Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



... // ...



Kırmızı Lokomotif // Hakan İŞCEN



O treni ben çaldım. İster inanın ister inanmayın, hayatım boyunca yegâne hırsızlığım buydu. Rayların üzerinde salına salına giden o şey, sadece bir lokomotif değil, ilk gördüğüm andan beri uykularımı renklendiren kırmızı bir düştü… Üstelik bu düş, kendi başına hareket ediyordu.
Ben, subay çocuğu olarak çok fakir sayılmazdım. Ama babası yağ tüccarı olan Sinan, kesinlikle mahallenin en zenginiydi. En güzel oyuncakların da onda olması, peşinen kabullendiğim bir kaderdi. Kocaman ahşap bir sandık içindeki o rengârenk hazineye, Sinan’ın sudan sebeplerle bana kızıp küsmediği zamanlarda dokunabiliyordum sadece. Tabiî, bin bir tembihini de sineye çekmek şartıyla:
“Duvara sürtmek yok!… Merak edip içini açıp bakmak yok! Bahçeden dışarı çıkarmak yasak!”
Kağıt kanatlı tahta uçaklar, farları yanan kurmalı otomobiller, çatapat patlatan kovboy tabancaları, minik kurşun askerler… Ama ne olursa olsun, benim gözüm ondaydı;
o lokomotifte! Sonunda dayanamadım, çaldım! Annem fark edene kadar da kontrplak üstüne kibritlerden ray yapıp odamda gizli gizli, doya doya oynadım. Pişman olmadım mı; oldum tabiî! Neden raylarını da çalmamıştım ki?... Kitapta okuduğum o meşhur gangsterin dediği gibi, “Çok istediğin bir şeye sahip olmak için Tanrı’ya dilekte bulunacağına, onu çalıp ‘Beni affet’ diye dua etmek…” daha çok işime gelmişti. Annemin zoruyla Sinanların kapısına gizlice lokomotifi bırakana dek, bu günahımın sefasını bir haftalığına da olsa, sürdüm… Daha sonra başına bir sürü iş havale ettiğim Tanrı, beni bu konuda affetti mi, bilmiyorum. Ama benim trenlere olan düşkünlüğüm daha da alevlendi.

Lisedeyken yaz tatillerinde Adana’ya dedemlere, daha sonraları da iş için Ankara’ya, her fırsatta trenle gittim. Hatta yurt dışında bile, hep tren yolculuklarını yeğledim. İlaç şirketlerinin bana sağladığı bedava olanaklarla, Almanya’nın ülkeyi baştan başa geçen dakik trenlerinden, Japonların teknoloji harikası hızlı trenlerine kadar, bir çoğuna bindim; keyifli yolculuklar yaptım. Ama yine de bunların arasında hiç unutamadığım, yıllar önce, o Ankara’ya yaptığım seyahatti.

***

Erkan’la Ankara’ya, Türk Diyabet Vakfının o yılki kongresine gidiyorduk. Bu kez yataklıda yer bulamayınca, Boğaziçi Ekspresinde karar kılmıştık. Çapa’dan başlayan arkadaşlığımız, doktor çıktıktan sonra gerçek bir dostluğa dönüşmüş, hayatlarımızın en önemli hemzemin geçitlerinde, farkında olmadan hep birbirimizi arar olmuştuk. Ben, Selma ile evlendikten sonra, işi biraz abartarak kardeşi Neslihan’ı, Erkan’a baş göz etmeye çabaladıysam da, kayda değer bir sonuç alamamıştım.

Pencereden hızla akıp giden peronlara, evlere, ağaçlara bakarak her zamanki gibi yolculuğun zevkini çıkarmaya çalışırken, başını mesleki bir derginin arasına gömmüş Erkan’a da takılmadan duramıyordum:
“Oğlum, sen tam bir ineksin… Bu kez de Hulusi Hocanın kürsüsüne gözünü diktin değil mi?... Biliyorum; adamın ayağını kaydıracaksın… Yazık adama. Kaldır kafanı bir bak; Bostancı!...
Bu deniz… Adalar… Bir zamanlar bu sahil yolu; tamamen denizdi. Şu Çamlık Çay Bahçesi’nin dili olsa da, konuşsa… Geçip giden hayatın farkında mısın sen?”




“Sen bu yüzden hâlâ hastane köşelerinde sürünüyorsun. Rahatsız etme beni! Hem Hulusi gibi titrek elli, yaşlı hocalardan öğreneceğim bir şey yok artık!”
Bazen öyle olur ya; en yakınınızdaki insana dair o âna dek hiç düşünmediğiniz bir şey, hiç olmayacak bir yerde, ansızın aklınıza düşer; hem şaşırır hem utanırsınız. Sanırım, ben ilk tanıştığım günden beri -Oyuncakları rüyalarımı süsleyen Sinan gibi- Erkan’ı da kıskandım.
O, geleceğin en gözde cerrah adaylarından biri olarak benden çok daha başarılıydı. Üstelik,
daha yakışıklı…
İşte, ben bu sese, daha doğrusu ray boşluklarının insanı bu dinginleştiren tık-tıklarına hayrandım. Tren geleceğe doğru yol alırken, bu ses, seni nasıl da geçmişe götürüyor… Yaşadığın şehirden uzaklaşıp yabancı bir kente giderken, küskün ve tedirgin ruhlar için melankolik bir senfoni:
Tık-tık… Tık-tık… Tık-tık…
Hayatımı daha yeni yeni düzene sokmaya çalışıyordum. Selma ile boşanalı beş ay, on iki gün olmuştu. Kapıyı her defasında anahtarımla açmaya ve beni soğuk bir karanlığın kucaklamasına henüz alışıyordum… Yalan! Aslında buna hiçbir zaman alışamadım! Selma ayrılma konusunda o kadar kararlıydı ki, karşı koyacak gücü kendimde bulamamıştım. Sadece “Olmuyor.” dedi.
“Birbirimize bunu yapmayalım Volkan… İşi zorlaştırma; birbirimizi koruyalım…”
Birbirimize yapmamamız gereken şeyi, anlayamadığım halde, bunları her zamanki gibi öyle bir ses tonuyla söylemişti ki, itiraz edersem Kırmızı Lokomotifi çalmaktan daha beter bir günah işleyeceğime inandırmıştı beni. Birbirimizi korumak için ayrılmamız mı gerekiyordu?...
Neden, neye karşı koruyacaktık?... Oysa bilmiyor muydu, asıl ben ‘Onsuz’ korunmasızdım. Üç yıllık evliliğimizde bütün hayati kararları, o; tek başına aldı. Boşanmamız gibi evlenmemiz de buna dahil. İlişkimiz raylar gibiydi. Biri gidiyor; diğeri sadece onu takip ediyordu… Bana âşık değildi. Ne yazık ki, bu konuda her zaman dürüsttü. Aynı zamanda meslektaşım da olan sevgili eşimin, pek çok doktor gibi yaralar karşısında acıları paylaşmaya zamanı yoktu. Yalnızca gerekeni yapıyordu. Benim hâlâ âşık olmam ise, önemsiz bir semptomdu. O, baş operatör olarak kalbimi hunharca söküp almaya çalışırken, ben, kendi ameliyatına neşter uzatan bir zavallıydım. Bu çöküntünün kronik bir duruma dönüşmemesine çabalıyordum. Bir anda boşlukta kalmıştım. Paslı raylarının arasında yaban otları bitmiş, güzergâh dışı bırakılmış istasyonlar gibi. Çalışmanın, kariyerin, yemenin içmenin, eğlenmenin, kısaca hayatın anlamsızlaştığı bir amaçsızlık denizinde sürükleniyordum… Sadece bununla kalsa, iyi; aniden önümde belirip beni yutmaya çalışan hüzün girdaplarından da, kendimi sakınmam gerekiyordu. Yine de bir faydası olmuştu bu kısacık evliliğin; hiçbir zaman iyi bir doktor olamayacağımdan artık emindim.

Yanımızdan geçen trenin gümbürtüsüyle irkildim. Kompartımanlara istiflenmiş hayatlar, birbirinin içinden geçiyordu. Selma ile ben de, birbirimizin hayatına böyle bir anda girip çıkmıştık. İki yabancıydık artık. Trenin penceresinden hızla akıp giden istasyonlardaki belli belirsiz yüzler gibi, birbirimizi bir daha asla göremeyecektik. Raylarımız bir makasta ayrılarak artık hiç kesişmemek üzere, ayrı yönlere doğru uzaklaşmıştı. Sırtımda taşımaya mahkûm olduğum bu acı ise, karanlıkta çığlığımı bastırarak üzerimden geçen bir gece ekspresiydi, hâlâ.
Deniz… Karanlık… Ağaçlar… Karanlık… Yazlık evler… Karanlık!… Küçükken Sinan’ın oyuncak bir projeksiyon makinesi vardı. Yüzümü dürbün gibi ekranına dayayıp üzerindeki düğmeye basınca, gözlerimin önünde renkli resimler birbiri ardına şak-şak
beliriverirdi. O geçişlerin arasında bir saniye ortalık kararır, sonra rengârenk dünya yeniden açılırdı: Tüneller!… O güzelim deniz, birden simsiyah, saydam bir perdeye bürünüyor; kompartımanın solgun ışığında pencerede yüzümü görüyordum. Oysa kendimle yüzleşmeye hâlâ hazır değildim…






Beton elektrik direkleri, daha sık geçmeye başlamıştı. İzmit’e yaklaşmış olmalıydık?... Kiraz ağaçlarına bakılırsa; Tavşancıl… Hey gidi Tavşancıl, hey!... Gençken buraya gelirdik. Tren yolunun kenarında bir bankanın dinlenme kampı vardı; onun yanındaki arsaya çadır kurardık. Şimdi yerini bulamadım?… Deniz, henüz bizi terk etmemişti.
O yıllarda hâlâ masmaviydi… Çok güzel kızlar gelirdi o kampa. Geceleri ateşin karşısında Selâmi’ nin akordu bozuk gitarıyla dans ederdik. Bütün yaz, bir çift göze tutsak, kıpır kıpır bakışmalarla geçerdi.

“Volkan! Hadi, restorana yemeğe gidelim. Karnım acıktı; hem seninle konuşmak istediğim önemli bir konu var.”
Erkan’ın seyahatin başından beri alışık olmadığım gergin hali, bu kez sesine de yansımıştı.
“Ankara’ya dek o dergiden başını kaldırıp hiç konuşmayacaksın zannettim profesör. ”
Restoran kalabalıktı. Kapıda, ağır bir koku ve çatal bıçak seslerinin karıştığı bir uğultu vurdu yüzümüze. Dipteki masaya sıkışarak yemekleri sipariş ettik. Ben, gömleğimin üst düğmesini açmış, kravatımı çoktan gevşetmiştim. Erkan’ınki ise, kolalı gömleğiyle uyum içinde hâlâ ilk sıkıldığı haliyle duruyordu. Bir süre, üniversite yönetimindeki iktidar kavgalarından dem vurarak hocaları çekiştirdi. Kariyerini de etkileyen akademik torpil mekanizmasından dert yandı. Ben, ona fırsat yaratmak için lafa girip konuşmuyordum. Gevşemesine yardımcı olmaya çalıştım. Özel bir sorunu olmalıydı. Sabırla asıl konuyu açmasını bekledim.
“Nasılsın Volkan?”
“Ne demek bu?...”
Orada olduğumu yeni fark etmiş gibi takındığı bu tavrı garipsedim. Oysa, önemli bir şey söyleyecek insanların, ne kadar ön hazırlık yapsalar da konuya nasıl gireceklerini kestirememelerinin tedirginliğini gözlerinden rahatça okuyordum. Ve o kararsızlık, kara bir bulut gibi yavaş yavaş üstüme geliyordu. Üstelik, görünürde başımı sokacak en küçük bir sığınak bile yoktu… Bu huzursuzluğun dürtüsüyle, oturduğumuzdan beri ilk kez çevreme alıcı gözüyle baktım. Yanımdaki adamın beyaz gömleğinin yakasında bordo rengiyle patlayan papyon, tartışmasız bu yemek vagonunun en dikkat çekici görsel öznesiydi.
“Yani, hayat nasıl gidiyor… Özel biri var mı?”
“Bir kadın mı?... Hayır! Artık bu konuda oldukça seçici davranmayı düşünüyorum dostum…
Hem biliyorsun, uzun süre yoğun bakımda kaldım; yaralarım sayende daha yeni kapanıyor.”
Bakışlarını benden kaçırarak bıçağıyla tabağının kenarındaki yağlı et parçasını amaçsızca didikliyordu. Ben önümdekileri silip süpürürken, o pek yememişti. Her zaman kendinden emin ve kararlı olan, benim gizli gizli kıskandığım adam… bu değildi.
“Evet haklısın; öyle yapmalı…”
“Ne geveliyorsun ağzında Erkan?”
“Şey… Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum… Ama önce benden duyman lazım.”
“Hadi… Bir dene dostum.”
Vagonun en ucundaki garsona, görünmeyen bir çay bardağını havada karıştırarak sipariş verdim. Yanımdaki papyonlu adam da en az benim kadar meraklanmış olacak ki, pencereden bakar gibi yaparken kulağından fışkıran kılları sayacak kadar omzuma yaslanmıştı. .
“Ben... Evleniyorum!”
“İnanmıyorum! Bizim profesöre bak sen… Gizli ve derinden mercimeği fırına vermiş de haberimiz yok. İşte, buna içilir! Hiç itiraz etme; yarın gece Sakarya Caddesi’nde bildiğim bir yer var; kafa çekmeye oraya gidiyoruz.”

Bu geçici rahatlamamın, bir yanılsama olduğunu sezmekte gecikmedim. ‘Bir tren restoranında yemek yiyen iki eski dost…’ konulu yap-boza uymayan garip bir sessizlik oldu.
İşin kötüsü, uzadıkça uzadı. Onun bu tutuk hali, artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Sanırım, kara bulutlar o an tam üstümdeydi. İçimdeki ses, susmam gerektiğini söylediği halde, elimdeki çatalla şişkin bulutları şişlemeye engel olamadım.





“Ee... Ben tanıyor muyum hanımefendiyi?”
“Eh… Evet.”
“Hem eh, hem evet… İyice meraklandırdın… Kim?”
…………
“Hadi ama profesör!”
“Selma.”
“Ne?…”
“Selma!”

Sadece bir isim benzerliği olmasını boş yere bekledim. Ama Erkan’ın benden kaçırdığı bakışlar, son umudumu da oracıkta eritti. Bu trenler, ya çok soğuk olur; ya da çok sıcak. Bu, en sıcaklarından biri olmalıydı. Yok, yok; en sıcağıydı! Yanımdaki papyonluyla camda göz göze geldim. Erkan’ın dilinden tıslayarak dökülen o ismin, yüzümdeki etkisini görmek için, inatla gözlerini bana dikmişti. Tren, uçsuz bir tünele girmiş, sonsuz karanlığın içinde çılgıncasına hızlanarak yol alıyordu.Tüm sesler, çatal bıçakların metalik şıkırtılarıyla birlikte elenmiş, sadece Erkan’ın ağzından çıkan, duyabildiğim son sözcük, rayların ritmine uymuş beynimin içinde zonkluyordu: Sel-ma… Sel-ma… Sel-ma…
Biliyorum; baştan beri bütün vagon, bu yanıtın peşindeydik. Erkan’ın karşısında, artık koltuğa sinmiş, gitgide büzülen bir kompartıman böceğiydim. Söylediği o iki hecelik isimle, kıllı ve çirkin bedenime bir gazete yiyerek sersemlemiş, yere yuvarlanmıştım. Simsiyah gölgesiyle bir an önce üzerime kapanacak kösele bir topuğu bekliyordum. Zaten kaçmaya yeltenecek gücüm kalmamıştı. Tüm eklem ve boğumlarım, mide bulandırıcı bir ses çıkararak ezilecekti. Yıvışık kabuğumla vagonun tozlu zeminine yapışıp kalacaktım. Ta ki, son durakta eprimiş, iğrenç kokulu bir paspas tarafından zeminden sökülüp atılıncaya dek.
Onun dudakları hâlâ kıpırdıyordu. Tık-tıkların o rahatlatıcı titreşimi de çoktan silinip gitmişti. Başım mı dönüyordu; vagon mu?… Ayırt edemiyordum. Bardaklar, tabaklar devrilmeye başladı. Birileri çığlık atıyordu. Oysa, zamanın o anında bütün çığlıkların yasal temsilcisi, sadece ben olmalıydım. Papyon, artık bana değil, arkamdaki bir şeye gözlerini dehşetle açmış bakıyordu. Ben de merak edip kıllı boynumu ve antenlerimi o yöne çevirdim: Restoran vagonunun kapısından diğer vagon gümbürtüyle içeri girdi.

***

Mikado’nun çöpleri gibi birbirinin içine girmiş vagonların birinden çıkardılar beni. Geceydi. Ve serindi. Üzerimde hareketsiz yatan papyonlu adamın gözleri, yuvalarından fırlarcasına hâlâ açıktı. Her yanımdan iniltiler ve yardım isteyen yakarışlar geliyordu. Ben, yaşadıklarımın gerçek olduğuna ihtimal vermiyordum. Birileri beni kurtarmaya gelinceye kadar hep kötü bir kâbus gördüğüme inandırdım kendimi. Ölümcül bir tren kazasından çok, Selma’nın Erkan ile evlenecek olması, bu düşüncemi yeteri kadar pekiştiriyordu. Kızgın yağı andıran mekanik bir koku genzimi yakmaya başlamıştı. Sırtım ve belim ağrıyordu. Bir süre sonra, bir şey hissetmemeye başlayınca bu kez paniğe kapıldım. Yaşadıklarım gerçekse ağrıların kesilmemesi gerekiyordu. Yoksa bedenim hissizleşmeye başlayıp teslim mi oluyordu?... Ümitsizliğe kapılarak birkaç kez Erkan’a seslendim; ama anlamlı hiçbir karşılık alamadım. Sadece her bağırışımda çevremdeki iniltiler artıyordu; o kadar. Zaten bağırırken göğsüme de keskin bir sancı girdiğinden bir süre sonra bundan vazgeçtim. Sakin olmalıydım; yoklayabildiğim kadarıyla herhangi bir kırık veya açık yaram yoktu. İç kanama ihtimalini düşündürecek bir bulantı, uyuşma ve bilinç kayması da hissetmiyordum. Elimden gelen tek şey kıpırdamadan beklemekti. Sonunda yüzüme ışık tuttular; korkmamamı, beni sedyeye
alacaklarını söylediler. Artık emindim; yaşadığım her şey gerçekti. Erkan’ın trende yemek yerken söyledikleri de…

***




Sekiz gün hastanede yattım. Ufak tefek ezilmeler dışında önemli bir şey yoktu. Biraz fizik tedaviyle, bu kötü anıyı hiçbir iz kalmadan atlatacaktım. Erkan benim kadar şanslı değildi; bir süre komada kaldığını öğrendim. Beyin travması geçirdiğini ve vücudunda ciddi kırıklar olduğunu söylediler.
Ayağa kalkınca gidip kendi gözümle de gördüm. Hayati tehlikeyi atlatmıştı; ölmeyecekti. Ama, her yanı sarılı, vücudu askıda, öylece yatıyordu.

“Nasılsın Erkan?”
“Geldiğine sevindim.”
Sadece sol elinin parmaklarını oynatabiliyordu.
“Ucuz atlattık…”
“Her şey için üzgünüm Volkan.”
“Ben de… Şu anda sağlığın her şeyden önemli.”

Yerine göz diktiği hocası, bizzat ilgileniyordu. Ama hocanın bana söylediğine göre, belden aşağısı büyük bir ihtimalle artık tutmayacaktı. Kendime itiraf etmekte zorlansam da, onun için hiçbir zaman gerektiği kadar üzülmedim. Bunun için elimde yeterli nedenim olduğuna inandırdım kendimi. Ayrıca o askıların arasında çarmıha gerilmiş yatan, ben de olabilirdim.

“Belimden bir kez daha girecekler.”
“Biliyorum Erkan, Hulusi Hoca gerekeni yapıyor; baksana herkesi başına nöbetçi dikmiş.
Merak etme; her şey yoluna girecek. Hadi, ben yine uğrarım…”

Yalandı; bir daha hayatım boyunca onu görmedim. Ayrıca Erkan’ı o durumda yatağında terk eden, sadece ben değildim… Gerçek öykü kahramanlarının kendi işlerini tesadüflere bırakmamaları gerektiğini biliyorum. Ama benim, başkasının hayatını çalıp sonra ‘Beni Affet…’ diye Tanrı’ya dua edecek cesaretim, -Kırmızı Lokomotiften sonra- hiçbir zaman olmadı.
Başıma gelen bu kazaya rağmen dedim ya, çocukluğumdan beri ben hep trenleri sevdim.

HAKAN İŞCEN




Yeni şehir Yeni sanat ve şiir..// Şenol Erdoğan



1874 yıllarıydı; her zaman diliminde olduğu gibi o zamanda da “akademi”den pek hazzetmeyen üreten insanların “aykırı” “başkaldıran” vs. üretkilerinin varlığı söz konusuydu.

Alexandre Cabanel, William-Adolphe Bouguereau gibi ressamların karşısına Degas, Renoir, Monet gibileri dikildiği vakit “akademi”-k resim tarihinde bir kez daha sarsılmıştı.

Empresyonist, akademik ressamların tüm bilinen kurallarından uzak, çerçevenin dışında olmayı bocalamadan becerebilmişti. Bu yan anlamda fosilleşmiş bir takım Rönesans kaidelerinin de ayaklar altına alınmasıydı da.

Sanat –dalları- zamanın akışında bir virüsün bedeni zapt etmesi gibi etkenlerce çevrelenirler ve bir rutinin içresinde dönenirler. Sonrasında ise kendisi, ‘40larda nasıl ki ‘20lerde Fransa’da can bulan avant-garde sinema anlayışı New York’a taşınıp kanını tazeledi ve yönünü-yolunu buldu ve ileride Transgression’dan Schizoid’e birçok “underground” türün üremesine sebep olduysa ‘874de tuvalleri atelyelerin esaretinden kurtaranlar ve ışığın gerçeğiyle yüz yüze gelenler de empresyonistlerdi.

Empresyonizm kendi kabına kapatılmamalıdır, zaten konu edilen kendisi değil ortaya koyduğu değişim ve güçtür ki kendileri optiğe bakış klişelerini de ortadan kaldırmak gibi anımsanması gereken bir hareket yapmışlardı.

“Teknik gelişmenin hızına yetişmeye çalışmak ya da yetişmek gözün önemini nereye doğru götürmüştür” sorusuna artı ya da eksi çok yerden yaklaşılabilir. Vertov’un göze atfettiği anti-ontolojik zayıflık ve vizörün diyalektik kutsanışı kendi içindeki sözde devrimini nereye vardırmıştır tartışılır.

Videonun devingen sanat üretilerine kazandırdığı “sanatsal ve ekonomik” katkıları düşünürken bir yandan da fotografa photoshop markasınca yapılan –legal- kapitalist tecavüzün de tartışılması gerekir, kadının inandığı kendi çirkinliğini kozmetik şirketlerinin renkli saç boyaları ile gidermeleri ve sanal ego pornografisinin web merkezlerinde aynı egosal çirkinlik inancını kendi bedensel suretinin sanal imajıyla oynayarak güçlendirmesi de sanatın sosyo-psikolojik sahası olarak incelenmelidir de.

Pekiyi bunların empresyonizm ile ne ilgisi vardır, yoktur, ilgi kurma çabası da yoktur zaten. Aslolan, içi boşaltılmış yüceltiler çağında sözde değerlerin gerçeğine yönelik kıvılcımlar üretmek ve zamansal çizgide “geçmiş”te kalan özlü sanat üretkilerinin içine bugün çok farklı bir donanımla bakıp onu kendimiz için kendi cümlelerimizle ŞİMDİ ile yeniden ortaya koymaktır.

Varolanı olduğu gibi kabul etmek pasifliğinde bulunmamak sadece sanatı başka yerlere götüren ve yeniliklerin doğmasına sebep olan bir gerçek değildir, antropolojik bir açıyla kucaklanması gereken bu gerçek yaşamın içinde bir anlamda da sorgucu yapısıyla dolaşıp durmada ve gerçek yerine “gerçek”i ortaya koymaktadır. Bugünün sokak sanatçılarının kaçı bunun farkında olarak kendilerine zorla sunulan gözde gerçeği kendi görmek istedikleri gerçekle değiştirdiğinin farkındadır- bu tartışılır.

Yeniliklerden ya da yenilikçi tavırlardan bahsetmek ve yeni bir yol aramak artık anlamını –bir anlamda- yitirmiştir. Bir sanat nesnesi üretme aracı olarak politik bir gücü de elinde tutan FOTOKOPİ MAKİNA sının açılımını yapamamak insanların düşüklüğüdür. An her an yeniliklerin doğum ağzıdır. Fotokopi makinesi ya da web page’ler tüm bunlar artık aşkın bir biçimde yazılması gereken yeni yeniliklerin zamansızlık gerçeğidir.
Varolan tümün birbiriyle olan zincirsel ilişkisi görmezden gelindiğinde şimdi ile bir anlam kopması yaşanacağı düşüncesinin yadsınamazlığı doğal olarak usumda beni duvarı kendince yeniden yaratan sokak ressamını alıp Gauguin ve de Van Gogh’un yanına götürür, götürmez ise ve bu “yeni çocuklar” gitmez ise işte o zaman gerçek bir sorun vardır. Bu bir körlüktür de. Entelektüel bir zavallılık.
Gauguin nasıl ki rengin ve çizginin başkalaşımsallaştığı noktada bir yaratıcı ise fovizm’den kübizm’e artık ilinti noktaları aşkınlaştırılmalıdır.
Web, punk, pop, porno, politik, anarşi, art.. –vd- yeni bir sunumun yeniden biçimlendirilmişlikleri olarak eski ile olan özünü de yitirmeden ortaya konulmalıdır. Hakim Bey’in tradisyonellerden heterodokslara, Japon dikey kaligrafiden Arap yatay kaligrafiye, politik ve sanatın yeniden kişisel bir izlenimcilikle üretilip sunulduğu dünyasına bakmak dahi entelektüel açlığın ve düşüklüğün ibresini ve yeni yönelimlerin bir nevi şablonunu gözler önüne serecektir.

Neden sanatından önce kendisinin sanatını yaratabilen güce sahip bir Gauguin’e başka bir gözle bakılmaz ki,
benim çizdiğim: her şeyden önce bir gezgin, içinin bir yerlerinde şimdiki zaman hobosunun taşıdığı o modern sonrasından varolmanın entelektüel acısı var, topraktan ayrı tutulan birinin acısı ya da göçebenin bir toplu konuda yerleştirilmesi denli bir acı bu hissettiğim -onda..

Rumi’den İbn Arabi’ye dek uhrevi sanatın soyut temsilcileri “gitmek” ile can bulmak, “durmak” ile kokmak arasında ortaya dikey bağlantılar da sunmuşlardı. Tıpkı öğrencinin sınıfa, sanatçının atelyeye tıkılmasının hapishane yapısının yıkılıp başka bir özgür ışığın tuvale yansıdığı noktanın doğması ve ruhun, bedenle yürüyüp gitmesi noktasında aynı zamanda kadim düşman modernizmde yatmaktadır.
Sanatın ve kollarının doğum noktalarında yatan ve görmezden gelinen gerçeklerdir bunlar, bir tuvale bakarken bir şehrin sosyolojisini ya da kişinin geliştirdiği psikocografik açılımını okuyamamaktır.
Gauguin’i Panama’da görürüz, Tahiti’de (Maya Deren’in kaçıp gittiği yerde) ya da Markiz adalarında… ‘Medeniyet’i siktir ediş –ya da kibarca yok sayış- post-endüstriyel çocukların cyber-punk evreninde şehirde de mutasyon ve “yeni” olarak varolabiliyor ama, kendi iç kaçışları MADMAX’in sanatını ve direnişini yaratıyor,
şehir ütopyaları değil, minimal –real- gettolar kuruyorlar kendilerine ve savaşıyorlar.
Zira kaçmak denli kalıp savaşmak ve otonomlar yaratmak da sanatın göbeğinde yatanlıklardan biridir elbette. Herkes savaş baltalarının biçimini kendisi seçebilir.
Ve “sanatın yeni çocukları” bir şeyi fark etti, ne dışarısının izlenimi ne de için dışa vurumu, onla için duvarlar var, nesnel olarak yerinde kalması gereken içsel olarak üzerlerine çalışarak soyut yıkıma uğratacakları –ve uğrattıkları- duvarlar.

Gözlerim yeni primitiflerin yaratıldığına şahitse dilim de zamanımızın primitif sanatından Cins’in “şehir mutasyonları”ndan bahsetmelidir. Gayrı resmi sanatın resmÎ olmayan tarih defteri bir şekilde tutulmalıdır. Zamana karşı bir tavır mı, evet, ya da kimince dine ve dinsel siyaset pisliğine bir tavır, evet,
ve sayılabilecek yüzlerce şey hala bugün modernizm ve takıları halindeki formatlarıyla önümüzde, aslında aynı şeyle savaşılıyor, duyarlı üreticiler aynı şeyin savaşını veriyorlar zamanın içinde.
Şehrin “yeni etno-grafik yapısı”nın varlığı görmezden geliniyorsa –ki bu yeni mimarinin başkalaşımsallaşmış kollarının da hakarete uğramasıdır- bunun altında sadece siyaset ve sanat siyaseti yatar. Ya da sözde sanat kurumlarınca bu fark ediş nesneye paraya yani galeri ya da “insiyatif”e dönüştürülür.
Kurban olarak sanat.
Şehrin yeni etnografik kimliği/yapısı –tıpkı müzikal yeni süreçler-i gibi: ki bu noktada müziğini deneysel ile politiğin çiftleştiği bir ‘alanda’ icra eden ve net bir farkı bir başkalaşımı ortaya koyan DDR –Doğu Almanya-‘yi örnek alabiliriz – bu yapının cyber-punk çocuklarının sürüngenlerinin artıkçılarının berduşlarının kaybetmişlerinin estetik-cihad ve yeni gerçeğin tüm üretkileriyle de iç içedir.
Şehrin içinde nasıl bir okyanus yaratılır sorusunun cevabını farklı bir okumayla T.A.Z’da görmenin mümkünlüğünün yanı sıra zamanımızın somut ve sanal gerçek alternatif gruplaşma ve kişilerine de bakmak gerekir.
Nasıl ki primitistler vardığı noktada söz konusu olan nesne-ler sadece cisimleriyle değil üzerlerine yüklenen ritüelsel anlamla da sanatı ve algısını, sözde gerçekliği-ni değiştiriyorlardı, dada nesneleri bundan çok uzak bir yerde durmaz iken başkalaşımsal açının bir ucuna da pop sanatın nesnelerini koyabilir, günümüz sokak enstalasyonunu, nesne poetizmini, şablonları ve nesnelere müdahaleleri bu “ağ”ın bir başka ucuna iliştirebiliriz.
Nasıl ki primitist tavır aynı zamanda zenginlerin sanat zihniyetine sokulan bir çomak sayılabilirse, günümüzde gerçek yeraltı sanatçıları; güncel sanat acentesi ve bienal tüccarlarının ve sözde alter-natif sanat ortamlarının çomak sokucularıdır. Tıpkı şimdinin yeni şairlerinin ortaya attığı güçlü ve durdurulamaz ‘sound’un şiir patronlarına verdiği rahatsızlık gibi.
Fovizmin kendi içinde varoluşu ve nasıl ki “bir sanat akımı gibi durmayışı” söz konusuysa ve bu söze konu olan şey dahilinde klasik, ve bir anlamda –artık- klişe olanın yarattığı bunaltıcı havayı dağıtıp atıyorsa, sanatın deneyselinin vs’sinin alınıp-satıldığı bu zamanlarda, videonun sözde karşı-sanat’çılarının elinde kapital bir nesne boku olduğu bu zavallı zamanlarda şehrin yeni çocuklarının fovizminden bahsetmek gerek. Bir yandan güncel sanat ve holding destekli rantları, diğer taraftan gidişata dur deme hevesinde kraldan da kralcı inisiyatif düşüklüğü, gösteri toplumu diye haykıran “yeni kapitalist” gölge tiyatrocular –ki post sitüasyonizmin adı dahi yok olan bu coğrafyada onun bile ekmeğini yemeyi düşünenler var-, merkez basına küfreden ve de öyle yaparmışı oynayan ama orda olamadığı için içi içini yiyen biçareler, bienallerle karşı olup da karşı olmasının tek nedeni içeri girememeleri olan insancıklar vd. arasında “sanat olmayan sanat”ın, “kimse için çalışmayan çocuklar”ın ortaya koyduğu şey bir şehir sanatı fovizmidir. Ki; kendi dilbilgisi kurallarından, demeçlerinin argoluğuna, umursamayan yaşam tavırlarıyla bezeli yarınsız değil şimdisiz yaşamlarına, sertliklerine ve tekliklerine, yazdıkları şiirlerin yeni ve kendine özgülüğüne ve kendilerine bir sıfat koymayışlarına dek…

Sanat tarihinin geçmiş sayfalarına baktığımızda nasıl ki Die Brücke Sanatçılarının “eklektik” varoluşunu –bir araya gelip yeni bir çatı altında toplanmak adına- ortaya koyduğunu görüyorsak, imajlara boğulan ve ucuzlayan sanatın şimdisinde tüm sahteliğinden arınmış üreten insanların bir araya gelmesi ve ister yeraltı ister öteki ister artık bu pirime dönmüş isimlerin ötesinde bir başka takı ile isimsiz, bir şekilde yeni sanatı bir portal dahilinde toplaması gerekir, bu aynı zamanda bu yeni sanatın kendi tarzına uygun biçimde kaydının tutulması, neşredilmesi, işlerinin sergilenmesi, filmlerinin gösterilmesi -vd- demektir.

Neden ahşap baskı sanatının kaybolmuşluğundan bahsedelim ki, neden sokakları “duvar baskıları”yla bezeyen ve sosyal-politik yapıya da ciddi ciddi dokunarak şehrin sanatçılarını basit ve sözde önemsemelerin ötesinde el üstünde tutmayalım.
Duvarlar boyu şiir yazıyor yeni kentin yeni çocukları ve siz okuma yazma bilmiyorsunuz! Yeninin cahilleri!

Nedense –ki nedeni aslında bariz ortadadır- insanlar gidişatın ilerisinde/ötesinde, “başka” şeyleri açığa çıkarmış –ortay koymuş insanları –alan ne olursa olsun- ya görmezden gelmiş/gelmeye çalışmış ya da bir şekilde “ayağını kaydırmış”, kaydırmayı denemiştir. Nasıl ki yukarıda bir başka görme-okuma biçimi olarak Hakim Bey’in adı geçtiyse net olarak Levent Şentürk ve Enis Batur’a da bağlayabilirim.. aynı şekilde, teori üretmeyen ama tüm usunu sanatına, sanatıyla kusan “sahne” ismiyle Cins ve yaptığı-oluşturmaya devam ettiği her türlü çaba ile Rafet Arslan bu ÖNEMLİ listenin içinde üst sıralardadır.

Yeni zamanın yeni şehrin yeni sanatçısı varolan sistemin kültür sevici şair yazar sanatçılarının yarattığı asırlık çürümüşlükle ve cehaletle –deleuze’ü yuttuğunu iddia eden insanların bilgi tekelciliği gibi-, odaklı “kültür-faşist” basının küçük satılmışlıklarıyla da kavga ederken sanatını farklı bir koluyla icra etmiş olacak ve şiirini cumhuriyetin en sert anıtı olarak şimdiki zaman kaidesine saplayacaktır.

Artık bugün, mimariyi videoyla, ontolojik açılımları sanat ve politikle bağlantılayabilen teorik ve pratik zamanlardır ve bu diğer ortam kördür! Artık yeni tanımlamalar ve cümle kurumlar, an be an varolan, gerekirse temsilcisinden hariç bir başına kalan sanat kolları zamanıdır. Hiçbir şey hiçbir kimsenin tekelinde değildir ve her şey herkesçe yapılabilir olandır. Tek gereken pratikte ve teoride içi boş olmayan akademi dışı otodidakt yetkinliktir. Sanat olarak yaftalan şeyin özü kültürün içinde yapılan eklektik yolculukta transandantal varımdır. Sistem diye adlandırılanın üretkisi mekanik sanatçılar –ki onlar zanaat özüne hiç nail olamamışlardır-, yazarlar, şairler ve diğerleri çoktandır ASILMALIDIR! Onların sözde ardınca giden: takipçi okur, öğrenci ise İKİ KERE ASILMALIDIR!
Tarih boyunca duyduğumuz gerçek seslenişlere kulak değil anlam vermeliyiz, yeniyi ve yepyeniyi ortaya koymak adına yapılması gereken yegane şey BESLENMEKtir. İçi boş devletin ve okulların ya da BANKA OKULLARının, öğrencilerine verebilecek hiçbir şeyi yoktur. Ailesinin, devletinin ya da hacklenmiş usunun kölesi olan öğrenci ilkin bir gerilla olmalıdır ki sanatın, edebiyatın kutlu yolunda sayılan halkalardan örülü zincirden ilelebet kurtulsun! Sanatçı, önce sistemlerle çarpışan gerilladır, mastürbatör bir bohem bok değil! Kurumsallaşmanın özüne balta vuran geçmişin isimleri bizim geleceğe çok sert dokunabilip onu değiştirebilmemiz için kullanılabilecek potansiyel güçtür.
Entelektüel ve politik olarak hür olamayan insanın özgür bir sanattan bahsetmesi mümkün değildir. Nihayet bugün sokaklara inen “sanat-sabotaj”dır ve verilen bir kavgadır! Nasıl yorumlanırsa yorumlansın ya da yetkin bir biçimde yorumlanamasın sanat, sabotaj, şiir ve çok şey tabansızda olsa bir “yeni”yi başlattı ve bu dağınıklık yerini yakın gelecekte daha fazlasına bırakacak…

Hitler Almanya’da ’37 senesinde ne yaptıysa şimdi kabul görmüş politik doğrular ve onların uzuvlarınca aktif ve pasif olarak yapılan başka bir şey değildir.
-ki bu farklı bir şekilde amerikan soyut dışa vurumculuğunun da başına politik olarak getirilmiştir. “ulusçu” bir sanat, “toprakçı”, “ümmetçi” bir sanat olamayacağını dahi söylemek anlamsızdır lakin fosilleşmenin yaşandığı ortam bu soyu tükenmesi gereken zihinlerin çoğunlukta olması entelektüel bir ekolojik felakettir.
Nasıl ki sözde en büyük ve kutlu olan Yunan sanatının –heykelin mesel- “şaşaasına” çatlak ses çıkabildi, ve 900 başlarında nihayet bir iki sanatçı çıkıp Yunan sanatını sevmediğini bağırdı,kustu yüzyıllarca sürmüş faşist sanat hakimiyetlerine, tekele ve sözde alternatif sanatçı ve destekçilerine şimdi aynı şekilde saldırılmalı.

Müzelerin yerini sanat platformlarının aldığı zamanlarda geçmişimizin müze yakan ve yağmalayan bilinciyle iletişim kurmamızın yegane yolu zamanın sözde inisiyatif ve platformlarını form olarak ortadan kaldırmak açık bir terörizm yaratmaktır. Burada molotofun haklı sanatından bahsedilebilir. Molotofun şiirini yazan çocukların seslerini ceplerimizde taşıyoruz biz sapanlarımıza taş diye. Bu nesnelerin soyut değil somut uçuşkanlığıdır ve an dahilinde sanattır! Bu anarşist ve geçici bir mimarinin varkılındığı noktadır. Spontan anti-art mimari. Bombalamak yeni formları açığa çıkaracaktır.

Mesele yeni bir Cabaret Voltaire yaratamamak değildir elbette, bu ihtiyaçta değildir zaten. Mesele ussuzların ve kültür açlığı çekenlerin, düşüklerin kestiremediği bir köşede habitatında pasif ama güçlü yaşamına devam etmektir, şehrin duvarlarında yatan dada-african primitif sanat nesneleri yeni şehrin içinde apokaliptik bir okyanus yaratmıştır ve salt kimya kokmaktadır.

1915’de sanat, manifestolarıyla sol kanat üzerinde hareketlenip savaşa karşı bir hareket başlatıyorken, şimdinin sanatının ve sanatçısının Ortadoğu ya da başka bir coğrafyada bir duyarsızlık geliştirdiğinden nasıl ki bahsedebilirsek, yeni sanatın üreticilerinin nerede durduğunu da çok net görebiliriz.

Duvarlara, adı bilinmedik sanat istasyonlarına yazılan yeni sanatın manifestosu kelimeler değildir belki de! En azında biz şiiri başka dillerin kelimeleriyle yazıyor ve okuyoruz hem de görebilene.

Şiir öldü yaşasın yeni şiir!
Fırça öldü yaşasın sprey!

Şenol Erdoğan


Siyah Süt..// Enis Batur





İki komşu ağacın arasına ben germiştim
bu sessizlik ağını: Çıkıp siz bozdunuz onu,
çıkageldiniz, kimbilir hangi dürtü,
hangi postaneden gönderdiniz kimbilir-önümde
duruyor, bir tek elyazınızla imzalı, bir tek benim
sökebileceğim bir anlamı: Rothko'nun
1957 tarihli "isimsiz" resmi: Kırmızı, turuncu,
siyah ve dibe vurmuş kan. Şair ölmüş, yanmış
canımız. benim susuşumla birleşmiş ola ki
acı, ağrı, renk ve gene kan: Durmuş herşey,
korkmuşsunuz herşeyden fazlası durmadan
bozulmalı ikimizin arasındaki susku andı,
Hayatı kaplayan sessizlik bir biçimde Şiiri
kaplayandan ayrılmalı. Değiştirebilir mi
sırasını olup biteceklerin bir ölüm: Çözüyorum
kurduğum ağı, birikmiş içimde size duyduğum
hasretin siyah sütü-yürüyeceğim, yürüyorum.

Şiir: Enis Batur


'Gidip de dönemeyen oldu bir gün..'// Hamuş



“Ne olur saklayın beni bir volkana!”

Süha Tuğtepe için…

“Bir acı çocuğum işte,
Gözünüzün önünde.
Halini bilmeyen;
Geleceğini, geçmişini,
Vahşetle kuşattığınız,
Bir acı çocuğum işte…
Yakın durdukça içime,
durmadan iteliyor beni bir dilemma,
kardeşliğin
sınıfsızlığın
sevginin ağzına..” –Süha Tuğtepe

Kalın duvarların ardındaki çığlıkları hiç duymayanlar, sağır ve dilsizlere şarkı söyleyemeyen bedenler ve evinin anahtarını bir gece vakti denize atamayanlar.. Yürüyen merdivenlerde ömür tüketenler, akçeyi en parlak nesne olarak görenler, anahtarı huzurun şifresi olarak algılayanlar, sürekli bozuğunuz var mı diye soranlar, sadece “yasak” diyenler, otoriteye meydan okuyamayanlar, kürdilihicazkar faslına bigane olanlar, “ağır zaman zamanı şimdi” diyene dil çıkartanlar, evinden uzaklara kovulanı anlamayanlar, pis tarihi bilmeyenler, durmadan saat soranlar, saatlerine bakanlar, yüce sanat kimin içindir diyerek araştıranlar, yerin altına küsenler, insanın insana uyguladığı vahşetten üşümeyenler.. su, rüzgar ve toprakla dost olmayanlar, gidenin peşinden koşanlar, gelene hep sırt çevirenler, yoz kültürün zemininde büyüyenler, bir satırın hesabını tutamayanlar ama birçok gereksiz şeye tutunanlar, “değmesin mabedimin dekoltesine” diyenler, bir kültür mozaiğinin parçalanışına hep gülenler, dizleri çaresizliğin üstüne hiç düşmeyenler, içlerindeki güzeli bilmeyenler... işte onlar “bu çocuğu” olduğu gibi algılamakta hep zorluk çekerler…
Kim söylerse, kim yazarsa ki “onu iyi anladım, iyi algıladım”, söylenenini, yazılanı ancak o yer altı sularının bir küçük parçası olarak kabul ederim. Çünkü şiiri için, tıpkı öykülerindeki gibi kısa sayılacak ömrünü ve o şiire-öykülere yaraşacak ve ağır bedellere dönüşecek yanıtlarla bilinçlice sarılan mürekkep nehirlerin sayısı çok azdır edebiyat ortamımızda.
Onun gibi bir “dost” için böyle acının en derin girdabından seslenmek benim için hiç kolay değil, ama yazmasam delireceğim…
Onu (tedavi için tekrar Almanya’ya geri dönmeden) son kez gördüğümde içimde garip bir duygu vardı, tedirginliğini, eridiğini görmek öldürücü bir duyguydu.. son kez Teşvikiye pasajında bir çay ocağının taburelerine oturduk ve bütün o uzun yılları, coşkulu yılları, kitap tezgahını açtığı soğuk kış günlerini, kitapları, şiirleri, anıları çevirdik, çevirdikçe yine eskisi gibi delice projeler aklımızın bir ucundan girip öteki ucundan kaçışıyordu.
-“bir kitap dergisi çıkartalım” diyordu, “kitap dünyasına güncelin geçici, uçucu sis tabakasından değil, daha farklı merceklerden yaklaşarak yapmalıyız” diyordu. Uzun yılların verdiği dil aşinalığına güvenerek tam olarak ne yapmak istediğini kurcalamaya başladım, başlamam iyi oldu, çantasından çıkarttığı dosyalar arasından çekip çıkarttığı bir örnek dosyayı önüme koydu.
-“al, sende kalsın” dedi.(sanırım bu dosyanın bir ikinci örneği yok, kimseye de verdiğini sanmıyorum).
Sonra en son yazdığı ve dosyasına aldığı şiirini okudu(Süha’nın bana bıraktığı emanet dosyalarda iki adet yayınlanmamış şiir kitabı var: fosil ve derya), bu alışkanlığı 1988 yılından beri hiç kesintiye uğratmadan sürdürdü, yeni yazdığı bir şiirini onun sesinden dinlemek , “dur olmadı” diyerek tekrar okumak başka bir güzellikti..sonra o Süha’ya özgü vurgu biçimiyle her sohbeti “anladın mı” sorusuyla süslemesi ve ardından o hınzır gülücüğünü patlatması sanırım hiçbir dostunun unutabileceği şeyler değil. Süha’nın son şiirinde(en doğrusu son şiirlerindeki bir dosyada) sadece “Su” var!
Birçok şairden “su” dünyasının kapılarını aralatan bir yığın şiir okudum, aralarında çok iyi olanlar var, Süha’nın anlattığı “su” bir kültür havzasının olmazsa olmazı olarak çıkar karşımıza, ayak bastığı toprakların tarih ve kültür mirasına,zengin birikimine, kendini saklayan, iten öğelere özenle yaklaşır ve adeta İranlı şair Sohrab Sepehri gibi kulaklarımıza şunu fısıldar: ”suyu bulandırmayalım” ve bunu öyle bir şair vurgular ki bütün ömrü bulanık sularda geçti, hayatının hangi deminde bir çiy damlasının huzur anına tutundu diye bir soruya verilecek yanıtım hiç yok.

İşte o uzun son şiirinden kısa bir bölüm:
“…
Su gönüldür
Akar hep aynı olmayan kıyılara.
Aynı olmayan hal ve ahvaldir.

Su öper!
Su sever!
Akarına denk düşürürse
Su aşktır;
Ferhatsız, dağsız, çölsüz, Leylasız…

Molekül molekülü
Molekül olduğu için sever orada!
Amip
Sakınmadan, kıskanmadan
Verip yarısını
Doğuruverir öbür yarısını.

Amip aşktır!
Molekül sevda!
Yüzer su içinde su gibi zerreler!
İçimde yüzer milyarlarca yelkenli
Açar beni enginlere!
Hücrelerimi serdiğimde deryaya
Çözer beni su, su gibi.

Toprakta insan yaşar
Hayvan yaşar.
Ağuludur,
Acıdır tadı…

Suda yalnızca canlılar bulunur.” –Süha Tuğtepe


Onun hakkında yazacağım, anlatacaklarımın sınırlarını “şu an” ben bile bilmiyorum, belki bir gün bu göç acısı içimizde az biraz dinerse tekrar onun için kaleme sarılırız… şimdilik dostum Sur’un onun hakkında sarf ettiği “şiirimizin vicdan sızıntısı” tanımına yüreğimi basacağım, onun “yalnızlığı, gurbeti” şiirini besleyen en muhkem kalesiydi, “toz küreğinde” bırakmıştı huzuru, evet: “şiirimizin vicdan sızıntısı” ifadesi Süha’yı tanımlayabilecek en özlü ifadelerdendir ne eksik ne fazla.. Ülkemizin yer altı edebiyatının aslında pek bilinmeyen bu oldukça aykırı kalemi giderayak (hastaneye yatırılmadan bir-iki gün önce)bana bir vasiyette bulundu, ben ancak o vasiyetin yerine getirtilmesinden sorumluyum.
İstanbul’daki son görüşmelerimizin birinde nerdeyse yayınlanmasını istediği dosyaların son halini derli toplu dosyalar biçiminde bana bıraktı…O günü ve bir şairin heybesindeki yükü emanet olarak almak “korkuyu beklemek” sonra yerine getirmek öldürücü çok acıklı bir duygudur dostlar… “bana bir şey olursa, tümünü Enis Batur’a teslim etmeni rica ediyorum, son kez o okusun, gerekirse birlikte karar verin” dedi ve “derin, duru” bir uykuya daldı…Enis Batur’u çok sevdiğini biliyordum, ama tüm terekesinin ona teslim edilmesi meselesinde şunu da kavradım, o sevgiyi büyüten başka bir şeymiş, o da ona karşı içinde beslediği “tam ve eksiksiz bir güven duygusu”idi…
Ondan miras olarak elimde bulunan bir öyküler toplamı kitabı(Ben Ziya), Kitap Yazıları(yukarıda sözünü ettiğim müthiş bir dosya), yayınlanmamış bir şiir dosyası(Derya), Deutschturkland adlı anlatısı, Eskiji adlı öyküler toplamı, Fosil adlı şiir dosyası(yayınlanmamış), Haliç’in Halleri kitabı, Beyoğlunda Gezersin kitabı(baskıya hazır), ve Nişantaşı kitabının ikinci baskısı için nihai dosyası, tümünü uygun fırsatta vasiyeti gereği (sözel olarak Almanya’dan direkt bana bildirerek) sevgili Enis Batur’a teslim edeceğim. Enis Batur’la konuştum, o da çok üzgündü, Paris dönüşü dosyaları kendinse teslim edeceğim..
Süha’ya Enis Beyin şu sıralar Paris’te olduğunu söyledim, güldü ve: “elbet ki İstanbul’a dönecek” dedi, “evet” dedim, “Enis Batur’un da danışmanlığını tercih ederim, mutlaka ona ulaştır tüm dosyaları” dedi ve o meşhur vurgusunu yaptı: “anladın mı?”
İlk kez “oracıkta” ve içimden kan ağlayarak yanıtladım onun o meşhur “anladın mı” sorusunu:
-“anladım, anladım ”!
sonra Cemal Süreyya’yı anımsattım ona, ve içinde barındırdığı o “güç-kuvvet”in ona her zamankinden daha fazla gerekli olduğunu konuştuk.. bu konuşmadan bir gün sonra artık ona ulaşamadım ta ki 24 Haziran sabahı(04:15) o canhıraş haber ulaştı hepimize..
hani onca iş yapacaktık, onca proje, onca düş…düşüşler planlamıştık seninle?!..
Nereye gittin Süha? (artık cep telefonundan da, telefon rehberinden de nefret etmeye başladım: ”aradığınız kişiye ulaşılmayacak”…)
Sevgili eşi Sevinç hanıma, ailesine sabırlar diliyorum, tüm kitaplarının telif hakkının yarısını lösemili çocuklara bağışlamış, yayın sözleşmeleri sadece eşiyle yapılabilir.

Ben şimdi bugün o anahtarını denize fırlatıp attığın ve içeriye o küçücük pencereden girip çıktığın kitap kokulu evinin önünde olacağım, tek başıma ve haykıracağım tıpkı senin Niko Amca’ya haykırdığın gibi…
-“Seni çok özledim Niko Amcaaa”..

demiştin:
(
gidip de dönemeyen oldu bir gün)
inanmamıştım...

Özlemle
dostun;

Hamuş


Şair Süha Tuğtepe'yi kaybettik...


Şair Süha Tuğtepe'yi tedavi gördüğü Almanya'nın-Hannover kentinde
kaybettik, Acımız çok büyüktür..
"Süha Tuğtepe" şiirimizin "vicdan sızıntısı" idi..
En verimli döneminde bu güzel insanı, dostu, harika kalemi kaybetmenin ağır matemi yüreğimizi kanatıyor...
en son konuşmamızda "durum ağır" demiştin, gel de "bağışlayın beni, bağışlayın beni..arınmak kolay değil bu ülkede" dediğin yerde arındır sözcüklerimizi, kalbimize, her zerremize çöken
derin hüznü...
İşte: Seyrekzamanlardasın artık...
"minderinle" değil, sonsuzlukla konuş şimdi...açılmamış kalemlerin, kanatların, ve sen: su kıyısına iner mi bir daha düşlerin?
inersen kalbimizi tıkla..oradasın daima...

defterin....




Bütün yarım aşklarıma:

Seyrekzamanlarda gözüme tüten:

Arıza, hayırsız, haylaz bütün yarımemnun ünlemlerime:

Yerden yere vurdukça bir paspası,

odaları süpürdükçe:

İnadına müsvettelerimi toplayıp attıkça:

Arındırdınız bedenimi.

Kurtuldum her gece ayaklarınızı ısıtmaktan.

Koku, tırnak, kirpik dolu yatağımı,

silkeleyip serdim güneşe.

Kurtuldum inceceik, pembecik ellerinizden.

Enseleriniz...

Sadece enseleriniz kaldı gözlerimin hatırında.

Enseleriniziçokseviyorum...


Şiir: Süha Tuğtepe


Bar..// ULUS FATİH




İsmet Tarık’a

‘Onların ortasına bir kitap düşse kaçışacaklardı.’ Matta XII L

Bu öyküyü bana Raven anlattı. Geçenlerde Sky’ın yaş gününü kutlamak için bara gitmişler. Bar Taksim’deymiş. Anında araya girerek Raven, Sky neden böylesi adlar filân demeyin, bu çoktan bizim kusurumuz olmaktan çıktı, bir çılgınlığa dönüştü artık. Çocuklarımızın adını Hektor koyamıyoruz ama Salomon’u Süleyman, Abraham’ı İbrahim yapmaya üstümüze yok.

Bar Taksim’deymiş dedim de, Pera’ya yakın Tepebaşı’nda bir yerlerdeymiş. Ben avukatım, şimdilerde ise bir dandy, yani boşgezer. Bir zamanlar Tepebaşı barların, pavyonların ana durağı sayılırmış ama ülkemiz yasaları pek işlemediği için daha doğrusu yoksulları ezmenin büyücül bir yolu olduğu için, geçen yıllarda şöyle bir espri, bir deyim üretmişler; ‘Adalet Taberem barda, kanun Tepebaşı’nda…’
Eğretilemeyi hoşgörün, Adalet’ten kasıt, bir zamanların şehlâ gözlü şarkıcısı Adalet Pee tabi ki. Ben bu deyimi, Üsküdar’da yalnız yaşayan ve gecelerinde Beyoğlu’nun Merih’i ile Panayot’un meyhanesi arasında mekik dokuyan ve artık gönül bahtı, Hades’in tahtına kavuşmak gibi bir beceriyi de göstermiş avukat Tenal Soncan’dan duymuştum; hiç evlenmemiş ve yaşamı boyunca bir kazanova gibi, yalnız kadınlardan söz etmiş bir adamdı.
İşte Galata’ya komşu bu barda, Sky’ın arkadaş grubu yaş günü kutlaması için toplanasıymış. Burada bir kez de ben araya gireyim; bu hangi bar diye… Raven olayın etkisinden hâlâ kurtulamadığı için sanırım adını anımsayamıyor. Bar adlarını ‘Fırtınanın gözü’ gibi tuhaf metaforlara yol açtığı için çok severim. İmgelemimde mızıkcı mızıkacı, güllü gülleci bir düşleme yol açtıkları için.
Şaka yollu, birazda gülünçlük olsun diye bar adlarını saymaya başladım; Barbar, Zıbar, Cabbar, Hunbar, Cazbar, Rabbar sözümü keserek Rakbar diye düzeltti ve anımsadığını söyleyerek Barabar’mış orası dedi. Arşipel şivesinde beraber anlamına geliyormuş.

Bar köhne bir apartmanın bodrum katında bulunuyormuş, temeli taştan ahşap bir binaymış. Raven barın duvarlarının da taştan, tavanın ise barok süslerle bezeli kartonpiyerden, fovist ışıkların süzüldüğü derme çatma bir şey olduğunu söyledi, daha doğrusu olaydan sonra bu tür şeyler anımsayasıymış. Barda önceleri ortalık çok sakinmiş, gelen kalabalık doğu ezgileriyle dansediyor, Harikişna’yla sürüp giden bir ritimde, boynuzlu tanrı Shiva’nın kulları gibi dönerek, sadakat yemini edercesine de baş sallıyorlarmış.
Ama o gün ürküntü veren bir ayrıntıyı da sonradan öğrenmiş Raven, meğer kartonpiyerle gizlenmiş ahşap tavanın üstünde, terkedilmiş bir giriş katı varmış, pencere pervazları paçavralarla doldurulmuş, son derece döküntü, viraniyer bir katmış, tahtaların kurtlanmışlığından mı, miadının dolmuşluğundan mı bilinmez, çöktü çökecek bir ‘rigor mortis’ ölü gevrekliğine (kırılganlığına mı demeliydi) sahip bir katmış burası.

Barın bir köşesindeyse kabadayılık özenciyle tutuşan, yakası bağrı açık, devonyen egolu, semt çalkarası diyebileceğimiz kalabalıkça bir grup varmış, zaman zaman tartışma çıkarıyor, kimi zaman gürültüleri müziğe karışan kös sesini bile bastırıyormuş. Saat 3 sularına doğru ortalık hâlâ sakinmiş. Bazıları dansın çılgınlığına kapılıyor, isteyen ağzına bile götüremez hale geldiği içkiyle marleyleri süpürüyor, kimisi de loş ışıklı dumanın helezonik büyüsünde, Harun Reşit gibi arkalarda belirip cariyelerle cilveleşiyormuş.
Hasılı kızılderili çadırı gibi çığırış bağırış giderken, acayip bir forsun oluntusunda; açılıp saçılanlar, geyik bakışları sağa sola devinip boynunu tutamayanlar, kucaklara düşerek, omuzlara yaslananlar gırla gidiyormuş.

Alkol düşünceyi varsıllaştırır belki ama organizmayı duraksatır.

Öykünün bu kertesinde yazık ki unuttuğum bir orijini anımsatmak durumundayım. Kartonpiyerle süslü ahşap tavanın yaslandığı terkedilmiş katta nasılsa; bilginin sakinleştiriciliğiyle, düşüncenin hazzına kapılmış biri yaşarmış, adam ölmüş mü, yakınları tarafından götürülmüş mü bilinmez, birkaç parça eşyasının dışında; belki antipatiden, belki de görmezlikten gelerek, sürekli başucunda bulundurduğu, sayfaları Cortes’in yelkenlisi gibi savrulup kalmış, kapkara ciltli devasa bir kitabı da bırakıp gidesilermiş.

(Raven, çok sonra bu kitabın bir Kitz, yani dört kitabı birleştiren bir kitaplar kitabı olduğunun anlaşıldığını, savrulup kalan sayfada da bir Bizans meselinden söz edildiğini, o meseli aktarabileceğini söyledi, Pannonialı bir keşişin ağzından alınmış; ‘ Dar bir çatlaktan, içi buğday dolu bir sepete giren fare, çatlayıncaya kadar yer ama, artık o dar çatlaktan bir daha çıkamaz, çıkabilmesi için, yine eskisi gibi, aynı derecede aç ve cılız haline geri dönmesi gerekir…’ Bir paradoksmuş bu.)

İşte ne zaman ki müziğin gürültüsü, tahtaların gıcırtısıyla isterikleşen ölüm arzusuna ve insanların çığırtısıyla, kulakların ses körlüğüne yaklaşan acısına karışmış, aşkın bir desibelin selintisinde; azgın anaforun haykırışlarıyla kıyamet de o zaman kopmuş ve çöken tavan ve toz dumanla birlikte; devasa kara bir şey, yüzlerce kanatları olan, çağlar öncesi bir yaratık, uzaydan düşmüş biyonik bir canlı gibi, pistin ortasına bağırış ve çığırışlar, pervasızca kanat çırpışlar ve bir başka gezegenden gelen sayılmasız paraşütler gibi inivermiş.

Köşedeki ‘Tatavla’ grubunun körkütük biçimde birbirine girdiği, çılgınca dans edenlerin gemi almaz haykırışlarla kendinden geçtiği saatte, çöken tavandan peydah olan, bu dile gelmez yaratığın yol açtığı arbede de, çığlıklar biraz sonra, kapıdan tarafa umarsızca yığılmalara ve ardından da bilisizce haykırış ve kaçışmalarla; acı dolu iniltilere dönüvermiş.

Raven’in ‘2. Gregor Samsa Vakası’ diye adlandırdığı bu öngörülmez olayda, kolonlara basanlar, kargaşada düşüp kayanlar, paniğin katlanarak yükselmesine ve kalabalığın bilinçsizce birbiri üzerine yığılmasıyla; havasızlıktan ve tür dışı çeşitli darbelerden beklenmedik olaylara neden olmuşlar.
Resmi ağızların yalanlamadığına ve artık; söylentilerin de gerçek olduğuna bakılacak olursa, bu trajik ve acınç veren olayda, sonuç ne yazık ki; 2’si ağır, 11 yaralı olasıymış.

Sonraları düşen şey üzerine, tuhaf görgü tanıkları da çıkmış... Kimileri tavandan o gün bir kutsal kitabın (Levh¬¬¬¬¬-i Mahfuz) inerek, boş boğazlıkla dolu sefih yaşamlarının cezalandırıldığı savına katılırken, bazıları da bir gazaya işaret ederek, gece renginde kanatlı orduların hücumuna uğradıklarını ileri sürmüş.

Başka bir grup, tüm ışıkları gölgede bırakan kanatlarıyla o anda bir zümrüd-ü anka’nın içeri girdiğini, gene bir başkası; karanlıkta sayısız kanatlarıyla görkünç bir yarasa kolonisinin belirdiğini veya o gün düşen şeyin inatla yolunu şaşıran, kürklü bir kemirgen, belki de daha doğrusu; bir şehir sansarı olduğunu söylemiş.

En ilginç olasılıklardan biri de; o gün yaşamının ilk barına giden ve ama sağ salim kurtulan Fersan adında gençliğine yakın bir çocuktan gelmiş, loş ışıkta pistin ortasına kanatlar çırpar gibi düşen şeyin Sodome’dan arta kalan kanatlı bir at (boynuzlu Pegasus’u kastediyordur) ya da belki; Kaligula’nın utanmazca Kapitol’e senatör yapmaktan yüksünmediği Incinatus’un olabileceğine ilişkin yeminler ediyormuş (Tanığım ki gözleri de anlatırken hâlâ büyüyor). At düşerken inanın bir Vezüv yalazı gibi ıslık çalıyor, tüylü, Pompei’den kalmış bir hayvan gibi de soluk alıyordu diyor.
Bu sözleri yaşadığı travmanın bir sanrıya dönüşmesine işaret sayıyorum.

Düşen şeyin ilikleri donduran kızgın bir rüzgâra, yaydığı ışığın da diğer tüm ışıkların sölpüleşip solmasına neden olduğuna bakılacak olursa, bu tartışma sürüp gidecektir diyorum…

Raven, anlatısını bitirdiğinde bitkin ve sanki soluk soluğa kalmıştı. Okumasını bırakarak kitabı özenle kapattı ve sandalyesinden doğrulup; ne öyküymüş ama değil mi dedi. Kuşkusuz evet dedim; ne de olsa o gün yaralananlardan biri de bendim.



ULUS FATİH


MEZAR TAŞI İSTEMEM..// BRECHT



Mezar taşı istemem, ama
Dikerseniz bana bir tane
Dilerdim, yazılsın üstüne:
Öneriler yaptı.
Biz onayladık.
Kılardı böyle bir yazıt
Hepimizi saygın.

Şiir: Brecht
Çev. Yüksel Pazarkaya


Hişt, Hişt..// Sait Faik



Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım. Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı… Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı… O zaman mesele olurdu, işte. Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

- Hişt, dedi.

Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu bosunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

-Hişt hişt, dedi.

Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakmadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen. Hişt! Dedi yine.



Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana. Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi “hişt hişt” diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:

-Hişt hişt hişt, dedi.



Hani bazı kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırlamadığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir. Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.



Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur.İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum. Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankayaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden apdal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, apdal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim.bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.

Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

- Merhaba hemşerim, dedi.

- Ooo! Merhaba! Dedim..

Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt ,dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!

- Buyur beğim, dedi.

- Bir şey söylemedim, dedim.

Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı.çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.

- Hişt hişt,dedim

Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı

- Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.

- İyi değil, dedi

- Baklayı ne zaman keseceksin?

- Daha ister, dedi.

Nefes alır gibi “hişt” dedim.

Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

- Kuşlar olmalı, dedim.

- Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada kulağım ağırlaştı.

- Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…

- Yıkattın mı?

- Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.

- Çocuklar nasıl? Diye sordum.

- İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncunun macerasını ya…

- Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi allahaısmarladık!

- Haydi güle güle.

Biraz uzaklaşında:

- hişt hişt..

Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.

- Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.

- Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, sendene diye saklayayım, parasıyla değil mi?

- Sen değil misin hişt hişt diyen?

- Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?

Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!... Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…

- Hişt hişt..

- Hişt hişt..

- Hişt hişt..


Sait Faik


"Yazar Öyküyü düşünür"..// Çev. Hamid Farazande





Şehryar Mondani-pour, bildiğiniz gibi, İran'ın önde gelen Öykü yazarlarından biridir: Onunla yapılan bir söyleşinin ilk bölümünü (şimdilik), bir yandan bugünkü dünya sorunları, bir yandan da Öykü Anlatısı üzerindeki düşüncelerini içerdiği için, ve ben de onları önemli bulduğum için, Türkçe'ye çevirdim.

Saygılarımla,

Hamid Farazande

* * *

--Son öykü kitabınızda 11 Eylül olaylarını anlatı'nızın ana ekseni olarak
seçtiniz. Neden?


---Mondani-pour: Bizim aydın hareketimizin başat sorunu, kendini,
gerektiği kadar, dünya sakini görmemesi. Biz,kendimize, daha az dünyanın neresinde ve hangi ânında durduğumuzu soruyoruz. Bu sorumsuzluk, aslında olağan birşey, çünkü düşünce ve sanatın hiç bir alanında üretimde bir rol almıyoruz. Üretim şöyle dursun, iyi bir tüketici bile değiliz, oysa bir zamanlar kavram üretmekte söz sahibiydik. Bu arada, aramızdan biri ortaya çıkıp da bu tılsımı kırmaya yönelik en ufak birşey yaparsa, çevreden gelen, geri kalmışlığımıza, hakirliğimize tapanların lakırdıları, onları susturmak için hiç eksik olmuyor: Bize ne bütün bunlardan! gibi sözler, bilirsiniz...
Yanlış anlaşılmasın, Batıyla aramızdaki geniş uçurumu küçümsemek
istemiyorum, ama geri-kalmışlık, hakir kalmışlık ayininin de karşısındayım ben. Dolayısıyla 11 Eylül ( Ya da onların dediği gibi Nine-Eleven) -- ki postmodern dünyanın simgesi sayılıyor artık--- bizi de ilgilendirir, kanısındayım. Bu ilintinin analizi ve ondan
doğan vahşetin sonuçlarını da -mecburen- kitabın sonunda anlatmaya
çalıştım. Sözün kısası, biz, hepimiz, hedefi olduğumuz bu tür kıyımlara
bundan sonra sıkça şahit olacağız, oluyoruz da. Benim o gün öngördüklerim bugün maalesef vuku bulmakta. Belki de bundan sonra artık bir atom bombasını deneme sırasına yaklaşıyoruz. Şimdi bu yeni dünya düzeninin savunmasız hedefleri olarak bizler, elimizden birşey gelmiyorsa eğer, en azından geleceğimiz için kaygı duymamız gerekmiyor mu? En azından duyduğumuz korkuyu, hüznümüzü, itirazımızı dile getirmemiz gerekmiyor mu?-Allah aşkına, yok demeyin... Başımıza gelen ne varsa bu 'yok' dememizde saklı.Bugün artık bütün olayların biribiriyle ilintili olduğu anlaşılmıştır.

Şimdi o kitaba gelelim: Benim için orada herşeyden önce öykü anlatmak
önemliydi. Orada, o kasvet dolu ortamda, aşk konusunu deniyorum. 11 Eylül ile ilgili gördüğüm ilk görüntüler öylesine belleğimde kazındı ki, bir daha unutmam imkânsız: Siyah giysiler içinde bir adam, elleri, ayakları hiç çırpınmadan, ve muhtemelen sessizce kulelerin birinden atladı... O sıralar bir roman yazıyordum, ama bütün aklım bu adamdaydı. "Eden'in Salyangoz Kırıcısı"nı yazıncaya kadar. Rahatladım sanmıştım, meğerse bu bir ilk basamaktı. Bütün öykülerimi yazdığım bodrumumda her gece karabasanlar ve kâbusların eline esir düştüm. Bir tek yazmakla o büyüyü bozabildiğimi fark ettim. Yazmak ve yazmak. Her öyküden sonra rahatladım diyordum kendikendime, ama on iki tane olmayancaya kadar kâbuslarım beni bırakmadı... Uzun zamandır yazdıklarımı artık yayınlamayı düşünmüyorum, parmaklarımdaki güç varoldukça yazmak istiyorum sadece, o kadar. Bir tek bu iş benim derdime devâ galiba. Gene de arkadaşlarımın ısrarı üzerine bu son öyküleri yayıncıya verdim. Benim küçük sözüm bu: Ola ki geri-kalmışlık ayininin amilleri bilemez veya istemezler, ama biz kendimizi o adamın yerine koyabiliriz belki, arkasında alevler yükselirken, 110 metre yükseklikten atlamadan önce neler hissettiğini düşünebiliriz belki. Önünde bulutlarla içinde durduğu o kulenin ateşi, ve altında öyle yüksek bir uçurum ki sanki Babil'i tırmanmanın cezası gibi geliyor bana. Hep kendime, bu adam
ne düşünüyordu o sırada, neler hissediyordu, diye soruyordum. Bizim için bu soru önemli değilse, o zaman nedir önemli olan ? Bu kadar sabahtan akşama kadar dergilerimizde "göstergeler"den söz edilir: Bu bir "gösterge" değil mi? Yani bunu bilmek istiyorum: En azından haykırıp: Ne yapıyorsunuz dünyayla, diyemez miyiz?

---Sizin öykülerinizde başkişiler ya yoklar, ya da haklarında konuşuluyor, ya da anıları anlatılıyor. Öyküyü ilerleten kişiler de pek önemli değiller.

---Mondani-pour: Öykü karakterinden ne anladığımıza bağlı bu. Bunu
unutmayalım: Öykünün anlatıcısı her zaman öykünü başkişisi değil. Öbür yandan, hakkında çok konuşulan da başkişi olmayabilir. Bunlar bir yana, ateş çevresinde söylenen dünyanın ilk öyküsüyle, çağdaş öykü arasında, her vakit, öykü üsluplarının düğümü, öyküsel bilgilerin nasıl okura aktarılması gerektiği konusu olmuştur. Önemli olan okurun o anlatı öğelerini nasıl biribiriyle ilişkilendirmesi, ve kendi öyküsünü ondan çıkarması. Düpedüz bir anlatı getirmenin devri çoktan kapanmıştır. Şimdi eğer düpedüz bir anlatıyı süsleyerek bezeyerek, modern örtülerle sunmayı red ediyorsak - ki ben red
ediyorum-okurun dirayetine güvenmemiz için hangi yollara başvurabiliriz?-Bir yolu, öykü kişilerinin eylem ve söylemlerini sinematik bir şekilde göstermek olur. Hemingway, ve sonra onun takipçileri bunu yapıyor. Belki de bir yolu,olayın öykü kişisinin üzerindeki etkisi aracılığıyla, yani onun olay karşısındaki zihinsel, duygusal,
eylemsel, söylemsel tepkisiyle karakterini oluşturmak olur.



---Böylece sizin öykülerinizi okuma sorunsalına yaklaşıyoruz. Öykülerinizi okumaktaki bu zorluk, ve çetrefil durumun belirli bir kuramsal dayanağı mı var?


---Mondani-pour: Hiç bir zaman kuramlara göre ben öykü yazmadım. Öykünün yapısı beni böyle anlatmaya zorluyor. Benim için bir öykü böyle biçimlenir:
Önce onun çekirdek bölümü ortada yer alır. Sonra anlatı çizgisi ( sürekli ya da süreksiz) spiral bir şekilde uzaktan, bu çekirdeğin çevresinde dolanmaya başlar, ona yaklaşır, ya da tam tersi: yakınından başlar da sonra çevresinden dolanarak ondan uzaklaşır, böylece öykünün uzamı genişler. Bu anlatı çizgisi öykü kişilerinin dilsel/zihinsel maceralarıdır: Fiziksel maceranın dilsel maceraya dönüşmesi okuyun bunu. Bana göre artık 21. yy'da gelip de hâlâ aksiyonları anlatmaya kalkmak okura saygısızlıktır. Kendi söylediklerim için sağdan soldan kanıt getirmeyi beğenmem, hele bu günlerde yapılıdığı gibi. Ama Kundera'nın konumuzla ilgili sınıflandırması bana yabana atılacak gibi gelmiyor: Kundera üç tür anlatı var diyor: 1.Yazar öyküyü anlatıcıyla yazar ( Fielding gibi). 2.Yazar öyküyü tümüyle anlatır(Flaubert). 3.Yazar öyküyü düşünür ( Musil gibi). Şimdi ben de kendi haddımı bilerek başka bir ihtimal da olabilir diyorum: Öykü kişileri olayları düşünür, sonra bu düşüncelerin olaylar ve zihinleriyle etkileşimi sonucu da öykünün anlatısı oluşturulabilir.
Dolayısıyla okur direkt olarak öykünün içinde yer alabilir. Böylece öyküdeki anlatı öğesi de şimdiye kadarki iktidarını kaybeder, yazarın iktidarı da kırılır. Şimdi hemen "post-modernist" diyecekler bana (gülüşmeler!) Bizim ülkede özel bir tür postmodern öykü moda olmuş, öykü kişileri veya yazar postmodern sözler söylüyor. Gülünç bunlar. Edebi bir fıkra, ki aslında edebilikten yoksunlar. Postmodernizmle bir kavgam yok benim: İşlerinden öğrendiğim birçok postmodern yazar da var. Benim derdim başka: Düşünce ya da anti-düşünce metnin içinde veya öykünün davranışında zuhur etmelidir, diyorum. Postmodernizmin yerel yandaşlarının ıvır zıvır söylemlerini kişilerin ağızlarına sokmakla, boyanmış bir kargayı renkli kanatlı bir papağan yerine satmış olursunuz, ki bununla kimse birşey elde edemez.




Borges Defteri E*Kitap Proje-No: IV.// CHARLES BUKOWSKI


Borges Defteri E*Kitap serisinin dördüncüsü sayılan Charles Bukowski'nin "İntiharcı Çocuğun Son Günleri" adlı yapıtını Mustafa Ziyalan'ın çevirisiyle sunuyor...
J.P.Sartre'ın Bukowski şiiri hakkında kullandığı:"Bukowski Amerikan yazının en iyilerindendir" sözü ve sonraki yıllarda gün ışığına çıkan yayınlanmamış bir yığın yazısı-şiiri neredeyse Sartre'ı doğrular nitelikteydi.. Dostoyevsky, Anton Chekhov, Ernest Hemingway onu derinden etkileyenler sevdiği yazarlardan bir bölümüdür...Bukowski geride birçok yapıt bırakarak 6 Mart 2004 yılında Lösemiden öldü.Mezar taşında tek bir ibare dikkat çekicidir:"Denemeyin"...Ömrü boyunca hep çok sevdiği eşi Linda'nın bu konu hakkındaki yorumunu bir kenarda tutarak(“Eğer tüm zamanınızı deneyerek harcıyorsanız, tek yaptığınız denemek demektir. Bu yüzden denemeyin, sadece yapın.”)onun "denemeyin" sözcüğünü dilediğiniz açıdan okuyabilme fırsatını okura hep vermiştir! Nasıl mı? Yanıtınız içinizde kalsın bu kez!..
Borges Defteri e*kitap projeleri bugüne kadar binlerce okura ulaşmış durumda.
Kısa bir sürede "iyi şeyleri" hak eden okurlarımız, yazar-çevirmen dostlarımızın çabalarını-emeklerini karşılıksız bırakmayarak çok önemli bir sonucun ortaya çıkmasına da vesile oldular:
E-Kitapların çok ciddi bir okur kitlesi olduğu gerçeği bize işin ta içinden belirmiş oldu, bir süre sonra tüm statistik verileri en sağlıklı şekilde bağlı bulunan ilgili sitelere dayanarak ortamla da paylaşacağız...şimdilik şunu belirtelim yayımlanan ilk üç e*kitabımızın toplam "indirilme-okuma" sayısı 10.000 rakamını geçmiş durumda..
Bizler bu ürünleri net ağının derin hafızasına kaydederek geleceğin zengin arşivli e-kitap kütüphanesine J.L Borges'in dünyasına yakışacak ölçek ve içeriklerle katkıda bulunmayı sürdürmeyi umut ediyoruz...Charles Bukowski çevirisini e*kitap projesi kapsamında hepimizle paylaşmayı uygun gören Mustafa Ziyalan dostumuza teşekkür ediyoruz../defter


Charles Bukowski-"İntiharcı Çocuğun Son Günleri"
E-KİTAP:(kitabı okumak için kapak resmine tıklamanız yeterlidir, sayfaları monitor kenarındaki işaretlere dokunarak çeviriniz... )



Kitabı indirebileceğiniz Link:
Book(Charles Bukowski) Download By MediaFire 250 kbps-1MB
Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..


iyi okumalar,
BORGES DEFTERİ




Gerçeklik Terörüne Karşı İlkyardım Çantası..// Rafet Arslan



Gerçeklik Terörüne Karşı İlkyardım Çantası


-‘tutkuların filozofu Charles Fourier için’


Post-modern iklimin gündelik hayattaki en belirgin izdüşümlerinden biri Gerçek yerine sayısız ‘gerçekmiş gibi’ yaratmasıdır. Gerçeğe dair bilgi ve kavrayıştaki git gide büyüyen karadelik, gösteri toplumunun sürekli uyarılmaya kurban edilmiş bireylerini kitleleştirir.
Her yerde karşımıza dikilen reklamlar, imaj bombardımanları, pazar yada kamuoyu yoklamaları, veba gibi yayılmış gözetleme hazzı, gündelik hayatı pornografikleştiren medya, hızın doğurduğu kaos hali ile kitleleşme bir çeşit zombileşmeye doğru evrilir. Bu durumda görülen gerçekliği anlatma çabası, sürekli yeniden üretilebilir bir ‘sanal’ı resmetmeye mahkumdur. Çünkü gerçekliğin kendisi artık bir terördür.
Gerçeğin kaybına dair bu trajedi, sadece bu güne dair arzularımızı ipotek altına almaz, geleceğe yönelen kehanetvari tahayyüllerinde oluşmasına engel olur. Gösterinin kaotik işleyişine kapılmış ve gerçekliğin tahakkümünü kendi seçimi gibi algılama mazoşizmine kapılmış kitleleşmiş birey; gündeliği 1 travma olarak yaşamamak için kendine farklı kod dizinleri oluşturur.
Kitleleşmiş birey günlük koşuşturma içinde zamana ve gösterinin icra alanı kente karşı bir bilinçsiz mücadele içindedir. Güvende olmak, zarar görmemek, çalışmak, başarılı olmak, adına eğlenmek dediği sanal da olsa hazdan nasibini almak çabasındadır. Yani sistemin ona biçtiği rolleri başarı ile uygulamaya çalışmak ve bu cesur yeni dünyanın vaat ettiği hazdan payını almak. 21. yüz yıl başında bireyin dişlisi olduğu hazin çark budur. Her sabah metamorfoza uğramış bir Gregor Samsa olarak uyanmak, deneyim yerine kodlara hapsolmak. Gerçi sistem kendi içinde farklı seçenekler, tercihler sunar, ama tüm verili alternatifler belirli kod dizinleri şeklinde sisteme görülmez ipler ile bağlanmaktadır.
Bireyin bu etik ve tinsel sefalet hali anlatmak için klasik teorilerin nesneleşme, yabancılaşma kuramları artık yetersiz kalmaktadır. Post-modern metropol hayatının bahşettiği cangıl da kitle insanını saldırganlık, hırs, bencillik ve sinsilik ile var olmaya çalışır. Bu da gerçekliğin terörünün şiddetini tek tek bireyler üstünde katmerler.
Ama, bu terörün bir parçası olmak istemeyen, büyük acılar çeken ve idrak çabasında olan insanlar da her zaman var. Düşünen, yaratan, acı çeken, eyleyen insanlar. Çoğu zaman gerçekliğin teröründen, ‘miş gibi’ insanların zehrinden, yalanlardan dolayı kendi içine gömülmüş, yalnızlığı yazgılaştırmış insanlar. Belki şu an sadece gerçekliğin dışında kalmaya çalışıyorlar ama değişimin anahtarı deneyimi yüreklerinde taşıyarak…
duyarlılık, yani benimseme; ama içimdeki acının tam, gizli, derin, mutlak benimsenmesi ve buna bağlı olarak da bu acının yalıtılmış, benzersiz bilgisi (bilinci)’--Etin Durumu/Antonin Artaud

İlkyardım Çantası Olarak Deneyim

Sistem için en büyük tehdit, bireylerin var olan seçenekler içinden tercihler yapmak yerine, kendilerini deneyim denen devrimci eyleme kendilerini bırakmalarıdır. Çünkü; ancak deneyim dediğimiz büyü ile gösterinin sürekli ürettiği (ve tüketip yeniden yeniden ürettiği) kodlar dışında kişisel var oluşlar gerçekleştirilebilinir, sanallık çölünde Gerçek’e dair vahalar keşfedilebilir.
Deneyim yoluyla tümelin tahakkümünden çıkan birey, şeyleşme ağlarını yırtıp, özne olabilme şansına sahip olur. Böylece bu güne dair gerçeğin baştan çıkarıcı bilgisine sahip olmak yanında geleceğe dair de bir kehanet algısına da ulaşabilir. Gündelik var oluşun kaosuna karşı arınma çabasına girmek, bir anlamda da sanal yaşamın yüklerinden kurtulup, kendine yakın bir var oluşun da kapısını aralamak demektir. Akıntının hızına karşı, daha usul, sükunetli ama deneyim ve rastlantılar ile barışık bir var oluş.
Bu dışarıdan bakış açısı sayesinde, gerçeklik terörünün hayattın içinde gizilleştirdiği olağanüstüyü, kendiliğinden var oluşları, minör güzellikleri de keşfedebiliriz. İşte 21. yüzyıl başında kitleleşmemiş bir toplumsallığın pusulasını taşıyabilecek yaratıcıları-eylemcileri bekleyen ödev.
Yeni 1 Hayatı Yaratmak Olarak Sanat
Sistemin kaotik işleyişinden çıkıp, deneyim adlı büyülü silah yardımıyla önce kendini ve diğer insanları, sonra yaşadığı kenti ve ardından dünyayı görebilecek, okuyabilecek, müdahale edebilecek, değişime dair yarıklar açabilecek bir tinsel iklime ulaşma çabasıdır bu. Tabii uzun ve meşakatli bir savaşım sürecidir aynı zamanda.
Kişinin ilk çatışacağı kişi kendisidir öncelikle ve ardından dışındaki dünya. Kendi içuzayının derinlerine açılmaya cüret etmek, hastalıkları ile yüzleşmek, faklı ben’lerini kusur olarak görmeyip; kendi içinde, algısında, imgesinde çokluklarından cephaneler çıkarmak. Varlığı ve evren ile birleşebilecek, bütünsel bir ben’in kehanet izlerini takip edebilmek; geceye ve gerçeklik terörünün iblislerime rağmen. Charles Fourier’in deyişiyle evrensel uyum’a ulaşmak için.

Sanallaşmış dünyanın dayattığı sefil tercihlere bir hareket çekebilmiş bireyin(ki ona artık özne diyebiliriz) Gerçek ile yüzleşeceği arena çıplak hayatın kendisidir. Sanal dünyanın kod dizinlerine karşı var oluşta, yaşanılan kente dair deneyimler hayati öneme sahiptir. Özne olma çabasındaki yaratıcının eseri (resmi, şiiri, bestesi…), yıkandığı kalabalıkların, etrafını çevreleyen mimarinin, hızın, trafiğin, iletişim selinin içinde giriştiği seferlerde elde ettiği Gerçeğe dair bilgiden-eylemden çıkacaktır.
Deneyimden çıkan bu bilgi ile kendini ifade etmek, gerçekliği sabote etmek, insanlar ile temasa geçebilmek; aynı zamanda kentin kendisine de müdahale etmektir. Gerçek ile temasa geçmenin yolu önce edilgenlikten-ataletten sıyrılmak, gerçeklik terörüne dahil değilim diyebilmek ve ardından insanları özne olmaya tahrik etmektir. Bu tahrik ruhsal ve bilişsel olduğu kadar özgür tutkuları besleyebilecek yeni bir arzu politikasını da içermek zorundadır.
Politik olduğu kadar erotik, canlı ve saptırmacı bir ayartma eylemi. Kendi varlığının farkına varmış, tamlaşma yolundaki öznelerin kolektifliği ile gündeliğin pornografik zehrinin yarattığı sahte tutkuları, hazları yıkıp; yeni ve güdülenmemiş bir tutku dünyası yaratılabilir. Bu noktada hayatın her alanında kullandığı pornografi silahını sistemin elinden alabilecek, onu politikleştirerek yeniden gerçekleştirecek ve sonlandıracak yeni bir imge tartışmaya açılmalıdır. Roul Vaneigem’in deyişiyle ‘erotizmin dünyasında hazzın yadsınmasından, haz-kaygıya dönüştürülmesinden başka bir sapıklık yoktur’
Kentin psiko-coğrafyasında tinsel mevziler elde etme çabası, insanları kanıksanmış kaotik işleyiş dışına çıkarabilecek durumlar yaratmak ile mümkün olacaktır. Kentin hızına esir, edilgen kitlelere verili kod dizinlerinden çıkartabilecek, sarsarak durup düşünmelerini sağlamayacak, sorgulama kapılarını açabilecek pratikler bulmak zorundayız. Hayatın içinde, sokağın sanatçısı olabilen yaratıcıların çabasıyla gelişecek ve küçük devrimler ile gerçeklik terörünü geriletilebilir.
Özgürleşmek, özgürleştirmek, ama ilk önce kendi ruhlarımızdan başlayarak. Hiçliğin kara aynasında parıldayacak tüm yeni var oluşlar, durumlar, deneyimler için…
Yeni bir söylen mi? Bir seraptan kaynaklandığına inandırmamız gerekir mi o canlıları, yoksa kendilerini görünür kılmaları için onlara bir şans verilmesi mi gerekir’-Büyük Saydamlar/André Breton



Rafet Arslan
(2008-2009)


Thun’da Kleist // Çev: Hamid Farazande, Serpil Akpınar


(bu duru ve akıcı Robert Walser (öykü)çevirisi ilk kez borges defteri'nde yayınlanıyor, paylaşımları için Hamid Farazande ve Serpil Akpınar'a defter adına teşekkür ediyoruz..//defter)

Thun’da Kleist

Thun yakınlarında, Aare ırmağındaki bir adada, Kleist ahşap bir konakta kalacak bir yer buldu. Yüzyıl sonra, şimdi, kuşkusuz hiçbir güvence vermeden, söylenebilir ki, ben söylüyorum aslında, on metre uzunluğundaki bir köprü üzerinden geçerek zilin ipini çektikten sonra merdivenlerden birisinin kertenkele gibi alt kata sürünüp kimin girmiş olduğuna bakmış olsa gerek. “Boş odanız var mı?” çok geçmeden, Kleist, şaşırtıcı biçimde ucuz bulduğu üç odalı bir daireye yerleşiyor. “Evime Bernli yerli tatlı bir kız bakıyor.” Güzel bir şiir, bir çocuk, kahramanca bir eylem; onun zihnini bu üç şey dolduruyor. Bundan öte, biraz da sıkılıyordur. “Tanrı bilir ne oluyor bana, derdimin ne olduğunu o bilir, ben yalnızca buranın ne kadar güzel olduğunu biliyorum.”
Elbette o yazıyordur. Arada bir faytonla Bern’e gider, yazılarıyla ilgilenen arkadaşlarıyla görüşür, yazdıklarını onlara okur. Onlar da, tabii, ona övgü dolu sözler söyler, yine de genel olarak garip bulurlar onu. Bugünlerde Kırık Tas’ı yazmakla meşgul, ama kendi kırgınlığının nedenini bilmiyor. Bahar gelmiş, kırları çiçekler doldurmuş, bütün ağaçlar çiçeklenmiş, balarısı sürüleri öyle coşkulu, uğultulu ki insana sonbaharı anımsatıyor, birisi tembel tembel dolaşıyor, güneşin sıcaklığı insanı delirtiyor. Çalışma masasına oturup bir şeyler yazmaya çalıştığında, sanki çalkantılı ve aptallaştırıcı kızıl dalgalar kafasının içine saldırıyor; kendi uğraşına sövüyor. İsviçre’ye geldiği zaman çiftçilikle uğraşacaktı, iyi bir fikirdi, düşünülmesi kolaydı. Ne var ki, şairler Potsdam’da yeterince bu tür şeyleri düşünüyorlar. O daha çok pencerede oturuyor.
Büyük ihtimalle saat sabahın on civarı. O çok yalnız, yanında bir sesin olmasını arzuluyor, nasıl bir ses? Bir el, fena değil, başka ne? Bir beden? Ama niçin? Dışarıda, sıra dışı ve büyüleyici dağlar, beyaz çiçeklere bürünmüş gölü çerçevelemişler. Ne kadar kamaştırıcı ve rahatsız edici bir ışık! Köy tamamıyla suya bakar, baştan sona kadar bir bağ. Köy sanki çiçek dolu köprüleriyle, çiçeklenmiş balkonlarıyla mavi gökyüzüne tırmanarak baş kaldırmıştır. Güneş ve ışık altında kalmış kuşlar boğuk bir sesle ötüyorlar, hepsi sarhoş, uykulu. Kleist, dirseğini pencerenin eşiğine dayıyor, başını eline koyuyor, süzüp duruyor, kendini unutmak istercesine. Kuzeyde, çok uzaklardaki evinin hayalı gözlerinin önünde canlanıyor, annesinin yüzünü bütün açıklığıyla görüyor, eski sesleri de, kahretsin—atlayıp bahçeye giriyor. Bir tekneye binip sabahın duru gölü içinde kürek çekiyor. Güneşin öpücüğü bölünür gibi, tüketilir gibi değil, ne bir esinti, ne de bir kıpırdanış. Dağlar sivri zekalı bir ressamın nakışlarıdır, ya da buna benzer bir şey, sanki bütün bölge bir albümmüş gibi dağlar beyaz bir sayfa üstünde amatör ama kılı kırk yaran bir ressam tarafından yadigar kalsın diye bir kadın için çizilmiş, altında da bir dize. Albümün kapağı çok uygun bir açık yeşile kaçıyor, gölün kıyısındaki dağ etekleri de yumuşak bir yeşil renginde, çok yüksek, çok kaçık, çok hoş kokulu. La la la! Giysilerini çıkarıp suya dalıyor, anlatılması güç bir keyif onun için. Yüzerken kıyıdaki kadınların gülmelerini duyuyor. Tekne yavaşça o yeşile çalan mavi su üzerinde ilerliyor. Çevresindeki dünya açılmış bir kucak gibi. İnsanı kendinden geçiren, kim bilir belki de ölüm bekleyişinde tutan bir durum.
Bazen, özellikle güzel akşamlarda, buranın dünyanın sonu olduğu hissine kapılır. Alp dağları, dorukların üstünde kurulmuş bir cennetin ulaşılmaz kapıları gibi geliyor ona. Uslu ve emin adımlarla küçük adasında aşağı yukarı gelip gidiyor, kızın biri çalılar arasında ısrarla çamaşır yıkıyor, müzikal, sarımtırak ve dehşetengiz güzellikteki aydınlıkta.
Kar örtülü dağların rengi kaçmıştır; kuğular sazlıkların içinde bir ileri bir geri yüzüyorlar, sanki loş akşamın güzelliğiyle büyülenmiş gibiler. Hava hastadır. Kleist içinde mücadele edebileceği bir savaş arzuluyor. Kendini mutsuz ve işe yaramayan biri olarak görüyor. Yürüyüşe çıkıyor. Kendisine, gülümseyerek, neden işi olmayan kişinin kendisi olması gerektiğini, neden uğruna çalışabileceği ya da üstesinden gelebileceği bir şeyler olmadığını soruyor. Kendi us ve gücünün özsuyunun inlediğini duyuyor, bedensel bir keşmekeş için bütün ruhu titremeye başlıyor.
Ayakları altında, gri çakılların çevresinde, sarmalların tutkunca sarıldığı kale tepesine dek yükselen Kadim duvarlar arasından tırmanıyor Buradan bütün camlardan güneş ışığının yansıması görülüyor. Kayalığın kenarında keyifli bir konaklama yeri bulunuyor, orada oturup ruhunu uçmaya, sessiz ve kutsal, aydınlık manzarasında dolaşmaya bırakıyor. Şayet şimdi her şey istediği gibi olsa şaşırırdı. Bir gazete mi okusa? İyi mi gelirdi ona? Resmi ya da orta zekâlı biriyle aptalca veya faydalı bir politik tartışmaya mı girse? Evet, o mutsuz değil mi? Başkalarını umursamadan kendini yalnız ve mutlu bir insan olarak görüyor, avutulması mümkün olmayan biri. Ona göre toplumsal mevki geçici ve ufak bir gölge. Hüzne kapılmayacak kadar duyarlı biridir, içinde, düşünemediğiniz kadar çelişkili, temkinli ve kuşkucu duygulara yer vermiştir. Yüksek sesle haykırmak, ağlamak istiyor canı, göklerin tanrısı neler oluyor bana? Karanlığın çökmüş olduğu tepeden aşağıya iniyor. Gece avutuyor onu, odasına dönüp çalışma masasına oturuyor, kendini yazmanın coşkulu anına bırakmak istiyor, lambanın ışığı, içinde yer aldığı mekânın imgesini silerek zihnini aydınlatıyor. Şimdi yazabiliyor artık.
Yağmurlu günlerde hava oldukça serin ve boş, oda onun içinde titriyor, yeşil çalılar bağırıp inliyor, bir nebze güneş için yağmur boşalırcasına gözyaşı döküyorlar, Dağları tepesinden kirli görünümlü dev bulutlar geçiyor, tıpkı alınlardaki cinayetkâr, küstah eller gibi. Sanki köy sürüklene sürüklene uzaklaşmak, bu cehennem havadan korunup kuru ve kurak kalmak istiyor.
Göl kurşuni, hüzün vericidir, dalgaların dili şefkatsizdir, fırtına esrarengiz bir öğüt gibi inliyor, amaçsızca geziniyor, bir duvardan ötekine tenini sürtüyor. Burası karanlık ve dar bir yer, her şey insanın burnunun dibine sıkıştırılmıştır. İnsanın canı bir balyozla bütün bunlar arasından bir yol açmak istiyor. Uzaklaş buralardan, uzaklaş!
Güneş yine ışık saçıyor. Bugün günlerden Pazar, çanların sesi yükseliyor, kızlar ve kadınlar üstlerinde gümüş renkli boncukların bulunduğu sıkıca bağlanmış siyah sutyenleriyle, erkekler sade ve vakur giysileriyle, ellerinde dua kitapları, güzel ve huzurlu yüzlerle çıkıyorlar tepenin üstündeki kiliseden. Sanki bütün sıkıntılar silinmiş, sanki bütün kavgacı ve kaygılı çizgiler düzleşip dağılmış, bütün acılar unutulmuş. Çanlar nasıl da tınlıyor, renklerle ses dalgalarıyla yükselip bütün Pazar günü nasıl da güneşe boğulmuş kasabanın üzerinde hüzünlü tınılarıyla ışıldıyor. İnsanlar dağılıyor. Kleist kalkıyor, garip hislere kapılıyor, kilisenin basamaklarına adım atarak insanların hareketlerini, basamaklardan inişlerini gözlüyor. Prensler gibi, asalet ve özgürlüğü kemiklerinde taşıyan bir köylü çocuğunun basamaklardan inişini izliyor. Köyün kaslı, yakışıklı gençlerini görüyor; ama ne biçim köy, ne köy düz bir ovadır, ne de onlar kır insanı. Derin vadilerden meraklıcasına yeşerip mağaralarda yer edinen gencecik çocuklar onlar. Büyüdükleri mağaraların çoğu daracık; boylu poslu bir adamın kolları gibi. Onlar, dağlardan yeryüzünün derin çatlaklarına kadar sızan mısır tarlalarının bulunduğu yerin oğulları, sıcak ve keskin kokulu otların dar ve korkutucu vadiler kenarında düz ve küçük tarlalarda yetiştiği yerin oğulları, evlerin çimenliklerde benler gibi iç içe girdiği, köyün geniş caddesinde durup da yukarıdan ona baktığında acaba bir yeni ev aralarına yerleştirilip yerleştirilemeyeceğini düşündüğü yerin oğulları.
Kleist Pazar yerlerini seviyor, bir de köylü kadınların mavi mantoları ve yerel kıyafetleri ile köyün daracık sokağından dalgalanıp ilerleyen hafta pazarlarını. Bu dar caddenin kaldırımında, pazarcılar mallarını taştan kaplar ve dayanıksız tezgâhların üstünde toplamışlar. Bakkallar ucuz ganimetlerini kaba ve aldatıcı bağırışlarla duyuruyorlar. Hafta pazarlarını genellikle en sıcak ve kamaştırıcı, en aptal güneş aydınlatıyor. Kleist uslu ve şeffaf kitlenin arasında sağa sola itilip kakılmaktan hoşlanıyor. Her yeri peynir kokusu sarmış, köyün ciddi ve bazen güzel kadınları daha iyi dükkânlara gidip alışverişlerini tamamlıyorlar. Erkeklerin çoğunun ağzında çubuk var. Domuzlar, danalar ve inekler düzen içinde geçiyorlar. Adamın biri gülerek pembemsi domuz yavrusunu sopa ile yürümeye zorluyor, hayvan da direniyor, birden bire adam onu koltuğunun altına alıp oradan uzaklaşıyor. İnsanların ten kokusu giysilerinden sızıyor, konak evlerinin içlerinden içkili sohbetlerin, dansların ve yiyip içmelerin sesleri geliyor. Büyük bir hengâme! Seslerin özgürlüğü! Bazen faytonlar geçemiyor, atların hepsi pazarcılar ve çarşı bekçilerinin yol göstermesi ile içeriye alınıyor, güneş baştan başa eşyaların, giysilerin, yüzlerin ve sepetlerdeki malların üstüne vuruyor.
Her şey devinim içinde, güneşin ışıması da diğer şeylerle paralel deviniyor. Kleist dua etmek istiyor. O görkemli hiçbir müziği güzel bulmuyor, hiçbir kimseyi müzik, bu insani etkinliğin ruhu kadar zarif bulmuyor. Bu müziğin ritmiyle birlikte daracık sokakların içine dalmak istiyor. Yürümeye devam ediyor, etekleri kalkmış kadınların, sepetlerini başlarının üstünde taşıyan ve asaletten pay almış, İtalyan resimlerinde başlarında testi taşıyan kadınları anıştıran sakin kızların, bağırıp çağıran erkeklerin, polislerin, defterlerini kitaplarını ellerinde taşıyan öğrencilerin, onda serinlik hissi yaratan çardakların yanından, urganların, çubukların, gıdaların, yapay mücevherlerin, çenelerin, burunların, şapkaların, atların, perdelerin, battaniyelerin, yünlü çorapların, sosislerin, tereyağı toplarının ve peynir kalıplarının yanından geçiyor, ta ki: gürültünün patırtının dışına, Aare ırmağının üstündeki bir köprüye doğru geçinceye kadar: Orada duruyor, demirliklere yaslanıp anlatılması zor bir güzellikle uzaklara doğru akan masmavi suyun derinliklerine bakakalıyor.
Başının üstünde kalenin kulesi parıldıyor, kahve renkli lavalar gibi ışıldıyor, bu handiyse İtalya olabilirdi.
Bazan her hafta kurulan pazarlarda bütün kasaba güneşe ve huzura büyüleniyormuş gibi geliyor ona. O, hareketsiz, garip belediye binasının önünde duruyor, gözlerinin önünde, beyaz duvarının üstünde, yapılış tarihi sivri kenarlı rakamlarla oyulmuştur; bütünüyle geri dönmesi imkansız bir şey bu, unutulmuş bir şarkının tekrardan söylenmeye çalışıldığı gibi; yarı canlı, hayır, bu asla canlı olamaz. Kalenin yanındaki ahşap merdivenden tırmanıyor, cesur askerlerin yaşadığı kale burası. Ahşap, kadim asırların, kaybolmuş insan kaderlerinin kokusunu yayıyor. Yukarıda geniş, yaylanmış yeşil bir bank üzerine oturup çevreye bakınıyor ama gözlerini kapıyor. Her şey ona dehşetengiz geliyor. Sanki uyuyormuş gibi, toza toprağa gömülüyormuş gibi, hayatın yanından geçiyormuş gibi. Sanki en yakın şey düşsel ve gizli bir mesafede ondan uzak kalmıştır. Her şey sıcak bir bulutun örtüsü içindedir.Yaz; ama nasıl bir yaz? Yüksek bir sesle şöyle konuşuyor: Ben yaşamıyorum. Gözlerini, ellerini, bacaklarını ve nefesini hangi yöne çevireceğini bilemiyor. Bir düş. Düşte hiçbir şey yok. Ben düş istemiyorum. Sonunda, kendisine, uzun bir süre yalnız kaldığını söylüyor. Titriyor. Çevresindeki dünyayla ilişkisinin duygudan ne kadar yoksun olduğunu itiraf etmek zorunda kalıyor. Sonra sıra yaz gecelerine geliyor. Kleist kilisenin yüksek duvarına oturuyor, her şey ölgün ve rutubetlidir, daha rahat nefes alabilsin diye gömleğinin yakasını açıyor. Ayaklarının altında göl uzanıyor, sanki tanrının büyük eli gölü oraya yatırmış gibi, sarı ve kırmızı ışıklarıyla bütün aydınlığın suyun dibinden yüzeye sızdığını düşünüyor, ateşten bir göl gibi. Alp dağları, tüm canlılığı ve masalımsı duruşuyla suya eğilmiş, kuğuları aşağıda, sessiz adalarının çevresinde tur atıyor ve ağaç doruklarında karanlık, hoş sedalı tomurcuklar yüzüyor—ne içinde yüzüyor? Hiç, hiç. Kleist bütün bunları içiyor. Ona göre, bütün karanlık göl, tanımadık bir kadının uykulu ve açık teninde bir inci selselesi gibidir. Limon ağaçları, çam ağaçları ve çiçekler ıtırlarını her yere yayıyorlar. Aşağılarda bir ses var, zorlukla duyulan. Onu duyabiliyor, görebiliyor da aynı zamanda, bu yeni bir şey. O dokunulması, algılanması mümkün olmayan bir şey arıyor. Orada aşağılarda gölün üstünde bir tekne kürek çekiyor. Kleist göremiyor onu, ama ileri geri dalgalanan kılavuz fanuslarını görüyor. Orada oturmuş, yüzünü öne eğmiş, sanki ölüm hazırlığı içinde o güzelim derinliğin imgesi içine dalmak, o imge içinde yok olmak istiyor, iki gözü tek göz olsun istiyor, yok bambaşka bir şey, hava bir köprü olsun istiyor, tüm manzaralar da ona sırtını yaslayabileceği bir sandalye, haz verici, coşkulu, boğuk. Gece çöküyor, ama o aşağıya inmek istemiyor, çalıklar altında gizlenmiş bir gömüt üzerine yatıyor, başı üstünde yarasalar kanat çırpıyor, sivri uçlu ağaçlar, üzerlerinden hava geçince inliyor, otlar güzel kokuyor, gömütlerde yatanların örtüsüdür. Hüzün verici bir şekilde mutludur, çok mutlu, içinde bulunduğu bunalımı, sıkıntısı ve hüznü kadar mutlu.
Çok yalnız o. Neden ölüler yarım saat bile olsa yattıkları yerden kalkıp da bu yalnız adamla konuşmasın? Sakin bir yaz gecesinde, gerçekten de, insanın onunla sevişeceği bir kadını bulunmalıydı. Kleist, dudakları, beyaz, kışkırtıcı göğüsleri hayal edince, giyinik halde, gülerek ve ağlayarak tepe altındaki gölün kıyısındaki suya dalıyor.
Haftalar geçiyor, Kleist bir yazıyı yok etmiş, ikinci, üçüncü yazıyı daha. O en yüksek üstünlüğü arıyor, peki, peki, o yazı nasıl bir şey? İyi olduğundan emin değil misin? Yırt o zaman onu da. Çok daha yeni bir şey, daha vahşi, daha güzel. Sempach Savaşı’nı yazmaya koyuluyor, öykünün merkezinde Avusturya’nın Leopold’u duruyor, onun garip kaderi Kleist’a çekici geliyor. O esnada Robert Giscard aklına geliyor. Onun görkemli bir kişiliği olsun istiyor, makul ve sade duyguları olması için bahtiyarlığının bir anda gözleri önünde paramparça olup kayalıklar gibi kırılıp hayatının toz duman tümseğine karıştığını görüyor. Yine de, ona yardım ediyor, artık içi rahat, kendini bütünüyle bir şair olma uğursuzluğuna bırakmak istiyor, benim için en iyi şey bir an önce yok olmaktır.
Yazdığı her şeyden yüzü buruşuyor, yarattığı karakterler doğru yoldan sapıyor. Sonbahara doğru rahatsızlanıyor, üzerine düşen yumuşaklıktan hayrete düşüyor. Ablası onu eve götürmek için Thun’a yolculuk yapıyor. Kleist’in yüzünde derin kırışıklar oluşmuş, yüzü ruhu sönmüş bir insanın görünüşüne ve ifadesine bürünmüş, gözleri, üstünde duran kaşlarından daha cansız duruyor, saçları kalın halkalar biçiminde şakaklarının üzerine toplanmış, hayal ettiği bütün düşüncelerine ters düşerek onu pis kuyulara ve cehennemlere doğru sürüklemiştir. Beyninde yankılanan şiirler kuzgunların ötüşü gibi geliyor ona; hafızası silinsin istiyor. Hayatına ışık tutmak istiyor; ama ilk önce Hayatın kabuklarını söküp atması gerekiyor. Ölümü bekleyiş anına kızıyor, düştüğü çaresizliği aşağılıyor. Canım benim, neyin var? Ablası onu kucaklıyor. Hiçbir şey, hiç. Bu bütünüyle yanlıştı, ablasına derdini anlatması gerekirdi. Odasının tabanında kalan el yazmaları anne babaları tarafından terk edilmiş çocuklar gibi dağınık duruyor. Elini ablasının elinin üzerine koyuyor, ona bakmaktan hoşnutluk duyuyor, uzun bir bakış, sessiz, sessiz; bir kurukafanın boş bakışları bunlar. Kız birden bire titriyor.
Sonra onlar orayı terk ediyor. Kleist’a evine bakmakla görevli köylü kız hoşça kal diyor.
Aydın bir sonbahar sabahı. Fayton, köprülerin üstünden dönüp gidiyor, caddede kabaca çizilmiş hatların arasından geçip insanları geride bırakıyor, başının üstünde gökyüzü, ayaklarının altında sarımtırak yapraklarını döken ağaçlar, her şey temiz, sonbahara uygun, başka ne? Fayton sürücüsünün ağzında çubuk var. Her şey her zamanki gibi görünüyor. Kleist faytonun bir köşesinde kederli kederli oturuyor. Thun kalesinin kuleleri bir tepenin arkasında gözlerden kayboluyor. Sonra, daha da uzaklarda, Kleist’in ablası bir kez daha gölü görebiliyor.
Hava oldukça serin. Köy evleri görülmeye başlıyor, peki, peki, bu kadar çok muhteşem ev böyle dağlık bir köyde nasıl olur? İlerliyorlar. Yandan bakıp da izlediğinizde her şeyin geride kaldığını görüyorsunuz, her şey dans ediyor, halkalanıyor, kayboluyor. Dahası zaten sonbahar perdesinin altında gizlenmiştir, her şey bulutları delen ufarak güneş ışığında altınımsı görünüyor, böyle bir altın parıldadığında, yalnızca tozda toprakta bulunabiliyor. Tepeler, sarplar, vadiler, kiliseler, tarlalar, süzen insanlar, çocuklar, ağaçlar, rüzgâr, bulutlar, mallar, ve lakırdılar—Acaba bütün bunlar özel bir şey mi? Bütün bunlar saçma ve her gün olan şeyler değil mi? Kleist bir şey görmüyor, bulutları hayal ediyor ve biraz da huzur verici, şefkatle okşayan bir insanın elini. Ablası, nasıl gidiyor, diye soruyor ona. Kleist ağzını toplayıp ablasına bir gülümseme göndermek istiyor. Başarıyor, ama güçlükle; sanki gülümsemeden önce ağzının önünde duran bir kayalığı kaldırması gerekiyor. Ablası özenerek, onunla, yapabileceği gündelik işlere ilişkin sohbete girmek için bütün cesaretini toplamaya çalışıyor. Başını sallayarak aynı fikirde olduğunu ifade ediyor. Müzik ve ışık huzmeleri hislerinin çevresinde çırpınıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, kendine itiraf etme gücünü bulursa, rahatlayacaktır; Yine de sancı kalır, ama şu an için rahatlardı. Bir şey onu rahatsız ediyor, evet, gerçekten, doğru, ama bağrında değil o, ne de ciğerlerinde, ya da başında, o zaman ne? Hiçbir yerde olan bir şey mi? Peki, o kadar da değil, biraz. İnsanın tam olarak nerede olduğunu söyleyemeyeceği bir yerde. Bu da şu demek: Hakkında söz etmek olanaksızdır onun. O bir şey söylüyor, sonra öyle anlar geliyor ki kendini bir çocuk gibi mutlu hissediyor, sonra da, tabii, kızın yüzünde, ona hayatını nasıl da boşa harcadığını göstermek için daha ciddi, cezalandırıcı bir ifade beliriyor. Kız da sonuçta bir Kleist, iyi bir eğitim almış, hem de kardeşinin elinin tersiyle ittiği. Kız, kalben neşeli bir tabiata sahiptir, bu da Kleist’a iyi geliyor. İlerliyorlar. Ne güzel bir yolculuk! Ama sonuçta birisinin bu faytonu sürmesi gerekiyor, eninde sonunda birisinin de Kleist’ın yaşayıp yazdığı konağın kapısında duran mermer levhaya bakıp kimin orada kaldığını okuması için kendine zaman tanıması gerekiyor. Alp dağlarına yolculuk düzenleyen gezginciler levhayı okuyabiliyorlar, Thun’daki çocuklar onu harf be harf telaffuz ederek okuyabiliyor, sonra da birbirlerinin gözlerine soru sorar gibi bakabiliyorlar. Bir Yahudi onu okuyabiliyor, vakti varsa ve henüz trenini son anda kaçırmadıysa bir Hıristiyan da; bir Türk, bir kırlangıç, kız bile, onu ilgilendirdiği kadar, bir de ben, ben de canım isterse onu okuyabiliyorum. Thun, Bernese Oberland bölgesinin ağzında bulunuyor ve her yıl binlerce yabancı turist tarafından ziyaret ediliyor. Ben bölgeyi biraz biliyorum, çünkü oralarda bir bira fabrikasında çalıştıydım. Burada anlatamayacağım kadar güzel bir yer orası, gölün suyunun mavisi iki kat, gökyüzünün güzelliği üç kat daha güzel. Thun’da bir Pazar yeri vardı, kesin olarak söyleyemem, ama sanırım dört yıl önceydi.
1913

Öykü: Robert Walser
Çeviri: Hamid Farazande, Serpil Akpınar


Şiirsel Adalet..// Salih Aydemir


Image and video hosting by TinyPic

değerli şiir dostları,
sevgili doğan’ın dostları,

Bundan yaklaşık 2 ya da 3 yıl önce istanbul’da şiirsel adalet konulu bienal gerçekleşmişti. Şiir ve adalet kavramları her ne kadar birbirine uzak kavramlar olsa da yine de düşün ve imgelem sınırları içinde en azından tartışılabileceğini düşünürüm. Ama iş şair ve adalet kavramları olarak ele alınırsa ilk çağdan sonraki yıllara kadar “doğal” adalet mekanizması maalesef çoğunlukla şairlerin aleyhine işlemiş ve işleyecektir de…
Zaman zaman insanlar bu “doğal” adalet mekanizmasından nasibini almışlardır. aslında bu doğal sürecin en iyi farkında olan, işleyen, teşhir eden ve kavgasını verenlerden biri de kuşkusuz şairler olmuştur…
Sevgili şairimiz ve dostumuz doğan ergül’ün böylesi bir yaşamsallığı tercih edişini hem hayatında hem de şiirlerinde görebiliyoruz…

tarihin akrebi şairlerin düşün ve imgelerini hep incitmiştir…

Sevgili Doğan'ımızı, şairimizi saygıyla, sevgiyle ve elbette şiirle tüm şairlerin sözcükleriyle selamlıyorum...


Salih Aydemir


Kars'ın asi atları nerde Doğan?



Bugün şairin, Doğan Ergül'ün ikinci göç yıldönümüdür, 20 Haziran 2005 tarihinde, saat 10:33' geçe borges defteri yapraklarına bir Doğan Ergül şiiri konuk olur, öteki şiirleri gibi... "gümüş atlar", nehiriçleri besler bu şiirinde...Sonrası başka bir kara delik ve başka bir evren... Sonsuz senin için bu kez böyle geçsin dursun ey şair, yeryüzüne serpiştirdiğin asi şiir atlarınla beraber..o her şiirine konuk ettiğin çığlıklar...Özlemle anıyoruz..//defterin...

şiiri olduğu gibi yayınlıyoruz...

defter arşivinde Doğan Ergül için:

http://borgesdefteri.blogspot.com/search?q=Do%C4%9Fan+Erg%C3%BCl

Re: [BorgesDefteri] mektuplarla ilgili not!
Monday, June 20, 2005 10:33 AM
From: "doðan ergül"
To: BorgesDefteri
20 haziran 2005/ pazartesi


akşamdır

onu sabahlara yazdığın

ne yapsan geçmez dün

ağzım çaldığımm vişnelerdir

öncenin sessizliği...

sendin bahçemde zaman

konuştuğum...

yürüdüm ülke sokaktı...

suskuydu; balkonda, bahçede, camda, ilk meyvenin duruþunda...

ayaktan ve eldendin...

alnın için çeşmeler içtim

solusun diye dağıldığım dağ

sana gümüş atlar besliyorum, nehiriçleri...

buzdan ak köpüğünde sularının

gördüm acı boştu

sokakta ayın kımıltısı

seni ey serin eviçleri gibi sevdiğim...



çocuklardır

uzakta büyütür babasını...



Doğan ERGÜL


“Hayat Susunca Konuştu Ölüm”ün Eleştirisi" // Vedat Kamer


Artshop Yayınlarının çıkarttığı "Özge Dirik" // "Hayat Susunca Konuştu Ölüm" şiir kitabı üzerine Özge Dirik'in son anına kadar birlikte yol aldığı arkadaşları adına Vedat Kamer'in(Kuzey Yıldızı Yazıişleri Sorumlu Müd) görüşlerini defter okurlarıyla paylaşmayı uygun bulduk.
Özge Dirik'in bildiğimiz vasiyet kitabı-şiirleri daha hayat bulmadı, ama uzun zamandan beri bu konu üzerinde derinlemesine çabalar sarf edildiğinden haberimiz vardı. Çünkü Özge'nin "vasiyetimdir" dediği şiirlerin tamamı(daha yayınlanmamış olan şiirlerin tümü) şu an Kuzey Yıldızı arşivinde bulunuyor. Konu bu kadar önemli bir durumu işaretlediğinden dolayı eğer "Hayat Susunca Konuştu Ölüm" kitabıyla ilgili Kuzey Yıldızı grubu (zamanında) bilgilendirilseydi (bir ihtimal) söz konusu sorunların hiçbirisi yaşanmayacaktı...ve onun yayınlanmasını çok istediği vasiyet kitabına çok güzel bir ön giriş niteliğini taşıyacaktı bu çalışma... Ama ne yazık ki ve de en talihsiz olanı onun o pak adı çevresinde dolaşan son günlerdeki tartışmaların (kaçınılmaz biçimde)yaşanmış olmasıdır...

Edebiyat ortamımızın Kuzey Yıldızı dergi grubunun çabalarıyla onun "vasiyetimdir" dediği şiir kitabına kavuşmayı bekliyor ve öyle anlaşılıyor söz konusu kitap bu yıl içersinde okurlarla buluşacak...
Umutla-Sabırla...

Defter arşivinde Özge Dirik hakkında yayınlanan irdeleme yazıları:


http://borgesdefteri.blogspot.com/search?q=%C3%B6zge+dirik

Saygıyla
Defter
----------------

"HAYAT SUSUNCA KONUŞTU
ÖLÜM”ÜN ELEŞTİRİSİ // Vedat Kamer

1. Kitaptaki şiirlerin 24 tanesi ilk defa Kuzey Yıldızı’nda yayımlanmıştır. Kuzey Yıldızı’nın 11. sayısında yayımlanan “özge dir/ik’in bütün şiirlerine başlangıç denemesi”nden 18 şiir alınmıştır. Buradaki şiirler Kuzey Yıldızı Yazarları grubundan derlenmiş, pek azı başka dergilerde yayımlanmıştır. Toplamda da kitaptaki şiirlerin 27 tanesi Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’nde yayımlanmıştır. (Bkz: http://spreadsheets.google.com/pub?key=rsh6l0olvLk7eggeFcErFOA)

2. Kitaptaki Vasiyet, Fakir Uyak, Abaküs, Anestezi, Papatya isimli şiirlerin başlıklarındaki harflerin birer boşluk ile yazıldığı görülmektedir. Bu başlık yazma tarzı öteden beridir Zafer Yalçınpınar’ın yazma tarzıdır ki, bu şiirlerin http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html adresinden kopyala-yapıştır yöntemi ile alındığını göstermektedir. Kuzey Yıldızı’nda yayımlanmamış ve bu adreste bulunan 4 şiir kitapta yer almıştır.
3. Kitaptaki 32 şiirden 31′i Kuzey Yıldızı sitelerinden alınmıştır. Hal böyle iken bu çalışmada Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’ne danışılmamış olması kastidir, art niyetlidir.
4. Kuzey Yıldızı 11′deki “özge dir/ik’in bütün şiirlerine başlangıç denemesi”nde kaynak göstermeye ne kadar önem vermiş olduğumuz hatırlanacaktır. Bu tarzda çalışmaların kaynak gösterilerek yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Buna dair hiçbir özenin olmadığı, Üç Soru şiiri de dahil olmak üzere, tüm şiirlerin, güvenilirliği konusunu her zaman tartıştığımız İnternet vasıtasıyla derlendiği anlaşılmıştır. Dolayısı ile de editörlük çalışmasının yöntemsel açıdan büyük kusurlar içerdiği aşikârdır.
5. Kitapta yayımlanan şiirlerin sadece 10 tanesi 18.03.2003 tarihli vasiyet notunda yer almıştır. Dolayısı ile de kitabın yayımlanmasının ana dayanağı olarak gösterilen bu nottaki 20 şiire ulaşılamadığı anlaşılmıştır. Böyle bir kitabın oluşturulmasında 18.03.2003 tarihli notun temel teşkil edilmesinin ne kadar yanlış olduğunu bu seçkinin kendisi ispatlamıştır.
6. Kitapta, şiirlerin tarihlerinin yayımlanması konusunda da bir ilke yoktur. Kim-lik şiirinde tarihin olmasının ve diğerlerinde olmamasının açıklaması merak konusundur. Aynı sorunsal şiirdeki farklı imzalar için geçerlidir.
7. Beyin Timur’ları şiirinde “rakı gibi bir afyonun var beyin timur’larıma.” dizesinden sonra yeni bir kıta başlamaktadır, oysa iki kıta birleştirilmiştir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/beyin.timurlari
8. Aynı durum “Ruh Söküğü” şiiri için de geçelidir, “ruhlar düşünmezler” dizesi ayrı bir kıtadır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ruh.sokugu
9. Kıtalar konusundaki özensizlik “Çirkin Ördek Derisi(nden Eldiven İmal Eden Bahaneler)” için de geçelidir. “durdu siyahta” dizesinden sonra yeni bir kıta başlamaktadır. Bununla birlikte aynı dizenin sonunda nokta işareti varken, kitapta eksiktir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/
cirkin.ordek.derisinden.eldiven.imal.eden.bahaneler
10. “Makas” isimli şiirde de aynı özensizlik mevcuttur. “ya da yokluğu” dizesinden sonraki “bak” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/makas)
11. Aynı hata ard arda devam etmekte; “Kalabalık” isimli şiirde de “kanınca bana.” dizesinden sonraki “kalktım” dizesi yeni bir kıta başlangıcıdır. Sondan dördüncü dize olan “ve” son kıtaya dahil değildir. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ozge.
dirikin.butun.siirlerine.baslangic.denemesi)
12. Çorak isimli şiirdeki kıtaların hiçbiri gösterilmemiştir. Bu şiir, asıl kaynaklara ulaşılmadığının ibaresidir. Oysa unutulmuştur: şiirdeki boşluk da şiire dahildir. (Bkz: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html)
13. Aynı kıta sorunu “Sahne” şiirinde de mevcuttur. “Hayatını cehaletin tanrılarına sıvazlarcasına,” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. (Bkz: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html)
14. “pis-duvar” şiirinin -aslında- satır başı mevcut değildir. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/pis-duvar)
15. “Fakir Uyak” şiirinde de dizeler gösterilmemiştir. Şiir Zafer Yalçınpınar’ın http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/ozge1.html adresindeki sayfadan alınmıştır. HTML dilini bilenler bilir, eğer paragrafları “<>” komutu ile gösterirseniz, bunu Word’e aktardığınızda paragrafları koruyamazsınız, bu yüzdendir ki şiirlerde mutlak suretle “ <>” kullanmak gerekir kıtaların arasında. Asıl kaynağa bakılmadığı için ve kopya-yapıştır’dan öte editöryel bir çalışma yapılmadığı için kıtalar bu şiirde yok edilmiştir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/fakir.uyak
16. Yukarıda bahsettiğim teknik durumdan kaynaklı olarak “kıtaların yok edilmesi” ve “özensiz editörlük” çalışması “Abaküs” şiiri için de geçerlidir. Ağır Ol Bay Düzyazı’nın 7. sayısında yayımlanan şiirin doğrusunda “Gümüş ve geniş yollar ıssızlığında”, “Hangi geçmiş için kestiysen parmaklarını”, “Bugün kazıyor yollarıma” dizeleri kıta başlangıcıdır.
17. “Anestezi” şiirindeki “çocukluğunu camii avlusuna bırakacaksın bir akşam” dizesini Özge “çocukluğunu avlusuna bırakacaksın bir camiinin” şeklinde değiştirmiştir.
18. “Masal” isimli şiirin asıl ismi “masal-1”dir. Bu şiirde de kıtalar gösterilmemiştir: “kurşunların taahhütlü gönderildiği günlerde”, “göğüslerinde hapşurunca ben”, “iki bacağımın arasından, tersten bakıp”, “iki bacağımın arasından, tersten bakıp”, “kapının dibinde” dizeleri kıta başıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/masal-1
19. “Ba-Ba” isimli şiirin başlığı yanlış yazılmıştır, doğrusu “ba ba”dır. Bu şiirde de kıta gösteriminde hata vardır: “böyle utanmamıştım” dizesi ayrı bir kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com.tr/dergi/11/ba.ba
20. “Masalınız Var” şiirinde de kıtalar yok edilmiştir: “imana, kitaba dokunulmadan”, “ben trenlerin makaslandığı yerlerde”, “çok açtım”, “tekrar acıkan tekrar ağladı dünyaya”, “el ele verip, adamakıllı tutuşursak” dizeleri de kıta başlangıcıdır. Buradaki kıtaların yok olmasının sebebi web sayfasında satır boşluklarının “<>” ile gösterilmesidir, dolayısı ile de siteden kopya-yapıştır yapan editör, Word’te kıtaları düzeltmemiştir ve kitapta da şiirdeki kıta boşlukları çıkmamıştır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/masaliniz.var
21. Özge’nin “Akasyalar Kaçarken” isimli bir şiiri yoktur. İsimsiz bir şiirinin ilk dizesidir bu. Burada şiirin başlığını gösterecek şekilde ayrıca bir “Akasyalar kaçarken” dizesi vardır ve şiirde de başlığı gösterecek bir ibare olmadığı için, bu şiir “Masalınız Var” şiirinin devamı gibi görünmektedir. Bu şiirde de yukardaki teknik nedenden ötürü kıtalar yok edilmiştir. “bir bir gece masalları okuyorsunuz”, “göz ucunuzdaki aşırı tahriş olmuş çocukluğunuzun”, “her rüzgârı gitmeye yoruyor”, “güneşin denize muhtaç renklerinin”, “kurdelelerden görünmüyor “, “yalnız bir göç yolu üzerinde”, “alfabenin sıfırını soruyorsunuz edebiyat hanında.” dizeleri kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/isimsiz
22. “Satır-a Temenniler” isimli şiirde de kıtalar, öncesinde açıklanan teknik sebepten ötürü yok edilmiştir, editörün “şiirin aslını korumak” hususundaki özensizliği gittikçe pekişmektedir. “yaşamak, ol’madığından emer sütünü”, “tırnak içine alıp, hatırlattığınız” dizeleri kıta başlangıcı olup, şiirin doğrusu http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/satir-a.temenniler adresinde mevcuttur.
23. “Kim-lik” şiirinde şiirin bölümlerinin başlıklarının ayrı gösterilmemiş olması büyük talihsizliktir. Bundan ötürü şiirdeki “kim” vurgusu silikleştirilmiştir. Bununla birlikte yine kıtaların katledilmesi bu şiirde ağır bir şekilde görünmektedir. Gösterilmeyen kıtaların sayıları çok fazla olduğu için şiirin doğru yazılmış halinin bağlantısını vermekle yetineceğiz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/9/kim-lik-ozge.dirik
24. “Ruj Ruhu” şiirinde kopyala-yapıştır zihniyetinin ve kaynaklara ulaşmadan iş yapmanın en önemli örneklerinden biridir. “Ruj Ruhu” şiirinin dize bölümlendirmesi konusunda elimizde güvenilir bir kaynak yoktur. E-postalar uzun satırları otomatik böldüğü için Özge’nin tam aklındaki bölümlendirmeyi gösterbilmek mümkün değildir. Varlık dergisinde yayımlanan “Ruj Ruhu” şiirindeki bölümlendirmenin e-postalardaki otomatik satır bölmeden ötürü doğru olmadığına düşünerek, Özge’nin şiiri ilk paylaştığı yer olan Kuzey Yıldızı Yazarları grubundaki e-postasını temele alarak, satır bölümlendirmesini yaptık. Kitaptaki halinde “Eli elime değmedi yüz gündür, ama her gece seviştik onunla. Bilemezsin,” dizesinden anlaşıldığı üzere şiir için kaynak olarak Varlık değil, Kuzey Yıldızı kullanılmıştır. Bununla birlikte “satır başları” ile “hece bölme tirelerinin” neden kullanıldığı tarafımızca anlamlandırılamamıştır. (Bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/ruj.ruhu)
25. “İkincil Ruhla Pis-Duvar Buluşmaları” Özge’nin “özge dir” ismi ile imzaladığı bir şiirdir ve ilk defa Kuzey Yıldızı’nın 13. sayısında Kuzey Yıldızı Arşivi’nden yayımlanmıştır. Bu şiirde de kıtaların özensiz bir şekilde katledilmesi söz konusunudur. Editörün bu konuda azami hiçbir özen göstermediği aşikârdır. “zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize”, “dahası an, tıbben ölüydü”, “senin dünyanda vapur kalkınca”, “tırabzanlardan aşağıya”, “sağır ve dilsizler ülkesinde”, “şimdi biz”, “oysa” dizeleri kıta başlangıcıdır. Bundan ziyade şiir imzaları, şiir tarihleri ve şiirin yazıldıkları yerler husunda herhangi bir ilkenin bulunmuyor olması, şiirin yazıldığı yeri gösteren “ist(a)kozyatağı”nı şiirin bir dizesi yapmıştır. “ist(a)kozyatağı” şiirin bir dizesi değildir. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/13/ikincil.ruhla.pis-duvar.bulusmalari-ozge.dir
26. Sonraki şiirin ismi “***”dır. Fakat şiirin başlığı gösterilmemiş, “Akasyalar Kaçarken” şiirinde olduğu gibi, şiir önceki şiirin devamı gibi görünmektedir. Bu şiirde de editörün alışkanlık haline getirdiği kıta katlediciliği sürmektedir. “babamın eskilerine yetişmek üzere”, “bayramın ilk günü kavurmasını yiyip”, “panzehiri daha zehirli gelen gençliğim”, “anneler sokaklar kadar özgür olsaydı”, “şimdi ekşiyor kışlasında donduğum inadım” dizeleri kıta başlangıcıdır. Doğrusu için bkz: http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/6/ozge.dirik
27. “Seher Eskidi” isimli şiirin doğru başlığı “seher eski.”dir. Kitap boyunca devam eden kıta katliamından kitabın son şiiri de nasibini almıştır. ““yok farkı” derdi”, “üzerinize düşeni düşünmekten”, “diken toplayan bir güldünüz”, “yuvaya yapan dişi kuşun”, “siz ki;” dizeleri kıta başlangıcıdır. Şiirin doğrusu için http://www.kuzeyyildizi.com/dergi/11/seher.eskidi adresine bakılabilir.
28. “Özge Dirik’e Mektup” başlığı ile kitabın başlangıcında yer alan yazı, Özge Dirik’in poetikasını ve şiirini anlatmak bakımından hiçbir malumat taşımamakta, bundan ziyade Özge Dirik şiirinin doğasını hissettirememektedir. Hatta buradaki yazıda “Özge” ismi yerine herhangi bir başka isim koyduğunuzda hiçbir değişiklik olmayacaktır. Yazarının halet-i ruhiyesini yansıtmaktan öteye gidemeyen bu yazıdan, Özge Dirik’in poetikasını yansıtmanın kıyısına bile yaklaşamayan “Hayat Susunca Konuştu Ölüm” isiminin dayanakları anlaşılmaktadır. Bu kadar kopyala-yapıştır yapılan Kuzey Yıldızı sitesinin http://www.kuzeyyildizi.com/ozge.dirik.kitabi adresindeki sayfasının neden görmezden gelindiği anlaşılmamıştır.
Kitabın oluşturulması sürecinin Özge’nin poetikasının temele alınmadan sürdürüldüğü, bununla birlikte kitaptaki şiirler için asıl kaynaklara ulaşılmadığı ve şiirlerin dizgisinde de, büyük bir özensizlik sonucu, tekrar eden hatalar yapıldığı gösterilmiştir. Bu hatalardan ötürü kitap bir başvuru kaynağı olma ve kaynak gösterilme niteliğini kaybetmektedir. Bu tarzdaki çalışmaların doğru kaynaklar üzerinden, ehil kişilerce yapılması gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Özge Dirik’in şiirlerinin ancak yarısının yer aldığı “Hayat Susunca Konuştu Ölüm” isimli kitap, özensiz bir seçkiden öteye gidememektedir. Hal böyle iken, bu özensiz seçki, bütünlüklü ve titiz bir editörlük sonucunda inşâ edilmiş bir kitaba olan ihtiyacı açıkça göstermektedir.
Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi yayımcıları olarak Kasım 2007′de başladığımız Özge Dirik’in bütün şiirlerinin yer aldığı bir kitabı 2009′un Eylül ayına varmadan yayımlamak niyetindeyiz.


Vedat Kamer

Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
www.kuzeyyildizi.com


Dil..// Şenol Erdoğan



“ne kervan kaldı ne at hepsi silinip gitti”
n.f.k

DİL

oysa suyu bulmuş çatal daldır şiir
bilir misin, ruhu asmanın ölümsüzdür
haz ve acının gidi-geli
Mor’un ötesi zordur, uzağıdır
ete bürünmemiş bir porno dilde, deşik
politik bir çukurdur, çeperi poetik
‘berduş’un ‘ayyaş’a olan kıyısında
insanların ’kılıksız’ dedikleri çocuklar yeşermiştir
ki “kılıksızızdır” biz
yaradanımızın karşısına da böyle çökmüşüzdür dizi
tarihin boğdurttuğu ise salt beden olabilmiştir
bilememiştir padişah, işin bedende bitmediğini
ve ondan sebep puştun ayak izi vardır ayağının altında
sızlaması bundandır senin elinin yazar iken
bilesin tarih hiç mi hiç yazılmadı
bil yazılmayacak
Palaca bir düşün uyamında dilsiz iken yazıyor adam
dilin ruhu geriliyor
ki bilir misin acı bir söyleni vardır ok ve yay’ın
ıslığı inelmesidir – duyduğun değil
ve her bir isim bir ağıttır gerine doğru baktığında
bakabildiğin bi’ gerin var mıdır
ve ben, kendimce hiç kimseciğe küçük cümleler biriktirmekteyim
dilin döndüremediği yerinden kaldıramadığından
kocaman bir tarihin yazılmamışlığıdır dilin üst üste ığıl ığıl koyduğu
doğuya düşer kelimenin gölgesi, doğuma düşer
ki çıplak ve karanlıktı doğu biz içinden dizi dizi geçerken
ürkek gözün görünen beyazı kelimeye vurulamazdı
başları kirli bezlerle örülü renkli oyalarla işli kadınların dili sertti
dolanadurduğun toprağın yabancılığı diline vurur
gözün kulak olduğu yer de işte orasıdır -o andır
vücutları dilleri denli sert erkek ve kadınların arasından geçtik
yaban-cı
dili denli granit memeleri, kalçaları
paslı sarıya çalar saçları
ve isterdik gece inle-sinler
belki de ses harfe binmeyince bir başka dil olurdu
ama kırardı taş göğüsleri dilsiz pelte erkekliğimizi
ve giderdik biz elbet, geçer giderdik
belki en fazla düşlerdik, ardımız sıra elleri oralarında
daha bi’ doğuya doğru
güneşe çok daha yakın ama koyu mu koyu gece
bir göçün öksüzlüğü hep dile vurdu-durdu
çöl yazını
bir olmamışlık gölge gibi biter gittiğin her yerde
bu karanlık bir çağdır
uygar bir karanlık
ve “bir gün belki bu uygarlıktan bir kültür doğacak”tır

Şenol Erdoğan # Moda 2007-2009


Edebiyat ve İktisat // Leon Felipe



Edebiyat ve İktisat

“ Ticaretten hoşlanırsanız, ben sizin efendiniz olayım”
-Satyricon.

Bir yeni lirayla satılan kitaplar dışında edebiyatımızda ekonomiyle ilgili bir şey yoktur. Cimri adamlara, hovardalara, mirasyedilere, sonradan görmelere rastlarız romanlarda ama herhangi bir iktisadi modelin sunulduğu, tavsiye edildiği bir roman, öykü, şiir yoktur. Komünizm ve Marksizmi anlatmaya çabalayan romanlar ve düz ya da eğri metinlerle şiirsel anlatımlara kaymış yazılar, şiirler ipe sapa gelmez, ucu sonu kopuk sökük iplerdir. Bu iplerle kuyuya inemezsiniz.
Ekonomi, klasik girişi yaparsak eğer, eski yunanca oikonomos kökenli, ev idaresi anlamına gelen kelimeden türer. Oikos ev, nemein idare anlamındadır ve 17. yy. da devlet kaynaklarını idare etmek anlamında ekonomi kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Kahrolası 17. yüz yıl! Rutubetli, karanlık, derin ve berbat kokan bir kuyudur: Hollandalılar East Indian Company’i ardından da daha sonra aynı yüzyılda İngilizlerin ele geçirmesiyle New York adını alacak Yeni Amsterdam’ı kurdular. Londra’da büyük veba salgını yaşandı. Bu nedenle de Yeni Dünyaya göç arttı. Uluslar arası acımasız ticaretler yapılabilmesi için Hudson Bay gibi büyük şirketlerin temelleri atıldı. Tokugawa hanedanı Japonya’yı yarattı. Güney Afrika’da Cape Town kuruldu. Din ve dine bağlı sömürge savaşları başladı. Köprülü ailesi Osmanlı’da devlet ve Nakşibendî geleneğini sağlamlaştırdı... Edebiyat ve felsefedeyse Defoe, Shakespeare , Racine Ve Milton; Bacon, Hobbes, Galilei, Descartes, Spinoza, Kepler, Newton ve yetmezmişçesine Leibniz, Pascal ve Locke var oldu. Kuyunun duvarlarını sağlamlaştıran bilgileriyle bu can sıkıcı yüz yılı yücelttiler.
Kağıt para bu yüzyılda kullanılmaya başlandı. John Law modern bankacılık sistemini Fransızlar da merkez bankasını kurdu. Modern matematiğin temelleri atıldı. Logaritma, hesaplama cetvelleri ticaretin hızını arttırdı. Bilimin baş döndürücü gelişimi burjuvazinin kullanımına sunuldu. Aydınlanma değil, aydınlatarak ele geçirme çağı başladı. En kötüsü de tüm bu icatların arasında tabi ki kısa zamanda yaşama sızan saat oldu. Böylece gün ve gece daha sık bölünerek köleler verimli kullanılmaya başlandı.
Saatin başka ne işe yaradığını hep merak etmişimdir. Her neyse, tüm bu olup bitenlerin Robinson Crusoe’da bir yeri olmalıydı. Tekrar göz attıktan sonra kitaba az çok parayla ve Cuma ile arasındaki tek yönlü saçma sapan ticaretle ilgili bir iki sayfaya rastladım. Shakespeare ise ticaretle yazı tura veya Venedik Taciri dışında sıkı fıkı olmamıştı. Buna itiraz edebilirsiniz tabi ama bir işe yaramaz. Ekonomik yapıların edebiyatta hiç yeri olmamıştır, diye bir çıkarım yapmıyoruz burada. Vahşi kapitalizmin dönüştürdüğü, para hırsıyla kör olmuş insanlardan Camus bile bahsetmiştir. Yazının konusu insan değil: İktisat. Bu yüzden kuyunun derinine bir göz atmakta fayda var. Burada, bu kör karanlıkta aç insanlar birbirlerini yiyorlar. Acımasızca aşağıya sarkıtılan kovanınsa başta yazdığım gibi ipi kopuk. Yeni bir ip yapmayıysa düşünen kimse yok. Edebiyatçılar yoksulluğu ve açlığı malzemeleri olarak kullanırken, varlıklı seçkinler yahut şanslı çarpık bacaklılardan oluşan iktisatçılar sosyal yapılar üzerinden hala kendi durumlarını, krizden nasıl kurtulacaklarını tartışıyor ve kuyuda birbirlerini öldüren “gerçeğe ihtiyacı olan insanları” anımsamıyorlar bile.
Sait Faik’den Orhan Kemal’e, Nazım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e, Kerim Korcan’dan Nevzat Çelik’e, Ayhan Geçgin’den Elif Şafak’a gelebiliriz artık. Adlarının ve soyadlarının toplamı on bir harfi geçmeyenlerden bahsederek iktisadi davranıyorum. Bu yazarlar, şairler zenginlerle yoksulları anlatmışlar, paylaşımın yahut bireyleşmenin ölüm kalım savaşında ya da sadece hayatta kalmak probleminde önemli olduğunu göstermişlerdir. Para, parasızlık; din, dinsizlik, aşk ve ölüm, ihtiras ve keder, devrim ve karşı devrim... Uzar gider. Fakat hiçbirinde ekonomiye rastlanmaz. Neyse ki dünya edebiyatı da böyledir de mevzuyu genleştirebiliyoruz. Ama kuyu halen dar ve dibinde can çekişenler var.
Senede beş milyon çocuğun açlıktan öldüğü bu kuyunun duvarlarını sağlamlaştıran ve ipini sadece ucuz iş gücüne ihtiyacı olduğunda aşağıya sarkıtan iktisat dünyasında akıl dışı sistemler kullanılırken edebiyatçılarımız bu tuhaf kör, sağır, dilsizler kâinatına göz atmamıştır. Bir şeyler aşkına! Tam dört yüz sene oluyor. Bir yazar dahi bu ekonomik insanın zihnini ortaya dökemedi. Varsa yoksa böyle zatların basit insansal duygulanımları, pişmanlıkları, vicdan muhasebeleri, korkuları, yenilgileri ve zaferleri vesaire anlatıldı. Gel KÖR ki ne menet yaratıklar olduklarına dair bir ip-ucu bile yok. Dört yüz senedir Dünyanın altını üstüne getiren tefecilikten, kodamanlığa, toprak ağalığından kerhane patronluğuna her şey anlatıldı sanılıyor fakat yumuşak yastıklarına gömülmüş bu endamlı insanlardan iz yok. Bir tane bile ciddi kapitalistin, si i o’nun yaşamını “gerçek” anlatan metine rastlayamıyoruz.
Daha da kötüsü, son yüz yıldır hiçbir sistem gözle gözükebilir, aklıselim bir iktisadi yöntem sunmadı insanlığa. Edebiyattan geçelim ve kervanı yine aynı yüz yılda yani 17. Asırda diyar diyar salınmış Evliya Çelebi hazretlerine getirelim. Aslında bu seyyah yazdıklarını Kabala yayın evinden çıkmış son halinde biraz okuyabilseydi, ne damdan dama atlayan maymunları yazardı ne de haydutlarla cami minarelerini, sadece simsarlarla onun döneminde Osmanlı’da gavurlara verilen ticaret haklarını anlatırdı. Tabi böyle bir şey olmadı. Zaten tüm edebiyatın içinde seyyahlık da muteber yerini memleketimizde alamamıştır lakin bu başka bir hadise. Yazmak istediğim, günün edip tayfası yoksulluğun ve zıttının şemasını çıkartırken, bunun nedenlerinden, oluşumun kökündeki sakatlıktan ve çözümlerinden bir satır bile bahsetmiyor. Kasıklarındaki yük çok fazla mı nedir? Bilmiyorum artık. Olgunluk çağına gelmiş bir oğlan gibi davranmanın faydasını sadece kelime tüccarları görmektedir. Yazının başkalarının gizlerine burnunu sokmak, tehlike demek olduğunu unuttuğumuz için mi nedir, mesela günümüz tabiriyle gerçekte hiçbir ekonomik model yaratmamış olan Atatürk’ün rakısı dışında bir düş gücü olduğunu konuşamıyoruz. Batının sermaye hareketini kopyalamaya yatkın Bayar davranışlarıyla, Peker’in savunduğu devletçiliğin bir asker için ne anlama gelebileceğini de bilmiyoruz. Ya da Kurtuluş Savaş’ından hemen sonra İtalyanlara işletmesi verilen demir çelik tesislerinin emperyalizme karşı verildiği iddia edilen savaşı ne hale soktuğunu tartışamıyoruz. Bunun yerine edip tayfanın nüktedanlıklarıyla uğraşıyoruz. Ben genelde böyle masalardan kalkar ve sinemaya giderim. Bana daha gerçekçi gözükür ekran perdesindekiler. Öyle ki açlıktan niteliklerini yitiren halkımın gözlerime bakarak bana “ GERÇEK NEDİR?” sorusunu yöneltmelerini de bu sayede engellerim. Yüzü sadece propagandaya dönük koltuklarda oturduğunuzda, ekrandakinin iyi yahut kötü olması önemini yitirir. Hala onu tartışmaktayızdır çünkü. Onu tartışanlar, onu bir yere koymaya çalışanlar vardır. Bizse sadece propagandalarla idare ederiz. İktisat budur işte. Memleketimiz de Avrupa’nın en büyük ekonomisi Alamanyanın vaziyeti radyolardaki kısa bir haberle geçiştirilir: On bin kişi işten çıkartılacak. Biz de on milyon işsiz olduğu için bu rakamla pek ilgilenmeyebiliriz elbette. Bunun yerine depo fazlası olan kitapları üç yeni liraya almanın keyfini sürebilirim. Kendi adıma yazıyorum, işlerini kaybeden finans çevresi umurumda bile değil. Fakat olmalı. Bu çevre kendine yeni bir iş alanı yaratmakta gecikmez. Daha fazla aç, daha fazla ölüm mottoları olabilir. Kuyu gittikçe kalabalıklaşıyorken, Afganistan’da ne olduğunun da artık pek önemi kalmadığını fark ediyor musunuz? Şiddet ve iktisadi buhran eküri atlar gibiler. Aynı ahırda yetiştiriliyorlar.. Sahipleri aynı. Hangisi yarışı önde bitirirse bitirsin kazanacak kişi, kurum aynı. Finans ve silah!
Sibel Danende bana Bâtınilerin ve Rintlerin bir tartışmasını anlattı: “Batıniler Tanrıya giden yolun ondan korkmak olduğunu, Rintler ise sevmek olduğunu iddia ederler” dedi “ama her ikisi de tek bir amaca hizmet eder, tanrıyı yüceltmeye.” Devleti yüceltmenin de yöntemi onun kurucusunu tartışmaktır. Ekonomiyi yüceltmenin yönteminin de ekonomiyi tartışmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu kadar önem verilen başka bir şey pek yok Dünya’da. Artık tanrılar bile bu kadar sık çıkmıyor insanların karşısına. Sadece liderler ve devletler yüceltiliyor, haliyle ekonomi. Çünkü siyaset geldiği kök itibarıyla at bakıcılığı anlamına gelir. Politikaysa kent yönetimi anlamındadır. Yani yönetici vardır işin içinde. Edebiyattaysa... Yöneticiler, yönetilenler vardır. Bunların arasındaki ilişkiler anlatılır, bayram tatilleri, savaşlar, mistik hikâyeler, kuyular, bir sürü öğeyle birleşerek insanı tanımlamaya uğraşır.. İnsan nihayet iktisadi bir hayvana dönüşür. Bu hayvanın ihtiyaçları belirlenir. Son genellikle hep aynıdır: Kuyuyu yaratan kuyunun dibindeki yerini alır. Acı çeker ve ölür. Ya gerçekte? Ticareti seven insanların efendileri opal havuzlarında yüzerken ne kadar susuzluk çekiyorlardır acaba? Bunu anlatan bir romana ölmeden önce tesadüf edebilecek miyiz? Karakterinin farklılığından dolayı herkesin nefretini kazanmış bir insanı anlatan roman yazmak zordur. İnsancıl olmaya çalışan bir edebiyatçı evet, nasıl oturup da nefreti anlatabilir. Ben Stephen King’den bekliyorum gerçi böyle bir şeyi ama umudum yok yine de. O bile bunun altından kalkamaz sanırım. Evet, uzun bir süre daha sinemaya gitmem gerekecek sanırım. Çünkü farkındalık yetmiyor. Aç insanlar, kuyunun dibindekiler “gerçeği” nihayet açlıkla merak ediyorlar. Onlara bunu anlatabilecek birileri çıkarsa şanslılar. Bu bir peygamber de olabilir. Naipaul gibi bir yazar da. Kim bilir? Kötülük dedikleri şey aslında sadece basit bir yanlış anlaşılma olmasın yeter.


Leon Felipe


“VAHŞİ BATI” üzerine // Özcan Doğan



“VAHŞİ BATI” üzerine

“Peki, bir yabancı gibi davranmak istedikleri halde kalmak zorunda olanlar ne yapar?”
Yekta Kopan’ın “Vahşi Batı” adlı kısa öyküsü bu kısa ama uzun cümleyle biter; bitmek zorundadır ve esasen bu cümleden sonra bir şeyler yazılma ihtimali de yoktur. Dahası, muhtemel bir sonrayı imkansız kıldığı gibi, buraya kadar yazılanları da yadsır, geçersiz kılar. Kasabadan gelip geçen bir yabancı gibi davranabilme arzusu, anlatma ihtiyacını ve yazıyı da ortadan kaldırır. Ancak ortada bir zorunluluk vardır ve öykü de bu zorunluluk sayesinde kendini var eder.
Yazıya dökülmemiş bir dış dünyaya dair tanıklığın verdiği huzursuzluk ve uzaklaşma duygusu anlatma ihtiyacıyla birleştiği anda kendi kendini imha eder ve yaşanan bu inflakın sonucunda bir ürün olarak bu paradoksal anlatı ortaya çıkar. Anlatma ihtiyacı, olanaksız hale gelen uzaklaşma duygusunun yerini alır. Arzuyla zorunluluk arasındaki çatışmanın ürünü olan bu ihtiyaç, edebiyatı paradoksal hale getiren ama bununla birlikte onu mümkün kılan olmazsa olmaz bir şeydir.
“Vahşi Batı”’da, böyle bir paradoks sonucunda ortaya çıkan bir anlatım söz konusudur ve bu nedenle anlatıcı gibi okur da aynı zorunlulukla baş başa kalır. Anlatıcıyı anlatıma iten gerçekliğin okurun gerçekliğiyle birleşmesi, okuru o yazıyı okumak zorunda bırakmıştır. Her ikisi de aynı çaresizliği yaşamaktadır. Gitme arzusu kalma zorunluluğuyla karşılaştığında yazı ortaya çıkmıştır; buna paralel olarak da, istek ve zorunluluk arasında aynı bölünmeyi yaşayan bir başka anonim özneyse okura dönüşmüştür. Öykünün son cümlesi bu çatışma sonucunda yaşanan ikili dönüşümün bir ifadesidir. Anlatıcının ve okuyucunun maruz kaldığı bölünme bu son cümleyi de birbirine zıt iki parçaya bölmüştür. Bu durumda, olmaması istenen bir yazı, olmak zorunda kalmıştır.
Öykünün son cümlesinde kader ortağı haline geldiği görülen anlatıcı ve okur, anlatılan kasaba hikayesinde de yan yana gelir. Kasabanın kahraman şerifi haydut çetesiyle savaşa soyunurken, kasaba halkı kişisel çekincelerle geride kalmaya karar verirler. Bunlar etliye sütlüye karışmayan ve kalmaktan yana olan rahat okurlardır ve bu öyküyü okuma ihtimalleri de yoktur. Bir başka kasabada yaşayanlar ise şerifle birlikte haydutlara karşı savaşma arzusundadırlar, ama ne yapacaklarını bilemezler. Bunlar, gitme arzusuyla kalma zorunluluğu arasında belirsizliğe itilen huzursuz okuyuculardır; bu öykünün çaresiz okuyucuları. Onlar belki birgün gitmeye cesaret edebilirler, ama gidemeyeceği kesin olan biri varsa o da kasabanın şerifidir. Şerif olarak kasabaya saplanıp kalmıştır; kasabayı, içinde yaşadığı dünyayı onarmak için çabalar durur ve bir bakıma kendini buna mahkum etmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, kasabanın kahraman şerifi öykünün anlatıcısıyla örtüşür. Anlatıcı bir zorunluluğuna boyun eğmiştir ve kalıp anlatmaya karar verir. Bunu yaparken, gidebilmeyi başaran “gizemli yabancıların” ardından bakar arzuyla; ve kıskanmaya varan bu büyük arzu, yazı biçiminde kristalleşen bir tür ağıta dönüşür. Kalmak söz konusu olduktan sonra, yazının kendini var etmesi kaçınılmazdır. O halde cevap açıktır: “…bir yabancı gibi davranmak istedikleri halde kalmak zorunda olanlar”, anlatmaya başlarlar.

Özcan Doğan


Egzersiz (Eğil Biraz!..) // Sibel Danende





EGZERSİZ ( EĞİL BİRAZ !)

Dostum dik dur diyor bana
-ayakta mı?
Ayakta!

Kasılı tut karın kasını
Çeneyi içeri çek şaklat dili
Tut nefsini
Dik dur!

Boş bulunma sakın yersin kroşeyi
Engel koy, ateş et ağızlarına
Kazanabilirsin bu yakın muharebeyi
Sen dik dur!

Bir hindi gibi kabart tüylerini caddede
dik ibiğini dimdik dur!
dikil şu boşlukta yukarı gökdelen gibi
Ve kaldırım gibi uza!
(eve gidince yani, yalnızca eve gidince uza)

Dik dur ! Sen şimdi kendini uyandırmak için
Kendi sırtına konmuş
Bir at sineğisin dik dur!

Dik dur kalçalar! dik dur ey göğüs!
Dik dur ey acı!
Dikdur, sözlerinin ardında, saklan.

Dikdur diyor bana dikdur,
Dikdur ey boş çuval!
İçine mızrak sığdıracağız senin.

Dikdur dikdur !
Dikduran her şey gibi
Sokacağız seni belki bir şişko zenginin kıçına.

Sen dikdur bozma istifi !
Biz balık istifi yapacağız
Az ötede soğuk gözlerini.

Dikdur dikdur !
Güneşte pişireceğiz taç yapraklarını.

Dikdur!
Gölgeni yutacak yengeç dönencesi.


Dik dut başını! bak böyle daha seksi,
Ensefalonunla sevişeceğiz az sonra.


Dikdur ey dik yakalı süvari !
Kazağını atının içine sokacağız, boynunu ağzına vereceğiz

Dikdur dik duran bir üçgen gibi !
Dik dur üç tarafın lağımla çevrili.

Dikdur bir lobut gibi !
Biz topu birazdan göndereceğiz.

Dik dur diyor bana dostum, dik dur!
Dik duran bir seccade gibi.

Dikdur bir başak gibi başı/n/boş !
Biz buğdayını daima lüpleteceğiz.

Dik dur ! Dikdur ey duran varlık !
Seni sermayeye ekleyeceğiz.

Dik dur diyoruz dikdur bu bir emirdir !
Diklenirsen seni bi güzel döveceğiz.

Dikdursana! Dikdur diyoruz sana dana!
Dikduran danayı canavar yemez, seni tütsüleyeceğiz.

Hmmm…
Dikdurmayı öğreteceğiz sana
Durmazsan eğer
Sırtına haç, boynuna iğne takacağız.

Dikdur şindi!.
Baş dik omuzlar hizada yüz karşıya dönük
Donuk!
Ayaklar bitişik kollar iki yanda
Kelepçelik,
Yürü !

Sen dik dur, bozma ipi !
Biz tekmeleyeceğiz sandalyeyi.

Aç alnını, dik başını, dikdur !
Az sonra alnına enayi yazacağız.

Sibel Danende


L-u-t Kavmi Kente İnerse!..// Hamuş




"Bulanık olmayan, tek-anlamlı işaretler ve otomatik ikili sınıflandırma arayışı var olan iktidarla çok açıktan bağlantılıdır ve aynı onun gibi eleştirilebilir…” Internatinale Situationniste-arşiv belgeleri


Eski bir deyimdir: ”tıpkı Lut’un eşi gibisin”!..aslında Lut’un eşi sadece halkının bıraktığı “radikal” izleri takip etmişti, kendini hep masum ilan etti ama bir türlü içinde bulunduğu “aşkın” durumu ve onun sonucu oluşan haz ve ardından günümüzde “sefahat” olarak adlandırılan ve aslında “sefih” sözcüğü kökenine dayanan bir çeşit “divaneliği” ve terimin nihai menzilini asırların zihnine bir türlü anlatamadı. Biçimsellikten öte bir yaşam tarzının izdüşümünde yol alan, tıpkı tarihi Pompei üslubu gibi..
Dostoyevski’nin “suç ve ceza’sı, “haz ve ceza” biçiminde yazılmıştı: Her şey ”birdenbire” oldu ve “anında sönüveren” bir meşale gibi bir yok oluşun öyküsüydü, olup biten her şey..
Her iki halk ve anlayış bütün “kadim” metinlerde sert biçimde lanetlenmiş, mürtet (red edilmiş) ilan edilmişler.
Oysa 1968 kuşağının ulaştığı “oyun-vari” “uç” varoluşa, bu “lanetlenmiş” kavimler binlerce yıl öncesinden ve çoktan ulaşmışlardı bile. Sümer, İon, Hititler, Hurriler vs..medeniyet bahçeleri bu tarihi zincire eklenen (felsefi) halkalardı; gidebildikleri kadar gittiler, yoruldular..düştüler, düşürüldüler…Atina okulu ve sonra Diyonysos izleği çok sonralar ortaya çıkar. Günümüz düşünce ekseni, tarihi aklı gereğince eleştirmez, her şeyi, her radikal, aykırı mitolojik kökeni Roma ve Atina okuluna bırakarak kendini kurtarır.
“Adalet, Demokrasi, Özgürlük, özgünlük, Kanun ve nerdeyse politik teori dahil tümü, ama tümü Atina’nın keşfidir” der Avrupa zamiri. Batı dünyası aykırı yaşam, aşkın yaşamın gün doğumunu da hiç sıkılmadan hep aynı yer olarak gösterir. Oysa Atina okulunun yarım adım ötesinde kirli, pis bir ahlak idealizminin savaşı verildiğini es geçer çağdaş tarih. “Hakikat ve Suret” sloganı o yıllarda Atinalıların dilinden düşmezdi gelin görün ki hakikatten boşaltılmış bir savurganlıktı bu slogan ve bilimin ilerleyişini tam 2000 yıl geciktirdi. Sonunda olmadık yakıştırmaları, iftiraları Sokrat’a yükledi, onun eleştirel duruşu ölüm cezasıyla taçlandırıldı.
Sümer, İon,.., girizgahı ve onca söylence, tarihi kanıtlar ve aktarımlar ve mitolojik kaynaklar neyi anlatır durur ki? Her tür sınırdan arınmış bir yaşam biçimini mi?-daha fazlasını-belki!..

‘ 68 baharında Paris’in orta yerinde o meşhur heykelin yüzüne örtünen kırmızı eşarbı hangi rüzgar oraya savurmuştu? Yoksa 1950’li yılların sonunda sahneye çıkan lettrist Inernational mıydı ilk tuğlaları yerleştirenler? O hakları, haklılıkları 1968 sürecinde en çok gasp edilenler, unutturulanlar, 68 baharında eğer Sitüasyonistler’in dile getirdikleri olgular, o eleştirel düşünce ve dil, sonra iktidarların çarpıttığı sözcükler iş yapar hale getirtilseydi, yine onların deyimiyle aynı iktidar odağı ”çalıntı mallarla” (terimler, kavramlar, kuramlar) asla beslenemezdi, çünkü 68’in ruhu buna çok müsaitti ve öyle de oldu. Pier Paolo Pasolini’yi kim eleştirirse eleştirisin, 68 baharı konusundaki görüşleri ve bu hareketi ironik gülüşlerle karşılayan tavırlarının büyük haklılığını bugün kimse inkar edemez.

Karga-art sergi salonu çoğunluğunu S.E.T(Sürreal Eylem Türkiye)üyesi ve K.U.P(Kadıköy Underground Poetix) desteği-katılımıyla oluşan sanatçı listesiyle “Müstehcen” başlıklı sergi ve performansa ev sahipliği yaptı. Sergi Rafet Arslan ve Şenol Erdoğan’ın koordinasyonunda gerçekleşiyor (15 Mayıs-31 Mayıs 2009).
Karga-art’ın son dönelmedeki en “vurucu”,”çarpıcı” sergilerinden, etkinliklerinden bir tanesidir bu sergi.
Bu etkinlikte Walter Benjamin’in dediği gibi “dişi satirler ve su perileri “ anlatılmıyor çünkü onlar artık ‘insan ailesinden değiller’ ve hiç bilinmeyen bir kaya parçasına bırakılmışlar.
Ne de Baudelaire’nin taptığı o “gece kubbesi” kadınlar vardı, ama onun “ kederler vazosu” ve “büyük sessiz kadınları” olarak adlandırdıkları oradaydı. Performansın ilk sahnesinde aynanın karşısına geçerek, yalancı tüm aynalardan doğruyu talep eden bir kadın daha vardı…ve Kafka’nın “dönüşüm” yapıtından fırlayan bir başka varlık daha, izleyicilerin rahatını, huzurunu bozan, dikkati özellikle dağıtan “varoluş”.
Performans üzerine şunları aktarabiliriz: içeriği, performans katılımcısı sanatçıların çabası, tek sözcükle her anı, her karesi olağanüstüydü. Sahne etkinliğinin bir bölümünde yine-adeta- Walter Benjamin’in “Doktorun Gece Çanı” adlı kısa yazısının canlı provası sahnelendi:
“Cinsel tatmin insanı sırrından kurtarır. Bu sır cinsellik değildir ama cinsel tatmin sayesinde, belki de sadece onun sayesinde-açıklığa kavuşmaz-tahrip olur. Sır, insanı hayata bağlayan zincire benzetilebilir. Kadın bu zinciri koparır; erkek, hayatı sırrını yitirdiğinden artık ölmekte serbesttir. Bu sayede de bir yeniden doğuma kavuşur. Nasıl sevgilisi onu annesinden büyüsünden kurtarırsa, kadın da onu Toprak Ana’dan kelimenin tam anlamıyla koparır-doğanın gizemiyle örülmüş göbek bağını kesen bir ebe..”

Sahnenin hemen yanı başında sanatçılara canlı sunumlarıyla eşlik eden müzik grubunun(ZIBIKA: doğaçlama müzik..) çalışmaları performansa (Sarkık Solucan-grubu) ayrı bir renk ve değer kattı.
Yerellikten evrensele uzanan def, ney, santur, gitar ve vurmalı çalgılar beşlisi bir ucu arkaik döneme varan nota birikiminden izler taşıdılar izleyicilere.
Bir kavram, üstelik bizim topraklarda bunca sorunlu, hala anlaşılmaz bir sözcük olarak duran “Müstehcen” kelimesi(yara) ancak bu kadar her türlü “ucuz” kışkırtma durumdan sıyrılarak, ayıklanarak anlatılabilirdi. Bu kentte bir Bienal süreci için milyonlarca doları ber-hava eden zihniyetler keşke gelip bu her türlü maddi destekten, gürültüden, reklam şamatasından, kent direklerine asılan reklam bombardımanından yoksun biçimde gerçekleşen bu mükemmel sunumu görebilselerdi… Ve bir grup genç sanatçının nasıl da yürekleriyle, magma fışkıran varoluşlarının her zerresiyle sergiledikleri performansa bir “tanık” sıfatıyla dokunabilselerdi. Doğrusu insan şunu da düşünmeden edemiyor: iyi ki bu kuşak Bienal’in içi boşaltılmış kavramlar ve kuramsal yönelimi göz ardı edilmiş ve artık sanatın “öteki” yüzüne katkıdan arındırılmış başlıklarından uzak ve bağımsızca duruyorlar.
”Diklenmek” gerçeklik sınırlarında “yalan” perdesini ancak böyle yırtabilir.
Ten ve Kutsal, Ten ve Anlatım, Ten ve Parçalanmışlık, Ten ve İnkar, güç ve haz, haz ve sefahat, Ten ve İtiraz, Ten ve İsyan ve bütün bu kavramlar asil bir soyutlamayla ve yer yer alegorik anlatımlarla alışık sinekadrajın dışına taştı durdu..
Ve sonunda tek bir soruya indirgendi tüm süreç, performans’ın en can alıcı, nirengi sahnesi olarak çıktı karşımıza:
Kadın soruyor:
-“Ben” çok mu komiğim?
Erkek bir köşeden haykırarak yanıtını yapıştırıyor : “sen müstehcensin!”
Burada kullanılan “müstehcen” kelimesini biz sözcüğün kökenine atıfta bulunarak “açık, saçık”,”edepli” olmayan anlamında değil, “noksan”, “kusur” kökenine ters bir vuruş ve işaretle bir çeşit kusursuzluk durumunu, dışlanmanın kazındırdığı mahcubiyetin farkındalığıyla algılıyoruz.
Bu sahne aslında binlerce yıllık bir hesaplaşmanın da aynası idi.
Ne ki teori hazzın analizinde inanılmayacak öçlüde bir eklektisizmin içinde geziniyor hala.
O sahneyi, ve kadını hala “noksan” gören ve onu sadece sistemin acımasız dişlisi arasında harcayan ve her türlü insani algıdan, olgudan arındıran bakışla bir haz ve reklam “unsuru” olarak gören neo liberalizmin foyasını cesurca tokatlamaktı. Sorunun sınıfsallığına işaret ediyordu. Rosa Luxemburg’un serkeş ruhunu canlı tutma manevrasıydı.
Öte yandan, cinsel olan, sanatın temelinde yatmakta ve hem sanatçının kaderini hem de onun eserinin karakterini belirlemektedir. Bu bakış açısını yoğunlaştırırsak ne görürüz? Sanatsal biçimin etkisi tamamen kavranmaz hale gelir.
Bu etki aslında vazgeçilebilecek ve özel bir öneme sahip olmayan bir ek olarak kalmaktadır. Bu durumda yukarıda işaret edilen haz ise adeta sadece bilincin kendi içinde katlanmasını ve kendi kedine karşı koymasını hazırlar, işte tam bu noktada trajediyi görür ve yaşarız, fakat aynı zamanda kendi kendimize bunun gerçek olmadığını, sadece görünüşte olduğunu düşünürüz. Ve asıl haz kaynağı bir bilinç durumundan diğerine bir geçişte yatmaktadır. Sanatsal olan ve sanatsal olmayan performansı, içindeki öykü farklılığı gösterir, plastik sanatlar ortamımızda benzer etkinlikleri ve boş laflar, uzun pornografik duruşları da ortam çok gördü, tümü bir türlü tatmin olmamış ve doyurulmamış arzuların, ölçüsüz isteklerin türeviydi. Estetik hazzı vurgulayan kıvılcımlar ise sanatçıda da, izleyicide olduğu gibi gerçek haz kaynağını gizleyen fakat bu haz kaynağının etkisini de güvence altına alan ve güçlendiren sadece bir ön haz olduğunu açık bir dille ifade eder…

Sergiye eşlik eden bir diğer görsel şölen ise dijital ortamda hazırlanan bir kısa filmdi.
Filmi genç ve umut vaat eden sanatçı Zeynep Özkazanç hazırlamıştı. Bir bebeğin anne rahminden çıkarken attığı çığlığa ve insanoğlunun serencamına derin ve anlamlı (psikanalitik) bir yorum getiriyordu...Video Art’ı bir kulakları tırmalayan gürültü nesnesi değil, tam tersi görsel ve düşünce akışı şölenine dönüştüren bir olgu olarak algılayabilme potansiyelini gösteriyordu.

Sergiye yapıtlarıyla katılan tüm sanatçıların işleri bir bütünün parçaları gibi, sergi başlığını tam-eksiz olarak dolduruyor.
Arjantin’den katılan üç sanatçının(birer işleri) yapıtları sergiye ayrı bir “tat” katıyor.
Türkiye’de sessiz-sedasız ve kuru gürültülerden uzak çok iyi işlerin gerçekleştiğine dair en önemli kanıtlardan bir tanesi işte bu sergi ve performans bölümüdür…

HAMUŞ

* * * serginin-etkinliğin görselleri * * *









Borges Defteri / E Kitap Proje (III) : Howl // Uluma-Çev.Şenol Erdoğan


Ülkemizde şiir çevirisi ekseninde, üzerinde durulacak, hep anımsanacak türden işler yapılıyor. 1950'li yıllarda Amerika devletinin tek, ama tek çekindiği ve korktuğu muhalif Şair Allen Ginsberg'in unutulmaz "Howl" (Uluma) şiirinin tam, eksiksiz ve kusursuzca çevirisi işte o sözünü ettiğimiz türden (bizce çok önemli) bir çalışmadır...Howl'ın tamamını dilimize kazandıran Şenol Erdoğan'ın Allen Ginsberg'ı tanıtan yazısıyla beraber "Neden Howl" gibi bir öznel sorusunun yanıtını da bu yapıtta bulabilisiniz...//defter
"Allen, dünya ile uğraşıyordu; Allen, Amerika’yla, Başkanla uğraşıyordu; yaşasaydı şimdi Allen Iraktaydı ve göt deliği Bush ile uğraşıyordu; Ginsberg makine çağıyla boğuşuyordu. Deliydi, delirmiş ya da delirtilmişti: sadece rüyalarında Blake kendisine şiirler okuduğu ya da Wittman’ı süpermarkette gördüğü için değil. Öte yandan onu delirten şey dünyaydı, âşık olduğu “koca oğlan Amerika”ydı. Allen’ın deliliğini psikanaliz sonlandıramazdı elbet, doktoru kendisine sürekli olarak “sen normalsin” diyordu; “Bingo! normalim” dedi Allen, o zaman durum çok basit, “ben normal olansam dünya delirmiş durumda..."

Şenol Erdoğan

HOWL // ULUMA
E-KİTAP:(kitabı okumak için kapak resmine tıklamanız yeterlidir, sayfaları monitor kenarındaki işaretlere dokunarak çeviriniz... )


Kitabı indirebileceğiniz Link:

Book(Allen Ginsberg-HOWL) Download By MediaFire 250 kbps-1MB

Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..

iyi okumalar,
BORGES DEFTERİ













Kafkaesk x(I)x


Image and video hosting by TinyPic


14 Mayıs: Cenk Koyuncu gider...


Image and video hosting by TinyPic
Şair Cenk Koyuncu'yu 3.ölüm yıldönümünde "özlemle anıyoruz...
Onun (el yazısıyla) "Seferi Dalga" şiirini defter arşivinden çıkararak okurlarıyla paylaşmayı uygun gördük şiiri konuşsun bugün..
SAYGIYLA ANIYORUZ...
BORGES DEFTERİ


Borges Defteri E-Kitap /Proje II/ Çağlar Tanyeri


"Direnmenin Estetiği" Üzerine Gözlemler// Çağlar Tanyeri
Borges Defteri E-Kitap /Proje II/ 2009

Yazar, Şair, Çevirmen ve Borges Defteri sitesinin ilk yazısının yazarı(
modernite ve modernist edebiyat üzerine düşünsel bir çerçeve denemesi) Çağar Tanyeri'nin Peter Wiess'ın ünlü romanı
"Direnmenin Estetiği"(Yapıtın Türkçe çevirisini Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay gerçekleştimiş-YKY'dan 2005 yılında çıktı kitap) üzerine öznel gözlemlerini, düşüncelerini içeren yapıtı defter okurlarına sunuyoruz...Kitabı buradan rahat biçimde okumanız ve arşivinize indirmeniz için iki farklı biçimde sunuyoruz. Buradan-siteden okumak için: kapak resmine tıklamanız yeterlidir, sayfaları monitor kenarındaki işaretlere dokunarak çeviriniz...


Kitabı indirebileceğiniz Link:

Book(Direnmenin Estetiği) Download By MediaFire 250 kbps-1MB




Kitabı 1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!..

iyi okumalar,
BORGES DEFTERİ






Orhan Kemal dostu Sait Faik'i Anlatıyor..//defter


Büyük ustamızı ölümünün 55. yıl dönümünde anıyoruz../defte

Orhan Kemal dostu Sait Faik'i Anlatıyor:


Dostluğumuzun öyle on beş, yirmi yıllık geçmişi olmamakla beraber, diyebilirim ki
zaman zaman canciğerdik. Zaman zaman, çünkü belli olmazdı.
Takışıverir, birbirimizi kıyasıya iğneler, günler, haftalar boyunca konuşmazdık.
Yolumu değiştirdiğim, aynı işi onun yaptığı da olurdu. Böyle günlerden bir gün, Parmakkapı'da yüz yüze geliverdik. Bu o kadar ani oluvermişti ki ne benim ne de onun yolumuzu değiştirivermemize vakit kalmamıştı. Durduk. Çaresiz:
-Merhaba, dedim.
Gülümsedi:
-Merhaba.
-Nasılsınız?
Bir kahkaha attı:
-Teşekkür ederim efendim. Siz nasılsınız?
Sonra koluma girdi:
-B..k!Nasılsınızmış...Bu ne kibarlık ulan?



* * *

Bir gün meserret kahvesine öfke içinde geldi. Nasıl küfrediyordu sormayın. Adamın biri, bilmem ne dergisinde Sait'i metheden bir yazı döktürmüş. Ahmet Rasim'le mi, Ahmet Mithat Efendi'yle mi ne birisiyle mukayese ediyor, bir biçimine getirip benimle Samim'e de veriştiriyormuş.


-Peki, dedim, niçin kızıyorsun? Seni methetmiş adam, fena mı?
-Bırak be, dedi. Olmadığım gibi gösterilmek istemem. Beni methedecekler diye size vurmaya ne hakları var?



* * *



Sisli bir kış günü, Gülhane parkının ıssız yollarında bana anlattıklarını hatırlıyorum da...


-İstanbul, İstanbul, İstanbul...Sanıyor musun ki yeknesaklıktan ben de bıkmadım?
Ama ne yapayım? Anadolu ve Anadolu insanına dair çok az şey biliyorum. Bilmediğim şeye burnumu sokamam ki..

ORHAN KEMAL
(Haziran 1954)


KİRPİ ŞİİR 1. SAYISI ÇIKTI!..



Çekirdek Sanat “Kirpi Şiir” başlığı ile 14 mayıs 2006'da Antalya'da kaybettiğimiz Şair Cenk Koyuncu’nun anısını (3. ölüm yıl dönümünde) canlı tutmak için yeni bir şiir dergisi yayımladı.

Neden Kirpi Şiir ?

İçsel ve dışsal sınırları bilmek ama kabullenmemek için..
Yeni sözler ve yeni tercihler düzleminden şiir ülkesini selamlamak ve aynaların hafızasını zorlamak için.. Farklı renkleri ve anlayışları katıksız bir çağrı ekseninde karşılamak için..

Ve tüm zamanların Son Kişot’u şair Cenk Koyuncu anısını canlı tutmak için yola çıkıyoruz.

Kirpi Şiir’in her sayısı farklı ve “deneyimli” bir editör tarafından hazırlanacak ve tamamen sorumlu editörün tercihleri, seçimleriyle yoluna devam edecektir. Kirpi Şiir; şiiri dert edinen ve şiire gönül veren tüm şairlere açık bir pencere olarak kalacak…

Kirpi Şiir’in birinci sayı konuk editörü edebiyat ortamımızın tanıdık ismi şair Salih Aydemir.


1. Sayıda şiirleriyle yer alan şairler:
Salih AYDEMİR, Celal SOYCAN, Hüseyin ALEMDAR, Neşe YAŞİN, Ali AYDEMİR, A. Barış AĞIR, Ahmet ÇAKMAK, Berna OLGAÇ, Tozan ALKAN, Özgün E. BULUT, Yavuz ÖZDEM, Tarık GÜNERSEL, Metin CENGİZ, C. Hakkı ZARİÇ, Mustafa FIRAT, Derya ÖNDER, Binali DUMAN, Veysel EROL, Taylan ASIR, Volkan HACIOĞLU, Enver TOPALOĞLU, Asuman SUSAM, Ahmet Can AKYOL, Ayten MUTLU, Özgür DENİZ, Sadık YAŞAR, Yılmaz ARSLAN, Bayram BALCI, Çeviri: Ralph Waldo EMERSON, Volkan HACIOĞLU


Derginin yazı işleri sorumlusu edebiyat ortamımızın yakından tanıdığı bir isim Cavit Mukaddes, yayın koordinatörü Tuncay Takmaz, derginin tasarımı ise Savaş Çekiç’e ait.

Kirpi Şiir kitapçılarda ve sanal shop’larda..

Çekirdek Sanat
İstiklal Cd. Rumeli Han No:48 C Blok Kat:6 Daire:47 Beyoğlu - İstanbul
t: 0212. 2445197 m: 0533 667 1446 e: iletisim@cekirdeksanat.com


Akşamın Ninnisi.. // Federico Garcia LORCA


Image and video hosting by TinyPic


MARE NOSTRUM...





Bu gece tam saat 01:25 geçe ve yarın ve hep Deniz Gezmiş kalbimizde yaşayacak, yaşatacağız o yeryüzünün en şerefli, onurlu evladını..


SON MEKTUBU:
Baba,

Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.
Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.
Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.
Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.
Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…
Oğlun Deniz Gezmiş
6 Mayıs 1972, Merkez Cezaevi
________________________________________

MARE NOSTRUM

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

Can Yücel


OTOPİA // Ulus Fatih



Dün kral gelecek dedi, yarında kraliçe geldi, alfa beta ribozomları kirpiğini süslerken. Zaman da geriye akıyoruz, örüntüler çözünürlük konumunda, Wernicke alanı norefinefrin salgılıyor. Duygusal bellek yöresi amigdala; korku koşullanması yaratıyor, ısıl olgunlaşma istenmeyen safhada, güneşin uydusuyuz, Eridani ve Tarsis’den gelenler Elysium’da toplanıyor.Diyor ki lektörlerimiz, başka yerde, başkaca bir yaşam yoksa, bu tanrının başarısızlığı anlamına gelebilir ve sonsuzluk yoktur, çünkü sonsuzluk yokluktur. Matuyama terslenmesi, manyetik alanın değişmesi de üstüne üstlük. Yanal simetrili hayvanlarla komşuluk ediyoruz, silüryen dönemi canlılarına ilişkin öneriler can alıcı, Varu çökelleri ve pusulalara ilişkin tezler tanrı katında.Biliyor musunuz uygarlığımız organlarımızın içine yuvalandı, ‘Yakup otları çıldırtısını sürdürürken’ diye şarkılar söylüyor çocuklarımız, ya Sezar ol, ya yok ol tek atasözümüz, ama renk tanrısı ayrımcılık yapıyor, çiğdem sakallı, gülerek beş rakamının medeni durumunu soruyor. Mutluluk getireceği savıyla evinin girişine nal asan Haşepsut’a inanıyor musun buna, böyle batıl bir inancan var mı dedim, inanmıyorum ama, o inanmasan da mutluluk veriyormuş dedi. Geceleri evinden gelen gürültüler, boynuzlu ve yaşamaktan sıkılmış bir satirin çığlığı gibi.Tek bir zorluktan daha çoğu, asla bir defada çözülemez; yalnızca tek bir zorluk çözülemez, çünkü sorunlar zincirlemedir diyen iki ayrı cinsiyetimiz var; doğru bir savın tersi yanlış bir savdır, derin bir gerçeğin tersi ise gene derin bir gerçektir diye savlaşan üçüncü cinsler de savaşımı sürdürüyor. İçlerinden biri atomlar temas etmediği sürece dokunmak diye bir şey yoktur dedi. Karbonifer balina ile bir uzay yelkenlisi aquariumda çarpışsa, ikisi de yara alır, ama cansız madde ile canlı madde arasındaki ayrım burada başlar; balina kendiliğinden iyileşirken, yelkenlinin hasarı öylece kalır, ama yara ölümcülse, yelkenliyi yaşatabilirsiniz belki, balinayı ise asla…
Yaşam harflerin yer değiştirmesidir. Atomun parçaladığı kentlerden elem duyarız, çölü gümrah çiçeklerle donattığımızdaysa sevinç. Sevilla’daki servilerin altında sevişirkense coşku. Bu şarkı hepimize, gök buğdaylar ölüs hançer görüp geçti, o renk prizması senin gözlerinden kederle dökülürken, ama iris daha mavidir yaslara bürünürken ve bir sağanak gibi bedenlerimize üşüşürken neonlar.Atlantis’de Yedi Yüzyıl ve Donkişot’un Sarışın Senyör Verona adlı romanını okuyoruz. Tuşba’dan biri gibi biyolojik şiir yazıp, kafeste mavi kanlı akrepler besliyor, ruhsallardan Elizabeth Bathory olarak körpe kanla yıkanıyoruz!.. Bizi Tarascon ya da Midyat’a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ruhlarımız götürecektir. Sylvan yarığından geçebilirsek eğer diyorum. Çünkü onun defterinde benim bütün organlarım yazılıdır.Aşkın patolojisinin gerçel tanımıysa; ikicil yaklaşımın kanonik realitesiyle, algoritmik ayrıntıların simülatif akışında yüzen karmaşa; aşkın bir cinsel şiddete yol açarken, yolaklarda irkiltici kanallar barındırıyor derim.Elektronik şiirle gözleri görmez arılara yakarı ayinleri düzenliyoruz. Tanrının varisiyiz. Köhne bir duvarın yarığından sızan, rüyalarda işitilen sesler gibiyiz. Kasru’l Hayru’l Garbi sarayında sol eliyle güvercin tutan Venüs’le, çıplak melek figürünü üç ışık yılı var ki saklıyoruz. Ay hiç kin tutmuyor bize, suevit oluşmuyor. ‘Yahşi akışlı ırmaklar önünde, nişan alıyor okçu Zenon, göğsünde titan yayıyla, inci nilüferleri gibi de çalımlı’ tek bestemizdir bu bizim.Gelecek nisanda, henüz güneş doğmadan, koruluktan sanki görünmeyen bir Pan’ın sesleri geldi, bunun üzerine sebze meyve reyonunun önünde duran genç adama, şu yaşamda tek aradığım mutluluk dedim. Unutamayacağım bir şey söyledi; bu gezegen için çok şey istiyorsun! Ağla Harirama, yazgımızı belirleyen Afgan hançeri gibi şarkılar söyle, deniz satıcısı Basra tüccarları, Kos adalı ahtapot avcıları gibi vandalizm ve gaddarlık dolu olsun. Evrenimiz başarısız bir model, ne yazık ki gerçem bu… Nice sönmüş gezegenler ve tuhaf asteroitler uzayın boşluklarında sarı bir ölüm şarkısı ve kırmızı bir cellat gibi dolaşıyor.Burada cehennem başkalarıdır diyen ikinci bir Sartre’ımız da var (Almanlar diye bir şey yok ama!), tek arkadaşı da Pessoa, siyah güneşimiz kuzeyde batarken, yakındaki markette bir tezgâhtarın canına kıydığını söylemişler, hiçbir tepki vermemiş, demek ki yaşıyormuş, demek ki gerçekten varmış demiş. Üç parsek boyunca yağmur yağıyor, sevgilim tanrının gözyaşları dinmek bilmiyor dedi. Gülümsedim. Hayaletsi bir peri gibi salona ilerledim, Gavr Dağı, Soylu Masenas ve İpek Peçeli Ebu Leheb adında filmleri getirmişler. Tarihi kurdeleler, ben sıkıcı buldum. Ayağımda şeytan tırnağı var, ölünce mezarımda bana sıkıntı verecek tek şey budur diyorum. Livonian dilini bilen bir kişiyi arıyoruz, Ned Maddrell adlı bir balıkçı geldi ama onun bildiği Manx dili, hangi dili bildiğini bile bilmiyor. Püzant’tan gelecek olanı bekliyoruz artık. Ama yaşama; Tac Mahal’de bir cumbadan bile baksanız değişen bir şey olmuyor bazen. Bir yalnızlık baladı işte; ağaçların gölgesinde ailemle birlikte yaşayıp gidiyorum. Orada ailemin yanı başında barış içinde yaşayabilmek için aydınlığa ve karanlığa, tanrıya ve güneşe dua ediyorum. Pers doğrusu! Gülhaçlar ve mutlu korkular uyduruyor kendine. Kastamonulu Şavur ve saraç çocuğu Baki geldi dehlizlerden, irem sümbülleri gibi koku yayıldı. Roma askerlerinin ücreti tuzla ödenirdi dedi biri, öteki de egzoz çağı gibi bir şey söyledi. Laterna orman çıvgınını saldı pencereden, bahçe çintesi de öttü çitlerden. Bakın dedim ikisine de, Osmanî bir gülümseme yayıldı üçümüze;
Bedevi çölde çadırında uyurken bir atlı gelmiş, ben halifenin muhafızıyım bir tas şarap ver demiş, bedevi testisinden bir tas şarap uzatmış, atlı içmiş ama bu kez, ben halifenin baş muhafızıyım bir tas daha ver demiş, bedevi gene vermiş, atlı gene içmiş, bu kez de ben halifenin veziriyim, bir tas daha ver demiş, bedevi gene vermiş, atlı gene içmiş, bitmedi, atlı bu kez de ben halifeyim bir tas daha ver deyince, bedevi hırsla vermiyorum, çünkü sen demiş, sümme hâşâ biraz daha beklersem; ben Allah’ım diyeceksin…
Bütün bilmek istediğim budur benim; evrenler ve yıldızsı kozalar arasında ki her şey neden bir yinelemedir?.. Oysa her şey yaşamı sevelim diyedir. Amin...

ULUS FATİH


Söyleşi // Türkiye'nin üç fay kırığı var..



Şair Bayram Balcı Soruyor
Yazar Mehmet Eroğlu Yanıtlıyor...


Mehmet Eroğlu, Türkiye'nin yakın dönemini ele aldığı Fay Kırığı üçlemesinin ilk romanında Eroğlu'nun Türkiyi'nin önemli üç fay kırığını Zengin-Yoksul, Türk-Kürt ve Laik- Müslüman çatışmaları olarak belirliyor


Her yazdığı romanıyla edebiyat dünyasının dikkatlerini üzerinde toplayan yazar Mehmet Eroğlu, yine çok tartışılacak bir roman yazdı. Türkiye'nin yakın döneminin anlatıldığı Fay Kırığı üçlemesinin ilk romanı olan Mehmet'te, Eroğlu, Türkiye toplumun nasıl toplum olduğuna projektör tutuyor. Roman, Eroğlu'nun Türkiye'nin Zengin-Yoksul, Türk-Kürt ve Laik- Müslüman çatışmaları olarak belirlediği üç fay kırığını üzerine. Bugün iktidarda olan tarikatın para ile terbiye edildiğini düşünen Eroğlu, Kürt sorununun çözümünün ise çaplı liderlerle olabileceğini belirtiyor. Mehmet Eroğlu ile Fay Kırığı üçlemesinin ilk romanı "Mehmet" üzerine konuştuk.

*Fay Kırığı Üçlemesini kısaca özetleyebilir misiniz?

*Hakkâri'deki askerliğin ardından on yıl boyunca hiçbir işte dikiş tutturamayan kahramanımız Mehmet Esen, 2005 Temmuz'unda İstanbul'dan cazip bir iş teklifi alır. Bu teklif, birlikte savaşmış beş asteğmeni yıllarca sonra bir araya getirir: Cenk Plevneli darboğazda, batmak üzere olan bir Holding'in varisi; Altan Kısa bir sendika yöneticisi; Prof, yorgun bir öğretim görevlisi; çok zengin ve muhafazakâr bir ailenin büyük oğlu Yakup Kadıoğulları ise İslamiyet ve kapitalizmin birbiriyle bağdaşmayacağına inanan birisidir. Mehmet'i İstanbul'da daha önce tanıdıklarından farklı iki kadın da beklemektedir: Haz ve günâha inanan, acının yararsızlığını tekrarlayan Simin ile Yakup'un türbanlı olduğu için üniversite eğitimini yarıda bırakan, kız kardeşi Emine. Üçlemesinin ilk kitabı olan Mehmet'in odağında ayrı dünyalara ait iki insanın aşk öyküsü yer almasına rağmen romanın fonunu, zenginliğini Anadolu'daki köklerinden alan muhafazakâr Kadıoğulları Grubu'nun, İstanbul'un en eski ve tanınmış Holdinglerinden birisi olan Plevneli Holding'i ele geçirmeye serüveni oluşturur. Müslüman bir burjuva sınıfı yaratılması İslamiyet'e ne denli uygundur? Kuran'ın ahlâkı kapitalizmle bağdaşır mı? Romanda tartışılan sorunsallar bunlar olmakla beraber romanın kahramanı Mehmet'in bu süreçte hangi tarafı seçeceği de bir anlamda günümüzün bireylerini yakından ilgilendiren bir tercihtir. Mehmet, Emine ve Rojin'den oluşan Fay Kırığı Üçlemesi ayrı dünyalara ait insanları ve yirmi beş yıldır süren savaşın bir dönemini anlatırken, aynı zamanda ülkemizin -Laik-Müslüman, Türk-Kürt çatlağı eksenindeki- son on beş yıllık bölünüşünün bir panoromasını da çizme çabası olarak görülmeli diye düşünüyorum.


Savaşın yıkıcı etkisi

*Fay Kırığı üçlemesinin ilk kitabının kahramanı Mehmet Esen, romanın daha başında kendisine "nasıl bir insanım?" diye soruyor. Ben bu soruyu biraz değiştirerek şöyle sormak istiyorum; Bu üçleme bize nasıl bir toplum olduğumuzu mu anlatıyor? Nasıl bir toplumuz?

*Soruya kısaca Fay Kırıkları ile parçalara ayrılmış, sorunlarını çözemeyen ve bu çözümsüzlüğün bedelini yıllardır fazlasıyla ödeyen bir toplumuz, diye cevap verebiliriz. Sözünü ettiğim kırıkları da Zengin-Yoksul, Türk-Kürt ve Laik- Müslüman çatışmaları olarak sıralayabiliriz. Aslında toplumun ana çelişkisi olmasına rağmen, zengin-yoksul çelişkisinin öteki çatışmaların gölgesinde, hatta gerisinde kaldığını belirtmek pek de yanlış olmaz. Son yirmi yılımıza damgasını vuran iki temel sorunun birincisi, Türk-Kürt çatışması, ikincisi iktidara aday olan politik İslam. Tabii her iki sorunun nedenleri arasında son tahlilde yoksulluk var ama kırılmayı sadece buna bağlamak da mümkün değil. Politik İslam, zenginleşmek isteyen, kendini metropolde uluslararası sermayeye kote etmek isteyen bir hareket halinde kaldığı ya da ona dönüşmek isteyen unsurlar hareketin içinde etkin olduğu sürece orta vadede kapitalizmle uzlaşacak ve bugün ideolojik söylemlerinin önemli kısmını terk edecek gibi geliyor bana. Bugün iktidarda olan tarikatın ticarete yatkınlığı 19. yüzyıldan beri belirgin. Hem unutmayalım, para çoğu insanı -dindarları da- terbiye eder. Kürt sorununa gelince, bu sorunu çözmek çok daha zor. Ama her çözümsüz sorun kendi çözümünü de içerir. Diyalektik düşünce bize bunu söylüyor. Yani, çözülmez gibi duran bir sorun, bakarsınız sandığımızdan çok daha evvel çözülebilir. Anlaşılması gereken bu sorunu silahla çözülmesinin imkansızlığı. Çözüm için uzun vadeli düşünebilen, çaplı liderler gerek. Bir diğer önemli husus da çözüme ulaşılmasında dış dinamiklerin etkisinin olabildiğince minimize edilmesi olmalı. Fay Kırığı Üçlemesi'nin son kitabi Rojin, savaşın on beş yıl önceki bir dönemini anlatıyor olacak. Okunduğunda görülecek ki, akan onca kandan, çekilen onca acıdan sonra bölgede askeri açıdan değişen pek de çok şey yok. Ama asıl anlatılacak olan savaşın insanların üzerindeki yıkıcı etkileri olacak.

*Mehmet asteğmen olarak 92-93 yıllarında savaşa katılmış, savaş sonrası ise hiçbir işte dikiş tutturamamış bir insan. Ancak romanda önüne çıkan fırsatı değerlendirip, önemli bir güce erişiyor. Emanetçi, ama gücünün de farkında varıyor. Toplumumuzda asıl güç Mehmet karakterinde olduğu gibi emanetçi, fırsatçılarda mı?

*Hiç kuşku yok ki, Üçlemenin ilk kitabı Mehmet'in kahramanı Mehmet Esen toplumumuz için tipik bir örnek. Yani, bir anlamda bir protip. Kahramanımız uzlaşmaya hazır, entellektüel belkemiği olmayan, esnek, ideallerle ilişkisini koparmış ve en önemlisi taraf tutmayan, tutarsa da kendini seçen birisi. Yani, tipik bir 12 Eylül sonrası insanı. Bu açıdan toplumda çoğunlukta olanları simgeliyor. Kahramanımız Mehmet içinde onu derinleştirecek unsurlar taşımasına karşın yaptığı seçimlere, eylemlerine bakıldığında bir sıradan insan örneği. Doğruların belki farkında ama o kendini seçiyor. Aslında "köşeyi dönmek," "gemisini kurtaran kaptan," "her koyun kendi bacağından asılır," gibi çıkarcı, esnaf bezirgan kültürünün ürünü olan deyişlere uygun davranıyor. Toplumsal vicdanın sığlaştığı, tüketimin ve tüketici bireyin ön plana çıkarıldığı bir dönemin ürünü. Soruya gelince maalesef toplumun çoğunluğunu Mehmet gibi tipler oluşturuyor ve bu kitle kiminle ittifak yaparsa o siyasal odak güç kazanıyor. Bugünkü tabloda bu kentli küçük burjuvalar İslamiyeti bir ideoloji olarak kullanan Anadolu Sermayesine destek veriyor.

Tarikatlar paradan hoşlanıyor

*İslami çevrelerde de romanınız çok tartışılacağa benziyor. Çünkü romanda kimi karakterler İslamiyetin yorum farklılıklarını da tartışıyor. Bir taraf parayı, zenginliği ve gücü reddederken, bir taraf parayı, zenginliği ve gücü önemsiyor. Şunu sormak istiyorum; örneğin romanda Kayserili Müslüman bir aile olan Kadıoğlu ailesi için para ve güç neden bu kadar önemli?

*Çünkü Müslümanların büyük bir kısmı zenginliği, zenginleşmeyi önemsiyor ve bu yolda çaba sarf ediyor. Kuran ahlakının kapitalizmle bağdaşacağına inanıyor. Batıyla işbirliği yapmaya hazır. Avrupa Birliğine hevesliler... Bunlara inanmayanlarsa azınlıkta. Son mahalli seçimleri de bunu kanıtlamıyor mu? Son tahlilde Kayserili Kadıoğulları'nın öteki zenginlerden pek de farkı yok. Dikkat edilirse ülkede etkin ve yaygın tüm tarikatlar zengin. Dahası, bu tarikatların önderleri zenginlikten hoşlanıyorlar. Romanda aykırı düşünceleri AKP'li Kadıoğulları'nı rahatsız eden Hasan Hoca'nın sözlerini hatırlayalım: "Müslümanlar, Kuran'ın ahlâkından vazgeçip, geleneklerini yerine getiren insanlara dönüştüler. Müslümanlık eşittir düşünmeyen adama dönüştü... Bize göre sorun budur. Din, bize bilgiden çok, güç verir... Bizi rahatsız eden birinci mesele zenginlik. Dindarların, Tarikat Şeyhlerinin zenginliği, parayı bu kadar sevmesi mide bulandırıcı... Neden hiç yoksul cemaat yok? Neden hepsi zenginlik, gösterişli, saray gibi evler, mal, mülk, ticaret peşinde? Ticarette taraflardan birisinin aldanacağı, kaybedeceği kesin değil midir? Bizim kendi duygusuz, arsız saadetleriyle mutlu olup övünenlerle işimiz yok dostlarım."

Türkiye'yi deprem mi bekliyor

*Romanda Kürt sorununa ve savaşta var. Sanırım bu sorunun can alıcı bölümlerini Rojin adlı üçlemenin son kitabında okuyacağız, ama ben yine de sormak isterim. Savaşa katılan asteğmenlerin normal hayata karıştıklarında yaşadıkları savaşı pek de sorgulamadıklarını görüyoruz. Bu bana çok tuhaf bir durum gibi geldi.

*Bu bir üçleme; her şeyin yeri ayrı. Savaşın savaşanların üstündeki etkileri geniş olarak üçlemenin son romanı Rojin'de ele alınacak. Ayrıca sorgulamadıkları da pek de doğru sayılmaz. Savaş hepsinin hayatında önemli bir kırılma noktası. Yakup'un inancını sorgulamasına neden olmuş, Mehmet'in de kabuslarının nedeni. Mehmet'in Rojin'le konuşması, 1993-94 yılları arasında yaşadıklarının Mehmet'in üstünde ne denli derin etkiler yarattığını ortaya koymuyor mu?

*Sanırım iki yıl önce yaptığımız bir söyleşide, Türkiye'de üç fay kırığı olduğunu söylemiştiniz. Toplumun bu kırıklar boyunca birbirlerinden ayrıldığını belirtmiştiniz ve şimdi bu fay kırıklarının ilk kitabını yayımladınız. Bildiğimiz gibi fay kırıkları bir depreme yol açar. Türkiye'nin sorunlarına duyarlı usta bir romancı olduğunuz için şunu sormak istiyorum; Türkiye'yi üç deprem mi bekliyor?

*Biliyorsunuz her fay kırığı eninde sonunda kırılır ve gerilimini boşaltır. Bu bilimsel bir gerçektir. Açığa çıkan enerji de büyük bir sarsıntıya yol açar. Yine de bazen kırılma tek yerden olmaz ve enerji, parçalı, küçük kırılmalarla, büyük yıkımlar getirmeden boşalır. Umarım sözünü ettiğiniz deprem böyle gerçekleşir. Tabii bunun için hepimize öngörülü ve çaplı önderler gerek. Yoksa acı ve yıkım bizleri bekliyor olacak.


DÜŞ TUTULMASI // Çiğdem Aldatmaz





-I-
Kaçtığım yerde sensiz ne gördüysem o kadar yaralıyım. Günleri asitin demiri erittiği gibi erittik. Geriye sadece yanan yüzümüzün telaşlı ve yarından korkan sancıları kaldı. Hiç aklımıza gelmezdi bütün bunlar. Gelse de güler geçerdik. Ne eriyip akardı yüzümüzün kırıklığı ne de çarpardı penceremizin kıyısına kör şarkılar. Acıya sustuk. Sustukça dağıldık. Ben korktukça sen pencere önlerinden kör kuşlar topluyordun. Korkularımın önünde büyük tuvallere resmedilmiş hayat artıkları duruyordu. Katline seyirci kaldığımız yaşanmışlıklarımızı pazara sermek isteyenlere öfke bile duyamazken bir gece anladık, içimizden biri oyunu bozuyordu. İçimizden biri yok yere uykuları kanatıyordu Yalnızlığın mora çalan duvarlarında şişeler kırıp, kırıkları, göremeyenlerin gözlerine saçıyorduk.
Sen bir eski düştün. Düştün bir uçurum güzelliğine. Yürüyüp durduğu yoldan usanmış bir meczup kayalıklara vurulmuş kalbini getirdi bir gün. Kapımıza sessizce bırakılmış, önümüze sessizce mühürlenmiş o kalp vurgunların en tatlı yerinde uykumuzdan uyandırdı. O güne dek fark etmemiş olmamız bile korkunçtu. Yaşamıyorduk biz. Hiçbir şeye yetmeyen bir ruh eşiğinde yalancı bakışlarla dolanıyorduk. Tenimiz buz gibiydi. Soğuktandır dedin, geçer dedin. Geçmiyordu. Yara almış bir gemi suyun ortasında onarılmıyordu. Paylaşamadığımız neydi? Alt tarafı bir hayat… Gündüzleri gecelere bağlayan uzun köprülerin eşiğinden elindeki mumu söndürmeden geçebilmek yani. O mumun alevini biraz iştahla, biraz aşkla, biraz da rüzgara katıştırılmış bir inatla yakalayabilmek. Bunun için geceler boyunca kanamak mı gerekiyordu?
Hep bir şeyler feda edilmeliydi. Yaşamak için, suyun üzerinde boğulmadan kalabilmek için, atmamız gereken yükler, tutunmamız gereken tahta parçaları vardı. Yüklerimiz diyetti, tahta parçaları ellerimizi kesikler içinde bırakan hikayelerimiz… Oysa su güzeldi, serindi. Bazen dingin bazen delirmiş bir cengaverdi. Ama berraktı işte. Bakmasını bilene dibini gösterebilecek kadar berraktı. Fakat biz yüreğimizin içini gösterebilecek kadar cesur değildik. Bulanık kalpler taşıyorduk göğsümüzün orta yerinde. Biz bulanıktık. Yarına tertemiz açabilecek kadar cesur çiçeklerimizi çoktan soldurmuşlardı. Bir okyanusu izleyen yekpare gözler edinemeden yarına çıkmaya kalkıştık. Bu yüzden bir şeyleri feda etmek zorundaydık. Bir yalanı bir kaçışla ört pas etmeye kalkışırken elimizden kayıp gidenlerin peşine düşmeye fırsatımız olmuyordu.
Gerçeği gören gözlerimizi yolundan edecek ne çok bahane vardır. Biri bir masal uydurur bir gece. Kirlettiklerinin üzerini örtecek kadar temiz, biriktirdiklerini bir gecede harcayabilecek kadar kısa, tüm şehirleri kurulabilecek düşlerin olduğu fikrinden vazgeçirebilecek kadar ucuz bir masal. Onlar tükenen yanımızdır. Ayazın ortasında kimsesiz kalmış bir çocuk gözündeki acıyı dindiremeyecek kadar yersizdir. Biri bir masal uydurur, şehirlere kan yürür.
Tozlu peleriniyle vurgunlar ustası bir prens, bir gece şehre gelir ve “kemirin” der. “Düşlerinizi kemirin, yüreklerinizi leş kargalarının önüne koyun, pazarlıklarınızı ortalığa saçın, kimden ne alabiliyorsanız alın ve en kirli köşenizde yıllarca saklayın. Kemirin gecelerde sızlayan kalplerinizi. Az sonra gidip kibritçi kızın uykularını da vuracağım. Artık geceler onun için soğuk olmayacak ve bir kibrit çöpünden medet umarak izbe sokaklarda düşler görmeyecek”. “İstediğinizi yapıyorum.” der prens, “Eğer istediğiniz buysa. Kirli hayatınızı temize çıkarıp daha az acı çekmenin yolunu arıyorsanız, masalları da zavallı vicdanlarınız için değiştireceğim. Yeşilleri griye boyayacağım. Şehrinize dev binalar dikeceğim, çarkı hızlandıracağım. Bundan böyle tek derdiniz yarına nasıl çıkabileceğiniz ve diğer yüreklerden apar topar nasıl kaçabileceğiniz olacak. Sonu gelmeyen isteklerinizin bedeli bu, başka masal yok.” der.

Beni kırıp döktüğün bir hayatın arasından, bakışları silinmiş aciz bir soytarı gibi dinliyorsun. Yaktığın ateş teninin katmanlarını eritiyor. Oysa biz hoyratlığından dem vuran bir eski zaman kaçağını ceviz sandığımıza saklamıştık. Şövalyeler sadece yollarını kaybetmiş yakışıklı gezginlerdi. Uzak diyarlardan kentleri keşfe çıkmış kayıp yürekler getirirlerdi. Buna inandık. Ruhumuzun çalındığını daha erken fark edebilseydik, yola daha erken düşerdik. Daha erken susturabilseydik içimizin kış çığlıklarını elimizde yaralanmış bir aşk öyküsünden fazlasını tutabilirdik.
Tutabildiklerimizle, kaçırabildiklerimiz arasındaki tuhaf denklemde yittik. Masallar inat etti, inandıklarımızı vurmaya.
Dağıldık,
Taş duvarlar önündeki çiçek ölülerini toplamak için.
Dağıldık,
Koyu bir karanlığın içinde biraz canımızı yakarak ve çokça kendimizi alıştırarak bu bataklığa.
Dağıldık,
Yosunlar gibi sulara. Köklerimizi kesip atacak bir bıçaktı eksiğimiz. Anladık kanaya kanaya.

-II-

Bu bir düş tutulması. Bütün hayatımı alıp önüme koyduğumda anlıyorum ki, bütün hayatım lafı dünyayı da benimle birlikte küçülten bir zavallı edat aslında. Herkes gece ışıklar yanıp yanıp söndüğünde ancak idrak edilebilen başka bir varlıkla karşı karşıya kalır O, varlığı yoklukla çarpıştırdıkça vücuda gelen bir oluştur. Sesleri susturduğumuzda da sesi duyulur. Renkleri süzüp devasa tablolara bezeyerek asıl rengini alır. Sonra yakarış ses olur. Yakarış bir gelmeyeni yolundan döndürmeye muktedir inatçı bir ıslıktır. Başınızın üzerinde bir sarkaç dolanır. Zihnimizden uçup boşluğa düşen kelimeleri avlayıp gecenin yaralı göğüne karıştırır. Sabah olacak mı gerçekten? Siyah beyaza bırakacak mı tahtını? Bu iktidar savaşı nereye kadar sürecek? Soru budur. Bilmediğin sana bildiklerini buldurur. Senin bilmediğin sessizce kayıplarını durdurur. Bittiğini sanırsın. Her şey vesveseli bir ihtiyarın kurnaz gülüşü gibi hafife alınırken içine işleyen bir öte hayattır. Bilmediğin döner dolaşır beni sana buldurur.
Neden birbirimizin bilmediğiyiz? Neden onlarca insan gülüşünün içinden dönüp dolaşıp kederli yüzümüzü çıkarıyoruz? Hayat bizi aynı yerimizden kırdı diye yaralarımızı boy ölçüştürüyoruz birbirimizle. Ben hangi kente gitsem sinsice dönüş yoluna sızıveriyorsun. Sen hangi kente dönsen girişindeki yol tabelasında saçlarımdan dökülmüş yıldız tozları görüyorsun. Hikayemizi kim dinlese aşk sanıyor. Oysa bu yalnızca bir ruh karşılaşması. İki ırmağın aynı denizde buluşma hali, iki kayıp kıtanın aynı hiçliğe gömülme hali. Değil mi ki dünyanın tüm kuşları sadece bir kez toplanıp üzerimizde uçuyor, bu bir yitiriliş öyküsü.
Sana hiçliğin içinden satırlar döşüyorum. Darmadağın hayatımdan parçalar taşıyorum. Bu gün annem yüzüyle yüzümün arasına karanlık bir duvar indirdi. Çocukluğum duvarın altında kaldı, büyümüşlüğüm ise ayazda. Duvarın önü soğuk ve önünden gidilebilecek tüm yollar anlamsız. Büyümek, sessizce geçtiğimiz yollarda örselenmekmiş aslında.

Kaybolmayalım diye yollara saçtığımız ekmek kırıntıları sevdiklerimizin yüzü, kaybolmayalım diye telaş ettiğimiz yollar bir meçhul adresmiş. Herkes gibi geçtiğim yollarda herkes kadar olamıyorum. Geçerken ağaç dallarına düş kırıkları asıyorum. İzim sürülsün istiyorum. Ekmek kırıntılarına kargalar üşüşüyor ve masal ağaçları bir sesi düşlemekten yorgun.
Bugün, birbirimizi tekrar görebileceğimiz bir gecenin tekrarı gibi. Bugün tekrar ölebileceğimiz bir şarkının ilk dizesi sabah telaşına düşüyor. Yürüdüğün yolları görüyorum. Bir kâğıdı buruşturup ayakuçlarına fırlatıyorum. Rüzgarın onu çalması an meselesi. Başını gökyüzünden indir bir kez, o kağıda bak. İçine hayatı yaralamadan geçemeyeceğimiz ışıklı bir yol haritası çizdim. İçine insanların yaralı yüzüne sır üfleyen bir yaralı meleğin duasını koydum. Kaybolmuş ruhumuzu bize tekrar bulduracak bir pusula da iliştirdim içine. Rüzgar içindeki harfleri çaldı. Rüzgar içimdeki harfleri çaldı. Rüzgar üfürdü gözlerimdeki kum torbalarını. Rüzgar bugün sesine sustu. Bir kez olsun indir başını gökten, kağıda bak. Ayakuçlarına takılan yaşama hevesinin nasıl da çırpındığına bak. Sana yüzyıllar öncesinin yitik kabilelerinden miras efsunlu hikayeler biriktirdim.
Bir bak!
Nasıl da aykırıyım aynadaki yansıma. Yansım gülüşümde çatlaklar bırakan kederli gözlerimden bana bir hatıra. Annem uykularımda seni bıçaklıyor. Sen yazmak istediklerim, yaşamak istediklerim, düşlerim, özgürlüğüm, savaşlarım, kıranlarımsın. İçimden çıkıp içime dolansın. Annem hepsini bir çırpıda kurşuna diziyor. Annem bana herkesin bildiği masalları yakıştıramıyor aslında. Hayata direnmek için son kalanımı aranızda pay ediyorum. Saçlarımın dibinden gelen bir acıyı usulca avuçlarınıza bırakıyorum sonra.
Bir bak!
Hayat yüzümüze sessiz fedalar yakıştırıyor.
Bir bak!
Bakınca fark ettiğimiz her şey nicedir peşimizde.
Bir bak!
Rüzgar bu yaralayan oyunundan elbette vazgeçecek
Bir bak!
Usumuzda dağılan sözcükler geçişlerimize sessiz bir eşlikte.

Çiğdem Aldatmaz


Enis Batur // CENTURIA %45-Epsilon Bata


CENTURIA %45- EPSILON BETA

Enis Batur yönetimindeki "Epsilon Beta" projesinin ilk ürünü olan kitap Çekirdek Sanat Yayınları tarafından yayınlandı. Edindiğimiz bilgiler doğrultusunda kitap önümüzdeki haftadan itibaren Türkiye çapındaki tüm kitapevleri ve D&R satış noktalarında bulunucaktır.. Bu projeye Enis Batur tarafından seçilen öyküler-denemeler Giorgio Manganelli'nin "CENTURIA yüz küçük ırmak roman" yapıtıyla simetrik bir mesafede duruyor. Yani Manganelli'nin yapıtıyla bir eş zamanlı okumayı gerekli kılan ve hiç kolay olmayan bir bütünselliğe de işaret ediyor proje..Kitap bu izlekteki ürünler bağlamında ülkemizdeki bir ilki oluşturması açısından da çok önemlidir. Enis Batur soruyor:"Sonrası Gelecek Mi?"- gelmesini temenni ederek.. // Borges Defteri


"Bu kitabın ön kapağında, kitap adının yeraldığı satırda "Centuria %45" , yazar adının bulunması gereken noktada "Epsilon Beta" yazıyor - bir biçimde aydınlatılması gereken iki belirtke.

Manganelli'nin 100 küçük romanından oluşan Centuria'sının, sonuncu
dışında (onu peşin peşin kendime ayırmıştım) herhangi bir parçasını seçip 333 kelimelik bir çeşitlemesini yazmak konusunda istekli olanların devreye sokulacağı bir 'kitap' kurma fikri sıcak karşılandı. Amaç, burada, 100 parça için 100 katılımcı hedeflemekti, önce. Gelgelelim, anlamlı bir orana ulaşıldığı taktirde, "Centuria % x" başlığıyla kitabın okur önüne çıkmaması için de neden yoktu. Epsilon Beta topluluğunun ilk kitabı ortaya çıkmış oluyor.

Sonrası gelecek mi?"
Enis Batur


"EY İNSAN!.." // Borges Defteri


Bir yazar dostumuz(S&T) sıcağı, sıcağına adım attığı uzak(yakın) diyar, kadim şairler yurdu Buhara’dan deftere geçti bu 8 karelik(alttaki fotoğraflar) görselleri.. 12. (ve sonraki) Yüzyıl(ların) şairlerinin “sessizler vadisinde" gezinen bir tavus kuşunu gösteriyor, seyre dalmış şu köhne cihanı.., nereden gelmiş, neden orada? Ve o gösteriş - renk coşkusuyla yoğrulan “kuş bakışı” kimin için?..Şairlerin ebedi toprağından hepimize doğru fırlattığı gurur okları mı? ..şiirin hep son sözü söylediği o eski kirlenmemiş “eyyamdan”!..

[/‘Ey insan
ben-e siz ne gerek…
-ben bana bir nergis!
güneşimi engelleme.. git,’ /
/Bu sessizler vadisi
sarıyor renklerimi
parça parça kayboldu-kayboluyor dünüm, bugünüm!
arın(ama)ma: aşıklar hepten divane
divaneler ise aşkın ta kendisi
bir köprü mü var aralarında?
geçit belgesi maşukun elinde
yağmurla yanmış teniyle!./
/‘Ey insan’
bu sessizler vadisinde gör artık aşkı
o divanelerin yolluğunu
kimsenin dönüp bakmadığı,
bakmayacağı
nefretin her şeyi kararttığı dünyamızda…/] // borges defteri

BORGES DEFTERİ MODERASYON GRUBUNUN
“Kirpi Şiir” dergi grubuna, dergiye emek veren(arkadaşlarımız), şiir yazan, sayfalarını sihirli elleriyle tasarlayarak ona varlık kazandıran(Savaş Çekiç) ve tüm şiir “dostlarımıza” ithafımızdır… "Kirpi Şiir"
önümüzdeki günlerde okurlarla, hepimizle buluşuyor ...













"Çok fazla düşünmeniz "önemli" insanların işine yaramıyor!"


Bu filmi lütfen izleyin, tüm dostlarınıza izlettirin!
Kafanıza "tüm bilgilerinizi" depolayan "çipler" takılmadan!
Kurgulanan "dehşet" ,"kuru" "çorak" bir geleceğin tüm ip uçları.

Yetmez!..
DAHA FAZLASINI İSTİYORLAR!


"Çözülen ne? Hayatımızın bütün soruları, biz yaşadıkça arkamızda bıraktıklarımızı görmemizi engelleyen bir çalı yığını gibi değil mi?
Bu yığının kaldırmak bir yana, seyreltmek bile aklımıza gelmiyor. Onu arkada bırakarak ilerliyoruz. Gerçi belli bir uzaklıktan görülebiliyor ama bir gölge, giderek iç içe geçen bir bilmece gibi, belli berirsiz."

-Walter Benjamin

BORGES DEFTERİ



Bedri Rahmi Eyüboğlu Anısına...



Bedri Rahmi’nin Atölyesinin Girişinde Asılı Yemin

Bugüne kadar resim sanatı alanında
Yapılagelmiş olanları inceleyeceğime
Kendini bütün dünyaya kabul ettirmişler
Arasında beni en çok saranlarını ayırarak
Onlara kendi aramalarımı, denemelerimi
Katacağıma
Alışılagelmiş, basmakalıp, hazırlop
Klişeleşmiş çiğnene çiğnene tadı tuzu
Kalmamış hiçbir şeyi tekrarlamayacağıma
Elimden çıkan her çizgiye
Her lekeye
Her renge
Her beneğe
Kendi aklımı
Kendi tecrübemi
Kendi tasamı
Kendi ömrümü, yüreğimi basacağıma
Aldığım nefes, içtiğim su, bastığım toprak
Gözüm, kulağım, burnum,
Elim, belim, dilim, derim üstüne
Yemin ederim
Yemini bozduğum gün
Burdan giderim...
B.R


Borges Defteri // e-Kitap Proje I (HASAN SAFKAN)


' Borges Defteri e-Kitap Proje' ilk kitabını değerli sanatçımız Hasan Safkan'ın artık "piyasada" bulunmayan ve tekrar basımı-pek mümkün görünmeyen- "Kuzey Afrika'dan Portekize Oradan Eve" yapıtıyla başlıyor. "Borges Defteri E-Kitap Proje" tüm değerli şair-yazarlarımıza açık bir pencere olarak hizmet edecektir. Defterin seçkin okur kitlesi için düşünülen bu projede yer almak isteyen yazar, şair, ressamlarımızı (yayınlamak istedikleri kitap-katalog) defterposta@yahoo.com, veya defteriletisim@gmail.com adresleriyle iletişim kurmaları gerekiyor. Edebiyatın, Sanatın Yerlatı Nehirleri için geçerli olan bu yaklaşım alışık biçimlere değil, farklı sularda kulaç atmak isteyen ruhlara seslenir...
Sunulacak "ürünlerin" (PDF formatıyla) görsel tasarım ve görsel katkısı defterin ilgiili birimi tarafından gerçekleştirilecek. Borges Defteri ulaştığı uzak-yakın coğrafya okurları ve "binlerce.." seçkin, "işin" ehli okuruyla ülkemizin e-kitap arşivine ve de özellikle Yeraltı Edebiyatına katkısını sürdürmeyi görev bilir...
Keza, Defter, fanzin dergiler-yayınları uçurumların birer kanatlı sesleri olarak destekler..destekleyecektir.
Hasan Safkan kitabı(pdf formatı) için emek sarf eden heykeltraş-sanatçı R.Fatih ve tasarımını gerçekleştiren Bülnet Erkmen'e teşekkür ederek.
Kitap toplamında 47 MB ölçeğinde ve ADSL 250 kbps hız için hazırlanmıştır.
Media Fire serverına bu olanağı sağladığı için de teşekkürü borç bilerek.
Kitabı aşağıdaki linke tıklayarak ilgili sayfayı açtıktan sonra "Click here to start download.." ibaresine tıklayarak kitabı indirerek dilediğiniz dosyanıza yükleyebilirsiniz: yapmanız gereken tek şey linke tıklayarak devam etmek..
Link:

Book(Hasan Safkan) Download By MediaFire 250 kbps-47MB




Değerli sanatçımızın yüce anısına ve yarattığı onca güzelliğin izlerine ithaf olsun..

BORGES DEFTERİ




Heykeltraş Hasan Safkan ve El Greco Anıları // Argos a.



“Slovenya’dayım. Igor Furlan ile Lubink Tepesine son 60, 70 metreyi ıslak ve alçak bir bulutun içinden geçerek tırmanıyoruz. Tepeye yaklaştığımızda Igor doğruca barınaktaki bara ben de doruk noktasını işaret eden daha yukarıya yöneliyorum..içinden geçeceğimiz beyaz bulut işte küçük taşa teğet geçecek biçimde altımda kalıyor. İki ayağımla basarak taşın üzerine çıktım. Yukarıda masmavi bir gök ve güneş aşağıya baktığımda belli belirsiz ayakkabılarımı görebiliyorum..” (Hasan Safkan-Ağustos 1993).

Heykel sanatçımız Hasan Safkan'ı belki duymuşsunuz, çok erken aramızdan ayrıldı(1949-1995). Sanatçı mirası kabul ettiğimiz sayısız enfes heykel ve güzel bir kitap bırakarak, her şeye ama en çok sevdiği çöller ve yollara veda ederek gezgin hayalleri, çok değerli yapıtlarını toprakta bırakarak çekti gitti..hepimizin büyüğü ve ağabeyi sayılırdı. Öyle sanıyorum ki o dönemlerde 1980’lerin karanlık, eziyet, zulüm kokan yıllarından sonra(ikinci yarısı) Ortaköy müdavimi bir yığın dostu ağırladı o sıcak atölye mekanında, zaten bütün sanatçı atölyeleri birer kurtuluş adasıdır sanat sever ve kitap kurtları için, ben “bilgi mahzeni” olarak adlandırırım bu mekanların çoğunluğunu, çünkü kolay olmayan bir yaşam tarzı ve nerdeyse hakiki-hakikatli(bilginin ta kendisi olarak) direnç ve güzelliğin sükun mekanları sayılır sanatçı atölyeleri. Hayatın anlamını başka biçimde aralamak için Schopenhaeur okumak bir çözümdür, o atölyelere adım atmak da, ya da Jaques Derrida ve “Çile”yi ve o sayfalarda esas olarak “yanıt”, “ödev”, “sorumluluk etiğine” de odaklanabilirsiniz ama bir sanatçı atölyesi bütün bunlardan daha fazlasını barındırır. Hasan Safkan dost olarak, sanatçı olarak bütün bu saydıklarımın özeti idi adeta, her sanatçı gibi onun da varoluşunda “giz” vardı ama kendini gizlemezdi, aradığınızda, ona gittiğinize oradaydı hep o sımsıcak dost canlısı varlığı ve paylaşımcı duruşuyla, sanırım bir yığın dostun zihnini Hasan öyle bir dağladı ki bundandır kimse ne onu ne de o sıcaklığını, bilgi küpü “gezgin” ruhunu unutamıyor.Zaten sanatçı dediğiniz kimsenin kozası öyle kolayca “açılabilir” bir şey değil, kapı da kendisidir, anahtar da o, yaptığı şey ise bir ateş dansıdır ki o da ölümünedir daima. Derrida’nın dediği gibi: “Saklı olanla, karanlıkla, gecesel olanla, görünmezle, gizlenebilirle, hatta genel olarak tezahür olmamışla hetrojendir,örtüsü açılmaz. Açınlandığına inanıldığı an bile dokunulmamış bir şekilde kalır. Şifresi çözülmez bir kod içinde ya da mutlaka bir örtünün ardında saklandığı için değil, basitçe örtme/örtüsünü açma, gizleme/açınlama, gece/gündüz, unutma/hatırlama, yeryüzü/gökyüzü oyununu aştığı içindir bu..”.
O yıllarda İstanbul’un Ortaköy semti onlarca kahvehanesi, sanatçı atölyeleri, sanat galerileri, sahaflarıyla derinden derine kentin bir kültür öbeği sayılıyordu, ta ki bölge belediyesi mahalleyi makyajdan geçirene kadar, her şey sunileşti, kaldırımlar bile yapay bir düzen aldı ve uydurma çeşme, ışık sistemleriyle donatıldı bu kadim mahalle, ne o fecr ışığı kaldı meydanda ne de o bölgenin güzel insanları..sahile inen o daracık sokaklarda iki heykel atölyesi bulunuyordu, birisi galeri mekanı olarak hala direniyor, Hasan Safkan atölyesi ise başka ellerde. Hasan Safkan eğer bugün hayatta olsaydı hiç kuşkusuz heykel sanatımıza çok büyük katkısı olacaktı. Arkadaşlarının ve sanatçı dostlarının ricası, nerdeyse yalvar yakar oldukları bir ruh halinde sırf onları kırmamak adına daha genç diyebileceğimiz yıllarında ülke çapında girdiği heykel yarışmalarında birinci oldu. Hasan o denli alçak gönüllü bir insandı ki aldığı ödülleri bir kere bile özgeçmiş sayfalarına yansıtmadı, hep es geçti, unuttu, çünkü onun için asl olan üretimin devamlılığıydı ve de hayatın onun için çok kısa-sıkıntılı da olsa en büyük ödül olduğunu bilenlerdendi. Ne kadar erken veda etse de..gittiği, gezdiği yollar, coğrafyalar kadar uzun olmadı yaşam serüveni.
Gezi notlarını dağınık bırakmadı, derli toplu bir biçimde kitaplaştırdı. "Kuzey Afrika’dan Portekiz’e Oradan Eve" adlı kitabı( 1000 adet basıldı ve hızlı biçimde tükendi) bir gezginin ilginç izlenimlerini aktarır bizlere, motosiklet sevdası tamamen tesadüf eseri onu bulu. 1980’li yıllarda Heykel atölyesi Ortaköy’de bulunuyordu. Hikayeyi kendi dilinden okuyalım:
Bir akşam üzeri ortaköy deki atölyemdeyim.
Sağda iskeleye yakın bir kalabalık var.Merak edip
gittim,bir motosikleti seyrediyorlar.O güne kadar
gördüğüm en kirli motosiklet.Çok büyük iki alüminyum
bagajının ortasına ve arkaya doğru yerleştirilmiş bir
uyku tulumu ve çadır,onların da üzerine bir yedek lastik
bağlanmış.Her şey toz toprak içinde.İki tel parçasıyla
yerine tutturuluş plakası,kırmızı üzerine beyaz yağlı
boya ile ve elle yazılmış.(Aslında yolda bir yerlerde
düşürmüş olmalı) David Stanton.O da motoru gibi
tozlu,traşsız.Ortaköy deki küçük meydanı İran da
rastladığı bir motorcudan öğrenmiş."Nepal den Istanbul a
on bir günde geldim" diyor.İngiltere ye kadar daha
dört-beş günlük yolu var.Bir motosiklet almaya da işte
böyle durup dururken karar verdim.”

Zaman zaman atölyesine pek çok kimse gibi ben de uğradığımda Hasan’la oturur bir yığın konu hakkında ama en çok El Greko üzerine uzun uzun konuşurduk, keyifli olurdu o sohbetlerimiz, ama ne yazık ki çok erken göç etti. Bir başka yanlışım ise o yıllara ait hiç not tutmadım ne kaldıysa hafızada kaldı.
Geçen gün bir derginin kapağında El Greco'yu görünce o anılarım tazelendi. Bütün kaynaklar El Greco’yu “dramatik” üsluplu bir ressam olarak açıklar. Bu konuyu Hasan Safkan’a bir heykel sanatçısı olarak ilk sorduğumda yanıtı da ilginç olmuştu: “onun esas dramı ve kahredici hayat-sanat serüveni, hatta sanata bakışı ve benimsediği yolu çağdaşları asla anlayamadılar, kavrayamadılar.” Doğru bir yaklaşımdı, çünkü onun sır perdelerini ancak kübist eğilimli 20.yüzyıl insanı çözebilirdi.. Rilke’ye, Kazancakis’e ışık saçan, ilham veren yapıtları, tabloları dışavurumcu kuşağa da yol gösterici oldu.
El Greco'nun İspanyol asilzadelerinde, sanat’a alışkın bir gözün yakaladığı şeylerden fazlası vardı.
Bu yapıtlar sadece gözleriyle görüp kulaklarıyla işitmiş olmakla yetinmeyip hayatın
kendileri için ne gibi bir anlam taşıdığını bir tuvale ,bir sese taşımış kimselerin ifade araçlarıdır.
Bu üç görevi ,yani tecrübenin kesif ve aydınlık bir hale getirilmesini ve yorumlanmasını sanat çeşitli derecelerde yerine getirir.
Bir çok kimse için sanat sadece duyulara hitabeden uyarım ve hazlardan ibarettir, ya da “sanat” olarak tarif edilen şey insan ruhunun içinde yaşadığı dünyayı kendisine göre aydınlattığı bir dildir.
Bazıları için edindiğimiz tecrübeyle bütün bir hayat görüşünü duyuları baştan çıkaran hisleri harekete getiren bir ifade biçimidir. Ya zeka? fazlasıyla öne çıkıyor, çünkü "iyi "yapıtlar parça parça bütün hayat tecrübesinin yöneldiği gayeyi de bize gösterir dış nesneler ile zekanın tam bir egemenliği söz konusu: Haz'a uzanan uzun yolun ilk işaret noktalarıdır. Platonun hayal ettiği filozof ütopyası güzel sanatların ara sıra bağışladığı mutlu anların ardında sezilebilir.

Bir ressamın derli toplu hayaline bir kuru yaprak ve ya bir avuç çöl kumu görüntüsü nasıl görünüyor ise bir resim fazla bir yorumlamaya gitmeyebilir doğal olarak, gerek de yok, bir eserin giriştiği yorumlama duyudan öteye geçmeye bilir böyle bir hakkı da var elbet, ve ya bir eser ,Hamlet'te Savaş ve Barış'ta,Çocukluk Anılarından Ölümsüzlük Duyguları üzerine Lirik’de olduğu gibi insan hislerinin karanlık yükünü bir bir öbekte toplayarak milyonların karmakarışık sezişlerini yorumlayabilir.
Gothe'nin ilahi komedi adlı yapıtı gibi ve ya Faust ki tüm insanlığı kucaklar ve bütün bir insanlığın sahnesidir , o sahnenin yapısı hareket tarzı ve kaderi üzerine bir açıklama olabilir.
Sanatı hayatın eleştirisi olarak algıladığımızda belki bu tanımlama biraz eksik kalıyor bu eksikliği ise Mathew Arnold giderir zihnimizde ve bu tarifin tüm Sanat dalları özellikle Resim Sanatı için geçerliliğinden söz eder.
Mozart'ı dinleyen bir ruh, El Greco’yu izleyen bir çift göz, Mesneviyi okuyan bir yürek, bir ses ve hece örgüsünden çok daha fazlasını büyük bir Ruhun içinde yaşadığı hayatı açıkladığını duyar,duymalı.

Eninde-Sonundaki notum: İstanbul Modern gibi bir müze, ilk elden derli-toplu bir Hasan Safkan yapıtları bölümü açmalı, tedarik etmelidir, onca “çok bilmiş küratör” ve her eleştiriye oldukça agresif yanıtlar barındıran muhteremler "gölge oyunu" yerine bu konuyu neden hiç düşünmezler acaba?
Neden bugüne kadar yaşamıyla, yapıtlarıyla, hazin ve dokunaklı ölümüyle hepimizde derin izler bırakan çok önemli bir sanatçımıza sanat ortamımız bunca duyarsız yaklaşır? Bu topraklar diyemeyeceğim ama “bu toprakların” nimetinden, devranın sırt “sıvazlamasından” fazlasıyla nasiplenen sözde bir takım “kimseler” onun gibi “ kıymetli konuklara” (Şair Ece Ayhan da o konuklar arasında hep..) neden bunca acımasız davranırlar ki hala anlayabilmiş değilim.

düşünüz bol olsun..


Argos a.


Minör Vizyon // Şenol Erdoğan



Spontaneous…
dünyanın damı neresidir
ve
nerededir
krallar vadisi
yukarı Nil’in batı yakası
mezarlar vadisi
kayalık dağların derinlerinde
oyut mezarlar
kralın taş lahdi
ve
ulaşılmaz Hatishesput
bir cümle olarak
çıkıyor ağzımdan
“Tatar atlıları”
sise bulanmış
kentin
siluetine bakarken
akın akın
ağzımdan
“Tatar atlıları”

***
Kuzey Asya düşlerim
minör
ve savaş
topraktan fışkıran
nalların parçaladığı
çimen kaplı toprak öbekleri
uçuşan
zorgun göçebe tarih
ve bir kasırga ismi
usumun ucunda

Moğol
ve Doğu Asya’nın esrik kanı
minörün kutlu işgalcileri
cahil ve vahşi
süt dökülmüş çimlerin sessizliğine
uzakta duman tüter
siyah bir yıkıttan
***
Phidias ile birlikte
inşa etmiş
gözalan tanrısal beyaz mermerle
Athena için Parthenon’u
Perikles
***
Ekvatordaki İnka kokusu…

***

Vezüv kızgın vajina
dinmişçesine susak
ve dip orgazmın çığlığı
Pompei
şarap ve zeytinyağı kokan
geçmişin lavsız toprağı

***
“Giritliyim ben” dediğinde kadın
rüzgar kısa bir süreliğine susmuştu
***
“düşü yitmiş Yörük’çesine” dedi
tarihi anlatmak adınaydı bu cümle
bunun için bir hamle
harika kilimler dokurlardı
ve uzun, dayanıklı yürürlerdi
yanlarında binekleri cabası
ata yuları da eğeri de onlar ördü
ve kilitsizdir kapıları çadır hayatının
sade ve yalındır Yörük
yaylak
yazıya çıkarlar

***
en çok zambağı sevmişler
kut (ve kadın) aşkına
ve dans ederken erkekler
hasat başında
esrik
bu çiçeklerle bezermiş onları
Girit’in kadınları

***
adın küçük bir ırmağın ağzı Knossos
***
mimozalı tarlalar
kamp kurarmış
yamaçlarına köyün
ve sırtı, batan güne(şe) dönük
yürür gider imiş kız
kut’u çiğnememek adına gelir sus

***
kitap adlarıyla şiir yazıyor Matsuo Basho:
“kasabaya dönüş”
“Kaşima Tapınağı’nı ziyaret”
“yolculukta yıpranmış çantanın günlüğü”
ve
“kuzeye giden ince yol”
***
bir krallıksın önce
her şeyden önce
sözcüklerin en güzeli
en gizemi
barınır şehirlerinde
“SAHRA”…
kumun ve suyun
titreşir
birleşir
Tubkal gölgesinde korunduyduk
sarı sıcaktan

***

El-Mağribu’l Aksa
kumda pişmiş
suda dinlenmiş
bir liriğin kıpırtısı bu
dilimde “uzak batı”dır tercümen
elbet varsa bir dilim

***
liriğin barındığı kelimelerim var
güçlü
bir başlarına bir ordu
“kadim”
“eprik”
“sahra”
“ulak”
***
çocuk bilinç uğraşıyordu
çamura şekil vermeye
daha o vakit tükürmüştük suratına
apollon’un
sertliklerini sıvazlamıştı bazılarımız
***
Pantermiş kutsal hayvanı Dionysus’un…

***

Niobe!
suç mudur 6 kızını da
becermek istemem
hem de bağbozumunda

ve her daim kibrinle beraber
düzmek istemem seni Niebe
suç mudur?

Gary Snyder mı demişti
“Artemis! Git ve bekaretini geri al!” diye

görünmez okların saçtığı ölümün
dikiti koca kayalığa vuruyor
ışığın usul usul…

***
ve her bir asker için 6 at
ile çıkarlardı savaşa
ve yorulmazdı atlar, değişirdi
dar mesafede bir
ve aylarca at binen
koca bir orduydular
zırhları altına ipek giyerlerdi
savaşa yolcu iken
ve tüm bir kıta
Asya
tek bir ordunun nalları
altında
gölgesinde okların

***

İris imiş Yeşilırmağın adı…
tokat suyu…
suyun kenarına kurarlarmış
saçaklı
süslemeli evlerini

***
eskiçağ insanlarıdır Asurlular
ve
yarı göçebe yaşamış Aramiler
***
koloni kavramını Asur Medeniyeti doğurmuş
ve söylenen o ki
gene onlardır ilk kütüphaneciler
ve tarihin ilk kütüphanesidir
Asurluların başkenti
Ninova

ŞENOL ERDOĞAN


Yanı Başımızda Oldu her şey // Prof. Saad Naci El Ezavi




Yanı başımızda oldu her şey!
Prof. Dr. Saad Naci El Ezavi
Bağdat Üniversitesi Öğretim Üyesi
Çeviri: Borges Defteri



(defterin notu: Prof. Saad Naci’yi bugün dünyadaki bilim çevreleri yakından tanıyorlar, çünkü onun bilimsel araştırmaları neticesinde Irak’ta sürdürülen işgal, insan kıyımının boyutları, ruhsal hasarları, ve en önemlisi bu kirli savaşta işgalci güçlerin kullandığı seyreltilmiş Uranyumlu mühimmatın kalıcı hasarları gün ışığına çıktı. Prof. Saad Naci geçtiğimiz günlerde, işgalin 7. Yılında bu kirli ve sadece yer altı kaynaklarının talanı için sürdürülen savaşın kısa ama çarpıcı ve kahredici bilançosunu dünya kamuoyuna sundu-olduğu gibi onun dilinden yorumsuzca aktarıyoruz…
Dünü-bugünü unutanlar bir suni gülücükle kandırılabilirler, ama tarihin sayfaları yanı başınızda oluşturuldu, yarının –bugünün tanıkları olarak ve de insan haysiyeti, onuru adına bir ulusun yok ediliş öyküsünü unutmayalım…kendi ülkesinin çıkarları doğrultusunda direktif veren post kapitalizm dönemin acemi süvarisi yeni “seferler” için koç başı arayacağına açtıkları bu kapanmaz yaranın boyutunu hiç düşünür mü? Kanlı pençelerin suni gülücüğü tarihe dehşet boyutta ödenen vergiden başka bir şey olmamıştır…
geçmiş geleceğin el feneridir: daima!)

Değerli dostlarım
İzin verin bu kez sadece rakamlar konuşsun
Benim işim bilimsel araştırma alanından ibarettir ve aslında sadece rakamlarla uğraşırım. Bilimsel kariyerimin temelinde teoriler ve rakamlar var.
Öğrencilerime öğrettiğim tek gerçek ise bilimsel yaklaşımın yanında her şeyin bir sebep, sonucu olduğu gerçeğidir. Onun için duygunun ağır bastığı anlarımdan ve kendimden rencideyim.
Bu konulardan bir tanesi ve en önemlisi ülkemin hala işgal altında olmasıdır. Şunu artık çok iyi anladım, bu konu hakkında soğuk kanlı düşünemiyorum. Bu konuya odaklandığımda duygularım sel olup tenimin her zerresini aşıyor. Oluşan bu virane ülke hakkında bir araştırmaya tutuştuğumda sanki başım kin, nefretle dönüp duruyor, çaresizce sadece içime akıtıyorum göz yaşlarımı.
Altı yıl geçti olan bitenin üzerinden. Dertler o denli taze ve yakıcı. Sanki 2003 yılının Mart ayındaki gibi her şey canlı. Bu yıl bekledim ve ülke çapında öğrencilerimle beraber yaptığımız araştırmaların sonucunu bize yakışan bilimsel yaklaşımlar çerçevesinde sizlerle paylaşmaktı derdim, tasam.
Ben bu sonuçları açıklarken, saldırgan bir tavır içinde olmayacağım.
İzin vereceğim ki rakamlar konuşsun sadece. Bu sene ben bir kıyıda duracağım ve kalbime en yakın olan o araştırmacı ruh konuşacak.
6 uzun yıl geçti bu işgalin üzerinden ve işte sonuçları:
-72 Aylık bir yıkım süreci.
-1.3 Milyon Irak’lı öldü bu işgal süresince.
-607 Milyar Dolar savaşın Irak için yıkım maliyeti.
-Günde 2 Milyon Varil Petrol talanı.
-Sadece Irak sınırları içerisinde 2 Milyon Iraklı vatandaş “avare”-yerinden-yurdundan olmuş durumda.
-3 Milyon Irak’lı yurt dışına kaçtı.
-2614 Prof. Bilim insanı, Üniversitede Öğretim üyesi dehşet bir soğukkanlılıkla öldürüldü.
-338 Gazeteci (Yazar-Köşe Yazarı) öldürüldü.
-480 Ressam, Müzisyen, Heykeltıraş öldürüldü.
-13 Milyar Dolarlık bir birikim işbaşında bulunan hükümet tarafından “uçuruldu”.
-400 Milyar Dolarlık bir alt yapı onarım bütçesi gerekiyor.
-Günde sadece 3 saatlik elektrik verilebiliyor ülkede.
-Her ay en az 27 kanlı intihar saldırısı gerçekleşiyor.
-Ülkede etkinliğini her geçen gün arttıran 7 mafya grubu türedi.
- 4260 Amerikan askeri öldü.
-Her yıl 10.000 civarı Veba raporu.
-Arkadaş çevremden 50 kişiyi kaybettim bu savaşta.
-Ailemden 22 kişi öldü bu savaşta.
-Değer verdiğim 15 bilim insanı dostum kaçırıldı.
Evet, rakamlar böyle.
Iraklılar bu savaşın gidişatını sadece 6 ay gibi kısa bir sürede kavradılar, oysa 6 yıl geçmesine rağmen dünya bu bölgede nelerin yaşandığını daha olduğu gibi kavrayamadı.
Bu öyle bir insani faciadır ki hiçbir sayı onun boyutunu tam ve eksiksiz olarak veremez.
Kızgınım, bu olup bitenlerin karşısında susanlara ve de utanıyorum: kendimizden!
Gereği gibi bu çığlığı duyuramadığımızdan…
Prof. Dr. Saad Naci E.
Bağdat
2009



KARANLIK THOMAS ÜZERİNE...// Özcan Doğan



KARANLIK THOMAS ÜZERİNE –bir okuma denemesi-

Dil ve edebiyatı merkeze alan sorgulamalar Maurice Blanchot’nun ayrıksı dünyasına uzanan yolu inşa eden en önemli araçlardır. Blanchot Karanlık Thomas’da bu ayrıksı dünyanın en yetkin örneğini sunar. Henüz 1932 yılında yazılmaya başlanan ve uzun yıllar sonra tamamlanan bu eser, edebiyatın ve bir yönüyle felsefenin doruk noktasını oluşturur.
Suyu görmekle başlıyor her şey, suyu görme biçimiyle. Kazanılmış konvansiyonellerle örülü bir evrenin ötesinde, su ateşten farksızdır. Thomas’yı karanlık yapan şey, devasa bir bütün oluşturan su molekülleriyle ilişkilenme biçimidir. Blanchot’nun art arda sıraladığı sözcüklerle kendini bu akışkan yığının içinde bulur Thomas. Fakat o, denizde olmaktan başka her yerdedir. Blanchot’nun dille kurduğu ilişki, Thomas’da yeni bir evren tasavvuru olarak ortaya çıkar. Böyle bir evrende Thomas, sabit bir noktada sonsuzluğa uzanan bir devinimsizlik halindedir; ya da aynı anlama gelmek üzere, sıfırdan başlayarak oluşturulmuş bir bilinç düzeyinde, her an her yerde, bir insanın yapabileceği her şeyi yapmaktadır.
Thomas yeni bir insandır; ya da kendi evreninde insanlığın ilk temsilcisi olarak varolmaktadır. Onun sınırsız olasılıklar içeren gücü de buradan gelir. Denizde yüzerken ıssız bir çöldeymiş gibi hareket edebilir ya da aniden bir ormanda bulabilir kendini. Bunun nedeni gerçekte ne denizde ne de ıssız bir çölde olmasıdır; varolduğu yer onun dilsel boyuttaki evren algısına göre biçimlenir. Aynı şekilde, katatonik bir beden halinde bulunurken her şeyi yapabilmesi de kendi dünyasının olanakları dahilindedir. Ona bu yeteneği veren şey, yerleşik eylem anlayışı açısından bakıldığında, hiçbir şey yapmıyor olmasıdır; çünkü kendi bedeni de dahil olmak üzere varolan her şey ve bunlardan doğan eylemler, onun bilincini merkeze alarak onun etrafında gerçekleşir. Thomas’nın içinde bulunduğu bu evren, kendi içinde varolan evrene dair sonsuz sayıdaki muhtemel algılamalardan yalnızca biridir. Bu yüzden bu gerçek bir evrendir ve dolayısıyla o, gerçekte okuyucununkine paralel bir evrende yaşamaktadır. Ancak Thomas bunun bilincinde değildir. Çünkü böyle bir bilince sahip olması, diğer evren tasavvurlarından en az biri hakkında fikir sahibi olması anlamına gelir ve bu da kendi evrenini kurgusal hale getirir.
Bu durum, Thomas ile okurun evreni arasında kalıcı bir bölünme yaratır. Bu bölünme yazarın kullandığı dil düzeyinde kendini gösterir. Yazar sudan ya da kitaptan bahsederken, okurun yaşadığı evrene dahil olur, onun evren algılamasına eklemlenir. Fakat, varlığı çevreleyen akışkan bir madde ya da diziler oluşturarak sıralanan işaretler söz konusu olduğunda, yazarla birlikte okur paralel bir evrene geçiş yapar. Thomas’dan farklı olarak, okur düzeyinde paralellik düşüncesi oluşur kaçınılmaz olarak. Çünkü okur, Thomas’nın evrenini kendi evrensel tasavvurunu oluşturan araçlardan yola çıkarak kavrar. Böyle bir kavrayışı sağlayan en önemli ve belki de tek araç dildir. Başka türlüsü de mümkün değildir; aksi taktirde okur, tam bir bilinmezlikle karşı karşıya kalır. Zira böyle bir varsayımda, Thomas’nın kendine özgü bir biçimde algıladığı evren, okurun kullandığı dilin dışında bir yöntemle soyutlanmış olur ve bu durumda Thomas sonsuza dek karanlıkta kalır.
Dil olgusu üzerinden soyutlama işlemi, Karanlık Thomas’yı okur için anlaşılır kılar. Okurun paralel bir evrene kendi dili üzerinden ulaşması ilk bakışta paradoksal gibi görünebilir. Ancak burada paralelliği oluşturan şey, söz konusu soyutlamanın niteliğidir; yani aslında paralel olan şey bir gerçeklik olarak evren değil, Thomas’daki dil olgusunun bu evreni soyutlama biçimidir. Denize giren Thomas suyun varolmadığından kesinlikle emindir ve bu yüzden yüzme eylemi onun için anlamsızdır. Varolmayan şey suyun kendisi değil, suyla kurulan konvansiyonel ilişkidir. Böylelikle paralel bir “su” varlığı ortaya çıkar ve Thomas, su olmayan bir şeyin içinde yüzme olmayan bir eylem gerçekleştirir. Suda oluşan boşluğun Thomas’nın bedenini oluşturması ise bu paralelliğin olgusal alana uygulanma biçiminin bir sonucudur.
Thomas’nın dil olgusu karşısındaki tavrı, onun evren tasavvurunun bir sonucudur. Etrafını çevreleyen tüm diğer şeyler gibi, dilsel kullanım da bu yeni boyuta geçişle birlikte geçersizleşir. Böyle bir boyutta, dilsel göstergeler belli bir temsiliyet sisteminin bileşenleri olmaktan çıkıp başlı başına birer gönderge haline gelirler. Harfler ve sözcükler bu niteliklerinden sıyrılırlar ve Thomas’yı çevreleyen nesneler dünyasına dahil olurlar. Böylelikle herhangi bir varlığın uyguladığı etkiye benzer bir biçimde, bu nesneler Thomas üzerinde etkili olurlar ve Thomas yazı tarafından okunur. Bu okunma eylemi, söz konusu etkiye karşılık oluşan tepki ve eylemlerin Thomas’nın bedeninde yer edinmesi şeklinde gerçekleşir: Thomas karşısında gördüğü varlıkların kendisi üzerindeki eylemleriyle mücadele eder; bu mücadele içerisinde dil kendini gerçekleştirir ve bunun sonucunda anlam ortaya çıkar.
Thomas’nın geliştirdiği bu tavır etrafını çevreleyen her şey için geçerlidir. Bu nedenle, Karanlık Thomas’nın daha ilk bölümlerinden itibaren, Thomas’nın yaşadığı bu özgün dünyaya adım atarız ve metnin bütünü boyunca bu dünyada geziniriz. Nesneler, kişiler ve olaylar Thomas’nın özgün bakış açısıyla algılama alanına düşerler. Bu durum, olgusala yönelik alternatif bir yaklaşım olarak ortaya çıkar: Bir insanın sergileyebileceği bütün ruh halleri aynı anda bedeninde yer edinmekte ve gizil olarak her an tekrarlanmaktadır; yürüme eylemi, bedeni ayakta tutan uzuvlarda gerçekleştirilen çeşitli işlemlerdir; insanın yaptığı her şey, kendisine eklemlenen ellerin yaşam biçimini oluşturur; kendisiyle özdeş ve durağan gibi görünen bir nesne, gerçekte sonsuz bir hızla değişmektedir: Anne, kendisi olmaktan vazgeçmeden durmadan değişir.
Thomas’nın bizim dünyamız karşısındaki tutumu kimi zaman bir tür “yabancılaşma” örneği olarak görülebilir. Fakat bunun anonimleşme ya da kişisizleşme gibi bir anlamı yoktur. Burada, mutlak olmayan bir dünyanın yadsınmasıyla başlayan ve buradan çıkarak başka olasılıklara yönelen bir uzaklaşma söz konusudur. Thomas yerleşik algıdan uzaklaşmış ve çevresini sonsuz varyasyonları olan bir olasılık üzerinden algılamaya başlamıştır. Fakat niteliği ne olursa olsun, işleyiş kazanan bu olasılık dış evreni şu veya bu şekilde karşılar. Bu açıdan bakıldığında, Thomas’nın suyla kurduğu ilişki patafiziktir ve yukarıda sözü edilen yabancılaşma görüntüsü, okurun dünyasıyla Thomas’nın patafizik evreni arasında oluşan mesafenin bir ürünüdür. Okur serin bir denizde yüzerken, Thomas etrafında devinen yoklukta hareketsiz kalarak yol alır.

Özcan Doğan
DEFTERDEN: Özcan Doğan dostumuza Blanchot'un bu önemli yapıtı üzerine kaleme aldığı irdeleme yazısı için 'borges defteri' olarak teşekkür ediyoruz...


Samimiyet Parodisi ya da İronik Strateji // Bayram Balcı



İnsanlardaki şu içtenlik parodisi, samimiyet buhranları, bir şeyi, bir durumu durmadan değerlendirmelerindeki sevgisizlik hali. Kendisiyle anlaşamayan ne çok “ben”ler var. Haysiyetini yitirmiş bir ülkede, şuura bir bıçak gibi saplanan, kudretin çaresizliğiyle çürüyen “ben”ler arasında, şahsiyet neyi ifade edebilir ki. Günaha bulaşmak bir çare olabilir mi. Kaçılabilir mi günahtan. Ne ki artı-değere teslim olmuş insanlığın yarattığı tüm bilimsel değerler sistemini kısaca ve kabaca belki haysiyetsizlik olarak açıklamak mümkündür. Tabii ki, her şey, bir şeye karşı koyduğu için yaşar. Ne saçma bir düşünce biçimi. İşte ben, her şeyin karşı koyduğu o şeyim. Hem zaten insan zihnini ütopyasız, mitolojisiz (efsanesiz, destansız) bırakmak, bedeni susuz bırakmaya benzer. Günah bedenin susuz bırakılması değil de nedir? İnsan zihni belki de bütün canlı zihinlerinin bir toplamıdır ve bu yüzden bir yandan artı-değer üreterek kendini ve dünyasını ve geleceğini mahvederken, bir yandan da mitolojiler arasında geleceğini arar. İnsan zihninin bu zenginliği sadece matematik-analitik zihniyet değildir elbette. Milyonlarca canlı zihni nasıl matematik bilmezse onların toplamı olan insan zihni de matematiğe mahkûm edilemez. Kaldı ki, matematik ilk icat edildiğinde bir Sümer uygarlık buluşudur ki, asıl işlevi de artık-ürünü hesaplamakta kullanılmıştır. Günümüzde neredeyse insan mantığı bir hesap makinesine dönüştürüldü. Peki, milyonlarca canlının zihnini, hatta atom altı parçacıkların hareketini, ölçüye gelmeyen astronomik büyüklükleri nasıl ve neyle kavrayacağız? Matematiğin gücünün bu mikro ve makro evrenlere yetmediği açıktır. En azından kapıyı yeni anlam yöntemlerine açık tutmak gerekir ki, kendimizi peşinen dogmalara boğmayalım. Ama şu küresel krizler içinde insan boğuluyor ya da şöyle daha doğru; insan kendini boğuyor. Değil mi ki, intihar ettiğinin tek farkında olan canlı insandır. İntihar engellenemez bir süreçtir. Başlar ve biter. Bitiş yok olmaktır. Yine de canlıların sezileri küçümsenemez. Ne varsa yaşam adına o sezilerde gizlidir. Bu sezilerin makro ve mikro evrenlerden bağımsız oldukları da söylenemez. Seziler dünyasının evrenin temel bir özelliği vardır. Mitoloji bu seziler evrenini kavramada pek de değersiz sayılamaz. Belki de en az bilimsel yöntem kadar evreni kavramamıza da katkıda bulunabilir. Ama tabii ki, benim şimdi şu anda hakikati söylemek gibi bir iddiam yoktur. Hakikat belki de hiçbir işimize yaramayacak bir şey de olabilir. Ki, ben zaten hakikatin ne olduğunu da bilmiyorum. Şu kalabalık sinema salonunda kendimle konuşarak, daha doğrusu kendimle kavga ederek beklerken, birden farkına vardım ki; kadir-i mutlak tanrının da hakikati bildiğinden pek emin değilim.

İnsan hep kendisiyle didişir. Ben de işte böyle kendimle didişirken birden kimi gördüm dersiniz, nerdeyse günah kadar genç, gözlerini bana dikmiş, bakan bir kız. Gülüyordu. Bir grup şairin portresine gibi sanki, bakıyor ve gülüyordu. Yine bir sanat erbabına daha çaktık işte diye düşündüm. Sırrımı ele geçirmek istiyor, bana bakıyor, beni düşman bir dünyanın tam da orta yerinde çırılçıplak, savunmasız bırakmak istiyordu. Sartre’yi hatırladım. Başkasının bakışının taşıdığı güç karşısında, bakanın bakılana verdiği dehşet duygusunun içinde sakince çırpınıyordum. Oldum olası şu gala türü şeylere hem gitmek isterim, hem de yalnızlığın beni bunaltacağını bilir gitmek istemem, ama giderim yine de. Giderim ve oralarda kendimi daha çok bütün gün evrak temize çeken bir “kağıt faresi” gibi hissederim. Devuşkin gibi yani. Herkes gibi olmamak, herkes gibi oynayamamak, ve göründüğüm için kendimi beter hissetmek boğucu bir duygu bunu biliyorum. Tam da galasına geldiğim filmin afişinin asıldığı olduğu panonun yanında, duvara sırtımı dayamış, avucumda tuttuğum içi boktan bir şarapla dolu plastik bardakla oyalanırken, Raskolnikov’u hatırladım birden. Aylak Adam C’yi belki de. İroni orta sınıfa özgü bir stratejidir. Bazı stratejilerin içinde saklı bir trajedi de vardır. Ama duvarın ötesi ölüm olabilir mi hiç? Cicili, bicili hanım hanımcık kadın ve erkeklerin doldurduğu bu salon, benim için ölümün ötesi değildi.

Sırtımı dayadığım duvar sallanıyor gibiydi. Hayat gerçekten de büyük bir boşluk. Sayfaları boş ya da kargacık burgacık yazılarla doldurulmaya çalışılan dev bir ansiklopedi. Bunca kalabalığın arasından, insanları ite kalka gülen iki kocaman gözün, bana doğru geldiğini fark ettiğimde ise artık her şey için çoktan geç kaldığımı hissettim. Pervasızdı. Taze bir günah gibiydi. Gelip burnumun dibine sokuldu. Patetik bir yanılgı olabilirdi belki benimkisi. Hamamböceklerinin arasında boğulmuş da olabilirdim. Apaçık bir duyarsızlık içindeydim yani. Burnumun dibinden birden, “hadi gel birlikte Tutunamayalım” dedi, fısıldıyordu, onun bir yılan olduğunu ossaat anladım.

“Beni ölümden öteye götürebilir misin” dedim. Filmi izleyip izlemeyeceğimi sordu. Dilinin, konuşurken ağzının içinde nasıl yuvarlandığını izledim. Kalbimde ağır bir yük vardı. Gerçekten bir yılan olduğunu hissettim. Yanılmak benim şu koca dünyada en sahici hissimdir. Yanılmak benim kaderimdir. Ama oynarken özgür olmak asla mümkün değil. Tanrının yasasına karşı gelmek için canına kıyan Kirilov’un dünyasına “hoş geldin” dedim. Bir kumarbaza benzediğimi söyledi, ya da ben öyle sandım. Ama kulaklarımda “alçaksan sonuna kadar gitmelisin” cümlesi çınlıyordu. Bir hamamböceği, bir vida, yakılmış bir kibrit çöpü olmaktansa alçak olmak iyidir diye düşündüğümü sanırım bilmiyordu. Taze, genç bir günah. Sadece gülüyordu.

Daha iyi bir ahlak olup olmayacağını boş yere düşünüyordum ki, taze ve diri “Filmi izleyecek misin?” diye ikinci kez sordu. Şuuraltımın çığlığını duymuş gibi bakıyordu bu kez, tam gözlerimin içine. Murdar halimize güldüm. Gülmem sinirlendirdi sanki onu. Elindeki plastik bardaktan boktan şarabını sonuna kadar içti. Sanatın “piyasa yapması” elbet bir tezat ve hatta rezalet. Paylaşmakla piyasa yapmak arasındaki o narin çizgi, modern dünyanın yegâne açmazı. Sırnaşık, yılışık kaldırım fahişeliği. Tiksinç, tiksinç olduğu için de cezp edici. “İçi öfke dolu çekilmez bir insanım ben” dedim. Cümlemi bitirir bitirmez suratıma bir tokat gibi konuştu: “Yeraltından Notlar’dan fırlamış gibisin.” Hayır diyebilirdim, daha çok Aylak Adam’ın C’si olduğumu söylemek isterdim elbette. “Ama, Gorçarov’un uyuşuk, bezgin, hayalperest beyzadesi olmak isterdim” dedim. Bunu öylesine, sadece gülelim diye söylemiş olabilirim. Gülmedik. Çünkü artık gülmek yalanı gizleyip, hakikati açığa çıkaramıyordu. Varoluşumuz bir hastalıktı çünkü. Yalan bizi kurtaracak gücünü yitirmişti. Kibir bize göre değildi. Koluma hafifçe dokundu. Birlikte kıkırdadık. Zebercet ile Raskolnikov, C ile Devuşkin, Aleksiyle Bazarov hatta ve hatta hani şu bir böceğe dönüşüveren Gregor Samsa ile Selim vd.leri. Bunlar aslında hep aynı kişilikler. Aynı kişiliklerin başka başka hayatlar içinde karşımıza çıkış durumları. Bir dejavuuuuuuu gibi yani. Sürekli tekrarlardan oluşmuş bir haleti ruhiye. Şimdi şurada, burada, bu siktiri boktan galada, ne işimiz var ya bizim, diyen şuuraltımızda yaşanan bir durum. Daha önce yaşamışlık hissinin o geri zekalı ahlaksal paspası aklın. O zaman bizi kimse bir yere götüremez ki. Hem sevmeyip terk etsek bile, ya sevgimizin fazlığının ve sahiciliğinin bazılarının kıskanç dürtülerini zorbalaştırması sonucu sokağa çıkmak, terki diyar etmek zorunda kalsak bile, şu lanet şuurumuzu ne yapabiliriz ki? Elimi avucunun içine aldı. Parmakları buz gibiydi. Ölü gibi kayıtsız İnsancıklarız işte. Başka da bir şey değil.

Sinema salonundan çıktığımızda ikimizde hafiflediğimizi sandık. Kendimizi bu dünyadan dışlanmış hisseden iki Mışkin’dik yani. Koluma girmişti. Kolumdan çıkmasını bekliyordum. Hayır, ben asla günah işlemeyecektim. Eve gidecektim. Evde kendi günahımı sevecektim. Kaldırıma daha henüz adım atmaya hazırlanırken, “Sanat şen midir?” diye sordu. Liberal umut işte. Bat dünya bat. Rezil olmak güzel. Reklamcı şairlerin ekmek kavgasına yenilmişlikleri. Dön dünya dön. Dün dündür, dön ulan dön. Küresel umutların yıkılan beteri. “Ne desem yalan olur şimdi” dedim. Hayır, amacım konuyu geçiştirmek filan değildi. Dil duyguları kirletir. Kelimeler insana ihanet eder. Sahici olan bir şey varsa belki, o da esaslı bir bakma halidir. Ama ne var ki, görünmek de artık bir azap. Hem insan görünüyor olmamak için giyiniyor olmasın sakın? Mahrem yerlerini, şuuraltının çıplaklığını gizlemek istiyor belki. Bizimkisi proleter bir trajedi. Ya da sınıfsızlaşmış entelektüellerin belirsizlik içindeki durumu. Yine de yeni ve asla şimdiye kadar söylenmemiş bir kelime söyleyebiliriz birbirimize. Ya da herkesin ağzında bilmediği bir dilde bir kelime olabiliriz. Lakin gerçek şu ki, artık harflere bile kimlik soruyorlar bu ülkede. Her köşe başında harflere kimlik soruyorlar. Açıp yaralarımızı gösterecek takatimiz bile kalmadı artık. “Kelimelerin kimliği yok mu yani” dedi. Belki vardır. W’nin bir kimliği vardır belki. Ama ben kimliklerle ilgilenmiyorum ki. Bir taşa bile bir kimlik verebilir insan. Toprağa, havaya, kuşa, boktan şeylere, her şeye bir kimlik vermişiz. Ama bunun kime ne yararı var. Her şeye bir kimlik vermenin bu dünyaya, hayata, evrene katkısı nedir? Bu dünyanın bizden önce, biz ona “Dünya” demeden önce bir kimliği var mıydı? İnsanın bir kimliği var mıydı? Ama artık birine Ahmet dediğimizde sokaktaki biri bize dönüp bakabiliyor. “Senin adın ne?” dedim. “Günah” demesini bekliyordum. Durdu. Duruşunda bir sertlik ya da dikkat çekmek durumu elbette ki yoktu. Onunla birlikte ben de durdum. Ağzının ta içine bakmaya başladım. Ne söyleyecekti acaba. “Adın ne?” diye sordum ikinci kez. Hiç, gayet doğal, sanki bakkaldan bir paket sigara istermiş gibi, “Şeytan” dedi. Ben Günah demesini bekliyordum. Şaşırdım elbette. Ama olabilirdi, Şeytan’ın bile sinema salonlarında, galalarda yapacak işleri olabilirdi. Şaşkınlığım bunun için değildi. Ben ilk karşılaşmamızdan beri onun Günah olduğunu düşünmüştüm çünkü. Şaşkınlığımın nedeni buydu. “Ben Goethe’nin dediği gibi inkâr eden değil, zıddına giden tinim” dedi. Sanki beni tarif ediyordu. Zıddına gitmenin hiç de ahlaki bir şey olmadığını söyledim. Aldırmadı.

Ben de aldırmadım. Yürümeye başladık. İçten içe kızın kıkırtısı geliyordu kulaklarıma ve bu benim dehşetli sinirime dokunuyordu. İçimden az sonra ben bu kızı öldürebilirim diye düşünmeye başlamıştım ki, “mülkiyetin kaynağında köleleştirilmiş kadın vardır” dedi. Tamam işte diye düşündüm, biraz sonra da aşk üzerine ahkam kesmeye başlayacak. “Evet” dedim, “artı değer sorunu erkek avlanırken, kadının çocukları ve avsız geçen günleri düşünerek, mağaranın bir köşesine erzak stoklamasıyla başlamıştır” dedim. “Sonra mağaranın bir köşesindeki artı değeri fark eden kurnaz erkek, elbette buna el koymuştur. Yani bence bugün bir sömürü ve kölelik düzeni varsa, bunun müsebbibi mağaradaki kadından başlıyor” dedim. Çünkü kilercilik mantığının tarihsel kökeninde kadın vardır. Şapkasını üç kez havaya doğru fırlatıp tekrar yakaladıktan sonra; “Erkeğin iğrenç kurnazlığı bu post modern çağda bile hala devam ediyor ama” dedi. Hiç de gerek olmayan bir tartışmanın içine çekildiğimi hissetim. Oysa ben eve gidip uyuyacaktım. Hem on milyon yıl önce neler olup bittiğinden bana neydi ki… “Kadın yaşamın merkezini temsil eder. Yaşamın karmaşık sorunları kadının rahminde, karnında cereyan etmektedir. Kadının doğurduğu çocuk ve göbekbağı yaşam zincirinin son halkasıdır” dedi. Kendimi işte o an kadının bir eki ve uzantısı olarak hissettim ve gerçekten bu zoruma gitmişti. “Kadının doğası kendine karşı daha güvenliyken, erkek adeta yerinde duramaz. Erkek kadının etrafında dönen bir bela gibidir” deyince ben zıvanadan çıktım iyice. Az sonra kumarbaz Aleksiy gibi bana bir solucanmışım gibi davranın bu kızı boğabilirdim. Raskolnikov gibi insan olduğumu kanıtlamak için kan dökmem gerektiğini hissettim. Beni inciterek gururunu kurtarmak isteyen bir şeytandı bu kız. Yine de sakinliğimi korudum. Söylediklerini hiç umursamamış gibi, “Ben edebiyatın alçak kahramanlarını severim. Öğretici olan da onlardır” dedim. Cemil Meriç, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Dostoyevski, Kafka… bütün bunların yarattığı o alçak kahramanlar bir bir zihnimde uçuşuyordu o an. Bu kıza bir şeyler anlatabilmek için illaki bir Zebercet olmam gerekmiyordu elbette. Çünkü ve elbette biliyordum ki, fiziksel oluşum gereği kadındaki duygusal zeka, biz erkeklerden daha güçlüdür. Ve bu nedenle kadın mağaranın bir köşesini kilere dönüştürmüştür. Duygusal zeka yaşamdan kopmayan zekadır. Empatik ve sempatik bir zekadır. Bizlerde gelişkin olan analitik zeka dünyamızın içine etmiştir. Bir erkek asla ve asla yaşamın ne olduğunu bir kadın kadar anlayamaz. Bütün bunları elbette biliyordum. Biliyordum bilmesine ama bu kızın yanında yine de kendimi Nippur’da “musakkatin”in rahibi gibi hissediyordum. Buna rağmen utanmıyordum. Utanmıyordum ve bu beni gerçekten utandırıyordu. Bir yolunu bulup bu şeytandan kurtulmalıydım. “Bak” dedim, “izlemediğimiz o filmin yönetmeni benim arkadaşım, tersine bir yolculuk filmi o film. Klişeleri yıkıyor. Kadın şişko bir Türk, âşık olduğu adam ise kel bir Kürt. Öyle jönler mönler yok o filmde. Ve eğer izin verirsen ben de şimdi tersine bir yolculuk yapacağım” dedim. Nereye gideceksin diye sormasını beklerken, vedalaşmak için elini uzattı. Açıkçası biraz da korkarak ve çekinerek tuttum uzattığı elini. Tokalaştık. Elleri tıpkı sinema salonundaki gibi yine soğuktu. Tam ağzımı açıp “seni tanıdığıma hiç sevinmedim şeytan” diyecektim ki, lafımı ağzıma tıkadı. “Nereye gideceğini biliyorum” dedi. Bilirsin elbette, çünkü sen şeytansın. “Anayurt Oteli’ne gideceksin değil mi?” diye sordu. Yumruklarımı sıktım. Zor zapdettim kendimi. “Evet” dedim, “orada HİÇ’le buluşacağım.” Şaşırdı. Karşılaştığımızdan beri ilk kez şaşırdı. Bu beni mutlu etti. “Görüşürüz sevgili şeytanım.” Ne de olsa insanların çoğunun samimiyeti aslında bir parodidir. Ama ayrıldıktan sonra anladım ki, şeytan olmasına rağmen, siz nasıl ki HİÇ’in kim olduğunu bilmiyorsanız, o da bir şeytan olarak HİÇ’i bilmiyordu işte. Aramızda geçen aşk tartışmasını bilerek kasıtlı olarak size yazmayacağım. Belki sonra yazarım. Çünkü, sonuçta mutlu değildim, ama kendimi iyi hissediyordum. Eve gidip uyudum.




Bayram Balcı


Yazmak; Kelimelerle Aşk! // Feryal Tilmaç





Yazmak kendinden yeni yeni benler var edebilmektir. Yazmak; bir hücrenden başlayıp, yavaşça, sabırla, zamanın tadını çıkararak tüm bedenini, ruhunu sarip sarmalayan elle tutulabilir bir yalnizliga sığınmak. Bir şiir kurmak, dikenli tellerle örmektir ruhunun etrafını.
Fazlasını taşıyamadığında, kol kola girmiş düşünceler, düş parçaları, anı kırıntıları, imkansız hissedişler gelip takılsın bu paslı dikenlere ve daha fazla örselemesinler diye!

Bir öykü yazmak belki de dikenli tellerle çevirmekle yetinmemektir benini. Duvarlar örülmeli, aşılamayacak duvarlar. Paylaşmak değil daha da yalıtmaktır kendini aslında yazanın istediği. Bir evren yaratıyorsun kurallarını kendinin koyduğu. Hikayeler üst üste yığıldıkça kurduğun kalenin duvarları sağlamlaşıyor, ruhuna yeni dehlizler ekliyorsun. Bu kale çepeçevre bir hendekle sarılmalı belki de, kanının dolaştığı su yerine ve timsahlar değil kelimeler yüzmeli içinde. Yaklaşanı yutacak,salt yalnızlığını her tecavüzden koruyacak sivri dişleriyle!!

Daha ileri gidilmeli. Yalnızlığın işi ağırdan almakla tanımlayacak kendini. Sürekli girip çıktığın bölük pörçük, eksik, yarım, küçük dünyalar yetmez. Öyle bir evren kurmalısın ki senden başka her şey dışında kalmalı. Bir roman yazmak en alasından ağırdan almaktır zamanı. Cümleler birbirine ulandıkça kaleyi çevreleyen hendek
kendini genişletecek, kanın seyrelip, tuzlu boz bulanık bir suya dönüşecek önce, sonra bir adanın üstüne çekildiğinizi fark edeceksin. Sen, ışıklı ekran, birleşip beyazı gösteren milyonlarca zerre, sevgili harflerin, azalmasın diye tırnaklarınla kazıdığın cephaneliğin. Sözcükler! Yazdıkça kıyıdan uzaklaşacaksın. Hayaller,
düşler, manasız üzülüşler kıyıda yan yana dizilmiş adanı gözetleyecekler. Tek kurtuluşunun yeni cümleler kurmak olduğunu bileceksin. Merceğin ucundaki ikiye bölünmüş görüntünü yitirmelerini ancak böyle sağlayabilirsin. Hiçliğin ortasında bir adadır yazmak,mesafeyi ancak kelimelerinle koruyabilirsin. Yeni yeni cümleler,
virgüller, noktalar, soru işaretleri. Bir önceki paragrafın sonuna iki de ünlem koymuşsun. Yersizmiş ne gam! Çoğaldıkça semboller içindeki çığlığı zincirleyip kağıtlara yapıştırırsın.
Su gitgide açılırsa şaşırma. Hikayelerini tam olarak boşalttığında kristal,berraklığına ulaşacak zihnin ve deniz mavi. İçinde yüzen balıkların renklerinden büyüleneceksin. Her biri başka bir hikaye getirecek küçücük ağızlarında, yakalayabildiklerini temize çekeceksin.

Yazmak yalnızlığını besleyip büyütecek, yalnızlığın yazını. Kelimelerin terliksi hayvanlar gibi bölünerek çoğalacak, gün geçmeyecek ki kuvvetlenmesin zırhın. Yazmak insanın kendi dünyasını kurmasıymış şu koskocaman evrende bileceksin. Kaleni korumak senin elinde! Artık uzanamayacakları kadar uzaktasın, tam tutmak istediğinde kaybolan o el şimdi boşlukta sallanıyor. Tutmaya kalkışmazsan kendi sonsuzuna kadar sürdürecek bekleyişini biliyorsun. Uzanmamak için yazmalısın, hep ve daima daha çok.
Duymamak için kirleten sesleri, seçtiğin sağırlığına gömüleceksin. Yazmak kendi içinden gelen sesi dinlemektir sadece, balıkların ağzından hikayeler toplamak, savurmak hayatın orta yerine. Bir kağıt, bir kalem! Denizin, adan, kalen. Hendekler, dikenli teller! Ruh yordamıyla aradığın kayıp cümlelerin.

Yazmak; kelimelerce aşk!


Feryal Tilmaç


İ R L A N D A İşi // Hakan İŞCEN



Kurban bu otelde rezervasyon yaptırmıştı. Şimdilik bunu sadece o biliyordu. Onun odasının manyetik kart anahtarı da cebinde olduğuna göre, huzur içinde arkasına yaslanıp, aromalı sigarasından derin bir nefes alabilirdi. Seviyordu bu köprüler ve kanallar şehrini; kimbilir kaçıncı gelişiydi. Burada kendini garip bir şekilde güvende hissediyordu. Kuşkusuz yıllar önce üniversiteyi bu şehirde okumasının ve o günlerin zihninde yer eden anılarının da bunda hatırı sayılır bir etkisi vardı. Hele şimdi yeni yıl için tüm mağazalar, köprüler, meydanlar renkli ışıklarla ve çiçeklerle süslenmiş, şehir makyajını tazelemiş eski bir sevgili edasıyla ona yeniden kucak açmıştı. Özel terzisinin elinden çıkma takım elbisesinin içinde, otel lobisinde müzik dinleyen, orta yaşı geçkin bu şık adamın böyle bir şeyi yapacağından kimse şüphe edemezdi. En başta da, elindeki konyağı yudumlarken karşı köşede onu davetkâr bakışlarla süzen şu alımlı genç bayan…Uyku mahmurluğundaki o yarı aralık gözlere aldırmadı; iç disiplinine her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı vardı. İşin başarısızlığa uğramaması için bu çok önemliydi.
Bu sefer başaracaktı. Kapana kıstırmıştı; daha önce -iki kez- olduğu gibi kaçmasına izin vermeyecekti. Bu, onun için artık hayati bir öncelik kazanmıştı. Belki de bu nedenle diğerlerinden farklı olarak, bu son işini sırf zevk olsun diye yapacaktı. Burada bitmeliydi. Kesin ve pürüzsüz. Son birkaç yıldır içindeki burgaç derinleşmiş, tam anlamıyla ‘ huysuz bir adam ’ olmuştu. Hele o duyduğu suçluluk hissi, göğüs kafesinde zehirli bir kemirgen besler gibi onu iyiden iyiye rahatsız eder hale gelmişti. Uykuları o bilindik yüzlerle tam bir kâbusa dönüşüyordu. Onun rüyalarında diğer insanlardan farklı olarak herkes tanıdıktı. Yaşam ve ölüme dair tüm sırları, beyninin lopları arasında taşıyan bir ‘ Son Bakış’ koleksiyoncusuydu. Sürekli olarak izleniyor paranoyasında olmak ise izlenmekten çok daha fazla bunaltıcıydı. Bunca zamandır bin bir emekle ördüğü benliğinin granit katmanlarında duygusal gedikler açılmaya başlamıştı. Gücünü kaybettikçe insan sadece refleksleriyle yaşıyordu. Oysa o bugüne dek hep bilgi ve sezgilerine güvenmişti. Bu lobinin dört çıkışının bulunduğunu bilmesi, Noel Baba kılığındaki piyanistin solak olduğunu ve çaprazında oturan adamın, arkasındaki orta yaşlı süslü sarışını takip eden -muhtemelen kocası tarafından tutulmuş- polislikten emekli bir dedektif olduğunu fark etmesi de tamamen deneyimlerinden kaynaklanıyordu.
Ama artık istem dışı bu algılamalardan ve kaçıp kovalamalardan yorulmuştu. Elindeki konyak kadehi ile hâlâ kendisini süzmekte olan genç kadının iç çamaşır giymeyi pek sevmediği açıkça belliydi. Onun, zengin otel müşterilerini avlayan bir profesyonel olduğunu anlamak için ise, kendisininki gibi özel bir geçmişe ihtiyaç yoktu. Gücünü ve zaaflarını hep kontrol etmişti. Hayatın en sıradan reflekslerinden biri de aşktı. O, mesleği gereği ruhunu buna asla hazırlamamıştı. Aşk zayıflıktı. Algıları sıfırlayan bir beyin karartmasıydı. Bunu son olarak bir kez daha denemiş, ama artık kimseye âşık olamayacağını kesinkes anlamıştı. Hiçbir zaman ikinci hayatı olmayacaktı; bu anlamda kaderi, karşısında ona bacaklarını cömertçe açan şu otel fahişesinden farklı değildi. Başka bir şehirde onu bekleyen kadın da unutacaktı sonunda; başka çaresi yoktu. Kadınlar zor affetseler de kolay unuturlardı. Nasılsa bu iş bittiğinde kendisine âşık olan kadına ait hiçbir şey hatırlamayacaktı.

Genelde kurbanlarını tanımak istemezler; bu rüyaların kâbusa dönüşmemesi için pratik bir önlemdir. Oysa tanımayınca her şey daha zor olur. O ilkelerine her zaman bağlıydı. Mesleğinde sivrilmesinde kuşkusuz bunun ayrı bir önemi vardı. Avını bu kez her zamankinden çok daha iyi tanıyordu. Dersini iyi çalışmıştı. Geçmişi, serveti, merakları…hatta gelecekte işleyeceği günahları konusunda bile bilgi sahibiydi. Tüm bu ayrıntılar için yeteri kadar zamanı olmuştu. Aldığı notları her zaman yaptığı gibi küçük siyah defterine kaydetmişti. Şu an için artık bir ayrıntı olarak görünse de, ona hazırladığı sonu, kurban gerçekten hak etmişti.
Geriye kalan tek soru, ‘neyle’ ve ‘nasıl’ yapacağı idi. Tabanca, otel odasında kesinlikle uygun değildi; hem içeri sokması da sorun olabilirdi. Filmlerdeki o meşhur banyo sahnesi aklına geldi; sok küvete, bitir işini !...Şimdiye dek hiç denememişti ama yüzlerce böyle cinayet vardı. Failleri hep yakalanmış olsa da sonuçta onlar filmdi. Hem o filmlerde, baş aktör genelde yakışıklı ve gözü pek polis müfettişi olur, katil de ne kadar zeki görünürse görünsün eninde sonunda kendini ele verecek bir ipucunu, mutlaka cinayet mahallinde bırakacak sapıklardan seçilirdi. Belki bazı sapkın eğilimleri olduğu söylenebilirdi ama kesinlikle aptal değildi. Önemli olan hangi Peter’ın görevlendirileceği idi…Eğer komiser rolü, Peter Falk yerine Peter Sellers ’a verilirse şansı oldukça artabilirdi. Gülümsedi. Yine de küvetten vazgeçti. Stili değildi. Fazla silik ve denenmiş bir yöntem olduğunu düşündü. Daha yaratıcı bir şey bulmalı; kusursuz bir görünüm sunmalıydı. Kurban, her şeyin en ince ayrıntısına kadar düşünüldüğünden ve başka seçeneği kalmadığından emin olarak direnmeden teslim olmalı; odada en ufak bir mücadele izine rastlanmamalıydı. Şehrin köprü altlarında veya pahalı döşenmiş post-modern dairelerinde sık sık menekşe renkli cesetler bulan buruşuk pardösülüler ve onların bulduklarını, mayonezli tavuklu sandviçlerini yerken kesip biçen adli patologlar bile, gördükleri ‘iş’ karşısında çenelerini hafifçe kaşırken, aynı şeyi söylemeliydi:
‘ Hayranlık uyandıracak kadar saygıdeğer !…’

***

Bıçak !...Eskiden beri severdi bıçağı. Çocukken ilk çakısını bildiği her şeyi ona öğreten amcası hediye etmişti. Sapı nasıl da parlıyordu; midye kabuklarının sedefi, güneşte nasıl parlarsa; öyle ! Ya ilk gençliğinin unutulmaz Sürmene Sustalısı ?...Tüm arkadaşları hayrandı ona. Sapın ucundaki metal yaya dokunduğunda: Çıt ! Sapın içinden keskin uçlu çelik namlu hızla fırlıyordu. Yukarı mahalle ile eski kömür deposunda kapıştıkları gece düşürmüş, kırık burnundan damlayan kana aldırmaksızın gün ışıyana dek aramıştı…Vücudundaki tek iz, yine bir çeliğin öpücüğüydü; sol memesinin başını da uçuran. Bir kadın için döktüğü ve akıttığı son kan…Bir daha hiç kapışmadı aşk için; gizli bir anlaşma yapmış gibi kendi yollarına gittiler.
Evet, en sadık çocukluk arkadaşıyla halledecekti. Yıllar sonra yine ona son kez işi düşmüştü. Yaratıcı olması gerekiyorsa tek bir çizikle direk şah damarını hedef almalıydı. Sessiz ve acısız. Acısız olması yaranın namusuydu. Bu denli yarıklar öldürücü olmasına rağmen sıcağı sıcağına hissedilmezler pek. Bıçak iyi kullanılmışsa acıdan önce ölüm gelir. Bıçağın asaleti de bundandır ! Acemilik kaldırmaz. Hele kararsızlık asla !…
Bilene yakışır sadece; diğerlerinin üstüne bulaşır.
Kurbanın nefesini hissedecek kadar yaklaşmak gerekir. Asıl bunun için bıçakla yapacaktı; çünkü o anın hazzını en küçük ayrıntısına kadar yaşamak, onun tüm tepkilerini, yüzündeki en küçük sinirsel gerilmeyi saniye saniye hissetmek istiyordu. Bu işte suç ortağı olacak o keskin dilli dostu da en az kendisi kadar kusursuz olmalıydı. El yapımı, usta tezgâhından çıkma...Sanatkârı, alacağı canla günahkâr bir ruhu özgürleştireceğini düşünerek sap demirini eğelemiş, bir gün deleceği deriyi ve kâğıt gibi keseceği damarı düşleyerek çeliğine su vermiş olmalıydı. Ancak ve ancak böyle bir bıçak sapından kavrayandan çok, ölenin dostu olabilirdi. İşçiliğinin kusursuzluğu kurbanının bir an önce canını almakla eşdeğerdi çünkü.
En fazla yedi santim…en çok on saniye. Neyin, nasıl olduğunun algılanmasına bile fırsat vermeyen bıçağın bahşettiği ihtişam, cesaret ve saygı ise, bahşedilenin ödülü acısız ve erken ölümdü !
İhtişam; Bıçağın ipince çizgisiyle yeteneği ve yaşamı kutsadığı en zarif ölüm !
Cesaret; Bıçağın korkuyla hazzı göz göze koyarak, dehşete meydan okuması !
Saygı; Bıçağın katile de kurbana da verdiği beş bin yıllık onur !
Karanlıkta kahpece ışıldayan bıçak ise soysuzluktur; bir gün mutlaka sapından kavrayanın sırtına saplanır !

***

Onu tanıdıkları için bıçağı otele sokmak hiç sorun olmamıştı. Sadece otel güvenlik görevlisinin önüne koyduğu kâğıtları imzalamış, bıçağın sertifikasının kopyasını vermesi yeterli olmuştu. Adam odaya özel kasa bile önermişti. Ne hoş ! Bıçak da bir sanat eseriydi. Gerçek bir antika. İrlandalı ustası muhteşem bir iş çıkarmıştı. Üç yüz yirmi yıllık o kadim keskinliği test etmek, onu hem heyecanlandırıyor hem ürpertiyordu. Elinde koyu lacivert kadife bir kutuyla sekizinci katta asansörden indi. 802-840 sol taraf…
…..838….836….834...
Köşeyi dönünce kat görevlisiyle burun buruna geldi :
“ Mutlu yıllar efendim. ”
“ Mutlu yıllar…”
Adam, münasebetsiz erken bir kutlama için odalardan birine şampanya yetiştirmeye çalışıyordu. Yüzündeki anlamlı tebessüme, abartılı telaşına ve şişenin üzerindeki ucuz etikete bakılırsa odadaki hediye paketinin içinde lobideki profesyonellerden biri vardı.
828…826…
Koridor şimdi bomboştu.
818…816….814…
806’nın önünde durdu. Bekledi. Odadan çıt çıkmıyordu. Tüm iç seslerini susturdu. Cebindeki kartı çıkarıp kilitten geçirdi. Kırmızı ! ‘ Hay Allah !…’ Sakin olmalıydı. Derin bir nefes aldı. Bir daha !...Bu kez daha yavaş geçirdi : işte, o minik yeşil ışık ! Yavaşça içeri süzüldü. Bir an kapıya baktı; çıkıp gidebilir, bir daha bu odayı hiç anımsamadan yaşamına devam edebilirdi. Ama onu bu anılarının şehrine, bu odaya dek sürükleyen huzursuzluk, buradan gitmesine de engel oldu. Hem çıkıp gitse bile o garip iç bunaltısı, peşi sıra gelmeyecek miydi ? Paltosunu çıkardı, yatağa attı. Kadife kutuyu açtı; bıçağın çeliği odanın solgun ışığında dahi göz kamaştırıyordu. Bara özel konuklar için konan şişeden iki parmak Gentleman Jack koydu. İri bir yudum aldı. Salondaki masaya oturdu. Çekmeceyi çekti, mektupluğu çıkardı…kısa bir not yazdı. Masanın üzerinde güzel bir kadın fotoğrafı vardı. Sarı saçlarını iki yandan toplamış, kurbanın beline sarılarak başını omzuna yaslamıştı. Sevgiyle gülümsüyordu.
Soyundu; başlangıçta ‘işi’ burada halletmeyi düşündüğü küvete girdi. Suyu açtı, ılıştırdı. Viskini küvette yudumlamaya devam etti. Havluyu sıcak suya tutup suyunu süzdü; yüzüne örttü. Bir süre öylece durdu. Gözlerini yummuş, yüzünden bedenine yayılan sıcaklığın keyfini çıkarıyordu. Oracıkta, işi tamamlamak için bir kez daha kalmaya ikna etti kendini. Açıkçası fazla çaba harcamadı bunun için. Bu gece bitmeli ve bir an önce özgür kalmalıydı. Günlerdir bu an’ı bekliyordu. Zihninde kimbilir kaç kez sahne sahne canlandırmış, inceden inceye planlamıştı. Kurbanın dolabını açtı; İtalyan yaka, manşetli, beyaz, ipek bir gömlek seçti. Açık füme, duble paça İngiliz gabardin bir pantolon, lacivert, çift yırtmaç kaşmir bir ceket…Aynaya baktı; her şeye rağmen hâlâ formundaydı. Gözlerinin kenarındaki çizgilere ve kırlaşmış saçlarına rağmen bu asık yüzlü bakışlarıyla moda dergilerindeki mankenlerden hiçbir farkı yoktu. Yangın dedektörünü sigara paketinin jelatin kılıfıyla örtüp kendine ait ne kadar belge ve fotoğraf varsa -o sarışın kadınınki de- hepsini küvetin içinde yaktı. Artık hazırdı. Viskisini tazeleyip camın önündeki geniş deri koltuğa kuruldu; yanındaki sehpada İrlandalı suç ortağı parıldayarak göz kırpıyordu. Fildişi sapında İrlanda’nın arması olan ‘Lir’ kabartması açık seçik görülüyordu. Namlusu on beş-yirmi santim kadar vardı. Bileziğin dibindeki çelik üstünde ‘L.A’ harfleri okunuyordu. Ustasının veya adına yapıldığı ilk sahibinin ismi diye açıklamıştı antikacı. Bıçağın ucuna dek boydan boya derin bir kan oluğu uzanıyordu. Çeliğin iki yanı da çok keskindi. Dükkânda elini bıçağın sırtında gezdirirken farkında olmadan parmağını kesmişti. Antikacının meraklı bakışlarına karşın parmağını alelacele mendiliyle sararken, cam rafın üzerindeki bu görkemli sivriliği pazarlık yapmadan alıp çıkmıştı. Bu doğru bıçaktı ! Ve şimdiden vefalı bir dost !
Ay ışığının altında, karşı kıyıdaki saray kulelerinin siluetleri gökyüzünü dört bir yandan hançerliyor, bu yaralardan sızan mavilik nehre damlayarak onu gümüşi bir köprüye dönüştürüyordu. Köprünün pırıltılı, oynak taşlarının üzerinden kayan gölgeler halinde, hâlâ tek tük mavnalar geçiyordu. Bu beyaz ve soğuk gecede belki de gemiler duruyor; nehir altlarından esrarengiz bir yere doğru akıyordu. Saatine baktı; sabırsızlanmıştı. Koridordan bir kadının isterik kahkahası duyuldu. Ve kalabalık gülüşmeler…Dikkat kesildi: üç erkek, iki kadın…Yaşları kesinlikle kırkın üstünde ! Gürültülü konuşma ve kıkırdayışlar geldikleri gibi yavaş yavaş uzaklaştı. Her dakika ayrı bir riskti. Beklenmedik bir şey olup, bütün bu hazırlıklar boşa çıkabilirdi. Elini çabuk tutmalıydı. Son yudumu aldı. Zaman gelmişti. Kalktı; muhteşem manzaralı süit odadaki müzik setine, kurbanın köşede duran kahverengi nubuk çantasından aldığı o CD’yi koydu. Bıçağın lekesiz çelik aynasında kendini son kez seyretti. Şehir de onun gibi aynı titizlikle hazırlanıyordu.
Ve nehir son gümüşüne dek akmaya devam etti. Biraz önce üç yüz yirmi yıllık ‘ İrlanda işi ’ antika bir bıçağın özgür kıldığı o koyu kırmızı sıvının, İtalyan yaka beyaz gömleğe süzülerek aktığı gibi. Tek ve usta bir hamleyle oturduğu yerde şah damarını koparmayı başarmıştı.
Beyaz gömlekteki hâle gittikçe büyürken şehrin bütün saatleri gece yarısının gonklarını çılgınca çalmaya başladı ve aynı anda meydanlardan renkli havai fişekleri gökyüzüne yükseldi. Ama en renklileri bile ayın seviyesine yükseldiğinde saydam bir acizliğe bürünüyordu. Renkler, damarın çeperini son kez yalayarak, özgürlüğe oluk oluk akan kızıllık gibi ayın izin verdiği kadar seçiliyordu. Odanın içinde şimdi sadece Shirley Bassey ’ in karşısına çıkan tüm yüzeyleri okşayıp eriten sesi vardı:
‘ Killing Me Softly ! ’
Salondaki masanın üstünde ise şu kısa not :
“ Sahip olduğum bir yüz veya isim yok. Anlamsızım. Karşımdaki o gümüşi köprüden yürüyerek gidiyorum. Bu bir yengi veya bozgun değil…Sadece…tanıdık bir müşteri tarafından parası peşin ödenmiş, kusursuz…son bir iş…
Hepimiz birbirimizin ölümünden sorumluyuz ”

Hakan IŞCEN










Türkiye'de SOKAK SANATI







Sokak Sanatı” kitabı Şubat ayında Artes Yayınları’ndan çıktı.
Şinasi Güneş’in hazırladığı yayın Sokak Sanatı üzerine derinlikli çalışmaların yapılabilmesi için bir başlangıç oluşturuyor. Türkiye’de Sokak Sanatı üzerine ilk kitap olma özelliğini taşıyor. Bir nevi Türkiye Sokak Sanatı tarihi... Makaleler ve imaj üzerine yazılar ile Sokak Sanatı’nın kavramsal açıdan sorgulanmasına çalışıldığı, yazıcılar ile yapılan röportajların ağırlıkta olduğu bir çalışma.
Kitapta yer alan yazıcılardan bazıları “Turbo”, “Cins”, “Tab”, “Keos”, “Mccroy”, “Gas”, “Osman”, “FlyPropaganda”...
Bu yayın bir yazıcının diliyle “İnsanlar sıcak yataklarında yatarken adını, soğuk kaldırımlara yazan” tüm sokak sanatı yazıcılarına ithaf edilmiştir.

Sokak Sanatı
(“Sokak Sanatı”adı kitabı derleyen ve yazan “Şinasi Güneş” ile “Böcek” arasında yapılan röportajın dökümüdür.)

Şubat ayında “Sokak Sanatı” adlı bir kitap çıkardınız. Bu kitabı yaratma fikri nasıl doğdu?

Plastik sanatlar ortamındaki yayın yetersizliği yüzünden bir dizi yayın hazırlama düşüncesi belirdi bende. Öncelikle bunlar alternatif sanat disiplinleri ile ilgili olmalıydı. Türkiye’de yeterince tanınmayan ve yapılmayan konular üzerine bir yayın oluşturma düşüncesini benimsedim. Bu dizi ile ilgili olarak ilk üç yayını, “New York ve Sakız” (Video sanatı ile ilgili) kitabı, “Sokak Sanatı” ve “Posta Sanatı” kitabı olarak belirledim. Nitekim “Sokak Sanatı” kitabı çıkmış olan 2. yayınım.

Sokak Sanatı ile ilgili alakanız nasıl başladı?

Sokak Sanatı’na aslında bir nevi güncel sanat camiasındaki kuruluk yüzünden alternatif sanat arayışlarımın yansıması sonucu yöneldim.
Cihangir’de uzun yıllardır bir atölyem bulunmakta idi. Son zamanlarda atölyemin bulunduğu sokaktan dışarı çıktığımda birçok stensil ile karşılaşmaya başladım. Cihangir’in çehresi birkaç yıldır Sokak Sanatı uygulamaları ile birlikte oldukça değişti. Dolayısıyla duvarlarda gördüğüm birbirinden ilginç bu çalışmalar aradığım elektriklenmeyi bende oluşturdu. Önceleri eBenzin güncel sanat e-zini’nde Sokak Sanatı’na yer verdim. (www.ebenzin.com) Ardından uzun bir süre dâhilinde Sokak Sanatı uygulamalarını fotoğrafladım. Bir blog oluşturdum. (www.streetartfromturkey.blogspot.com)
Tabii ki daha çok Beyoğlu ve çevresi ağırlıklı olmak üzere... Ardından mevcut fotoğraflar beni belge oluşturma mantığına itti. Bir kitap oluşturma fikrine...

Sizce Türkiye de Sokak Sanatı adına bir kitap yazılacak noktaya gelindi mi?
Son beş yıldır Türkiye de Sokak Sanatı uygulamaları oldukça yoğunlaştı. Hip hop kültürünün yansımalarını her yerde görmek mümkün. Gençlerdeki bu ilgi ve alaka da bu somut ürünlerin belgelenmesinin gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Ki bu konuda yurtdışında oldukça fazla yayın mevcut. Bizde yaşanırlılık olmasına rağmen yayın olmaması, başlı başına bir handikaptı.

Bu kitabı oluştururken fikir aşamasından basım aşamasına kadar nasıl bir yol izlediniz?

Türkiye de Sokak Sanatı’nın bir nevi tarihini oluşturacak bir yayın olmasına dikkat ettim. Çünkü bu yayın Sokak Sanatı üzerine ilk kitap idi. Kitabın hazırlık aşamasına geçmeden önce Sokak Sanatı yazıcıları ile görüşmeler yapıldı. Benim için en önemli şey objektif, direkt olarak gerçek anlamda sokak yazıcılarını ifade eden onların belirleyici olduğu, tarafsız bir yayın çıkarmaktı ki sanıyorum bunuda başardım. Kitapta yazıcıların dertlerini iyi ifade edebilmelerini sağlamak amacıyla röportajlara ağırlık verildi. Geçmişte konu ile ilgili olarak yeterli envanter olmadığı için ilk bilgilere ulaşılmaya çalışıldı ve bir Türkiye Sokak Sanatı Tarihi oluşturuldu. İşin teknik boyutu bir yana makaleler ve imaj üzerine yazılar ile Sokak Sanatı’nın kavramsal açıdan sorgulanmasına çalışıldı.

Kitap çıktıktan sonra ilgi düzeyi ne derece de olur? Bu konuda bir öngörünüz var mı?

Kitabın öncelikle büyük ölçekte gençleri kucaklayacığına inanıyorum. Kendilerini yansıtan bir yayın bulacaklar. Bir başucu kitabı olacağına ve bu konuda bir milat oluşturacağını düşünüyorum.

Bu kitapla beraber kamuoyunda sizce neler değişir?

Geçmişte sokak sanatı çalışmaları kamuoyu tarafından siyasi bir sembol olarak ya da satanizm ürünü olarak algılanıyordu. Günümüzde ise bu bakış açısı büyük ölçekte kırıldı. Bu kitap kamuoyunu bir nebzede olsa bilgilendirecektir. Sosyolojik açıdan alternatif gençliğin sesinin kamuoyu tarafından duyulmasını sağlayacaktır. Alternatif bir kültürün çığlığı olacağı için uzun vadede etkileri ağırlığı hissedilecek bir yayın.

Sokak Sanatı adlı bu kitap, Türk Sokak Sanatı Tarihi’nde belgesel niteliğinde bir eser ve kalıcılık taşıyacak. Sizce kitabın içeriği bu ağırlığı kaldıracak boyutta mı?

Kesinlikle taşıyacak nitelikte. Zengin bir içerik var. Bu kitap bir iddia taşımak amacıyla üretilmedi ama zamanlaması itibariyle kendiliğinden bir iddianın içine düştü. Bu nedenle dikkati çekmesi kaçınılmaz. Alternatif bir zümreye seslendiği için farklı eleştirilerinde gelmesi doğal olacaktır. Her eleştiri bizim için bir kazançtır. Bu konuda yapılan çalışmalar yakın tarihin ürünleri. Dolayısıyla bu uygulamalar ve bunları gerçekleştiren yazıcılar ile direkt olarak kontağa geçilebildiği için mevcut olan doğru bilgiye ulaşmak yerinde ve zamanında mümkün oldu.
Ve de geniş bir perspektiften bu konu ilgili olarak Türkiye’de yapılmış her şey mercek altına alındı. Bu süreç izlenirken sokak sanatçılarının kendi kendilerini yansıtmaları sağlandı. Zaten bu yayın, gücünü samimiyetinden alıyor
.


Şiirsel imgelerin geçişimsizliği ve sonrası..// Argos




Geçtiğimiz zaman diliminde defter’de şiir üzerine kaleme alınan bazı yazılarda belirli açıları gözetleyerek eleştirel bakış denemeleri yapıldı. Şiirsel imgelerin geçişimsizliği üzerine de birkaç yazı çıkmıştı defter’de. Özellikle defterden bir dostun bu konu hakkında sergilediği bakış açısı çağdaş eleştiriye denk gelmesi açısından önemliydi. İmgelerin geçişimsizliği üzerine kurulan bir çatı her zaman yağmur ve rüzgara karşı daha sağlıklı gibi geliyor bana.
Bugün şiirsel imgelerin betimsel olmadığı, göndermeleri değil oluşturdukları söz zinciri düzeyinde, kendi edebilikleri çerçevesinde okunması gerektiği kabul ediliyor. Şiirsel imge bir söz bileşmesidir, nesneler bileşmesi değil, ve bir “işe yaramaz”. Daha açıkcası böylesine bir bileşimi duyumsal terimlere çevirmek pek yararlı olmayabilir.
Peki, şiirde “fantastik durum” diye bir şey var mı?
Fantastik ne zaman ortaya çıkar?
Ya da ne zaman çıkmaz? Eğer bir metni okurken her türlü temsili dışlarsak ve her tümceyi kendi başına anlamsal bir bileşimolarak algılarsak fantastik asla ortya çıkmaz.
Fantastik yalnızca kurmaca biçiminde varolabilir.
Şiirde fantastik öğe aramak, çölde su aramaya benzer. Fantastik şiir antolojilerini itinayla çöp sepetine atın lütfen. İfade etmeliyim ki son dönemlerde ciddi bir gecikmeyle de olsa bir zaman defter’de Sufi ve J.M arasında süre giden “Gotik Roman” tartışması ilgimi çekmeye başladı.
Tıpkı bir dönem “şenlikli muhalefet” hakkındaki yazıları gibi. Sonra içten içe bir tuhaf hissedişin girdabına tutundu zihnim. Ülkemizde bu konular hakkında (genel) ve de Roman sorunları (özel) çevresinde çeyrek tur atmayan kimi düş fakirlerinin Roman yazmaya kalkışmaları gibi. Hem kimileri inanılmaz biçimde fantastik ürün vermeden dem vuruyorlar!
Anlamakta güçlük çekiyorum bu arkadaşların neredeyse tümü hangi farklılığı “olağandan farklı” veya “olağandışı” ne yaratıyorlar ki fantastik oluyorlar? Conradas ve Sperlich’in dertleri neydi ki bu alanda onca dirsek çürüttüler? “Fantasy” nedir onlara göre?
Örneğin Kafka mekanlarında bu “gerçeği” rahatlıkla savunabilirsiniz çünkü daha ilk yapıtlarında ve ilk mekan tasarımlarında, kurgusunda bu yönelim göze çarpar.
Hatta onun bütün yapıtlarında ve bu yapıtlarda betimlenen mekanların hemen hemen hepsinde, şu ya da bu ölçüde görülen çok genel ve yaygın bir özelliktir şu dikkat çektiğim nokta.
Böyle, “olağandan farklılık” açısından bakıldığında, kanatlı meleklerin, üç başlı, dokuz başlı canavar yaratıkların, gerçeküstücü ressam Rene Margritte’in boşlukta duran kaya parçalarının, başka bir gerçeküstücü ressam Giorgio de Chirico’nun ıssız, çarpık boyutlu yapıtlarının, meydanlarının, Afrika toplumlarının dinsel törenlerdeki danslarının ve yüzlerine taktıkları maskelerin (hiç değilse bizler için) fantastik şeyler oldukları söylenebilir.
Çin Seddi’nden Artemis Tapınaşına ve Nemrut dağı eteklerindeki devasa heykellere kadar eski dünyanın yapıtları, Reims Katedralinin, Kamboçya’da Kimmer’lerden kalma Angkor Vat tapınağının, hiç bir mimari eğitim görmemiş olan bir postacının (F.Cheval)Fransa’da,Hauterives’de 1879dan 1912ye kadar 33 yıl çalışarak inşa ettiği “Palais Ideal”inin, Ledoux’un Mendelsohn’nun, Buruno Taut’un, ve daha başka ünlülerin çizim veyapıtlarının, bu arada Wright’ın Guggenheim müzesinin bile fantastik mimarinin örneklerinden olduğu söylenebilir.
Yazınsal mimari mekanların en fantastik örneklerini, korkuyu işleyen yapıtlarda ve bilim-kurgu romanlarında buluyoruz.
Bizler her ne kadar gizemli desenler de oluştursak, bir ayrıntıyı asla gözden kaçırmamalıyız.
Bu tarz üretimlerin barındırdığı determinizmi unutmamalıyız.
Pandeterminizmden söz ediyorum: Her şeyin tam anlamıyla bir nedeni olmalıdır, olağandan farklı ve doğaüstü de olsa!
Konuyu (olağandan farklı sorunuyla ilintili olarak)şiire bağladığımızda, durum değişmez.Yeni kuşak şiir(birçok genç ve orta yaş kuşağı kalemi diyebileceğimiz) ve öykü, roman yazarlarımızın belirgin bir kesimi sıradanlığın merdivenini sessiz, sedasız – gösterişsi, her türlü çığırtkanlık, boş şişirtmeler ve kentlerin billboardlarından uzaklarda devireli çok oldu. Basmakalıp düşüncelere biçim verme işlevi her zamanki gibi yine umut ve heyecan dalgasının karşısında yer edinen felçli zihniyetlere, ekranların 3 dakikalık kahramanlarına kalacak. Dikkat edin sihirsiz tv kutusu- ekranı ve onlar için dizi yazarlığına soyunan kalemlerimizin sadece edebi dilleri değil, topyekun bakış açıları onarılmaz biçimde devasa gedikler vermeye başladı. Kullandıkları dil-üslup artık günlük geçiştirmelerin sefaleti ve yüzeyselliğinde biçimleniyor. Esef verici bir durumla karşı karşıya olduğumuzu pek az kimse fark ediyor. Ama korkarım bir gün birileri bu ağır ve dehşet bilançoyu ortaya çıkarttığında çok geç olmaz!(ben yine de uyarayım, kendinizi bu rezalete daha fazla bulaştırmayın ve adamayın, toplumun her geçen gün biraz daha kültür yoksunu ve pembe roman ucuzluğuna kaymasına “siz” tanıdık isimler vesile olmayın).

Yine umutlar, yeni heyecanlar ..o çöldeki vahalarımız.
Umut ve heyecan! Evet, bu sürecin işleyişinin önünde artık ne o eski alışık köhne, güç, iktidar meraklısı odaklar dayanabilir, ne de buz kesmiş hecelerin bu sürece müdahale etmelerine bir kez daha fırsat verilecek. Siyanur kuyularının rüzgarı bu kez çok sert esiyor. Onca direncin, şair intiharlarının, gönüllü gidişlerin bir bedeli, muhasebesi olmalıydı. Şiirinin dizesine gömülen onca pak kalem, onca “şiir şehidini” yenilgiye uğramış bir kılıç sanmak yanılgıların en büyüğü olur, çünkü her türlü karanlığına karşı kendi uçlarını bir kez daha yaratıyorlar, adeta sözsel bütünün soluk alan en görkemli imgesi olup çıkıyorlar.
Unutmayacağım hiç kimseyi hele ki "şiir şehitlerimizi"..
* * *

Ve “içeriden” edindiğim güzel haber:
Kirpi Şiir adım adım yaklaşıyor..
Yangın yerine yağan yağmur gibi.
Cenk Koyuncu’nun yüce anısına defter içinden arkadaşlarımız çıkartacaklar dergiyi, yarım kalan notalara bir nağme daha eklemek niyetiyle.

“Kıtaları ve yüzleri” bekliyor olacağız,
evet, Borges’in dediği gibi: kapı mutlaka bulur bizi..( kapı kavramı hakkında duyabileceğimiz en derin tasavvufi yaklaşımlarından birisine işaret eder Borges).

düşünüz bol olsun;

Argos


Leonardo Da Vinci'nin Parmak İzleri Bulundu..// Borges Defteri




Kehanet ustası, üstelik pek tekin olmayan ürkütücü “kehanetler” biçiminde “bilmeceler”(enigmi) icat ettiği bilinen Leonardo Da Vinci’yi yaşadığı zaman diliminden günümüze doğru sadece yapıtlarıyla değil, el yazmaları, desenleri, tuttuğu kısa notlarla ve başka “araç”- “gereçlerle” tanıma, bilme, öğrenme deneyselliğindedir sanat tarihi ekseni.
Leonardo da Vinci’nin doğa bilimlerinde dahiyane gözlemler yapmadığı ve tasarımlar geliştirmediği bir alan yoktur. Yeniçağ biliminin eşiğinde, döneminin en seçkin bilgelerinden biriydi.
Leonardo her ne kadar mekanik, anatomi, hidrodinamik vb..etütleri üzerinde yaşamı boyunca düşünmüşse de, geriye sadece belirli bir düzene sokulmayan binlerce not ve pek çok mekanizma ile aletin sonuçlarını, etkilerini açıklayan, canlandıran çizimler bırakmıştır.Leonardo’nun, adeta bulgusal ve bugüne kadar pek az anlaşılmış olan, ama dar yöntemsel anlamda bilimsellikle ortak bir yan bulunmayan düşünme tarzının başlıca özelliği tamamlanmamışlıktı…
Bu bağlamda onun “bilimsel-sanatsal” uzlaşımcılığından ve de “ampirizm”inden söz edilmektedir sık sık… Şimdilerde ise Leonardo çok farklı bir heyecan dalgasıyla yeniden gündemde…
Son dönemlerde biyokimya, nano teknoloji ve sanat el ele vererek sanat tarihinin bilinmeyenlerini teker teker ortaya çıkarıyorlar. Araştırmaların ulaşacağı safhalar ve sonuçları hayal sınırlarını zorlayacak türdendir. Leonardo Da Vinci’nin parmak izlerinin ardından tesadüf sonucu bulunacak herhangi bir saç telinden elde edilecek genetik kodlarıyla beraber işlerin başka bir doğrultuda gelişeceği ihtimaller dahilindedir. Birkaç yıl öncesine kadar fantastik yaklaşımlar olarak adlandırabileceğimiz “girişimler” şimdilerde “hayat” buluyorlar. Van Gogh’un yeni bulunan ve bir yapıtının kalın renk (alt) katmanında kendini koruyan “genç kadın” figürünün bulunmasından sonra kim bilir sanat tarihin hangi dengeleri sarsılmaya adaydır.
İtalya’nın Chieti Üniversitesinden(Università G. d'Annunzio - Chieti e Pescara) bir grup bilim adamı Leonardo Da Vinci’nin parmak izlerini nihayet saptadılar, proje için 3 sene emek sarf edilmiş, tam 3oo adet (farklı yapıt ve belgede) Leonardo Da Vinci parmak izi ortaya çıkarılmış. İlginç olan nokta şu ki bulunan Da Vinci parmak izlerinin barındırdığı garip kodlar, alışkanlıklar, rutin hayata dair verdiği ip uçlarını barındırıyor olmasıdır.
Anlaşılan o ki Leonardo “genelde” çalışırken yemek yiyormuş, bazı izlerde yemek artıkları ve kan lekesinin bulunması, veya bir önceki gecenin yemeğinden atıkların olması araştırma ekibini oldukça şaşırtmış, bu bulgularda önemli olan şey onun beslenme biçiminden tutun hayata bakışına, sürekli bir araştırma içerisinde bulunması ve araştırırken desen kalemini yanından ayırmamasından tutun yaşamına dair bilinmedik birçok noktayı aydınlatıyor olmasıdır.
Araştırmayı yürüten ekipten İtalyan Kaspo’nun aktardığı bilgilere bakılırsa Chieti Üniversitesi sanat tarihi ve Antropoloji merkezindeki araştırmacıların zihnini başka bir soru kendine meşgul etmişe benziyor; o da “Acaba Leonardo’nun annesi Arap mıydı?” sorusudur! Soruyu sorduran “sebep-sonuçlar” ise yine parmak izlerinde bulunan yemek atıkları ve beslenme tarzından tutun diğer ayrıntılarda saklı.
Bu soruları, sonuçları, şüpheleri dile getirenlerin ise İtalya’nın saygın bilmesel çevreleri olması “işi” daha da ilginç kılıyor. İleriki zaman diliminde muhtemelen çok ilginç Leonardo Da Vinci tartışmalarına ve araştırma sonuçlarına tanıklık edeceğiz..

Ülkemizde daha primitif dönem sanatçılarımızın bıraktıkları izler hakkında “elle tutulur” bir bilgiye, belgeye, araştırmaya sahip değilken, kültürel zeminin başka düzlemlerinde kültürel çılgınlık rüzgarını beklemek de neyin nesi acaba?
O çılgınlıklar galiba Yüz yılda bir kapıyı tıklatır.
70.000 kil tabletin dili (Urartu, Asur, Sümer-dönemi) bir kişinin insanüstü gayreti ve ancak zihninde ateşlenen sonsuz bir aşkın gücüyle çözülüyor olmasına da şaşırmaya devam edecek kimi kesimler... Ortadoğu coğrafyası, yakın bölgemiz öyle kolay kolay bir ikinci Muazzez İlmiye ÇIĞ hocayı göremez! Sormamız gereken soru şudur: o kuşağın bilimsel fitilini hangi heyecanlar ateşlemişti?
Üç kuruşluk “Marshal yardımı” uğruna Amerika’ya köy enstitülerini kapatma sözü verilmesi ne kadar akla yatkın bir girişimdi? O enstitüler ki, Prof.Dr.Mustafa Aslıer gibi çok değerli hocaları, sanatçıları yetiştirmişti...Marshal yardımı kapsamında Türkiye’ye ulaşan ilk paketlerdeki ayakkabıların kauçuk tabanlarında Roosvelt ve Churcill adlarını(Marka olarak) görmek o gün vicdanımızı pek sızlatmamıştı…
Bilime, kültüre ne kadar pay ayırıyorsak her alanda o kadar sonuç alacağız.
Yeryüzü kültür zenginliğine imza atan o unutulmaz kültür süvarileri bir zamanlar bu coğrafyadan yeryüzünü selamladılar, izleri hala ayağımızı bastığımız topraklarımızdadır…elimizin altındaki “mozaiğin” görkemli görüntüsü durduk yerde onları izleyen, dokunanları sermest etmiyor, var çok sebebi..
Sahi Leonardo Da Vinci’nin birde “İstanbul Düşleri” vardı değil mi?
İstanbul için tasarladığı köprünün yanında, görkemli bir değirmen tasarımı ve 30 yıl boyunca Leonardo’nun yanından hiç ayrılmayan öğrencisi Salai ile beraber İstanbul peyzajları, portreler, desenler çizmek düşü vardı…Ama ne yazık ki artık Bellini’yi ağırlayan sanat dostu Fatih Sultan Mehmed çoktan yeryüzünü terk etmişti, Leonardo’nun İstanbul düşleri ondan(Fatih) sonra tahta oturan Bayazid için bir şey ifade etmiyordu… bu nedenle Leonardo'nun İstanbul yolculuk programı ve tüm tasarıları saraydan geri döner..
Leonardo hala duyduğu, okuduğu Fatih döneminin sarhoşluğundaydı, oysa
Fatih’in Bellini ile çarşı pazarı gezme döneminin hayali ve Sultanın Bellini’yi “Belloş” diye seslendiği samimiyetin rüyası onun göçüyle birlikte saraydan çok uzaklaşmıştı..
Sonuçta, kaybeden şehri İstanbul olmuş o dönemlerde… çünkü Leonardo en az 18 ay İstanbul’da kalmayı, üretmeyi planlıyor(muş) fır dönen zihninde...

Borges Defteri

Bir Leonardo Da Vinci Kehaneti:

"Ey Liman kentleri, sakinlerinizin sımsıkı bağlandığını, hem kadınların hem de erkeklerin dilimizi anlamayan yabancılar tarafından kalın iplerle sımsıkı bağlandıklarını görüyorum! Sizler yitirilen özgürlükten dolayı duyduğunuz acıları sadece figan ederek, iç çekerek ve birbirinize şikayet ederek giderebilirsiniz, çünkü
sizleri bağlayanlar nasıl dilinizi anlamıyorlarsa, sizler de onları anlamayacaksınız
."(Leonardo da Vinci, Tagebücher und Aufzeichungen,Leipzig 1953,s 856)-Çev. B.D


3 Şiir: Ela Dincer, Dilek Değerli, Nefise Pınar


defterin özel notu:
her üç değerli kalemimize güzel paylaşımları için
defter okurları adına teşekkür ediyoruz..
defter'de sadece "iyi" şiirleri okursunuz, titiz
bir seçimle...//defter


Meydan Sokağı

El yordamı ıslıklarla fırlıyoruz
ölümüne atlıyoruz kürsülerin üzerinden
geçiriyoruz tırnakları zembereği boş pankartlara
şafak yok!
Yeni düşlerle yürüyor yeni öyküler.


Akışsız bir hırıltı sırtüstü yatmış kuyu
suyu ıskalayan çeliksin boğuluyorsun
kedi boğazında ahı mor salkım
dişleri dökülüyor ahşabın,

-say ki ateşle çevrelenmiş in
akrep gibi kendini sokuyorsun-

varlıklar adını alıyor varlıklardan
sebepsiz edepsizlik salınan güzelliğin
hani şöyle bir omuz olsa çıplak bir omuz
bir trenin terkinde sabahı uykusuz.


İştahla basıyor ayaklarım yere
kaygan zeminde ufalanıyor ilk soluk
ilham perilerinin fısıltısı dönüyor havada
kocaman bir yoklama defteri gökyüzü
göz kırpıyor yıldızlı satırlarda ihanet
birazdan yağmur iner
gezmeye çıkmış gibi davranır iri damlalar
yüz ağartan bu ağıl bu ağır kahır
bu kanlı fasıl bu görgüsü kıt ışık
gözlerim şimdi büsbütün açık
allanıp yapraklanınca içim
gösterişe kalkar koynumda deniz atları
koyup gider sıcağımı
kanar kıskanç ilk yaz, kanar gelincikler
dalgalanır kuzgun tüyler, kanatlanır öfke
bir cam güzeli bilirim lacivertte kayan bir hisse
uyur uyanır alnında açar her gece
yak yelkene can veren rüzgarı
unutulur tasalar gün yükselince

kayalarında yeşerir mezarım
yeni sürgün fışkırır zeytinden
bir kuş ağzını çalkalar denizi görmeden
gayri resmi yangınlarda çarpar alıcı yürek
yerin yüzünü biçer döverken devlet

Şiir:Nefise Pınar


* * *


Şiir Düşü

Yalnız sözcüklerin sağanağında
uzandım
su üstündeki yaprak hafifliğinde
kımıltılı gecenin solgun renklerine.
Örtündüm
göğün sessizliğini
göğü olmayan bir bulut üşümesinde.
Bir ay şarkısı çalınırken
yıldızların kuytu köşelerinde
dokundum karanlığın tenine
yorgun bir rüzgârın dumansı eliyle.
Kıpırdadı düşlerim
sahipsiz bir imgenin içinde,
bu ne uyku, ne ölüm,
ne de kendinden geçişti,
zamanın boğulduğu
derin karanlığın sonsuzluğunda
sözün asıldığı saydam bir bulut,
ağaçların uçtuğu yeşil bir boşluktu.
Ölümlü bir günün ışığında
dirildi zaman
dipsiz bir sözcük uçurumunda,
uyandı düşlerim
eski ıssız ovamda.
Geriye kalan
karanlığın ördüğü şiir.

Şiir: Dilek Değerli


* * *


ADSIZ

söz dilenmeyi bana mahrem eden dilim
söyle
şimdi ben neyim.
yada yazsam ya da yerine
yağmur taşını anlatır gibi mi olurum.
bir ahlakçı değilim ben
neye inanırım da
ıslatır içimi gök. onu söyle!

şimdi neyim ben
gerçekliğinden şüphe duyulan soyut bir hırs!
suya atılan taşın dibe vurduğu.

biriken ve dağılan
düstursuz bir çığ:
daldaki dikeni soymaktan yürüyen.

inandırmam kimseyi
yerlerin ve göklerin
ve bütün zamanların
ve inanılacak bütün sefilliklerin
dili yok.
kör olurum varsa…
gözlerime sürme çekti baktığım yerlere sınır olsun için. gök.
bunu unuturum.
unutur gibi yaparım bakmayı da.
ama ben
inanın
manolyalardan
nilüferlerden
ve erguvanlar
biri birine karışan bütün zamanlardan
ve kendimden
geçtim!
terledim ve yoruldum.
yüzümde gezindim bir sandal gibi. gölün yüzünü çizen.
bir söz aradım ki
dil kanasın için elden vaz geçtim!
“kürekleri çekmenin” en şehvetli zamanıydı. inanın.
bütün çiçek adlarından ve kokulardan
geçtim: inanmayan ben. hiçbir güzelliğe.

dilimdeki kızgın boşluk’suya bak:
şimdi nasılım?
değişime zorlanan bir eskici gibi geçtim kendimden
kendimi kendimle takas edebildim. başka değil.
söyle: şimdi nasılım?
suya bak. bir çöl biriktikçe birikti.
vahalar kendini gerçek sandı. ben
dikeni soğuttum tenimde
derimdeki sıyrıklardan bildim: niyetim hayra yoruldu.
oysa kötü bir irindim.
kum fırtınaları için bir üfledim ki hırsımdan
kanayan ney için ağladım günlerce
derimi sıyırıp çıkamadım içimden!

inandırmalı mıyım bunu söze’
bir soysuzum işte:
döne döne kanattım içimi
yarayı dişledim kanırta kanırta
bir söz aradım kan içinde. kan için yazılmamış.
iyi biriymişim gibi yaptım:
kuş besledim örneğin. ölü kuşlar.
uçmak için göğe bırakılmış nefes
gibi olan kuşlar.
ki inandırmam artık bunu söze:
gidip vurmuş
kendini
bir güvercin sanmış. inanın./

söyle artık benim ser sefil aklım.
bir ahlakçı değilim ben.
bütün çıplak şairlerle seviştim. hadi şiire soyun.
ilkin dilimi sömür. zamanı soy üzerimden.
bütün ölülerden nefret et.
çiçek adlarını unut: bir irin gibi fışkırdığında
derimden.

ah benim sefil aklım
bir de söyle
ben neredeyim!

Şiir: Ela Dincer
(kayıp zamanlarımın tesellisi deftere selam ile...)




Mathilda...Sen Anlat!..// Sufi.




I.

Mathilda: “Yaşam denilen şey sadece çocukken mi bunca kötü,
yoksa her zaman mı böyle
?
Leon: “Hayır, her zaman böyledir!”

Leon filminden aklımda kalan bu diyalogu ara sıra anımsarım. İçinden bin bir sıkıntıyla geçtiğim dönemlerde nedense bu sesi sık sık duyar olurum. Bilinç ve duyarlılığı bastıran tuhaf diyaloglardandır. Adeta ‘korkutabiliyorum artık geceyi’ diyebilmenin kendisidir.
Bir elimizde çığırından çıkmış zaman, ötekisinde ise Simonov’un “bekle beni” olarak bildiğim o insani dizeleriyle bir yerlerde hep ama hep bekliyoruz, yaşamın kıyısında mı? (belki).
“Geleceğim bekle beni / Bütün gücünle bekle / Soluk sıkıntılarla ağırlaşan / Yağmurlar içinde bekle beni / Karlar tozlarken bekle / Ortalık ağarırken bekle / Kimseler beklemezken bekle/ Bekle beni geleceğim.”
İnsanın bütün ömrü boyunca olmasa da yaşamının belli bir kesitinde, bir yerlerde “bekleyenin” olması kutsanılacak bir şeydir. Bu “bekle” sözcüğü içimize sinsice sızan yabancılaşmaya da bir yanıttır. Muğlak bir başkaldırıdır.
Cemal Süreyya’nın “Şu senin bulutsu sesin var ya / Uçtan uca ters yüz ediyor geceyi” dizelerindeki “bulutsu ses”leri duymayalı kaç zaman oldu? Anımsıyor musunuz?
Çığırından çıkmış zaman dedim, evet, kimileri buna “post-devrimci” kuşağın postmodern kuğuları + kedileri de diyorlar, ya da kentlerin kuru gürültülü yalnızlığında tümden vazgeçtikleri “iflah olmaz tutkular” ve bir türlü anlayamadıkları şey: kendi var oluşları ve neden, ne için “burada” oldukları “sorunu”. İnsan bilgisinin en yüksek ilkesi sayılan salt appereception’un transcendental biriliği yani nesnel deneyimin ve bilginin zorunlu koşuludur. Kendinin bilincinde olan bir öznenin, kendisine verilen şeylerin bilincinde olması gerektiğini her zaman kavrayabilir mi? Düşünmenin, en çetin ruh halinde bile düşünebilmenin “ben”i ile tasarımların çok çeşitliliği arasındaki ilişkiden söz ediyorum.
Doğruluk araştırması diyorum, doğru önermenin araştırılması durumuna geldiğinde, düşünce tasarımı da mantıksal bir dolayım aracılığıyla bilinebilir. İnsan denilen “varlığın” sırrına yolculuk da böyle başlar. Tıpkı o bilinmez denizin sırrını Rumi misali çözebilmenin huzuru gibi:
“Denizin sırrını
Yüksek sesle haykırdım
Tıpkı kıyıya atılmış bir bulut gibi
Uyudum ve artık duruldum”.
Uyudum…ve artık duruldum, duruldum..(tıpkı Lorca’nın düşü gibi: “ağzına sızıyor yağmur, her şeyi bitti işte..uy, uç, dinlen”..)
Görüldüğü gibi, burada bir felsefi tartışmaya yol açabilecek dilsel çıkış, içeriksel söz kipindeki önermenin, biçimsel kipe çevrilmesiyle açıklık kazanmış. Farklı simge öbeklerinin nelere işaret edebileceğinin kabiliyetidir. “Uyudum ve artık duruldum” gibi analitik bir önerme her var oluşun haddi değil. Ölüm kavramını, tıpkı yaşamın kendisi gibi kurcalamak gerekiyor.

II.

Olasılıklar, sonlu sayıda gözlemin olanaksızlığına bağlı olarak gelir soframıza konar, buna en az onlarca kez tanık oldum. Felsefenin bir öğretiler bütünü değil, bir etkinlik olduğunu düşünenlerdim. Anlamı aydınlatmayan hiçbir mum benim hanemi de aydınlatamaz dedim ve inandım. Oysa bizler hala ve her yerde, her koşulda Walt Whitman’ın “ Güneş senin üstünden el çekmedikçe, bil ki el çekmem senden/ çağlamaktan bıkmadıkça/ ağaçlar senin için uğuldamayı/ bil ki senin için çağlayacak/ senin için uğuldayacak sözlerim” dizlerindeki ısrarı arıyoruz.
Uzun zaman tedavi gördüğüm hastanenin koridorunda aynı yoldan geçtiğimiz genç bir Portekizli hasta kadına okudum bu dizeleri. Yüzünü dizlerine dayamıştı o an, sadece saçlarını görebiliyordum, bu hiç hesapta olmayan karşılaşmayı düşünerek ve konuşmanın devamını getirmesini beklemeden ayağa kalkıp, masanın üzerindeki kitabımı alarak pencereye doğru gittim. Durumu benden çok ağırdı o genç kadının, o gece içimde galiba acıyı da yenilgiyi de kabullenmelisin artık dedim, sonrası malum..
Şimdi isterse “yaşam denilen şey” olanca hızıyla hep “kötü” yüzünü göstersin bana, size hepimize...
Gözyaşı şişesinin temiz toprak-çamur kokan atölyelerden çıkalı nerdeyse 3000 yıl geçti, yeter ki yaşam hep içimizde küllensin, sunduğu, sunacağı ne varsa tümüyle beraber kabulümüzdür, onu dönüştürmeyi, verimli, üretken kılmayı bilen yürek için acı da olumsuzlukları karşılamada bir tür siper olur.
Bu durumda hepimiz “sen” diye hitap ettiğimiz ve içtenliğimizle seslendiğimiz o meçhul kimseye sarılır dururuz benliğimizde, soyut, tanımlardan yoksun bir varlık olsa bile. Tıpkı Atilla İlhan’ın sarıldığı ve “sen” diye tanımladığı “düş tarlasının” yalnız soyut abidesine doğru aktardığı sözleri gibi:
“Seni hatırladıkça bir kadeh Armagnac içerim/ Armaganc demek iki damla gözyaşı demekmiş/ demek ki seni hatırladıkça iki damla gözyaşı içerim”..

İnsani, insansal içtenliğinize, özlemle.
“Yaşanacak” “yaşanmaya” değer bir hayat vardır elbet..hissemize düşen kadar.
Benim hissem bu kadardı, beden ne ki? Ruhun basit biçimi.
Yeter ki kapı menteşelerimiz gıcırdamasın, gelirken ve de “giderken”..
Kalbin mutluluğu sizinle olsun,
‘Kalbin mutluluğu, insanın kendi içinde suçlayacak bir şey bulamamasından kaynaklanır’ derler.. erdemin yüce ve gerçek kazancı kalbinizin mutluluğuyla süslensin daima, gerisini? Beklemeli.

Selam
Muhabbetle,
Hu.

Sufi.


BORGES "gözlerini" Anlatıyor!..// Çev.Borges Defteri



BORGES “gözlerini” anlatıyor!
(ilk kez sadece defterde)
Söyleşiyi gerçekleştiren: Rita Gibret-söyleşi tarihi 1968
Çeviri; Borges Defteri


Latin Amerika edebiyatını önemli yazarlarını derinlemesine irdeleyen ünlü edebiyat eleştirmeni Rita Gibret, Borges’e bir soru yöneltir:
-“Gözlerinizi kaybetmek yaşamınızı nasıl etkiledi?”
Borges ilk kez bu denli duyarlı bir konuyu söyleşi masasına taşıdığı için Rita’ya teşekkür eder ve içtenlikle yanıtlar:

-“Baba tarafından gözlerini kaybeden beşinci veya altıncı kuşaktan birisi olarak, kendi baba ve baba-annemin körlüğüne tanıklık ettim. Hiçbir zaman öyle şahane bir görme duyusuna sahip olmadım ve nasıl bir geleceğin beni beklediği konusunda az çok bir fikrim vardı. Babam kendi körlüğüne teslimiyet içinde sadece bir sene dayanabildi ve o süre içinde babamı takdir ettim. Belki de böylesine bir direnç körlere özgü bir şeydir. Çabuk incinme ve asabiyetin sağırlara özgü bir şey olması gibi. Görme özürlü bir insan çevresindeki insanların sıcaklığını hissedebilir..halk nezdinde görme özürlülerle ilgili yaratılmak istenen mizahi durumların tümü geçersizdir. Gözlerimin geçirdiği cerrahi müdahale sayısını ben bile unuttum. Sadece şunu anımsıyorum 1955 yılında zamanın “devrimci hükümeti” beni Milli Kütüphane’nin başına getirdiğinde artık kitap okuyamıyordum.
İşte tam da o dönemlerde “ Bağışlar” şiirini kaleme aldım ve orada şunu dedim: “ Tanrı, görkemli şuh gözlerle, kitapları ve karanlığa bana bağışladı”. Burada yani şiirimde Milli Kütüphanede bulunan 800.000 cilt kitaptan söz ettim ve işte tam da o dönemlerde zifiri karanlıkla fazla bir mesafe kalmamıştı aramda.
Ama bu süreç çok da acıklı olmadı, çünkü akşam karanlığı birden bire çökmez!
Bir dönem sadece büyük harflerle basılmış kitapları okuyabiliyordum, bir dönem sonra sadece başlıkları ve kenar notları okuyabildim, bir aşamadan sonra artık okuyamaz oldum.
Gece karanlığı beni kendinde usulca boğdu, üstelik beni fazla üzmeden, incitmeden bunu yaptı. Şimdilerde ise çok az görebiliyorum, şu an yüzünüzü tam olarak göremiyorum. Biliyorum, hiç görmemekle, azıcık görmek arasında çok fark var…ben karanlığa tutsak değilim, kent caddelerinde gezebiliyorum,
-İster Cambridge olsun ister Buenos Aires de-en azından özgür olma vehmiyle gönlümü hoş tutmaya çalışıyorum. Elbet ki yardım almaksızın caddeden geçemiyorum, New England ve Buenos Aires halkı çok sevecen ve edepli oldukları için beni kaldırımda gördüklerinde gönüllü olarak yardımıma koşuyorlar.
Kesin olan bir şey var ki, gözlerimden yoksun kalmak yapıtlarımı da etkiliyor. Asla roman yazmadım, çünkü biliyorum romanın okur nezdinde bir sürekliliği-sürükleyici durumu var , onun için bu durum yazar içinde geçerli olduğu için roman yazma sevdamdan şimdilik vaz geçtim, öte yandan öyküyü tek solukta okuyorsunuz, Poe’nin dediği gibi “ uzun şiir adında bir şeyimiz yok”. Poe sadece kısa şiirler yazdı. Yazdıklarım için aşırı titiz olduğum için, öykü yazarlığını bıraktım, yeniden klasik şiir biçimine döndüm. Buna Gazel biçimi de denilebilir. Gazeller zihinde taşınabilir şeylerdir. Kent ortasında gezerken kendimle beraber yine bir gazeli zihnimde dolaştırabiliyorum, sonra onu beynimde ciladan geçiriyorum. Uzun ve düz bir yazıya aynı işlem (ezbere) zihinde uygulanamaz.
Milonga için de birçok şiirler yazdım(Folklorik şiirler) keza Fable üslubunda kısa parçalar da yazdım.
Bunların tamamı bir sayfayı geçmezler.Bu tarz işleri zihinde çok rahat depolayarak daha sonra üzerinde çalışılabilir.
Bir başka noktayı daha ilave etmek istiyorum(körler için geçerli olan), zamanın çok farklı biçimdeki akışıdır. Bir zamanlar yarım saatlik bir tren yolculuğu bana çok uzun gelirdi, o yarım saati mutlaka okumakla doldurmam gerekiyordu; şimdilerde ise yaşamımın uzun geçen o yalnızlık saatlerine alıştım.
Düşüncemi uzun saatler farklı konulara odaklıyorum, insan bu durumda belki de sadece “var olduğu” için kendini hoşnut tutmalı ve varlığını zamanın akışına bırakmalıdır.
Eskisinden daha sakin, daha dingin bir ruh haliyle düşünme fırsatım oluyor, bu yüzden sanki hafıza kapasitem arttı. Belki de eskiden dilediğim zaman bir kitabı geri dönerek okuyabilme durumu zihnimi tembelleştirmişti. Şimdilerde çevremde bulunan birisi bana bir şeyler okuduğu zaman o sayfaları tekrarlatma olanağım artık yok. Yüksek sesle okunan sayfaları daha dikkatli ve o an o sese yoğunlaşarak dinliyorum. Bir zamanlar hafızam “görsel” temelliydi, şimdilerde ise “işitsel”..şimdilerde kilimimi çok farklı yöntemlerle sudan çekip çıkartıyorum.( Borges burada yaşadığı zorluklara işaret ediyor). İyi bir hafızaya sahip olduğumu düşünüyorum, 1955 yılından itibaren, yani artık okuyamadığım dönemlerden itibaren çok eski zamanlarda kullanılan İngilizce dilini öğrenmeye başladım. Öğrenmekle kalmadım, üniversite öğrencilerine bu alanda seminerler verdim.
Bir keresinde onlardan günümüz İngilizcesinde “th” sesini veren iki “Rounic” harfini kara tahtada çizmelerini istedim.(Rounic: Germenler ve İskandinavların üçüncü yüzyılda kullandıkları harflere verilen ad olarak bilinir../ defter).

Ben yüzlerce çok eski Anglosakson şiirini ezbere bilirim, ama bu eski şiirlerin yazıldığı o eski harfleri görme şansım hiç olmadı, ta ki öğrencilerime o kara tahtada büyük, çok büyük boyutta çizdiriğim güne kadar, şimdi o harfler hakkında az, çok bir fikrim var.

Türkçe Çevirisi: Borges Defteri


HD-Gizemli Şeyler...// Çev. Dilek Değerli






Amerikalı imgeci şairlerden H.D. (Hilda Doolittle) şiirlerinden seçip çevirdiğim, AŞK YAMACINDAKİ ATEŞ adlı kitap Artshop Yayınlarından çıktı. Kitaptan bir şiiri defter okurlarıyla paylaşıyorum..// Dilek Değerli

Gizemli Şeyler

Rönesans koroları
Karanlık
günler geçiyor
ve yaklaşıyor daha karanlık olanları;
karanlık bu yanda
karanlık orada yukarıda,
korkutuyor ruhu
dimdik
üç kez-cezalandırılmış
bir avuç mızraklı adam
yığınının karaltısı gibi;
düşman bu yanda
düşman, bir parçası sanki
bayırın,
dağ-doruğunun
ve bayır-altının;
gizem öncesi hiçlik,
hiçlik geçiyor,
yalnızca boşluk,
ölüm tehlikesi,
terör,
sel,
deprem,
şiddetli hastalık;
sonra karışıklık içindeki ses,
o hafif soluk
anlatıyor geçen kışın
bir mayıs çiçeği gibi.
( Pythian* yayı ile öldüren
Delphi’ye ait başbelası)
bir çiçek,
kısık ses,
açığa vuruyor
tüm kutsallığı
“sessiz olan
huzur” ile.

II

Bir asa
bir çiçek-sapı
ve bir mızrak,
bir çiçek öldürebilir kışı,
o zaman bu, az bulunur
büyücü
sihirbaz
ve baş-imgedir;
bir çiçek öldürebilir kışı
ve ölümle tanışabilir
öyleyse bu
gider ve geri döner
ölür
ve kutsamak için gelir
yeniden,
yeniden;
bir asa ve bir çiçek
yenilmiş ve güçsüz olana
candan bir
koruyucu;
evet
yenildim,
hangi yıldızın yakın olduğuna bakıyorum;
evet,
zayıfım,
gör
ne büyülü zırhtır ki
örtüyor, düşüncenin dişlisini yıkan,
üstünden atan
korkusuz aklı.
bak, buradakinin nasıl bir zekâ
nasıl bir incelik
nasıl bir mizah
ve nasıl bir ışık olduğuna;
gör
ben bittim
ne aşık ve ne de sevgili,
ateşin içindeki bir ses,
o hafif soluk
yalancı çıkarır
dehşet ve umutsuzluğumuzu
“işte
buradayım.”


III

“Yıkmak için değil,
hayır, yalnızca kutsamak için
Adonis’i
ölüyken
yeniden canlandıran
çiçeği;
bak,
bak
zambaklar
nasılda büyüyorlar,
bak ne kadar çekici
bak ne kadar saf bir kırmızı,
(öyleyse aşk öldü)
bak zambaklar
kanadı
aşk için;
ne imparator ne de hükümdar,
hiçbiri hak edemez,
böylesi görkemi;
kral hiçbir zaman övünemez
çok güzel bir giysiyle
çayırın
ve dağ zambaklarının
ev sahibi kadar.”

IV

“Yıkmak için değil
hayır, yalnızca kutsamak için
Aşk yamacında
doğan
her ateşi;
yıkmak için değil
yalnızca yeniden yakarmak
ve yeni baştan adlandırmak için
her çiçeği
yılanı
ve arıyı
ve kuşu;
bak,
işte
benekli yılan
ne kadar da akıllı;
bak kumru,
serçe,
babanız dışında
biri bile ölmez;
tuzak kurar insan
ve emrediyor okun fırlatılmasını,
titreyen yeni tüylenmiş kuşların
yanından geçerken
anne-kuşu tuzağa düşürüyor insan.
onları terk ederek
açlıktan ölmeye;
hiçbir insan
hiçbir insan,
hiçbir insan
her zaman korkamaz
öyle ki bu biri
güzel havayı savurarak
kurban kuş tarafından yakalanıyor
öyle ki bu, onun vahşi-orman çıkmazında,
vurulandır
öyle ki bu, vahşi-orman tuzağında
ezilip ölüyor
ben
ve babam
ilgileniyoruz.

V

“Yıkmak için değil
hayır ama yalnızca kutsamak için
coşkusunu,
tüm eski gizemli şeylerin;
bak ölüler kayıp,
çimen uzanıyor
çiğnenmiş
ve kirli
ve sırılsıklam;
bak,
bak,
bak
çimen küçümsüyor
karın, çamurun ve yağmurun
deresini;
çimen,
çimen
yükseliyor
çiçek-tomurcuğuyla;
tahıl
parlak mızrak-kafasını kaldırıyor
güneşe yeniden;
bak,
bak
ölü artık ölü değil,
tahıl altın rengidir
yaprak
sap
ve tohum içindedir;
gizemli şeyler
çimende
ve yağmurdadır.”

VI

“Gizemli şeyler kalır,
koruyorum tohum zamanının
güneşin ve yağmurun
benzer döngüsünü;
Demeter* çimende,
çoğaltıyorum
canlandırıyor ve kutsuyorum
asmadaki Iacchus*’u;
yasaya sadığım,
gizemli gerçeği koruyorum,
bunların ilki
yaşayanı, ölü olarak adlandırmaktır;
ben kırmızı şarap ve ekmeğim.
yasayı koruyorum,
gizemli gerçeğe sadığım
asmayım ben,
dallarım, sen
ve yine sensin.”

Çeviren; Dilek Değerli



*Pythian;Eski Yunanistan’da Delphi tapınağı tanrısı Apollon’a ait.
* Demeter; büyük Olympia tanrıçası. Ziraat, tahıl, ekmek tanrıçası.* Iacchus; Yunan mitolojisinde yarı tanrı. Demeter tanrıçasının hizmetlisi, refakatçisi.



Kültür Vahaları...// Hakan İşcen



Ritsos demiş ki; 'Yazdıklarımızı okuyanlar, bu da bir şey mi?.. Biz de yazarız böylesini diyecekler.. . e, bizim de istediğimiz bu zaten!'
Yazan yazsın, çizen çizsin. Ama mektepli ama alaylı, ama atölyeli ama atölyesiz.Bilal Bey'in yazdıklarında konu yazan kişinin yazar olma sürecinde karşılaştığı yoz ilişkiler ve iç çatışkıları ise, yaptığı kimi imlemeler üzülerek belirteyim ki, amacını aşmış görünüyor.Yetmiş milyon insanın yaşadığı ama dergilerin iki ayda bir 2.000'ni (yazıyla sadece ikibin) devirip yaşamaya çalıştığı bir ülkede sanat atölyelerini marangozhane görme lüksümüz var mı?
Bilal Bey'in tırnak içine aldığı 'atölyeler' konusundaki sözlerine benden çok Sinan Çolpan alındı. O kim mi?.. Yazdığım tamamı hayal ürünü(bunu açıklamaktan bir kez daha utanıyorum), uydurmaca, kaydırmaca kitabın karakterlerinden biri olan yaratıcı yazarlık kursu hocası Sinan Çolpan. Ben onun 'yalancısıyım' :
“Öncelikle burada yapmayı amaçladığımız şey, bir yabancı dil kursundan daha farklı. Bu mekânı, yazarlığı öğreneceğiniz bir kurs değil, yazmayı deneyimleyeceğ iniz bir atölye olarak görürseniz, size daha faydalı olacağına inanıyorum. Bu bağlamda beni de ‘Hoca’ yerine sadece ‘Yazan - okuyan bir insan’ olarak algılarsanız birbirimizi daha fazla zenginleştirebiliriz . Yazmak konusunda, belki sizden daha deneyimliyim o kadar…
Yazmanın beslendiği en derin iki kaynak, okumak ve yaşamaktır!.. Yaşamak deyince, bu odada bulunanlardan kimin daha deneyimli olduğunu belki bilemeyiz. Ama asıl önemli olan, yaşamla ilgili gözlemlerimizden yazınsal malzemeleri süzecek duyarlılığı göstermektir. Yaratıcı Yazarlık, kurmaca bir dünya yaratmaktır. Kurmaca bir dünya yaratmak da bir sanattır! Sanatın kendisi değil ama, yöntemleri öğretilebilir… Deneyimler paylaşılabilir, belli kabul görmüş kurallar, sınanmış teknikler aktarılabilir. Burada, bunu yapmaya çalışacağız. Bence, hiçbirimiz doğuştan seçilmiş özel kişiler değiliz…
(...)
Ama bununla birlikte, yaratıcılık konusunda, doğduğu kasabadan hiç dışarıya çıkmayarak yine orada ölen, ‘Herkesin kendi içinde bütün sanatsal yetileri bir çekirdek halinde barındırdığını’ söyleyen Kant’a da, pek katılamıyorum doğrusu... Kuşkusuz, ben de onun gibi üstümüzdeki bu yıldızlı gökyüzüne hayranlık duyuyorum. Ama haddimizi de bilelim; yaratıcılık dediğimiz o Tanrısal yanımız, kişinin içsel labirentlerindeki gizlerle, biricik özel tarihiyle, hayatı kendine has yorumlamasını sağlayan kültür genleriyle de ilgilidir. Bunun için, bu atölyeden çıkan insanların hangisinin ‘Yaratıcı Yazar’ olacağını şimdiden bilemeyiz…
Yaratıcılık konusunda, kendi başınıza çıkacağınız bir iç yolculuğun size sadece malzemesi sunulabilir; fazla bir şey beklemeyin!. . Bu malzeme, okyanus aşmak için yapabileceğiniz bir saldan fazlasını size sağlamayacaktı r. Bununla birlikte, yıllar önce yaptığı bir salla okyanusa açılan Norveçli maceraperest bir denizciyi (Thor Heyerdahl) anımsıyorum. Teknenizin ismi Kon-Tiki, ya da Ra… Papirüsten veya balsa ağacından yapılmış… Önemli değil! Aslolan, cesaretle bu düş denizine açılmak; ve peşinden gidilecek size ait bir düşünüzün olmasıdır. Sıklıkla söylendiği gibi amaç, varacağınız yer değil; yolculuğun kendisi… Size, bu yolculuk öncesi vereceğim tek ipucu, burada öğrendiğiniz her şeyi, bir an önce unutmanızdır!..”

Yine ben:
Son yirmi yılda yaşanan inanılmaz teknolojik gelişmeye koşut olarak bu coğrafyanın insanı söz toplumundan yazı toplumuna dönüşme sürecini hâlâ tamamlamaya çalışıyor. Diğer taraftan evrensel boyutta da insan, birey olma mücadelesini sürdürürken, ayrıksı bırakılma tehditlerine, sanal kafesler içine sokulma çabalarına karşı amansız bir direniş gösteriyor. Burada Kafkaesk bir refleks ile bireyin kendini yazıyla veya sanatla ifade etmesi kaçınılmaz bir zorunluluk. Özellikle bu dönemde, insanın çevresinde olup bitenleri yorumlayabilmek ve bu baş döndürücü değişimlerin olumsuz yansımalarından korunmak açısından yazınsal kurmacanın her zamankinden çok daha fazla önem kazandığına inanıyorum. Mantar gibi yayılan yaratıcı yazarlık kursları ve sanat atölyeleri bunun en güzel kanıtı. Tüm bu faaliyetleri yapay ve paracı bir trend olarak görürsek hata ederiz. Bu atölyeler, günümüzün hoyrat yaşam şartlarına karşı ortaya çıkan kültür vahaları. Bu vahaların geniş kültür havzalarına dönüşmesi öncelikle onları "ti" ye almamakla bizim elimizde.

Hakan İşcen



Olağan ve Trajik // Cenk Koyuncu(1967-2006)



Yıllardan geçip silkeleyince takvimi,
zor zaman! Gün sarhoş bulutların sahibi
ne kalmış geriye?
Birkaç eşya ile kırık anı.
Elenmiş bir bir ne varsa,
bir elyazması birkaç biblo, üç beş defter, beş on kitap
nesi var ki Şair'in? Hepsi bu olanı.
Elden geçmiştir kütüphane, dostlar da almıştır
bir-iki tane. Benden çalınan ne varsa duvarınızda
gurur tablosu. Bölünmeden paylaşıyorum soyadımı.
Saygısı kalmamış insan olanın, yitmiş eşya
zehir zemberek attım içime, dilde ecza
ben de unuturum dört mevsimden kalanı.
Köşede bırakıyorum yitik yılları şemsiyesiz
saptığım yüze denk düşmesin yüzünüz
ben bıraktım siz de var saymayın o adamı!


Herşeyim var benim, kurduk yıktığınız viranı...


Şiir: Cenk Koyuncu


NASIL YAZAR-ŞAİR OLUNUR..// Bilal Kayabay




Önce bir "atölye" ye gideceksin, rendeden, küştereden geçecek, törpüleneceksin.
Ustan seni şöyle bir okşayacak; bakalım ele dokunan bir yerlerin kalmış mı? Pürüzlerin giderilmiş;
kaymak gibi olmuş musun. İcazet lütfedildi. Şimdi sarıl yazmaya. Eski yazmalarını onarmayı unutma.

Yetmez.
Ustanın da desteğiyle, salınacaksın, irili ufaklı tüm dergilere.Dergiciler dünyanın merkezidir.
Yeni bir rende-küştere işleminden geçeceksin. Alınmak gücenmek yok. Nazlanmak, nasıl olur demek yok.
Ne isterse "he" diyecek, egosunu tatmin edeceksin.
Omurgalı olur, dik durur eyvallah etmezsen, dergilerinde yer vermez; bundan da zavallı bir doyuma
Ulaşırlar.
Her nimetin bir külfeti olacak. Ürünün görününce dergi sayfalarında, değdiğini düşüneceksin
verdiklerine. Sen de tatmin olacaksın. Al gülüm ver gülüm.

Yetmez.
Ürünler üzerine ahkam kesenler vardır. - Bir rivayete göre, ‘eleştirmenlermiş’ - Onları "tatmin etmek"
daha da zordur. Amanı zamanı yok. Hoş görünüp, hoş tutacak, gönlünü kazanacaksın. Döşenecek üstüne,
döktürecek dilince.
Kıskananlar çıkacak, kimi öyle kimi böyle diyecek. Alınmaca kırılmaca yok bunda. Sen işine bakacaksın.

Yetmez.
Sıra geldi yayıncıya. Dosyanı koltuklayıp çalacaksın kapısını. Onun da istekleri olacak, insanına,
kişisine, cinsine göre. Önce uyuşup anlaşacaksın. Sonra basacaksın parayı. Bastırmazsan, basmazlar. Bunu iyi
bileceksin.

Yetmez.
Bir biçimde, yazılı-görsel medyada yer kapmış birilerini kafalayacak, iyi ilişkiler geliştireceksin. Elbette
Bedelleri vardır. Ödeyeceksin. Ödeyeceksin ki oralarda görünüp, ünleneceksin. Gerçekte değerinin ne olduğu
Dert değil. Değer biçenlerin gerçek değerlerinin ne olduğu da fark etmez. Değil mi ki onlar köşe tutmuşlar.
Değil mi ki ağzı açık bir toplum, onların ağızlarına bakıyor. Bırak onlar seni de pazarlasınlar.

Yetmez.
Yazar örgütlerine yanaşacak, yöneticilerine rampa yapacaksın. Sularınca akıp, gönüllerini hoş tuta-
caksın. Seçimlerde “delegeleri” olduğuna inandıracaksın. Yönetimin bir ucuna yapışmaya bakacaksın. Sana
uygun “münhal” bir kadro bulunamazsa, kadrodakilere her anlamda “biat” ettiğini gösterceksin. Böylece, etkinliklerde çıkınındakileri sergileyecek, bir yerlerde gezinecek, masalarda yer tutacaksın.
Eee artık epeyce bir şey oldun. Düne kadar, sevgi, saygı gösterdiğin(!), yakınında olmak için kıvrandığın birileri var ya hani; onlara mesafeli durup, çapraz bakacaksın. Ama, ötekilerin görmediği bir yerlerde, onlara da
beğenilerini, sevgilerini, dürüstlüklerine, yazdıklarına hayranlığını itiraf edeceksin. Böylelikle, hem bir yerlerinde
sıkışıp kalmış “insan” yanın tatmin olur hem de yarın ipler onun eline geçebilir.

Yetmez.
Celal Vardar’ın: “suya dokunmazmış / sabuna dokunmazmış / pise bak” dizelerine hiç bakmayacak;
suya sabuna dokunmayacak; kerameti kendinden menkul satırlar-dizeler döktüreceksin. Yenilikler yaratıyorum
diye, eskimeyen eskilerin ve de dilin ırzına geçeceksin şehvetle. Çekinme, “kerameti kendinden menkuller”den
övgüler alacaksın. Yeter ki “emir komuta zincirinde” yaz azimle.

Ya daaa…
Bütün bunları, beninin ve elinin tersiyle ittirip bir tarafa, “sen” olacaksın. Rendecin, küşterecin sen olacaksın.Kendinle yarışacak, kendini yoracak, kendini aşacaksın. Biriktirip birikip, kendinden, kendini taşacaksın.
Kendi evrenini kurup, oradan bütün evrene insan insan bakacaksın.
Sonraaa…
Sonrası zaman işi. Yargılama işini, yargıları şaşmayan, zaman denen yargıca bırakacaksın.

“İçimdeki çığlık düşse yakamdan
Devekuşu olup yazmayacağım
Yazanları tanıdım üşüdü yazmalarım”

Hadi şimdi yoluna. Kolay gelsin.
Bilal KAYABAY (Şubat 09)


İz Bırakanlar / Naime Erlaçin



Tıpkı sanatın toplumları etkilediği gibi, toplumsal değişim de sanatı etkiler. Post modernizmin egemenliğini ilan edişini izleyen dönemlerde ve 11 Eylül’ü takiben, özellikle de Auschwitz’ten sonra artan güvensizlik duygusuyla kendini kendiliğine dayayan sanat, şiir sanatı da dâhil olmak üzere, yepyeni arayışlara girdi. Öyle bir zaman dilimiydi ki bu, güvensiz toplumlar ve bireyler kendilerine birer sığınak arıyordu. Sonuçta arayışlarını gerçek dünyanın dışındaki alternatiflerde buldular. Mistisizm ve inanç ögelerinin ön plana çıkması dönemin en belirgin özelliklerindendir. (Burada bir parantez açarak, şiirde mistik ve dinsel ögeleri başarıyla kullanan, kendi poetikasını oluşturabilmiş güçlü şairleri hariç tuttuğumu özellikle belirtmeliyim.) Mistisizm derken, Batı toplumlarında eksik kalan bir şeyleri tamamlamak adına farklı kültürlerde girişilen alternatif arayışlardan söz ediyorum.

Gelinen bu zaman aralığında birey toplum içinde yalnızlaşmış ve korkuyordu. Öte yandan şair de, başkaldırmanın gereklerini bildiği halde, kendini korunmaya muhtaç hissetmeye başladı. Toplum mühendisliği projeleri, sözü edilen psikolojiyi kolaylaştırmak yerine aksine zorlaştırdı ve yaygınlaştırdı. Sanat emekçisi, yabancılaşma-sürüleşme-aynılaşma süreçleriyle baş etmekle yükümlüyken, bilinçdışına zorla dayatılmış olan paranoya ile de savaşmak mecburiyetinde kaldı. Çoğu kez de yenildi ve teslim oldu. Böylece kültürel sermayesinin harcanmasına göz yumdu. Sanatın ve şiirin içine itildiği kısır döngünün temel nedenlerinden biri budur.

Sanat ne için var?

Bu soruyu sıkça sorar ve sonra da çeşitli yanıtlar ararız. Ama sanatın ana hedeflerinden birinin hayata yepyeni ve derinlikli bir bakış açısı, yorumlama yeteneği kazandırmak olduğunu da yadsıyamayız. Kısacası ‘sanat, insanı hayata dokundururken, düşüncede yeniliği yaratmaktır’ da denilebilir ki kitleleri peşinden sürükleyen, toplumda derin izler bırakan, ileriye doğru atılmış adımların toplamıdır. Ancak günümüzde sıkça rastlanıldığı gibi, sanatçı yaratma işlevini sanki korkularının arkasına gizlenmek, onlarla birlikte kapalı bir alana kısılmak zorundaymış gibi sürdürüyor. Kendisine bir tür oto sansür uyguluyor. Söylemek istediklerini, paranoyak duygulanımların da etkisiyle, sosyo-ekonomik-kültürel yapının yeni iklimine uygun bir tavırda, lafı evirip çevirip dolandırarak ve günlük gereksinimlere uygun bir biçimde söylemeye çalışıyor. Ya da tam aksi uçta konuşlanıyor; bir anlamda Gösteri toplumu (Guy Debord) ile özdeşleşip, sermayeyi de arkasına alarak daima ortalıkta olmak, medyatik bir figüre dönüşmek istiyor. Yaratma eyleminin kaderini adeta ısmarlama sanatın kucağına bırakıyor. Demek ki çevre faktörü ve sosyolojik koşullanmalar çok önemli.

Çocuklar büyürken sosyalleşme (sosyalizasyon) denilen bir süreçten geçer ve bu yolla kişiliklerinin temel yapısını oluştururlar. Sanat emekçisi için ise süreç hiç bitmez. Yaratmak ve etkilemek için özgür olmak, aynı zamanda özgün bir sanat ortamından hayat boyu beslenmek, özgül ağırlığını korumak zorundadır o. Oysaki günümüzde tam tersi gerçekleşiyor ve biçimlendirmesi gereken sanatçı biçimlendiriliyor. Özgün imgeler, bireylerde yarattıkları farklı çağrışımlarla farklı yorumlamalara yol açabilecekken, karşımıza çıkartılan kalıplaşmış ve simgeleşmiş imgeler ( ki buna ‘biçimlendirilmiş imgeler’ de diyebiliriz ), artık eserin form, anlam ve biçemi ne olursa olsun, aynılaşmanın birer göstergesi, birer kanıtına dönüşüyor. Birileri hep aynı hikâyeleri anlatıp duruyor. Diğerleri ise dinliyor. Farklı hikâyesi olanlar bu işten karlı mı zararlı mı çıkıyor diye sorgulandığımızda, fark edilenlerin olduğu kadar çoğunun da hiç fark edilmeden yok olduğunu görüyoruz. Böylece sanatın varlık nedeni ve felsefesi çürüyor. Toplumsal yapılandırmalarla adeta çürütülüyor. Şairden konuşuyorsak eğer, o da varoluşçuluk sorunsalını evrensel bir dille sorgulayacağı, düşünce dünyasına yeni sayfalar ekleyeceği yerde kalemini derinlik öğesiyle özdeşleştirmeyi umduğu yeni moda mistik dalgalanmalara bırakıyor. Bir bakıma kolaycılığa kaçıyor. Örneğin, doğmalara, inanç sistemlerine veya dünyanın herhangi bir köşesinde filizlenen, kendisine tamamen yabancı olan hayat görüşlerine sarılıyor ki bugün şiirde giderek yaygınlaşmakta olan bir eğilimdir bu.

“Düşünüyorum.” Kuşkulanıyor ve sorguluyorum. “O halde varım!”.

Düşünmüyoruz, o halde yok muyuz? Ne acıdır ki günümüzde, en azından birileri, korktukları ve sığındıkları ölçüde var! Bu durumda saf (pure) sanat ile sanatçı arasındaki gerçeklik ilişkisi zedeleniyor demektir. Masumiyetini hâlâ koruyan dar alanlar hariç yeryüzü ölçeğinde böyledir bu. Bilinçli şair ise, çevresinde inşa edilmekte olan hiper gerçeklik’ten (Baudrillard) kendisini kurtarabilmenin yollarını arıyor. Hâlâ cılız sesiyle, gün geçtikçe yapaylaşan, “ben yaptım oldu” mantığı ile ucuzlatılan; kodları yeni baştan yapılandırılan sanat sürümlerinin üstesinden gelme savaşı veriyor. Yeni sanat, yeni teknoloji, yeni sosyal yapı, yeni birey, yeni siyaset, yeni ama özünde arkaik olan kültür-sanat politikaları ve benzeri dayatmacı unsurlar, ne yazık ki sanatı hırpalayan baskın güç odaklarına dönüşüyor. Objektifi ekonomik arenaya çevirirsek eğer, görülüyor ki tüm gelişmelerin altında sınırsız tüketim eğilimlerini kışkırtarak küresel yoksulluğu körükleyen sömürü olgusu, küresel sermaye ve ekonomik tabanlı yeni kültür politikaları yatmaktadır. Böyle bir dünyada okuyan, düşünen, duyumsayan, çözüm arayan insanların işlevi nedir? Ya da var mıdır?

Her sosyal yapının temelinde birey ve kurumlar yatar. Bunlar toplumun arzularına aykırı, doğal değişim, devinim ve evrim süreçlerinin dışında; özellikle de geriye doğru dönüştürülür/değiştirilirse eğer, sosyal yapının dengelerinin bozulması kaçınılmazdır. Değişim ve dönüşüm süreçlerinin post modern ve üstelik çağdışı mühendislik projeleri ile dayatıldığı günümüzde ise tablo oldukça vahim gözüküyor. Çünkü çağımızda sosyal değişim – ki buna başkalaştırma da denilebilir - ekonomik ve siyasal sistemlerin çıkarları doğrultusunda manipüle ediliyor. Hal böyle olunca, herkesin birbirine benzediği, sığlaştığı, yalnızlaştığı ve korktuğu için kendisine sığınak aradığı bir dünyada sanat anlamını yitiriyor. Yaşamın gerçek savaşçıları artık yaşadıkları gibi düşünmeye başlıyorlar. Toplumdan aldıklarını eserlerine yansıttıkları için alışılmamışın yerini alışılmış alıyor. Öyle ki, tek mutlak gerçek olarak kabul ettiği ölümü dahi içine sindirebilen şair artık ölümden korkar oluyor. Sıradanlaşıyor. Algılaması bozuluyor. Aslında her şeyden korkuyor. Terörden, kanserden, zehirlenmekten, soluk alamamaktan, ününü yitirmekten, açlıktan, istikrarsızlıktan, işsiz kalmaktan… Nedeni ise, sistemin düşünen ve üreten insanı böyle yönlendirmesidir. Sistem, gönderdiği sinyallerle ona sürekli gözdağı veriyor, onu törpülüyor, onu öğütüyor. Kısacası, post modern toplumlara egemen olan belirsiz tehdit algılamaları şairi de yolundan saptırıyor. Onu yanıltıyor. O ki toplumun vazgeçilmez düşünce savaşçısı, güzel arayışçısıydı. Şimdilerde sanatın ve şiirin en temel gerçeği olan direnme zorunluluğunu unutmuş görünüyor.

Toplumsal kargaşanın geçerli olduğu dönemler, şiirin dengelerinin en çok bozulduğu zamanlardır. Değerler sisteminin kökünden sarsıldığı, paradigmaların altüst edildiği bu gibi hallerde bazen şiir de kayar ve yere düşer. Bazen de kaos sonuçlandığında eskisinden de güçlü olarak ayağa dikilir. Süreç ise genellikle bir tip sanatçıyı korurken, ek olarak iki tip sanatçı daha üretir; Sistemce muhafaza edilen ve her devirde hayatiyetini sürdüren gelenekçi statue quo’cular, sistemin önerdiği yeni paradigmayı ve yapay değişimi hiç sorgulamaksızın, olduğu gibi kabullenen uymacılar (konformistler) ve ilerici paradigmalar üreten tepkiciler. Şair, bu sacayağının neresinde duracağını iyi bilmesi gereken ama aynı zamanda kendiliğinin öznesi olmakla kalmayıp, toplumun da öznesi olabilen kişidir. Lukacs ve T. Eagleton gibi kuramcılar, ünlü düşünür Aristo’nun ‘insan toplumsal bir hayvandır’ savından hareketle kişinin içinde yaşadığı konjonktürün bir parçası olduğunu savunmuşlar, öz-biçim ilişkisini sıkça irdelemiş ve de kabul görmüşlerdir. Ancak şiir cumhuriyetinde işler biraz farklı yürür. Şair, diğer sanat emekçilerinden daha ön safta durarak, geometrik konumu itibariyle toplum kümesinin hem içinde, hem de dışında, ama kendiliğine dair öznel bir kümede pozisyon almalıdır. Elbette yaşadığı toplumla birlikte biçimlenen ve onu biçimlendiren kişidir, ancak hiçbir zaman yalnızca o toplum kümesine dâhil değildir. İkisine de hem ait olup, hem de toplumsal ve öznel kümelerin kesiştiği ortak alanda (içe ve dışa dönük ortak bir küme’de) yaşamayı bilendir. Böylece her iki kümeye karşı olan yükümlülüklerini de yerine getirmek mecburiyetindedir. Örneğin, kendiliğinden ödün vermeksizin sözünü evrenselleştirmek gibi… Var olma sorunsalını aşıp varoluşçuluk sınırlarını zorlamak gibi… Kendi derdini anlatmanın ötesinde, insana-hayata-aşka-insanlığın geleceğine dair değişik yorumlar getirmeyi olanaklı kılacak farklı bir dilde konuşma becerisine sahip olmak gibi…

Korkutulmasına izin verdiği takdirde ise elbette susacak, vazgeçecek ve yalnızlığa sürüklenecektir. Bu noktada, bireysel yalnızlığın yanı sıra sosyal yalnızlaşmadan da söz etmek sanırım yanlış olmaz. Şair dik, aykırı ve meydan-okur duruşuyla yalnızlığı zaten önceden seçmiş olan birisidir. Ancak onunla aynı dili konuşan, aynı tavrı benimseyen, aynı kaynaklardan beslenen fakat birbirinden farklı form, anlam ve biçemde yapıtlar meydana getirebilen, farklı teknikler uygulayan türdeşlere sahiptir. Günümüzde bu türdeşlerin, teslimiyet psikolojisi içinde, birer birer sığınma kampları’ na iltica ettiklerini; korku krallıkları tarafından üzerilerine salınan gözdağı salvolarına maruz kalarak kısır bir kabuk içine saklandıklarını, ya da popülarite, rating, imaj telaşına düşerek meydanlara fırladıklarını görmek şairi aynı zamanda küskünlük-kırgınlık da diyebileceğimiz sosyal bir yalnızlaşmaya iter. O artık öyle bir dünyada yaşamaya başlamıştır ki, slogan baskısı, imge bombardımanı ve kiç’leşme tehdidi altında icra etmeye çalıştığı sanatı toplumun gözünde seviyesini yitirmiş, aynı zamanda kıymeti bilinmez olmuştur. Dayatmacı ve yapay normlar, şairi-yazarı-ressamı-müzikçiyi, vb. tümden yalnızlığa hapsetmiştir. Kısacası, sanat emekçisi kimlik yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sorumluluk duygusu giderek aşınmakta, geleneğe düpedüz eklemlenmese de oradan beslenmeyi olanaklı kılacak, sanatını anlamlandırmaya yardımcı olacak kültürel birikimden uzaklaştırılmakta, böylece genetik yapısı dönüştürülerek sessizlik tanrısının tutsağı olma yolunda hızla ilerlemektedir. Çünkü sanat, günün koşullarına uygun olarak özünde taşıdığı bireşimci nitelikten, donanımdan kaynaklanan çözümleme yordamından uzak düşmüştür.

Sonuç olarak denilebilir ki yeryüzü ölçeğinde yaygınlaşan zoraki bu dönüştürme hareketinin (evrimsel değişim değil!) kitleler, bireyler ve dolayısıyla sanattaki yansımalarını izliyoruz. Yalnızca izlemekle kalmıyor, bu sürece yakından tanıklık ederek birebir içinde yaşıyoruz. Sosyolojik açıdan değerlendirildiğinde tablo budur. Ancak susmanın dışında bir seçenek daha var. Mademki dünya değişiyor/değiştiriliyor, o halde sanatçı da zırhını daha kalınlaştırmak, oyunun yeni kurallarını anlamaya çalışarak, kendiliğinden ödün vermeksizin konumunu yeni baştan tarif etmek, sancılı bu süreçten en az zarar görerek çıkmak, verimliliğini sürdürmek ve dünyayı iyi yönde değiştirme hedefinden ödün vermemek zorundadır. Günün koşullarında, diğer sanat ustaları gibi şairin de dramatik bir sona sürüklenmesi gerçekten acı vericidir. Ama biliyoruz ki korkunun ecele faydası yok. O halde korunaksız, sığınaksız, şemsiyesiz de olsa çağa tanıklık etmeyi sürdürerek, tüm ağırlığıyla yaratmaya devam etmekten başkaca çıkar yol gözükmüyor.

Unutulmamalı ki yalnızca ağırlığı olanın izi kalır.
Yalnızca ağırlığı olanlar iz bırakır.
Kül bir alfabenin son satırlarında bile olsa!


…Likurga Ağıtı…

onlar
salkımsöğütleri anlamadı hiç!
yaprağın tenine dokunarak
dallarla sevişmeyi

şairleri yutanın
dağ ateşleri olduğunu da

ah Likurga!
semtine uğramadı derunî aşklar
en kırılgan yerinden sevildin hep
dip notlarını emerek serpildin
bir ağıtın
kavrulan dudaklarında

ölüleri okşadığından beri
kimse sormuyor
rengi neden yitirdiğini

sessizlik tanrısı saçlarını tarıyor bak!
kül bir alfabenin son satırlarında


(Naime Erlaçin - Likurga Dosyasından.)

Naime Erlaçin


"Seni ve Yazdığım Üç Kitabı Kazandım"..// Tezer Özlü




Tezer Özlü(1943-1986):
“ Seni ve Yazdığım Üç Kitabı Kazandım… ”

Deniz Kıral (Tezer Özlü’nün kızı) 1985 yılının Aralık ayında annesine bir dizi sorular yöneltir. Tezer Özlü kızının sorduğu soruları duyarlılık ve içtenlikle yanıtlar. Deniz Kıral’ın el yazısı soruları ve yanıtları bir arşiv taramasında tamamen tesadüf eseri bulundu (defterden bir arkadaşımızın çabalarıyla-). Bu el yazısı soru-yanıtların ortaya çıkması konusu (bize öyle geliyor ki ve aslında işin ip uçları) direkt Enis Batur’u da işaretliyor. Aynı Oğuz Atay terekelerini aile“dehlizlerinden” çekip çıkartması gibi. Defter söz konusu(bizce önemli) el yazılarını unutulmuş arşivlerden çekip çıkararak ve daha okunaklı duruma getirerek edebiyat ortamımıza-yeniden- sunuyor. Tezer Özlü’yü özlemle anarak..
Borges Defteri

- Yemek , Tatlı, Araba, Renk, Film, Seri, Yapı, Hayvan, Bitki, İnsan, Çiçek, Kitap, Dergi, Ders, Bilgin, Ressam, Rejisör, Artist, Tiyatro oyuncusu, Yazar, Mimar, Heykeltıraş, Şarkıcı (erkek ), Şarkıcı (kadın), Müzik Grubu, Besteci, Söz Yazarı, İçecek, Şarkı… ve En Sevmediğin:

- sence…

- Hasret nedir?

- Sevinç nedir?

- Üzüntü nedir?

- Aşk nedir?

- İdeal Kadın ?

- İdeal erkek?

- Şu anda ne isterdin ?

- Çocukken ne ile oynardın ? (oynuyorsun? )

- Bir adaya yalnız gitmeye karar versen neleri alırdın? Kitap, Tv… ( Sadece yedi eşya üç insan [canlı] yanına alabilirsin)

- Nerede yaşamak isterdin?

- Nerede tatil yapıyorsun ?

- Şu an kaç TL cebinde var?

- Ne tür müzik evde dinliyorsun?

- Ne biriktiriyorsunuz?

- Hayatında kimi tanımak istersin?

- Yanında çok para var (diyelim ) ve alışveriş yapman lazım (mutlaka !!), ne alırdın? ( Ev için değil kendin için )

- Nena’yı tanıyor musun?

- Ne düşünüyorsun Nena hakkında?

- Madonna (Amerika’da şarkıcı!) nasıl bir tip ?

- Allah’a inanıyor musun?

- Nelere gülersin?

- Başından inanılmayacak, garip ya da komik bir olay geçti mi? Anlatır mısın ? ( Yaza mısın demek istedim )

- Nasıl tip insanları sevmezsin?

- Neden ?

- Beni seviyor musun?

- Niçin ? Neden ?

- Beni nerede tanıdın ?

- Eee şey bu defteri nasıl buldun ?

- Doğum gününde ne istersin?

- Ne iş yapıyorsun?

- Deftere bir resim çizer misin ( hatırım için lütfen…)?

- Bir fıkra yazmayı da unutma LÜTFEN !

- Canın sıkılırsa, boş zamanın olursa, yağmur da yağıyorsa, uykun da yoksa… ne yaparsın?

- Spor yapıyor musun, neee?

- Sence ben neyim…

- Aya gitmek istermiydin?

- Ne tür kitap okuyorsun?

- Rüya görüyor musun, neee?

- Birisi seni bıçakla tehdit ediyor diyelim, ne yaparsın?

- Başbakan olsaydın.. (nerde) ne yapardın ?

- Picasso’yu nasıl buluyorsun?

- Yemek pişiriyor musun ? Seviyor musun ?

- Şimdiye kadar bir şey kazandın mı ? (para hariç )



TEZER

En sevdiğim yemek mezeler, özellikle İstanbul Boğazı kıyısında karidesli, salatalı, balıklı olursa
Tatlı : fırında ayva ve baklava
Bizim arabamız Renault 9
Renk : beyaz
Film : Tarkowski Nostalgia, Erdem Kıral Hakkari’de Bir Mevsim
Seri : Yok
Yapı : Süleymaniye Camii
Hayvan : Victoria
Bitki : ( Gül ) Çınar Ağacı
İnsan : SEN
Çiçek : Gül
Kitap : Pavese’nin “ Genç Ay ” romanı
Dergi : Edebiyat Dergileri ( hepsi battı, çıkmıyor )
Ders: dersleri sevmem
Bilgin: Bilginlerin hepsi ( atomu yapanlar hariç)
Ressam : Picasso
Rejisör : Erdem Kıral
Artist : Gian Maria Volonte
Tiyatro Oyuncusu : Genco Erkal
Yazar : Cesare Pavese Peter Weiss
Mimar : Mimar Sinan, Marcello Morandini
Heykeltıraş : Heykelden pek anlamam
Şarkıcı : Eglesias
Şarkıcı : Nena
Müzik Grubu : Los Paraguaos ve diğer Latin Amerika grupları
Besteci : Mozart
Söz Yazarı : tanımıyorum
İçecek: Limonlu Çay

Sevmediğim :

Domuz Eti
Ekmek Kadayıfı
Anadolu
(o dönemin bildik araba markası/defter)
Gri
Dallas Serisi
Yapı: Odakule
Hayvan : Av Köpeği ( beni ısırdı )
Rejisör : yeni Fransız rejisörleri
Tiyatro oyuncusu bilmiyorum
Bitki : diken
İnsan : bütün faşistler
Çiçek : hepsini severim
Kitap : Simmel’in kitapları
Dergi : Quik
Ders: hepsi, matematik
Bilgin: Nobel
Ressam : Birçok ressamı sevmem
Artist : Sophia Loren ( belki haksızlık ettim )
Aşk birisinin gece ve gündüz “ sinirlenmeden ” yanında olmak istemek, ayrılınca özlemek ve sadık olabilmektir.
Hasret, eğer kavuşulmazsa en güç duygudur.
İdeal kadın, hoşnut olan kadındır.Sevinç, hayatı sevmek, geçen yaşanan an ve olaylardan mutluluk duymaktır.
İdeal erkek bence Hans- Peter’dir. Hem para kazanmayı, hem ev işini sever. Hem konuşkandır, hem de yardımsever. Üzüntü acı’dır. En üzücü olay, başkalarını üzmektir. Şu an ve hep, deniz kenarı ile güneş ve bahçe isterim. Çocukken elma ağaçları, su,toprak ile oynardım.
Adaya : 1.TV, Radyo, kitap, bisiklet, kuş tüyü yastık, warmeflashke, wolkman alırdım.
3 insan : sen , sezen, hans- peter
Antalya, Kaş tarafında
İtalya’da
110 sf var.
Senin dinlediğin müziği mecburen dinlerken, bir de bakıyorum sevmişim.
Hiçbir şey biriktirmiyorum.
Tanıdıklarımdan memnunum.
Etek kaşmir ve kazak kaşmir ve beyaz bluz
Bir yıldır her gün nena dinliyoruz.
Nena canlı, seksi ve şarkılarının sözleri güzel. Madonna çılgın.
Allah’a inanıyorum.
En çok Hüseyin Baş’ın esprilerine ( o da hapiste )
Başımdan çok garip olaylar geçti. En garip olay, sevdiğim halde, Erdem’den severek boşanmam.
Para düşkünü, şöhret hırslı insanları sevmem.
Seni dünyada en çok seviyorum.
Tatlısın,Akıllısın, Güzelsin, olumlu bir insansın
Karnımda
Defteri güzel buldum
Doğum günümde sevdiklerimle olmak isterim.
Ev kadınıyım şimdi.
Resim çizemediğimi bilirsin.
Fıkra da bilmem.
Uyumadan uyanır yatarım, okurum, ya da telefon ederim, ya da meyva atıştırırım.
Hayır, spor yapmıyorum.
Benim en değerli varlığımsın
İstemem, hiç istemem.
Roman okuyorum.
Bazen güzel, rüyalar görüyorum. Deniz, yaz, sevdiğim, özlediğim insanlar.
Dostça konuşmaya çalışırım.
Ülkeyi kalkındırır, herkese refahlı ve eşitlik getirmeye çalışırım.
Picasso resimde devrim
Pişiriyorum, baya severek pişiriyorum.
Seni ve yazdığım üç kitabı, bir de İsviçre pasaportu.


TEZER ÖZLÜ
6 Aralık 1985


SANAT, SİYASET, POPÜLER KÜLTÜR // Mehmet Yılmaz




Defterin notu: Değerli sanatçımız Mehmet Yılmaz (M.Y- "Sanatçı, Öğretim üyesi, Prof.: ressam, heykeltıraş, fotoğrafçı; yazar, çevirmen, yayın yönetmeni; baba, koca -henüz küratör değil"..) borges defterine ve okurlarına çok şey kazandıracak, bilgi-deneyimleriyle ve usta kalemiyle aramızda bulunmasından kıvanç duyarak...paylaşım(ları) için defter ve okurları adına teşekkür ediyoruz...




Son zamanlarda ‘sanat’ ve ‘siyaset’ kavramlarının oldukça sık bir araya getirildiğine tanık oluyoruz. Bu bağlamda sergiler gerçekleştiriliyor; sanat dergilerinde, bazı gazete köşelerinde ve panellerde bu konu tartışılıyor. Tabii, tartışma ve etkinliklerde ‘siyaset’ derken, sanatın kendi öz dinamiklerinde içerili olan siyasetten çok, ‘güncel siyaset’ kastediliyor. İlginç olansa, öteden beri ‘sanata siyaset bulaştırılması’na iyi gözle bakmayan çevrelerin bile ortadaki bu tartışmayı desteklemesidir. Son İstanbul Bienali ve onunla ilgili çıkan çeşitli haber ve yorumlar bunun en canlı kanıtlarından olsa gerek.

Sanat ve siyaset konusuna serinkanlı bakabilmek için, güncel tartışmaları şimdilik es geçip, bazı temel soru ve yanıtlarla ilerlemeyi öneriyorum:

•Sanat ortamını oluşturan oyuncuların ekonomik, sınıfsal ve siyasal konumları nedir, ilişkileri nasıldır?
•Sanatçı, şu ya da bu derecede güncel siyasetle ilgilenmeli mi (sanatına siyaset bulaştırmalı mı), yoksa siyaset dünyasından uzak mı kalmalı?
•Sanatın özünde içerili olan siyaset nedir?
•Siyasal ilericilik ile sanatsal ilericilik örtüşür mü, yoksa bunlar ayrı şeyler midir?

İşe ilk sorudan başlamakta yarar var; çünkü yanıtı, meselenin ana hatlarını verecektir bizlere.

Sanat, istisnalar olmakla birlikte, öteden beri egemen sınıfların hizmetinde olmuştur. Mısır piramitleri ve onları süsleyen heykel ve resimlerden tutun, bugüne kadar yaratılan eserlerin çok büyük bir kısmı bu hizmetin kanıtları olarak duruyor karşımızda. Sanatçılar, gönüllü ya da gönülsüz, her zaman egemen güçlerin yanı başında olmuştur. Aralarında tam bir çıkar ilişkisi vardır. Egemen güçler sanatçıları beslemişler, kendilerini göstermelerini ve ünlenmelerini sağlamışlar; karşılık olarak da sanatçılar onların saygınlıklarına saygınlık katmışlar, gerek maddî gerek manevî anlamda iktidarlarını imgeye dökmüşler, hatta hoşça vakit geçirmeleri konusunda yardımcı olmuşlardır. Özetle, her iki taraf da birbirlerinin varoluşlarına katkıda bulunmuşlardır.

Ortalama son iki yüz yıldır sanatı ve sanatçıyı destekleyen sınıf (farklı katmanlarıyla) burjuvazidir. Alemin yeni efendisi olan bu sınıf, sanatın yeni ortamını oluşturmuş, seçkin üyeleri aracılığıyla sanat akımlarının düşünsel temellerini ya bizzat oluşturmuş ya da parayla tuttuğu yazarlara havale etmiş, reklâmlarını yapmış, sanatçıları kışkırtmış, eserlerini kaliteli bir mala çevirmiş, özetle, ortamı (yani, piyasayı) kızıştırmıştır. Buna karşı çıkan sanatçılar olmuştur olmasına ama burjuvazi harika refleksi ve dehasıyla onları ve yapıtlarını da paraya çevirmeyi başarmıştır.

“Her sunum kendi istemini yaratır” ilkesi sanat piyasası için de geçerlidir.


Modern sanat müzelerine, resmî ve özel koleksiyonlara bakınız lütfen. Bu alışverişte kazançlı çıkan kimdir? Yenilikçi burjuvazi ve yenilikçi sanatçı. Ya halk? O her zaman ortamın dışında kalmış, savaşta ölmüş; fırsatını bulursa (o da nadiren) seyirciliğe terfi etmiştir.

Son zamanlarda bazı sanatçıların bundan rahatsız oldukları görülüyor. Dediklerine göre, küresel sermaye sanatı yönlendiriyormuş; sergileri içi boş bir gösteriye, yapıtları da birer mala dönüştürüyormuş; geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin ulusal sanatlarını ezip geçiyormuş, falan. Günaydın! Perşembenin geleceği çarşambadan belliydi oysa.

Hiç kuşkusuz, yaşam her zaman şaşırtır insanı. Ama yine de, meydana gelen sürprizlerin gökten zembille inmediğini, rastlantı ve zorunluluk ile yoğrulmuş toplumsal sürecin doğal sonuçları olduğunu görmek zorundayız. Bu gibi sürprizler, yatağında kendi bildiğince akan bir nehrin yüzeye vurmuş dalga ve köpüklerine benzer. Oysa asıl devinim daha dipte gerçekleşir. Önemli olan, işte bu dip dalgalarını, genel akışı doğru kavramaktır. Bir buçuk asır önce Marx ve Engels işte bu genel akışı kavramışlar, dahası, muhtemel sonuçları önceden görmüşlerdi:

“Burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır. İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, babaerkil, kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme’ dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. (…) Bugüne dek, üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa, burjuvazi bunların üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir. (…) Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi varolamaz. (…)

Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. (…) Üstelik yalnız maddî üretimde değil manevî üretimde de bu böyle. (…) Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil; pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta. (…) Tek kelimeyle, istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine.”

Bugünkü manzaranın dâhice öngörüsüdür bu satırlar. Bu sınıf dün modern sanatı destekliyordu, şimdi de çağdaş (güncel, postmodern) sanatı desteklemekte ve yönlendirmektedir. Kendini yenileme ve ortamı idare etme (yani siyaset yapma) becerisinin mükemmel olduğunu kabul etmeliyiz. Bu sınıf sanatçıyı yenilik yapması konusunda her zaman kışkırtmış, kendi sağlığı için sanatı bir özeleştiri mekanizması (panzehir) olarak kullanmasını bilmiştir –tabiî, öldürücü dozda olmaması koşuluyla. Örneğin, anarşistlerin eylemlerine katılan Courbet ve Wagner gibi sanatçılara (devlet aracılığıyla) dünyayı zindan ederken, günlük siyasetle doğrudan ilgilenmeyen öncü sanatçıları hararetle desteklemiştir. Özetle, kapitalist devletlerde sanat piyasasının efendileri olan tüccarlar, kendilerini ilericiliğin kalesi olarak gören komünist partilerden çok daha açık görüşlü bir politika izlemişlerdir.

Olaya sanatçı cephesinden bakarsak, sanatçıların patronlarla olan ilişkilerinde çelişkiler yaşadıkları ortadadır. Sanatçılar patronların piyasayı belirlemesinden rahatsız olsalar da onlarla çalışmak zorunda oldukların bilincindedirler. Örneğin bir yazar, eserini basacak ve dağıtımını yapacak bir yayıneviyle, ressam ise bir galericiyle çalışmak zorundadır. Ancak, güncel siyasetle ilgilenme konusunda yazarlarla görsel sanatçılar arasında bazı davranış farklarının olduğu söylenebilir. Eserine güncel siyaset bulaştırma konusunda, eğer istekliyse, yazarın ressama göre daha avantajlı olduğu ortadadır. Yazar da siyasetçi gibi insanlara sözcükler aracılığıyla seslenir, dünyasını sözcüklerle kurar. Yani, yazarın siyaset dünyasıyla kavramsal bir ortaklığı vardır. Öte yandan yayınevi yazarın siyasi görüşlerini paylaşmasa bile, eser nitelikliyse muhtemel ‘müşteri sayısını’ düşünerek basmayı göze alabilir. Yani, eser başlangıçta biricik olsa bile ucuz kopyaları sayesinde binlerce müşterinin alması sağlanabilir ki bu da yayınevinin kazancının garantiye alınması demektir.

Oysa kazancını resim satışına bağlayan bir galerici yayıncı rahat davranamaz. Çünkü bir tablonun satış anında biricik alıcısı vardır ve o da çok varlıklı biridir. İktidardaki sınıfın üst tabakasına mensup bu şahsiyeti kimse ürkütmek istemez elbet. Bunu ressam da galerici de önceden bildikleri için davranışlarını kendiliğinden ayarlarlar. Ayrıca, zararlı olduğu gerekçesiyle ressam gerçekten de sanatına güncel siyaseti bulaştırmak istemiyor olabilir. Bu yüzden görsel sanatçıların çoğu eleştiri, karşı çıkma ve yenilik gibi içsel dürtülerini sanatın iç sorunları aracılığıyla tatmin ederler. Ressamların güncel siyasî söylem ve etkinliklere çok sıcak bakmamalarındaki bir diğer neden de, yazarların aksine, kavramlar dünyasıyla olan uzaklıkları olabilir.

Birinci soruyu, yani sanat ortamını oluşturan oyuncuların ekonomik, sınıfsal ve siyasal konumlarını irdelerken, ikinci ve üçüncü sorulara da kısmen el atmış olduk. Gerçekten de, sanatçının sanatına siyaset bulaştırıp bulaştırmaması hem ortama hem kendi tercihine bağlıdır. Burada unutulmaması gereken şey, ortaya çıkan ürünün değerinin, güncel siyasete bulaşıp bulaşmamasıyla değil, sanatın kendi iç siyasetiyle, öz dinamikleriyle ilgili olduğudur. Peki ama, nedir bu sanatın içsel siyaseti? Bu, bir rekabet ilişkisidir. Gerçekten de galericisinden sanatçısına, eleştirmeninden müşteri ve seyircisine kadar, piyasayı oluşturan her birim, diğer birimlerle olduğu kadar kendi içlerinde de en çok kazanç için rekabet halindedir ki, bu genel siyasetin sanat ortamındaki yansımasıdır bir bakıma. Bu rekabet, genellikle ‘sanatsal ideoloji’ figüratif/soyut, nesnel/öznel, tutucu/öncü, biçimci/kavramsalcı gibi karşıtlıklar şeklinde gösterir kendini.

Sanatsal ideoloji, yani sanatın kendi özüne ait düşünce ve yöntemlerin tamamı yaşamsal öneme sahiptir. Çünkü yeni düşünce ve yöntemler demek yeni anlatım olanakları, dolayısıyla da yeni bir bakış açıları demektir ki, bunun meyvesi de yeni bir dünya tasavvuru demektir. O halde ‘araç’a, dolayısıyla ‘dil’e getirilen bir yenilik, ‘anlatılan konu’ya göre çok daha siyasaldır, devrimcidir. Çünkü sanıldığının aksine, araç yalnızca ürünün ortaya çıkmasını sağlamakla kalmaz, onun niteliğini olduğu kadar sanatçıyı ve müşteriyi de dönüştürür. İşte asıl devrim budur sanatta. Ve genellikle de sanatsal devrimler, siyasal konulardan çok, sıradan konular aracılığıyla gerçekleşmiştir sanatta.

Örnekler aracılığıyla ilerlemeye çalışalım: 20. yy’ın en önemli sanatçılarından olan Picasso hem kendi sanatının hem sanat dünyasının gidişatını altüst edecek buluşlarını (ki, o tarihlerde dünya topyekün bir savaşa hazırlanıyordu), yakın çevresinden aldığı ölüdoğa, portre ve figür gibi sıradan, siyaset dışı konular aracılığıyla gerçekleştirmiştir. Bu açıdan, örneğin sanatçının bir genelev ortamını konu alan 1907 tarihli Avignonlu Kızlar’ı, 30 yıl sonra yaptığı (İspanya iç savaşını konu alan) Guernica’sından çok daha devrimcidir, şiddetlidir. Çünkü, şiddet Guernica’nın konusuyken, Avignonlu Kızlar’ın ta kendisidir.

Picasso’nun ‘piyasa’nın oyuncularıyla olan ilişkisine gelirsek: Kuşkusuz, en başta çizdiğimiz çerçevenin tam içinde yer almıştır o. Gerek güncel siyasetin dışında gerek içinde olduğu zamanlarda, burjuvalarla, yani sanat tüccarları ve seçkin müşterilerle her zaman iyi ilişkiler içinde olmuştur. Baş pazarlamacısı Kahnweiler’di. Bir Alman Yahudi bankerin oğlu olan bu zat, 1907’de Paris’te açtığı galerisi aracılığıyla, Picasso’yu siyasete bulaşmadan önce de sonra da hep desteklemiştir. Bu sanat tüccarı yalnızca zengin değil, aynı zamanda zamanın ruhunu içinde hisseden, yeni yapıtlar için köşe bucak dolaşan ve sattığı malın kuramını oluşturacak kadar becerikli bir yazardı (böyle sanatçıya böyle pazarlamacı!). Özetle, zamanın ruhu sanatın yenilikçisiyle sermayenin yenilikçisini buluşturmuştu.


Sanatta 1950 öncesinde Picasso baş oyuncu olmuşsa, bu şeref 1950 sonrasında Duchamp’a ait olsa gerek. O da yön vermiştir sanat dünyasına –yine, siyaset dışı sıradan konu ve nesnelerle. Savaş boyunca Avrupa’da kalan Picasso’nun 1937’den sonra güncel siyasi tartışmalara bizzat katılmasına karşın, Duchamp soluğu savaşsız bir coğrafyada, Amerika’da almış, asla güncel siyasete bulaşmamıştır. Onun hamileriyse W.C. Arensberg adında bir armatör ile Katherine Drier adında, amatörce resim yapan çok zengin bir kadındı. Her ikisi de sanat alanındaki yenilikleri desteklemeye çoktan hazırdılar. Bir kez daha “böyle sanatçıya böyle destekçi” demekten kendini alamıyor insan.

Kahnwiler, Arensberg ve Drier servetlerini nasıl edinmişlerdi, bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var: Bu servet sahipleri geçen yüzyılın en önemli iki sanatçısını sonuna kadar desteklemişler, varoluşlarına katkıda bulunmuşlardır.

Gelelim dördüncü soruya: Siyasal ilericilik ile sanatsal ilericilik örtüşür mü, yoksa bunlar ayrı şeyler midir? İki örnekle yanıtlamak istiyorum. Birinci örnek, İtalyan Gelecekçiliği. 1909’da Marinetti’nin yayınladığı bildirgeyle toplanan gelecekçiler tam bir savaş yanlısıydılar (grubun en önemli sanatçılarından Boccioni gönülü katıldığı savaşta ölmüştür). İtalyan faşizmine giden yolda Mussolini’yi desteklemişler, ancak öte yandan, sanat alanında bazı yenilikler getirmeyi başarmışlardır. Yani, siyasette gericiyken, sanatta oldukça ilerici davranmışlar, sanatın sınırlarını genişletmişlerdir. Onların Avrupa ve Amerika’da ünlenmesini sağlayan da yine bir Alman bankerdir (1912’deki sergilerinden 24 tablo satın almış ve dolaşıma sokmuştur). Diğer örneğimiz Dada hareketidir. Dadacılığın New York’taki kolu siyasetle ilgilenmezken, Zürih’tekilerin hemen hepsi sol görüşlü kişilerden oluşmaktaydı. Bunlar, gösteri ve sergilerle hem savaşa hem modern burjuva düzenine karşı çıkmışlar (bu yüzden başları polisle sık sık derde girmiş), hem de sanatın sınırlarını çok daha ileriye taşımışlardır. Yine, dadacılığın devamı sayılan gerçeküstücülerin çoğu Fransız Komünist Partisi’ne üyeydiler.

Bugün şöyle bir baktığımızda, yine, burjuvazinin tüm bu sanatçıların yapıtlarını paraya çevirmeyi ve kendi kültürüne katmayı başardığını görüyoruz. Özetle, dün olduğu gibi bugün de, sanatına siyaset bulaştıran sanatçıları burjuvazi (özellikle Batı dünyasında) ‘taşkınlıklarına göz yumulan haşarı çocuklar’ gibi algılamakta, hatta bir eleştiri mekanizmasının dişlileri olarak değerlendirmektedir. İşin kötüsü, sanatçılar farkındadır bunun.

Carl Andre’nin “Ya çelişkilerimizi yalanlamak ya da onlarla yaşamak gibi tarihsel bir seçimle karşı karşıya kaldık her zaman. Artık burjuvazinin dehası sayesinde çelişkilerimizi pazarlama fırsatı elde ettik” sözleri apaçık bir itirafnamedir. Yine, çağdaş sanatçılardan Hans Haacke’nin işleri, işte bu ilişkiyi daha da somutlaştırmaktadır. Örneğin, 1974 tarihli Manet Projesi, hem bir tabloyu satın alanların sınıfsal kimliklerinin, hem de o tablonun fiyatının nasıl katlanarak arttığının açığa çıkarılması üzerine kuruluydu. Sanatçının bu projesi, “Müzenin Dostları Derneği” başkanının desteğini çekebileceği endişesiyle müze yönetimince geri çevrilmiş; ancak daha sonra bir başka müzede uygulanmıştır. Haacke titiz bir araştırmacı gazeteci gibi, 1970’lerin ortalarından beri Mobil petrol şirketinin etkinlikleriyle ilgili de belgeler topluyordu. Topladığı yazılı ve görsel belgeleri 1981’de Mobil’in kendi reklâmları ve simgeleriyle birlikte galerinin duvarlarına asarak, şirketin bir yandan ırkçılığı bir yandan da sanatı destekleyen ikiyüzlü kimliğini gözler önüne sermiştir.


Peki, bu gibi siyasal sanat projeleri burjuvaziyi yıldırmış mıdır? Ne gezer? Burjuvazi tam da kendine yakışan bir manevrayla bunları sisteme ustaca dâhil etmiş, yalnızca sanatsal bir gösteriye dönüşmesini sağlamıştır. Sanatsa, korkmaya gerek yoktur nasıl olsa! Geçen ay sona eren 10. İstanbul Bienali’ni anımsayalım. Rahatsız edici bir şey oldu mu, polis birilerini sorguladı mı, halk sokağa döküldü mü? Hayır. Oysa medyada haberler çıkmıştı “bienallerin en siyasalı başlıyor” diye. Ama siyasal olduğu kadar iyimserdi de. Zaten bu yüzden “tecavüz kaçınılmazsa sırtüstü yat ve keyfine bak” mantığı içinde hepimiz güle oynaya, heyecanla ziyaret ettik mekanları.

Ramon Mateos’un Bir Adım İleri, İki Adım Geri adlı video yerleştirmesinde, Lenin mezarında çaresiz ve huzursuz bir şekilde kıvranıyordu. Kendi mekanlarında, sermaye çevresi o siyasal çalışmayı izlerken orgazm derecesinde büyük keyif almış olmalılar! Çünkü solun başarısızlığı, yıkımı duruyordu karşılarında. Ve tersten bakıldığında, bu yıkım, kendi zaferinin göstergesiydi.
Dünyanın bütün emekçileri birleşememişti ama dünyanın en güçlü paraları birleşmişti işte. Popüler kültür, işte bu birleşik gücün devreye soktuğu ‘kültür endüstrisi’ tarafından yaratılan ve pazarlanan kültürdür. Kültür endüstrisi, Adorno ve arkadaşlarının vurguladıkları gibi, ‘yüksek’ ve ‘alçak’ kültür biçimleri arasındaki sınırı ortadan kaldırmış, her türlü kültürel ürünü şu ya da bu derecede popülerleştirmiştir. Baselitz ile kiç ürünler aynı sanat fuarlarında; Beethoven, Madonna ve Neşet Ertaş CD’leri aynı müzik marketlerde satışa sunulmaktadır. Yetmedi: Makarna ve deterjan için gittiğiniz alışveriş merkezinde dolaşırken Platon’un Devlet’ini de koyabiliyorsunuz sepete. Ne büyük hizmet, ne büyük kolaylık! İşte size malların özgürce dolaşımı!

Şu burjuvazi yaman sınıf vesselam.




Mehmet Yılmaz


Radio Poem...Sesin Rengi!..





Radio Poem // Bertolt Brecht

“ Sen, küçük kutu, kaçışıma yardım et!
Böylece senin valfların kırılmaz
Bir evden ötekine,
Gemiden trene
Geçişte…
Böylece düşmanlar belki benimle konuşurlar.
Benim yatağım, acıma yakın.
Gecenin son olayı
Sabahın ilk olayı
Onların zaferi
Benim kaygılarım.

söz ver bana,
aniden,
sessizce gitmeye…

Şiir:Bertolt Brecht
Çev: Borges Defteri


Defter okurlarını her adımda BRECHT'İN RADIO POEM'i içtenlikle selamlıyor! // defter+radio poem


ip not: imge…// Salih Aydemir


Heykeller//değerli sanatçımız Remzi Savaş'ın çalışmalarıdır /defter




Şiir kitaplarının çoğu ile ilgili söylenecek bir konu var; bu konu daha doğrusu olgu hala şiir gibi tam bir tanıma oturabilmiş değil… oturtulması da beklenmemeli… çünkü şiir tanımında olduğu gibi imge tanımlarının da yazan / okuyan açısından bir belirsizlik daha doğrusu hep bir sonsuzluk çeşitliliği var…
imge, sanatın her alanında farklı tanımlar geliştirildiği için bu sonsuzluk tanımı sanat ürünlerinin en etkili yapısı olmuştur…
şiirde imge tanımları, tartışmaları, düşünceleri modern sanatla gündeme getirildi… şiirde olduğu gibi imge olgusunda da yazanın / okuyanın bir tanımı mutlaka olacaktır…
her şey söylenebilir… her şeyin söylenebilirliliğinde ben de payıma düşeni özetlemek
isterim…



öncelikle dil ve düşünceden başlarsam:
her ikisi de bir yöntem sorununu çıkarır karşımıza… yöntem, bir disiplin, disiplin de bir düşlem oluşturur…(düşlem disiplini dersem, bunun teknik bir yaklaşım olarak algılanması değildir kastım…) o düşlemsellik bizim nesnelerle kurduğumuz ilişkilerle örtüşür…
öznel-geçişlilik(ki bunu gaston bachelard’tan ödünç alıyorum) bu anlamda tek bir nesnel göndermelerle oluşmaz. dil-düşünce-düşlem bütünlüğü içinde gerekli bir kaynaşmadan ve gerekli bir bütünleşmeden doğacak, üretilecek olana yansır yani ürüne… ürüne bakış biçimimiz bu üçlünün odağından kaynaklanır. aralarındaki en küçük bir uyumsuzluk ürünün neliği, niteliği, niceliği, nedenselliği hakkında özellikleri deşifre eder…

imge olgusu(imgeyi, sonsuzlukla akraba oluşuna bağlıyorum) şairin şiirine; dil-düşünce-düşlem bağındaki bakışı, birikimi, deneyimi ile ilgili…
şairin dolayısıyla şiirin temeli bize imgelerinin temelini sunar.(tersinden de söylenebilir)
sözcükler, dizeler ilksel söylemler olmadığı-olamayacağı için yazılması kolaymış gibi de görülemeyeceği için karşımıza imgeler çıkar.(eğretilemeler değil)
sıradanın anlayışı ilksel; ruhsal ya da görsel söylem telaffuzu olduğu için imge olgusunu dışlar…
imgeye tüm zamanların öncülü olarak bakıldığında varlığın her türlü evrelerini sunduğunu, her varlığın da böylesi ulaşılmaz temeller oluşturduğunu anlamak bir sanat eserine daha doğru / daha doğruya bakış olabileceği bilinir…




imge konusunda imgeyi anlama / yansıtma konusunda sıkıntılarımız yok mu?
--- imge anıdır (çocukluk-gençlik özlemi)
--- imge bellektir (bellek imgedir ya da)
--- imge eskidir (ya da yeni)
--- imge bilinçtir ( ya da yersi)
--- imge özneldir ( ya da nesnel)
--- imge dildir
--- imge betimleyicidir
--- imge gerçekliktir ( bazı imgeler gerçekliğe yakın görünür oysa daha yakın gibi görünür)
--- imge diyalektik değildir
--- imge…

imge, gördüğü, duyduğu, dokunduğu, söylettiği, koku aldığı şeyler ise; imge adına iyi gizlenmemiş sözcükler, dizeler çıkarmamızın ne anlamı var!..

ne alakası var denilebilir ama bir yengecin iki farklı daha doğrusu iki aynı canlıda
gösterdiği iki farklı davranışı paylaşmak isterim sizlerle.
deniz kabuklarıyla ortak yaşayan küçük yengeçlerin nasıl beslendikleri genelde bilinir:
“kör olan kabuklu hayvan açılarak, çevresinde oynaşan küçük balıklara gövdesini gösterir. bundan cesaret alan balıklar kabuğun içine dalar. tetikte bekleyen yengeç deniz kabuklusunu o anda hafifçe ısırarak uyarır; hayvan kapanır ve kapakları arasında kalan her şeyi ezer; daha sonra da avını ortağıyla paylaşır.”
burada yengeç küçüktür. leonardo da vinci ise olgunlaşmış(!) yengeçlerden defterinde şöyle bahseder:
“dolunay olduğunda istiridye bütünüyle açılır; bunu gören yengeç de, istiridyenin içine bir taş ya da dal parçası atarak kapanmasını önler, sonra da çayırda otlar gibi onu yer.” yazdığımız, okuduğumuz şiirlerde imgelerimiz kendimize / okura yeniden bir varlık kazandırıyor mu?
bilmiyoruz…
(eğretilemeler önceden hissediliyorsa imge nerede?)

Salih Aydemir




Han Gezegeni...// Ulus Fatih


Image and video hosting by TinyPic



'Gerçekte tanrı, yalnızca bir ayrıntıydı’


‘Nerede’ yazılı bu eski sağrakta, gizil bir göktaşı
Erkil bir kaya, orada kıstakta, ıssız ağaçlar altında
Siborglar geçiyor dağ köylerinden, kırmızı demon kolonileri
Lâlelim Dor işlemeleri, Pessoa dizeleri, zülüflü baltacılar
İnci salip atlaslar, zaman zaman içinde, hunhardı büyük ataları Han soyundan kuğu kanı içer bir Moğol, gezegen irisi atları
Aşıkâne bir kuark,

safkan kirpikler, öyle soyluydu ki onlar
atomdan ayaklarla kutuplar aşmışlardı Narodnik budunlar, kitap çiftlikleri, nalları ters voyvodalarla Mars’a ulaşmışlardı ...


KUSUR ÜZERİNE DİYALOG:

TANRI- Seni yarattım.

İNSAN- Çok yücesin.

TANRI- Değil.

İNSAN- Bağışlayıcı rabbim, neden?

TANRI- Yaşadığımı ve varolduğumu biliyorsun, kabul ediyorsun!

İNSAN- Ne şüphe!

TANRI- Öyleyse kusurluyum!..

İNSAN- Anlayamadım.

TANRI- Ben gözleri bile sonsuz ışıltıya boğamayanım.

İNSAN- Buyursanız…

TANRI- Yaşlılıkta zayıflıyor ve kör oluyor onlar...

İNSAN- Kerim olan! efendim!..

TANRI- Yaşayan ve varolan her şey kusurludur, kusur barındırır.

İNSAN- Bağışlayıcı rabbim…

TANRI- Ve insanoğlu belki çözüm bulabilir, tüm yaratılanlar adına bir çözüm?

İNSAN- Düşünüyorum…

TANRI- Ve kusurlu göz için; kusurlu tanrı hiç olmazsa…

İNSAN- Efendim!

TANRI- …O çıkıntıyı yarattı!..

İNSAN- (Elini burnuna götürür, gözlüğünü düzeltir.)

TANRI- Kusurluluğun kusursuzluğu belki?..

İNSAN- Anladım…

TANRI- Teşekkürlerle şükretmelisin insanoğlu!..

İNSAN- Lens efendim..

ULUS FATİH




Şiir Denince // Dilek Değerli





ŞİİR DENİNCE


Hegel’e göre güzel sanatların en üstünü ve en zor olanı şiir sanatıdır. Şiir tanımlanabilir mi? Şiir nedir? Şairlere göre şiir nedir? Bu soruları yanıtlamak belki de olanaksız ama kendi şiir yazma deneyimlerinden yola çıkarak şiir yolculuğunu, şiir yazmanın dayanılmaz acısını ve mutluluğunu en iyi anlatacak olanlar da İbni Sina’nın söz sultanları dediği şairlerdir. Eski Roma da şairlere ermiş ya da evliya anlamına gelen Vates diyerek yüceltirlerken, bugün bizim toplumumuzda şairler aşağılanıyor, şiir kitapları okunmuyor ve bazı yayınevlerince basılmıyor. Kanına şiir girmiş azınlıktaki şiirkolikler için yazarların, şairlerin şiir üzerine söylediklerini, damıtılmış özsularını derlemeye çalıştım.

Goethe’ye göre;
“Şiir yazmayı anlamak isteyen
şiir ülkesine gitmeli;
şairi anlamak isteyen
şairin ülkesine gitmeli.”
“Büyük şairin gücü, onun gerçek ve yalandan bizi büyüleyen üçüncü bir şey yaratmasıdır.”
“Bilseniz ki şair sözleri
Cennet kapısı etrafında
Yavaşça kapıyı tıklatıp uçuşurlar;
Diledikleri sonsuz hayattır.”

Baudelaire, “Acı soyluluğun olduğu kadar yaratıcılığın da gereğidir: İçten gelen her şiirin kaynağı, melankolidir.” “Sağlıklı bir insan yirmi dört saat aç kalabilir ama şiirsiz asla…”der.

“Şiir okumaksa, hele büyük ozanların şiirlerini, tadını çıkararak, anlamını iyice duyarak okumaksa, kişiyi gerçek bir “insan” kılar. Geceyi, gündüzü, tüm gerçekleri görmekle bize güç verir.” “Şiir hem soru, hem yanıttır. İçeriğinde her ikisi de vardır. Kendi sorar ozan, kendi yanıtlar. Kimi şiirler önceden sorulmuş soruların yanıtıdır. Kimi şiirler de çok sonraları yanıtı verilecek sorulardır.”diyor Oktay Akbal

“Benim için şiir kışkırtmanın çanları çaldığında zamanın tersidir. Benim için şiir, sözcüklerin yasak olanın ilanını, anlam ya da anlamsızın serüvenini ifade ettiği kadar, söylediklerinin tam tersini de dile getirdiği noktada, günün inkarıdır.” “Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir” diyor Aragon.

“Şiir bir yaratmadır; evet, ama yüz bin yıllık araçlarla bir yaratma. Bir ozan her dizesine kendi yaptığı dilden, kendi yaptığı dilbilgisinden kata kata en sonunda hem büyük dilini, büyük dilbilgisini yaratır; hem okuyucusunu oralara ulaştırır.” diyor Fazıl Hüsnü Dağlarca.

Robert Frost için “Bir şiir boğazdaki bir yumruyla başlar.” “Sıcak sobanın üzerindeki bir buz parçası gibi, şiir kendi eriyişinde gezinmelidir.” “ bir duygu, düşüncesini bulduğunda ve düşünce sözcüklerini bulduğunda o, şiirdir.” “Bir şiir hazla başlar ve akılla biter.”

“Şiir bir söz zanâatıdır, söz bakırcısı olmak gerekir.Sözcüklerin bakırını dövmek.” der Ceyhun Atuf Kansu.

Valéry’e göre, “Gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Kendisinde başlar kendisinde biter. Bütün soyluluğu buradan gelir.”
“İlk dize tanrı vergisidir. ondan sonrası da çaba.” Bir şiir hiç bitmez, yalnızca terk edilir.” “Şiir, zamana direnen şeydir.”

“Bazı şairlerin ölümüne yanarız, ancak onların şiirleridir ki, yıllar sonra soğuklarda gene ısıtır bizi.” diyor Behçet Necatigil.

Mallarmé için “Şiir, sözcükler dinidir”

Pablo Neruda, “Şiir, tarlaları sulayacak ve açlara ekmek verecektir. O, olgun başaklar boyunca dolanacaktır. Seyyahlar susuzluklarını onda gidereceklerdir ve o, insanlar ne zaman çalışsalar ve ne zaman dinlenseler şarkısını söyleyecektir. Onları birleştirecek, halklar arasında akacaktır. O, yaşamın üremesini köklere taşıyarak vadiler açacaktır. Şiir, şarkı ve berekettir. Şiir, gizlenmiş dölyatağından çıkar ve bereket saçarak, şarkılar söyleyerek akar. O, kabaran sularıyla enerji yaratır, öğütülen unda, tabaklanan hayvan derisinde, kesilen odunda, kentlere verilen ışıkta işlevini sürdürür. Yararlıdır ve yatağı boyunca akarken bayraklar bulmak için uyanıktır: festivaller şarkı söyleyen suyun kenarında kutlanır.”“Şiiri kim öldürebilir? Şiir kedi gibi yedi canlıdır. İşkence ederler, sokaklarda süründürürler, alay ederler, dört yanını duvarlarla çevirirler, sürgüne yollarlar fakat o bunları yaşar, sonunda tertemiz bir yüzle ve gülümseyerek çıkar ortaya.” “ Şiiri yöneten tek bir şair yoktur.” “Şair kaba güç dışında, anayurdundan sökülüp atılamaz. Bu koşullarda bile, kökleri okyanusun ötelerine uzanmalı, saçtığı tohumlar rüzgârın esişini izlemelidir:anayurdunda tekrar can bulmak için. O, akılcı ve içtenlikli, gerçek bir yurtsever olmalıdır. Şair yuvarlanan bir taş değildir. İki kutsal görevi vardır: gitmek ve geri dönmek.” der.

Turgut Uyar’a göre, “Şiir, matematik gibi kolaydan baş kırılıp öğrenilmez. Kolaylık, bir beğeni olarak yerleşiverir insanın kişiliğine, sonra da kolay kolay değiştirilemez.”

“Bir şair, dünyaya bir erkeğin bir kadına baktığı gibi bakar” diyor Wallace Stevens.

“Şiir sanat türlerinin en ilkeli, kuralları en saptanamamışı, değişikliğe en çok gerekseme duyuranıdır. Bu nedenlerle de belki sanat türlerinin en güç yaratılanı ve herkesçe en çok özenilenidir. Kimse kolay kolay, örneğin romancı, besteci olduğuna inanmaz da hemen pek çok kimse şiir yazabildiğine, ozan olduğuna inanır. Şiirin yazanlar sayısınca okuyanı olsaydı, ozanlar da öbür sanatçılar gibi alıcı bulur, para ve onur kazanırlardı.” “Benim için önemli olan, sanatçının aynaya baktığında, ya da çevresine baktığında gördüğü şeyi, kendi insan kalbi açısından yansıtmasıdır.” “Kanıma göre birikim her sanat alanında çok önemlidir. Ama birikimin etkisi şiirde bambaşkadır. Şair bir maraton koşucusu gibi olmalıdır.” der Cahit Külebi.

Emily Dickinson, bir şiirinde,
“Yaz Göğünü görmek
Şiirdir, hiçbir zaman bir kitapta kalmadığından
Gerçek Şiirler kaçıp giderler” diyor.

“Şairlik verem gibidir, kanser gibidir, şairin hayatı biz cehennem gibidir.” “Şairlik büyük bir mutsuzluktur. Ben dünyayı yazmak istiyorum, böyle bir şey olabilir mi diyorum. Dünyada ne varsa yazmak istiyorum. Bu yaşamayı elimden alıyor, ne demek yani bütün dünyayı yazmak?
Yani ben kendi başıma oturup herhangi bir kaktüse, zakkuma rahatça bakamıyorum. Şair böyle bir adam.” “Ustalık kazanılır; ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur.” diyor İlhan Berk.

“Şiir, damıtılmış hayattır” der Gwendolyn Brooks.

Cemal Süreya’ ya göre, “Şiir. ‘Anayasaya aykırıdır’, doğanın ahlakı kovduğu yerdedir, yasa dışıdır.”

“Şiir, bozulmuş olanı güzelleştiren bir aynadır.” diyor Percy Shelly.

“Düş olmazsa şiir olmaz. Şiir olmazsa bu yaşama katlanılmaz.” der Pasteur Valiery Radot.

Abidin Dino’ya göre; “Halis şairin lafı kalelerden daha fethedilmez bir nesnedir. Başka türlüsüne rastlarsanız, gördüğünüz ve duyduğunuz şiir değil kalpazanlık mahsulü bir tekerlemeden ibaret. Hakiki şair geleceklere mektup yazmakla meşgul; geleceklere hepiniz namına en güzel mektubu postaya attığından dolayı şaire teşekkür etmeliyiz.” “ Kelimede saklanan usarenin(özsuyun) en gizlisini, kuvvetin en şiddetlisini bilen en hakiki şairle bir peygamberin arasındaki fark, birinin yalnız, diğerinin bir kitle ile beraber dünyayı değiştirmek istemesindedir.”

“Ataol Behramoğlu’na göre, “Şairin şiiri, onun kişiliğidir, bütün hayattır. Bu anlamda şiirsel yapının neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yaşayan, kımıldayan soluk alıp veren canlı bir organizma….”

“Dahiyane şiir, anlaşılmadan önce iletişim kurabilir.” diyor T. S. E liot.

Özdemir İnce, Bir Şiir Nasıl Başlar şiirinde;
“Şiir denen şey incir sütünün soluk kesen kokusuyla başlayabilir
yani sana bağımlı bir şey, burnuna, o kokuyu almana, çoğaltmana,
doğduğun kenti bir horoz sesinde bu adaya taşımana:
bir şeyler olur belki, belki bir şiir başlayabilir o zaman.” diye yazar.

Carl Sandburg için “Şiir, karada yaşayan deniz hayvanının havada uçmayı isteyerek yaptığı gezidir. Şiir bilinmeyen ve bilinemez engellere ateş etmek için heceler için yapılan bir araştırmadır.” “Şiir, gökkuşaklarının nasıl oluştuğunu ve neden uzaklaştıklarını anlatan bir hayali yazıdır.” “ Şiir, bir gölgeyi dansa kaldıran bir yankıdır.”

“… duygular, düşünceler sözcükleri değil; sözcükler, duygularımı düşüncelerimi yönetiyor. Ressam Degas’ın çok güzel duygularım var, ama şiirde başarıya eremiyorum. Neden? diye sorması üzerine Mallarmé dostum demiş, şiir sözcüklerle yazılır. Herkesin duyguları düşünceleri var, yetseydi herkes