nazım Hikmet'e- temel sorun geçmiş kültürün terke dilmesi meselesidir.
Bir yandan gözümüz Batı'nın harikalarıyla kamaşır, ama öte yandan dageçmiş kültürün güzelliklerinden ve kendi kişiliğimizden vazgeçemeyiz.
Burada ne politikacılar,ne tarihçiler, ne gazeteciler, burada en çok hassasaydınlar, yazarlar, KÜLTÜR ÜZERİNE İÇTENLİKLE DÜŞÜNENLER ACI ÇEKER.
(...)Önemli olan hangi medeniyetin neresini nasıl alacağımız formülü değil,medeniyet değişimleri karşısında acı çekmektir.
Benim Türkiye'de yaşadığım en büyük entelektüel sorun budur.
Bu konulardan kitaplarıma, hikayelerime akıtacak bir heyecan ve hüzün alırım. (...)Yerel kültürün yokolmasından ne kadar dertleniyorsam, ufkumuzu da Batı romanının buluşlarıyla o kadar açmalıyız diyorum.Edebiyat bu ikisini buluşturmalı. İnsanın kendi sesini duyması demek aslında iki değişik kaynaktan beslendiğini farkedip, aptalca birisini seçme telaşına düşmeden, bütün gücüyle iki kimliğe de, iki kaynağa dadaha çok sarılarak bir YENİ ÜÇÜNCÜ SESİ çıkartmaya çalışmasıdır.
İki sesten yalnızca birine sarılmanın tutarlılık olduğunu sanmak en büyük akılsızlıktır.İkisine de sonuna kadar sarılırsanız sizin kimliğiniz olan asıl üçüncü ses çıkar" ...

Orhan Pamuk'un romanları ve siyasi söylemi Nobel'erağmen içeride ve dışarıda tartışılabilir elbette ve tartışılmaktadır da, onu iyi ya da kötü romancı,yurtsever ya da vatan haini olarak görenler deolabilir ve öyle görülmektedir de.
Ama bütün bu tartışmanın ve Nobel'in siyasi yönünün ötesinde,yukarıdaki alıntıdan yola çıkarak vurgulanması gerekenbir nokta olduğunu düşünüyorum: Bence Orhan Pamuk'un bütün romanları derin katmanda yukarıdaki alıntıda sözünü ettiği entelektüel acıyüzünden ve onun eşliğinde üçüncü bir sesinarayışıdır.
Onun en, hatta tek hakiki yönü de budur bana göre.
Her ne kadar Batılı edebiyat eleştirisi(sözgelimi Almanya) Orhan Pamuk'u kendinden, yani Batılı bir yazar saysa da (bu tür bir Batılı algının Nobel'de etkili olduğunu düşünüyorum), Orhan Pamuk Türk Edebiyatında sayıca az olan birkaç yazar gibi gayet iyi öğrendiği ve kullandığı Batılı anlatım tekniklerinin, mesafeli anlatım tutumunun içine kendi ruhunun derin arayışını (üçüncü ses arayışını)üfürmüştür, ki bu arayış yaygın olmasa da temsili niteliktedir.
Bu nedenle en az Yaşar Kemal kadar o da yereldir ve yerelin sesini temsil etmektedir.
O zaman sormak gerek: Nobel niye geçmişte Yaşar Kemal'in yereline değil de Orhan Pamuk'un yereline gitmiştir? Belki de Batı'nın kendisi de bilerek ya da bilmeyerek bir üçüncü sese, henüz keşfedilmemiş ve belki Orhan Pamuk'un edebiyat duygusuyla sezdiği ve peşine düştüğü bir evrensele şiddetle ihtiyaç duyduğu için.

Çağlar Tanyeri

not:
Dr. Çağlar Tanyeri / Defter yazarlarından
İstanbul Üniversitesi, Almanca Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı öğretim üyesi. Peter Weiss, Norbert Gstrein, Nora K., Vittorio Hösle, Christoph Ransmayr, Herta Müller'den çevirileri bulunmaktadır. YKY'den çıkan Peter Weiss’ın ‘Direnmenin Estetiği’ Adlı Romanı

onun enfes çevirisi ile dilimize aktarıldı.


Fazıl Hüsnü Dağlarca :Dev Çınarımız Sen Çok Yaşa!



Borges Defteri ve birkaç yakın dostumuzla beraber,
Fazıl Hüsnü Dağlarca Ustadımızı evinde ziyaret ettik.
Bizi herzamanki sıcak konuk severliği, inceliği ile kabul buyurdular.
Onunla yapıtığımız görüşme-edebi sohbetlerimizin ayrıntılarına, tuttuğumuz uzun söyleşi notlarına şimdilik girmeyeceiz... O engin, etkileyici bilge duruşu unutulacak anılarımızdan değil...Bu konuşma metinlerini daha sonra detylı olarak yayınlayacağız...özellik dil sorununa olan müthiş yaklaşımlarını...

Ama edebiyat ortamımızın ona karşı pek de vafalı davranmadığı kanaati bizi kederlendiriyor, hüzünlere boğuyor!

Duyun sesimizi...Yarın çok geç olabilir!
Onun adını sadece yaşadığı sokakağa vermekle olmuyor...

TYS yönetiminin jest yaparak onu yılda bir-iki kez evinde ziyaret etmesi ve bakalım Nobel konusu hakkında ne düşünüyor ustad "edasıyla" ona varmanın hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur! bin defa yoktur, yoktur... Hatırlamanın yolları bir şair, şairler için çok daha yakın, yakin olmalı. "Merasim" icabı olmamalı!

Varsın birileri yeryüzünün tüm ödüllerini toplasın!!! Neye yarar?
Vicdan kepenklerimiz ölüm sessizliğindeyse üstelik!
Cemal Reşit Rey'in hastane köşelerindeki "yalnızlık-biçarelik" fışkıran resimleri hala gözlerimizin önünde! Gözleri hastane odasının yalnızlık-ilgisizlik kokan kapılarına kilitlenerek gitti... ya Sonra?..."Cemal Reşit Rey Konser Salonu'yumuş"... zaten muş...miş... değil miydi hayat onlar için?

En ucuza getirlmiş aşk'ın bedelini yine gerçek aşıklar öderler...
Üstelik çoğu zaman herkesin ödeyeceği bedel apaçık ortadadır!
Hiç düşündünüz mü Dilimiz, Türkçe mutluluğun gizi, tılsımını neden "belirsiz" bir gelecek zamana o da çok ağır aksak ilerleyen"geniş zaman" fiilleriyle yayar, ifade eder?

Rüzgarın sesi dev bir çınarda!...Dinleyin...



FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA, BORGES DEFTERİ GÖRÜŞMESİNDEN,

TADIMLIK:

-"İnsan ölümsüz tekrardan ibarettir..."
-"Ressamlar için bazen tek
bazen dört, on göz gerekiyormuş derler, oysa iki göz herşeyi algılamak için yeterlidir..."
-"Dil bilmeyen, Türkçe'yi gereği gibi bilmeyen hiçbir şey yapamaz..."

-" Yıldızlara yemin ederim ki...kimse kimseyi aldatmamış"(Kur'andan ezbere okuduğu ayet ve "bu sözler insanı müthiş etkiliyor, olağanüstü bir duyguyu uyandırıyor bende", diye ilave ediyor ...

-" Bu miskinlikle bir yerlere varamayız..."

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA ile son görüşmemizden kısa notlar!
çok doğrudur sevgili Ustadımız, miskinlitir başımızın en büyük belası!

Daha nice zamanlara ey sevgili "Büyük" Şair!


BORGES DEFTERİ MODERASYON GRUBU
#FFFFFF
#FFFFFF


" Nobel Siyasettir" / Fazıl Hüsnü Dağlarca



Şimdiye dek böyle sorulara yanıt vermedim. Ucunun ucu yakınımdan geçer diye çekindim. Anlayan çıkmadı. Nobel olayı yurdumuza bir siyaset kisvesiyle girmiştir. Bu giyim kuşam hükümetimizin dünyadaki siyasetinin şaşkın yüzüdür. Ermenilere Türklerin zulüm yapmadığı konusu bu sorunu doğurmuştur. Bu konuda biraz çaba göstermiştim. Türkiye’nin bağımsızlık savaşı sıralarında geçirdiği olaylar dünyada unutulmuştur. Adana Lisesi’nden tanıdığım tarihçi Taha Toros’un belgeli yayınlarının bana verdiği müsvettelerine dayanarak yazdığım Çukurova Koçaklaması bunun ayrıntılarıyla doludur.

Antakya ve çevresinde yerleşen Fransızlar oralarda eskiden beri oturan Ermenileri türlü yoldan kullanmışlardır. Bir bölümünü Mısır ülkesi çevresinde, bir bölümünü de Uzak Anadolu’da önce isyan ettirmiş, sonra yalnız bırakmışlardır. Daha sonra, buralarda kırdırdığı Osmanlı vatandaşı Ermenileri Marsilya ve Lyon bölgelerine taşımak zorunda kalmıştır. Oraya giden Ermenilerin, köklerine yapılan bu eylemi Osmanlı’ya yüklemelerine neden olmuştur. Bu tarihçi gözü bunu apaçık görür. Belgelerini yakalar.
Ermeniler Türkiye’nin her yerinde sadık bir vatandaş olarak yaşamışlardır. Ben askerliğim sırasında tutukluk yapan silahlarımı Sivas’taki Ermeni tamircilere yaptırdım. Severek ve övünerek yaptılar. Ermeni askerler severek ve Türk askeriyle birlikte, üstün vatan sevgisiyle çalıştılar. Bunu Allah’ın huzurunda gibi söylüyorum. Ben ölünceye kadar Ermeni dostu kalacağım. Ermeniler de bütün kışkırtmalara karşın bu yurdun tam yurttaşı olacaklardır.Bu Nobel meselesine gelince, bunu yeni bir uygulama olarak düşünüyorum. Bir ikilik tasarısı sayıyorum. Türkiye’mizde Nobel’in ne olduğunu anlamayan kalmamıştır. Nobel bir propagandadır. Bir siyasettir. Nitekim, kimileri Nobel’i edebiyatlarına bir saldırı saymaktadırlar.
Bir yol gösterme saymaktadırlar. Reddetmektedirler.
Nobel günümüzde kapalı bir satın almadır. Durup dururken Mısır’a verilmekte, o güzelim edebiyat sinek konmuş aşureye benzetilmektedir. Nobel almanın almamanın bir ölçüsü saptanmış mıdır? Hayır. Ölçüsü olmayan armağanlar siyasettir.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi’nde (bugün) yayımlanan
“ Şiirimizin Nobel’siz büyük ozanı Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla 2006 Nobel Edebiyat Ödülü”
Üzerine yapılan konuşmanın tam metnidir.


Re- publique / Nefise Pınar



Re- publique


pislikler demişsiniz sayın sarkozi
iyi bilirsiniz
kendi günahlarınızın lejyonunda

siz değil miydiniz
bir gecede üç bin kafa koparan
karar vermek için
tanrıya hangi yoldan tapacağınıza
düğün entarisi kana bulanan
kraliçenin kucağında ağladı Gide sonradan

boyun eğmeyen azize ateşle sınanınca
utanmadan kutsal zırhı çaldı derebeyleriniz
yarattıkları erdemin nasıl yakıldığını seyrettiler
piskoposların el ovuşturduğu arenada
onlar ölüydüler

üfürükçülere karşı hudin’in hokkabazlığı
takla attı Cezayir sokaklarında
siz yeni bir soluk arıyordunuz
kaybettiğiniz taze kanı özlüyordu köpek dişleriniz
nasıl da hesap edemedi
günün birinde pisliklerin kendi sofranızda yer alacağını

oysa herkes adına söyledi adamınız Danton
üstelik giyotinin tam altında
üstelik celladına
‘Kestiğin kafayı göster o bunu hak ediyor’

ah cumhuriyet ne dert şeysin sen
yalnız kendine aşık nergis çiçeği


Nefise Pınar
geçtiğimiz yıl bu zamanlar Paris banliyölerinde
yaşananlar üzerine yazılmıştır.


RECUEILLEMENT:İÇTEN İÇE / Sufi



"RECUEILLEMENT"
İÇTEN İÇE !


Bir hayal kırıklığının portresi: Fransa!

Voltaire gelmiş geçmiş yazarlar arasında önemsediğim bir isimdir, hatta bu sevgim onun “Filzof ile Doğa arasındaki konuşumlar”ından bir bölümünü çevirmeme neden oldu.
Felsefe Notları sayfasından okuyabilirsiniz.
Gecenin ve üzerime çöken hüznün ağırlığına Charles Baudlaire yetişiyor:
“ Boş ver üzülme Sufi dost, ben de utanç duyuyorum” sesini duyar gibi oluyorum.
Sonra :”Sana bir sütlü kahve hazırlayayım, bu arada dinle bir şeyler hazırladım okuyacağım” , dedi:

Sois sage,o ma douleur, et tiens-toi plus tranquille
Tu réclamais le Soir; il descend; le voici:
Une atmosphere obscure enveloppe la ville,
Aux uns portant la paix, aux autres le souci..

Charles BAUDELAIRE

Uslan artık, Kaderim, kendine gel azcık
İstediğin oldu işte, iniyor Akşam
Buluta girdi şehir, havada bir tuhaflık
Kimine huzur, kimine kaygı vermekte!

Çev. Sufi.

Ah, Baudelaire, ah Şair,
Sizin oralardan ulaşan son sesler pek tuhaf, tanımsız, yüzeysel oldu
Sartre’ın isyanı da dem vermiyor hüznüme,
Ben, Biz, Hepimiz o sandığınız değiliz,
“Son nefesiyle Güneş, püf!” söndürmüş de değiliz..
Ama sizin oradan birileri sanki senin sözünü, şiirini en korkunç silaha çevirerek
Vicdanımı kışkırtmak istiyor:
“Le Soleil moribond s’endormir sous une arche”!

Ah Şair
Şimdi sen otur, dinlen biraz, sana bir Türk Kahvesi ikram edeceğim
Ve bu “aşıklar yurdunun” zerre’ye dönüşen Sufi’sini dinle:

L’amoure est lourd-Mon ame est lasse..
Les roses meurent, chaque et toutes!

Aşk ağır- Ruhum yorgun
Güller ölüyor, birer birer ve hepsi ..
Sufi.


Önceki, Sonraki Parçalanmalar / Sufi




Önceki parçalanmalarla sonraki parçalanmaları bitiştiren içsel bir sesim ben , biliyordun bunu.
ya "öteki" parçalanmalar?
korkaklığı insandan saymayan.
Zaman merdivenlerini hiç düşmeyeceğinden emin olmak istercesine temkinle inip çıkan kör bir ses.
Oturduğu koltuğa yaslanamayanların sesi.
Evinde sizi herhangi bir yerdeki gibi adeta yabancı karşılayanların sesi.

Endülüslü bir cerrahın eldivenlerini denemek, sonra başka bir düzeyde sevmek,tiksinmek ve ikisinin ortasında ya da dışında bir yerde,gerçekte var olmayan bir yerde durmak Hür,
Yani tekrar etmek ve bu arada ,görünmeyen bir varlığın “ gitme gitme ne olur ” sesini algılamak.
“ Eskiyi bilmeden hüküm veremezsin,Geleceğe ait hükümler yanlış çıkabilir” dediğin o akşamın tuhaf sesi.

Gözlerine inen perdenin sesi .
Denize,göğe, havaya, evin duvarlarına, kapılarına, benim bir gün senin için yazacaklarıma çarpmanın sesi.
Sessizlerin çarpması,çarpıntısı.
Belki bu yüzden inanıyordun.
Kim bilir?
Benim tutkuyla sevdiğim Deniz Fenerini bu yüzden o kadar çok seviyordu bir başka "rind" hem “mest”!
Ya da inanmak sevmek zorunda kalmıştı, gurbet ve sürgün denklemi arasında.
Benim hiç böyle bir zorunluluğum olmadı, olsaydı ne yapardım? Dayanabilir miydim?
“Geceyi seviyorum” derken eli ve yüreği bu yüzden o kadar titrek ve yumuşaktı, ya da sert; bilmiyorum.

Sıradan bir geçmiş özlemi değil benimkisi ey parlayan ateş ,
yeryüzünde bunu bilen kaç kişi kaldı sanıyorsun?
Bu öznel “tutkumu” bilen tek kişi kaldı desem inanır mısın?
Senden sonra Giacometti’yi bir tek onunla, "Hamuş" Pirimle konuşabildim..
Sonra çoğaldık, ama ben eksildim, kıstım sesimi, "sonrasında" süzüldüm inziva ve çile dehlizlerine!
Hatırlamalısın Giacometti’nin sık sık tekrarladığını:
“değerlendirmek lazım”.
Düşünüyorum “bir kere,tek bir kere olsun,bir insan ya da nesneye küçümseyici bir bakış” fırlatmamak ve her hangi bir cümle,harf,sözcük kullanmamak için azami dikkati göstermek; nasıl bir şey Pirim? Kaç kişi kaldık?
Onun için “ herkes en değerli yalnızlığını kendi içinde görüyor”.
Ah , Semerkant ve Nişabur'lu Şair’in gerçek aşığı dostum, "süzinak besteleri", günün parlayan rengine boğduğumuz düşlerimizi kimler çaldı?
Şimdi duyuyorum, okuyorum o topraklarda Sufi’ler en çok azap ve endişeye gark olanlar olmuşlar. Onlar ki, biz ki “gönül” yurdunun yolcusuyuz..
Gönül kapısına dost, bir merhaba’ya can veren “zerreleriz”.


Sokrates kurtulmuş olsaydı, yaşasaydı insanlara daha da faydası olur muydu, diye sorar felsefe selefi.
“Sokrates’in kendinisini kurtarmayı düşünmeyerek ve adalet uğrunda ölerek söylediği ve yaptığı; kurtulduktan sonra söyleyeceği ve yapacağı işlerden çok daha faydalıdır” diye yanıt verir bir başka dost.
Nesneyi yalıtma yetisi diyorum ben bu tarz varoluşlara,yalnız kendi anlamlarının hücumuna uğrama yetisi..
"Ne zor, ne çetin" bir kişisel süreç , bunun ancak “ seyreden kişinin” tarihsel olarak ortadan silinmesiyle mümkündür dediğini de çok iyi anımsıyorum ve J.Genet’e edebi biçimde tebessüm ettiğini..
Seyreden kişinin her çeşit tarihten kurtulmak için olağanüstü çaba göstermesi gerekiyor ki “sonsuz” bir şimdiye dönüşsün.
Sonsuz şimdinin Sesi..
Hiç kolay olmadı ,
“Sonsuz an”kavramı,
senden sonra Pirim’den öğrendiğim tek “gerçek” :
“Dostum”artık gam yemeyi benden bekleme! Bende mestlikten, şenlikten,sarhoşluktan bir şey arama.O bizi bu iş için yaratmıştır,
biz akla düşman “divaneler” ayıklığa karşıyız .( pirim)

Selam,

Muhabbetle,
Sufi.


"Kuzuların Sessizliği"!



Ürkütücü, Korkunç Tek kelime ile!
Çoğu Edebiyat forum-sitesinin bu durumu gerçekten düşündürücü!
Türkçe yazan, Türkiye'de yazan, üreten, yer yer karşı çıkışlar gerçekleştiren...
çoğu kimsenin "onaylamadığı" siyasal görüşleri dile getiren, sırf bu yüzden "okur" kaybeden yazar olarak da edebiyat tarihimize geçen, ama 27 yıldır yılmadan Teşvikiye civarındaki loş odasında sırf yazmak, sadece yazabilmek "aşkı"için ter döken,serveti fünun döneminden itibaren Türk Edebiyat'ının yurt dışı okurlara açılma özlemine de bir nebze yanıt verebilen, komşu ülkeler dahil dünya'nın birçok ülkesinde Türk, Türkçe Edebiyatın temsilcilerinden sayılan Orhan Pamuk'u Nobel Ödülü dolaysıyla Kutluyoruz...
Bütün politik, siyasi çekişmeler, tartışmalar, edebiyat dışı değerlendirmeler haricinden:
Tüm ajanslar bir haberi tüm dünya'ya duyurdular:
1952 Doğumlu Türk yazar Nobel Ödülünü kazandı!
Tanzanya, Kenya, Rusya, İran, Hinsitan'lı okurlar burada süre giden tatsız tartışmaları,yargılamaları, kanaatları değil, bu ödülün kime, hangi yazara, ülkeye gittiğine bakıyor.
Ulusumuz, Güzel Türkçemiz, Edebiyatımız adına Kutlu Olsun.
Yazar Orhan Pamuk'u bu ödülü edebiyatımıza kazandırdığı için kutluyoruz.
Özellikle bu seneki adaylar arasında Adonis gibi gerçekten sıkı isimler bulunuyordu,
Anlaşılan jüri üyeleri arasında çok ciddi bir çekişme yaşanmış, ama sonuç önemlidir...
Bir Türk yazar, Türkçe yazan kalemin bu "ödülü" almasıdır.

Bu ödülün tersinden değil, direkt damardan çok olumlu etkileri olacak mutlaka,
gerisi yayınevleri, çevirmenler, duyarlı özel kuruşulara kalıyor.
Kendilerine doğru düzgün bir çeki düzen vermenin zamanı geldi, geçiyor artık,
yayın dünyasında tekelleşen, tekilleşen kartel medyası şu sefillik -rezillikleri tümden gözden geçirmelidir... Genç, yetenekli kalemleri inkar etmelerini, kültür-sanat adına verilen çabaları, ürünleri, sabah-akşam yayınladıkları iğrençlikleri,rezilliklerini... sözde büyük-yaygın kuruluş "cafe-kitabevlerini" Çöplüğe çevirdikleri RAF İŞGALLERİNİ, Kültür- Sanat'a Uyguladıkları ilan edilmemiş gizli Sansür-Dağıtım Kısıtlamalarını, Örtbas Etmelerini KINIYORUZ, ONLAR KİMLER OLDUKLARINI ÇOK İYİ BİLİYORLAR: Gerekirse tek tek buradan listesini verebiliriz!


Genç kalemlere içten bir umudun da kıpırtısıdır bu ödülü, "oluyor", "duyuluyor", "okunuyor" filleri açısından.
Orhan Pamuk'tan önce şu kişiler, yazarlarımız vardı, önce "onlara" verilmeliydi konusu bu saattan sonra tartışma dışıdır, çünkü son iki senedir Nobel Edebiyat ödülü jüri üyeleri arasında ciddi tartışmalara da neden olan bir Orhan Pamuk "vakası" vardı... geçmişte yaşandı bu tarz olgular hatta ödülü kabul etmeyen,iplemeyen yazarlar da var!Ola ki bu ödül, Orhan Pamuk'un sözde kimi iddaalarını haklı çıkartmak olarak sakın-ama sakın okunmasın! Bu adamlar o kadar da "aptal", tarih olgusundan bi-haber değiller!
Onlar "o gibi"!!! konularda çok daha Majör "vuruşlarını" başka etkin biçimde gerçekleştiriyorlar!
Fransa'da yaşanan "tatsız"-"akıl dışı" durum gibi!
Bu süreç devam edecek! "adamların" beklentileri var, alacakları ciddi tavizleri hesaplıyorlar, Türkiye'nin parlayan üretim-sanayi yıldızını köreltmek istiyorlar!
Unutmayın ki 2005 yılında tüm Avrupa'da satılan TV cihazlarının-dijital alıcılarının %90'nı Türkiye'den sevk edildi!
İrlanda'da sokakta dolaşan her 10 arabadan 6 tanesi Türk Fabrikalarında monte edildi.
Birlik "bahenesi" ile olmadık "işlerin" peşindeler: Avrupa Paranoyası,Avrupalı "Paranoyaklar" Kapımızda!
Ulus olarak bu gibi konulara çok "geç" kaldık!
Tarih kürsülerimizin ağır kış uykusu, siyaset erkinin vurdum duymazlıkları, tarih olgusunu, tarih arşivlerini uzun zaman kapalı tutmaları, Uluslararası çapta ses getirecek konunun uzmanı ( kültürel-sanatsal-tarih)uzmanlarının yetiştirlmemesi
işleri bu sevimsiz duruma sürükledi, şimdi tüm bu olup bitenden tek başına Orhan Pamuk mı sorumlu? Geçiniz! Ve bir kerede ciddi olarak gülünüz: bir Edibiniz( Edebiyat tarihinde kimi yazarların çok da"önemsemedikleri"!) ama tüm Edebiyat ödülleri arasında dünya ölçeğinde en" gür ses getirenini" aldı ya! TADINI ÇIKARTIN... İnanın Az "şey" değil! Sırf bunun için bir ülkenin edebiyatçısı mutlu olmayacaksa neye "sevinir"?
Aşağıllık kıskançlık krizlerini de geçiniz.

"Şiiri gibi" asla yaşayamayanların o şair- bu yazar hakkındaki "ciddi ölçütteki"safsatalarını da!
Gerçekten bir edebiyatçının ilk önce hafızasından, benliğinden silmesi gerek o
rezil kıskançlık -yersiz suçlamala-yargılamayı andıran "oluş"tur! Bunun dışında ne yazarsa "boştur"! BEYHUDEDİR BAYIM!
Biz hep böyle düşündük, düşünmeye de devam edeceğiz,
Arızalı biz miyiz yoksa?



Şimdi ORHAN PAMUK:
Orhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede ve şehrin Batılılaşmış ve zengin semti Nişantaşı'nda büyüyüp yetişti. Otobiyografik kitabı İstanbul'da anlattığı gibi Pamuk çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul'daki Amerikan lisesi Robert College'de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip bıraktı. İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu, ama bu işi de hiç yapmadı. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya başladı.

İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları yedi yıl sonra 1982'de yayımlandı. İstanbullu zengin ve Pamuk gibi Nişantaşı'nda yaşayan bir ailenin üç kuşaklık hikâyesi olan bu roman Orhan Kemal ve Milliyet roman ödülleri aldı. Pamuk ertesi yıl Sessiz Ev adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle 1991 Prix de la découverte européene'i kazandı. Venedikli bir köle ile bir Osmanlı alimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı Beyaz Kale (1985), 1990'dan sonra da başta İngilizce olmak üzeri pek çok dilde yayımlanarak Pamuk'a uluslararası ilk ününü sağladı. Aynı yıl Pamuk karısıyla Amerika'ya gitti ve 1985-88 arasında New York'ta Columbia Üniversitesi'nde "misafir alim" olarak bulundu. Büyük bir çoğunluğunu burada yazdığı ve İstanbul'un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan Kara Kitap adlı romanı 1990'da Türkiye'de yayımladı. Fransızca çevirisiyle Prix France Culture (ödülünü) kazanan bu roman hem popüler hem de deneysel olabilen, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk'un ününü hem Türkiye'de, hem de yurt dışında genişletti. 1991'de, Pamuk'un Rüya adını verdiği bir kızı oldu. Aynı yıl Kara Kitap'taki bir sayfalık bir hikâyeden senaryolaştırdığı Gizli Yüz filme çekildi.

1994'te Türkiye'de yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biridir. Pamuk'un Osmanlı ve İran nakkaşlarını ve Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği Benim Adım Kırmızı adlı romanı 1998'de yayımladı. Bu kitapla Fransa'da Prix Du Meilleur Livre Etranger, İtalya'da Grinzane Cavour (2002) ve International Impac-Dublin ödülünü (2003) kazandı.

1990'ların ortasından itibaren Pamuk insan hakları, düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türk devletine karşı eleştirel bir tutum aldı, ama siyaset ile fazla ilgilenmedi. "İlk ve son siyasi romanım" dediği Kar adlı kitabını 2002'de yayımladı. Doğu Anadoludaki Kars şehrinde, siyasal islâmcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap ile yeni tarz bir "siyasal roman" yazmayı denedi. Uluslararası ve Türk gazete ve dergilerine yazdığı edebi ve kültürel makalelerle, kendi özel not defterlerinden yaptığı geniş bir seçmeyi Pamuk 1999 yılında Öteki Renkler adıyla yayımladı.

Pamuk'un 2003 yılında yayımladığı son kitabının adı İstanbul'dur. Yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarından, hem de İstanbul şehri üzerine bir deneme olan ve yazarın kendi kişisel albümüyle, Batılı ressamların ve yerli fotoğrafçıların eserleriyle zenginleştirilmiş bu şiirsel kitabı sınıflamak zordur.

Orhan Pamuk New York'ta geçirdiği üç yıl dışında, bütün hayatını İstanbul'da aynı sokaklarda, aynı semtlerde geçirdi. Şimdi de doğduğu, binada yaşıyor. Otuz yıldır roman yazan Pamuk yazarlıktan başka hiçbir iş yapmadı. Orhan Pamuk'un kitapları, en son Benim Adım Kırmızı'nın Japonca yayımlanmasıyla birlikte otuz dört dile çevrildi.

Orhan Pamuk'un son romanı Kar, New York Times Book Review tarafından 2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi.

Pamuk, 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu...

Borges Defteri


Aynanın Arka Yüzü / Ayten MUTLU



AYNANIN ARKA YÜZÜ

1.Bölüm

Her yerde görebilirsiniz onu. Bir aidiyet fotoğrafı gibi baktığı yerin
rengini, bulunduğu yerin biçimini yansıtan o mimesis bakışları. Gün
ışığına gecikmiş bir ikona gibi aynanın hep ön yüzünde görmeye
çalıştığı aksinin ihanetine dayanamadığı için çoğu kez aynaların
arka yüzüne taşınmayı yeğlemiş kadın bakışlarını. Kendisini olduğu
gibi değil, olması istendiği gibi görmeye alıştırılmış kadın
suretlerinin bulanık çizgilerini... Aynanın ön yüzünde o çizgilerin
dışa vuran hatlarına hemen hemen bütün toplumlarda şablonlar
çizilmiş. Böylece bütünselliği paramparça edilerek flu bir düzleme,
alacakaranlığa saçılmış ve bu parçalardan sadece biri ya da bir
diğeriyle tanımlanmış bin yıllardır.
Baktığı aynalardan kendisine yansıyan görüntü kendi bütünselliği
değil, kendi gerçek sureti hiç değil.
Sanatta da durum hiç farklı değil. Kadın hep erkeğin –Ya da
sistemin- görmek ve göstermek İstediği kalıplar içinde. Ve de şiirin,
resmin, kısaca sanatın nesnesi konumunda.
Nedense insan/kadın gerçek dünyadan sonsuza dek dışlanmak
istenmiş sanki. Tarihsel süreçte, bilgilerine yeterince
erişemediğimiz ilkel/komünal toplululuklarda, bilebildiğimiz
kadarıyla durum farklı. Antik çağlarda yaradılış özelliklerine bağlı
bir işbölümünün söz konusu olduğu biliniyor. Maden çağından
itibaren, özellikle de mülkiyet kavramının devreye girmesiyle
birlikte kadının konumunu yitirerek, tanrıları ve peygamberleri
nedense hep erkek olan dinlerin de etkisiyle erkekler dünyasında
köleleşme sürecine giriyor. Ardından kutsal aile imajı ve kadının
dört duvar ardındaki yaşam biçimine mahkum edilişi. 17. Yüzyıldan
itibaren de kadının konumunun genel kabulü ve bu imajların bir
takım sembollerle sanatta (özellikle resim sanatında) ifadesini
bulması. Ana/Meryem (saygınlık/özveri simgesi), güzellik
simgesi/Venüs (estetik simge) Fahişe/Magdelena (günahkarlık
simgesi). Bu sanat ürünlerinde, kadına biçilen rollerin (giydirilen
maskelerin) estetik değerler yardımıyla kabul görmesi, toplum ve
kadın tarafından içselleştirilmesi süreci.
Oysa kadın, hem iyi hem kötü. hem aziz hem günahkar. Yani, insan
işte. Estetik bir varlık belki, ama estetiğin sadece nesnesi mi?
Parçalanan da aslında görüntüsünden
çok kadının özne/beni, insan kimliği.

KÜLTÜREL ALAN, ŞİİR VE KADIN

Günümüzde, (modern yada öyle olduğu varsayılan toplumlarda)
mazruf ayni zarf değişik. Hepimizin malumu olan nedenlerle kadının
sokağa( tabi izin verildiği ölçüde, hele bir kadın Beyoğlu’na gece
vakti bir başına çıksın bakalım!) çıkması, sokakta akıp giden
yaşama dahil olması, toplumsal üretime katılması bir ölçüde
mümkün olmuş.
Ama sokak yine erkeklerin egemenliğinde.
Karar mekanizmaları da öyle.( Şimdi burada, üst düzey yönetimdeki
ya da parlamentolardaki kadın oranından söz etmek istemiyorum.)
Kültürel alan öyle değil mi peki?
Birleşmiş Milletler bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre,
dünyadaki işlerin onda dokuzunu kadınlar üstlenmiş, buna karşın
mülkiyetin sadece dörtte biri kadınlara ait. Yani kültürel bağlamda
kendini var edebilmesi çok zor kadının. Malum, parayı veren düdüğü
çalar. Bir başka deyişle “arazinin yüzde doksanı sular altında” Kur
bakalım binayı kurabilirsen.
Bu süreçte ilginç olan başka bir olgu var ki, o da –Özellikle
ulaşabildiğim kaynaklarda- kadınlar tarafından yazılarak günümüze
ulaşan şiirlerde- içselleştirilmiş bu rollerin dışında kendini ifade
edebilen kadın şair çok az. Hep bu rollerin gölgesinden seslenmiş
kadınlar dünyaya. Sapho gibi ya da Çin, Japonya, Mısır vb. ülkelerin
şiirinde önemli yer tutan kimi kadın şairlerin çoğunun ortak özelliği
olan ve bu ülkelerde toplumsal bir kurum olarak benimsenmiş
fahişelik mesleğini icra eden Courtesan’lar gibi istisnalar yok değil
ama genel eğilim böyle. Batıda işleyen bu sürecin, doğuda dinsel ve
kültürel alanların içinde ayni mealde devam ettiği görülüyor.
Uluslararası alanda tanınmış ve ülkemizde de kendisine bir şiir
ödülü de verilmiş olan bir şair (Adonis); “Kadından şair olmaz”
diyor. Her kadından şair olmaz tabi, her erkekten şair olamayacağı
gibi. Ama o düzeyde, üstelik şiirle uğraşan biri, bunu rahatlıkla
söyleyebiliyor. (Ülkemizde Adonisgillerden hayli fazla, bilindiği gibi)
Adam kadını nesne konumunda görmeye öylesine alışmış ki, onu kol
düğmelerinden ayıramıyor bir türlü.
Listeyi uzatmak mümkün. Sözel edebiyatın, en ilkel topluluklarda
bile, (Kızılderililer, Eskimolar, Afrika yerlileri vb.) üreteninin ve
taşıyanının kadın olduğunu, Yeryüzünde yazılı kaynaklarda yer alan
ilk şair ve yazarın M.Ö 3000’li yıllarda yaşamış bir Ay Rahibesi olan
Sümerli Enheduanna olduğunu, yine yazıya geçirilmiş ilk aşk şiirini
yazan kişinin de Sümerli bir şair olduğunu (Bu şiirin yazıldığı tablet
İstanbul’da bir müzede) öğrenme zahmetine katlanmadan “İnsan
yaşamının ilk anılaşan durumlarının aktarıcısının da erkek olduğu
biliniyor. Kadın dönüştürücü değil, nedense koruyucu olmuştur.”
diyebiliyor bir başkası. Kendi renginin, biçiminin ne ve nasıl
olduğunun ayrımına varmayı istemek,yansıtan değil, gösteren
olmayı bilmek. Binlerce yıl sokaktaki yaşamın ve yazınsal kültür
alanının (istisnalar kaideyi bozamamış) hep dışında bırakılmış,
üretime sadece hizmet içeren rutin işler bazında katılmasına izin
verilmiş, bu nedenle de düşünme yetisi sadece bir pencerelik
açılabilmiş biri için, bu ne kadar da zor! ...


devam edecek...

Ayten Mutlu / Defter Yazarlarından
iletişim:borgesdefteri@yahoo.com


Attila İlhan'ı Anarken...



gök yarıldıkça şimşeklerden
soğuk aynalarda kilitliyim
tırnaklarımdaki elektrikten
su gibi erir iliştiklerim
kıvılcımlar uçar kirpiklerimden ...Attila İlhan

Ölümünün 1. yıl dönümünde onu Özlemle Anıyoruz...
Defter kurulduktan birkaç ay sonra okur üye listesine
adını vererek! " üye yaparsanız sevinirim" demişti,
onca yoğunluğuna rağmen, bizim gibi sessiz, sedasız zerreler topluluğunu okuma
isteği bizleri önce biraz şaşırtmıştı sonra içten içe kalemlerimize "çeki- düzen" vermemize vesile olmuştu!
okur üye listesindeki yerine hiç dokunmadık ...olduğu gibi duruyor, tıpkı sevgili Kenan Onuk gibi..yattıkları yer gül bahçesi olsun.../ defter

Selim İleri :
“Attila İlhan, çağdaş Türk edebiyatının yeni ufuklara açılmasında büyük rol oynamış bir ustaydı. Zaman zaman kemikleşmiş değer yargılarını öylesine sarstı ki, ona, edebiyatımızda ‘bir fırtınaydı’ demek isterim. Herkesin sevebileceği şiirler yazmak kimilerince kolay sanılır, hatta küçümsenir. Attila İlhan hepimizin çok sevdiği, ezberden okuduğumuz çok güzel şiirler yazdı. Usta bir romancıydı; tartışan, bize yeni bakış açıları getiren, Türkçenin tadını çıkaran romanlar yazdı. Ayrıca Attila İlhan benim 40 yıldır dostum, ağabeyimdi. Birçok zamandan, birçok duyarlı ince anı... Bir ustayı yitirmiş olmanın ötesinde, gerçekten yakınım bir insanı yitirdiğimi hissediyorum. Kendisinin o kadar güzel söylediği gibi: Elde Var Hüzün...”


Bir Ustaya Veda…(Attila İlhan Anısına….)
Naime Erlaçin / defter yazarlarından

çalımlı bir ateş dansıydın buz üstünde
harlandıkça alevin
demini aldıkça duygu
sahipsizlikten soruldun usta
kimsesizlikten

terk edildi yüzün…siyahın büyüsüne

sağalmayı unutan kangren ey!
gizli isyanında en yakın yarasın şimdi kendine
bilemedik
hangi sığınakta döllenmiştin
nasıl bölündün bin irinli parçaya

kayıp gürzüne ağlıyor ayaklarım
okunaksız bir aynayı tashihten suçlu
çözmeye çalıştıkça sırrını dipsiz boşlukların
yorulduk…yoruldun!

kırıktı zemin
kızıl cehennemler bağışlandı gitmelere
ah’lar alnımızdaki kara lanet
göğsümüzdeki çukurdan derin

biz ki idamlık geçitleri açık tuttuk hep
kapılarda kilit kilit üstüne
buza nakşolmuş ezgilerde yağmalandık
kimdik neydik unuttuk

siyaha uluyan dişinin rahmine bırak ateşi
ve git!
:
güzel bir doğum olmalısın şimdi kendine
uzaktaki kıtanın deli tayları
mutlaka savuracaktır güneşe yelelerini bir gün
içimizdeki dünya bir gün mutlaka
zehrini kusacaktır ne olsa

hiç değilse gülümseyerek git!
başımız sağ mı bilemem ama, yine ağıt var yazgımızda!



AVRUPA, ETİK VE DİYALOG / Mustafa Günay






Teologlar inancın akılsallığını araştırıp soruştursalar da, inancın tümüyle akılsallaştırılabilir olmadığını tarihsel deneyimler ve kuramsal denemeler ortaya koymuş bulunmaktadır.

Alman teolog (ve aynı zamanda Papa) Benedikt, dinle şiddet ilişkisi konusunda, İslamiyete gönderimde bulunurken, Hristiyanlığın tarih boyunca, engizisyon başta olmak üzere şiddeti kurumsallaştıran düşünce ve uygulamalarını görmezden gelmektedir. Engizisyon ateşlerinden yükselen dumanların, Avrupalı tinin kutsallığını zehirlediği nasıl unutulabilir? Gaz odaları da Avrupa tininin hiçliğe savrulmasının göstergesidir. Günümüzde ise Guantanoma Batılı tinin modern bir engizisyon mahkemesidir. Uygarlık maskesi altında üretilen yeni barbarlıklar, aklın Batılı tinin paslı zincirlerine mahkum olamayacağının da işareti değil midir? Dünyanın her yeri ve kültürü için, aklın Doğudan yükselen yeni ışıklarına ve aydınlanmalarına ihtiyaç vardır. Ancak küreselleştirmeci ideolojinin bulanıklaştırdığı havalarda, logos’un sesiyle konuştuğunu iddia edenlerin kimliklerine ve niyetlerine karşı da dikkatli olmak gereklidir. Özellikle bir teolog çıkmışsa sahneye…

Akıl-inanç ve Tanrı-insan arasındaki ilişkilerde karşılaşılan problematiklere ve Hristiyanlık ve İslamiyetteki Tanrı tasarımının farklılıklarına değinmenin yeri burası değildir. Ancak Alman teolog Benedikt’in teolojik kaygılarla bilinen bazı gerçekleri bile görmezden geldiğini söylemek yerinde olur.

Alman teologun din-teoloji ve akılsallık konusundaki sözleri arasında dikkati çeken asıl önemli nokta, işaret ettiği Avrupa’nın Hristiyanlıkla biçimlenen bir Avrupa olmasıdır. Benedikt’in şu sözleri nasıl bir Avrupa tasarımına sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “İncil inancı ile Yunan düşüncesi arasındaki korelasyon din tarihi bakımından önemli bir belirleyici olmakla beraber dünya tarihini de ilgilendiren bir belirleyici nokta olma özelliğini beraberinde getirir. Bu örtüşmeyi dikkate aldığımızda Hıristiyanlığın köklerinin doğuda olması ve oralarda kaydettiği gelişmelere rağmen tarihi kırılmasını ve belirginleşmesini sonuç olarak Avrupa’da kazanmış olması sürpriz bir durum olmamalıdır. Bir başka deyişle, kendisine eklemlenen Roma’nın mirası Avrupa’nın inşasıdır ve günümüzde Avrupa olarak ifade edilen bölgenin temel yapıtaşı olmayı devam ettirmektedir.”

Benedikt’in teolojik temelli etik dışında, dünyevi-laik bir etiğin imkanını da reddettiğini görürüz. Herhangi bir dinsel inanca dayanmadan ahlaklı olmak ve bir etik geliştirmek konusunda insanın çabalarının başarısızlığa uğradığını vurgulan Papa şöyle söyler: “ Etik olanın ne olduğu öznenin vicdanının muhasebesi neticesinde ortaya çıkar. Ancak bu şekilde etik ve din bir topluluk yaratma gücünü kaybeder ve tamamen kişisel bir mevzu haline bürünür. Bu ise insanlık açısından tehlike arz eder. Zira karşı karşıya kaldığımız durum dinin ve ahlakın sorunlarının minimize edilmesi ve nedenlerle alakasının kesintiye uğramasıdır. Din ve nedenlerin sorunlu tarafları ortaya çıkar. Değişim, psikoloji ve sosyolojiden hareketle bir etik inşa etme hamlesi yetersizlikle sonuçlanır. “

Benedikt’in kültürler arası diyalog konusundaki yaklaşımı da tartışmalıdır. Diyalogun temeli olarak söz ettiği Hristiyan inancına dayalı bir akılsallıktır: “Aklı bütünüyle kullanma ve yüceliğini yoksayma cüreti bugünkü tartışmalarımıza İncil inancına dayalı bir şekilde bu program sayesinde girmektedir. II. Manuel Persli dostuna cevaben kendi Hıristiyan Tanrı anlayışı doğrultusunda “Akılla (logosla) hükmetmemek, mantık ile davranmamak Tanrının doğasına aykırıdır” demişti. Muhataplarımızı bu büyük akılla (logos) ve önyargısız mantıkla kültürlerin diyaloguna davet ediyoruz. Bunu sürekli bir şekilde yeniden keşfetmek üniversitenin en büyük sorumluluğudur.”

Bu sözler kendi akılsallığını (rasyonalitesini) hiçbir eleştiri ve özeleştiri süzgecinden geçirmeden, tek ve doğru akılsallık olarak sunmanın bir ifadesidir. Bu nedenle söz konusu diyalog kapısının böyle bir akılsallık temelinde açılması ve giderek genişlemesi mümkün görünmemektedir.


Yazarı: Mustafa Günay
(Borges Defteri yazarlarından//Felsefe Kürsüsü Öğretim Üyesi)
iletişim: borgesdefteri@yahoo.com


KİLİSE CEPHEDE /Mehmet Özcan



Kilisenin tarihi Roma ile anlaşmasına bağlı olarak temel kanonuna kavuşmuştur. Batının yükseliş ve çöküş dönemlerinde bu kanona derin bir bilinçlilikle bağlı kalmıştır. Adeta Romanın kendisi olarak işlevselleştirilmiştir. Atilla’dan Kanuniye batının yani evrensel Romanın koruyucu olarak tarihte yerini almıştır. Kilise Avrupa’daki tarihsel dönüşümün derin muhatabı olarak Romayla uzlaştığı gibi bu dönüşüme katılmaya tereddüt etmemiştir. Kilisenin bedeninde tin ölmüştür. Tarihsel dönüşüm olarak modernite temelde kilisenin varlık sebebi olan dine bir meydan okuma olarak gerçekleşmiştir. Bu dönüşümün başlattığı fetihlerde kilise teolojik bir sıkıntı çekmeden en ön safta yerini almıştır. Bunu sembolize edilen temel kilise göstereni elinde İncil’le sömürgeci seferlerde kalpleri fethetmek olmuştur. Bu gösterenin estetiğe kavuştuğu aşama bir rahibin bir ‘’zenci’’ye ‘’hakikat’’ı anlattığı yerdir. Bu kilisenin modern zamanlardaki imgesidir. Roma ile ittifakı modern zamanlarda bütün seküler meydan okumalara rağmen devam etmektedir. Hatta her fırsatta kendini sekularize ederek kendi sürdürümünü sağlamaya çalışmaktadır.

Kilisenin evrensellik söylemi batının kıyısında biter. Batı kapitalizminin dünya üzerindeki bütün seferlerine ilişkin eleştirisiz tutumu, günahın teolojik içeriğine ilişkin derin unutkanlığı, bu seferlere güç katmaktadır. Katedrallerin görkemi ikonoklastik bir imgelem olarak sadece bir simülasyondur.’’Tanrı öldü’’ sözü ikonanın imlediği tinin ölüm ilanıdır. Kilisenin ölümüdür. Tin Beyrut gibi bombalanırken, kilise kendisini sömürgeci ruhu kutsamaya adamıştır. Kilise kürtaj konusunda hayır derken çocukların öldürülmesi karşında suskunluğu tercih etmiştir. Tin kilisede hiçleşmiştir.
Kilise otoritesinin İslam Peygamberi konusundaki tarihsel-ideolojik bagajı güncelliğini kaybetmemiş bir biçimde güncelleştirmesi kapitalist hegemonyanın yeni zaferlere hazırlandığı bir momentuma denk düştü. Böylece bu küresel hegemonik savaşta siper aldı. O yine hiçliğin yelkenlerine rüzgâr taşıyacak. Her geçen gün Zerdüşt’ün kendisi hakkında messiyanik sözünü haklılaştırmaya devam ediyor. O barbar hiçliğin grotesk sığınadır.
Kilisenin dayandığı gerçek Romanın tiranları tarafından çarmıha gerilen İsa’dır. Kilisenin sembolizması budur.’’İsa’nın çilesi’’devam ediyor. İnsanlık çarmıha gerilen İsa’dır.’’Çanlar kimin için çalıyor?’’diye soran yazar çarmıhtan gelen sese kulak vermiştir. Kilise kendisinin kullandığı sembolizmada bugün İsa yerine ateş altında Ortadoğunun geçtiğini dile getirmediği sürece küresel hegemonyayı vaftize devam edecektir. Kilise bir öz unutmadır.

Yazarı: Mehmet Özcan
iletişim: borgesdefteri@yahoo.com


Goethe'nin Prometheus'u / Hamuş




Daha önce Prometheus hakkında bazı görüşlerimizi defter okurlarıyla paylaştımığımız olmuştur özellikle sevgili Sufi’nin birkaç yazsını anımsıyorum.
Türk literatürüne girişi, bu konu hakkında emek verenleri anarak, özellikle Ezra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu'nun çabalarını...Sonra, Prometheus ve onun çevresinde dönen analtik bir yaklaşıma, akademik bir çalışmaya hiç rastlamadım.
Antik Anadolu’nun bağrından çıkmış ve etimolojik olarak, kahin, önceden gören anlamına gelen ve Zeus’a kök söktüren, akıl gücüne güvenen bir antik figür. Hoş ya hangi tarihi olgu, figürler, anlatımlarımızı önemsiyoruz ki iş gelsin Prometheye dayansın, sanki Dede Korkut masalları, Karagöz-Hacivat, Nasreddin’i çözümledik de …çocuk daha “selcen” adının anlamını bilmiyor, Dede Korkut’ta kimi neyi temsil ettiğini bilmiyor, ne modern bir isim diyerek geçiştiriyor! Güler misin ağlar mısın?

Nietzsche'nin bile çok fazla " felsefi gırgır" geçemediği bir oylumdur Promethus. O Nietzsche ki yeri geldiğinde Sokrates'i bile "eğlence" aracı olarak görmüş.
Şu an Türkçe kaynaklardan söz edildiğinde sadece iki kitabın adı geçer, bir üçüncüsü söz konusu değil. Söz konusu iki kitap ise birer özgün çalışma değil, var olan, kayıtlı bilgileri dilimize aktarmaktan ibarettir. Yani alışık olduğumuz tabir ile açıklarsam, bu bir kuşak sorunudur her şeyden evvel, "Anadolu'cu" olarak tarif ettiğimiz yukarıdaki muhteremlerin de içinde yer edindiği "meraklı" kuşaktan söz ediyorum.
Ben daha bir hoş görü ile yaklaşıyorum ürün, hasat eksikliği "sorununa" ve kabahati onlardan sonraki kuşağa yüklüyorum.
Promethus “kavramı” (- bir mitolojik isimden öte) insanların ıstıraplarının ne zaman biteceği bilgisini de alıp götürdüğünü ifade etmiş olur. Promethus'un ıstırap çekmesinden acıma hissinin felsefi tanımı doğmuştur.
Kendisi de sanki bunu oluşturan bir ebedir.
Neden şimdi, içinde bulunduğumuz şartlarda bunca üzerinde durma gereği görüyorum, çünkü "ıstırap çekme" ve acıma yalnız psikolojik bir olgu olarak değil, politik bir öğe olarak da ortaya çıkıyor.
Promethus’u neden önemsiyorum, kuru bir mitoloji budalası olduğum için mi?
Ne alaka.
Promethus insanlardan, onun hakkında “ne zaman ve nasıl olacağı” konusunda bir bilgi almadığı halde, “ölümü” öğrendi! Ona karşılık insanlara modern çağdan bakıldığında sis halesi ardında kalan insanlara “kör bir umut” hissini de öğretti, tıpkı yengesi Pan Dora’nın kutusu içinde aynı olguyu insanlara bağışladığı gibi.
Umut!
İyi ya da kötü olabilir, ama bu sıradan görünen kavram biz insanoğullarına ölüm denen olayın kendimizden evvel gelen kuşaklarla bizlerden sonra gelecek kuşaklar arasında hayata anlam veren bir süreklilik duygusunu hediye etti.
Hayatın daha anlamlı bir mevcudiyet olması gerektiğini sundu.
Goethe durduk yerde iki perdelik Promethus’u yazmadı, bir derdi olmalıydı gerçi aslında esas sorunu Spinoza idi ve onu incelerken o iki perdeyi aradan çıkarmış olmalı, yani Goethe bile umudu sofrasından garip biçimde hiç eksik tutmamış!
Goethe’nin Promethus’u isyankar insanın kaderini kabul eden ölümsüz prototipi’dir, ama Nietzsche’nin Promethus’u bir “Süpermen” ya da titanic invidual’dır!


Ergenlik yıllarımda sıkı okuru olduğum Albert Camu ise şöyle bir şey aktarır onun hakkında,
“insan kendinde başlayıp kendinde biter.
Promethus, çağdaş fatihlerin ilkidir.
Tanrılara karşı her zaman bir devrim olur.”


Kendini dünyanın tek söz sahibi sanan Amerikalı yöneticiler bugünlerde çok önemli bir konuyu es geçiyorlar: Ateş’i Tanrı Zeus’tan çalanlar ilk bu bölgeden çıktı.
Promethus’a duyduğumuz saygının milyonda birini ne size ne de eli kanlı “kültürsüz süvarilerinize” duymuyoruz.
Ben ki tamamen “sıradan” kendi halinde olan bir vatandaşım, hayatım boyunca kin nedir, hınç nedir bilmedim, edebim, adabım da her hangi bir var oluşa kem gözle bakmaya hiç müsaede etmez(di), ta ki sizleri peydahladı tarih. Bana nefreti, tiksinmeyi sizler öğrettiniz, yedi cihanın elemi vicdanınıza az gelir.
Boyadığınız, oluşturduğunuz “uyduruk” “ sözde haritalarla” sadece yeni kuşak promethus’lar yetiştiriyorsunuz, başka da bir marifetiniz yok.

Edebiyat, Sanat işte budur: Bir Ulus Devletin Varoluş kavgasıdır! Tutuşturduğunuz ateşi “ellerinizde” söndürecek Anadolu.

Az kaldı, az biraz sabır!

Şimdi: Hadi hep beraber bir “aile”hatıra fotoğrafı çektirelim,
Ucuz olsun bay fotoğrafçı! Altında da “bakın Mevlanayı” konuştuk diye not düşün.
Mevlanayi bu yerkürede en son, ama EN SON bir “aile fertleri” ağzılarına almalıdır, kim onlar?
Hiçbir fikrim yok, kararı siz verin!


Exu.Me Sır: to have no regard for you!
Bağışlayın beni efendim size saygı duymuyorum!

Değerlerinize, ülkenizin bütünlüğüne, gençlerinizin(dili, inancı ne olursa olsun) baharına saygı duymayanlara, siz de saygı duymayın, bu , bu kadar basittir.

Kumda pek güçtür su bulmak, Sen fakat bir bir araştır her yeri…
Hikmet sizin kendi ellerinizdedir,
“kim arar hikmet seli,
Gayrı çekmiştir sebeplerden eli.”


Haydi ey can şahı koş,
Yol ver Sana!

"Ben senin gölgen olduktan sonra
o an gider kendime bir dost ararım,
kurmak için yanında çadırmı,
ararım bir taze gül fidanı.

Sonra sakinin kapısına varır,
vurur testimi parçalarım
Sonra oturur kadeh kadeh içerim,
ciğerimden akan kanı!..."
Rumi
Çev. Hamuş

sevgiyle,

Hâmuş






Sermestler, Rintler...



Hayat ne kadar bataklık, bulanık sular sunsa da
Su tirfili olabilme şansınız ve de iradeniz hep vardır!
Karanlığın kökünden mina renkli gökyüzüne göz kırpmak,
Hayatın akışkan sıcak kanına gülücük serpiştirmek için…


Bu süreçte defteri o nazik, sevgi dolu elleriyle aralayan tüm
çok kıymetli dostlarımıza, yalnız olmadığımızı, olmadığınızı her nebzede gösteren
sözcükler yurdunun “aşık”larına sıcak, dost elimizi uzatıyoruz.. ortak çaba, paylaşım, kardeşlik ilkesi hep önde tutuldu, edebiyatın, sanat’ın ötesinde de bazı değerler vardır, eşit omuz paydasından seslenmeyi tercih ettik, edeceğiz…
Bu olgu üzerinde özellikle duruyoruz, çünkü “öz”, “işin ehli” olanların yeridir burası,
“ boş, kuru, beyhude kalabalığın” yeri asla değil…Hep vurguladığımız gibi, defter “okurlarının” tümü sanat, edebiyat ortamımızın “en seçkin” okurlardır, bunu da bunca süreç zarfında hepimize bir vesile ile hissettirdiler.
Onun içindir ki,
Yarattığınız, Yarattığımız, bizlerden, hepimizden, sizlerden bir iz taşıyan hangi sanatsal, edebi, felsefi ürün, ağırbaşlı oluşum varsa her zaman destekçisiyiz…
Buna mukabil gücümüz fazlasıyla var…

Unutmuyoruz ki Aynalarca,
Evrence Kanıksanmış ne varsa tüm göçlere, gidişlere, dönüşlere uyumsuz kalır..
Karanlığın kökünden fırlayan lav çiçeği masalından sizlere korkular değil, umudu getirenler aşiyanıdır defter, sefaletin, duyarsızlığın can çekişmesine karşın havai fişek gösterisi değil burası..
Bir sonraki umuda vira diyenler, bir ayetin hüznüne ayna tutan, yeryüzü ayetlerinde tefisir edenler, Tanrı’yı buruk sevinçlerinde de anımsayanlar, ince yağmurlarda sizin için en iyi olanı niyaz edenler, bilimi, aydınlığı, prıl prıl yarınları umut edenlerin, yalnızlık çölüne dirençli kaktüsleri anımsatanların yurdudur…

Uzakları
Yakınları , siz siz yapan değerlerin tümünü ışıtsın ruhunuzun derinliğinden yükselen duman…

Var olun, Sağolun…

“ Sermestler, Rintler göründüler,
Şaraba tapanlar bir bir gelmeye başladılar…
Bir yandan var olan,
Hem yok olan
Bir anda değişen, yenilenen şu dünyadan,
Yoklar bir bir ekip gittiler
Var olanlar geliyor!”

Rumi

Saygılarımızla,

Borges Defteri




Orhan Pamuk 'International Herald Tribune'ün 28.07.2006 tarihli sayısında yayımlanan 'Kimin İçin Yazıyorum' başlıklı denemesinde kimler için yazdığını anlatıyor.

Bu yazı bir düş kırıklığının ürünü; Türkiye'nin dünyada en çok tanınan romancısının, kendi etkinliğine ilişkin bakış açısını sergilediği denemesini okuyunca oluşan bir düş kırıklığının... Her sanatçının kendi alanının kuramsal düzeyinin bilincinde, bilgisinde olması beklenemez. Kimi sanatçılar da, -100. doğum yılını yaşadığımız, Samuel Beckett bunlara bir örnektir,- alanının hemen tüm kuramsal bilgisine sahip olduğu halde üzerine konuşmaz, hatta yapıtlarında, kuramcılarla dalga geçer, sürekli onları "ters köşeye yatırmaktan" zevk alır. Ama bir sanatçının, hele dünyaca "ünlü" bir romancımızın, bu kuram alanını doğrudan kesen bir yazıyla dünya kamuoyunun karşısına çıkması halinde, ününe uygun bir düzey sergilemesini de beklemek sanırım hakkımızdır. Düş kırıklığım, Orhan Pamuk'un International Herald Tribune'de yayımlanan "Kimin için yazıyorum" başlıklı denemesinde dile getirdiği kaygılardan, kendini açıklama çabasından, bu arada karşımıza çıkan görüntüden kaynaklanıyor. (http://www.iht.com/articles/2006/07/28/opinion/edpamuk.php).
-I-
Düş kırıklığımın nedenlerini, çapını gösterebilmek için, önce, o denemenin içindeki temel savları, okuma şansı olmayanları da düşünerek, aktarmaya çalışacağım. Pamuk denemesine, okuyucu ve gazetecilerin (eleştirmenlerin) kendisine 30 yıldır, "şüpheci ve yukarıdan bakan" bir eda ile sordukları bir sorudan yakınarak başlıyor: "Kimin için yazıyorsun?". Pamuk, okuyucu ve gazetecinin arkasından, bu kez kendi ülkesinin bir kuşağını, ait olması gereken ama belli ki ait olamadığı 70'ler kuşağını suçlayarak, adeta dışarıdaki okuyuculara, "bakın ben nelere katlandım" dercesine, devam ediyor. Pamuk'a göre, o 1970'lerde romancı olmaya karar verdiği sırada Türkiye'de, "bizim gibi yoksul, modernite öncesi sorunlarla boğuşan, bir ülkede"... "sanat ve edebiyatın lüks" olduğunu savunan bir görüş egemenmiş. Daha sonraki yıllarda kendisine "kimin için yazıyorsun" diye sorulduğunda "eğer bu soruya toplumun en yoksul ve ezilmiş kesimi için yazıyorum diye cevap vermezsem, Türkiye'nin toprak ağalarına ve burjuvazisine hizmet etmekle suçlanacaktım" diyor. Bu okuma-yazması bile neredeyse hiç olmayan bir kesim için yazmak anlamına gelirmiş Pamuk'a göre; boş nahif bir çaba olurmuş... Daha sonra, özellikle geçtiğimiz 10 yıl içinde Pamuk'un "giderek sayıları artan sorgulayıcıları" sorularını, "Türkçe yazıyorsun, öyleyse Türkler için mi yazıyorsun, yoksa çevirmenler aracılığıyla ulaştığın daha geniş bir okuyucu için mi" biçiminde biraz daha ayrıntılandırmışlar. Bu saptamanın arkasından, bize romanın doğuş ve yükselişine ilişkin kısa bir seminer veren Pamuk, Balzac, Dickens, Dostoyevski ve Tolstoy'un yükselmekte olan orta sınıflar için yazmış olduklarını anımsatıyor. Ancak bu gün, son 30 yıldaki, küresel medya vb. alanındaki gelişmelerin ışığında, romancı artık küresel bir okuyucu için yazmaya başlamış. Pamuk'a göre yazarlar "ideal bir okuyucu, sevdikleri, kendileri için yazarlar ya da hiç kimse için yazmazlar" diyor ve ekliyor "bunların hepsi de doğrudur". Ama, bugün edebiyat yazarları, giderek daha fazla kendilerini okuyanlar, hatta giderek daha az ülkelerindeki ulusalcı çoğunluklar (bunlar onu okumazlarmış) için, daha çok dünyada kendisini okuyan ufak bir edebi azınlık için yazıyorlarmış. Yazarın özgünlüğü, kalbini dünyaya açması kadar, içinde yaşadığı dünyayı anlayabilmesine de dayanıyormuş. -II- Anladığım kadarıyla, bir sanatçı romancı olarak Pamuk, sanatının gerekliliğini, neden ürettiğini açıklamak yerine, daha çok okuyucusuyla, diğer bir deyişle tüketicisiyle, müşterisiyle ilgileniyor. Küresel medyanın varlığına ilişkin anımsatmaları, "beni okuyanlar için yazıyorum" saptamaları da Pamuk'un en geniş müşteriye ulaşmaya özellikle dikkat ettiğini gösteriyor. Bu çok kaygı verici bir durum. Belki de sanat ile metalaşma süreci arasındaki gerginliğe ilişkin tartışmaları (Kant, Adorno, Burger), bir an için unutarak bu kaygıyı bastırabilirdik, eğer Pamuk müşterisiyle bu kadar meşgul olmak yerine sanatının gerekliliği için de bir şeyler söyleseydi... YANLIŞ BİR SORU... Ancak bunu yapmadığı için Pamuk, daha baştan yanlış bir soruyla başlıyor denemesine. Edebiyat çabası açısından önemli olan, "kimin için yazıyorsun?", değil, "niye ve de neden yazdığın biçimde yazıyorsun?" sorunudur. Bu bağlamda, bu önemli soru, daha doğru bir biçimde, örneğin Blanchot'ya atıfla, "sen içindeki hangi ağrıya biçim vermeye çalışıyorsun?" Ya da "senin derdin ne?" diye de sorulabilir. Ya da Lacan'dan hareketle, daha "sinsi" bir biçimde, "Sen bu romanı yazıyorsun, iyi ama, kimin seni bu romanı yazarken görmesi için yazıyorsun?" diye sorarak bir başka boyuta da geçmeye çalışabiliriz. Eğer bu soruları sorarsak, "okuma yazmasını bile bilmeyen emekçiler ve yoksullar için mi yazacaktım?" gibi kaprisli bir saçmalıktan da kurtulabiliriz. Çünkü o zaman, sorun yoksullar ve ezilmişler için (!) yazmaktan çıkar, yoksulluğun ve ezilmişliğin, bizde, biz bunun bir parçası olduğumuz, ya da gözlemcisi olarak katıldığımız için, yarattığı gerginliği, iç huzursuzluğunu, itiraz, isyan duygusunu, bu duygudan hareketle eyleme geçmeye kalktığımızda da karşımıza dikilen engellerin yarattığı iç ağrısını dile getirmekle ilgili bir soruna dönüşür. Alain Badiou Symptom dergisinin Bahar 2006 sayısında yayımlanan "Art's Imperative" (Sanatın Yasası) seminerine, "Sanat alanında gerçekten gerekli olan bir şey varsa, bu başarılı olmak yasası, bir başarının öyküsü değil midir?" diye sorarak başlıyor. Ve devam ediyor, "Birçok insan sizin adınızı biliyor, konuşmalarda adınız geçiyor, ürünlerinizi satın alıyor, zengin ve meşhur oluyorsunuz. Önemli olan bu değil mi?". "Değil" diye cevap veriyor Badiou ve Rimbaud ve Kafka'yı veriyor örnek olarak. Biri Fransız şiirini tümüyle değiştirdi, ama kimsenin adını bilmediği biri olarak öldü. Öbürüyse, hiçbir hikâyesini gerçek anlamda bitiremedi. Badiou diyor ki, öyleyse başka bir şey olmalı... Önemi olan üretmeden duramamak, tüm olanaksızlıklara karşı üretmeye devam etmek ve söylenemeyeni söylemek. Kısaca özetlersem bu "söylenemeyeni söylemek" savını, Badiou Varlık (Being) (varlık mutlak, anlamda çokluktur/ ayrışmamış- multitude) ve olgular alanında (teklik) olarak bize görünmesi bağlamında irdeliyor. Bu görünme, var olma (existence) her zaman bir yoğunluk, derece sorunudur. Varlığın kimi unsurları çok şiddetle varolurlar, görüntüler alanına çıkarlar (maksimumda var olurlar), kimilerinin varoluşları çok zayıftır (minimum da var olurlar), adeta algılanamazlar. Örneğin proletarya vardır, ama çoğu kez olgular alanında, siyasi düzlemde algılanabilecek güçte bir varoluş sergileyemez. Benzer bir saptamayı sömürü için de söyleyebiliriz. Sanatçı ise bu var olan ama iz bırakamayanı, ya da izi çok soluk, belli belirsiz olanı konu edinir. Badiou'ya rağmen, Lacan'a başvurur ve Varlık (Being) ile Gerçek (Réel), olgular/ görüntüler alanıyla realite (tutarlılık vaat eden sembolik evren-ideolojik yapıntı) arasında bir parallelik kurarsak, sanırım, Varlığın kimi unsurlarının, realite, sembolik evren içinde yer alamadığını, anlamlandırılamadıklarını, çünkü verili anlamlar sisteminin buna izin vermediğini, diğer bir deyişle bastırılarak egemen anlam dünyasının dışına atıldığını söyleyebiliriz. Dışına atılırlar, çünkü bunlar sembolik dünyanın tutarlılığını tehdit ederler, geçiciliğini, hatta olanaksızlığını gösterirler içinde yaşayanlara, dolayısıyla verili iktidar ilişkilerini sorgulamış olurlar. SANATÇININ KAYGISI Sanatçı işte bu bastırılanı, realitenin tutarlılık iddiasını tehdit edeni ifade etmek, buna bu anlamlar dünyasında ifade edilebilecek bir biçim, yeni bir biçim bulmakla yükümlüdür. Kaygısı budur, bunu şimdi kim satın alacak, kabul edecek vb... değil. Bu nedenle, sorun, yoksullar, ezilmişler için yazmak, okuma yazma bilmeyenler için yazmak değil, bunların toplum içindeki varlığını görmezden gelenlere, bunların bıraktığı izi göstermek için yazılır[1], Daha da önemlisi bu "izi" duyumsayan biri olarak, bunu paylaşamamanın getirdiği ağrıyı aşmak için, bir biçim bulma çabasının ürünü olarak yapıt ortaya çıkar. Verili anlam dünyası buna izin vermediği için de yapıt amacına hiçbir zaman ulaşamaz. Ama bu varlığı ile verili anlamlar dünyası arasında yarattığı fark (aralık- çatlak) aslında onun başarısı ve işlevidir. Tam bu noktada Donald Kuspit'in sanat ve "estetik yöneticilik" (aesthetic management) ayrımının cazibesine kapılmamak elde değil[2 ]. Sanat ürünü realiteye karşı durur, onun bütünlüğünü, istikrarını tehdit eder. Estetik yöneticilik ise, toplumda medya tarafından genelleştirilen, en düşük ortak paydada toplanan beğeni/haz verici biçimlerden, aldığı parçalara, "yükselen değerlere" uygun, dolayısıyla realite içinde benimsenecek, kolaylıkla metalaşarak satın alınabilecek bir ürün yaratır. Pamuk'un Kar kitabını okurken, Donald Kuspit'in bu ayrımının sık sık aklıma geldiğini de burada itiraf etmek isterim. -III- Pamuk, denemesinin sonuna doğru, özgünlük (otantiklik) konusuna değinirken de sorunu yanlış (daha doğrusu tehlikesinden arındırarak) koyuyor. Yukarıda özetlediğim paradigma içinde baktığımızda, özgünlüğün kendi anadilini konuşmakla ilgili bir sorun olmadığı hemen anlaşılabilir. Zaten, ulusal edebiyatın içselleştirilmiş kalıplarından kurtularak yeni biçimler yaratabilmek için başka bir dili benimseyen yazarlar da var. Aklıma, hemen, İrlanda edebiyat geleneğinin hâkimiyetinden (sembolik dünyasından) kurtularak yaratıcı olabilmek için Fransızca yazan Beckett[3] geliyor. Beckett, Fransızcanın biçimsel olanaklarından faydalanmaya çalışıyordu. Beckett'in bu yapıtları büyük bir dikkatle ve titizlikle İngilizceye, kimi zaman bizzat kendisi tarafından çevrildi.

ÖZGÜNLÜĞÜN İKİ BOYUTU

Bu yüzden, "özgünlük" kullanılan dille ilgili bir sorun değil. Sanırım iki boyutu var özgünlüğün. Birincisi yazarın içindeki ağrıyla ilişkiye geçerken, hiç tavizsiz bir samimiyet ve dürüstlük içinde olmasıyla ilgili. İkincisi de yukarıda değindiğim gibi, ağrıya neden olan "izi" görünür kılmak, söylenemeyeni söyleyebilmek için gerçekten yeni bir biçim yaratabilmesiyle... Özgün olmak, yazarın içinde yaşadığı dünyayı anlamış olmasıyla da ilgili ama bu ikincil bir nokta. Ancak Pamuk'un denemesini okurken, açıkçası bu konuda da şüpheye düşmedim değil. Birincisi Pamuk'un dünyası belli ki Batı ve Batılı olmayanlardan oluşan bir dünya. Ama bu Batı ile Batılı olmayan arasındaki ilişki adeta "nötr", sorunsuz, egemenlik ve bağımlılık içermeyen bir ilişki, Batılı olmayan ülkelerin devletleri kriz içinde, ulusal kimliklerine ilişkin bir kimlik krizi de söz konusu, tarihlerindeki kara lekelerle yüzleşmekten kaçınıyorlar. Bu ikilemde, Pamuk'un neyi arzu ettiğini, neyi olumladığını fazlaca kurcalamaya gerek yok sanırım. Pamuk kendi, ulusal sınırlarını, ülkesindeki ulusalcı çoğunluğu oluşturan okuyucu kitlesini çoktan aşmış bir yazar olduğuna inanıyor (kitaplarım 40'tan fazla dile çevrildi...). Bu nedenle de dünyada (ama bu daha çok Batı oluyor ister istemez) kendisini okuyan edebi bir azınlık için yazıyor. Sizi bilmem ama ben bu edebi azınlığın oluşturduğu tüketici kitlesinin içerdeki ulusalcı ve de Türk Lirası cinsiden harcama yapan çoğunluğun tüketim kapasitesinden çok daha geniş bir Pazar oluşturduğundan da şüphelenmiyor değilim. Bence Pamuk, kendi tanımına göre, özgün olmanın ikinci koşulunu da yerine getiremiyor yazısında: İçinde bulunduğu dünyayı yeterince anlamıyor. Anlatması bana düşmez ama, bu dünya, kapitalizmin ("egemen sermayenin"), dünyanın geri kalanını kendi birikim gereksinimlerine göre siyasi, ekonomik ve en az bunlar kadar önemli olan kültürel düzeyde yeniden şekillendirmekte (küreselleştirmekte) olduğu bir dünyadır. Bu sonuncusu özellikle önemli çünkü ne de olsa "gösteri toplumunda" yaşıyoruz [4 ] ve "imajlar alıp imajlar satıyoruz" [ 5]. Bu dünyada romancının, ressamın vb. hangi imajları ürettiği/yeniden ürettiği, sanatçı olarak mı yoksa estetik yönetici olarak mı işlev yaptığı son derecede önemli, hatta yaşamsal bir siyasi anlam kazanıyor. Bir başka açıdan koyarsam, uluslararası "egemen sermaye", çevresini kendi bakış açısıyla gören ve şekillendirmesine katkıda bulunan estetik yöneticilere, özellikle çevre ülkelerde, Franz Fanon'un "Siyah Ten Beyaz Maske" dediği karakterle gereksinim duyuyor. Bu "estetik yöneticiler", kendilerini ve toplumlarını egemen sermayenin gözüyle görüyorlar, egemen sermayenin projesiyle, getirdiği estetik biçimlerle, değerlerle uyuşmayan, bu yüzden direniş zemini oluşturabilecek her şeyi kötülüyor, değersizleştirmeye çalışıyor, geri ve modernite öncesi, ilkel olarak yargılıyor, yerlerine egemen sermayenin imajlar dünyasından topladıkları parçalarla oluşturdukları, "aslı olmayan taklitleri" koymaya çalışıyorlar.

KÖTÜ KALPLİ BİR TANRI...
Haksızlık etmek istemem, Pamuk için o bunu yapıyor diyecek kadar köklü bir çalışma yapmadım. Ancak, Kar romanındaki ilkel şair tipi, megaloman ve aptal devrimci, samimi olmayan metalar dünyasına katılmaya hazır dinci radikal karakterleri, romanın her şeyi bilen, gören ama yarattığı karakterlerinden de fena halde nefret eden kötü kalpli bir Tanrı tarafından yazılmış gibi durması beni bu konuda da şüpheye düşürmedi değil [ 6]. Bu romanda, Türkiye karşımıza, Batı'nın bir dönüştürme projesinin nesnesi olarak algıladığı bir ülkenin özellikleriyle, tam da bu algıya uygun, bu algıya haklı çıkaracak, meşruiyetini güçlendirecek bir görüntüyle çıkıyor. Bu noktada da yukarıda II. bölümde Lacan'a atıfla göz önüne aldığımız "Sen bu romanı yazıyorsun, iyi ama, kimin seni bu romanı yazarken görmesi için yazıyorsun?" sorusunun da bir cevabını bulmuş oluyor gibiyiz. Korkarım, Pamuk içinde yaşadığı dünyayı salt bu günüyle değil, dünüyle de yeterince anlayamıyor. Pamuk, 1970'lerin, Batı'nın ve sermayenin dudaklarını uçuklatan direniş dünyasına bakarken, bu dünyanın aktörlerini (sanatçılar bu dünyanın ayrılmaz parçalarıydı), adeta sanatı gereksiz bulan "kazmalar" olarak sunuyor. Bu ülkesinin edebiyat geleneğini ve bu edebiyatın direniş geleneğini inkâr eden karalayan hatta dışarıya, Batı'nın "bakışına" şikâyet ederek kendini olumlamaya kalkan bir yaklaşım değil mi? Sakın yazar Nobel'e giden yolun buradan geçtiğine inanıyor olmasın?

[1] "İzi" duyumsanamayacak kadar zayıf olanlara ilişkin bu örneği, Pamuk verdiği için kullanıyorum, yoksa ideolojik yapıntının bastırdığı başka varoluşlardan da söz edilebilir. Bunları bulup çıkartmak sanatçının görevi... Varoluşun o kadar çok tonu var ki. Burada hemen aklıma, Nâzım Hikmet, Turgut Uyar (Dünyanın En Güzel Arabistan'ı), küçük İskender, Murathan Mungan geliyor. Tabii bu liste salt bu isimlerle ve salt şiir alanıyla sınırlı tutulamaz...[2] Donald Kuspit, Redeeming Art, Allworth Press, New York, 2000, sf, 134-154[3] A. Alvarez, Beckett, Fontana, 1973[4] Guy Debord, La société du spectacle, Buchet-Chastel, 1967 [5] Jean Baudrillard, Simulacra and Simulation, Michigan, 1994[6] Sessiz Ev romanında da benzer bir sorun var. Kitaptaki, devrimci, neoliberal ve faşit, üç karakter karşımıza son derecede abartık ve tek boyutlu olarak çıkıyorlar. Bu da, ister istemez, bize, yazarın aslında karakterileri bilmediği, malzemesine yabancı olduğu, karakterlerini teorik varsayımlarla türetmeye çalıştığını (karakterlerin konuşmaları, sık sık gerçek konuşmadan çıkıp adeta birer "met-söylemle" dönüşmeye başlıyor)

Yazarı: Ergin Yıldızoğlu


Bekleyiş



Bekleyiş,
Yuvarlanan değerler yurdunda,
Guantanama, Ebu Garip, Kandahar…

Saçlarının halicinde gezdir bizi...
ve İzle, Del Piero yaşlanıyor artık…
Kim anımsar onu senden başka?
Ve birileri Juventus otobüsünü alkışlarken
Sen Biko’yu düşündün.

Şimdi, iç tellerinden bir yarım elma uzat bize
Birde “Havva”,
“adem” !
olabilmemiz için…

Borges Defteri





***TURKEY'S INDEPENDENT LITERATURE*** Borges Defteri: Rüzgarın Savurduğu Zerre!..


***


Free Image Hosting at allyoucanupload.com

Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Free Image Hosting at allyoucanupload.com
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Free Image Hosting at allyoucanupload.com
    "Her şair biraz İbrahm'idir kendisinin, birazdan fazla İsmail'i. Nasıl çağırırsanız çağırın beni, adımı kaç harfle yazarsanız yazın, yerim yurdum çoktandır belirsizliğinde belli..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Free Image Hosting at allyoucanupload.com
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    MONOKL
    Image and video hosting by TinyPic
    MonoKurgusuzLabirent

    ***


    Öteki-Siz
    Image and video hosting by TinyPic
    "Kültür, Sanat, Şiir 'derdi'..."

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    S.E.T
    Image and video hosting by TinyPic
    "Ruhun Sokak Gürültüsü, düş ritminde..-S.E.T"

    ***


    Kuzey Yıldızı/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Kuzey Yıldızı/Dergi Arşivi

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    KORSAN SÖZLÜK
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Image and video hosting by TinyPic
Image Hosted by ImageShack.us

***