<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578</id><updated>2012-01-24T00:41:51.518-08:00</updated><title type='text'>BORGES DEFTERi</title><subtitle type='html'>Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>979</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6014961283426575033</id><published>2012-01-24T00:39:00.000-08:00</published><updated>2012-01-24T00:41:51.529-08:00</updated><title type='text'>Orhan Pamuk’un romanlarında Doğu-Batı sorunsalı..// BÜLENT ÇETİNER</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-kdQJZYlzmno/Tx5uyI_DOUI/AAAAAAAAB9Q/lxYekxyHqwc/s1600/orhan%2Bpamuk.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 289px; DISPLAY: block; HEIGHT: 295px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5701115985982077250" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-kdQJZYlzmno/Tx5uyI_DOUI/AAAAAAAAB9Q/lxYekxyHqwc/s400/orhan%2Bpamuk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Türkiye tarihi bir batılılaşma tarihidir, aynı zamanda batılılaşmaya karşı bir direncin de. Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılda batının üstünlüğü karşısında bir takım reformlara girişir. Tanzimat dönemi ile başlayan bu batılılaşma serüveni etkisini Türk edebiyatında göstermiş; Serveti Funun, Fecr-i Ati Topluluğu, Milli Edebiyat, Cumhuriyet dönemi edebiyatı ve sonrası çağdaş Türk edebiyatında etkisini sürdürmüş, en özgün örneklerinden birisine Orhan Pamuk’a kadar uzanan bu serüven devam ederek özellikle Türk romanında da etkisini göstermiştir. O yıllarda bir takım alaturka- alafranga tartışması çerçevesinde konuya değinilirken buna koşut olarak geleneksel edebiyattan batı edebiyatına geçişte destekleniyordu.&lt;br /&gt;Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi adlı romanı Tanzimat batılılaşmasının ortaya çıkardığı ilk tipik eserdir. Türk romanının batılılaşmasında önemli bir yeri olan Halit Ziya Uşaklıgil’in edebi olarak ilk Türk romanı sayılan Aşk-ı Memnu batı romanından etkilenerek yazılmış hatta roman kahramanı Bihter Anna Karenina ve Madam Bovary’e çok benzetilmiştir. (Türkçe konuşan ama kendi olamayan birçok ithal kahraman yaratılmıştı o yıllar) Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası başta olmak üzere birçok romanında alafranga züppe tiplerini ele alarak batılılaşmanın yarattığı olumsuz etkilere değinmiş, Yakup Kadri Kiralık Konak Sodom ve Gomore, Yaban ve diğer romanlarında memur ve aydınların batılılaşma karışındaki durumlarını, batılılaşma ile meydana gelen kuşaklar arası çatışma, görüş ayrılıklarına değinmiş, Peyami Sefa birçok romanında doğu-batı çatışmasına eğilmiş, yaşamı boyunca ilgilendiği doğu batı sorununa kültürel anlamda sentezci yaklaşan Halide Edip Adıvar ise milli edebiyat akımında(Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye vs.) batılılaşma karşıtlarının durumuna temas etmiş, Cumhuriyet döneminden sonra kendini batılı olarak gören Türk toplumunun kültür farklılaşması karşısındaki tutumunu, sıkıntısını değişik konularla ele alan Reşat Nuri Güntekin Yaprak Dökümü başta olmak üzere diğer eserlerinde konu edinmiş, Ahmet Hamdi Tanpınar en önemli romanı olan Huzur da doğu batı sorununa eğilmiş yer yer uzlaşma gayretine girmiş, Oğuz Atay Tutunamayanlar adlı eserinde doğu-batı sorunsalını hem konu itibariyle hem de romanın yazılışı (biçim, estetik, teknik) açısından da ele almıştır. Kısacası Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Atilla İlhan’a kadar bu sorunsala değinmeyen yazar yoktur.&lt;br /&gt;Türk romanının temel tematiğin batılılaşma olduğunu söyleyen Berna Moran ‘Bizde roman, Batıdaki gibi feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde doğmamıştır. Burjuva sınıfının yani bireyciliğin ortaya çıktığı bir sürecin anlatışı değildir. Batılılaşma hareketinin taklit bir ürünü olarak doğmuştur’ der.&lt;br /&gt;Yüzü batıya dönük Türk aydınının Serveti Funun akımından bu yana değişik biçimlerde batıyı algılaması onu yermesi hatta onu taklit etmesi inkâr edilemez bir geçektir. Bu serüven içerisinde gelenekleri öğrenmiş fakat ona bağlanmamış bir yazar olarak Orhan Pamuk doğu-batı sorunsalını ilk defa farklı boyutlarda ele almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca dünya edebiyatında doğu-batı sorunsalı&lt;br /&gt;Doğu-Batı sorunsalı sadece Türk edebiyatında değil dünya edebiyatında da büyük yer bulmuştu. Modern Rus edebiyatın kurucuları olarak anılan Puşkin ve Gogol gibi Rus yazarları batının üstünlüğünü kabul edip Rus dilinde özgün eserler yazmaya başladıklarında etkiledikleri diğer Rus yazarlar arasında Tolstoy, Gorki Dostoyevski, Çehov, Turgenyev gibi yazarlarda bu batı karşısında doğu-batı sorunsalına eserlerinde değinmişlerdi. Bunlar içerisinde Dostoyevski ve Tolstoy en önemlileriydiler. Örneğin Dostoyevski Batıya sevgi nefret ilişkisi ile yaklaşmıştır. Tolstoy da öyle. Eserlerinde sık sık roman kahramanların Fransızca konuşmaları, batı ya öykünmeleri, sürekli Rusya ile Avrupa’yı karşılaştırmaları, seven ve nefret eden kahramanlara rastlarız. Gonçarov Oblomov adlı eserinde Oblomov’u doğulu, bir Alman olan Stoltz’u ise batılı olarak tasvir eder, buna benzer örnekler çoktur.&lt;br /&gt;Kısacası doğu-batı sorunsalı geniş bir yelpazede dünya edebiyatında Salman Rüşti’den Amin Maalouf’a, Halil Cibran’dan Cengiz Aytmatov’a kadar geniş yer kaplar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılacağı gibi...&lt;br /&gt;Anlaşılacağı gibi Orhan Pamuk konu itibarıyla muazzam bir mirasın üzerine kurmuştur romanlarını. Orhan Pamuk batılılaşmayı sadece bir Türkiye tarihi sorunu değil bir edebiyat hatta bir dünya edebiyatı sorunu olduğunu bilir. Doğu batı sorununu bizler-ötekiler, yüzeysel, taklitçi hatta çok soyut olarak ele alan erken batılılaşma romancılarını aşıp bu kavramı felsefi kültürel tarihsel bir yüzleşmeyle yeni simgeleri, işaretleri, birleşme ve ayrışmaları tespit ederek romandaki değişimini buna bağlı olarak dönüşümünü sağlamıştır.&lt;br /&gt;Osmanlı tarihine uzanan onun kalıntıları üzerine kurulan bir ülkenin yukardan merkezi üstyapısal bir baskıyla, Arapçadan Latinceye, dindarlıktan laikliğe, şeriattan medeni kanuna, karma bir dil olan Osmanlıcadan öz Türkçeye, geleneksel giyim kuşamdan kılık kıyafet reformlarına, kısacası gelenekselden moderne geçişin sancılı olduğu gibi ve bu sorunların hala devam ettiği bir Türkiye’yi göz önünde bulundurursak Pamuk’un pek soyut yüzeysel olmayan bir kavramı neden bu kadar önemsediğine de bir anlam vereceğiz. Anlaşılacağı gibi batılılaşma çabaları beraberinde bir kimlik sorununu da getirdi. Yukardan aşağıya yöneltilen yenilikler aşağıdan gelen direnmeyle tuhaf bir kimlikte ortaya çıkarmıştır. Bu tuhaflık onun romanlarının neden tuhaf olduğunu, kişilerinin ise tuhaflık içinde aslında hiç var olmadıklarını gösterir bize. Var olan sadece yazarın kendisidir. Kimlik sorunu Pamuk’un eserlerinde (Beyaz Kale, Kara Kitap ve Yeni Hayat) doğu-batı sorunsalı etrafında ben kimim? Ben ben miyim? Gibi felsefi oyunlarla ikilemlerle de konu edinildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel bir bakış...&lt;br /&gt;Orhan Pamuk ideolojik kaygısı olmayan bir yazar. Sanat için sanat yapıyor. James Joyce’deki nesnelleşmiş dil(ama Joyce kendi diline çok daha hakimdi)onda nesnelleşmiş her şeye dönüşüyor. İnsanlardan çok nesneleri, eşyaları şeyleri yazan, parçalanmış bir gerçeklikle, hep bir bölünmüşlük ve bulanıklık içinde yalnız, kederli, esrarengiz, gizli, sır dolu, hüzün soluyan, nesnelleşmiş kahramanları hep erkektir. Dostoyevski kahramanları gibi (ama Dostoyevski’nin kahramanları daha kanlı canlıdır) bir labirentin içinde, gece karanlığında esrarlı, gizemli yollardan kimliğini, benliğini ararlar, hep doğulu mu batılı mı olduklarını sorarlar bazen gizli bazen açık. Pamuk’ta birey yoktur adeta, isimleri olan ama kendileri olmayan nesneler haline dönüşmüş bireyin etrafında dolaşan, yansımalar, rüyalar, etkileşimler, kavramlar, işaretler ve semboller vardır ve hep üst anlatıcının söylemek istediklerinin aracı olmaktan kurtulamazlar. Soğuktur, buz gibidir romanları. Onun kurmaca dünyasındaki kahramanları hep yalnızdırlar, hiç acıkmaz, çalışmaz, hasta olmaz, kısacası yaşamdan çıkmamışlardır, sorumsuzdurlar, aşkı beceremezler çünkü romanlarında aşk yoktur (Kar’daki aşk denemesi de karlar altında kalmış grotesk diyebileceğimiz karşıt politik görüşlerin çarpışması altında ezilmiş hayal meyal seçilebiliyor. Seçilebiliyor çünkü onda her şey birer kavramdan ibaret),ağır bir karasevda(melankoli) altında toplumdan soyutlanmış bireyler vardır. Bu belirsizlik içinde kıvranan kişiler baştan böyledir. Yazar kişilerinin neden böyle olduğunu yazmaz. Kişilerin geçmiş hayatı yoktur ve geleceği de anlamsızlık içinde parçalanır. Onda ki bir nesnenin tasviri kişiden daha önemlidir. Yani baştan hayatı kaymış baştan ölmüşlerdir.&lt;br /&gt;Beyaz Kale’den Kar’a kadar ki romanlarında olduğu gibi.&lt;br /&gt;Onun başkenti edebiyatın da başkenti olduğu gibi İstanbul’dur. İstanbul roman kişilerinden çok daha önemlidir. Hatta İstanbul’un kendisi yaşar ama roman kişileri bunu bile beceremezler. Bilgi yüklü bir hesaplaşmayla masal anlatıcılığını seven yazarken hep batıyı düşünerek yazan, evrensel konulara değindiğinde örneğin ölüm, evlilik, aşk vs. bunları yazarken zorlanan, hep aristokrat ve zenginleri yazan, yaşamsal deneyimlerden çok bilgi ve teoriye dayanan çok yönlü romanlar yazan bir yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanları üzerine mini minyatürler...&lt;br /&gt;Cevdet Bey ve Oğullarını 19. yüzyıl klasik roman anlayışına bağlı kalarak yazmış, romanın birçok yerinde modern edebiyata da başvurmuştur. Romanını Thomas Mann’ın o dev eseri Budenbrook ailesinin ışığında yazar. Üç kuşak bir ailenin anlatıldığı romanda batılılaşan bir Türkiye’nin değişen toplumu ve değişen bireyleri anlatılır. Batılılaşmanın etkisiyle değişen alışkanlıklar, değişen eşyalar, değişen gelenekler, yeni yapılan apartmanlar, radyo dinletileri, pazar gezileri, değişen bir ülkenin yüzü ondaki estetiğidir. Daha henüz bu romanında doğu-batı sorununa farklı yani felsefi, tarihsel yaklaşmamıştır henüz iç içe geçmiş bir kültür çatışmasının izleri, işaretleri, sembolleri, simgeleri yoktur. Bunu ilk defa Beyaz Kale romanında yapacaktır.&lt;br /&gt;Modernist bir roman olan Sessiz Ev yazarın odaklandığı doğu-batı sorunsalının nasıl bir seyir izleyeceğinin de ilk ipuçlarını gösterir. Deneysel(avangart) roman yazacağının da ilk belirtileri bu romanda görülür. Beş ayrı anlatıcının bakış açısıyla yazılan roman Cevdet Bey ve Oğullar’ından farklı monologlarla, psikolojik tasvirlerle, bilinç akımı gibi anlatım teknikleri ile yazılır. Babaannenin bu sessiz evi bir nevi doğuyu temsil eder, bitip tükenmeyen bir ansiklopedi yazan dedenin doğu ile batı arasındaki uçurumu kapatma gayreti ise bir nevi batılılaşma gayretinin göstergesidir. Biri tarihçi, biri devrimci ve biri de zengin olmak isteyen bu üç torunun istekleri ise bu sorunsalın etrafında 1980 Türkiye’sinin sancılı ve zor dönemine rastlar.&lt;br /&gt;Pamuk bu ilk iki romanında erken batılılaşma edebiyatının izini sürer. Fakat buna artık böyle yaklaşmayacağını Beyaz Kale romanında gösterir.&lt;br /&gt;İçinde sembolik anlatımlar barındıran postmodern tarihsel bir novel (kısa roman) olan Beyaz Kale köle – efendi, Osmanlı-batı, ikizler, benlik gibi konuları işlerken doğu mistisizmini postmodern anlatımla harmanlamıştır. Türk edebiyatının ilk defa postmodernizme geçişi de bu eserle gerçekleşir. Doğu-batı sorunsalının kavramsal olarak anlatımında Yusuf Atılgan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay üslup konusunda ve ilk postmodernist izlerini taşımaları bakımında Orhan Pamuk’a en yakın olan yazarlardır veya tersi. Pamuk’un tarihsel romana bakışı bir dönemin tarihini anlatma açısından değil romanı zengin tutmak daha renkli ve canlı tutmak amacıyla tarihi bir araç olarak kullanması açısından farklıdır. Beyaz Kale doğu batı sorunsalına çok farklı yaklaşmak açısından postkolonyal bir masal denemesidir.&lt;br /&gt;Katı bir deneyselliğin ürünü olan Kara Kitap ilk tipik bir Orhan Pamuk romanıdır. Çok katı ve radikal bir dönemeçtir bu Türk romanında. Þeyh Galip’ten esinlenme Galip, tasavvuftan esinlenme kayıp Rüya’sını ararken, Mevlana Celalettin’den esinlenme arkadaşı Celal’in köşe yazıları bu arayışta doğu batı sorunsalının genişletilmesi için bir araç olarak kullanılır, ayrı ayrı pencere açmasına yardımcı olur. Bu arayışların sonunda Galip roman sonunda Celal’e dönüşür, kimliğini kaybeder. Bir arayış, kendini bulma romanıdır da aynı zamanda. Paulo Coelho’nun Simyacı’sı, Antonio Tabucchi’nin Hind Gece Müziği, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında olduğu gibi ararken kendini bulmak teması, tasavvufta da sıkça işlenmiş bir konudur. 1001 gece masalları, Mesnevi, Tasavvuf felsefesi, divan edebiyatı, Þeyh Galib, İbn Arabi, Gazali, Yunus Emre, Evliya Çelebi, Rumi, Nizami, gibi doğu anlatımları ile batı anlatımlarının bir birine karıştırıldığı, metinlerarası göndermelerle dolu, çok bulanık, net olmayan kara bir kitaptır Kara Kitap.&lt;br /&gt;Toplumcu gerçekçi roman anlayışının reddidir Kara Kitap. Hilmi Yavuz, Tahsin Yücel, Fethi Naci gibi eleştirmenlerin bu kitabı yerden yere vurmaları çok mistik, kaba oryantalist, anlaşılmaz bulmaları belki yıllardır tartışmasız kabul edilen toplumcu gerçekçiliğin yazar tarafından bu kadar yadsınmasıydı. İlk üç romanını anlayan ondan sonra gelen romanlarını hangi kategoriye koyacaklarını bile şaşıran bazı eleştirmenler ve kitap sevicileri onu anlaşılmayan ve okunmayan bir yazar olarakta ünlendirdiler.&lt;br /&gt;Yeni Hayat metinlerarası göndermelerle kurulmuş bir anlatıdır aynı zamanda Batlılaşma çabalarının olumsuz etkilerinin bir eleştirisidir de. Parçalanmış bir gerçeklik vardır bu romanında da. Bir gün bir kitap okuyan ve hayatı değişen anlatıcının kitabın ışığında ilerler izini sürer, bir labirent romanı olan yeni hayat türlü oyunlarla süslenmiş, nesnellikle yazılmış, okuyucuyu imtihana koyar gibi sürekli söz ettiği esrarı ve gizi bulmasını ister. Bir oyundur roman, kişileri ise oyuncak. İnsanın oyuncaklaştırıldığı (nesnelleştirildiği) pek de gerçek kokmayan (O. Pamuk’un zaten gerçeklik kaygısı da yoktur) anlatımlarında kavramlara, nesnelere eşyalara bakan, bakarken de hüzünlenen anlamsızlık içinde anlam arayan kişiler buluruz. Orhan Pamuk önce anlamsız bir dünyayı betimler sonrada bu anlamsızlık içinde yarattığı nesnel kahramanlarını bir anlam aramaya koşturur. Burada Varoluşcu felsefenin Pamuk tarafından nasıl anlaşıldığını da gösterir.&lt;br /&gt;Benim Adım Kırmızı doğu- batı sorunsalını en açık bir biçimde sürrealist bir roman anlayışıyla ele alır. Sürrealisttir çünkü her şey ama her şey konuşur romanında. Bu özelliği ile ne kadar esinlenerek yazıldığı söylense de Umberto Eco’nun Gülün Adı romanından ayrılır. İlk batılılaşmacılar romantik ve taklitçiydiler. Þekilci batılılaşma Osmanlı geçmişinin reddine dayanıyordu, Ziya Gökalp’le beraber milliyetçi bir batılılaşma hareketi başlasa da bu şekilci batılılaşmadan kurtulunamamıştı. O.Pamuk Osmanlı geçmişini rededmekten uzaklaşıp bu tarihin kültürünü romanlarında kullandı (bu yüzden onu Neo-Osmancılık yapmakla da suçladılar). Orhan Pamuk Sessiz Ev’de denediği perspektif anlatımını Benim Adım Kırmızı romanında geliştirirken aynı zamanda hem Kara Kitap hem de Yeni Hayat’ ta olduğu gibi bu kitabında da yazı sanatı, yazının kendisi üzerine de konuşur. Bilgi yüklü olan romanları beraberinde kullandığı üslubun tekniğin akıcılığına da yardım eder. Tarihsel romanlar yazmak bir zorunluluktu sanırım Pamuk için. Doğu batı sorunsalı ancak tarihsel romanlar aracılığı ile daha canlı ve renkli yazılabilirdi. Nakışlara gizlenmiş bir cinayetin yavaş yavaş çözülmesinin masalıdır bu roman. İçerikten çok üsluba önem veren biçimciliğe ve bilenemezciliğe giden bir yol izledi bundan önceki romanlarında da. Benim Adım Kırmızı’yı geç ama çok geç yazılmış bir Türk polisiye romanı olarak da algılamak gerekir.&lt;br /&gt;Türkiye’nin temel sorunlarının yüzeysel (kavramsal)tartışıldığı mekân olarak Kars’ın seçildiği şiirsel bir siyasi tartışma romanı olan Kar, Kafka’nın Josef K.’sından esinlenerek ismini ondan alan kahramanı Ka’nın yaşadıkları anlatılır. Bu romanında diğer romanlarından farklı doğu batı sorunsalını salt politik söylemler açısından ele alır. Roman kahramanı Ka. batının gözüyle doğuya bakar.&lt;br /&gt;Çağdaşlaşma yolunda bir halkın kaybettiklerini de görür kazandıklarını da ben kimim sorusu(beyaz kale, kara kitap) Kar’da biz kimiz olmuştur.&lt;br /&gt;Pamuk’un ezeli bir teması olan doğu batı sorunsalı evrensel olduğu için daha çok yıllar gündemde kalacaktır.&lt;br /&gt;Peki, Orhan Pamuk doğu-batı sorunsalını anlatmakta alnının akıyla çıkıyor mu, onu da Nobel’i almakla kanıtlamıştır sanırım. &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Bülent Çetiner&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6014961283426575033?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6014961283426575033'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6014961283426575033'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2012_01_01_archive.html#6014961283426575033' title='Orhan Pamuk’un romanlarında Doğu-Batı sorunsalı..// BÜLENT ÇETİNER'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-kdQJZYlzmno/Tx5uyI_DOUI/AAAAAAAAB9Q/lxYekxyHqwc/s72-c/orhan%2Bpamuk.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4887987161168400044</id><published>2012-01-22T06:35:00.000-08:00</published><updated>2012-01-22T07:22:29.601-08:00</updated><title type='text'>'Cennet Sineması'ndan çok önce!..// B.D</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-3Z2ljjjzDEs/TxwnfTE0pkI/AAAAAAAAB9E/dp3AXVKdGvA/s1600/borges%2Bdefteri1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5700474646994134594" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-3Z2ljjjzDEs/TxwnfTE0pkI/AAAAAAAAB9E/dp3AXVKdGvA/s400/borges%2Bdefteri1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Yıl 1964, Anadolu topraklarından uzak bir köy meydanı. Borges Defteri fotoğraf arşivinden. Fotoğrafı sonsuzlaştıran sanatçının adı yok! Muhtemelen seyyah film ekibinden olan usta bir fotoğrafçının deklanşöründen çıkmış. Gecenin karanlığından yansıyan üçgen bakışlar ve o gözlere kilitlenen beklentiler, umutlar, hayaller..Bir yolculuk öncesini andırıyor, biraz uzun, biraz kısa. Ve bir anda beyaz bir perdeden vuran ışıkla bastıran garip düşünceler. Düşünmek ve tekrar düşünmek.Gözlerinin önünden akan görüntüler. Kesişmeler, gülüşler ve hikayeler. Hızla akan zaman ve mekan karmaşasında tanıdık bir şeyler aramak. "Çünkü" ve "niçin" i bir anlığına dondurarak, insanın sadece birkaç insanın sesinden ibaret olduğunu kavramak... &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Yanındaki yabancılaştırmaya kalkışmak... sonra çok eskilerden olduğu görüntüsü aklına geliyor ve yine dışarı bakıyorsun, ardından uzun ve dingin sessizliği yanındaki kişi bozuyor:"kalk artık, gidiyoruz..", film ekibi kasabadan uzaklaşıyor, toprağa sinen ise siyah-beyaz bir düşün sesi oluyor..."Cennet Sineması"ndan çok önce yaşam bulan bir düş..Yokluğa doğru aralanan geçitle, varoluşun tahammül edilir oluşu arasındaki mesafeden...kim demişti "ışık korkutur, pek çok korkutur insanı, sonra bırakıp gider bir de".. Neredesin ey Cennetin Sineması? Neredesin?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Borges Defteri &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4887987161168400044?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4887987161168400044'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4887987161168400044'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2012_01_01_archive.html#4887987161168400044' title='&apos;Cennet Sineması&apos;ndan çok önce!..// B.D'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-3Z2ljjjzDEs/TxwnfTE0pkI/AAAAAAAAB9E/dp3AXVKdGvA/s72-c/borges%2Bdefteri1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3137309191090427985</id><published>2012-01-21T06:48:00.000-08:00</published><updated>2012-01-21T09:14:44.004-08:00</updated><title type='text'>Kimliksiz Adam..// Leon Felipe</title><content type='html'>&lt;object style="WIDTH: 420px; HEIGHT: 297px" id="96bceb34-e1ae-d573-d82c-f52e97dcf497" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000"&gt;&lt;param name="_cx" value="11112"&gt;&lt;param name="_cy" value="7858"&gt;&lt;param name="FlashVars" value=""&gt;&lt;param name="Movie" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf?mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=120121143150-02d99e72914f42d0beeb1b5296451031"&gt;&lt;param name="Src" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf?mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=120121143150-02d99e72914f42d0beeb1b5296451031"&gt;&lt;param name="WMode" value="Transparent"&gt;&lt;param name="Play" value="-1"&gt;&lt;param name="Loop" value="-1"&gt;&lt;param name="Quality" value="High"&gt;&lt;param name="SAlign" value="LT"&gt;&lt;param name="Menu" value="0"&gt;&lt;param name="Base" value=""&gt;&lt;param name="AllowScriptAccess" value=""&gt;&lt;param name="Scale" value="NoScale"&gt;&lt;param name="DeviceFont" value="0"&gt;&lt;param name="EmbedMovie" value="0"&gt;&lt;param name="BGColor" value=""&gt;&lt;param name="SWRemote" value=""&gt;&lt;param name="MovieData" value=""&gt;&lt;param name="SeamlessTabbing" value="1"&gt;&lt;param name="Profile" value="0"&gt;&lt;param name="ProfileAddress" value=""&gt;&lt;param name="ProfilePort" value="0"&gt;&lt;param name="AllowNetworking" value="all"&gt;&lt;param name="AllowFullScreen" value="true"&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" menu="false" wmode="transparent" style="width:420px;height:297px" flashvars="mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=120121143150-02d99e72914f42d0beeb1b5296451031"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: left; WIDTH: 420px"&gt;&lt;a href="http://issuu.com/borgesdefteri/docs/borges?mode=window&amp;amp;backgroundColor=%23222222" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://issuu.com/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://issuu.com/search?q=borges" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Borges Defteri E-Mag'ı:(Leon Felipe-Kimliksiz Adam-Öykü) okuyucunuza veya arşivinize 1 dakikadan kısa bir sürede indirebilirsiniz.&lt;br /&gt;Link:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman, times, serif;font-size:130%;"&gt;&lt;a href="http://www.mediafire.com/?llwm9u5ag5g5gdd" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;(Kimliksiz Adam) Download By MediaFire 250 kbps-1MB&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;BORGES DEFTERİ &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3137309191090427985?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3137309191090427985'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3137309191090427985'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2012_01_01_archive.html#3137309191090427985' title='Kimliksiz Adam..// Leon Felipe'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5892848019250797469</id><published>2012-01-11T02:28:00.001-08:00</published><updated>2012-01-11T02:29:08.472-08:00</updated><title type='text'>Charles Bukowski..</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--cgb5AA0gqA/Tw1kbJMFbrI/AAAAAAAAB80/IpCYHOuRn8w/s1600/Charles_Bukowski___Guzelligi___by_Turkce_SiiR.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 305px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5696319521179397810" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/--cgb5AA0gqA/Tw1kbJMFbrI/AAAAAAAAB80/IpCYHOuRn8w/s400/Charles_Bukowski___Guzelligi___by_Turkce_SiiR.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5892848019250797469?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5892848019250797469'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5892848019250797469'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2012_01_01_archive.html#5892848019250797469' title='Charles Bukowski..'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/--cgb5AA0gqA/Tw1kbJMFbrI/AAAAAAAAB80/IpCYHOuRn8w/s72-c/Charles_Bukowski___Guzelligi___by_Turkce_SiiR.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-939634108628383525</id><published>2012-01-05T10:58:00.000-08:00</published><updated>2012-01-05T11:00:44.863-08:00</updated><title type='text'>Kurtuluş Son Durak..// Aytuna Tosunoğlu</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-qaL6BmEUaKs/TwXzVVa2kOI/AAAAAAAAB8o/fVHSOcmZOpA/s1600/ks.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 280px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5694224851732435170" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-qaL6BmEUaKs/TwXzVVa2kOI/AAAAAAAAB8o/fVHSOcmZOpA/s400/ks.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Hala böyle apartmanlar olduğunu biliyorum.&lt;br /&gt;Azaldılar belki ama varlar…&lt;br /&gt;Kent yaşamı formalı/armalı güvenlik görevlilerinin çevirdiği steril sitelerin, insan aklı ile dalga geçen akıllı binaların, kameralı kapıların ardına tıkılmışken… İçinde yalnız, hafif paranoyak, düşüncede kısır yaşamlar süre dursun, Yusuf Pirhasan’ın yönettiği Kurtuluş Son Durak filmindeki apartman dairelerinden herhangi birinde yüreğimizi havada patlayan bir kahkaha demetine iliştirerek bıraktık resmen.&lt;br /&gt;Okumuş/yazmış ama bahtsız kızımız Eylem (Belçim Bilgin); kaş alma ile dip boyası yapma maharetinin yanında yaprak sarma dolmayı oracıkta hallediveren cennetlik Füsun (Asuman Dabak) ve onun hepimizin iyi niyetli “abisi” oluverecek kocası Macit (Ahmet Mümtaz Taylan); yatalak babaya bakarak geçivermiş hayatın aralığında mütevazı bir kadın: Vartanuş (Demet Akbağ); evli sevgilisi bir gün onu alacak diye hayal kuran ama en önce kendisi bu hayale inanmayan, kütür kütür bir genç kadın Goncagül (Nihal Yalçın); ikinci evliliğini levye estetikliğinde bir şantör ile yapmış ve onun yüzünden suratı, gözü mor dolaşan bir kadın Gülnur (Ayten Soykök), Gülnur’un boynuz kulağı çoktan geçmiş, sosyal medyacı yeni yetme kızı Tülay (Damla Sönmez); dünyanın hallerine uyamamış, uyamadığı için de kendini viski ile uyuşturan (ukalalığından değil viskinin derecesine güvendiğinden!) genç adam Nejat (Mete Horozoğlu); son olarak genç ve akademili meslekdaşlarının arasında eski kütüklüğünü ısrarla koruyan (çünkü başka bir şeyi yok!) polis komiseri Hüseyin (Yavuz Bingöl)’den oluşan renkli bir kalabalık izleyeceksiniz.&lt;br /&gt;Yönetmen Yusuf Pirhasan’ın yakın plan çekimlerindeki titizliği, akıcı/meraklı ve hatasız kurgusu, ışıkta doğallıktan yana tutumu, ne bir eksik ne bir fazla çerçevelemeleri, Almadovar tadında kadın kalabalığını genel planlarda profesyonelce yönetmesi, oyuncularına güveni sayesinde “olur mu yahu” dedirtecek, bıçak sırtı bir konuyu sürekli zeka pırıltılarını görebildiğimiz bir anlatımla sermesi taze bir film yönetmeni için şapka çıkartılacak bir durum. Üstelik, kadınların patır kütür dayak yediği ülkemizde bu abukluğu kendine dert edinen erkekler olduğunu bilmek güzel.&lt;br /&gt;Senaryosunu Barış Pirhasan’ın yazdığı Kurtuluş Son Durak’ta diyaloglardaki yaratıcılık gözden kaçmıyor. Karakterlerin ağzından dökülen cümleler izleyenin zihninde inceliyor, geliyor ve küt diye hassas noktaya dokunuyor. Filmde bol bol gülerken, aslında buna da gülünür mü dedirtecek bir nokta bu. Böylesine kanayan bir yara ancak böyle bir tedaviyi kaldırabilir...&lt;br /&gt;Bir kaç şapka daha çıkartmak gerek: Demet Akbağ istese oyunculuğu ile herkesin önüne geçebilirdi. Tam tersi olmuş, karakter yapıları sağlam kurulmuş diğer kadın oyuncuların arasında olması gerektiği gibi bir Vartanuş olmuş, duru ve sahici bir oyunculuk sergiliyor. Belçim Bilgin elinden gelenin en iyisini yapıyor, Asuman Dabak’ın kamera onu göstermiyorken bile sergilediği yüz mimikleriyle öyküyü anlatması çok güzel. Nihal Yalçın’ın sahiciliği, abartısızlığı ona Kurtuluş Son Durak filminden sonra oynayacağı filmleri de takip etmemiz gerektiğini müjdeliyor bize. Bir başka şapka da genç oyuncu Damla Sönmez için; filmdeki yorumuyla pırıl pırıl parlıyor.&lt;br /&gt;Yapımcılığını Ayşen Sever’in üstlendiği Kurtuluş Son Durak kadınların yüreğinin yağlarını eritecek, erkekleri heyecanlandıracak sürprizlerle dolu. Kaçırmayın derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Aytuna Tosunoğlu&lt;br /&gt;Yazar, Sinemacı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-939634108628383525?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/939634108628383525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/939634108628383525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2012_01_01_archive.html#939634108628383525' title='Kurtuluş Son Durak..// Aytuna Tosunoğlu'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-qaL6BmEUaKs/TwXzVVa2kOI/AAAAAAAAB8o/fVHSOcmZOpA/s72-c/ks.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5186099139287135148</id><published>2012-01-02T03:27:00.000-08:00</published><updated>2012-01-02T03:29:00.586-08:00</updated><title type='text'>SOPSUZ KAZ OYUNU ..// Enis Batur</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-eovS_FsbqeA/TwGU9k7nkhI/AAAAAAAAB8c/x5sScdUnelY/s1600/eb.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 301px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5692995189579682322" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-eovS_FsbqeA/TwGU9k7nkhI/AAAAAAAAB8c/x5sScdUnelY/s400/eb.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört kare ilerleyeceksiniz. Ama, önce; ayakkabılarınızın bağlarını sıkısıkıya birbirlerine bağlayarak yirmibeş adım, öylece, yürümelisiniz. ( Mokasen giymişseniz, ellerinizi birbirlerine bakar biçimde bileklerinizden, yanınızdaki oyuncuya bağlatıp, çatal-bıçakla bir tavuk bonfile yemek durumundasınız.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onüçüncü kareye yürüyün. Ulaşınca, otuz saniye boyunca, kollarınızı çırparak, gıdaklayacaksınız. Komşu oyuncu kıçınızın altına bir çiğ yumurta yerleştirecek, oyunun bitimine dek üzerinde oturacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün oyuncular, erkek ya da kadın, sizi ağzınızdan öpecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onikinci kareye kadar yürüyün. Sağınızda oturan oyuncu yüksek sesle yellenene kadar herkes bekleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kalın. Burnunuza mandal takacak ve yirminci kareyi aşana kadar öyle kalacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onsekizinci kareye gidin. Karşınızdaki oyuncu gidip pencereyi açacak ve yüksek sele, sokağa doğru, üç kez, “ ben bir gabiyim” diye haykıracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidip öteki üç oyuncuya birer bardak su getirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç kare gerileyin ve gereğini yerine getirmek için mandal bulun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirminci kareye ilerleyin. Solunuzdaki oyuncu belden yukarı soyunacak ve oyunu öyle bitirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olduğunuz yerde kalın. Evde rastlayacağınız ilk şiir kitabını elinize alın, 41. Sayfadaki ( o sayfa boşsa 21. Sayfadaki) şiiri kelime kelime, hızla, tersten okuyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kare ilerleyin. Öteki üç oyuncu pas geçecekler ve siz bu defa tek zar atacak, gereğini yerine getireceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteki üç oyuncu pas geçecek ve siz tek zar atarak, gereğini yerine getireceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört kare gerileyin, gereğini yapın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz hariç, bütün oyuncular birbirlerinin çoraplarını giyecek ( giyebildiği kadar) ve oyun bitesiye bu durum süregidecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmiüçüncü kareye ilerleyin. Bu hamle karşılığında öbür oyuncu, sırayla, size birer galiz hakarette ve aşağılamada bulunacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşinci kareye dönün, gereğini yapın. Burnunuzda zaten mandal varsa, sağ kulak memenize mandal takacak ve oyun bitimine kadar öyle kalacaksınız. ( ilk mandalı yirminci karede çıkarabileceğinizi unutmayın)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olduğunuz yerde kalın. Solunuzdaki oyuncu, cebindeki bütün nakit parayı ( paltosundakiler dâhil) size verecek ve geri alamayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kalın. Karşınızdaki oyuncu gidip pencereyi açacak ve yüksek sesle, sokağa doğru, üç kez, “ ben bir gabiyim” diye haykıracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki kare geri dönün ve gereğini yerine getirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solunuzdaki oyuncu gereğini yerine getirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş kare ilerleyin. Bu hamle karşılığında, sağınızdaki oyuncunun size dilediği eşek şakasını yapmasına katlanacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onyedinci kareye dönün ve cukkaları toplayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başınıza gelenler malum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onikinci kareye dönün, gereğini yerine getirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kalın, oyuna devam etmeden kahve servisi yapacak, sigara tablalarını boşaltacak, öteki oyunculara sırt masajı yapacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşek şakası sırası size gelmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci kareye dönün, gereğini yapın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kare daha ilerleyin. Alt, üst, yan komşularından birine gidip toz şeker rica edecek, bulana kadar kapı kapı çalacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen öyle yapacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onyedinci kareye dönün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü kareye dönün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;32&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunu bitirdiniz. Bu durumda, öteki üç oyuncu, hep bir ağızdan, şu şarkıyı söyleyecek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ dörtten bir daha azız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz aslında birer kazız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Enis Batur&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Cep Meşkleri – Can yay, Can cep dizisi 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5186099139287135148?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5186099139287135148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5186099139287135148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2012_01_01_archive.html#5186099139287135148' title='SOPSUZ KAZ OYUNU ..// Enis Batur'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-eovS_FsbqeA/TwGU9k7nkhI/AAAAAAAAB8c/x5sScdUnelY/s72-c/eb.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7140440207727693985</id><published>2011-12-31T01:43:00.000-08:00</published><updated>2011-12-31T01:47:42.865-08:00</updated><title type='text'>Mutluluğa Vietnam Formülü..// Ulaş Başar Gezgin</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-i_5uWlgxtTA/Tv7Z-baJyQI/AAAAAAAAB8Q/zWFXFSEO1Pw/s1600/HaHuynhMy.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5692226645575452930" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-i_5uWlgxtTA/Tv7Z-baJyQI/AAAAAAAAB8Q/zWFXFSEO1Pw/s400/HaHuynhMy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;2012 Yeni Yıl Dilekleri Yerine: Mutluluğa Vietnam Formülü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferrarisini Satan Bilge’nin sözleri değil bu sözler,&lt;br /&gt;Hiç Ferrarisi olmamışların ve olmayacakların sözleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yoksul ülkelerde insanlar neden mutlu?” denir durur.&lt;br /&gt;Büyük bir merak konusudur bu, Kuzey Atlantik ülkelerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır Asya’da çalışıyorum.&lt;br /&gt;Bu işin sırrını çözdüğüme inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel bir Vietnam ailesine konuk olalım şimdi.&lt;br /&gt;Aile, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;120 bin nüfuslu ırmak, okyanus ve dağ kentinde, o mavi-yeşil kentte, HoiAn’da yaşıyor.&lt;br /&gt;Onları en son, aylar önce, mide sorunları çekerken ziyaret ettim.&lt;br /&gt;Hayatın bir çok alanında kararsızlıklar ve açmazlar yaşadığım bir dönemdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden hasta?” diye soran babaya,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Stresten” dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıtı şu oldu: “Stres ne demek?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ailenin söz dağarında ‘stres’ sözcüğü yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bir büyükkentli olarak onların söz dağarına ‘stres’i soktum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimden hala utanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aile, çok para kazanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömürlerinde ellerine en çok geçen para, belki bizim her ay aldığımız maaşa denktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz “gelecekte ne yapacağız?!” diye dertlenirken,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlarda ‘gelecek kaygısı’ diye bir kavram da yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu evin ve hatta mahallenin her bireyi, kollektif ağlarla birbirlerine bağlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri hasta düşse, “kim bakar bana?!”, “hastane masraflarını nasıl karşılarım?!” diye kaygılanmıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ailede olmadığı durumda bile, mahallelilerin aralarında para toplayacağını, birinin mutlaka kendilerine bakacağını bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıları her zaman açıktır. Komşular, kapıyı çalmadan girerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki bütün bir mahalle, tek bir aile gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda bir araştırma yapılmış mı bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vietnamlı geleneksel ailelerin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey Atlantikli ailelerle karşılaştırıldığında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;genel kaygı düzeyleri çok düşük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Kuzey Atlantiklilerin gelir düzeyi, kat kat fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyükkentlileşmemiş Vietnamlılarda iyimserlik düzeyi çok yüksek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluğun formülü yalnızca bu değil:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Budist Vietnamlılarda çok güçlü bir tarih algısı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar, ölen atalarının ruhlarının aileyi koruduğuna inanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her evin bir duvarı, Buda’ya ve atalara adanmış bir sunak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sunaklarda, sıklıkla, Ho Çi Min’in portresi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük kurtarıcının ruhunun tüm Vietnamlıları koruduğuna inanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnançlarında bir tanrı yok, peygamber yok; Buda, peygamber sayılmıyor. Tanrı yok, peygamber yok, atalara inanç var yalnızca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Budist Vietnamlılar, yaşamlarındaki önemli kararlar için, atalarının ruhlarına danışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tütsü yakıp yazı-tura atıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Hindistan’da güne başlarken, uğur getirmesi için, bir hindistan cevizinin yere vurulup kırılması gibi, Budist Vietnamlılar da, sabah temizliğiyle birlikte, evlerinin önünde tütsü yakıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bunlar, batıl inançlar; fakat bu inançlar, yaşayanlarla ölüleri kaynaştırdığı için, Vietnamlıların, yaşamın travmaları karşısında daha sağlıklı olmasını sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferrarisini Satan Bilge’nin sözleri değil bu sözler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç Ferrarisi olmamışların ve olmayacakların sözleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama belki Ferrarisini Satan Bilge’yle aynı sonuçlara varacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu dünyada sevenleriniz olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüleri hergün anmalı;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hem hepimize ortak olan sona, ölüme hazırlanmak için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hem de yaşamdaki travmalara daha sağlıklı tepkiler verebilmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok akıl hastalığının kentlerde ortaya çıkması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ya da kentlerde yaygınlaşması rastlantı olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem psikolog hem şehir plancısı olarak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;önümüzdeki yılları bu konularda araştırmalar yaparak geçirmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yani? Sonuç ne? Kentleri bırakalım köylerde mi yaşayalım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok, öyle birşey söylemedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerede olursanız olun,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir insanlık mucizesi olan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve insan soyunun bugünlere gelebilmesini sağlayan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kollektif ağları yakalamaya çalışın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrünüzü uzatmak istiyorsanız,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaşayanları da ölmüşleri de sevin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyimser olmaya çalışın ve boş bir iyimserlik olmasın bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle unutmayın travmaların yasını tutmayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan araştırmalarda, iyimser olmayanların&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kalp hastalıklarına daha sık yakalandıkları bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yas tutmayanların ve yas tutmasını bilmeyenlerin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yakın ya da uzak gelecekte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir hatta birkaç psikolojik sorun yaşama olasılığı çok yüksek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yas tutmayı da sevinmeyi de bilin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyimser bir gül olsun yanaklarınızda” (A.K.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlu Yıllar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Senden ayrılıyorum ama seni seviyorum Vietnam)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yard.Doç.Dr. Ulaş Başar Gezgin&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7140440207727693985?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7140440207727693985'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7140440207727693985'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#7140440207727693985' title='Mutluluğa Vietnam Formülü..// Ulaş Başar Gezgin'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-i_5uWlgxtTA/Tv7Z-baJyQI/AAAAAAAAB8Q/zWFXFSEO1Pw/s72-c/HaHuynhMy.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1577627639922292176</id><published>2011-12-28T04:53:00.000-08:00</published><updated>2011-12-28T04:55:18.818-08:00</updated><title type='text'>PEN Aslı Tohumcu'nun yanındadır..// Türkiye Pen: Tarık Günersel</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Dünya Yazarlar Birliği PEN gezegende edebiyatın bütün dillerde özgürce&lt;br /&gt;gelişmesini savunur. Türkiye'nin seçkin yazarlarından Aslı Tohumcu'nun Abis adlı eserine yönelik suçlamalar kabul edilemez. Yazar haklıdır: Bir yazarın ne yazacağına, okurun ne okuyacağına kimse karar veremez. Hiçbir yazar hedef gösterilemez. Yazara ve eserine gösterilen tepkileri kınıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PEN Aslı Tohumcu'nun yanındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;PEN Türkiye Merkezi Başkanı&lt;br /&gt;Tarık Günersel&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1577627639922292176?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1577627639922292176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1577627639922292176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#1577627639922292176' title='PEN Aslı Tohumcu&apos;nun yanındadır..// Türkiye Pen: Tarık Günersel'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7344348054482085836</id><published>2011-12-28T04:17:00.000-08:00</published><updated>2011-12-28T04:19:37.132-08:00</updated><title type='text'>Sanatçıya ve Eserine Saygı Duymayan Bir Müze: İstanbul Modern  // Lütfiye Bozdağ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-_O57WXKLjnw/TvsJVGgAG2I/AAAAAAAAB8E/qbV8XG9PsCg/s1600/bubi.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 290px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691152812239493986" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-_O57WXKLjnw/TvsJVGgAG2I/AAAAAAAAB8E/qbV8XG9PsCg/s400/bubi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Gündelik yaşamı saran baskı ve sindirme heryere yansıyor. İstanbul Modern'de eserini sergileyecek olan Bubi Hayon'un eserine müdahale edilerek eserde değişiklik istendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Modern, müzeye gelir sağlamak amacıyla 10 Aralık 2011 Cumartesi akşamı düzenleyeceği Gala Modern gecesi için sekiz sanatçıdan yapıt üretmesi talebinde bulundu. Bu yapıtlar müzeye bağışlanacak ve Gala Modern gecesinde yapıtların satışından elde edilecek gelir de müze ve etkinliklerinde kullanılacaktı. Sekiz sanatçıdan biri olan Bubi Hayon, hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Yapıtının İstanbul Modern tarafından koleksiyonerlere sunulması ve gösterilmesi sakıncalı bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duruma oldukça sert tepki gösteren Bubi, basına gönderdiği yazılı açıklamada, müze yetkililerinin, yapıtın sergilenebilmesi için oturağın lazımlığa benzeyen bölümünün kaldırılması ya da üzerinin örtülmesi gibi ‘şaşırtıcı öneriler’ getirdiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor; “Sanat yapıtının bir tabu olmadığını, kutsal olmadığını müzelerin birer mabet olmadığını vurgulamak için altın ve bronz karışımı bir oturak yaptım. İstanbul Modern, benimle beraber sekiz sanatçıdan tüm gelirleri müzeye ve etkinliklerine bağışlanmak üzere bir yapıt talebinde bulundu. Ben de bir ay çalışıp yaptım. Konu ya da tema belirtilmedi. Zaten belirtilseydi yapmazdım. Daha sonra yapıtın müzeye teslim edilmesi arifesinde müze yetkilisi fotoğraf çekmek için atölyeme geldi, fotoğrafın atölyede çekilmesi koşullarının olmadığını söyleyerek yapıtın müzeye görülüp orada çekim yapılacağını söyledi ve yapıtımı müzeye götürdüler. Ertesi gün telefon açıp “bu yapıtı alıcıya nasıl sunacağız? Alıcı(koleksiyoner) bunu alır mı? gibi çeşitli bahaneler üretmeye başladılar ve bu haliyle yapıtımı kabul edemeyeceklerini bildirdiler. Benim sert tepki gösterdiğimi görünce de koşullu olarak kabul edeceklerini söyleyip öneriler sundular. Birinci öneri; oturağın lazımlık bölümünün kaldırıp koltuğa çevrilmesiydi, ikinci öneri ise; üzerine bir örtü örtülmesi. Yani yapıtımı tesettüre sokmayı önerdiler. Ben de yapıtımı geri çektim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bubi’nin bu açıklamalarına karşın İstanbul modern’in şef küratörü Levent Çalıkoğlu; iş üzerinde bir değişiklik talep etmediklerini, işi konsept dışı bularak reddettiklerini söylüyor.&lt;br /&gt;Hangi konsept belli değil, çünkü Bubi’nin bilgilendirdiği gibi böyle bir konsept yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçı tarafından kamuoyuna yapılan basın açıklamasında şu değerlendirmelere yer veriliyor; “Bubi’nin, sanat yapıtının, sanatçının kutsallığını ve üstünde oluşmuş gereksiz değerleri sorgulamak için ürettiği bronz-altın oturağı müze yetkilileri, yapıtın sergilenebilmesi için oturak, cungal bölümünün kaldırılarak bir koltuğa çevrilmesi veya cungal bölümünün üstünün örtülmesi gibi şaşırtıcı öneriler getirerek sanatçının yapıtına müdahale etmeye çalışılmıştır. Sanat yapıtlarının geniş kitlelere tanıtılması ve korunması gibi bir görevi üstlenen bir müzenin bir sanat yapıtına ve sanatçısına bu yaklaşımı şaşırtıcıdır. Kamuoyuna duyurulur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sanat eserini, bir müzede sergileme ya da müzayedeye koyma kararı kuşkusuz ki müzenin yöneticilerine ya da küratörüne aittir. Ancak burada tartışılması gereken müze tarafından konsept belirtmeden verilen bir sipariş ve bunun sonucunda gelen yapıta “biz bunu nasıl satarız? Alıcı bunu alır mı?” kaygısıyla müdahale etme hakkını kendisinde görmesi. Çünkü her ne olursa olsun bir müzenin bir sanat eserine doğrudan müdahale etme, değişiklik talebinde bulunma hakkı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eczacıbaşı Topluluğu tarafından 2004 yılında 8.000 metrekarelik bir alanda kurulan ve Türkiye’de çağdaş sanat sergileri düzenleyen ilk özel müze olan İstanbul modern’in sanata ve sanat eserine saygı duymayan tavrının arka planında ne olabilir?&lt;br /&gt;Ayrıca şef küratör Levent Çalıkoğlu, Bubi’den yapıt isterken Bubi’nin anarşist kimliğini ve her türlü radikal işi yapabileceğini bilmiyor muydu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anarşist kimliğiyle her zaman yeni denemeler yapma riskini göze alan sanatçı Bubi, Gala Modern için iktidarı, sanat kurumlarının kutsiyetini eleştiren ironik bir yapıt üretiyor. Bubi, bu eserinde sanat eserinin kutsallığını, müzelerin mabet gibi görülmesini ve bu kutsallığın üzerine oturan, gereksiz bulduğu değerleri sorguluyor. Bubi’nin yapıtının neden İstanbul Modern şef küratörünü rahatsız ettiğini anlamak için yapıt üzerine yeni bir okuma yapmakta fayda var. Yapıt ilk bakışta bir koltuğu andırıyor ancak oturma yerinde bir “lazımlık” yer alıyor. Bubi, her zamanki gibi atık malzemeler kullanarak yaptığı koltuğun üzerini bronz ve altın karışımıyla boyamış. Koltuğun iktidarı temsil etmesi, iktidarın “lazımlık” metaforuyla ilişkilendirilmesi radikal bir eleştiri olarak İstanbul Modern’in şef küratörünü telaşlandırmış olmalı… Hatta belki de bu yapıtın sunulacağı alıcı adayın iktidara yakın muhafazakâr sermaye olması da Bubi’nin yapıtının sakıncalı bulunmasını gerektirmiş olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÜSİAD başta olmak üzere Askon, Tuskon adı altında örgütlenen muhafazakâr sermaye özellikle son yıllarda çağdaş sanat piyasasında görünür olmaya başladı. İslami sermaye, önceleri koleksiyonuna daha çok hat, tezhip, el yazması, minyatür gibi daha geleneksel sanat yapıtlarını seçerken son yıllarda çağdaş sanat eserlerini de dahil etmeye başladı. Örneğin Ülker markasının ve Yıldız Holding’in sahibi olan Murat Ülker, 14-18 Eylül 2011 tarihlerinde gerçekleştirilen İstanbul’un yeni güncel sanat platformu “Art Beat Istanbul(1)”un ana sponsoru oldu. Murat Ülker 2 yıl önce de Türkiye çağdaş sanatının önemli temsilcilerinden Burhan Doğançay'ın 'Mavi Senfoni' adlı tablosuna 2 milyon 200 bin TL vererek bir rekora imza atmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de İslami Burjuva var mı yok mu tartışmaları sürerken konuyla ilgili Hilmi Yavuz, bir röportajında Marks’ın "Hâkim sınıfın kültürü, hâkim kültürdür" sözünü hatırlatarak “Türkiye'deki İslam estetiğini ancak bir 'İslami burjuva sınıfı'nın üretebileceğini anlatıyor. Hilmi Yavuz şu sıradaki sosyolojik durumun ise bunu karşılamaktan yoksun olmakla birlikte, henüz son birkaç yıldır yaşanan uzun bir değişim sürecinin ilk safhası olduğunu vurguluyor.”(2)&lt;br /&gt;Bütün bu bilgiler ışığında şef küratörün müze adına yapılacak sanat yapıtları satışında muhafazakâr sermayeyi dikkate almadığını kim iddia edebilir? Bubi’nin yapıtının muhafazakâr sermayeye hitap edememe endişesi yapıt üzerinde değişiklik talebini doğurmuş olamaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada sorgulanması gereken bir müzenin sanat yapıtını ticari bir mal gibi düşünüp ben bunu nasıl satabilirim? Müşteri (koleksiyoner) bunu alır mı? Müşteri bunu beğenir mi? yaklaşımı. Ancak şef küratörün bu yaklaşımını yadırgamamak gerekir. Çünkü İstanbul Modern’i kuran sermaye sahibi şirketin üyelerinden ve yakın zaman öncesi Fransa’dan Legion d’Honneur nişanı ile onurlandırılan koleksiyoner ve müze işletmecisi Oya Eczacıbaşı’nın şu sözü, müzenin sanata ve sanat yapıtına bakışını yeterince özetliyor. “Sanat işletmesinin herhangi bir işletmeden farkı yok aslında. Sadece ürün olarak sanat yapıtları var.”(3)&lt;br /&gt;Bu yüzden sanata ve sanat yapıtına endüstri ürünü olarak bakan bir müzenin işletmecisi ile çalışan bir küratörden bu tavrın gelmesi de yadırgatıcı olmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan küresel sanat dünyasında bir referans noktası olmak iddiasıyla kurulan İstanbul Modern, kendi web sayfasında belirttiği üzere çağdaş sanat yapıtlarını, fotoğraf, tasarım, mimari, yeni medya ve sinema alanındaki üretimleri uluslararası bir yaklaşımla koleksiyonunda topluyor, koruyor, sergiliyor ve belgeliyor. Türkiye’nin kültürel kimliğinin küresel sanat ortamıyla paylaşılmasına aracılık ediyor. Sanatçıların üretimlerine ve uluslararası işbirlikleri kurabilmelerine destek oluyor. Sanatı kitleler için kolayca erişilebilir kılmak amacıyla her yaştan sanat izleyicisine eğitim programları düzenliyor. Bünyesinde barındırdığı kütüphane, sinema, restoran ve tasarım mağazasıyla çok yönlü bir hizmet alanı sunuyor. Bütün bu bahsi geçen işlevleri yerine getiren İstanbul Modern’in masumane kamusal hizmetinin eleştirel bakışımızı örtmesine izin vermezsek şunu görürüz. Bu hizmetlerin hiçbirini bedava yapmıyor. İstanbul Modern, verdiği her hizmetin parasal karşılığını aldığı gibi en fazla Avrupa Birliği fonlarından yararlanan kurum olarak listenin en başında yer alıyor.&lt;br /&gt;Sanat yöneticilerinin müzayedeler üzerinden bir ülkenin sanat piyasasını belirleme ve piyasa üzerinde tahakküm gücünü kendisinde görme hakkı aynı bağlamda ele alınabilir. Sanat yapıtını bir endüstri, müzeyi de bir işletme gibi gören sanat yöneticileri kültür endüstrisi pazarında Guy Debord’un gösteri toplumu kitabında söz ettiği gibi tüm hayatı devasa bir gösteri birikimine bir temsile dönüştürürler. Debord kitabında şöyle devam eder; gösteri, imaja dönüşene kadar yoğunlaşmış sermayedir… paranın öteki yüzüdür. Artık gösteri bütün gerçekliğe işlemiştir.”(4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Artun, çağdaş sanatın örgütlenmesi kitabında tam da bundan söz ediyor; “sanat yönetimi, sanat etkinliklerinin veya kurumlarının idaresine indirgenemez. Sanat yönetimi, sanatın korporasyonlara özgü yönetim dokusuna eklemlenmesi, esnek işletim sistemlerine emilmesi veya başka terimlerle post-Fordist sevk ve idare disiplinine soğurulmasıdır. Kültürün özelleştirilmesi süreciyle birlikte, bütün sanat kurumları da işletmeleşmeye başlar.”(5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bubi’nin yapıtına müdahale etmek isteyen ve müdahale edemeyince de yapıtı reddeden müze yönetiminin sanat yapıtıyla ilişkisini piyasa beklentisi üzerinden kurması sanat yapıtına ve sanatçıya saygı duymadığını göstermektedir. Sanat yapıtının niteliğinin de bir önemi yoktur. Sanat yapıtının metaya dönüşmesini aynı kitapta Ali Artun şöyle anlatıyor; “Zamanımızda neyin doğru, neyin iyi ve neyin güzel olduğuna ilişkin normları piyasa belirlemektedir. Piyasa, high/low, kitsch/avangard, elit/popüler arasındaki ayrımları massetmiştir. Bir sanat eserinin duyularımız üzerinde yarattığı etkiden ötürü duyduğumuz hayret, çarpılma, şaşkınlık artık daha ziyade onun fiyatıyla ilgilidir.” (6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanata ve sanatçıya saygı duymayan tavrıyla İstanbul Modern, Türkiye’de ve dünyada çağdaş sanatın örgütlenmesi üzerinde yeniden sorgulamalar yapmamızı gündeme getirmiştir. Sanat piyasasının durumu günümüzde endişe verici boyutlara ulaşmıştır. “Günümüz sanat sahnesi, tüm aktörleri ve ilişki ağlarıyla bir bütün olarak, kitle kültürünün tüketim kalıplarına angaje olmuş durumda. Bu düzlemde dolaşıma giren, ‘tasarlanan’ sanat da, piyasa normlarıyla anlam kazanmakta artık. Sanatın, özerkliğini yitirmesinin üzerinden çok zaman geçti tabii, ama sanat üretimi hiçbir tarihsel dönemde, 2000’li yıllarda olduğu gibi, değerini gösterge ekonomisine tabi bir skala üzerinden belirleyecek kadar tekdüzeleşmedi. Çağdaş sanat adıyla kodlanan popüler sanat akımlarının dünyevi saltanatı, kendi etik ve estetik anlayışı kadar dağıtım-pazarlama-finansmana öncelik veren bir kurumlaşmaya dayanıyor ve bu bağlamda kendi sözünü, medyasını da yaratıyor. Küresel çapta egemenliğini ilan etmiş olan çağdaş sanatın geçerli kodlarını sorgulama, çağdaş sanat dünyasının arkeolojik temellerine dair derinlikli, kökten analizler ortaya koyma çabalarına da son yıllarda pek sık rastlanmaz oldu.”(7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağla Ertuna, Milliyet gazetesindeki haberinde; 10 Aralık 2011 Cumartesi gecesi İstanbul Modern’de Gala Modern davetini ballandıra ballandıra anlatırken İstanbul Modern’in eğitim projelerine destek olmak için yapılan açık artırmadan bahsediyor ve satır arasında “Daha gece başlamadan, dedikodular başladı. İstanbul Modern yönetiminin Bubi’nin eserinin değiştirilmesini istediği konuşuldu. Sanatçıya müdahaleyi protesto edenler bu geceye katılmayacak dendi. Ama benim gördüğüm kadarıyla Bubi’nin eserini geri çekmesi dışında bu durumu protesto eden kimse yoktu.”(8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gala gecesine katılan sanatçıların Bubi’nin yapıtına müze tarafından müdahale edilmesini görmezlikten gelmeleri, sanatçıya ve eserine saygı duymayan bir müzeyi sorgulamamaları hayli düşündürücü.&lt;br /&gt;Aynı şekilde sanat eleştirmenleri derneği AICA, UPSD ve sanatla ilgili tüm mesleki örgütler ve sivil toplum örgütleri de konuya müdahil olmalı ve müzeden hesap sormalıdır. Ancak şu ana kadar kimseden tık yok. Bu durum karşısında küresel çapta egemenliğini ilan etmiş olan çağdaş sanatın ve piyasalaşmanın geçerli kodlarını sorgulayacak, sanatın arkeolojik temellerine dair cesur analizler yapacak sanat eleştirmenlerine ve sanat tarihçilerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Lütfiye Bozdağ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;(1) http://www.artbeatistanbul.com&lt;br /&gt;(2) Evrim Altuğ; “İslami burjuvazi olmadan, estetiğinden söz edemeyiz”, 13.09.2008 tarihli Sabah gazetesi, Pazar eki.&lt;br /&gt;(3) Ali Artun; “Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi”, sa.125, 2011, İletişim Ya.&lt;br /&gt;(4) Guy Debord; “Gösteri Toplumu”, Çev. Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşkent, İstanbul, Ayrıntı Ya.&lt;br /&gt;(5) Ali Artun; “Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi”, sa.126, 2011, İletişim Ya.&lt;br /&gt;(6) Ali Artun; “Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi”, sa.46, 2011, İletişim Ya.&lt;br /&gt;(7) Gökhan Gençay; “Akıntıya karşı sanat” 07/10/2011 tarihli Radikal Gazetesi, Kitap Eki&lt;br /&gt;(8) Çağdaş Ertuna, 12 Aralık 2011, Milliyet Gazetesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7344348054482085836?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7344348054482085836'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7344348054482085836'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#7344348054482085836' title='Sanatçıya ve Eserine Saygı Duymayan Bir Müze: İstanbul Modern  // Lütfiye Bozdağ'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-_O57WXKLjnw/TvsJVGgAG2I/AAAAAAAAB8E/qbV8XG9PsCg/s72-c/bubi.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4264157465624258432</id><published>2011-12-26T13:09:00.000-08:00</published><updated>2011-12-26T13:11:52.221-08:00</updated><title type='text'>Endonezya'dan bir Şiir, Çev. Ulaş Başar Gezgin</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-bjlR7z6u0Hs/TvjjEb4QjpI/AAAAAAAAB74/nB4P6f2xIO0/s1600/bali01.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690547794525326994" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-bjlR7z6u0Hs/TvjjEb4QjpI/AAAAAAAAB74/nB4P6f2xIO0/s400/bali01.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Sahte Şiir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Günaydın han’fendi, günaydın bey’fendi” diyor öğrenci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte kibarlık ile. Ve çalışıyorlar sahte tarihi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte ders kitaplarında yazan. Okul bitti mi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dehşete düşüyorlar gördüklerinde karnelerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversiteye giremediler öyle değil mi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman evine gidiyorlar öğretmenlerinin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte saygılarını sunmak ve para dolu bir zarf vermek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değiştirsin diye öğretmenler, eski sahte karneleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni sahte karnelerle. Nice dönem geçer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve onlar doğarlar yeniden, ne olarak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte iktisatçı, sahte avukat, sahte mühendis, sahte bilimci.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte öğretmen, sahte bilgin, sahte sanatçı olur kimileri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koştururlar, sahte ekonomiye dayalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte kalkınma politikalarıyla doldurmak için ceplerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görürler sahte ihracata, sahte ithalata dayalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte ticareti, sunarak sahte yüksek kalite ürünleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte bankalar; sahte armağanlar ve sahte ikramiyeler vermekle meşguller;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte merkez bankasının sahte görevlilerince&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmzalanmış sahte güvence mektupları üstünden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kredi verirken sessizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte döviz kuru üzerinden dönen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte para ile alışveriş yapar toplum ise.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uymaz sahte paralar sahte değişim değerine,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çökene dek bütün yapı, bütün düzen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve çökertene dek kriz, sahte hükümetleri,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte kötü şans ile. Sahte halk ise sevinç ile&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haykırır ve tartışırlar sahte düşünceleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte seminerlerde, kutlarlar gelişini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte demokrasinin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok alacalı bulacalıdır o demokrasi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve çok ama çok ama çok sahte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Agus Sarjono (d.1962), Endonez şair&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren: Ulaş Başar Gezgin, 25.07.2009, Ho Çi Min Kenti, Vietnam&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4264157465624258432?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4264157465624258432'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4264157465624258432'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#4264157465624258432' title='Endonezya&apos;dan bir Şiir, Çev. Ulaş Başar Gezgin'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-bjlR7z6u0Hs/TvjjEb4QjpI/AAAAAAAAB74/nB4P6f2xIO0/s72-c/bali01.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1299611818982129024</id><published>2011-12-24T05:44:00.000-08:00</published><updated>2011-12-24T05:47:34.551-08:00</updated><title type='text'>Mesut Engin İçin..// Ulus Fatih</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-OSmFBwNDwic/TvXXsbZq6DI/AAAAAAAAB7s/onJZSVFyy28/s1600/mesutengin.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 272px; DISPLAY: block; HEIGHT: 204px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5689690862522132530" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-OSmFBwNDwic/TvXXsbZq6DI/AAAAAAAAB7s/onJZSVFyy28/s400/mesutengin.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;MESUT ENGİN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessiz ama duyabileni de öldürecek derinlikte bir çığlıkla elveda dedi!.. Beyoğlu’nda, kaldırım diplerinde, insanları, sanki bir rüyanın içinden süzülüyormuşçasına izlerdi. Ben de ona bakmak isterdim, bu garip çatışkıyla ikimizde, gözlerimizi başka yönlere çevirirdik. Kim bakılmayı hak ediyordu!.. Ona göre ben, hayatın anlamsızlıklarını hiçe sayarak, en ufak bir tepki göstermeksizin, sinir krizlerinin eşiğinden uzak, vurdumduymaz, gamsız, tasasız, vicdansız yaşayıp gidiyordum... Ve o şaşıyor, hayretler içinde kalıyordu, benim demir perdeden daha kalın olan onmazlığıma, donukluğuma... Bana göre o, bu kadar naif olmanın çıt kırıldımlığıyla, kenara itilmeyi, horlanmayı ve sarhoş sofralarında son bir tadımlık gibi harcanmayı hak ediyordu!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aramızdaki savaş, her seferinde küçücük bir piyes, acımasız, minicik bir roman gibiydi. Silahlarımızı sallıyor ve asla yenilen taraf olmak istemiyorduk. O sonsuza dek savunmada kalmış olmanın ezikliğiyle; direnmek istiyor, üzünç ve kederin de bir utkuya dönüşebileceğini, olabilecek en nazik bir gülümsemeyle, sanki karşı tarafa yansıtmak istiyordu. Beni anlatmaya ne hacet!.. Büyük yengimi, nasıl bir ağırbaşlılıkla, nasıl bir ölçüyle kutlamalıydım; tek sorunum buydu... Ve kutlamalarımın bir gün olsun tadına varamadan, buna olanak tanımadan, hiç ummadığım bir anda yarıştan çekildi!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana büyük utkuların zamanla, korkunç yenilgilere yol açabileceği ürküsünü bırakarak;&lt;br /&gt;Gitti...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;ULUS FATİH &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Mesut Engin kimdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesut Engin 1973 yılında Ses Dergisi'nin açtığı yarışmada birinci olarak sanat hayatına Yeşilçam'da başlayan Engin, 1973 - 2002 yılları arasında birçok filmde başrol ve yardımcı oyuncu olarak rol aldı. Ayrıca mankenlik ve fotomodellik te yapan sanatçı, 1976'da yaşadığı bir trafik kazasında sağ el bileğinin sinirlerinin kesilmesiyle bunalıma girerek alkole bağlanmasına karşın, uzun süre uğraş vererek bu bağımlılıktan kurtuldu. Açtığı güzellik salonunda başarılı olamayıp, sokaklarda yaşayan evsizler arasına katıldı. Çevredeki esnafın "dede" diye hitap ettiği Mesut Engin, bir süre İzmir'de Karayolları Bölge Müdürlüğü karşısındaki otobüs duraklarında, banklarda yatıp kalktı, Karayolları çalışanlarının desteğiyle yaşamını sürdürdü. Daha sonra ise Beyoğlu sokaklarında yatıp kalkmaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesut Enginin oynadığı filmler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Kardeş Uğruna - 2001&lt;br /&gt;•Manken - 2000&lt;br /&gt;•Darbesiz Yara Aldım - 2000&lt;br /&gt;•Yaşanmamış Bir Ömür - 1999&lt;br /&gt;•Bekle Beni İstanbul - 1999&lt;br /&gt;•Sokakların Yasası - 1998&lt;br /&gt;•Bizim Mesele - 1997&lt;br /&gt;•Son Defa - 1996&lt;br /&gt;•Sevenler Ağlar - 1996&lt;br /&gt;•O Günden Sonra - 1994&lt;br /&gt;•Düşler de Ölür - 1994&lt;br /&gt;•Beklenmeyen Misafir - 1994&lt;br /&gt;•Bir Gün Anlarsın - 1993&lt;br /&gt;•Hepimiz Sevdik - 1994&lt;br /&gt;•Sönen Ocak - 1993&lt;br /&gt;•İlahi Adalet - 1986&lt;br /&gt;•Ay Işığı Operasyonu - 1986&lt;br /&gt;•Manyak - 1986&lt;br /&gt;•Piyangocu Kız - 1986&lt;br /&gt;•Yetimlerin Türküsü - 1986&lt;br /&gt;•Küçük Ağam - 1986&lt;br /&gt;•Duyar mısın Feryadımı - 1985&lt;br /&gt;•Nokta İle Virgül Deh Deh Düldül - 1985&lt;br /&gt;•Kaşık Düşmanı - 1984&lt;br /&gt;•Mağrur Kadın Çiçek - 1984&lt;br /&gt;•Sonsuz Sokaklar - 1984&lt;br /&gt;•Beni Kalbinden Atma - 1984&lt;br /&gt;•Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe - 1983&lt;br /&gt;•Lekeli Kadın - 1979&lt;br /&gt;•Rezil - 1978&lt;br /&gt;•Oh De Yavrum Oh De - 1975&lt;br /&gt;•Teşekkür Ederim Büyükanne - 1975&lt;br /&gt;•Tatlı Tatlı - 1975&lt;br /&gt;•Ah Bu Gençlik - 1975&lt;br /&gt;•Deli Kız - 1975&lt;br /&gt;•Sevmek - 1974&lt;br /&gt;•Gecelerin Ötesi - 1974&lt;br /&gt;•Yazık Oldu Yarınlara - 1974&lt;br /&gt;•Dert Bende - 1973&lt;br /&gt;•Yedi Evlat İki Damat - 1973&lt;br /&gt;•Özleyiş - 1973 &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1299611818982129024?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1299611818982129024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1299611818982129024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#1299611818982129024' title='Mesut Engin İçin..// Ulus Fatih'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-OSmFBwNDwic/TvXXsbZq6DI/AAAAAAAAB7s/onJZSVFyy28/s72-c/mesutengin.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6892877510128249931</id><published>2011-12-20T10:05:00.000-08:00</published><updated>2011-12-20T10:07:31.189-08:00</updated><title type='text'>HİKAYEDEN KAÇAN KAHRAMAN..// Seçkin Aydın Kınacı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-s2plFXLbGI0/TvDO2O7TsEI/AAAAAAAAB7g/FYC-6DnND60/s1600/bd6.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 393px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688273760484044866" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-s2plFXLbGI0/TvDO2O7TsEI/AAAAAAAAB7g/FYC-6DnND60/s400/bd6.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;İlkin üstüme hiç alınmadım. Alaylı bakışlar, gülümsemeler, yanımdan geçerken üzerime gözlerini dikip mırıltılı konuşmalar...&lt;br /&gt;Öyle ya gülünecek bir tarafım yoktu. Olsa olsa beni taşıyan insana gülüyorlardır diye düşünüyordum. İsminden tutun da, garip davranışları, yediği yemekler, zavallılığı. O kadar çok alay edilecek tarafı vardı ki...&lt;br /&gt;Konuya birden daldım. Bunun nedeni, nasıl anlatılacağını bilememekten. Zaten iyi bir anlatıcı da sayılmam. Olaylar o kadar çığırından çıktı ki düştüğüm durumun çaresizliğini, ancak sizlere anlatırsam rahatlarım diye düşündüm.&lt;br /&gt;Bana biraz baksa, özen gösterse, inanın bu hallere düşmez, siz de bu hikayeyi dinlemek zorunda kalmazdınız.&lt;br /&gt;Gerçi bakmayın, ben olayın gerçek suçlusunu da biliyorum ama haddime değil.&lt;br /&gt;Bir soluklanayım önce. Soluk dedim de; soluğunuz donar burada, burnunuz kızarmaktan morarmaya döner kısa zamanda, varlığını dahi hissetmemeye başlarsın. Petersburg! Söylemesi bile heyecan verir. Doğru anladınız hikayemiz Petersburg’da geçiyor.&lt;br /&gt;‘’Okuyucuyu aptal yerine koyma anlatırken’’ diye uyarmıştı, esas suçlu olduğunu düşündüğüm zat. Sizlere söyledim ya ancak bu kadar anlatabilirim. Ben usta değilim onun gibi söz sanatında.&lt;br /&gt;Nerede kalmıştım? Sizlerin burnunu morartan, gözünüzden yaş akıtan bu dondurucu soğuğu ben pek severim. Bizi değerli kılan, varlığımızı sürdürmemizi sağlayan budur. Benim şansızlığım ise; bu şaşkın, adını bile doğru telaffuz edemediğim, Akaki Akakiyeviç’in paltosu olmam.&lt;br /&gt;Arkadaşlarım tertemiz yanımdan geçerken, şapkasından düşen çöplerin üzerime bulaşmasını hatırlamak dahi istemiyorum. Yanlış duymadınız bildiğiniz çöp!&lt;br /&gt;Yıllarca onu soğuktan korudum, o garip fiziğini uzun boyumla, çuha kumaşımla sakladım. Ya o! Neyse ki beni özene bezene diken terzimin ömrü yetmedi de bu halimi görmedi. O güzelim çuha kumaşımın; her yerinde yamalar, astarındaki sökükler beni, paltodan çok çuvala çevirdi.&lt;br /&gt;Şu ünlü terzisi var bir de, neymiş ‘’iflah olmazmışım’’. O ne bilecek, sarhoş bunak! Siz benim terzimi tanıyacaktınız.&lt;br /&gt;Asıl suçlu o, benim terzimden tek satır söz etmemiş.&lt;br /&gt;Ayyaş terzinin verdiği akıllar çeldi tüm fikrini. Yoksa benden bu kadar kolay vazgeçmezdi. Nasıl da sevindi yeni bir paltosu olacağına. Suratının tümüne gülümseme yayıldığını ilk kez görüşüm olmuştu. Tüm varlığını verecekti seve seve.&lt;br /&gt;Ne yalan söyleyeyim, bunu duyduğumda pek bir içerledim. Bir an Akaki Akakiyeviç’i sevdiğim sanısına bile kapıldım. Benim hislerim kimin umrunda?&lt;br /&gt;Ya dairedeki insanlar!&lt;br /&gt;Daire diyorum, esas suçlu özellikle kaçınıyor hangi devlet dairesi olduğunu yazmaktan. Zamanın Petersburgu işte! Herkes üstüne alınıyor bir şeyleri. Benim aklım ermez bunlara. Zaten kendisi de açıklamış okuyanlar bilir.&lt;br /&gt;Evet dairedeki insanlar! Yeni paltoya bir tezahhurat, bir sevinç. Zavallı kahramanımız Akakiyeviç’e değer verdiklerine inanacağım, bilmesem. İş kutlamaya kadar gidiyor. Bildiğiniz gibi o kutlamadan sonra da olanlar oluyor.&lt;br /&gt;Nasıl oldu ben bile anlamadım, gitti yepyeni palto. Üzüldüm, ne yalan söyleyeyim engel olamadığım hafif bir sevinç de geçti içimden. Üzüldüm, bu kadarı da haksızlıktı.&lt;br /&gt;Olaylardan sonra onun hali içler acısı, ben perişan yollara düşmüştük. Sonrasında bana neler oldu merak ettiniz belki, ben de bilmiyorum. Bildiğim kahramanımızdan sonra hikayeden kaçan ikinci hortlak bendim.&lt;br /&gt;Asıl suçlu o, benim gibi önemli birini, sadece alay edilen, zavallı bir karakter haline dönüştürmüş.&lt;br /&gt;Hikayeden kaçtıktan yıllar sonra öğrendim ki, asıl suçlunun yani yazarın ölümünden sonra ünüm onu bile aşmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Öneri, bu anlatı ile beraber hatta öncesinde okumadıysanız Gogol’un Palto hikayesini okumanız tavsiye edilir. Okumazsanız siz bilirsiniz. Lakin bu anlatıdan bir şey anlamama yan etkisi kaçınılmazdır. Anlatıcının da esas amacı Gogol’un Palto’sunu tüm dünyaya duyurmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Seçkin Aydın Kınacı &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6892877510128249931?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6892877510128249931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6892877510128249931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#6892877510128249931' title='HİKAYEDEN KAÇAN KAHRAMAN..// Seçkin Aydın Kınacı'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-s2plFXLbGI0/TvDO2O7TsEI/AAAAAAAAB7g/FYC-6DnND60/s72-c/bd6.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4430217724730640638</id><published>2011-12-18T06:20:00.000-08:00</published><updated>2011-12-18T06:23:51.248-08:00</updated><title type='text'>Niko ile Margarita..// Ahmet Ada</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-lOnpR8_eJWI/Tu33bjgeofI/AAAAAAAAB7Q/ECWtx1oi61A/s1600/Niko%2BPirosmani%2B_%2BMargarita.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 363px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687473957198799346" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-lOnpR8_eJWI/Tu33bjgeofI/AAAAAAAAB7Q/ECWtx1oi61A/s400/Niko%2BPirosmani%2B_%2BMargarita.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;bu sevda bir uçurum otu Niko&lt;br /&gt;gül çalımı, serçe uçuşu, geyik sekişi&lt;br /&gt;ah, ne yaptın bu adama Margarita,&lt;br /&gt;Niko fırça yangını renk cümbüşü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niko bir jest, tepeden tırnağa bir tutku&lt;br /&gt;olacak şey miydi Margarita&lt;br /&gt;saf gülün geyiği terk edişi..&lt;br /&gt;dokundu bana Niko Pirosmani’nin öyküsü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ah, kırmızı güller bir jest miydi&lt;br /&gt;arabalar dolusu mimozalar, leylaklar&lt;br /&gt;böyle hüzünlü mü bitecekti bu aşk&lt;br /&gt;sona erdi sanki hayatın öyküsü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;buzlar çözülünce Tiflis’e gideceğim&lt;br /&gt;ölümsüzleştirmek için bu yalın aşkı&lt;br /&gt;Sololaki sokağına yaz gelmiş olur&lt;br /&gt;kuşlar dalgın uçar, ağaçlar büyür&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Ahmet Ada&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4430217724730640638?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4430217724730640638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4430217724730640638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#4430217724730640638' title='Niko ile Margarita..// Ahmet Ada'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-lOnpR8_eJWI/Tu33bjgeofI/AAAAAAAAB7Q/ECWtx1oi61A/s72-c/Niko%2BPirosmani%2B_%2BMargarita.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-837868171536392441</id><published>2011-12-14T13:40:00.000-08:00</published><updated>2011-12-14T14:19:21.390-08:00</updated><title type='text'>Dostoyevski ve Dekadans Üzerine Monomonlar ..// Hüseyin Avnî Cinozoğlu</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-SVNGiTjHMU8/TukZvsTvLmI/AAAAAAAAB7E/-PIa5m3Z8_w/s1600/dostoyevski.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 288px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686104311670451810" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-SVNGiTjHMU8/TukZvsTvLmI/AAAAAAAAB7E/-PIa5m3Z8_w/s400/dostoyevski.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Dostoyevski ve Dekadans Üzerine Monomonlar Ve Psikopatlar ve İncil&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Suç Ve Ceza” hâlâ en yetkin polisiye roman niteliğine sahip. Zira en başta katilin kim olduğu bilinir. Genel olarak polisiyeler cinayet vakasından sonra faili, suçluyu bulmak üzere bir araştırmayı güzergâh edinir. Dostoyevski ‘Suç ve Ceza’yı başarısız bir yazarlık dönemin sonunda bir Avrupa seyahati esnasında kaleme alır. Eleştirmenlerin belirttiğine göre bu romanı bir delilik halinde, “delirium tremens” halindeyken inşa eder. Dostoyevski'nin delirium tremens halindeki ya da benzer ruhsallıkları içeren gelgitleri, “Sınır” da olan ve vicdani değerlere sahip, ama tereddüt ve çelişkili tutum ve tutarsızlıklarla malûl Raskolnikov, bir ân için Dostoyevski yazar olarak bu şaheseri yazmayı, büyük romancı olmayı başaramasaydı, sınırı, yazarlık, hikâye kurgulamak yerine Raskolnikov’un iki kadını öldürdüğü gibi benzer bir eyleme başvuracağı düşünebilir. Muhtemelen Dostoyevski’nin eylemi adi bir cinayet değil bir politik eylem olacağı kestirilebilir. Zira Dostoyevski ihtilalci gençlerden oluşan bir gurupla yüzeysel de olsa bir bağlantısı vardır. Belki bu ihtilalci gurubun uğradığı kovuşturma ve soruşturmaya dâhil edilmesi, delirium tremens halinde yanılsama ve hezeyan halinde Dostoyevski’nin zihnini, meşgul ettiği, düşünülebilir. Şöylesi bir yorumda olanaklı görünüyor: Dostoyevski, Raskolnikov’un hikâyesiyle bir ân için yazar olamasaydı, kendiyle ilgiyle olası bir suç biyografisi hâyâl etti ve nevrozunu yazarak sağıtmayı başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raskolnikov başta olmak üzere patolojik nitelikleriyle tipler romanda sahne alır. Romandaki “kaybedenler” olarak nitelendirilebilecek, Raskolnikov, Sonya, Marmeladov, Katharina İvanov, arasında bir güçsüzler daha doğrusu sefalete düşenler arasında bir dayanışma fark edilmektedir. Sefalete düşenlerin temel sorunu öncelikle yoksulluk değil, ötekileştirilmeye maruz kalan bu insanların gereksinmeleri, paradan ziyade sosyal kabul, bir özne olarak tanınma arayışıdır. Ama romandaki kahramanlar bu tanınma için doğru iletişim yollarını ve olanaklarını kullanamazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meselâ, sefalete düşen Madam Katharına İvanavno, başkalarına, bir zamanlar valiyle dans etiğini, o gece bir ödül aldığını iddia ederek, kendinin enstitü mezunu olduğunu, babasının soyluluğundan abartılı olarak söz etmesi, gibi saygınlık arayışları da başarısız ve boşunadır. Bu iddialarda bulunduğu anda çevresindeki insanlar acımasızca onun değersizlik ve küçüklüğünü ima ederek alay ettiklerinde, Katharina İvanavno provoke olur ve delilik, ajitasyon halleri sergiler Çılgınca bir kendini üstün gösterme tutkusu, Katherina İvanovna, Marmelodov, Lujin elbette Raskolnikov’un söz ve eylemlerinde görebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raskolnikov sıradan insan olmayı aşabileceği, üstün insanlar seçkinliğine dâhil olmak tutkusuyla saçma bir cinayet işler. Bu olgu başlı başına bir üstünlük arayışı şeklinde değerlendirilebilir. Monomon olarak nitelenen Dostoyevski, tamda delirium tremens halini aşikâre edercesine, kendiyle uzak hatta ilgisiz, dolaylı bir olay sonucu, çağrışımların çözülmesiyle kendini bu olay ve gerçeklikle bağlantılı, yanlış algı ve tasavvurlara meyledebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Monomonlar (Hipondria) üstünlük arayışına tutsak, tutkulu kişiliklerdir. Raskolnikov içine kapanık, asık suratlı, kendini beğenmiş, gurur ve onur gösterileriyle üstünlük arayışında, hatta soruşturma makâmlarına karşı durumunun elverişsizliğine rağmen akıl, zekâ üstünlüğünü sergileyerek, detektifle düşünsel bağlamda yarıştığını ve üstünlük kurma arzusunu görmekteyiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raskolnikov’da, Dostoyevski'nin kişiliğindeki bazı özellikleri bulgulamak olası. Dostoyevski’nin mutlu, coşkun, neşeli bir ruh halinden, önemsiz bir etkiyle hemen mutsuz, kötümser ve çöküntü hallerine geçişler olduğu bilinmektedir. Raskolnikov’un annesi “Hayalci, kaprisli, on beş yaşındayken bile güven vermez, tutarsız kararlar aldığı” betimlemesiyle, oğlunun kişiliğini çözümler. Romanda iki aile kümesi vardır. İlk kümede Raskolnikov, annesi ve kız kardeşi, ikinci kümede Sonya, Katerina İvanovna, Marmeladov... Raskolnikov’un ailesi yoksul olmalarına karşın sefalete düşmezler. Zira yoksul olsalar da, sefalete düşmedikleri için ayakta kalmayı başarırlar. Zira diğer kümedeki ailenin büyük kızı Sonya, fahişelik yaparak geçimini sağlar. Fahişelik bir sefalet nedeni ve saygınlık kaybıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raskolnikov’un meyhanede eski bir memur olan ayyaş Marmeladovla karşılaştığı sahne de Marmeladov’un aşağıdaki cümleleri zaten eserin sefaletle ilgili ana fikrini desteklemektedir. Marmeledov: “Yoksulluk ayıp değildir bayım. İnsan yoksulken insanlara özgü erdem ve hasletlerini koruyabilir. Ama sefalete düşmek ayıptır. Zira sefalete düşen kişi, herkesten önce kendisi kendini aşağılar, Toplum ona karşı bir karşılıkta bulunması gerekmez sanki bir süpürgeyle toplumun dışına süpürür”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raskolnikov, Dunya ( kız kardeş) Anna ( anne ) den oluşan bu kümedeki kriz, olağan ve doğru iletişimi bozan Raskolnikov’un eylem ve ruhsallığından kaynaklanır... Nitekim ailenin diğer iki üyesi, anne ve kız kardeşi doğru iletişim yollarını kurabildikleri görülecektir. Üstelik Raskolnikov’un arkadaşı Hukuk Talebesi, akıllı ve sevecen Razumuhin önce bir dost olarak sonra da Dunya’nın nişanlısı olarak koruma ve destek görevini başarıyla üstlenir. Oysa Sonya ( Fahişe ) Katerina İvanovnana, akli muvazenesi bozuk ayyaş Marmelodov ( baba ), bu kümedekilerin tümü doğru iletişim olanağına zaten sahip değillerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta belirttiğim sefalete düşenler ya da güçsüzler arasındaki dayanışma romanda öncelikle bu iki aile arasında bir dayanışma olarak da gözlemlenir. Birinci ailedeki katil ile ikinci ailedeki fahişenin aşkıyla bir dayanışma bağlantısı saptamak mümkün. Belki de ötekiler ve dışlananlar arasında sadece kendileri arasında, askıya alınan gerçek iletişimin yerini, özel bir iletişim olanağından söz etmek olası. Bu olanak olumsuzluğa göre ehveni şer kabul edilebilir. Nitekim romandaki katil ve fahişe evlenir, Sonya sekiz yıla mahkûm kocası Raskolnikovla takip ederek Sibirya’ya doğru yola çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soruşturmayı yürüten Dedektif, Raskolnikov’un suçlu olduğuna baştan beri kanaat getirir. Ama ondaki vicdani değerleri de, sezdiği için, toplumsal açıdan tehlikeli bir kişilik olup olmadığını öğrenme isteği ağır basar. Zira Raskolnikov, kendini suçlu gösteren, kanıtlayan tek delilin de ortadan kalkmasına karşın, İncil’e bağlı bir Hıristiyan olarak sucunu itiraf ederek arınır. Zaten birini tasarlayarak, diğerini kasten, iki kadını baltayla öldürmesine karşın, ömür boyu ya da uzun bir mahkûmiyete değil, çeşitli hafifletici unsurlar, vicdani değerleri, geçmişte bir çocuğu hayatını tehlikeye atarak yangından kurtarması, benzer durum nedeniyle sekiz yıla mahkûm edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostoyevski’yi İsa Ve İncil’e imanı, Gregoryen itikada uygun bir “çilecilik” anlayışıyla tanımlamak doğru olur. Ölü Bir Evden Hatıralar Dostoyevski’nin Sibirya’daki kürek mahkûmu olduğu dört yılı anlatmaktadır. Dostoyevski bu sürgünde okuduğu tek kitap İncil’di ve bu çile sayesinde manevi bakımdan olgunlaşır, tekâmül eder. Raskolnikov’un Sibirya’daki sekiz yıllık mahkûmiyetine benzer bir durum. Gregoryen anlayış, Hıristiyanlığın ya da İsa’ya imanın, inancın saf niteliğinden farklı, sanatsal, entelektüel tüm inşaları, açılımları red ve mahkûm eder. Esas olan dindarlığın imanın yalın, gösterişsiz ama fedakârca içselleştirilmesi, hayata zıt bir çileciliği güzergâh edinmeyi mecbur kılar. Sanatsal ve entelektüel açılımlar, benzeri biçimsel yetkinlikler asla meşru görülmez. Sadece kendini İsa’ya adayarak, sofuca çile çekmeyi yücelten bir anlayış Gregoryen İsevilik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XI. yüzyılın ikinci yarısında Papa VII. Gregoire’nin adından dolayı Gregoryen reformum olarak adlandırılan ve kitlesel etkiye sahip bir “aydınlanma – uyanış” olarak mütalaa olunmuştur. Adı “uyanış - aydınlanma” olmasına rağmen Latin Katolikliğinin bu en sert nihai biçimini savunan reformcular elbette entelektüel ve sanatsal yaşamın dostları değillerdi. Tıpkı Sünni İslam hakkında, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaptığı tespitte olduğu gibi: Tanpınar bir makalesinde “Osmanlı’da Sünni akide kendini sanata ve edebiyata muhtaç hissetmemiştir” şeklinde betimlediği durum, benzer bir softalığın kudretini de aşikâre etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek Gregoryen Hıristiyanlık gerekse Osmanlı İslam Sünni akide zamanla belki de insanların, din adamlarının hatta laik zihinlerin öğrenme ve donanımları zenginleştikçe, cehaletin alan ve bölgeleri bilgiyle fethedildikçe, dinsel imanda entelektüel ve sanatsal başarıları tasvip ve icazet verme durumunda kaldı. Bilginin ve tahsilin imkânlarıyla güçlenen ve yükselen ve çoğalan hayatın manzaralarının gerektirdiği yeni açılımlar ve biçimlerde değiştikçe, ilişkileri yönlendirmek yani hem nazariyat, hem de eylem ve olgular dünyasında “iktidar” enstrümanlarının muhafazası, imanın çok dar ve skolâstik bünyesini esnekleşmesini zaruri kıldığı içün, daha önce kabul edilmeyen sanat ve entelektüel manzaralar da meşru kılındı. Gregoryen anlayışın değiştirdiği hususlardan biri de din adamlarının sıradan imanlı insana üstünlüğü ve ruhaniyetini öngörmesidir ki, bu husus “Teni cinsel ilişkiyle kirlenmiş bir rahibin, ilahi gizlere ilişkin kilise ayinlerini yönetme yeteneğini kaybettiği düşüncesi, en ateşli taraftarlarını çileci keşiler kadar ve din bilginlerinden çok daha fazla laik halk kalabalıkları arasında buluyordu”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sünni İslam görülen katılık ve sertlik, Hıristiyan Gregoryen anlayıştaki sertlik ve katılıkla bu bakımdan benzerliğe de işaret etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gregoryen iman, inanç ve ahlak entelektüel ve sanatsal dünyaya karşı oldukları gibi, felsefeye de şüpheyle yaklaşıyorlardı. Belagat ( retorik) sanatını küçümsemekle beraber itibarı nedeniyle öğrenmekten geri kalmıyorlardı. Din adamlarının tahsil, eğitimden ziyade çile çekmekle iyi imanı temsil ettikleri düşünülüyordu. Tabi ki Gregoryen mânâda saf ve katışıksız çile çeken dindarların yanı sıra, Aziz Jerome’den beri antik düşünce ya da sanata hayranlıkla, çileciliğin zorunluluk, adanmışlık, gereklilik ve teamüller arasında bölünen bir çok Hıristiyan entelektüel, bu bilinç dramında Abeleard gibi paganizmin filozoflarını “ Tanrıdan esinlenen insanlar diye nitelendirip saygı görmek yerine “ İsa Düşmanları” olarak adlandırılmaktaydılar. Bu anlayış ve zıtlığı günümüze uygularsak Ortodoks anlamda Hıristiyanlıkla bir bağı bulunmayan ünlü film Yönetmeni Tarkosvky’ gibi Tanrısal esini farklı biçimde yorumlanması İsa düşmanlığı olarak nitelendirilebileceği akla gelebilir. Aynı şekilde İslam’ın müsamahasına mazhar olan, teşvik ve tasvibini alan Mevlana Celalettin Rumi, Gregoryen bir iklimde asla meşru addedilemezdi. Ya da bugün İslam’a duyarlı ve imanlı bir entelektüel, aydın, Tarkovsky’i evrensel inanç ve imanın kutup yıldızlarından biri olarak nitelendirerek, metheder.&lt;br /&gt;Hıristiyan Gregoryen softalığın red edeceği Tarkovsky ve benzeri manzaraları materyalist pozitivist Marksist Stalin’in de reddetmesi, çok farklı iki cenahın, ilkinin din ve iman, diğerinin bilim ve pozitivizm adına reddetmesi manidardır. Tarkovsky’nin AYNA filminde kadın kahraman matbaada çalışır ve bir harfin yanlışlıkla Stalin’in adının menfi çağrışımı telaşıyla matbaaya koşarak gider ve metni inceler. Korktuğu harf metinde olmayınca derin bir ferahlamaya kavuşur. Zaten Stalin döneminde Ayna filmi dolaylı bir sansüre uğramıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinin Ortodoks yorumlamaları dışında, saf iman ile imanın entelektüel sanatsal ve felsefi icrasındaki bölünme ve meseleyi fark eden Soren Abey Kiergegaard, zihinsel olarak çok tutarlı bir anlayışı ikame etmiştir. Soren Abey Kierkegard üstün bir var oluşun, bu azaplı bilgiyle mükemmelleşen “imanlı hayat” ı seçmekle mümkün olacağını beyan etmektedir. “Estetik olan ile dini olan arasında sıkı bir bağ vardır, onları zorunluluk ipleriyle birbirine bağlayan bir bağ: Dini olan ikincil, ironik ve gerçeği gizleyen biçimlerde orta çıkan öncelikli, daha önemli bir hakikattir. Estetik eserler ifadelerindeki özgürlük çok çarpıcı olduğundan öyle bir izlenim verseler de bir boşlukta doğmazlar. Dolayısıyla ‘boş bir kâğıda yazmakla bir başka metnin altında saklı olan bir metni yakıcı bir sıvı uygulayarak gün ışığına çıkarmak arasında bir fark’ olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl ki Sokrates’in komik kişiliği derin ciddiyetini gizlerse, estetik olan da dini olanı öyle gizler ya da ona işaret eder. Hakikati daha sonra daha eksiksiz bir şekilde çıkmasını sağlamak için hükümsüz kılan dolaylı tarzı kabul ederiz” Edvard Said, Kierkegaard’ı yorumlamaya müellifin tanıklığıyla devam eder: “Dolayısıyla Kierkegaard estetik eserlerinde, dini yazarın açığa çıkarmak için ecel terleri döktüğü Tanrı karşısında zayıftır; ilahi olan, onun eserinin ayrı durmasına ve burada ve şimdi fazlalık olarak görünmesine yol açar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkınsal tüm değerleri dışlayan Fransız bakışı Nietzscheci bağlamda homo naturayı ( hayvan insan) hedefleyen, evrimde çoktan geride kalmış bir aşılmış zamanı, tekdüze olarak yeniden güncelleyen çözülme dekadansı, insan için geriye yönelik bir mutasyondur. Fransız yazar ve aydınların methedip önceledikleri, yıkıcılık, sapkınlık, Bodlaryen, Paganlığı yüceltme ( ensest savunusu” gibi açılımların merkezindeki, bütün zamanların Paris’i, Dostoyevski büyük bir öngörü ve doğrulukla yorumlayarak Paris’i modernliğin başkenti olarak değil, bir Babil fahişesi ve Batı dekadansının sembolü olarak tanımlar: “Âdeta Kutsal Kitap’tan bir sahne gözlerimiz önünde gerçekleşir. Mahşer Günün’den bir kehanet gibi. Bu gördüklerinize kapılmamak teslim olmamak, gerçekliğin önünde eğilmemek Babil’i idealleştirmemek için manevi yönden epey bir direnç gerekeceğini hissediyorsunuz”&lt;br /&gt;Dostoyevski’nin bu cümlesi Gregoryen Hıristiyanlığa uygun düşen doğru bir cümledir. Sapkınlığın ve Sodome Gomore manzaralarının bir yenilik gibi, gittikçe alkışlanıp desteklendiği Asri zamanlarda bir rahibin, dindarın hatta bir Müslüman’ın manevi direncinden söz etmek gerekli belki de. Kuran- ı Kerim’deki Sure-i Asr Asri zamanlardaki çöküş ve yozlaşmaya işaret ederek, dirençli olmayı öngörmektedir.&lt;br /&gt;Raskolnikov Napolyon benzeri komutan ve devlet başkanlarının yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldukları halde, neden katil olarak değil de bir saygınlık abidesi ve kahraman olarak yorumlandıkları hususunda değerlendirmelerde bulunduktan sonra, iyi bir toplumsal amaç için bazı insanların katli gerekir düşüncesinden yola çıkarak, bu sakat görüyle, iki kadını öldürür.&lt;br /&gt;Üstün insana ulaşmak için bu eylemle, sınırı aşmayı hedefler. Ama sonuçta başarısızlığa uğrar. Zira Napolyon ve benzeri lider ve komutanların monomon değil psikopat olmalarıdır. Ayrıca ceza hukukunun adi psikopat kişililikler için vaaz olunduğunu söylemek mümkün. Ünlü Psikiyatri Profesörü rahmetli Ayhan Songar, büyük devlet adamlığını da adi psikopatlık dışında farklı türde bir psikopatlığı zorunlu kıldığını belirtmektedir. Yani Napolyon, Hitler, Stalin psikiyatrik açıdan psikopatlıkla malûldürler. Bu konuda Dostoyevski değil ama Tolstoy’un bir saptaması vardır: “Generaller yalnızca şatafat ve iktidara bürünmüş olduklarından ve bir alçaklar güruhu onlara olmayan sıfatlar vererek iktidara dalkavukluk ettiği için kendilerine dâhi diyorlar. İyi bir kumandan sadece dehâ değil herhangi bir farklı vasıf gerekmez. Tersine onda en yüksek en iyi insani vasıfların; sevginin, şiir duygusunun, şefkatin, felsefi araştırmaya yönelik kuşkunun bulunmaması gerek. O dar görüşlü ve yaptığı işin önemli bir iş olduğundan çok emin olmalıdır. yoksa sabrı yetmez ) ancak o zaman cesur bir kumandan olur. Eğer birini seven, acıyan, doğruyu eğriyi düşünen bir adamsa Tanrı korusun. Onlar için ta eskiden beri dehâ maskesi uydurulmuş olması anlaşılır bir şeydir, çünkü onlarda güç vardır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VE KARAMAZOV KARDEŞLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz Batı toplumunda bireyi ve toplumu en doğru ve yetkin yorumlayan yazar hiç kuşku yok ki Kafka. Ama benim meramım Dostoyevski’ye dönmek. Gözlerimin önünde yeni bir ufuk açıldı Karamazov hakkında! Dostoyevski konusunda bir eleştiri okumuştum: “Konularını ağır ceza mahkemelerindeki davalardan seçer”, cümlesiyle vurgulanan bir eleştiri, üstü örtülü bir küçümseme. Dostoyevski Sibirya'daki sürgünlük yıllarında "İncil" okur. Kimi zaman hayata direnmenin gücünü Dostoyevski’nin eserleri sayesinde buldum. Dostoyevski’de inanç, inançsızlık şeklinde kendini gösteren düşünce yarılmasını, rahip adayı Alyoşa ile inançsız İvan’ın temsil ettiğini düşünüyorum. Yani ikiz bir kişilik söz konusu.&lt;br /&gt;Dostoyevski’nin en iyi romanı değil, ama en sevdiğim romanı küçük oylumlu, seksen sayfalık “Beyaz Geceler” adlı romanıdır. Bir genç kız iki erkeğe aynı şiddette âşıktır. Gerçi ikinci erkek birinci erkek lehine feragatte de bulunur. Dostoyevski’nin özel hayatında da benzer bir durum olduğunu söyler Selim İleri, bir anlatısında. Dostoyevski’de, Rus halkında, mujiklerde olduğu gibi kiliseyi değil, saf ve yalın bir İsa sevgisini önceleyen bir inanç ve bağlanma söz konusu. Dinin sistematik yapısı ve ayrıntılarını içeren bir teoloji bilgisine sahip değildir halk. Halkta diğer semavî dinlerde olduğu gibi, bir tür menkîbe; İsa menkîbesi etkilidir. İncil’deki dilsel retorik halktan kişilerin İncil’i kavramasını olanaksız kılar. İslam içinde benzer bir dinsel popüler kültürden söz edilebilir. Din önderine ve keramet sahibi velilere duyulan sevgi.&lt;br /&gt;Freud'dan önce Oedipus karmaşasını da Dostoyevski’nin Karamazov’da bulguladığı iddia edilir. Oedipus karmaşası bağlamında anne figürünün yerini Gruşenka alır. Dimitri Guruşenka’ya sahip olabilmek için babayı öldürmek zorundadır. Zaten aşk için girilen rekabette Dimitri babasına ölçüsüz kin duymaktadır.&lt;br /&gt;Devlet, aile, kilise, kurumlar çözülüp kokuşmakta. Başrahip Stareç Zosima'nın cesedinin kokması kilise’nin çürümesine işaret eden bir sembol olgu diyebilir miyiz? Alyoşa için cesedin kokması yaşayabileceği en büyük hayal kırıklığıdır. Zira Stareç Zosima; şöhretinin oluşmasında etkili olan, bir tür “keramet” sahibi bir din büyüğüdür. Tesir edici bir telkin gücüne sahiptir ve bazı hastalara şifa verir. Bu husus onu bir din otoritesi haline getirir. Bu büyük din adamı “velinin” cesedinin kokması inanılmaz bir olumsuzluktur; Alyoşa bunu kabullenemez. Çünkü inanışta “mucize” unsurunu geçersiz kılan bir olgudur cesedin kısa sürede kokması. Dinsel inancın mucizeye bağlantısı önemlidir. Mucize gerçekleşmezse inanç varlığını devam ettiremez bir bakıma. Romanın. daha önceki bölümlerden birinde Baba Karamazov, Stareç Zosima'yla küstahça alay ederken: “cehennemdeki insanların asıldığı kasap çengellerine benzeyen çengellerden" söz eder. Galiba İncil’de cehennemin tanımlayan böyle bir fragman var.&lt;br /&gt;Fakat beni hala Stareç Zosima'nın Alyoşa'ya söylediği sözler, kutsal kitaplardakinden farklı cehennem tanımı düşündürmekte: "Bak Alyoşa, cehennem ateşten ibaret değildir, cehennemde öylesine ruhsal azaplar vardır ki ateş onların yanında hiç kalır."&lt;br /&gt;Stareç Zosima’nın bu cehennem tanımı, ondaki bir tinselliğin, vicdan azabının, günahlarının dışa yansıması mı? Zosima kendi kişisel deneyimi ile mi bu sonuca ulaştı? Zira Stareç Zosima karanlık bir geçmişer sahiptir kendini dine adamadan önce. Bu saptama aynı zamanda bir itiraf mı? Büyük bir olasılıkla, kişisel bir deneyim sonucu varmış olabilir bu yargıya.&lt;br /&gt;Şöyle bir soru da yöneltmek olası: Dostoyevski Sibirya’daki mahkûmluk yıllarında, ipten kazıktan kurtulmuş suçlular arasında bir Araf’ta idi. “Beyaz Geceler” insanlara cennetin yolunu gösteren bir harita. Cennet belki de sevgi ve aşk üzerine kurulu. Cenneti bu dünyada var etmek iddiasındaki pozitivist, rasyonalist modernite, (Marksist modernite dâhil) aslında bu dünyada cennetin var olmasına olanak tanımıyor. İki dünya savaşı, toplama kampları, soykırımlar, cenneti cehenneme çeviren modernitenin sonucu. Genelleme yaptığımın farkındayım. Modernite’nin hiç mi iyi, olumlu yanı yok, sorusu gelebilir akla. Fransız şairi ve roman yazarı Blaise Cendrars gibi ben de özellikle teknolojik ilerlemenin insanın ve dünyanın zararına olduğunu düşünüyorum. Modernite, insanın yüceliği ve onuru pahasına, insanı yitik ve anlamsız bir boyutta, bir makine olarak, makinelerin tutsağı olarak yaşamaya zorlayan, akıl iddiasına rağmen sonuçta irrasyonel bir aşama.&lt;br /&gt;Belki de ilk günahın kefaretiyle yüklü Dostoyevski kahramanları, günahlarından arınmayı sağlayacak iletişim yollarını bulmakta zorlanırlar. Bu iletişim zorluğu çekmeleri yüzünden, kahramanları birer “tutunamayanlar” olarak nitelendirmek mümkün. Yukarda da vurguladığım gibi; saygın bir din adamı olan başrahip Stareç Zosima, din adamı olmadan önce, gençliğinde criminal olarak nitelendirebileceğimiz bir sergüzeşt yaşamıştır Belki geçmişteki bu ağır günahtan arınmak için, dinsel özgeciliği amaçlayan bir seçimde bulunarak kendini Hıristiyanlığa adar. Burada konuyla ilgisi olmamakla beraber, çok uzak bir çağrışıma dayalı olarak, kısası enbiyadan bir örnekte vermek mümkün: Hazreti Musa da bir Mısırlıyı öldürmüştür peygamber olmadan önce.&lt;br /&gt;Beyaz Geceler, kadar, aşkın, bu denli güzel yorumlandığı başka bir eser hatırlamıyorum. Dostoyevski’nin romanları içinde patolojik öğe içermeyen tek eseri.&lt;br /&gt;Karamazov’da üstün bir zekâ olan İvan delirerek azap verici zihinsel cehenneminden, belki de Araf’tan kurtulur. Çünkü delilik; dünyayı bütünsel olarak reddetmeye yönelik gerçek bir özgürlüktür. Bunun yanında üç özgürlük hali daha vardır: İntihar, sanat (şiir) ve felsefe. Belki bu dört özgürlük alanı yanında dünyayı çileci (ascete) olarak da reddetmek mümkün. Rahip adayı ve çok güzel, tertemiz, kirlenmemiş bir gönüle sahip en küçük kardeş Alyoşa’nın çileciliği amaçlamasına rağmen, başrahip Stareç Zosima, Alyoşa’nın bir din adamı olarak manastıra kapanmasına garip bir şekilde engel olmak ister; Alyoşa’nın kiliseyi ve din adamlığını bırakarak hayata karışmasını emreder. Burada açık uçlu bir yoruma gitmek olası: Belki de başrahip, Alyoşa’nın kilise ve manastıra kapanmaksızın da, insanlar arasında bir iyilik güneşi olarak çevresini ışıtacağını düşündü. Daha doğrusu Alyoşa’nın din adamı olması bir haksızlıktı. Olağanüstü bir haleye sahiptir Alyoşa; hatta Stareç Zosima, Alyoşa’ya evlenmesini de salık verir.&lt;br /&gt;Karamazov Kardeşler’in önemli bir temel izleği ise cinsel içgüdü yani şehvettir. Bunu göz ardı etmemek lazım. Zira “Kadın Arzın Kraliçesidir”… Baba Karamazov açısından çirkin kadın yoktur. Nitekim arkadaşlarıyla sarhoş döndüğü bir gecede rastladığı, yarı deli, zavallı bir kadına tecavüz etmekten çekinmez. Pis Kokulu Lizavetta diye çağrılan bu kadından doğan Smeryedkov, yani “yasal olmayan evlat” Baba Karamazov’u öldürecektir.&lt;br /&gt;Burada romanı temellendiren ana izlek şudur: Dostoyevski, Baba’ya (Devlete) karşı cinayeti, ondan (Baba/DEVLET) en çok nefret eden, kin duyana (Dimitri’ye / HALKA) yani meşru evlada işletmez. Belki Çar’a karşı şu ya da bu şekilde bağlılığından, düşüncelerine kısa devre yaptırarak çözüme ulaşmayı yeğler.&lt;br /&gt;Şehvet, eserin öylesine belirleyici bir izleğidir ki, nerdeyse Alyoşa bile bir kararsızlık yaşar. İvan ise, Baba Karamazov’un öldürülmesi için gidilecek yolu, edilgen psikopat (aslında İdiyot) üvey kardeş Smeryedkov’a gösterir; Smeryedkov’da babayı öldürür. Ama suç Dimitri’nin üstüne kalır.&lt;br /&gt;İvan, Smeryedkov’un baba Karamazov’u öldürmesinin yol göstericisidir ve İvan’ın gerçek katil kimliğinden delirerek kurtulduğu iddia edilebilir. Eylemi gerçekleştiren değil ama eylemi zihinsel olarak hazırlayan gerçek fail olduğu için, bir yerde zihinsel bir cezaya çarptırıldığı da düşünülebilir. Belki de Dostoyevski, İvan’ın tanrısal bir yargıya muhatap olduğunu göstermek istedi. Zihinsel cürüme zihinsel bir cezayı yükleyen ilahi yargı. Öteki yandan delilik, özgün bir felsefedir. Burada çelişkiye düştüğümün farkındayım; İvan Karamazov’un delirmesini özgürlük ve ceza zıtlığıyla yorumladığım için.&lt;br /&gt;İvan’ı, başta belirttiğim gibi inançsızlığa, tanrı tanımazlığa yönelten ana neden, bir şekilde Tanrı’nın küçük bir çocuğun öldürülmesine engel olmaması. Günümüz post liberal toplumu içinde “vicdan” dediğimiz yüce bir değere yer yok. Bu mutasyonu onayladığımı söyleyemem. Günümüzde "psikolojiden arındırılmış bir insan ve toplum" inşasına yönelik küresel bir toplum mühendisliği söz konusu: “Tanrı olmadığı için her şey mubah.”&lt;br /&gt;Lenin, Çar ve ailesini öldürtür. Lenin Dostoyevski'yi de eleştirir; roman kahramanlarını ruh hastası, meczup, sabıkalı, criminal kişilerden seçmiştir. Lenin, Rus halkını bu hasta kişilerin temsil etmediğini ya da temsil etmemesi gerektiğini, yeni Sovyet insanı çalışkan ve sağlıklı bireylerden oluşmalıdır düşüncesindedir. Bu nedenle Dostoyevski’nin eserlerinin yasaklanmasını savunur. Bir başka bağlamda biliyoruz ki; Oblomovluğu reddeden Lenin'i anlamak mümkün.&lt;br /&gt;Dostoyevski; Turgenyev gibi Batılı olamaz. Bazarof ‘a değil Alyoşa ve elbet İvan'a sevgi duymam bundan.&lt;br /&gt;Bir çocuğun, soylu taylarından birine taş attı diye, serfin çocuğunu kışın çırılçıplak soydurup, köpeklerine parçalatan beyin, bu vahşi eylemini Tanrı'nın engel olması lazımdı. Aynı şekilde Auschwitz, Srebrenica'ya engel olması!&lt;br /&gt;Romanda bir de "Tutunamayanlar”ın trajik öyküsü saklıdır. Açıkçası günümüz post liberal toplumunda tutunmak bir, statü ve iktidar sahibi olmak yerine bir "Tutunamayan" olmayı tercih etmek daha doğru. Orhan Pamuk’un belirttiği gibi yüzyılın en büyük romanı Karamazov Kardeşler. Bir soru daha akla gelebilir: Karamazov’daki baba devlet ise Kafka’nın babası da devlet, yorumu da olası.&lt;br /&gt;Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz adlı romanıyla ilgili yazdığım Cumhuriyet Kitap’ta yayınlanan tanıtma yazısında Dostoyevski hakkında aşağıdaki düşüncelere yer vermiştim: “Suçluyu kutsar Dostoyevski. Suçlu, bizim tasarladığımız suçun failidir. Dolayısıyla, bizim amacımıza uygun hareket etmiştir. Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’ adlı romanında, oğul Dimitri Baba Karamazov’u öldürmeyi ister, ama eylemi uygulayamaz. Cinayeti, ‘Pis Kokulu Lizavetta’ diye çağrılan yarı deli, zavallı ve Baba Karamazov’un sarhoşken tecavüz ettiği kadından olma, gayrimeşru üvey kardeş gerçekleştirir. Ama Dimitri babasını öldürmek istediği için, bir vicdan hesaplaşması sonucu kendini yargılayacaktır: ‘Öldürmedim, ama öldürmek istedim’&lt;br /&gt;Freud, Dostoyevski üzerine yazdığı bir denemede, Dostoyevski’nin babasının da tıpkı baba Karamazov gibi korkunç bir cinayete kurban gittiğini ve Dostoyevski’nin bilinçaltında baba katli duygusu yaşadığı için yıllar sonra siyasal nedenler öne sürülerek, suçlu olmadığı hâlde Çar tarafından Sibirya’da çarptırıldığı sürgün (hapis) cezasına itiraz etmeyip, bu ikame cezayı kabullendiğini belirtir.”&lt;br /&gt;Freud’un bu yargısının en azından Dostoyevski için geçerliliği tartışılabilir, düşüncesindeyim şimdi. Bir roman yazarının yaşam öyküsüne ve tinselliğine bağlı kalınarak böyle bir yargıya varmak ne kadar doğru? Dostoyevski yüzyılın bu en büyük romanında, yapıtının sosyoloji diline çevrileceğini uman ve dar bir psikolojizmden uzak bir bakış açısına sahipti. Çarlık (Devlet) üç kesim tarafından kuşatılmış can çekişiyordu: Din, Halk ve Aydınlar… Yukarıda vurguladığım gibi Baba’nın çevresindeki üç kardeşten Alyoşa Din kurumunu, Dimitri Halk’ı, İvan Aydın’ları simgeliyordu. Dolayısıyla üç kesim tarafından kuşatılan Çarlık yıkılacak, yani!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;strong&gt;Hüseyin Avnî Cinozoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;i-March Bloch. Feodal Toplum Kırmızı Y. Eylül 2007. 1.Basım İst.&lt;br /&gt;ii-Edward W. Said. Başlangıçlar Niyet Ve Yöntem. Metis Y. İlk Basım Aralık 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iii-Edward W. Said. Başlangıçlar Niyet Ve Yöntem. Metis Y. İlk Basım Aralık 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iv-Tolstoy. Harp Ve Sulh. S. 64 Can Y. )&lt;br /&gt;v-Hüseyin Avni Cinozoğlu 30 Ağustos 2001 de Cumhuriyet Kitap&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-837868171536392441?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/837868171536392441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/837868171536392441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#837868171536392441' title='Dostoyevski ve Dekadans Üzerine Monomonlar ..// Hüseyin Avnî Cinozoğlu'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-SVNGiTjHMU8/TukZvsTvLmI/AAAAAAAAB7E/-PIa5m3Z8_w/s72-c/dostoyevski.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6297604457637240709</id><published>2011-12-09T08:33:00.000-08:00</published><updated>2011-12-09T08:35:25.528-08:00</updated><title type='text'>DUYUMSAYAN BEN’İN KISA SÜREN HAZZI..// Melek Ekim Yıldız</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-oH7dUh7LojE/TuI4x5B9WVI/AAAAAAAAB64/-gmUVTWPWK8/s1600/borges%2Bdefteri%2BMEY.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5684168109468768594" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-oH7dUh7LojE/TuI4x5B9WVI/AAAAAAAAB64/-gmUVTWPWK8/s400/borges%2Bdefteri%2BMEY.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Beklenmedik kış güneşi yüzünü ısıtmaya başladığında duyduğu şaşkınlıktan değildi gözlerini yummuş olması. İlk notaları duyduğunda şarkının tanıdık olduğundan emindi ama sözlerini anımsayamayacağı aklına gelmemişti. Güneşin etkisinden miydi, kapalı gözlerinin arkasında karanlık yerine; tuhaf, sarı bir boşluğun benliğini kaplamış olması. Şarkı yükseldi, güneş yüzünü yaladıkça sevinç duydu. Asıl beklenmedik olan bu neşe olabilirdi. Melodiyi tanıyor fakat şarkının sözlerini hatırlamıyor, bu unutkanlık müziğin umurunda değil; yükseldikçe yükseliyor. Şarkı zihninin kıvrımları arasında ağır ağır dolanırken dış dünyanın gürültüsü, görüntüsü bulanıklaşarak siliniyor. Şimdi yalnızlar. Şarkı, güneş ve o. Ya da o’nun bir kısmı… Çünkü ‘düşünen ben’i, güneş ve şarkıyla kucaklaşanı yani, ‘ duyumsayan ben’ini alaycı bir dudak büküşle izlerken, sıranın kendisine nasılsa geleceğini bilir gibi bakıyor. Sorulması gereken soruları hazır, cebinde. Sakin. ‘ Duyumsayan ben’ onu ya da aralarındaki bu ayrılığı fark etmiyor gibi. O alaylı gülümseyişi görebilecek durumda değil belki de. Hissetmenin güzelliğine bırakmış kendini, belli belirsiz tebessüm ediyor. Varsın gülümsesin, diye mırıldanıyor ‘düşünen ben’. Diğerini kaplayan iyimserliği küçümsediğini gizleme gereği duymuyor. İyimserlerin, dünyanın ilk ve en naif yalancıları olduğuna inandı hep çünkü. Ne var ki, insanın kimi zaman yalana ihtiyacı olduğu gerçeğini reddedebilecek durumda değil. Bırak iyi hissetsin, diye ikna ediyor kendini. Geçicilikten emin, ben beklerim, diyor.&lt;br /&gt;Şarkının bitebileceği korkusu sarmadı henüz, korkmanın olacakları engelleyemeyeceğinin bilgisinin hiçbir rolü yok bu gecikmede. Nicedir korkmaktan korkmamayı öğrenmişti, daha kolaydı artık kendini olana bırakmak. Ötekinin tüm itirazlarına karşın, saat yönünde akmak adını verdiği bu kabullenişle huzurluydu artık. Akış’a direnme demişti ötekine, diyalektiğe güven ve ak akabildiğince. Su gibi. Su, mesela, meyilden meylettiğine akarmış ya işte öyle, demişti. Dudak bükmüştü tabii hemen öteki. O’nu öteki diye düşünmekten haz etmemesine rağmen, içlerinden birinin “ öteki” olduğu gerçeği her geçen gün daha da belirginleşiyordu, ötekinin hangisi olduğu dışında. Bırak bunları, diye mırıldandı, şarkıya bak hiç bitmeyecekmiş gibi. Şarkıya baktı. Baktığı onca şey arasında daha güzel, daha dehşetli başka bir şey yoktu. Şarkıya bakmak, bakışını her biri büyüleyici bir söz’e dönüşmüş notalar üzerinde gezdirmek; bakmanın ne anlama geldiğini fark etmesini sağlıyordu. Şimdiye dek herhangi bir şeye hiç bakmamış olduğunu düşünecek gibi oldu. Durdu. Düşünmek benim işim değil, dedi gözlerini “öteki” ne dikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Düşünen ben’ de şarkıya bakıyordu o esnada. Huzursuzlanmış ve cebindeki soruların cevapları getireceğinden endişe etmeye başlamıştı. Nereden çıktı bu şarkı, diye söylendi. Şarkı mı? Ne şarkısı? Güneşin yüzünde dolandırdığı ısı orada ama şarkı sandığı şarkı değil. Bunu fark etmesini sağlamalı mı, gözünü diktiği üç beş satırdaki sözcüklerin zihnindeki tınısını şarkı sandığını; yüreğinin duyduğunu sandığı senfoniye eşlik ettiğini anlamasını sağlamanın yararı olacak mı? Kocaman iç çekişi tereddüdünü gidermeye yetmiyor. Şefkat yükseliyor içinde ‘duyumsayan ben’ine. Sessiz kalmaya karar veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Düşünen ben’in endişesi gözünden kaçmıyor. Şarkıyı işitmiyor olabileceği aklına gelmiyor. Hazza eşlik etmesini istiyor içten içe. Sen de duyuyorsun değil mi, bak ne diyor diye sormadan edemiyor.&lt;br /&gt;‘ Düşünen ben’in soruya bulanmış ifadesi, güldürüyor onu. Güneşin tepelerin ardına gizlenişinin yüzünde bıraktığı serinliğe aldırmadan mırıldanmaya başlıyor:&lt;br /&gt;“ Ne ben benim, ne sen sensin, ne sen bensin, hem ben benim, hem sen sensin, hem sen bensin.”*&lt;br /&gt;‘ Düşünen ben’ hayretle bakıyor duydukları yüzünden. Susma kararını unutarak itiraz ediyor olanca gücüyle: Hayır, diyor. Hayır, şarkı bu değildi. ‘ Duyumsayan ben’ anlayışla gülümsüyor. Değildi elbette! Demek sen de işittin, sen de duydun diyor hınzırca. ‘Düşünen ben’ gözlerini açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Melek Ekim Yıldız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;*&lt;/strong&gt;Rumî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6297604457637240709?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6297604457637240709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6297604457637240709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#6297604457637240709' title='DUYUMSAYAN BEN’İN KISA SÜREN HAZZI..// Melek Ekim Yıldız'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-oH7dUh7LojE/TuI4x5B9WVI/AAAAAAAAB64/-gmUVTWPWK8/s72-c/borges%2Bdefteri%2BMEY.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5043562030233198985</id><published>2011-11-28T00:44:00.000-08:00</published><updated>2011-11-28T00:54:16.959-08:00</updated><title type='text'>Odaların Şarkısı...// Salih Aydemir</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-VmenxQ1bgpY/TtNLfdr5CBI/AAAAAAAAB6s/43rRV5wwRdA/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 348px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5679966558961076242" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-VmenxQ1bgpY/TtNLfdr5CBI/AAAAAAAAB6s/43rRV5wwRdA/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;Odaların Şarkısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu bekleyiş eksik bir günden başlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ışıkları sönüyor iken oda aydınlandı&lt;br /&gt;bu bekleyiş zaman üstüne zaman kurdu&lt;br /&gt;sesler çağırdı bir yakadan bir yakaya&lt;br /&gt;içiminse soğuk ve ürkek rüzgarları vardı&lt;br /&gt;ses yitip gitmek üzereydi&lt;br /&gt;der iken&lt;br /&gt;dilinden kopmuş yüz açtı tenini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fırladım giriş kapısından&lt;br /&gt;inmek mi çıkmak mı&lt;br /&gt;her nefes zor&lt;br /&gt;insen&lt;br /&gt;toprak olurum&lt;br /&gt;çıksam koşarım&lt;br /&gt;aklıma yedirdiğim sokak düş olacak&lt;br /&gt;hoş&lt;br /&gt;koşsam gökyüzünde oyuncaklar&lt;br /&gt;dert iken&lt;br /&gt;sıcaktır denir&lt;br /&gt;genişleyen bekleyişlere&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;II.&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;yükseklik düşülen yer&lt;br /&gt;kendi gölgesine düşen odaların ışıklarında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;dilin bekleyişinde büyür odalar&lt;br /&gt;kocaman bir yaz bahçesi gibi&lt;br /&gt;içinde büyür büyütür adımlar ve susmalar&lt;br /&gt;soluklarla aynalarla karanlıklarla&lt;br /&gt;kilitleri açılır kapanır kapıların&lt;br /&gt;sessizlik bir ten bir koku&lt;br /&gt;sarılır sırtından usulca&lt;br /&gt;iki tende bir&lt;br /&gt;iki ağızda bir nefes&lt;br /&gt;ağacın yapraklarına bakar&lt;br /&gt;yaprakların gövdesine bakması gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;III. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;gözle görünmez düz yolun çizgileri&lt;br /&gt;sana yokuşlar vaat ediyorum&lt;br /&gt;sonra o terli ateşler&lt;br /&gt;aynı sokağın evleri arasında&lt;br /&gt;gecelerin yolu ile sabahları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sabahların aklını geceler getirir&lt;br /&gt;ürpertilerden&lt;br /&gt;kırık dökük uzaklık&lt;br /&gt;ve yakınlıklardan uykusuzluk&lt;br /&gt;dil külle uçmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geride yalnızca sesli ve sedalı&lt;br /&gt;su götürmez kum tanecikleri&lt;br /&gt;pasın ve tozun koyu ve açık tonlarında&lt;br /&gt;sırtüstü&lt;br /&gt;elleri tutulan&lt;br /&gt;kasıkları durmadan tekmelenen gövde&lt;br /&gt;ile kaçtı sessizlik uykulardan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;boşuna değil iyilik acı kadar&lt;br /&gt;göz tutulması&lt;br /&gt;kim daha yakın evlerin odalarına&lt;br /&gt;geceleri kendine uyanan gözler için&lt;br /&gt;kim uyanır sabaha kim kime&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;IV.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Gecenin damlayan gölgesiydin&lt;br /&gt;Yüzümden düştü ellerin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Salih Aydemir &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5043562030233198985?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5043562030233198985'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5043562030233198985'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_11_01_archive.html#5043562030233198985' title='Odaların Şarkısı...// Salih Aydemir'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-VmenxQ1bgpY/TtNLfdr5CBI/AAAAAAAAB6s/43rRV5wwRdA/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-8273469254113580484</id><published>2011-11-23T13:41:00.000-08:00</published><updated>2011-11-23T13:51:31.074-08:00</updated><title type='text'>1+1 Şiir..</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-TxAUkZZCgrw/Ts1q24rVxNI/AAAAAAAAB6g/x-bwoBoXtEU/s1600/bd5.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 305px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678312196343710930" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-TxAUkZZCgrw/Ts1q24rVxNI/AAAAAAAAB6g/x-bwoBoXtEU/s400/bd5.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Cam Kelepçeye Evet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ilık bir süzülüşle&lt;br /&gt;Geri dön hayat,&lt;br /&gt;Bırakma yeryüzü salına&lt;br /&gt;tünemiş pek kara kuşlar&lt;br /&gt;Örtsün bakışımı,&lt;br /&gt;Görmek acısı sürsün&lt;br /&gt;pencere tutsağının&lt;br /&gt;Düşsün hayatı suya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Nilgün Marmara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;AKI HESABI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Menzil uzar geri sayım başladığında&lt;br /&gt;Girilen her yol atış alanı seraplığında&lt;br /&gt;Ağzını açamadan başlar bombardıman&lt;br /&gt;Elinde patlar en sevdiğin çiçek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünmez olmuştur akıp giden hayat&lt;br /&gt;Sağır ve dilsiz çalar saat&lt;br /&gt;Ne yer ne içer bu özürlü zaman&lt;br /&gt;Dilinde patlar en sevdiğin tat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutmaz ya mayası her seferinde hamurun&lt;br /&gt;Yıllarca çözülemez ya en basit formül&lt;br /&gt;Beklediğin gelmez ya gittiğin yoldan&lt;br /&gt;Hayatın akısı çivi değildir çakılamaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haykırır tarih, beni unutma!&lt;br /&gt;Çağırır coğrafya, unut tarihi!&lt;br /&gt;Bir tenis maçı değil bu, uyan!&lt;br /&gt;Kaybet ve bul her gün güneşi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok oldu buralarda gemiler yanalı&lt;br /&gt;Nehirlere git oralarda gözlerin&lt;br /&gt;Kaz toprağı derinlerdedir sesin&lt;br /&gt;Kapa çeneni hayat! İşim var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen defol git şimdi,&lt;br /&gt;Ben nasıl olsa seni geçerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Aylin Güven&lt;br /&gt;Londra&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-8273469254113580484?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8273469254113580484'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8273469254113580484'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_11_01_archive.html#8273469254113580484' title='1+1 Şiir..'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-TxAUkZZCgrw/Ts1q24rVxNI/AAAAAAAAB6g/x-bwoBoXtEU/s72-c/bd5.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-8184734435451966011</id><published>2011-11-17T13:03:00.000-08:00</published><updated>2012-01-21T07:05:01.021-08:00</updated><title type='text'>BODOS..// Leon Felipe</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-bttT0eaw4iE/TsV3AeMK_KI/AAAAAAAAB6Q/InLNwEPrYpw/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 389px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5676073755358198946" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-bttT0eaw4iE/TsV3AeMK_KI/AAAAAAAAB6Q/InLNwEPrYpw/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;BODOS&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hurufattan çıkmadır kayık. Tek kolunu balık yutmuş bir balıkçının kürek çeken bilgesidir&lt;br /&gt;Karasularda. Eski bir ittihat delikanlısının masalı sanki, AMA kurtarılacak yerde yıkık bir manastırın olduğu hakikattir. Derler ki zaman içinde pişmanlığa yatacak kadar yaşlanmış korsanlar bunca sene yaşayabilmelerinin sebebini tanrıya yormuş, tanrı DA usanmış ve yılmış, yorulmuş ve bıkkın tayfasını solgun gemilerin bu adaya keşiş olmaları için yığmış.&lt;br /&gt;Sakin ve durağan yıldızlar altında küçük bir koyda korsan keşişlerin manastırı dalgın bir zamana dalgalanarak vurmuş unufak olmuş. Zeytin ağaçları, şarap mahzenleri, domates fideleri, tütün yaprakları, parıldayan kuyu suları ve mezarlarının yılgın taşları güvercinlere yuva&lt;br /&gt;olduğunda tarih dedikleri kaba sanrılar bütünü papaz gregorinin izinde bir günü, diyelim 2004 senesini işaret ediyor. Bu hurufattan bozma kayığın sağ küreğininin yırtık denize dalan kırık ucu kıyıdan esen rüzgara münasip hizmette kusursuz iki yolcusunu Ege denizinin açık sularına savuruyor.&lt;br /&gt;" Asıl küreklere Muntazamcım. Güneş yaktı diri ve kel kafamı. Haşlandım balık peşinde.&lt;br /&gt;Aç ve susuk kaldım aslında. Konuşamayan dudaklarım çatladı." İki yolcudan tekinin adı&lt;br /&gt;Muntazam, diğerinin adı Muntazaman'dır. Muntazaman bir kral oğlu, Muntazam bir köle çocuğudur. Köle daha sonra peygamber olmuş ve adını darağaçlarına kazıyan kavmin önderi olarak toprağı bereketlendirmiştir. Bu kölenin oğlu ve ülkesi olmayan kralın oğlu eskimiş tahtalarının arasından su Alan kayıktan uzattıkları ince iplerle kandırmaya çabaladıkları balıkların mı hışmına uğradılar? Belki de AMA şimdi acımasız olmadan söylemeli durumlarını:&lt;br /&gt;Felakete sürükleniyorlar.&lt;br /&gt;Kayığını ödünç vermiş te mbel balıkçı, kıyıda uzo zıkkımlanıyor. Arada bira DA içiyor.&lt;br /&gt;Sıcak havanın hatırlı yüzüne suyuna hürmetine keyif içinde şükrediyor koca yele 1001 rüzgar ülkesindeki ölmüş gemici düğümlü hamağında ve umursamıyor NE kayığını NE de içine uyarmadan attığı iki oğlunu bu tuhaf doğanın.&lt;br /&gt;" ...küreğin ucu kırık. Çok çaba sarfeden kollarım kadar bıkkınım bu deryadan sanma AMA. Memnunum ortasında beni üstünde taşıyanın." diyor Muntazam ona yaktığı sigarayı uzatan Muntazaman'a.&lt;br /&gt;" Bir bakarsın soluğu şu uzaktaki Yunan adasında alırız." kendine de bir sigara yakıyor Muntazaman.&lt;br /&gt;'' Ya DA karaciğerini kartalların yediği bir adamın öyküsünde sayıklarız geçmişten."&lt;br /&gt;'' Şu rüzgarın savurduğu bizi açık deniz kadar yoracak bir adamın öyküsünde NE işimiz olur bizim. Homeros Gılgamış'tan, James Homeros'tan, Melih Cevdet her üçünden nasiplenmiş gerçi ve sen şimdi neşeli bir Homeros bense irlandalı bir kürekçiyim."&lt;br /&gt;" Bizim bu kadar edebi konuşmamız seni yormadı mı dostum? Lacivert denizin sığılacak&lt;br /&gt;Dindar bir koyu yok mudur bu kadar açıkta? Biraz yemek ve su bulabileceğimiz. Bizden korkacak iki kişinin olacağı, küçük bir lokanta arıyor gözlerim."&lt;br /&gt;" Ah dostum. Keşke şimdi kendi gemimizde olsaydık. Seni bulaşık yıkarken görüyorum her daim. Kızarmış ahtapot bacaklarının kokusuna karışan rakının Adonisi kadar yakışı kalır bir yanın vardır bilirim." Muntazam küreğe daha DA asılır, başında bir uzun düşünce ve rüzgarın hoş kıldığı seccadeli balında sereserpe güneş varken uzaktan işittiği pancar motorunun sesine uyar sözleri.&lt;br /&gt;" Bizi kıyıa çekecek kadar düzgün yaklaşıyor. Anladı başımızın güneş ve rüzgarla dertte olduğunu, bizi olduğumuz yere çivileyen bu küreğin uzaktan göründüğü kadar masum olmayacağını biliyor bu teknenin kaptanı. Bak rotasını uskumrular gibi dizdi iskelemize."&lt;br /&gt;" Ey köleoğlu, bu balıkçının yüzü genç ve dili sivridir. Bilmem ki bizi götüreceği kıyı uğurlu olsun."&lt;br /&gt;Genç balıkçının kayığı. Hasanaki'nin oğludur bu kayık ve üstündeki; Hasanaki yüzme bilmez bir çobandır. Rivayete göre denizde uyurken doğurmuştur anası onu ve babası bir ağılda ekmiştir tohumlarını, keçi sesleri arasında, ayışığı manastırının akarsuyunda DA yıkamıştır kamışını ki oğlu olsun bu diyarda ilk. Kamışındaki temiz su dileğini yerine getirmiş bir çoban oğul bahşetmiştir Giritli Musa'ya. Hasanaki Musa'nın oğlu, balıkçı Hasanaki'nin şarabı fazla kaçırdığı bir gece gözlerini sıkı sıkı kapayarak kokladığı karısından doğan ikinci oğludur. Der ki bakışlarıyla ve sonra konuşarak:&lt;br /&gt;"Sizi kıyıya, şu korsan adasının karşısındaki Bıyıklı'nın yerine çekmeli. Dinlenirsiniz orada...Zaten bilirim bu altınızdaki kayık, ölmüş bir İlyada anlatıcısının ve bıyıklının yerinde yaşar gizli sureti, zıkkımlanır değirmeninde genç bir yazarın. Ama benden genç değil.&lt;br /&gt;Siz Symrna'lılar kadar AZ saçlı ve görünüşü dertli, AMA sesi sert değil usul isa kadar tok çıkar konuştuğunda. Rahat edersiziniz orada. Atın ipi şimdi ve gidelim. Güneş batmadan varırız. Rüzgar karadan esiyor. Yoksa çok daha erken orada olurduk.''&lt;br /&gt;Muntazam ve Muntazaman birbirlerine neşeyle baktılar. Son sigarlarını yaktılar ve asıl maceralarının başlayacağı öyküye doğru bir başka teknenin kıçında seyire çıktılar.&lt;br /&gt;Şimdi. Ben öykünün darmadağın anlatıcısı, size bir bilgi vermeliyim. Silgim bu kağıdın üstünde dolaşmadan hemen yazmalıyım anlatacaklarımı ki önemlidir bu ayrıntılar ve bir şeytan gizlidir izbesinde kelimelerimin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Leon Felipe&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="0" type="audio/mpeg mpga mp2 mp3" width="0" src="" bgcolor="#000000" loop="infinite" autostart="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;noembed&gt;&lt;/noembed&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://assets.mixpod.com/swf/mp3/mixpod.swf?myid=87686627&amp;path=2012/01/12" quality="high" wmode="window" bgcolor="222222" flashvars="mycolor=222222&amp;mycolor2=77ADD1&amp;mycolor3=FFFFFF&amp;autoplay=true&amp;rand=1&amp;f=4&amp;vol=100&amp;pat=0&amp;grad=false" width="0" height="0" name="myflashfetish" salign="TL" type="application/x-shockwave-flash" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" border="0" style="visibility:visible;width:0px;height:0px;" /&gt;&lt;br&gt; &lt;a&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-8184734435451966011?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8184734435451966011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8184734435451966011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_11_01_archive.html#8184734435451966011' title='BODOS..// Leon Felipe'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-bttT0eaw4iE/TsV3AeMK_KI/AAAAAAAAB6Q/InLNwEPrYpw/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6289627467252089239</id><published>2011-11-16T07:21:00.000-08:00</published><updated>2011-11-16T07:26:34.049-08:00</updated><title type='text'>NURHAKLI ÇOBAN // Sezai Sarıoğlu</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-doADHa1RVbw/TsPWGExFN0I/AAAAAAAAB6E/J5sp7B9sXPY/s1600/bd1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 322px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5675615355264120642" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-doADHa1RVbw/TsPWGExFN0I/AAAAAAAAB6E/J5sp7B9sXPY/s400/bd1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;NURHAKLI ÇOBAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eski çobanlardan yenik anılar dinledik&lt;br /&gt;bir efsane bulduk kaybettiğimiz&lt;br /&gt;kadınlardan ezberledik acıyı&lt;br /&gt;masal yerine tarih anlatılmış&lt;br /&gt;çocuklarla göz göze geldik&lt;br /&gt;mağara resimlerini okusan da&lt;br /&gt;manalansan diyen köylü,&lt;br /&gt;bizi mektepli ellerimizden tanıdı...&lt;br /&gt;büyük bir yüktü geçmiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onların dillerinde yaşamıştık aylarca&lt;br /&gt;bugün gördük ki, bize benzer&lt;br /&gt;kim varsa el vermişler&lt;br /&gt;devrim misafiri deyip&lt;br /&gt;evlerine almışlar kim darda kalmışsa&lt;br /&gt;nasihat etmişler dillerini karla ovup...&lt;br /&gt;anladık ki ekmeklerini, tuzlarını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;huylarını paylaşmışlar onlarla&lt;br /&gt;bize benzer kim kalmışsa&lt;br /&gt;kimi bulmuşlarsa, yataklarını vermişler&lt;br /&gt;peşlerinden gitmeye heveslenmişler&lt;br /&gt;asi aramışlar saklamak için dağlarda&lt;br /&gt;aynalara onlara benzemek için bakmışlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hakikati başka mecazı başka bir hikayeydi bu&lt;br /&gt;mağarada gizlenmiş bir kitabı seyrederken&lt;br /&gt;iyi huylu anıları katık yaptık&lt;br /&gt;yeni çoban, kavalıyla eşeleyip sesini&lt;br /&gt;huylu huyundan vazgeçmesin&lt;br /&gt;tarih biraz da budur, dedi usulca&lt;br /&gt;uykusuz günleriydi dağların&lt;br /&gt;çocukların gönlünü anılarla aldık&lt;br /&gt;ve dalıp geçmişin sularına&lt;br /&gt;devrimin eski cevaplarına soru kaldık&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Sezai Sarıoğlu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6289627467252089239?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6289627467252089239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6289627467252089239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_11_01_archive.html#6289627467252089239' title='NURHAKLI ÇOBAN // Sezai Sarıoğlu'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-doADHa1RVbw/TsPWGExFN0I/AAAAAAAAB6E/J5sp7B9sXPY/s72-c/bd1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-883845207485268915</id><published>2011-11-13T03:43:00.000-08:00</published><updated>2011-11-13T03:46:01.194-08:00</updated><title type='text'>UBİK Project sergi, lansman, blog, sokak, hayat...</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ykSYVo9c_-M/Tr-t6byXSbI/AAAAAAAAB54/OQ4ngSGXIms/s1600/ubiko.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 244px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5674445274913130930" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-ykSYVo9c_-M/Tr-t6byXSbI/AAAAAAAAB54/OQ4ngSGXIms/s400/ubiko.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Ubik, yazar/düşünür P.K.Dick'in yaşam, ölüm, gerçek, gerçeklik, entropi, varoluş, algı, duyuötesi, metafizik kavramları üzerine yazdığı felsefi bir Bilimkurgu başyapıtıdır. Ubik projesi; Ubik'in dünyası, kavramları, tartışmalarını derinlemesine ele alan ve onu imge formlarına dökmeye soyunan bir projedir. Kavramlar, metinler, disiplinler arası çakışmalar,bağlantılar, sınır ihlalleri üzerine yoğunlaşarak, Ubik Project kollektif bir düşün/yaratı atmosferini tahrik etmeye soyunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ubik; kendine ait felsefi/metafizik/politik bir dünya görüşü yaratmış, eserleri bir çok dile çevrilip, sinemaya uyarlanmış P.K.Dick imgesinin bir tepe noktası, çatısını temsil ettiğinden; proje doğal olarak Ubik üzerinden PKD'nin büyük düş dünyasına da sızmayı da amaçlamaktadır.&lt;br /&gt;Konsept: P.K.Dick&lt;br /&gt;Koordinatörler: Alper T. İnce&amp;amp;Rafet Arslan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proje çalışma grubu(ön liste):&lt;br /&gt;Ali Mete Sancaktaroğlu/Defter Kazıyıcılar Kooperatifi&lt;br /&gt;Alper T. İnce&lt;br /&gt;AltKomşu&lt;br /&gt;Andrea Buran&lt;br /&gt;Anti-pop&lt;br /&gt;Bob Arc Can Batukan&lt;br /&gt;cins&lt;br /&gt;Eda Gecikmez&lt;br /&gt;Gamze Özer&lt;br /&gt;Hannah M.G. Shapiro&lt;br /&gt;Merve Şendil&lt;br /&gt;Nezaket Tekin&amp;amp;Çağdaş Ülken&lt;br /&gt;OnstOn/Can Yeşiloğlu&lt;br /&gt;Rafet Arslan&lt;br /&gt;Yaprak Gözeker&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergi- UBİK&lt;br /&gt;4-28 Ocak 2012&lt;br /&gt;Mekan: Hayaka+&lt;br /&gt;Proje &amp;amp; Sergi Mekanı:&lt;br /&gt;Çukurcuma Caddesi No:19A Tophane 34425 Istanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ubik Lansman- 6:45 Yayın, new edisyon&lt;br /&gt;Aralık 2011&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-883845207485268915?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/883845207485268915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/883845207485268915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_11_01_archive.html#883845207485268915' title='UBİK Project sergi, lansman, blog, sokak, hayat...'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-ykSYVo9c_-M/Tr-t6byXSbI/AAAAAAAAB54/OQ4ngSGXIms/s72-c/ubiko.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6591117324029584457</id><published>2011-11-09T10:28:00.000-08:00</published><updated>2011-11-09T10:31:09.385-08:00</updated><title type='text'>Ödül Düzleminde Şiir Erkini Yıkmanın Anatomisi..// Serkan Engin</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-0CpOaBmbAv4/TrrG5XhuVQI/AAAAAAAAB5c/GIbUXtGw0rM/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673065369496868098" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-0CpOaBmbAv4/TrrG5XhuVQI/AAAAAAAAB5c/GIbUXtGw0rM/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Ödüllendirmek, üst konumundaki biri ya da birilerinin, ast konumundaki biri ya da birilerine övgü lütuf etmesidir. Yani her şeyden önce iki birey arasında hiyerarşi kurar ki hiyerarşi insani değildir, dolayısıyla ödüllendirmek ve ödül beklemek de insani bir eylem değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibinden daha doğrusu kendisini sahibi olarak gören insandan ona uygun eylem sergilediği için bir köpeğin “ödül” beklemesi, kendi yapısı açısından anlaşılabilir bir durumdur, oysa insani eylemin temel ölçütü, herkese göz hizasında bakıp kalp hizasında sevebilmek, yani kimseyi üst ya da ast saymamak, herkesi kendiyle eşit düzlemde görüp buna göre hareket etmektir. Oysa ödül beklediğiniz zaman, otomatikman ödül veren özneleri üst, kendinizi ast konumuna getirirsiniz, kendinizi eşitlik çizgisinin altına, ödül veren özneleri de çizginin üstüne çekersiniz, yani fırlatılan topu sahibine getirdiği için ödül olarak kuru mama bekleyen köpekten farkınız kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan ele alındığında, tek tek şiirlere ya da şiir dosyaları veya şiir kitaplarına verilen ödüllerin hem ödül talep eden hem de ödül verenler açısından, insanın insana üstünlüğünün olamayacağı, aralarında hiyerarşi kurulmaması gerektiği temelindeki insani öze aykırılığı ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödül veren özneler, “sunan” taraf olduğu, ödül talep edenlerle aralarında kurulan hiyerarşik yapıda “üst” konumunda oldukları için bir erk gücü elde ederler. Tıpkı istediği eylemi yapan köpeğe kuru mama “sunan” ve ödül talep eden köpeğe karşı “üst” konumunda bulunan “sahip” insanın durumundaki gibi. Dolayısıyla bir şiir ödülü almayı talep edenler, ödül verenlere, bu talepleriyle bir erk alanı sağlar ve bu alana tabi olurlar. Politik bağlamda da erki yaratan, gene kendi başlarında bir politik erk bulunmasını talep edenlerdir zaten. Ancak toplumdaki bireyler erkperestliği aşmaya başladıkça, sınıfsız bir dünya kurulması yönünde adımlar atılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödül talep edenlerin varlığıyla, ödül verenlerin şiir erki oluşur, oysa şiir muhalif duran/durması gereken ve şiir erki başta olmak üzere her türlü erke muhalif tavır sergilemesi gereken bir olgudur. Ancak bu şekilde sanatın eleştirme, sorgulama ve toplumsal devingenliğe katkı işlevi gerçekleştirilebilir. Şiir erkine tabi olmak, pekâlâ politik erke tabi olmayı da getirir ki şair özne, politik erki elinde bulunduranlar, kendi ideolojik algısında olsa dahi toplumun muhalif sesi olmak adına, sanatın ve dolayısıyla şiirin eleştirme/sorgulama/toplumsal devingenliğe katkı işlevi açısından politik erkten uzak durmalıdır. Dolayısıyla şiir ödülü sunan ya da talep eden şairler, en baştan sanatın ve şiirin temel yapısına, asli işlevine, birincil niteliğine aykırı hareket ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani şiir ödülü vermek ya da almak her iki taraf için de hem insani öze hem de sanatın ve şiirin temel niteliğine aykırı bir eylemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadarki şiir ödülü irdelemesi, idealize edilmiş, yani kendi içinde tutarlı ve kendi koyduğu çizgiler dahilinde ödül veren ödül mekanizmaları baz alınarak yapılmıştır. Yani, şiir ödülü sunan tarafın, kendi ilkelerini ortaya koyup bu ilkelere uygun olarak ödül talep ederek şiirlerini gönderenlerin eserlerini, şiir sanatının günümüzdeki nesnel ölçütleri, şiir ödülü şartnamesinin içeriği ve eğer varsa adına ödül verilen şairin poetik algısına paralellik temelinde değerlendirdiği varsayılmaktadır. Oysaki pratikte durumun böyle olmadığı, şiirle az çok ilintisi bulunan herkes tarafından bilinmektedir. Geçmişten bugüne, şiir ödüllerinin verilmesinde yaşanan pek çok olumsuzluğun varlığı sürekli gündeme gelmiştir. Ödüllerin verilmesinde şeyh-mürit, baba-oğul, ahbap çavuş hatta sevgili-metres ilişkilerinin belirleyici olduğu ya da para ödülü olan kimi ödüllerin ekonomik destek amaçlı olarak durumu kötü olan ve elbette “tanıdık, eş-dost” şaire verildiği ya da sosyalist bir şair adına konmuş bir ödülün post-modernist bir şaire verilmesi gibi ödülün kendisini hiçleyen eylemler sıkça ve sürekli yaşanmaktadır. Yani şiir ödülü talep edenlerin şiir ödülü verenlere sağladığı şiir erki, ödül veren özneler tarafından kendi çıkar ve keyfiyetlerine göre kötüye kullanılmakta ve idealize edilmiş ödül mekanizmasından daha kötü bir tablo ortaya çıkmaktadır. Böylece insani özden iyice uzaklaşılan, şiirin küçük kirli çıkarlara alet edildiği ve şiir erkinin gücüyle, şiirin ve şairlerin yönlendirilmeye çalışıldığı bir durum var olmaktadır. Özellikle ödül veren öznelerin (jüri üyelerinin) çoğunun her sene aynı ödülün jüri üyesi olmaları, hatta bazı şairlerin pek çok farklı ödülün jüri ekibinde yer almaları, edindikleri şiir erkiyle, kendi egolarını beslemek amacıyla mürit edinebilmelerini sağlamakta ve özellikle genç şairlerin, jürinin poetik algısına uygun şiirler yazmaları yönünde yönlendirilmesi sonucunu da doğurmaktadır. Böylece jüridekiler, kendi şiir algılarına ivme kazandırma yetisi elde etmektedirler, elbette şiir erkini var eden ve besleyen ödül talep ediciler sayesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat eserinin bir başka eserle “yarıştırılması” ise bir başka ve çok yönlü, derinlikli bir tartışma konusu. Ontolojik bağlamda her sanat eserin biricikliği ve bir başka eser ile niteliksel açıdan kıyaslanmasının sakat bir tavır olmasına vurgu yapan Cengiz Gündoğdu’nun şiir yarışmaları/ödülleri ile ilgili yazıları ve İonna Kuçuradi’nin “değer” kavramı ve “bir sanat eserinin değerlendirilmesi” ile ilgili yazıları, bu konuda açımlayıcı ve tartışma alanını genişletici olacaktır.&lt;br /&gt;İdealize edilmiş bir şiir “yarışmasında”, yani kendi paradigması içinde referans aldığı politik ve poetik düzlemde, jüri üyelerinin, şiirin nesnel ölçütlerine göre yarışmaya katılan ya da aday gösterilen şiirleri değerlendirmesi ise elbette değerlendiren öznelerin öznel algılarından bağımsız olamaz, çünkü hiçbir nesnel amaçlı değerlendirme, öznel algıdan bağımsız değildir. Burada “nesnel ölçütler” derken, o sanat disiplinin diyalektik gereği tarihsel değişim/dönüşüm sürecinde geçirdiği aşamalar sonucu bugün geldiği konumu ile ortaya çıkan niteliksel özelliklerine vurgu yapılmakla birlikte, bu ölçütler pozitif bilimlerdeki gibi sayısal veriler ve ölçümlerle somutlanabilir olmadığından, jüri üyelerinin öznel algılarına dayalı yorumlarının eserin değerlendirilmesine etkisi yadsınamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şiir ile bir başka şiiri niteliksel olarak kıyaslamak, temelde bir atı diğeri ile hız üzerinden kıyaslamak ile aynı düzlemde, kapitalist ekonominin rekabetçi algısına koşuttur. Kaldı ki at yarışında, hız üzerinden iki atın kıyaslanmasının yarışı izleyenlerin öznel algısından bağımsız nesnel bir sonucu vardır, yani atlardan biri ötekini geçer ve izleyici öznelerden bağımsız olarak kıyaslama kendi sonucunu doğurur. Sanat eserinin “yarıştırılmasında” ise, idealize edilmiş bir yarışmada dahi, eserleri değerlendirenlerin öznel algısı kıyas mekanizmasına dâhil olacağı, hatta ağır basacağı için kıyaslamanın kendi nesnel sonucunu doğurmasından söz edilemez. Cengiz Gündoğdu’nun “Sanatta Star Sistemi” yazısında (Varlık Dergisi, Temmuz 1984) belirttiği gibi, kendi yapısı gereği sürekli kâr marjını arttırmayı hedefleyen kapitalizmin, mal olarak gördüğü sanat eserlerini “piyasada” palazlandırmak için ödül kavramını da araç olarak kullandığı, bilinen bir durumdur ki bunun “çok satan” roman türü düzlemindeki etkileri yıllardır görülmektedir. Şiir bugün “satan” bir yazınsal tür değil, dolayısıyla kapitalizm için kâr unsuru olarak roman kadar iştah açıcı değil. Bugün sadece yayınevlerinin (ne acıdır ki “solcu” geçinen kimi yayınevleri de dahil) şair üzerinden kâr elde ettiği, kitabın maliyetinin üstüne yüzde yüz kâr eklenip şairden alınarak şiir kitaplarının basıldığı bir “şiir kitabı piyasası” var ki bu da bir başka derinlikli bir tartışma konusu elbette. Bugün “satmayan” hatta “hiç satmayan “ yazınsal tür olan şiir, ilerde roman gibi “satan” bir tür haline gelirse, hiç şüphesiz kapitalizm, romanda olduğu gibi şiirde de ödül mekanizmasını, satışları arttırmak ve böylece yüksek kâr elde etmek için kullanacak, “piyasada çok satması muhtemel” şiir kitaplarına ödül verilmesi, belirleyici unsur olmaya başlayacak ve yazılan şiirlerin niteliği de bu ödüllere tabi şiir yazanlar tarafından “piyasaya” göre belirlenecektir. Bugün “rekabetçi” mantaliteyle kurulan ödül mekanizmasını reddetmeyen şairler de o koşullarda, şiiri “piyasa için üretilen meta” konumuna getiren tavra koşut davranacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcut durumun değişmesinin ilk adımı olarak, tüm şairlerin önce insan olarak kendi öz benliklerine ve şiire saygı gereği şiir ödülü kavramını toptan reddetmesi, böylece kendilerinin ödül talep eden olarak “ast”, ödül verenlerin de “üst” konumuna gelmesine, böylelikle aralarında insan onuruna aykırı olarak bir hiyerarşik yapı kurulmasına, bu sayede bir şiir erki mekanizmasının kurulmasına ve bunun, erki elinde bulunduranlar tarafından kişisel çıkar ve amaçlarına yönelik olarak kullanılmasına, şiirin poetik ve politik düzlemde muhalif tavrına aykırı şekilde yönlendirilmesine, sanat eserinin kapitalist ekonomi anlayışına koşut “rekabetçi” algıyla “yarıştırılmasına” itiraz etmeleri gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özcesi, ödül düzleminde şiir erkinin yıkılması, şiire ve insan onuruna saygı gereğidir.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Serkan Engin &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6591117324029584457?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6591117324029584457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6591117324029584457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_11_01_archive.html#6591117324029584457' title='Ödül Düzleminde Şiir Erkini Yıkmanın Anatomisi..// Serkan Engin'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-0CpOaBmbAv4/TrrG5XhuVQI/AAAAAAAAB5c/GIbUXtGw0rM/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4165244804488952022</id><published>2011-11-05T04:33:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T04:39:18.383-07:00</updated><title type='text'>3 Şiir...</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-e8AOpoPnC4s/TrUgYIuf6EI/AAAAAAAAB5Q/_nj36ebhiEI/s1600/def.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 263px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671474904774469698" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-e8AOpoPnC4s/TrUgYIuf6EI/AAAAAAAAB5Q/_nj36ebhiEI/s400/def.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Rüzgârgülü Kırıldı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kapı yorgun,&lt;br /&gt;kuyu boş,&lt;br /&gt;magmada yara,&lt;br /&gt;tetikte rüzgârgülü.&lt;br /&gt;Bir tutam söz kırığı,&lt;br /&gt;birkaç suskun kabuk&lt;br /&gt;konuldu çekmeceye&lt;br /&gt;çözüldü tutku sessizce&lt;br /&gt;aktı merdivenden&lt;br /&gt;kasları ayda uçuşan&lt;br /&gt;beyaz bir akşam kuşu gibi.&lt;br /&gt;Perde indi gözlerine aşkın,&lt;br /&gt;kanatları topladı rüzgâr.&lt;br /&gt;Gecenin dili kesik&lt;br /&gt;hayatın kolları kırık&lt;br /&gt;duramazdı fırtına kuşu&lt;br /&gt;bahçenin ıslak kalbinde.&lt;br /&gt;Karabasan, gecenin üstünde&lt;br /&gt;yalnızlığın tozunu alan&lt;br /&gt;tüylü bir kelebek.&lt;br /&gt;Üşüştü kurtlar kabuğa&lt;br /&gt;delikdeşik ağaç&lt;br /&gt;dayadı sırtını rüzgâra.&lt;br /&gt;Rüzgârgülü kırılırken&lt;br /&gt;yediveren açıyordu son gülünü&lt;br /&gt;kabuğunu soydu ağaç&lt;br /&gt;ve ikiye ayrıldı&lt;br /&gt;kurtlar aktı saçından köklerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kar kokan bir esmerlikte&lt;br /&gt;uykuya daldı, kırlara uzanan anılar.&lt;br /&gt;Kabuğunu yaktı kaplumbağa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Dilek Değerli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;“KEŞKE”, “ŞİMDİ” AMA “DÜN”, GEÇTİ BİLE&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yeni düşünceler, yeni insanlar, yeni parmak uçları&lt;br /&gt;“Dün” bilmediği için kıymetini&lt;br /&gt;”Şimdi” ye gün doğdu ama&lt;br /&gt;Geçti bile&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Şimdi” suratsız düş avcısı, ayartıcı,&lt;br /&gt;“Dün” düzen,”Dün” albümler,”Dün” yerleşik&lt;br /&gt;”Şimdi” hayal “Şimdi” meyyal&lt;br /&gt;Sınırsız sınırlı düş ne yapar ki “Dün” e&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Dün” geçti bile ama&lt;br /&gt;”Şimdi” den güçlü “Şimdi” den sağlam basıyor olduğu yere&lt;br /&gt;”Keşke”, “Şimdi” yi öyle sanıyor sadece&lt;br /&gt;”Dün”ü seviyor “Keşke”,”Şimdi” bahane&lt;br /&gt;”Şimdi” aslında “Dün”den beklediği ama&lt;br /&gt;Dün “Dün” dür, şimdi “Şimdi” işte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Dün” dünde kalmasaydı&lt;br /&gt;“Keşke” izin verir miydi “Şimdi” düşlerine aksın diye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Dün” eski, “Dün” radikal,”Dün” umursamaz ,&lt;br /&gt;”Şimdi” olamaz ama “Şimdi” de “Dün” le başa çıkamaz&lt;br /&gt;”Dün” kucakta üremiş, dokunmuş&lt;br /&gt;”Dün” alışılmış, odanın sahibi, kokusu sinmiş&lt;br /&gt;”Şimdi” de kokuyor ama keşke anımsasaydı “Keşke”&lt;br /&gt;”Dün” dokunuyor “Dün” e mubah,&lt;br /&gt;”Keşke” korkmasaydı “Şimdi”de dokunurdu ama geçti bile&lt;br /&gt;Varsayımla sevişilmiyor&lt;br /&gt;En kötü “Dün” hayali “Şimdi”den erkek işte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dün” bakıyor, bakışları güven veriyor&lt;br /&gt;”Keşke” esir dündeki bakışlarda&lt;br /&gt;Olmasaydı keşke&lt;br /&gt;“Şimdi” ye bakabilseydi&lt;br /&gt;“Keşke” ağlamasaydı&lt;br /&gt;Keşke bunu yapmasaydı ama neyse...&lt;br /&gt;Geçti bile&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Dün” de “Şimdi” gibi söyleseydi&lt;br /&gt;”Dün”, “Şimdi” gibi bakabilseydi&lt;br /&gt;”Dün” dokunuyor yine&lt;br /&gt;“Keşke” “Şimdi” olsaydı yerinde&lt;br /&gt;Ama&lt;br /&gt;Geçti&lt;br /&gt;Bile&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Tarkan Ragipoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;BENİ GÖLÜNE GÖM&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;dünyanın resmini gördün mü&lt;br /&gt;kalbinin hizasından akan&lt;br /&gt;nehirler gibiydi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;elini saçlarından çözerken oluşan rüzgar&lt;br /&gt;bak işte senin ağzın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ağzın dünyanın kuyusu olabilir&lt;br /&gt;ama gözlerin&lt;br /&gt;dünyanın resmini gördüğüm gözlerin&lt;br /&gt;benim çukurumdur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bana diyor ki&lt;br /&gt;sen artık neden şiir yazmıyorsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazıyla aramda oluşan boşluğu görmüyor&lt;br /&gt;benim o boşlukta köprü halimi bilmiyor&lt;br /&gt;üzerimden geçip gidiyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben neden şiir yazayım ki&lt;br /&gt;sen kurduğum köprülerden gelip geçerken&lt;br /&gt;hem de bilmeden&lt;br /&gt;nasıl bilebilirsin yazdığım şiiri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nemrut bir yanar dağdır&lt;br /&gt;acısı sadece van'da bilinir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cilo bir buz kütlesidir&lt;br /&gt;o da benim&lt;br /&gt;yazmadığım şiirlerde erir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;erçek gölünden havalanan&lt;br /&gt;bir turnanın şarkısıdır bu&lt;br /&gt;sen bu dili unuttun&lt;br /&gt;beni gözlerine göm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimse bilmiyor artık&lt;br /&gt;urartuca aşk ne demektir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;van kalesi neden böyle yıkık dökük&lt;br /&gt;ama dimdik ayaktadır&lt;br /&gt;beni gözlerinden sil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;urartu dilinde aşk&lt;br /&gt;şiir demektir&lt;br /&gt;deprem gibidir şiir&lt;br /&gt;ve van şiir gibi kenttir&lt;br /&gt;yıkılır yeniden kurulur&lt;br /&gt;aşk ile&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;beni gölüne göm&lt;br /&gt;ahtamara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Bayram Balcı&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4165244804488952022?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4165244804488952022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4165244804488952022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_11_01_archive.html#4165244804488952022' title='3 Şiir...'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-e8AOpoPnC4s/TrUgYIuf6EI/AAAAAAAAB5Q/_nj36ebhiEI/s72-c/def.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7959863120797595071</id><published>2011-10-29T01:33:00.000-07:00</published><updated>2011-10-31T13:08:38.923-07:00</updated><title type='text'>Borges Defteri e-Kitap - Proje IX. // Richard Brautigan</title><content type='html'>&lt;object style="WIDTH: 420px; HEIGHT: 297px" id="957c20bf-ca3f-7a0d-3f56-d44e7db2e8fe" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000"&gt;&lt;param name="_cx" value="11112"&gt;&lt;param name="_cy" value="7858"&gt;&lt;param name="FlashVars" value=""&gt;&lt;param name="Movie" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf?mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=111023092059-b6ddc1f4c70648b78f235199b3797d26"&gt;&lt;param name="Src" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf?mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=111023092059-b6ddc1f4c70648b78f235199b3797d26"&gt;&lt;param name="WMode" value="Transparent"&gt;&lt;param name="Play" value="-1"&gt;&lt;param name="Loop" value="-1"&gt;&lt;param name="Quality" value="High"&gt;&lt;param name="SAlign" value="LT"&gt;&lt;param name="Menu" value="0"&gt;&lt;param name="Base" value=""&gt;&lt;param name="AllowScriptAccess" value=""&gt;&lt;param name="Scale" value="NoScale"&gt;&lt;param name="DeviceFont" value="0"&gt;&lt;param name="EmbedMovie" value="0"&gt;&lt;param name="BGColor" value=""&gt;&lt;param name="SWRemote" value=""&gt;&lt;param name="MovieData" value=""&gt;&lt;param name="SeamlessTabbing" value="1"&gt;&lt;param name="Profile" value="0"&gt;&lt;param name="ProfileAddress" value=""&gt;&lt;param name="ProfilePort" value="0"&gt;&lt;param name="AllowNetworking" value="all"&gt;&lt;param name="AllowFullScreen" value="true"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" menu="false" wmode="transparent" style="width:420px;height:297px" flashvars="mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=111023092059-b6ddc1f4c70648b78f235199b3797d26"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: left; WIDTH: 420px"&gt;&lt;a href="http://issuu.com/borgesdefteri/docs/borgesdefteri.blogspot.com?mode=window&amp;amp;backgroundColor=%23222222" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://issuu.com/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://issuu.com/search?q=borges%20defteri" target="_blank"&gt;More borges defteri&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Richard Brautigan şiirlerinden özenli bir seçkiyi barındıran kitap, çevirisindeki akıcılığının yanında, okuruna yeni bir poetic yaklaşımı da sunarak, bir döneme damgasını vuran Amerikan şiirinin en parlak temsilcisini bu kez başka bir açıdan tanıtıyor. Şiirlerinin tamamı(eksiksiz biçimde) henüz dilimize aktarılmadı, bu çalışmaya paralel olarak yine defterde yayınlanan bazı Brautigan şiir çevirilerini UP’un sunduğu bütünlüğü bozmasın diye kitaba dahil etmedik. Melis Oflas ve Şenol Erdoğan’ın özenli çabalarıyla oluşturulan dosya e-kitap olarak sunulurken, bir noktayı daha vurgulamamız gerekiyor, R.Brautigan’ın hemen hemen tüm yapıtları&lt;br /&gt;6 45 Yayınlarından çıkacak, daha önce yayınlanan yapıtları gibi.&lt;br /&gt;Kitabı 1 dakikadan az bir sürede arşivinize, e-kitap okuyucunuza, yazıcınıza aktarabilmeniz için gerekli(her zamanki gibi akçesiz, sadece Siz!) link:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;span style="font-family:times new roman, times, serif;font-size:130%;"&gt;&lt;a href="http://www.mediafire.com/?m0ss1jthgd564ms" target="_blank"&gt;(RICHARD BRATIGAN SPECIAL/E- BOOK ) Download By MediaFire 250 kbps-1MB&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;BORGES DEFTERİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7959863120797595071?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7959863120797595071'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7959863120797595071'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_10_01_archive.html#7959863120797595071' title='Borges Defteri e-Kitap - Proje IX. // Richard Brautigan'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-797441857132580312</id><published>2011-10-22T06:29:00.000-07:00</published><updated>2011-10-22T06:43:01.058-07:00</updated><title type='text'>Kabul ediyorum!.. {“Estoy de acuerdo..”} // Sufi.</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Cb0Xl7VUh08/TqLGAydQZpI/AAAAAAAAB48/zUpvadWBMDU/s1600/deve.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 256px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5666308998032287378" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-Cb0Xl7VUh08/TqLGAydQZpI/AAAAAAAAB48/zUpvadWBMDU/s400/deve.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Hakan İşcen’e ithaftır;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözleri kapatılmış yaşlı deve, değirmen taşının çevresinde duraksamadan dönüyor. Ölçülü bir ruh haliyle kocaman değirmen taşını up uzun bir ağaç gövdesinin ekseninde hareket ettiriyor.&lt;br /&gt;Dikey taş, yatay taşın üzerindeki keten tohumlarını eziyor, çıkan yağ ince bir geçitten ahenkle süzülerek huni aracılığıyla depolanıyor, bölgenin ressamları değirmenin has müşterileri arasındalar(ne hikmetse!). Loş ve nemli ortamda devam eden bir kadraj ve gözleri kapatılmış sakin bir deve, kesintisiz döngü. Bütün bunlar, yanı başımda bulunan ve olup bitene tanıklık eden Rosa’yı sersem edecek nitelikte.&lt;br /&gt;Rosa sonunda dayanamıyor beklediğim soruyu patlatıyor:&lt;br /&gt;-“neden devenin gözleri kapatılmış?”&lt;br /&gt;O an sanki bir anlığına tıpkı Kafka’nın “dönüşüm” analiz diliyle spontane yanıt vermek zorunda kaldım:&lt;br /&gt;-başı dönmesin diye!&lt;br /&gt;-“Hadi, ya, o kadar mı?”&lt;br /&gt;-değil elbet, bazen çevremizde izlediğimiz, bazen de merkezinde kendimizi bulduğumuz ve sabit bir eksen çevresinde kader örme, döndürme ağıdır işte gördüklerimiz, hissettiklerimiz, kimi zaman görmüyoruz ya da görmek istemediğimizden, öyle tahmin ediyoruz ki sonsuzluğa, sonu olmayan bir doğrultuya uzanıyor, yol alıyoruz, bazen titreriz, çekiniriz, korkarız ya o an birisi gözlerimizdeki bandı açarsa, yol ve menzili şaşıracak mıyız? Hakikat başımızı döndürecek mi? Ve oracıkta hareketsiz donup kalacak mıyız diye. (içimden “sen yine o baştaki sözümü kabul et”, diyemedim, yandaki yüksek masanın üzerine tırmanarak devenin gözlerini okşayarak kulağına fısıldadım “yeni bir şey yok, inan bana”..). Uçurumu sevenin gözleri ister kapalı ister açık olsun, tipomorfik varoluşun karşıt akar suyunda yol alma deneyimidir. Muammaya ulaşmak için bunca desiseye ne gerek var? Bu denge bazen formel paradokslar olmadan gerçekleşmiyor.&lt;br /&gt;-“öyle mi?”&lt;br /&gt;-bilemem, bilsem, hemen söylerdim, çünkü bu saatten sonra sana ve bana azcık “söylence” gerekiyor.&lt;br /&gt;-“Estoy de acuerdo..” (Kabul ediyorum).&lt;br /&gt;-istersen etme!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Sufi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#330099;"&gt;&lt;span style="color:#00cccc;"&gt;Heavenly:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı tam bitirmiş ve her zamanki gibi son okuma ve görüşünü almak için dostuma (Cavit Mukaddes) geçtim, bir gün sonra sevgili J.M’den yazıyla ilintili ilginç bir not ulaştı elime. İzniyle, olduğu gibi yazıya ilave ediyorum:&lt;br /&gt;“…Gustav Flaubert’in “&lt;em&gt;Deveye karşı içimde büyük bir sevgi besliyorum, lütfen şaka yaptığımı düşünmeyin, hiçbir şey bu sıkıntılı canlının kederi kadar vakur değil&lt;/em&gt;” cümlesi üzerine “Yolculuk Sanatı” yapıtında Allen Dobanen’nin deveye karşı Flaubert’in içinde bulunduğu ruh halini irdeleyerek “&lt;em&gt;Flaubert neden bunca o sakin yaratığın (“deve”) etkisi altında kalmış&lt;/em&gt;?” diye sorar. Belki de çöl koşullarında ve en çetin şartlar altında gösterdiği dirençle empati kuruyordu, o yüzündeki sonsuz hüzün- keder ifadesiyle.&lt;br /&gt;Sevgili Sur; Flaubert’in “Madam Bovary” adlı ünlü eserinde toplumsal olayların sözcüsü sayılan eczacı Homet’in dilinden çıkan o etkileyici cümle sıkıntılı anlarımın çıkış dehlizlerinden bir tanesi olmuştur: “&lt;em&gt;Mısır develerinin kederli, vakur, azcık kötülük saçan gözlerinden yansıyan felsefe..&lt;/em&gt;”, diyordu, ya da dur ben bir müdahalede bulunayım şu son cümleye: “gözlerinden yansıyan yaşam sevincine”. Zihnimizde can verdiğimiz her sözcüğün, yaşamda ve günlük hayatımızda bir karşılığı ve sebebi-sonucu vardır, öyle değil mi, öyle olması gerekmiyor mu? Deve kervanlarını oldum olası hep coşkuyla izledim, geldiğim coğrafyada bilirsin kentin kapıları kapatıldığı anda çölün kapısı aralanır ve işte o görkemli sessizliğin ayak sesleri develeri, unutmak mümkün mü? Eski Pers söylencelerinde geleceğin habercisi olarak da kodlanırdı, hakikatin kalbi sabırla doludur! Della Arabi’ya ve Rosa’ya selamlar..”&lt;br /&gt;hürmetle / J.M&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-797441857132580312?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/797441857132580312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/797441857132580312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_10_01_archive.html#797441857132580312' title='Kabul ediyorum!.. {“Estoy de acuerdo..”} // Sufi.'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Cb0Xl7VUh08/TqLGAydQZpI/AAAAAAAAB48/zUpvadWBMDU/s72-c/deve.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6152228086221690807</id><published>2011-10-21T08:34:00.000-07:00</published><updated>2011-10-21T08:36:48.546-07:00</updated><title type='text'>" Sütte ne çok kan.." // B.D.M.G</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-RodIeWMTyas/TqGRiTuei3I/AAAAAAAAB4w/DffiuPg7KnM/s1600/sham2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 313px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5665969824805587826" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-RodIeWMTyas/TqGRiTuei3I/AAAAAAAAB4w/DffiuPg7KnM/s400/sham2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;Dünya ne bir sistem ne de bir organizmadır. İçerdiği kaos’un derinliği, bakış açısı ne olursa olsun, indirgenemez ya da yeniden özümsenemez. Peki madem bütünle uyumlu olacak hiç bir şey olmayacaksa, bütünün kendisi var olabilir mi? Kötülükle eşitlenen ve bir çeşit boşlukla isimlendirilen bir dünyada yaşamın dördüncü ve son ışık perdesini boşluğun boşluğundan çekip çıkarmak çok mu zor? Ölüm, öznenin egemen olmadığı, onunla ilişki içinde özne olmadığı bir durumdur, hele ki bir kirli tezgahın pençesinde yere düşen yaşam unsuru kimin, neyin karşısında o yaratıcı coşkunluğunu, baskınlığını haykıracak? Enis Batur’un dediği gibi “Sütte ne çok kan” durumundayız. Saçma sapan ontolojik sorgulamalara da girmeyeceğiz. Burada, şimdi; niçin şimdi, ve şurada değil burada gibi sorgulamalar da derdimizi değil, sadece Bulanık dertlerimiz, fizyolojik endişelerimizin cirit attığı bir fırtına bahçesinde ve boşluk ve boğulma ikilemini gırtlağımıza dayatan sistemin kendisiyle beraber tüm işbirlikçi tezgah ustalarına karşı yitik ve karanlık bir kıyıdan o dördüncü umut dehlizine karşı haykırıyoruz.. yoksa çok iyi farkındayız ve o eski deyimi bir kez daha paylaşmayı biliriz: ‘ hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır’, kan akıntısına karşı, varoluşa karşı “eczanelerde hiçbir özel ilaç” yoksa bile, sesimiz var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Borges Defteri Moderasyon Grubu &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6152228086221690807?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6152228086221690807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6152228086221690807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_10_01_archive.html#6152228086221690807' title='&quot; Sütte ne çok kan..&quot; // B.D.M.G'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-RodIeWMTyas/TqGRiTuei3I/AAAAAAAAB4w/DffiuPg7KnM/s72-c/sham2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-542613233341870804</id><published>2011-10-19T07:06:00.000-07:00</published><updated>2011-10-19T07:08:08.829-07:00</updated><title type='text'>OMEGA..// Ulus Fatih</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-2Srqa5ybmtM/Tp7ZtiZO7NI/AAAAAAAAB4k/KzjgtkWk2j4/s1600/ulus%2Bfatih%2Bborges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5665204757628644562" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-2Srqa5ybmtM/Tp7ZtiZO7NI/AAAAAAAAB4k/KzjgtkWk2j4/s400/ulus%2Bfatih%2Bborges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Ölüm, zamanı anımsamaktır… Elektronik etiketler, kameralar, barkodlar ve siborgsu bireyleriz. Ölümsüz mutantlar!.. Mekânsal strüktür, arabalar, otoban gelincikleri, farlar ve karanlıkları severiz. Dünyanın dönmediğini belirleyenleri de!..&lt;br /&gt;Dün Pencali, Gulan Bulağı ve Shanda’ya gittik. Dağın eteklerinde atın gölgesi, pençesinin izi ve dizi görünüyordu. Tan ağarırken Pol Dokter, Lahicana ve Zülbin’e geldik. Zencan ve Lengrüd’ü gördük&lt;br /&gt;Ölümsüzlük, zamanı unutmaktır!.. Seks ve seksen bağlaşıktır diyordu Maria!.. Rankuh, Kereceband, Muskabat, Ramsar ve Mazanderen’de renk körlüğü artıyor. Tatarlar, Nogaylar, ve Lorlar da salgınlar var.&lt;br /&gt;Çok sonra, zıt yönde ve eşit uzaklıkta iki ot yığınıyla Buridan geldi. Spektaküler oyuncular, postizm ve silah yapımcısı tanrılar diye bağırdık. Tırnaklarını magmada boyayan ve alınlarında mühür olanlar vardı!.. Milet dilinin, Helen diline dönüştüğünü görüyorduk. Manipülatif şeyler, halk ve hakseverlik ve Nefi’yle Murat göz gözeydiler.&lt;br /&gt;Peygamberler Arap kıstağında çoğalıyordu!.. Siriuslu El Maktul, Heyakil-ün Nur ve iki serasker birbirine girmiştiler. Nasırı Dinillah bütün kavgacıları ayırıyordu. Mistik melameti ve fütüvvet, balina çığlığı ve Denver bir türlü ayrılmıyordu. Zağanos’a varır varmaz, gözlerim toprağa düştü ve beni katleden Eyyubi meliki Zahir’dir dedim!.&lt;br /&gt;Zencan’da doğan, koordinat ve ordinatları bulan yanıma geldi. Suhreverdi, Hayy bin Yakzan’ı okuyordu. Berkyaruk birden durdu. İbn Tufeyl ağyar ile ‘Ruhun Oğlu Hayattır’ diyordu. Keldanî ve Hindu hikmeti göklerde çarpışıyor!.. Kelamullah kan ve toz içinde!.. Cümle Sümer repertuarlarını hakem belledik. Merih’le Dilmun cenneti tapınağımızdır dedik. Teşup dile geldi -göğün fırtınasıdır kendisi- insanoğlu hareketli birer Oblomov yığınına dönüştü!.. Müzik ideolojileri oldu. Demon İlliyanko görünmez tanrılarıdır. Arif katıyla, sürüyle Bosch buna karşı çıktılar. Locke, kader tanrının insana verdiği bilme gücüdür dedi. Kahir nurlar ve proton parladı o an ve Batlamyus’la müon geldi!.. Gilan ve Sakalibe yöresi aydınlandı. Yorumcu Şehrezori ve nur uknumları, sevinçle bakıştılar. Karmatiler karnavalı başlatacaktı ki Alejandro Daneri geldi mi dediler. Kalabalıkta zırhını rehin veren Muhammed’i gördük, beytülmalla lykeonlar kuran Ömer’i…&lt;br /&gt;Nötrino kentler ve metropoller uyuyordu yine de!.. Helenistik matrisler ve partiküller sızmak istiyordu ama surlar geçit vermiyordu. Yurtluklardan Pertevname’yi okuyan Kabir geldi. Avarifi Maarif daha iyi diyordu. Mısır hermetizmi tanrıları öldürmemize izin verdi, yoksa yok olacaktık dedim.&lt;br /&gt;Von Economo sinir hücreleri zayıflıyor, Karina ve fononlar sönmek üzere, reovirüsler Ockham usturasını unuttu, adenovirüsler kaçışıyor, vaksiniya tümör hücresi kaldı mı ki… Fermilablar da vivipar özelliği ve hypotheses non fingo vardır ve şeylerin formülü yokluktur diye sayıklıyorduk.&lt;br /&gt;Bir yerde var olan her yerde vardır...&lt;br /&gt;Zaman her şeyi yıkıyor ama dizelerimiz iyiye gidiyor.&lt;br /&gt;Sanatımız gelişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denize inen uçan daireleri görüyor musun!&lt;br /&gt;Yoksulluğun propagandasını yapıyor gibiler.&lt;br /&gt;Foramina birlikleri onlara yardım ediyor.&lt;br /&gt;Şarap Mesih’in kanıdır ama Müslim olana günahtır diyen kim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım; Tanrı geldi!.. Kızılca gülümseyişler… Ve utanmazca suratına, Bosch boştur dediler... O ara biri ağladı.. Ve Tanrı kulağına, üzülme laedri; ‘Düşleriniz dilinizdir’ diye fısıldadı!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;ULUS FATİH&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-542613233341870804?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/542613233341870804'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/542613233341870804'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_10_01_archive.html#542613233341870804' title='OMEGA..// Ulus Fatih'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-2Srqa5ybmtM/Tp7ZtiZO7NI/AAAAAAAAB4k/KzjgtkWk2j4/s72-c/ulus%2Bfatih%2Bborges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1037108736040834087</id><published>2011-10-10T08:33:00.000-07:00</published><updated>2011-10-10T08:42:02.919-07:00</updated><title type='text'>OSİP MANDELŞTAM’A MEKTUP.. // Ahmet Ada</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-KzBP-a70Y28/TpMSN33oDuI/AAAAAAAAB4c/gTX18yn_zOM/s1600/Ahmet%2BAda.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 276px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5661889186079706850" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-KzBP-a70Y28/TpMSN33oDuI/AAAAAAAAB4c/gTX18yn_zOM/s400/Ahmet%2BAda.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Kardeşim Osip Mandelştam,&lt;br /&gt;Mersin, 22 Şubat 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün şiirlerini okudum. Ormanın, ağacın, kuşun ruhunda&lt;br /&gt;dingin sesini duydum.. İki adım ötemde deniz uykudaydı. Sen&lt;br /&gt;coşkulu değil ama, dingin, durulmuş, lirik sesinle ruhumu&lt;br /&gt;doldurdun. Sesin gecenin müziğiydi. Türkçenin kıvılcımı,&lt;br /&gt;tartımı, rengi, kokusu sözcüklerine sinmişti. Şiirlerini Türkçeye&lt;br /&gt;çeviren Cevat Çapan ile Seyhan Erözçelik’in arınmış, dupduru&lt;br /&gt;Türkçesi imgelerini parlatıyordu. Dilinin metaforları bir düş&lt;br /&gt;evreni oluşturuyordu. Metaforlarına dokunabiliyor, şiirsel&lt;br /&gt;söyleminin kurucu düzlemlerini görebiliyordum. Çok büyük bir&lt;br /&gt;vadinin bir ucundan, kargaların, böceklerin, çekirgelerin,&lt;br /&gt;yaprakların, kırlangıçların soluk alışını, seslerini, sessizliklerini&lt;br /&gt;duyuyordum. Bir tambur sesine akarken kuş sürüleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirine karışan Batyuşkov’un küstahlığı işte: “Saat kaç” diye&lt;br /&gt;soruyorlar, “Sonsuzluk” diyor o da.” Sonsuzluk buluşturuyor&lt;br /&gt;ikimizi Osip. St.Petersburg’un kışları, Anna Ahmatova’nın karlı,&lt;br /&gt;dingin sesi, “Kamen” ile “Tristia”nın çılgın lirizmi buluşturuyor&lt;br /&gt;ikimizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osip kardeşim, 1934’te Stalin’le ilgili bir şiirin yüzünden&lt;br /&gt;tutuklandığını yazıyor belgelikler. Sonra ‘sürgünler’ gelmiş başına.&lt;br /&gt;Ayrılıkların, vedalaşmaların ruhunda yarattığı fırtınaları&lt;br /&gt;düşünebiliyorum. 1938’de, üçüncü kez tutuklandıktan sonra&lt;br /&gt;neler çektiğin, nasıl öldüğün bilinmiyor. Nadejda şiirlerini&lt;br /&gt;ezberlemeseydi yok olup gideceklerdi. Ruhun, Nadejda’nın&lt;br /&gt;ruhu acılarla kavrulmuştur, biliyorum, hissediyorum. Karlı kış&lt;br /&gt;geceleri ruhum ruhunla buluşuyor. Niçin bu sessizlik? Biz ne&lt;br /&gt;yaptık insanlara? Eşitliği, adaleti, özgürlüğü çağırmak mıydı&lt;br /&gt;suçun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mutluluğu hesaplamayı sevmiyorum” diyorsun. Ne kadar&lt;br /&gt;mutlu olduk ki şu yeryüzünde? Acılar, kardeşlik acıları,&lt;br /&gt;yeryüzünde sürdükçe mutluluk yok bize. Gülümsemeyi bile çok&lt;br /&gt;görüyorlar. Avluların taş duvarlarından zeki imgelerimiz geri&lt;br /&gt;dönüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osip, kardeşim, ağır ağır yaklaşırken ilkbahar, gecenin bir&lt;br /&gt;vakti bu mektubu yazıyorum. Akdeniz’e kıyısı olan Mersin’de.&lt;br /&gt;Tam da şiirimin coşkulu lirizmden dingin, sessiz, kadife gibi&lt;br /&gt;yumuşak bir lirizme geçişini Kantolar ile Yeni Kantolar’da görüp&lt;br /&gt;de kendi kendimi kutlarken. Öte yandan Cevat Çapan ile&lt;br /&gt;Seyhan Erözçelik, senin şiirlerini Türkçe söylemekle ne iyi&lt;br /&gt;etmişler. Başkasının maskesini takıp onun ağzıyla konuşmak&lt;br /&gt;gibi bir şey şiir çevirisi. Seni yetmiş yıl sonra, senin ağzınla&lt;br /&gt;Türkçe okumak ne kadar güzel bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osip, kardeşim, gecenin laciverdine karışan kalem mürekkebi&lt;br /&gt;dağıtıyor. Bunu görüyorum. Uzakta, dünyanın gündüz olan&lt;br /&gt;bölgesinde, bir koruda, böğürtlen toplayan çocuğu da görüyorum.&lt;br /&gt;Sessiz çocukluğum bu belki belleğimin derinliklerinde.&lt;br /&gt;Antakya, İskenderiye gibi Akdeniz kentlerini dolaşan Kavafis&lt;br /&gt;geliyor aklıma. Onun çocukluğu, benim çocukluğum, senin&lt;br /&gt;çocukluğun, ah o ‘kurt köpeği yüzyıl’da kalıyor. Senin şiirin&lt;br /&gt;ruhunun derinliklerini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osip, kardeşim, şiir yine bu yüzyılda da şairin duruşuyla,&lt;br /&gt;tavrıyla kesişiyor ve anlamlanıyor. Senin şiirin dünya şiirin&lt;br /&gt;sesine, dokusuna karışıyor. Yaz olsun da leyleklerin yürüyüşünü&lt;br /&gt;görelim. Birbirinin peşi sıra ördeklerin koşuşunu. Dünyamız&lt;br /&gt;Osip, sevgisini gösteremeyen insanlarla dolu. Şiirin işi gücü&lt;br /&gt;onlara ulaşmak olmalı, değil mi? Şairler arastasında, yaralarını&lt;br /&gt;saracağımız, acılarla dolu yaşamlarımıza bakacağımız yerde, ne&lt;br /&gt;yazık ki sevmiyoruz birbirimizi Osip. Bu durum, ne kadar tuhaf&lt;br /&gt;değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili OsipMandelştam, canım kardeşim, bugün şiir, ‘insanı&lt;br /&gt;çoğaltarak’ yeryüzünün sesi oluyor. Bugün şiir, benliğin,&lt;br /&gt;kendimle ötekinin arasındaki ilişkinin sesi, duyarlığı oluyor.&lt;br /&gt;İnsan ruhunun dibini ve doruğunu gösteren bir şey. Olanakları&lt;br /&gt;da genişliyor. Sözcükler, boşluklar, imgeler dünyası, aslında&lt;br /&gt;insanı anlamlandırmak, yaşama gücünü dirimsel tutmak için&lt;br /&gt;var. Değil mi? Bütün poetik parametreler de insanlık için var.&lt;br /&gt;Değil mi? Sen yaşamını vererek ödedin insanlığa borcunu. Bana&lt;br /&gt;gelince, başta dünya şiirinin büyük ustaları olmak üzere, senin&lt;br /&gt;ve Sergey Yesenin’in lirik şiirlerine, şair olarak dik duruşuna&lt;br /&gt;borçluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhunun güzellikleri şiir yontan ellere yardımcı olsun.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Ahmet Ada &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1037108736040834087?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1037108736040834087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1037108736040834087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_10_01_archive.html#1037108736040834087' title='OSİP MANDELŞTAM’A MEKTUP.. // Ahmet Ada'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-KzBP-a70Y28/TpMSN33oDuI/AAAAAAAAB4c/gTX18yn_zOM/s72-c/Ahmet%2BAda.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4357164998852693805</id><published>2011-10-04T05:19:00.000-07:00</published><updated>2011-10-04T05:20:56.764-07:00</updated><title type='text'>3 Şiir...// Şafak Çubukçu</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-gaPLTMbW39s/Tor6Hl8EyaI/AAAAAAAAB4U/5I5d0kgpTVc/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 289px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5659610890094561698" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-gaPLTMbW39s/Tor6Hl8EyaI/AAAAAAAAB4U/5I5d0kgpTVc/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Ölümsüz Rüzgar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamandaş kuş,&lt;br /&gt;aynı ölüme yürüyen karınca,&lt;br /&gt;kireçli gövdesi ile toprağa gülümseyen&lt;br /&gt;kalender-ağaç.&lt;br /&gt;Niye sizleri yakın bulmuyorum kendime ?&lt;br /&gt;bizlerden sonra da esecek&lt;br /&gt;şu ölümsüz rüzgar kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;YALIN YALANLAR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Havada kök-salmış böğürtlen,sıcaktan&lt;br /&gt;kavrulan toprağa mor bakışlarla gülümsüyor&lt;br /&gt;rüzgar,bir soluklanma ve gülme çağrısı&lt;br /&gt;oyunbaz dikenlerini izlerken gururla geçenler.&lt;br /&gt;Seni buraya getiren o tasarlanmış düş&lt;br /&gt;yeni bir yaşam,yeni bir söz-kaynağı umuduyla&lt;br /&gt;kandırmıştı yorgun ruhunu,&lt;br /&gt;bildiğin nesneleri bilmediklerinle değiştirecek,&lt;br /&gt;bir tinin çiçek-yalımı ile yakacaktı eski kanatlarını.&lt;br /&gt;O bungun nesne-cehennemini anıştırıyor oysa&lt;br /&gt;hala kör-bellek,ve bir kalem, bir masaya benziyor&lt;br /&gt;bu mor bakışlı diken ve böğürtlen. &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Yeni bir Dil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bütün sözcükleri unuttum&lt;br /&gt;ama konuşabiliyorum hala&lt;br /&gt;ayna buğulu,ilençli bir ışık&lt;br /&gt;usulca yakıyor boğazımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün geçmişimi unuttum&lt;br /&gt;nerede doğduğumu bile&lt;br /&gt;gövden, kör bir bellekti&lt;br /&gt;her dokunuşta unutuyorum yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;ŞAFAK ÇUBUKÇU&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4357164998852693805?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4357164998852693805'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4357164998852693805'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_10_01_archive.html#4357164998852693805' title='3 Şiir...// Şafak Çubukçu'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-gaPLTMbW39s/Tor6Hl8EyaI/AAAAAAAAB4U/5I5d0kgpTVc/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-9078253630514759141</id><published>2011-10-01T04:25:00.000-07:00</published><updated>2011-10-01T04:32:07.582-07:00</updated><title type='text'>Underground Poetix Ekim 2011. Sayı 10.</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-UdOXf_W2y4w/Tob5z_A7bXI/AAAAAAAAB4M/cNhhrSUQZtQ/s1600/em2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 284px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5658484653321579890" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-UdOXf_W2y4w/Tob5z_A7bXI/AAAAAAAAB4M/cNhhrSUQZtQ/s400/em2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Dergi:&lt;br /&gt;Underground Poetix #10&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"ŞEHRİN KÖTÜ ÇOCUKLARINA.."&lt;br /&gt;6 45 yayınıdır..&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Underground Poetix Ekim 2011. Sayı 10. İçerik:&lt;br /&gt;Kauffman’ın kaleme aldığı ve kitaplaştırdığı, bizim de kitabını düşündüğümüz “yasadışı şairler” manifestosuyla başlıyor Poetix 10.&lt;br /&gt;Merve Darende’den rica ettik bize Charles Bukowski’nin “Nirvana” şiirini çeviriverdi.&lt;br /&gt;Uzun zamandır ‘60ların Hindistan karşı-kültürünün önemli tek şiir kuşağı olan Hungry Generation mevzuatına nihayet el attık, onların da bir Ginsberg’i var:)&lt;br /&gt;Geçen sayılarımızda da yer verdiğimiz Alexander Trocchi bu sefer şiirleriyle konuk Underground Poetix’e –Eren Caylan’a bu sayıya verdiği çeviri desteğinden dolayı teşekkür etmem gerekir.&lt;br /&gt;Kerem Koç güzel bir dosyaya el attı ve Louise Benneth’ten Bob Marley’ Reggae Şiirine dört dörtlük değinen antropolojik sıkı bir metin Zeynep Pekin’ce çevrildi. Afiyet olsun.&lt;br /&gt;İnternet gezintilerinin iyimser saçmalıklarından biri French Loser, gülümsetiyor…&lt;br /&gt;Altıkırkbeş Cotton’un “Hobo” isimli kitabını yayımladı, kuramsal desteği bu sayıda bulabilir işin sosyo-politik gerçeğini merak eden güzel ruhlar, sıkı bir dosya HOBO KÜLTÜRÜ.&lt;br /&gt;Sıkışmışlığını şehrin yüzünüze vuracak bir komün anlatısı BLACK BEAR, keyfli…&lt;br /&gt;Bu sayı da yeni kitabı ……’nın hazırlıklarını sürdürmekte olan Kaan Çaydamlı’nın Mutant isimli usta işi bir öyküsü yer alıyor.&lt;br /&gt;CHUCK PALAHNIUK ile yapılmış derinlikli bir söyleşi var, yazarlık ve edebiyat dersi sunuyor diyebiliriz, meraklılarına ilgililerine zevkten çok daha fazlasını vereceği kesin, ayrıca yazarın kendi edebi yolculuğunun da bir anlatısı.&lt;br /&gt;SAVAŞ PORNO SAVAŞ PUNK isimli metin için diyebileceğim hiçbir şey yok, okunması gerekli!&lt;br /&gt;Uzun zamandır hemen hemen her sayıda yer verdiğimiz feminist politik farklı sahalardaki görüşlere yer vermeye devam ediyoruz, bu sayının uzun soluklu konuk KADINı CAMILLE PAGLIA. Playboy’un kendisiyle yaptığı uzun soluklu söyleşiyi Eren Caylan dilimize kazandırdı.&lt;br /&gt;Farklı bir yerden yaklaşamadıkça yer vermenin bir önemi yok, ama farklı yerleri ve yaklaşmayı seviyoruz: efsanefi karşı-kültür dergisi EVERGREEN REVIEW’da Bukowski’nin ilk yayımlanışı üzerine Abel Debritto’nun “Büyük An” isimli değerli metni de 10.sayımızın sınırlarında.&lt;br /&gt;Ayrıca sevgili LINDA LEE BUKOWSKI ile BUK üzerine yapılmış tatlı bir söyleşimiz var.&lt;br /&gt;Courtney Love saçma sapan JUNK ŞİİRLERİyle renk kattı bize.&lt;br /&gt;İLK DEFA dergimize konuk olanlar var CEM AKAŞ ve ALTAY ÖKTEM 10.sayımızda.&lt;br /&gt;Gene nihayet SPOKEN WORD hadisesine el attık, bu bağlamda içerde Maggie Estep ve Lydia Lunch var,&lt;br /&gt;Spoken Word hadisesi dışında Lydia 3 ahlaksız şiiriyle bizlerle. Siz asıl ahlaksızlığı bu ay çıkacak olan kitabıyla görün..neyse..&lt;br /&gt;HUBERT SELBY JR, dünyanın en güzel adamı olabilir –mi, neden olmasın, o zenci bir melek, tanrı onun ruhunu kutsasın, bu sayıda neredeyse dosyaya koştuk ve sıkı bir SELBY JR bütünü çıkardık; neden yazdığından, ne yazdığına, içsel, dehlizsel 3 ayrı metin.&lt;br /&gt;Cavit Mukaddes Allen Ginsberg’den vazgeçmiyor:), harika bir metin yolladı bize, güzel çeviriler, Allen Ginsberg UP’da..&lt;br /&gt;Artık anlaşılmıştır belki köşebaşlarını ikonları sevmiyoruz, 1955-80 Amerikan kültürünün değerli adamı ALBERT SAIJO nihayet Underground Poetix’de, Saijo Beat kuşağına karakter sağlayan ruhsal güçlerden, sessiz bir nehir gibi ufak yatağında aktı gitti….&lt;br /&gt;Bir parmak da bizden JEFF NUTTALL’a, tabi daha çok dürteriz onu biyografisi ve çalışmalarıyla NUTTALL’da içerde.&lt;br /&gt;Headpress’den aldığımız suç dergisi Front Page Detective’in ŞİDDET DOLU BİR DÜNYA: LSD, YAMYAM HİPPİLER, ŞEYTANIN ÇOCUKLARI &amp;amp; ENFİYE VAMPİRLERİ! Giray Türkmen’ın çevirisiyle UP 10’da.&lt;br /&gt;Tamam bitiyor, artık bir kitap yazması gerektiğini düşündüğüm sevgili Melda Köser yeniden konuğumuz, 2 enfes kısasıyla bizle, Mehmet Oruç’u çok beklettik ama nihayet FLUXUX ELİNDE KAMERASIYLA GEZİNİYOR bu sayıda yer aldı, Kerim Atay’a çok kısa şiirler yazmasını yasaklıyorum, nereye sokacağımızı bilemedik, bi yer bulduk sonra:), Kerim demişken sevgili KERİM AKBAŞ’da UP 10’da.&lt;br /&gt;Uzun zamandır gemilerde sesi soluğu çıkmayan Jan Ender Can yeni şiirleriyle konuğumuz, Gonca Gülbey, Büşra Kurtar, F. Asniya, Semih Yıldız, Deniz Cansever, Janset Karavin’de bu sayıda bizlerle.&lt;br /&gt;Atladıklarım olmuştur, affola.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;6 45 YAYINLARI&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;http://altikirkbes.wordpress.com/&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-9078253630514759141?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/9078253630514759141'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/9078253630514759141'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_10_01_archive.html#9078253630514759141' title='Underground Poetix Ekim 2011. Sayı 10.'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-UdOXf_W2y4w/Tob5z_A7bXI/AAAAAAAAB4M/cNhhrSUQZtQ/s72-c/em2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5176464763530588744</id><published>2011-09-20T13:41:00.000-07:00</published><updated>2011-09-20T13:44:44.194-07:00</updated><title type='text'>Sergi:  BARIŞA YOLCULUK...</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-YMRTzfRPuJs/Tnj7MysJiGI/AAAAAAAAB3U/JGD6-33Ebuc/s1600/BarisaYolculuk.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 253px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654545529347606626" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-YMRTzfRPuJs/Tnj7MysJiGI/AAAAAAAAB3U/JGD6-33Ebuc/s400/BarisaYolculuk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;rh+artgallery 21 eylül 2011’de “BARIŞA YOLCULUK” başlığı altında tematik bir sergiyle sezonu açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergi kapsamında organize edilen dış mekan etkinliğinde Valikonağı Caddesi’nde yüzlerce barış kelebeği barışa yolculuğa çıkacak. Serginin galeri mekanında &lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Ece Deryaoğlu,Yücel Dönmez, Şerif Günyar, Müfit İşler, Sarah Moustafa Kamal, Çerkes Karadağ, Cavit Mukaddes, Ahmet Özel, Tuğrul Selçuk(Heykel), Sezin Terzi, Sali Turan, Hatice Türkeli, Oral Ünlü, Gönül Yurdungüzeli&lt;/span&gt; çalışmalarıyla bugün tüm dünyada ülkelerde, doğada, ailede ve bireyin kendi içinde devam eden savaş ve şiddet anımsatılarak barışa özlem dile getirilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küratörlüğünü Tevfik İhtiyar’ın yaptığı Barışa Yolculuk sergisi12 Ekim 2011 tarihine kadar devam edecek. Şişli Belediyesinin de desteklediği sergi açılışında Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül barışa mühür basacak. Proje kapsamında performans sanatçısı Adnan Tönel de katkı sunacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adres: Valikonağı Cad. Polat Apt. No: 77/1 Nişantaşı – İstanbul&lt;br /&gt;Tel: 0212 224 74 31&lt;br /&gt;Fax: 0212 219 83 42&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5176464763530588744?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5176464763530588744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5176464763530588744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_09_01_archive.html#5176464763530588744' title='Sergi:  BARIŞA YOLCULUK...'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-YMRTzfRPuJs/Tnj7MysJiGI/AAAAAAAAB3U/JGD6-33Ebuc/s72-c/BarisaYolculuk.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7254554029153230057</id><published>2011-09-18T02:35:00.000-07:00</published><updated>2011-09-18T02:38:23.294-07:00</updated><title type='text'>Şubat’ın Islak Elleriyle İnsana Dair Hâllere Dokunmak..// Fatih Yavuz Çiçek</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-XF1qoRPAXyw/TnW8B5lCM1I/AAAAAAAAB3M/PM0h3HwnwKw/s1600/ay%25C5%259Fe%2Bkeskin.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 274px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5653631648055571282" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-XF1qoRPAXyw/TnW8B5lCM1I/AAAAAAAAB3M/PM0h3HwnwKw/s400/ay%25C5%259Fe%2Bkeskin.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Kitabın ilk şiiri “ateş topu”,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“bangır bangır bir sessizlikle bakıyorum gözlerinize” dizesiyle başlıyor. Sessizliğin hükümranlığında susarak, konuşmak. Şair yazmaya en zor olanı seçerek başlamış ki bu sessizliği Mevlâna’nın “Susmak; mânâ eksikliğinden değil, belki mânânın derinliğinden” ifadesiyle örtüştürerek tanımlamak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“bir kokuya gider gibiydi yolculuklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir yanı uçurum bir yanı dağ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ebruli çark çalımıyla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gözlerinde bin ömür sustuğunun”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair için susmak sanki ateşle eşdeğer bir eylem gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bak! aç da pencereyi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nasıl da ateşler içinde düşeceğim! içine şimdi”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“içim yanan koru/sudan susuzluktan tutuşturması”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“kök tanrı korusun/kim!/hangi boncuk teriyle/bu ateşi söndürecekse” dizelerini ve kitabın ilk şiirdeki “ateş topu” imgelemesi yanmayı değil tam tersine arınmayı çağrıştırıyor. Gerek mitolojide gerekse birbirinden farklı kültürlerde bazen tanrı yerine konulan ateş, kimi zaman aileyi ve evi, çoğu zamanda saflığı ve yenilenmeyi, Türk toplumundaysa temizliği ve arınmayı sembolize etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın ilerleyen sayfalarında saflık ve arınmanın izlerini “çocuk kokan esvap” şiirinde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ellerinle diktiğin bohçaya/ser şöyle yatır gençliğini/katlanan bir zamanı iyi sakla ki/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;duymak ister gün gelir de/anasının kokusunu bir hayırlı evlat/koklar/ belki o saf o hâlâ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dizelerinde buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keskin; şiirlerinde sadece çocukluğa ve geçmişe değil zamanın akışkan ırmağında hem bugüne, hem de geleceğe kadın duyarlılığıyla dokunuyor. “her yar derin coğrafya” şiirinde şükreden, “göze gözü” şiirinde “sırda sır olup, ölmeyi bildik” diyebilen şair “cemre” de “düşsem düşmüşe cemre olsam” dizesiyle düş imgesini çok katmanlı, çok anlamlı, çok dalgalı bir faza dönüştürmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak ve insana dair hâllere dokunmak, sorgulamak Ayşe Keskin şiirlerinin vazgeçilmezi. Nitekim “aslında bizde yaşamayı bilirdik” şiirinde başlığı bir anahtar gibi çevirdiğinizde kapalı gibi duran, düşündüren söylemindeki sis perdesinin aralandığını görüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hepsi dilsiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dediler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“kirdik deri yüzen kansızlara ter&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kuyusu soğuk İçine inilen derinlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yürek neşterinde delik deşik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içtik, kadifeden keseydik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hepimiz aslında kulpu kırık şiirdik”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metin Güven Onaltıkırkbeş Dergisinin 22.Sayıda yer alan “Şiir Nasıl Okunmalı” başlıklı yazısında şöyle diyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi denecektir ki;&lt;br /&gt;Okuru bu kadar yormaya gerek var mı?&lt;br /&gt;Bence var:&lt;br /&gt;Neden var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ülkemizde, hem de dünyanın çeşitli ülkelerinde farklı dillerde yazılan ve okurun önüne gelen şiir son derece karmaşık ve biraz da kapalı bir şiirdir. Bu doğaldır; zira dünyanın hemen her ülkesinde insan ve insan ilişkileri bilinen (belki de bilinmeyen nedenlerde) karmaşık bir çizgiye gelmiştir. Bu durum yaşarken bizleri zorluyorsa; yazıldığında ve okunması gerektiğinde daha da zorlayacaktır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı; şairin dokuz bölüme ayırdığı şiirlerine ait kitabının 8.Bölümün de yer alan son şiir “sonsuz hiçlik” den final dizeleriyle sonlandırmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“derin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;olmanın ağır yüküydük&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonsuz hiçlikte”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Fatih Yavuz Çiçek&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7254554029153230057?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7254554029153230057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7254554029153230057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_09_01_archive.html#7254554029153230057' title='Şubat’ın Islak Elleriyle İnsana Dair Hâllere Dokunmak..// Fatih Yavuz Çiçek'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-XF1qoRPAXyw/TnW8B5lCM1I/AAAAAAAAB3M/PM0h3HwnwKw/s72-c/ay%25C5%259Fe%2Bkeskin.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-9115363176694883779</id><published>2011-09-15T12:23:00.000-07:00</published><updated>2011-09-15T12:36:39.725-07:00</updated><title type='text'>Cemil Meriç ve Düşünce Ekseni..// M.Muşta</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-si84Dt5Y9ds/TnJRfLmFk9I/AAAAAAAAB3E/Es0awwJoI6o/s1600/cm.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 267px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5652670078433727442" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-si84Dt5Y9ds/TnJRfLmFk9I/AAAAAAAAB3E/Es0awwJoI6o/s400/cm.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Cemil Meriç, edebiyat ve düşüncenin hemen her alanında eserler veren çok yönlü bir düşünce ve sanat adamı. Bu iki yönü birbirini etkilemekte; sanatçı coşkunluğu düşünce eserlerine ilham ve hız&lt;br /&gt;verirken edebi çalışmaları da düşüncenin kılavuzluğunu yansıtıyor. Ele aldığı problemlere disiplinler arası yaklaşabiliyor. Geniş kültürü ve eşsiz entellektüel yetenekleriyle umulmadık sentezler meydana getirebilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç, RusselPin Witgenstein hakkında söylediği gibi, sadece sekiz beş mesaisi yapan bir düşünce adamı değil. Düşünme ve üretme hayatının gayesi halinde. Hayat çizgisi onu çoğu zaman en olumsuz şartlara doğru sürüklerken, düşünce hayatımızın belli başlı bütün alanlarına girmesini de sağlamış. Antakya'da doğması konuşulan&lt;br /&gt;Arapçaya intibakını, Fransız okulunda okuması Fransız kültürüyle temasını mümkün kılmış. Genç yaşta materyalizmi, sonra da marksizmi kabulü, onun uzun süre başka felsefi arayışlara kapısını kapamasına, ama kendini bu yönde derinleştirmesine yol açmış. Cemal Meric'in bundan sonraki entellektüel serüveni, gözlerinin kapanmasına ve maddi bakımdan olumsuz şartlar içinde olmasına rağmen oluşmakta. Marksizmin&lt;br /&gt;kökleriyle ilgili yaptığı Saint Simon ve Prudhon ile ilgili incelemeleri, sonra Hint Edebiyatı ile ilgili yaptığı çalışma. Son yılları bu büyük birikim içinde kültürümüzün çeşitli alanlarına ait özgün çalışmalarını yansıtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç edebiyat, tarih, sosyoloji gibi disiplinlerin çeşitli alanlarıyla ilgili yazılar yazdığı gibi felsefenin çeşitli disiplinleriyle ilgili araştırmaları da var. Bunlar arasında en önemli katkılarının kültür felsefesi bakımından olduğunu söyleyebiliriz. Denemeci bir düşünür Cemil Meriç. Bir tür aşılama yöntemiyle çalışır.&lt;br /&gt;Çeşitli yazarların görüşleri, onlardan alıntılar, onlara ait yorumlar, yazılarında bazan birbirinden ayrılması zor bir bütün teşkil ederek kaynaşırlar. Cemil Meric'in incelediği konular üzerinde çeşitli çalışmalar yapılabilir. Burada Cemil Meric'in Türk düşünce hayatı ve aydının durumu ile ilgili düşüncelerinden örnekler vererek, onun düşünür yanını ortaya koymak istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak Cemil Meric'in düşünce tarihimize ait yaptığı bir değerlendirmeyi ana hatlarıyla özetleyeceğiz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meric'e göre "Ondokuzuncu asra kadar Osmanlı ülkesinde bir ortak şuur vardı: İslâmiyet. Vahye dayanan bir hakikatler bütünü... "Avrupa'nın maddi fetihleri, çöküş devri ulemâsını afallatır. İslâm'ın inkırazı, hikmetine akıl erdiremedikleri bir gazab-ı ilâhidir. Susar ve sahneden çekilirler. Yerlerini Avrupa'nın imal ettiği yeni bir insan tipi alır: Müstağrib. Hem suda hem karada yaşayan bir hilkat garibesi giderek büsbütün kopar mazisinden. Artık ne Asyalı, ne Avrupalı'dır. Ne müslüman, ne Hıristiyan... "Batının sosyal ve politik tarihi bilinmeden ideolojileri kavranabilir mi? İdeoloji bir bütündür... "Kaldı ki müstağripler bu ideoloji enkazını nasslaştırırken Batı'da yeni yeni çelişkiler beliriyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Batılaşmak, Batı irfanı ile kaynaşmaksa, batılaşmamıştık. Batı medeniyeti liberalizme dayanıyordu. Liberalizm sanayileşen Avrupa'nın, başka bir deyişle burjuvazinin dünya görüşüydü. Bizde ne sanayi vardı, ne burjuvazi... Avrupalıyı tanımıyorduk, ama kendimizi de unutmuştuk. Korkuyorduk düşüncelerdren, zirvelerde dolaşmamız yasaktı. Batı'yı batı yapan düşünce fatihlerinin yalnız ismini biliyorduk... 60'lardan sonra sedler yıkıldı, izm'ler bulanık bir sel gibi aktı ülkemize... Yasak bölge kalmamıştı artık. İslâmiyet de serbestti, sosyalizm de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İslâmiyet serbestti ama müstağribler için bir abesler yığınıydı, din gericilikti... "Sosyalizm, Tanzimatla başlayan batılılaşmanın, Cumhuriyetle kökleşen laik ve pozitif düşüncenin en efendice, en tabii sonucu değil mi? "Bir anlamda ilk defa batılaşıyorduk. Marx, bütün eserleri dilimize çevrilen ilk ve son batılı yazar... Okuyan gençlik düğüne gider gibi ölüme koştu, sosyalizm uğruna. Bilmiyordu ki,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Hiç bir düşünce bir ülkeden ötekine olduğu gibi aktarılamaz.&lt;br /&gt;2. İnsan düşünce için değil, düşünce insan içindir.&lt;br /&gt;3. Batan bir ülkeyi bir anda kurtaracak hiçbir sihirli formül, yani izm yoktur.&lt;br /&gt;4. Avrupayla aramızda aşılmaz bir duvar var. Doğu, kapitalist için de, sosyalist için de sömürülecek bir alandır. Doğulu ise bir yarı insan, şüpheli bir yandaş, tek kelimeyle düşmandır.&lt;br /&gt;5. Zilletten kurtulmanın tek yolu haysiyetimizi ispattır. Haysiyet, şuur ve fedakârlık demek. Şuur hiç bir kiliseye bağlanmamak, her vesayeti reddetmek, kapılarını her ışığa açmak demektir. Fedakarlık ise inandığı değerler uğruna her çileyi göze almak, hatta ölümü&lt;br /&gt;bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Marksizm de dışardan gelen bütün ideolojiler gibi bir felâket kaynağı olmuştur. Çünkü çocuklarımız hazırlıksızdılar. "Ama marksizm şuurlanmamıza da yardım etmiştir. Evet. Türk insanı papağan batıcılıktan gerçek batıcılığa marksizmin sayesinde geçebilmiştir... Batı'dan icazet almadıkça Batı'yı tenkit edemezdik. Marksizm bize bu&lt;br /&gt;icazeti verdi. Yani şuurumuza takılan zincirleri kırdı ve Avrupabüyüsünü bozdu." (Mağaradakiler 32-7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meric'in özetleyerek aldığımız bu yorumları, onun farklı düşünce yapılarının içine girebilme gücünü ve değişik disiplinlerden nasıl faydalandığını göstermektedir. Onun düşünce hayatımızın problemleriyle yakından ilgilenmesinin bir sebebi de onun düşünce anlayışıdır. Cemil Meric'e göre "hiç bir tefekkür hasbî değildir. Düşünce, bir meydan okuyuşa idrakimizin verdiği cevaptır. Düşman bir tabiat, düşman içtimai sınıf veya düşman bir topluluk... Hasbî düşünce ana&lt;br /&gt;tezadlarını halletmiş cemiyetler için bile lükstür ona göre. "Evet düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir, hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir, kucağında yaşadığı topluma angajedir. Yani vatandaş olarak vazifeleri vardır: Belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze alması lâzımdır. Bir devrin şuuru olmak zorundadır..." (Mağaradakiler. s. 72&lt;br /&gt;vd.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç bu düşünceler içinde yazılarında kültür ve düşüncenin çeşitli problemlerini ele alır. Bir yazısında "Bizim ne nebatlara karşı sevgimiz, ne kitap düşkünlüğümüz var. Ama insanlığı ilgilendiren en büyük, en hayati davalar karşısında ondan çok daha sağır ondan çok daha körüz." diye şikâyet eder. Sonra bunun sebebini çeşitli tabulara bağlar: "Tabular, tabular. Her kapının arkasında elinde bıçak bekleyen dilsiz bir harem ağası. Düşünme! Düşüneni iftiranın ve sefaletin lâğımında boğduktan sonra ellerimizi yıkayıp, "efendim, bizde filozof yetişmiyor" diye ah-u vahlar" (Jurnal,214).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun temellerini araştırdığı bir yazısında ise Yeniçeri ocağı ve ulema ilişkisine değinir. Yeniçeri kışlasını topa tutan H. Mahmud, ulemayı tarihi müttefikinden mahrum bırakarak düşünceyi felce uğratmıştır. "Ülke mukadderatına, intelijansiya hükmedecektir artık. Avrupa'nın zâde-i melaneti olan ufuksuz ve köksüz intelijansiya,&lt;br /&gt;İslâmî tefekkür ciyadet ve hayatiyetini kaybeder. Batı'nın ve Batıcıların taarruzu karşısında kalıplaşır, katılaşır." (Kırk Ambar,&lt;br /&gt;425)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı hadiseyi bir günlüğünde daha sonraki gelişmeleriyle dile getirir: "1914 savaşında şehir dolusu aydın kaybettik. O savaşı yedek subaylar yaptı. Yedek subaylar yani intelijansiya." Aydınlara yönelik çeşitli baskılardan örnekler veren Cemil Meriç şöyle bağlar: "Harman beygirine verilen hürriyet, aydına ihsan edilen daha büyük ve daha gerçek. Aydın yani başkasının kafasıyla düşünmeyen, yani hiç olmazsa çok kaba mitleri ve "mystifıcation"ları yutmayan. Zavallı kinlerimiz!&lt;br /&gt;Meşrutiyet aydını için, frenkleşmiş Meşrutiyet aydını için, düşman islâmiyetti. Korkunç bir şaşkınlık içindedir o aydın... Yani bizde "athe'e", düşünmemek için Allah'ı inkâr eder, meseleyi basitleştirir böylece. Düşünmemek için müslümandır, doğmaların gölgesinde şâd, uyurda uyur." 11.8.1963 (Jurnal, 215)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç bu hazır reçetelere yönelen günümüz düşünce adamının eski örneklerinden daha sığ ve hazırlıksız olduğu, problemlerin adeta dışında kaldığı kanaatindedir. Rıza Tevfik'in yarım kalan "Kamus-ı Felsefecinden ateizm maddesi değerlendirdiği bir yazısında parlak lafızların altında saklı derin bir acıyı sezer gibi olduğunu belirtir. Ona göre cumhuriyet öncesi aydınlan, yalnız erişilemeyecek bilgi irtifaları ile değil, tereddüt, şüphe, isyan ve çileleriyle de ilerdedirler. Sonra Rıza Tevfik'in üstünlüğünün nereden geldiğini sorar. Rıza Tevfik Batı dilleri yanında Arapça ve Farsça'da bilmektedir: "Yani hem yaşadığı dünyanın irfanına, hem de Avrupa'nın irfanına konmuş"tur. "Rıza Tevfik'in kaynaklan arasında, Voltaire'in&lt;br /&gt;"Felsefe sözlüğü", Frank'ın "Felsefi İlimler Kanunu", "Grande Encylopedie", Draper'in "Avrupa'nın Fikri Tekâmül Tarihi" kitaplan vardır: Fakat aynı zamanda "Üstad nice kelam kitaplan okumuş, Doğu'nun şairlerini konuşturmuştur." (Kültürden İrfana, 208)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç düşünce tarihimizde aydınlar hakkında yapılan bir çok değerlendirmenin yanlış, bir çok kavganın da manâsız olduğu kanaatındadır: Ona göre "Düşünce tarihimizin faciası, birbirini anlamak, birbirini tamamlamak için yaratılmış aydınların bütün güçlerini birbirini yıkmaya harcamaları olmuştur. Muallim Naci ile&lt;br /&gt;Recaizade'yi kanlı bıçaklı düşman yapan bir fikir ihtilâfı mı idi? Hayır, mânâsız bir gurur sürtüşmesi... Fikret'le Akif'in anlaşmazlığı da ayrı bir faciadır üstada göre: "Fikret, fildişi kulesine mahpus, yüzde yüz ferdiyetçi bir sağ, Akif, damarlarında tarihin nabzı atan bir halk çocuğu, Batı'nın anladığı manâda tam bir sol"dur. Talihsizliğe bakın ki, Fikret solun, Akif de sağın bayrağı yapılmıştır. (Kültürden İrfana, 229)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç Peyami Safa, Nazım kavgasında da benzer bir traji komedinin izlerini görmektedir. Cemil Meriç yazılarında kendini de değerlendirir: Bir günlüğünde şöyle demektedir. "Kartallar uçmadan önce ücra kayalıklarda talim yaparlarmış. Tefekkür tek insanın işi değil. Ben bir Descartes, bir Spinoza olamazdım? Bu bir kromozom&lt;br /&gt;meselesi değil. Hotantolar içinde büyüdüm. Okumak istediğim zaman dövdüler, kitaplarımı yırttılar. Nihayet kütüphanem yağma edildi, hapse atıldım v.s.... Cemiyet belkemiğimi kırdı. Uçmak istediğim zaman ancak sürünebiliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Evet belki bir Spinoza olamazdım. Ama Batı yalnız Spinoza mıdır? İnsanlara kalbimin bahçesinden çiçekler devşirdim. Ve kucağımda çiçekler kapılarım çaldım. Kapılar açılmadı... Coğrafi kader, biyolojik kader, sosyal kader. Bunlardan bir tanesi benden çok daha kabadayısını felce uğratmaya kâfi iken üçü birden çullandılar&lt;br /&gt;üstüme..." (Jurnal, 129)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Saliba'nın İbn Sina ile ilgili eserini tanıtmak için yazdığı yazıda düşünce adamı için ortaya konduğu ölçüleri kendine ve devrine uyguluyor gibidir: "Hülâsa Cemil Saliba'nın emrinde Doğu'nun ve Batı'nın bütün hazineleri var. Kendi medeniyetinden kopmamış, Batı'daki gelişmelerden haberdar. Biz bu bahtiyar ilim adamlarıyla nasıl yarışacağız? Dilimiz yok, mefhumları tanımıyoruz, ne Aristo'yu&lt;br /&gt;bilenimiz var, ne de efiatuniye mektebini. Önce diz çöküp okumak, anlamağa çalışmak, sonra da, ömrümüz kifayet ederse ve becerebilirsek, yapılan çalışmaları dilimize aktarmak... Belki bu sayede biz de yıllarca sonra irfan kervanına katılabiliriz... (Kültürden İrfana,&lt;br /&gt;188)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meric'in kültür ve düşünce adamı kişiliği bu satırlarda kendini göstermektedir. Cemil Meriç'te herşey için reçete bulmağa, kitaplarından doktrinler çıkarmağa kalkışmamak gerekir. Cemil Meriç belki imkânları yeterli olsaydı, belli alanlarda daha da derinleşerek orjinai görüşler geliştirebilirdi. Ancak Cemil Meriç böyle bir çalışmanın nasıl ortaya konabileceğini ve neye mal olacağını iyi bilir. O, kendi insanının önüne eksik ve acele kurulmuş yapılarla gidemezdi. Onun reçeteleri hep denenmiş, bir ömür pahasına denenmiş reçetelerdir. Gerçeğin gördüğü kadarını söyler ve sizi de yola davet eder; çilenin araştırmanın yoluna. Bütün o yoğun cümleler size geçmiş tecrübeleri özetler, bütün o belagat size de o yolda yürümenin zevkini tattırmak içindir. Bu bakımdan Cemil Meric'i her okumadan sonra reçetesini bulmuş insanların rahatlığı içinde kitabınızı kapatamazsınız. Her Cemil Meriç okuması yeni okumalara ve yeni tedirginliklere davet eder sizi. Bir ateş düşer beyninize ve yüreğinize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç işte o ateşi hiç küllendirmeden bütün ömrü boyunca yakmayı bilmiştir. Yukarıdaki parçada da görüldüğü gibi kendini hazırlıklarının daha dışında gayretlere atabilecek, çekinmeden bu hazırlıklara sahip yazarlar için, bu insanların önünde diz çekmeliyiz diyebilecek bir bilgi aşkı ve ateşi vardır onda. "Eserlerimin kültür&lt;br /&gt;cildi, aşağı yukarı tamamlandı, bundan sonra "irfan" cildi başlayacak." (Kültürden İrfana, 11) derken önünde açılan, önümüzde açtığı bu büyük caddeye bizi davet etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;M.Muşta&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAKLAR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç, Mağaradakiler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1978.&lt;br /&gt;Cemil Meriç, Jurnal, Cilt I, İletişim "ayınlan, İstanbul 1992.&lt;br /&gt;Cemil Meriç, Kırk Ambar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1990.&lt;br /&gt;Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İnsan Yayınlan, İstanbul 1986.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları&lt;br /&gt;arasındaki ses.&lt;br /&gt;Herkes için, Kimse için !&lt;br /&gt;http://felsefenotlari.blogspot.com/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonsuzluk&lt;br /&gt;Aşk dışında hiçbir şeyi&lt;br /&gt;saklamaz, "okuma" aşkı&lt;br /&gt;sonsuzluk gibidir !...&lt;br /&gt;Yeryüzüne, Hayata, iNSANA, Doğaya karşı Farklı Bir&lt;br /&gt;Bakış ve Buluşma Noktası:&lt;br /&gt;http://borgesdefteri.blogspot.com/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Server arşivi:&lt;br /&gt;Borges Defteri Siz Değerli Okur,Yazar,Şair,Ressam'ların&lt;br /&gt;Edebiyat ve Plastik Sanatlar eksenli "e-edebiyat" oluşumudur.&lt;br /&gt;Kapak: http://www.groups.yahoo.com/group/BorgesDefteri&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-9115363176694883779?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/9115363176694883779'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/9115363176694883779'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_09_01_archive.html#9115363176694883779' title='Cemil Meriç ve Düşünce Ekseni..// M.Muşta'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-si84Dt5Y9ds/TnJRfLmFk9I/AAAAAAAAB3E/Es0awwJoI6o/s72-c/cm.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6203918608046768596</id><published>2011-09-15T06:39:00.000-07:00</published><updated>2011-09-15T06:42:41.555-07:00</updated><title type='text'>Mimesis &amp; Progress!..</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 287px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5652581284923225122" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-RMZQhvNjoa8/TnIAut_etCI/AAAAAAAAB28/VapcWjVeKck/s400/davut.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999900;"&gt;Davut ve güvensizlik duygusu! &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;İnsanı çılgına dönüştüren şey hiçbir zaman şüphe olmamıştır tam zıddı olan kesinliktir bunun başlıca sebebi. Nietzsche’nin dediği gibi “doğrudan korkarız hepimiz”, ya tarihin dehlizinden uzun-uzak bakışını fırlatan Davut , onca güvensiz bir ruh haliyle bilgiçliğin toz tutmuş eski püsküsüyle uğraşmaktan neden vaz geçmez? Acıyarak baktı hepinize! Oysa tek şey yoktu hakikat adına.&lt;br /&gt;Bir “Mimesis” ve “ilerleme” dedik, onun durağan ruh haline!&lt;br /&gt;Heykel sanatçısı Serkan Özkaya Davut heykelinin iki mislini kopyaladı, onun “işinde” Davut heykelinin sadece boyu ve teni aynı oranlarda büyüdü, ya yılların durağanlığı? Bir Mimesis başka nasıl olabilirdi dedik, şu görüntü çıktı ortaya. Serkan Özkaya’nın işi ne kadar mizah sözcüğünü taşıyorsa bizim “iyi kalpli, güvensiz Davut” da aynı ölçüde kucaklıyor o mizah kulvarını.Oyunsa “oyun”, Cinnetse “cinnet” diyor: Davut!&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Borges Defteri &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6203918608046768596?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6203918608046768596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6203918608046768596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_09_01_archive.html#6203918608046768596' title='Mimesis &amp; Progress!..'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-RMZQhvNjoa8/TnIAut_etCI/AAAAAAAAB28/VapcWjVeKck/s72-c/davut.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-8947502371013720917</id><published>2011-09-08T13:53:00.001-07:00</published><updated>2011-09-08T14:16:52.634-07:00</updated><title type='text'>E-Kitap / Proje VIII -NAOMI SHIHAB NYE // Çev.Samet Köse</title><content type='html'>&lt;object style="WIDTH: 420px; HEIGHT: 272px" id="da69d6be-e072-066a-da81-50f208f03b96" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000"&gt;&lt;param name="_cx" value="11112"&gt;&lt;param name="_cy" value="7196"&gt;&lt;param name="FlashVars" value=""&gt;&lt;param name="Movie" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf?mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=110715121923-8b80df3d255b4a4f9228a860aa2fe61b"&gt;&lt;param name="Src" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf?mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=110715121923-8b80df3d255b4a4f9228a860aa2fe61b"&gt;&lt;param name="WMode" value="Transparent"&gt;&lt;param name="Play" value="-1"&gt;&lt;param name="Loop" value="-1"&gt;&lt;param name="Quality" value="High"&gt;&lt;param name="SAlign" value="LT"&gt;&lt;param name="Menu" value="0"&gt;&lt;param name="Base" value=""&gt;&lt;param name="AllowScriptAccess" value=""&gt;&lt;param name="Scale" value="NoScale"&gt;&lt;param name="DeviceFont" value="0"&gt;&lt;param name="EmbedMovie" value="0"&gt;&lt;param name="BGColor" value=""&gt;&lt;param name="SWRemote" value=""&gt;&lt;param name="MovieData" value=""&gt;&lt;param name="SeamlessTabbing" value="1"&gt;&lt;param name="Profile" value="0"&gt;&lt;param name="ProfileAddress" value=""&gt;&lt;param name="ProfilePort" value="0"&gt;&lt;param name="AllowNetworking" value="all"&gt;&lt;param name="AllowFullScreen" value="true"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v2/IssuuReader.swf" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" menu="false" wmode="transparent" style="width:420px;height:272px" flashvars="mode=mini&amp;amp;backgroundColor=%23222222&amp;amp;documentId=110715121923-8b80df3d255b4a4f9228a860aa2fe61b"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: left; WIDTH: 420px"&gt;&lt;a href="http://issuu.com/borgesdefteri/docs/borgesdefteri?mode=embed" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://issuu.com/" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;- &lt;a href="http://issuu.com/search?q=borgesdefteri" target="_blank"&gt;More borgesdefteri&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Borges Defteri'nin 8. E-Kitabı, Çağdaş Filistin Şiirinin usta kalemi Naomi Shihab Nye şiirlerini ve poetikasını irdeleyen yazıyı kapsıyor. Kitap Samet Köse tarafından hazırlandı-çevrildi. Samet Köse daha önce de E.E. CUMMINGS Profil kitabını hazırlamıştı(YKY;2002).&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Kitabı e-kitap okuyucunuza veya.., 1 dakikadan kısa bir sürede indirebilirsiniz.&lt;br /&gt;Kitabı indirebileceğiniz link:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman, times, serif;font-size:130%;"&gt;&lt;a href="http://www.mediafire.com/?i6glguauaxt9a7q" target="_blank"&gt;&lt;strong&gt;(Kutsallık Ararım Herşeyde) Download By MediaFire 250 kbps-1MB&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;BORGES DEFTERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-8947502371013720917?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8947502371013720917'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8947502371013720917'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_09_01_archive.html#8947502371013720917' title='E-Kitap / Proje VIII -NAOMI SHIHAB NYE // Çev.Samet Köse'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6179107118717704431</id><published>2011-09-03T11:38:00.000-07:00</published><updated>2011-09-08T09:05:50.109-07:00</updated><title type='text'>Çağdaş Libya Şiiri..// Halid Metawa</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-R0pDfqHqyfs/TmJ1Oe_M2VI/AAAAAAAAB20/sZXPQTmO4mw/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 267px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5648205774372788562" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-R0pDfqHqyfs/TmJ1Oe_M2VI/AAAAAAAAB20/sZXPQTmO4mw/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Yüzümün Tarihi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudaklarım, köle kervanlarıyla beraber bana vardılar&lt;br /&gt;Ve işte büyük Sanos’un sahibi,&lt;br /&gt;Onları Alyakub bölgesinde serbest bıraktı.&lt;br /&gt;Onlar hala Bengazi’nin fakir bölgesinde&lt;br /&gt;Doğduğum hastaneye yakın bir yerde yaşıyorlar.&lt;br /&gt;Yunanlılar Tukara’ya yerleşmek istemediler,&lt;br /&gt;Kaşlarını tenime geçirdiğim&lt;br /&gt;O vahşi hikmeti koklayanlar.&lt;br /&gt;Ve ana yurdumu kendi vatanları saydılar.&lt;br /&gt;Ve dirençli şövalyeler Triboli’ye saldırdılar&lt;br /&gt;Kent İstanbul halkından yardım istedi,&lt;br /&gt;Yıl :1531&lt;br /&gt;Ve Türkler bana burnumu kazandırdılar.&lt;br /&gt;Saçlarım sırtıma doğru uzadı, Septimus Soros birlikteliğine kadar&lt;br /&gt;Ve sonunda dört oğul doğurur.&lt;br /&gt;Akabe ise Tanrı adına kentimi gasp etti&lt;br /&gt;Şimdi yattığı yerin baş ucundan&lt;br /&gt;Sana şarkı söylüyorum.&lt;br /&gt;Tatlı kırbaç, sivri mızrap&lt;br /&gt;Gözlerinden yankılanan yüzün tamamı&lt;br /&gt;Bundan mı ibaret? &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Halid Metawa (Libya)&lt;br /&gt;Çev. Poetic Mind &amp;amp; Borges Defteri&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6179107118717704431?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6179107118717704431'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6179107118717704431'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_09_01_archive.html#6179107118717704431' title='Çağdaş Libya Şiiri..// Halid Metawa'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-R0pDfqHqyfs/TmJ1Oe_M2VI/AAAAAAAAB20/sZXPQTmO4mw/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6844603730761646433</id><published>2011-08-30T04:29:00.000-07:00</published><updated>2011-08-30T04:37:54.697-07:00</updated><title type='text'>Uykuya Dalmışlar..// Adonis</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-f2nJvi3w7NQ/TlzK3nqETOI/AAAAAAAAB2s/isH--WXl0Fo/s1600/bd.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 315px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646611089702800610" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-f2nJvi3w7NQ/TlzK3nqETOI/AAAAAAAAB2s/isH--WXl0Fo/s400/bd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Uykuya dalmışlar&lt;br /&gt;ellerim,&lt;br /&gt;Uykuya dalmışlar&lt;br /&gt;ellerimin damarları ,&lt;br /&gt;Umutsuzluk&lt;br /&gt;yüreğimde esniyor,&lt;br /&gt;gözlerimde.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Yürüyorum&lt;br /&gt;bir yere varamıyorum,&lt;br /&gt;yürüyorum,&lt;br /&gt;Yanıyorum.&lt;br /&gt;Tedirginim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Adonis&lt;br /&gt;Çev. Poetic Mind&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6844603730761646433?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6844603730761646433'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6844603730761646433'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#6844603730761646433' title='Uykuya Dalmışlar..// Adonis'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-f2nJvi3w7NQ/TlzK3nqETOI/AAAAAAAAB2s/isH--WXl0Fo/s72-c/bd.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4626430354002176394</id><published>2011-08-23T12:27:00.000-07:00</published><updated>2011-11-28T00:52:11.502-08:00</updated><title type='text'>SANAT VE DİL // Ulus Fatih</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-gu3T38_xZXE/TlP_sXBnzMI/AAAAAAAAB2c/jpWjIbFnOwA/s1600/bd.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 364px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5644135895585508546" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-gu3T38_xZXE/TlP_sXBnzMI/AAAAAAAAB2c/jpWjIbFnOwA/s400/bd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Bir süre önce İstanbul Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu ben de yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsun da ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı sanırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum, ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa Rönesans ve reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı neredeyse 'bir sanatla uğraşan kişiler' ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi büyük olasılıkla daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup; sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat bir yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçekten de doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifize, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izlerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açına bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halen de öyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir görüşe göre Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni bulmuştur, doğrusu da budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dil de kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok uluslu Osmanlının, Balkan, Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir dokuncaya (müdahale) son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş, dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine ulaşmıştır, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entelektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp yozlaşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışarak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye çalışmalıyız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz ve düşünmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;ULUS FATİH&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4626430354002176394?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4626430354002176394'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4626430354002176394'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#4626430354002176394' title='SANAT VE DİL // Ulus Fatih'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-gu3T38_xZXE/TlP_sXBnzMI/AAAAAAAAB2c/jpWjIbFnOwA/s72-c/bd.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5954159529640925865</id><published>2011-08-19T11:36:00.000-07:00</published><updated>2011-08-19T11:47:33.404-07:00</updated><title type='text'>EDEBİYATSÜVARIN VİTRİNİ..// Süha Tuğtepe</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-uzsMYF4Ks-s/Tk6vvQCJ-BI/AAAAAAAAB2U/QbyLG6ja1Ww/s1600/s%25C3%25BCha%2Btu%25C4%259Ftepe.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 299px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5642640609434531858" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-uzsMYF4Ks-s/Tk6vvQCJ-BI/AAAAAAAAB2U/QbyLG6ja1Ww/s400/s%25C3%25BCha%2Btu%25C4%259Ftepe.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Şair Süha Tuğtepe'nin defter arşivine emanet ettiği yazıyı(ilk kez sadece defterde) yayınlıyoruz. Edebiyat süvarisi ve "Hayal Kumpanyası" yaratıcısı Süha Tuğtepe'nin Tuz kitapları eksenli enfes yazısı, onun ikinci göç yıl dönümü sonrasına bir sıcak selam ve anma olsun istedik. "Dengelerine düşen bir taş gibiyim /göznurlarına fırlatılan bir avuç kum, / elden ne gelir,/ meraklıyım rüzgarda savrulan kağıtlara.."-Süha Tuğtepe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;EDEBİYATSÜVARIN VİTRİNİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;TUZ KİTABI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapçı rafında görünce homurdandım.&lt;br /&gt;-“Tuzun da kitabı ha! Gitti on kütük. Bu yazar taifesinin her canı sıkıldığında kitap ettiği on kütük ormandan, Dünya denen çilekeşin akciğerlerinden eksiliveriyor kardeşim.” diye Simurg Kitaphanesi, İbrahim biraderlerinden Coşkun Efendi’ye çıkıştığımda, zaten ömrü billah beni pek ciddiye almadığından olsa gerek, yüzüme boş boş baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dükkan zemininde bir ayağı eksik, üç ayaklı kedilerden biri (ki, birkaç tane var) miyavlayarak ayaklarıma kafasını sürtmeye başlayıp şefkat isteyince, aklıma Bedri Rahmi’nin o meşhur şiiri takılıverdi. Eğilip kediyi severken, berbat sesimle okudum üç ayaklı kedinin yırtık kulağına:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir yanım tuz,&lt;br /&gt;bir yanım şeker…&lt;br /&gt;Tuzdan yanayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanım sen,&lt;br /&gt;Bir yanım ben…&lt;br /&gt;Senden yanayım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde değildi, üçayak kediyi terk ederek, çıktım yeniden Tuz Kitabı’nın huzuruna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Coşkun! Kaş kuruş bu?&lt;br /&gt;-“Abi kuruş mu bıraktılar, yirmi milyon!&lt;br /&gt;- Yeni Lira ile, Yeni Kuruş icat oldu, sen duymadın mı?&lt;br /&gt;- Duydum da, aram iyi değil, ısınamadım. Yakında yeniden hepsi milyon olur. Bir borsa veya asker, takunyacı krizine bakar. Ardı sıra devalüasyon, enflasyon; sonra buyurun milyon.&lt;br /&gt;-Soyguncu bunlar, böyle bir kitap 20 milyon eder mi kardeşim? İndirim yok mu, indirim?&lt;br /&gt;-Senden beş milyonunu almayalım baba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın içindekiler kısmına baktığımda, oradan-buradan, muhtelif yazarlardan derlenmiş yazılardan oluştuğunu görünce yine sinirlendim.&lt;br /&gt;-Şuna bak, oradan-buradan, çeşitli yazarlardan derleme yazıları topla, kitap haline getir, bir önsöz patlat, kapağa da koy adını, utanmadan bir de benim kitabım de! Adın yazara çıksın. Oh, keyifler keka!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki genç kız yandan yandan bana bakıyorlardı. Benden daha çok Tuz Kitabı’nı merak ettiklerinden emindim. Kitabın çeşitli yazarlardan alınmış yazılarının başlıklarını inceledikçe daha çok meraklandım. Başlıkları homurdana homurdana okuyup, içlerinden kızlara ilginç gelecek yerleri seslendirince, iyice meraklandılar. Ben severim böyle tuzaklar kurarak, avıma kitap satmayı.&lt;br /&gt;-Coşkun, oğlum 12 veririm.&lt;br /&gt;-Sermayesini kurtarmaz baba.&lt;br /&gt;-13 vereyim.&lt;br /&gt;-14’e olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dördü duyan kızların daha da heveslendikleri her hallerinden değil de, elimdeki kitaba ara sıra fırlattıkları bakışlarından belli oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara da birer Tuz Kitabı uzattıktan sonra,&lt;br /&gt;-Birer milyonu daha kurtardık kızlar, bu Yahudi daha ucuza bu kitabı vermez. Lakin gitti on kütük daha. Bizim gibi üç beş meraklı bu kitabı aldı diye bunun yazarı galeyana gelip yeni baskı yapmaya kalkar. Hele bu Coşkun denen gazcıya danışırsa hep yandı. O gazla peş peşe iki baskıyı birden bastırıp depolar valla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızlar esprilerime gülmemişlerdi bile. Bu yeni nesil böyle. Temsili ben “Senin kulak zarını İpot’mu deldi? Söylesene kardeşim bu kitap kaç çip para? Burada kuzu-kafa bonus neden geçmiyor? Aletini bulundurmak zor mu geliyor? Aletleri sevmiyor musun?.. Kardeşim sen sanal para düşmanı mısın?” falan diye Hazreti Coşkun’a çıkışsam, bunlar gülerdi. Artık espri, mizah, ironi-mironi anlayışı da değişti birader. İnşallah çok yaşamayız, yoksa bunca sanallık bize kepek yapar valla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coşkun kızlardan aldığı 28 ile benim 14’ü kasaya indirdikten sonra, bütün memnun zamanlarındaki, memnuniyetsizlik tiratlarından birini daha başlamıştı ortalığa salmaya,&lt;br /&gt;-Baba senin yüzünden ayaküstü üç milyon zarar ettim. Böyle giderse bu ay kirayı bile çıkaramam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ki almışım Tuz Kitabı’nı. Okuyunca çok sevdim. Coşkun’a bunu söyleyince,&lt;br /&gt;-O kızlar da çok sevmişler baba, seni de merak ediyorlar. Önümüzdeki salıtesi gelecekler, sen de gel… diye mayalanıp fermantasyona girişen arpa suyu gibi kafa yapıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salıtesiymiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İntikamım korkunç olacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;SÜHA TUĞTEPE&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5954159529640925865?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5954159529640925865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5954159529640925865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#5954159529640925865' title='EDEBİYATSÜVARIN VİTRİNİ..// Süha Tuğtepe'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-uzsMYF4Ks-s/Tk6vvQCJ-BI/AAAAAAAAB2U/QbyLG6ja1Ww/s72-c/s%25C3%25BCha%2Btu%25C4%259Ftepe.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3948787181639429280</id><published>2011-08-13T05:20:00.000-07:00</published><updated>2011-08-14T00:53:12.596-07:00</updated><title type='text'>“Şen Bilim” ve Sen!..// Sufi.</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-BBAjjg3SLcs/TkZsZiHxTNI/AAAAAAAAB2M/9yieIWmBA_o/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 299px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5640314769240050898" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-BBAjjg3SLcs/TkZsZiHxTNI/AAAAAAAAB2M/9yieIWmBA_o/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;İçimdeki ukdelerden birisi yakın ya da çok yakın olmayan bir tanıdığıma “nasılsın?” diye sorduğumda: “ehh, fena sayılmam, orta haldeyim, iyi olacağım” yerine “iyiyim, çok iyiyim” yanıtını duymaktır. Peki derdimiz ne o zaman ? Yoksa bilinmez bir boşluktan mı fırladık geldik şu toprak üzerine? Herkes gibi sizler de az çok ekonomik sıkıntılar, toplumsal çalkantılar, devinimler, “al külah &lt;.&gt; ver takke” durumlarına vakıfsınız, sabah akşam ipe sapa gelmez boş gazete sayfaları, tv’lerin beyin yıkma (arsız) /makinesine bağlanmamıza da gerek yok, her şey, bütün oyunlar orta sahada devam ediyor, yorum da sizsinin, yorumcu da, eee? O zaman mesele ne? Dünya işleri ve gidişatı karşısında “Harakiri” yapamayacağımıza göre, ya da Kafka’nın böceği olma durumumuz da hemen hemen ihtimaller dahilinde sıfır oranında ise, o zaman değişimi önce kimden, hangi “içten” başlatmalıyız? Çoğunluğun ruhuna sinen şu yarı melankolik-yarı depresif ruhu hali de neyin nesi?&lt;br /&gt;“Şen Bilim” dedim, hani Nietzsche’nin muhteşem yapıtı, çok isterdim bir gün bu adla bir dergi/(miz) olsun.&lt;br /&gt;İçeriği ve kapsamıyla tüm pasif-agresif ruh hallerine karşı bayrak misali, yenilgiyi “dünden-şimdiden” kabullenmişlere karşı, divaneliğin sermestliği karşısına durmadan aklı çıkaranlara karşı, tersinden aklı hafife alan ve tarihi-felsefeyi “Hürrem bahçesi” sanan kliklere karşı. ‘Az ya da çok tehlikeli yaşam.’ – Başınıza geleni hiç bilmiyorsunuz, yaşam yolunda sarhoşlar gibi ilerliyorsunuz, zaman zaman da bir merdiven aşağıya yuvarlanıyorsunuz. Fakat sarhoşluğunuz sayesinde başınız yarılmıyor: Kaslarınız çok yorgun, kafanız çok dumanlı olduğundan o basamakların taşlarını bizim bulduğumuz kadar sert bulmuyorsunuz! Bizim için yaşam daha büyük bir tehlike: Topraktanız biz;… “ Birbirimize çarptığımız gün vay hâlimize! Düşersek her şeyin sonu demektir bu!”&lt;br /&gt;Bütün bu tarihi girdaplar, süreçler ve büyük bir atılım gibi yerküreyi saran ışıltının (aydınlanma yılları) temelinde 9. Yüzyılın emeği vardır, çoğu da Doğu dünyasından çıkmıştır ve Batı hiç zaman kaybettirmeden işin özünü alarak Rönesans’ı yaratmıştır.(yeri gelmişken konuyu biraz daha derinden merak edenler için sevgili JM’nin “Yedinci Yalnızlık Devam Ediyor” adlı uzunca makalesini öneririm(“Sanatçının Atölyesi” dergisinin 3. Sayısında yayınlanmıştı yazı), baktım net ağında yok, (sahi, neden jm bütün o yazıları bir kitapta toplamaz, okurun da işi kolaylaşır, herkes yararlanır onca çabadan..).&lt;br /&gt;9. Yüzyıl üzerinde neden bunca duruyorum peki? Onca insan aptal olmadıklarına göre, üstüne üstelik bugünkü olanakların ve konformist hayatın zerresi bile yokken, o denli büyük düşler, idealler, düşüncelerin temeli nasıl atıldı? Düş dünyası hangi verileri kullanarak kendini onca genişletti, onlar sadece “bu dünya, düzen, çark değişmeli, değişebilir” düşünü kurdular, bilimin, hakikatin bitmeyen enerji döngüsüne inandılar, değişebilirliği sorguladılar, ama ürün görmeye, “hasadı toplamaya” ömürleri yetmedi, “bir 14. Yüzyıl gerekiyordu” goncaların fışkırması için. Kendilerinden en az 400 yıl sonra gelenlerle neredeyse aynı coşkuyu, yaşam sevincini, umudu yaşadılar, yaşattılar, sonraki yüzyıllardaki çöküşlerinin sebebi ise tıpkı Doğu’nun durağanlığı gibi oldu.&lt;br /&gt;Varmak istediğim pratik sonuç şu ki, insan durduk yerde kuru boş bir med-cezirden dolayı hayatı hem kendine hem de yakın çevresine dar hatta “cehennem” etmemelidir, üstelik değiştirmemiz nerdeyse olanaksız olan durum-varoluşlar karşısında umutsuzluğa kapılmamak gerekir, aydınlama ışığı bir kolektif coşkunun ürünü idi, öğrendiklerinin, öğrettiklerinin ürünü idi. Post modern zamane hepimizi kendimize gömmek niyetinde, bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın, bütün o post modern edebi yapıtlara bakın, temellerinde yenilgiyi baştan kabulleniş vardır, coşku kıpırtısından zerrece eser yok, kırılganlık ve bir diri diri gömülme törenselliği alt kültür olarak ruhlara enjekte edilir, bütün bunları yaparken bir gerçeği özenle örterek yapar, sanki kendinden, kendilerinden önce ve önceki ne varsa kim varsa tümü “keder abidesi”, “geleneğin has bahçesi”, manik depresif, bipolar bozukluk cehenneminde didinen modern düşünürler, sanatçılar, yazarlardı.. Yok, böyle bir kapsayıcı “hakikat” yok, “onlar” diye adlandırılan kuşak en az post modernler kadar yaşamı, hayatı, dünyayı sevdiler, “gerçeğin arsız bir yalan olduğunu” da en az post modernler kadar biliyorlardı. Yaşamın ta kendisinin bir “nefesten” ibaret olduğunu da biliyorlardı, Kafka’sından tutun Nietzsche, Dostoyevski, Nazım, Tolstoy, Ginsberg, Furuğ,.. Brautigan’nına kadar. Alçak gönüllüce zerre olduklarının “farkındaydılar”, biliyorlardı. Ve siz şu devrana bakın ki, denizde boğulanın bir dala ya da yılana-yalana sarılması gibi, post modernler kendi teorik kulvarlarını getirirler Nietzsche’ye dayandırırlar, onun modernite, gelenek, tarihle, akılla, divanelikle olan hesaplaşmasından pay çıkarırlar, alakası yok, ilgisi yok.&lt;br /&gt;Ben bu garabet felsefi yorumlara, yönlendirme DNA zincir uyumsuzluğu diyorum, özellikle Nietzsche ile ilintili post modern yorumlara. Nasıl mı? Yanıtı kendisi versin:&lt;br /&gt;“-Nasıl? Benden kuşkulanıyor musunuz? Bana kızıyor musunuz, güzel canavarlar? Gizinizi ortaya çıkarmamdan mı korkuyorsunuz? Öyle olsun! Kızınız, yeşilimtırak ve tehlikeli olan bedenlerinizi yapabildiğiniz kadar yukarı çıkarınız, benimle güneş arasına bir duvar örünüz -şimdiki gibi! Gerçekte, dünyadan geriye yeşil bir alacakaranlıktan ve yeşil şimşeklerden başka hiçbir şey kalmıyor. İstediğiniz gibi hareket edin azgınlar, zevkten ve kötülükten bağırın -veya yeniden dalınız, çukurun dibine zümrütlerinizi boşaltın, yosundan ve köpükten, sınırsız beyaz dantellerinizi fırlatın. Her şeyi benimsiyorum, çünkü tüm bunlar size çok yakışıyor ve size sonsuz minnet duyuyorum: Size nasıl ihanet edebiliyorum, sizin hangi tür olduğunuzu biliyorum! Siz ve ben aynı türdeniz! Siz ve ben aynı gizi taşıyoruz!” (F.N-ŞEN BİLİM)&lt;br /&gt;Bir şeye “ulaşmak” için, bazen düş kırıklığı, bazen de derin coşkular gerekiyor sevgili Sen!&lt;br /&gt;Thomas Carlyle’den sırf “Soyut” düşünceler hakandaki görüşü sorulduğunda, yanıtı aynen şöyle olmuştur: “Bir zamanlar Rousseau adında birisi bir kitap yazdı, kitabın içeriğinde soyut düşüncelerden başka bir şey yoktu. Kitabının ikinci baskısının kapağı, ilk baskısını okuyanların derisiyle kaplanmıştı- doğrusu bu dokunulmayan gül cinsi deriden oluşuyordu..” (Politik Felsefe-D.Miller, çev. Sufi.).&lt;br /&gt;Kolay olan bir şey, bir yer varsa hep beraber oraya taşınalım. Burası mı? burası huzur dolu, “adam sende..”, Freud boşuna mı demiş “bastırma ilk önce “ego” dan başlar”..&lt;br /&gt;Ve seni anarım ey Stanislaw Jerzy Lec, ne güzel söylemiştin “akıllı Don Kişot uygun rüzgarı bekler” ya da “öyle boş laflar vardır ki içinde bir halk esirdir”..evet, sesinizi duyabilmem için susmam gerektiğini biliyorum..ya da ‘susmanın konuları tükenmez..’ diyerek içe doğru çekilmek..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Sufi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3948787181639429280?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3948787181639429280'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3948787181639429280'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#3948787181639429280' title='“Şen Bilim” ve Sen!..// Sufi.'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-BBAjjg3SLcs/TkZsZiHxTNI/AAAAAAAAB2M/9yieIWmBA_o/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3878541499819843301</id><published>2011-08-06T03:51:00.000-07:00</published><updated>2011-08-06T04:10:19.804-07:00</updated><title type='text'>2 Şiir /  BORGES // Çev. Ö.Cem Demirci</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-NiaHSFQHSUo/Tj0eYVQzA6I/AAAAAAAAB2E/aKlPwFoPi-8/s1600/borges.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5637695711911019426" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-NiaHSFQHSUo/Tj0eYVQzA6I/AAAAAAAAB2E/aKlPwFoPi-8/s400/borges.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;ŞEYLER&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bastonum, cüzdanım, anahtarlığım,&lt;br /&gt;İtaatkâr kilidim, eski notlarım&lt;br /&gt;Okumaya vakit bulamadığım kitaplarım,&lt;br /&gt;masa üstündeki oyun kartlarım, sayfaları&lt;br /&gt;ezilmiş bir kitabım, ölgün menekşem,&lt;br /&gt;öğleden sonra yapacağım unutulmaması&lt;br /&gt;gereken işler, şu an unuttuğum,&lt;br /&gt;Gün batımına bakan aynamdaki kızıl&lt;br /&gt;güneş ışığının illüzyonu. Ne kadar&lt;br /&gt;fazla şey, dosyalar, kapı eşikleri,&lt;br /&gt;atlaslar, rüzgâr gözlükleri, çiviler,&lt;br /&gt;Hizmet ederler bize bir kelime&lt;br /&gt;dahi etmeden, tıpkı bir köle gibi,&lt;br /&gt;gizemlice saklanmış perde.&lt;br /&gt;Onlar var olacaklar yok oluşumuzun&lt;br /&gt;ötesinde; ve asla öğrenemeyecekler&lt;br /&gt;öldüğümüzü.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;KARANLIĞA ÖVGÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(İn Praise of Darkness)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski çağlar en mutlu anlarımızı&lt;br /&gt;yaşadığımız zamanlar olabilir.&lt;br /&gt;Hayvanların tüme yakını ölmüştü,&lt;br /&gt;geriye sadece erkek ve ruhu kaldı.&lt;br /&gt;Yaşıyorum; belirsiz, karanlıkta parıldayan&lt;br /&gt;şekiller arasında, henüz yeteri kadar&lt;br /&gt;karanlık olmayan.&lt;br /&gt;Buenos Aires’imin parçalanmış&lt;br /&gt;sınırları, sonsuz düzlükleri, Recoletos,&lt;br /&gt;Retiro olmak için ve bir kere bile&lt;br /&gt;tanımlanamamış sokakları ve sarsak&lt;br /&gt;eski evleri, hâlâ gelişememiş ülkemin.&lt;br /&gt;Hayatımda daima uç olaylar&lt;br /&gt;yaşadım.&lt;br /&gt;Abdera’dan Democritus oydu&lt;br /&gt;gözlerini, hiç değilse bir kez&lt;br /&gt;Democrıtus’un kendi olduğunu düşünmek&lt;br /&gt;için.&lt;br /&gt;Bu çelişki keder vermez bana;&lt;br /&gt;süzülür aşağı Democritus’un kanı nazik&lt;br /&gt;bir meyille, andırarak ölümsüzlüğü.&lt;br /&gt;Yüzsüzdü arkadaşlarım, kadınlar;&lt;br /&gt;onlar eğer yıllar önce olsalardı&lt;br /&gt;dönüm noktalarım değişir, kitaplarımın&lt;br /&gt;sayfalarındaki yazılar yok olurdu.&lt;br /&gt;Bütün bunlar korkutmalıydı beni,&lt;br /&gt;fakat onlar bir tatlılığı, bir geri&lt;br /&gt;dönüşüydü, yalnızca birkaçını&lt;br /&gt;bildiğim dünya üzerindeki bütün&lt;br /&gt;jenerasyonların.&lt;br /&gt;Birilerini, onları hafızamda&lt;br /&gt;tutuyordum okuyarak ve ama biçimlerini&lt;br /&gt;değiştirerek.&lt;br /&gt;Güneyden, doğudan, batıdan, kuzeyden&lt;br /&gt;labirentler birleşip aydınlattı beni,&lt;br /&gt;sır merkezinin labirentlerini.&lt;br /&gt;O labirentler ekoları ve ayak izleriydi&lt;br /&gt;kadınların, erkeklerin, ölümün,&lt;br /&gt;ıstırapların, dirilişlerin, günlerin&lt;br /&gt;ve gecelerin, rüyaların hatta yarı&lt;br /&gt;uyanık rüyaların, geçmişin bütün&lt;br /&gt;derin anılarının ve dünyanın&lt;br /&gt;bütün geçmişinin, Dane’ın vefalı&lt;br /&gt;kılıcının ve Farsçanın parıltısının,&lt;br /&gt;ölümü yaşamanın, paylaşılmış&lt;br /&gt;aşk ve kelimelerin, Emerson’un ve&lt;br /&gt;eroinin, çok fazla şeyin. Şimdi&lt;br /&gt;unutabilirim onları. Erişiyorum&lt;br /&gt;kökenime, algebrama, anahtarıma,&lt;br /&gt;aynama&lt;br /&gt;Yakında kim olduğumu öğreneceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;JORGE LUİS BORGES&lt;br /&gt;Çeviri: Ömer Cem Demirci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3878541499819843301?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3878541499819843301'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3878541499819843301'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#3878541499819843301' title='2 Şiir /  BORGES // Çev. Ö.Cem Demirci'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-NiaHSFQHSUo/Tj0eYVQzA6I/AAAAAAAAB2E/aKlPwFoPi-8/s72-c/borges.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4360665853140741248</id><published>2011-08-04T13:58:00.000-07:00</published><updated>2011-08-04T14:28:57.937-07:00</updated><title type='text'>FURUĞ:anlatıyor!..</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-vcMA6VE1LeE/TjsOqmuVUEI/AAAAAAAAB18/fKXnpq099L4/s1600/FURU%25C4%259E%2Bbd.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5637115483696484418" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-vcMA6VE1LeE/TjsOqmuVUEI/AAAAAAAAB18/fKXnpq099L4/s400/FURU%25C4%259E%2Bbd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;“Bugünün şiiri gerektiği biçimde sevmeyi denemiyor. Aşk kavramı bugünün şiirinde öyle abartılı, yakıcı bir biçimde sunuluyor ki, zamanın ve yaşamın asabiyeti ve hızlı akışıyla da örtüşmüyor, ya da öyle ilkel ve yüzeysel, dert kokan vurgularla altı çiziliyor ki insan ister istemez güneş altında çiftleşen kedi mırıltılarını anımsıyor bu bakıştan. Bugünün şiirinde aşk, en güzel ve kutsal bir insani duygu olarak pek anımsanmıyor. İki cins arasındaki bağ ve onun ihtişamı bir ihtiyaç ve ilkel dürtüye sığdırılmıştır…” &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;FURUĞ / 'Görüşler-Sözler..' - Çev. C.M&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4360665853140741248?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4360665853140741248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4360665853140741248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#4360665853140741248' title='FURUĞ:anlatıyor!..'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-vcMA6VE1LeE/TjsOqmuVUEI/AAAAAAAAB18/fKXnpq099L4/s72-c/FURU%25C4%259E%2Bbd.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3052867629664571514</id><published>2011-08-02T11:37:00.000-07:00</published><updated>2011-08-02T11:45:18.989-07:00</updated><title type='text'>1+1 Haiku (Japonya)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-kxsWK8TK3Yw/TjhEvjIg-0I/AAAAAAAAB10/A1zcFt8Qxm4/s1600/haiku.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 361px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636330517329673026" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-kxsWK8TK3Yw/TjhEvjIg-0I/AAAAAAAAB10/A1zcFt8Qxm4/s400/haiku.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Haiku / Japonya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ne dünyadır ama dünyamız&lt;br /&gt;Gözyaşı arasından adım atıyoruz ona&lt;br /&gt;Keder gemilerini&lt;br /&gt;bilmeden önce..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Yusano Akiko&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün&lt;br /&gt;Payıma düşün şey&lt;br /&gt;Küçük bir gökyüzü parçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşların ayakkabıları&lt;br /&gt;Ve yüreğim&lt;br /&gt;Tümden yorgunlar,&lt;br /&gt;Gökyüzü, duyuyor mu sesimi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Mayala&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çev. Poetic Mind &amp;amp; B.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;D&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Grafik tasarım: Hamuş&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3052867629664571514?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3052867629664571514'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3052867629664571514'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#3052867629664571514' title='1+1 Haiku (Japonya)'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-kxsWK8TK3Yw/TjhEvjIg-0I/AAAAAAAAB10/A1zcFt8Qxm4/s72-c/haiku.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1466035827402435068</id><published>2011-07-30T11:31:00.000-07:00</published><updated>2011-07-30T11:34:45.493-07:00</updated><title type='text'>Etaşın yaz(g)ısı ..// Ela Dincer</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-QIGe_5j3v6c/TjROvugcmHI/AAAAAAAAB1s/hNPq6S8s6OM/s1600/ela%2Bdincer.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5635215615592274034" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-QIGe_5j3v6c/TjROvugcmHI/AAAAAAAAB1s/hNPq6S8s6OM/s400/ela%2Bdincer.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;“yazmak nişan alır, ama damgalamaz” /mb&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sürekli bir gelecek zaman hızıyla akan damarları&lt;br /&gt;toprağın derinliğine,&lt;br /&gt;zamanın olmadığı o gururlu derinliğe doğru&lt;br /&gt;görkemli bir serüven örgütleyen&lt;br /&gt;tehditkar bir nehirdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ölçüsüz kıvılcımlarıyla&lt;br /&gt;toprağın içine doğru uzanan her şeyi tutuşturacak,&lt;br /&gt;göğe, yukarılara, hep yukarılara ağmak telaşında&lt;br /&gt;sabırsız bir ateşti, kökü.&lt;br /&gt;külün tarihini, varlığına serperek&lt;br /&gt;büyüyen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ateşti. ve suydu. o.&lt;br /&gt;derinlikti. ve yükseklik.&lt;br /&gt;ölümden dirime&lt;br /&gt;bakıştan, boşluğa&lt;br /&gt;tersine bir ışık.&lt;br /&gt;ve bir yüzeydi. kendi yüzeyinin yüzünde&lt;br /&gt;“benim her tarafım yüz” diyen bir yılan süzülüşü&lt;br /&gt;dikine bir evrende, diklenen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyim ben(!) ünleminin karşılıksız bıraktığı şimdiki zaman uçurumu&lt;br /&gt;ölmek mırıltısıyla, yaşamak öfkesi arasında açılıp kapanan&lt;br /&gt;ağzından başlıyordu. suyun ateşi boğduğu&lt;br /&gt;ateşin suyu yaktığı ağzından.&lt;br /&gt;o: bütün sır o’nda gizliymiş gibi&lt;br /&gt;ufka bakıyordu. yüzyıllardır.&lt;br /&gt;çünkü çöl, dedi ağzı: suyun ve ateşin bakışıdır&lt;br /&gt;beklenmedik ve birdenbire/&lt;br /&gt;durdu.&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;durdu&lt;br /&gt;hiç kırpmadan bakan bir göz gibi.&lt;br /&gt;“gerçek” olmak için, olduğu yerden başkasına doğru&lt;br /&gt;kaçanları bırakarak.&lt;br /&gt;aşılamayan ufkun, bükümsüz çeliğiyle seken aklını&lt;br /&gt;kendisine nişan alarak,&lt;br /&gt;aklı ki çölde taş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;taş&lt;br /&gt;o, kusursuz sessizlik!&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Ela Dincer &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1466035827402435068?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1466035827402435068'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1466035827402435068'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#1466035827402435068' title='Etaşın yaz(g)ısı ..// Ela Dincer'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-QIGe_5j3v6c/TjROvugcmHI/AAAAAAAAB1s/hNPq6S8s6OM/s72-c/ela%2Bdincer.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1331712217219353641</id><published>2011-07-28T13:25:00.000-07:00</published><updated>2011-07-28T13:36:20.177-07:00</updated><title type='text'>‘Yaralı Zaman’ Kalemi: Ferit Edgü..// Argos Ahıska</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-vQx8fZitjn0/TjHGfbppLzI/AAAAAAAAB1k/nYSyHQYqmIM/s1600/YaraliZamanK.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 276px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5634502852117868338" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-vQx8fZitjn0/TjHGfbppLzI/AAAAAAAAB1k/nYSyHQYqmIM/s400/YaraliZamanK.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;“&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;ben gördüm, burada gördüm.&lt;br /&gt;gözlerimle gördüm.&lt;br /&gt;dağın taşın yandığını gördüm&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;..”-Ferit Edgü(Yaralı Zaman-Sel Yayınları, 2011).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ &lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;em&gt;ve tüm reddedilmişler, canı yanmış bir&lt;br /&gt;sürü kadın erkek, bindiler bir gemiye&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;..”- Stephen Vincent Benet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can alıcı soru, elbette ki tiz ses cinsinden: ‘ama nereye doğru ve o gemi şimdilerde nerede?’ sorusudur.&lt;br /&gt;Hangi bilinmez limana demir atmış? Ve bunca yarayı, tutunamayanı, acıyı, yoksunluğu, ıstırabı kim hangi gemiye yeniden yükleyecek? Kendi yurdumuzda(n) sürgün edilmiş, örselenmiş, yok sayılmış varlıklar, yaşamlar, diller, kültürler, mozaiklerin nerdeyse tümüne terk edilmiş adalar gözüyle bakılıyor.&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;sesimi sordum insana&lt;br /&gt;belli ki o da unutmuş,&lt;br /&gt;bir sesim olabileceğini..&lt;br /&gt;halen şaşkın,&lt;br /&gt;bakıp duruyor aynama&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;..”- S. Tuğtepe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya dünyanın hali?&lt;br /&gt;Bir zamanlar aydınlanma kapılarını aralayan, hatta en ölgün haliyle geçmiş yüzyılın felsefi-edebi parıltısı, birikimi bir yana, Batı kıtası bugünkü, yeni yüzyılın ilk girizgahında tarihin neresinde duruyor, neresinden karşılıyor insanlığı, görünen, görünmeyen biçimiyle? Mevcut haliyle, totaliter hapishane gardiyanlarının her şeyi gören gözlerinin hapsinde kıvranan tecrit edilmiş bir yerde yakınlık ve bağlılık duygusu oluşturamayacak kadar lekeli ve sığdır artık.&lt;br /&gt;Rusya’da büyük toplumsal çalkantıların yaşandığı 1917 yılından itibaren çok şey kabuk değiştirdi. Halkların kendi iradelerine sarılmaları, azınlıkların kendi yaşam biçimlerine sahip çıkmaları, cinsel özgürlük kavramının(1922 Rus Anayasasında tescillenen yönelim ki Avrupa kıtası ancak 1990-2000’li yıllarda o hak-hukuka kavuşabildi) korunması ve diğer kazanımlar, tümü modern düşüncenin ve duyarlı bir politik çizginin önemli ürünleri idi, ama her toplum gibi orası da kendi içinden büyük bir dirençle karşılaşır, çürüme dipten şekillenir ve tarihi döngüyü bitirir. Bizim işimiz edebiyat olduğu için kendi sorunlarımıza da bu çerçeveden bakmak zorundayız. Yazmak sorunsalından söz ediyorum, o büyük çileden. Biz her ne kadar meseleyi kutsama eğiliminde de olsak da bir başka şeyi gözden kaçırmayacağız: “Yazmak, iletmek değil, dayatmaktır-G.Deleuze”, evet, resmen dayatmak!&lt;br /&gt;Kim neyi, nereye kadar, kime dayatıyorsa kalemin gücü orada biçimleniyor.&lt;br /&gt;Neruda bir yazısında “ İhtilal Rusya’sında Mayakovski’yi çekemeyenler onu intihara sürüklediler” diye not düşer. Burada insanın kafasını karıştıran soru, Neruda’nın hangi aydın kesimini topun ağzına oturtmasıyla ilintilidir? Çünkü bu çok büyük bir suçlamadır. Görünüyor ki bazı konular on yıllardır tartışma konusudur. Sonuca ulaşana selam olsun!..&lt;br /&gt;Aydın kavramının tümden sorgulandığı ilginç bir tarihi dönemecinin eşiğindeyiz, yığınların göz diktiği ve bir dönemler pür dikkat kesildiği o kendinden menkul ve çoğu zaman içi boş savunuculuk dönemler artık kapanmıştır(bu konu ilk kez defterde C.M’nin Enis Batur’la ilgili yazdığı kısa yazısında dikkatimi çekti, merkez konularımdan birisi olmaya aday bir ön fikir diyebilirim, üzerine gideceğim, çünkü konu kendini mitoloji-modernizm, nihilizm üçgeninde hissettiriyor, Lacan, Lukacs, Zizek karşılaşmaları da cabası ). Modern zamanlardan çok önce de zayıf va mazlumların savunucu kaleleri, söz ehli vardı. Yıkılmaz bir ittifak olduğu sanılan aydın ve kitle arası birliktelik, modern girizgahlarda o kitlelerin gerçekleştirdiği eşsiz gelişmenin neticesinde ittifakın sorgulanması sonucunu getirdi.&lt;br /&gt;Ferit Edgü, yıllar önce “Yeni ders notları” adlı kitabında kendince haklı gerekçelerle : “Şaşıyorum, günümüzde “devrimci şiir” yazan ozanların hemen hemen tümü, küçük burjuva duyarlılığından yararlanıyorlar. O duyarlılık da, söylemek gerekli mi, klişelerden oluşur” yazar ve ilave eder: “ yazarı, içinde yaşadığı ortama(topluma) bağlayan, yarattığı dildir”.&lt;br /&gt;Öyle görünüyor ki, günümüz dünyasındaki var olan koşullar altında, insanlar ne kadar birbirine yaklaşıp birbirlerine ne kadar benzer hale gelirse, insanlığın birliği bilincinden o kadar uzaklaşacak. Uzak bir ufukta yansıyan bir gölge halindeyken insan suretini net bir biçimde görmekteyiz. Yaşadığımız dönemin trajedisi, hem coğrafi hem de toplumsal anlamda muazzam ölçüde daralan mesafenin tüm ulusları, ırkları ve sınıfları komşu yapmasıyla, bireyin öz-saygısını koruma hususunda karşılaştığı zorlukların muazzam ölçüde artmasının aynı zamanda yer almasında yatmaktadır. Ünlü düşünür Amiel “her zorbalık insan haysiyetini ve bağımsızlığını ayakta tutan her şeye karşı son derece hassas ve hasmane içgüdü taşır” der, haksızca da sayılmaz, çünkü “ötekileştirmek”, “öteye” itmek adına yapılan girişimler sadece kırılma yaratıyor, toplumsal “iç kanamalara” zemin hazırlıyor.&lt;br /&gt;Ferit Edgü’nün son kitabı “Yaralı Zaman” çok yalın bir dili benimsemiş, hem ayna hem toprak görevini üstleniyor okuru için. Sahici ve anlaşılır bir dili var ki beslendiği tek kaynak yaşamın ve aksettirdiklerinin sahiciliğidir çoğu zaman. Kurgu değil, yolun, yolculuğun duyarlı, dokunaklı sesidir kitap. Ferit Edgü tıpkı Montaigne’nin yaptığını yapmıştır bugüne kadar: “ kağıtla, sokakta karşılaştığım ilk insanla konuştuğum gibi konuşurum” ya da “yazarım” dedi ve gerçekleştirdi bunu!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;“Bizim eski kitaplarımız şöyle der:&lt;br /&gt;İnsan yurdunu bırakıp gider mi?&lt;br /&gt;Bu dağlar senin yurdundur.&lt;br /&gt;Kurt sürüye daldı diye insan sürüyü bırakıp gider mi?&lt;br /&gt;Kuzular, toklular, koçlar, koyunlar tümü senindir.&lt;br /&gt;İnsan ağlar oldu diye dizlerini döver mi?&lt;br /&gt;Söyle, döver mi? Akılsız kafasını taşa vurur mu?&lt;br /&gt;Oturup düşünmez mi?&lt;br /&gt;El ele vermez mi?&lt;br /&gt;Yaralıyım, yaralısın, yaralı, demez mi?&lt;br /&gt;Hiç mi bi’şey demez, hiç mi konuşmaz, hiç mi hiç mi hiç mi..”-&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; F.E (Yaralı Zaman-Sel Yayınları 2011)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana bu satırları, düşünceleri yazdıran ise Ferit Edgü’nün Sel Yayınlarından çıkan son kitabı ‘Yaralı Zaman’ oldu. Soluksuz ve coşkuyla okuduğum tüm kitapları gibi, güzel, silinmez bir edebi tat bıraktı benliğimde. Kitabın şiirsel örgüsü kendi iç sınırlarını fazlasıyla zorluyor, yer yer F.E yazın küresinden bildiğimiz o enfes minimal göndermeleri bu kitapta da göze çarpıyor. Ülkenin en batı coğrafi ekseninden en doğu, en mahrum, en çaresiz toprakları: Hakkari’yle (ve bilmemizde yara ve yarar var: Hala yani şimdi, şu an Hakkari’ye bağlı bir yığın elektriksiz, susuz köyler var..) etkileyici bir karşılaşmanın öyküsü aktarılıyor. F.Edgü’nün duyarlı yüreği okurunu her zamanki gibi varoluş sorunlarının yakın mesafesine taşıyor.&lt;br /&gt;Şairin dediği gibi “yetmiyor bunca aptallığa insanlık bilgisi”, işte böyle garip ve tuhaf, hatta kan kokusunun bulaştığı bir zaman diliminde barış sözcüğünün serin esintisi yüreklere yerleşmeli ve korunmalıdır. Acımasız zaman bundan fazla yara açmasın yüreğimizde, diye.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Argos Ahıska&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1331712217219353641?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1331712217219353641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1331712217219353641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#1331712217219353641' title='‘Yaralı Zaman’ Kalemi: Ferit Edgü..// Argos Ahıska'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-vQx8fZitjn0/TjHGfbppLzI/AAAAAAAAB1k/nYSyHQYqmIM/s72-c/YaraliZamanK.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1918143401197788558</id><published>2011-07-21T00:12:00.000-07:00</published><updated>2011-07-21T00:48:45.786-07:00</updated><title type='text'>Çağdaş Gürcü Şiiri..// Terenti Graneli</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-E7xWV0ueH9Y/TifR7vdN_lI/AAAAAAAAB1c/v7uDJJ645wI/s1600/poet.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 304px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631700683331599954" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-E7xWV0ueH9Y/TifR7vdN_lI/AAAAAAAAB1c/v7uDJJ645wI/s400/poet.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Sessizlik &amp;amp; Yalnızlık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Terenti Graneli (Gürcistanlı şair)&lt;br /&gt;Çev. Borges Defteri &amp;amp; Poetic Mind(Turkey)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ruhum, bir düştür&lt;br /&gt;Ve ne güzel ki kederimi zamanında kaybettim&lt;br /&gt;Ve ben sessizliği, bitiş anını seviyorum.&lt;br /&gt;Bugün kendimi&lt;br /&gt;beyaz düşlere gömdüm&lt;br /&gt;ve bahçeye gizledim.&lt;br /&gt;Şimdi bir fırtına gibi&lt;br /&gt;sessizliği ve kederi özlüyorum.&lt;br /&gt;Gökyüzündeki beyaz dev yaratık orada, ayakta&lt;br /&gt;tüm köşeleri aydınlatıyor.&lt;br /&gt;Ve yüreğim sana doğru koşuyor,&lt;br /&gt;ki bir güldür, ötesi yok!&lt;br /&gt;Ve böylece anılar oluşur&lt;br /&gt;Sözcükler uçuşur&lt;br /&gt;Flüt sesinden sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renkten yoksun bir yer&lt;br /&gt;mavi bir vehim olmalı..&lt;br /&gt;düşünüyorum,&lt;br /&gt;sessizlik ve yalnızlık, her şeydir!&lt;br /&gt;geri kalan ne varsa: Hiç&lt;/span&gt;.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1918143401197788558?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1918143401197788558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1918143401197788558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#1918143401197788558' title='Çağdaş Gürcü Şiiri..// Terenti Graneli'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-E7xWV0ueH9Y/TifR7vdN_lI/AAAAAAAAB1c/v7uDJJ645wI/s72-c/poet.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7356858562965541690</id><published>2011-07-17T23:27:00.000-07:00</published><updated>2011-07-17T23:39:02.242-07:00</updated><title type='text'>Post Sanat Döneminin Don Kişot’ları!.. / Naime Erlaçin</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-2EbEVfs6Bfc/TiPS4iN_CLI/AAAAAAAAB1U/wvvr3QENW5w/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 389px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5630575827843221682" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-2EbEVfs6Bfc/TiPS4iN_CLI/AAAAAAAAB1U/wvvr3QENW5w/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;object width="336" height="28"&gt;&lt;param name="movie" value="http://embed.prostopleer.com/track?id=48959079TZX"&gt;&lt;embed src="http://embed.prostopleer.com/track?id=48959079TZX" type="application/x-shockwave-flash" width="336" height="28"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;“Söktüğümüz sözcükler&lt;br /&gt;Söylememiz gereken,&lt;br /&gt;Azalıyor günler gibi…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- ( Eugène GUILLEVIC )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel birikimden, çevreden, özellikle de doğumundan itibaren oluşturduğu bilinçdışından beslenen şairin yapıtları bu öğelerin zenginleşmesi ya da fakirleşmesiyle doğru orantılı bir biçimde etkilenecektir de. Etkileşim içte ve dışta olmak üzere iki şekilde kendini gösterir; bireysel üretimde ve günümüzde giderek daralan okur kitlesindeki olumsuz yansımalarıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel ortamda kuraklık egemense, örneğin dil fakirleşmişse veya yazın sanatına gösterilen ilgide bir azalma varsa şiirin niteliğinde de kaçınılmaz bir tökezleme olacaktır. Şairin kendini besleyerek şiir damarının kurumasını engellemeye çalışması alınacak önlemlerden sadece biridir. Öte yandan okur kitlesiyle iletişim kurulamıyorsa eğer, bu kez şair işe yaramazlık duygusu ile büyük olasılıkla şiire küsecektir. Başka bir olasılık ise daha kolaycı bir yolun seçilmesi, koşullara boyun eğerek yeni ve sığ okur kitlesinin gereksinimlerini karşılar türde şiirler üretilmesidir. Böylelikle şiirin temelleri dinamitlenmiş olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde büyüteç altına alınması gereken ilk sorun, toplumsal dengelerin bozulmasına paralel olarak şairin dengesinin de bozulma / bozulmama sorunudur. Şair ya evrensel güce karşı mikro-iktidarını sürdürecek, ya da geçerli koşullara uyum sağlayacak. İkinci olasılık söz konusuysa eğer, şair ile şiir ve şair ile okur arasındaki içsel dinamikler yıpranmış, sanat iklimine çıkar hesapları girmiş demektir. Nesnelin özneli ezmesiyle ortaya çıkan ucuz halkçılık (popülizm) tuzağına düşmeyi tarif eden bir durumdur bu. Tüketim toplumunda, pazarcı dengesizlikleri şiiriyle dengelemekle yükümlü olan şair ne yazık ki özdenetimi elinden kaçırmış, zamanla pazarın bir parçasına dönüşmüştür. Kısaca birey, sanat ve toplum arasındaki bağların zedelendiği söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman içinde insanın önce doğa ile bağlantısı kopmuştu. Böylece bilinmeyenin doğurduğu imgelem gücünün kaynağı olan mitostan uzaklaşarak kendi yarattığı bir gerçekliğe göç etti. Aydınlanma çağından sonra ve özellikle de modernite ile bu yeni gerçekliğe sırf materyal dünyada değil sanat ortamında da dokunur hale geldi. Post modern dönemde ise, insanın insana ve insanın topluma yabancılaşmasıyla birlikte, ileri teknolojiyi ve bunun doğurduğu yalnızlığı keşfetti. Bir yandan da topluma hızla pompalanmakta olan “kültür endüstrisi”ne (Adorno) bağlı olarak inceliklerden uzaklaştı, farklılıkların, özgünlüğün değerini bilmez oldu. Böylelikle hayal dünyası giderek daraldı. Zihnindeki yaratıcı güç ile dışarıdaki maddeci - yüzeysel - hızlı dünya arasında iletişim ve ilgileşim (korelasyon) kuramaz oldu. Nesnel ile öznel arasındaki çatışma nesnelin egemenliğiyle son buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönemin toplum mühendisliği projeleri aracılığıyla dayattığı başkalaştırma planları, neo-liberal post modern çağın bireye karşı sürdürdüğü iktidar kavgasından kaynaklanıyordu. Yeryüzü ölçeğinde uygulanan bu kökten tasarım sürecinde, özellikle sanat erbabı üzerindeki olumsuz etkilerin hissedilmesiyle birlikte, büyük balık da küçük balığı yutmaya başladı. Şiirin kurumasının temel nedenlerinden biri budur, çünkü şairi besleyen özsu çekilmiş, şiir iklimi çoraklaşmış, şairin iktidar alanı daralmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Okur okumuyor, okur anlamıyor” gibi bahanelerle bu dolambacın içinden çıkılabileceği düşünülmemeli. Sonuçlara bakarak sürecin analizinden kaçınmak veya sorunu görmezden gelmek bir bakıma kolaycılığa sığınmaktır. Şiir biter mi? Elbette bitmez. Birileri mutlaka susacak ya da susturulacaktır. Ama onuncu köyü arayan birileri de bildikleri yolda yazmayı sürdürecektir. Şairin öncelikle üzerine gerilen bu çağcıl çadırın altından çıkıp doğaya, duyguya, insana ve yaşama yeniden dokunması, geçerli hegemonyaya karşı dik durması şarttır. Yetkin bilinç ve gelişmiş bir dille olumlu - olumsuz gelişmeleri büyüteç altına alarak izlemesi; onların takipçisi olması; özümseyerek içselleştirmesi; görünmeyeni görmesi; tüm olumsuzluklara karşın daralan ve kısırlaşan şiir alanını genişletme çabasında ısrarcı olması; tüketmeye bağımlı kılınan kitleye karşı üreten kimliğinden ödün vermemesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Post modern tüketim toplumunda şiir de meta gibi algılanıp tüketilmekte veya anlaşılamadığı için beğenilmeyen bir ‘mal’ gibi raflarda beklemeye mi bırakılmaktadır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorulması gereken ikinci soru budur. Diğer sanat dallarında olduğu gibi şiirin de kiçleşmiş, sentetik imgeler bombardımanı altında ezildiğini fark etmemek kuşkusuz mümkün değil. Fakat sorun buradan kaynaklanmıyor. Şair, sezdiren, duyumsatan, gösteren kişidir. Hitap ettiği kitle ise her dönemde kısıtlıydı. Ancak günümüzde şiir, şairin tüm çabalarına rağmen, duyarlılığı kabuk bağlamış okurun üzerinden, ona nüfuz edemeden akıp gidiyor. Doğru algılanıp kavranamıyor. Özetle, şiire rağbet eden kitle gün geçtikçe daralıyor. Bu ince sanat dalına karşı taşlaşan ve giderek duyarsızlaşan okur sayısı artıyor. Görülüyor ki sistem verimli toprağı süpürmektedir. Geride yalnızca taş kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak suyu emer ama taş emmez. Erozyona uğrayan okur kitlesini yeniden yapılandırmak, duyarlı hale getirmek bütünüyle şairin elinde değildir. Buna gücü yetmez çünkü. Turgut Uyar’ın da vurguladığı gibi şiir de, insan da çıkmazdadır. Ve üstelik “şiirin çıkmazı insanın çıkmazına, toplumun çıkmazına sıkı sıkıya bağlıdır” (Korkulu Ustalık, YKY 2009). Ancak yine de, metalaştırılmış dünyaya saf şiiri ulaştırmaya çalışmak, topluca verilen savaşların yanı sıra kişisel platformda da çabalarını sürdürmek, kentsoylu post-modernitenin egemen olduğu günümüzde doğa – dil – yaşam ile kurulan bağları güçlendirmek şairin temel görevidir. Sözcükleri özgürleştirmekle yükümlü olan şair artık dayatılan değerler dizisini, dolaşımdan kalkmaya yüz tutmuş eski ama değerli olanlar ile değiştirmek, diğer bir deyişle yeni paradigmalar oluşturmakla da yükümlü kılınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireysel çabalar büyük olasılıkla yeterli olmayacaktır. İktidara başkaldırmak, şairin muhalif tutumunu koruduğu, farkındalık çıtasını yüksekte tuttuğu anlamına gelir. Ayrıca yaptığı işin bir gereğidir de. Bununla beraber gerçekliğe ulaşmak için kendine biçtiği elbise geçerli koşullar altında ya dar gelecek, ya da üzerinden kaçacaktır. Çünkü şair çağlar boyunca küçük ölçekli iktidarlarla mücadele etmişti. Günümüzde ise makro iktidar olarak tanımlanabilecek küresel ve tek bir iktidarla boğuşmak zorunda. O halde sistemin dinamikleri içinde öğütülmeye şiddetle karşı çıkarken yardıma gereksinimi olacaktır. Bir yandan da bilinçdışı ile var olan bağların toplumsal ölçekte yeni baştan kurulma sorunu irdelenmeli ve nesnelleşmemiş birey - özneye tekrar ulaşılması sağlanmalıdır ki şaire gereksinim duyduğu zemin hazırlanabilsin. Farklı bir deyişle, çözüm ‘gösterge’ çizelgeleri ile bireysel ve kültürel düzen simgelerinin yeniden yapılandırılmasındadır. Burada geniş ölçekli, çözümlenmesi vakit alan ve şairi aşan bir sorundan söz ediyoruz. Okuru gerçek anlamda okur kılmak bir toplumsal sorumluluk projesidir. Eğitimle, kültür - sanat hizmetiyle, hepsinden önemlisi gelişmiş bilinç ve kararlılıkla duruma el atacak yönetimler şairin işini kolaylaştıracaktır. Kısacası şairin desteğe ihtiyacı var denilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi soruna daha geniş bir pencereden bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesli-sessiz, imdat çığlıklarını yükselten şairin işi zor, bunu biliyoruz. Şairin işi zor da, yazarın, ressamın, bestecinin, yorumcunun, heykeltıraşın, tiyatrocunun, genelde sanatçının işi kolay mı? Yeni Dünya Düzeni’nce yapay bir sanatın, özetle sanatsız bir dönemin altyapısının kurulduğu, gerçek sanatı besleyen ana damarların kesildiği, ona ‘kötü çocuk’ muamelesi yapıldığı, sanatsal estetiğin ayaklar altına alınıp sıradanlaştırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Post sanat dönemi de denilebilir buna. Etkinliklerine son veren yayımcılar, birbiri ardına kapanan sanat dergileri, kapısına kilit vurulan atölyeler, sistem yazarlarına dönüşmeye zorlanan kalem ustaları, perdelerini indirmek zorunda kalan tiyatro ve konser salonları, küresel otorite tarafından temelleri atılan post sanat döneminin önceden kurgulanmış sonuçları ve somut göstergeleridir. Oyunun mağdurları ise yel değirmenleri ile dövüştüğünü bilerek ya da bilmeyerek küresel iktidara kılıç sallayan Don Kişot’lar, yani gerçek sanatçılardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun ne kadarını görüyor, ne kadarını doğru tanımlıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun göründüğü kadar basit algılanmamalı, çünkü yaşamın ekonomiyle uzaktan yakından ilgisi bulunan, toplumun gidişatını etkileyebilecek bütün elemanları çağcıl bu düzende yeniden tanımlanmakta; kısacası toplumlar yeniden kurgulanmaktadır. On yıllar boyunca sürüp giden kimliksizleştirme operasyonundan sonra, küresel yönetimin beklentileri doğrultusunda, birbirinin benzeri, itaatkâr, sorgulamayan ama daima kabullenen yeni kimliklerin yaratılma süreci başlamıştır. Sistemin mantığı, yeryüzü ölçeğinde yıkma ve yeniden yapılandırma taktikleri üzerine kurulmuştur. Sanatın kiçleştirilmesinde, sanatçıya üvey evlat muamelesi yapılmasında bu gerçeğin payı büyüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hesapları altüst eden parametre ise sanatçının – özellikle de şairin - doğası itibariyle bu şablona uymuyor olması. O ki, bir Don Kişot olarak algılansa bile, arayışlarını sürdürecektir. Çözüm, bilinçli ve kararlı yönetimlerde demiştik. Ancak günümüzde kabuk değiştiren yönetimlerin, başka bir deyişle gücünü yönetişimsel stratejilerden (“Governance – İçinden Yönetim” – Foucault ) alan odakların sanatçıya el uzatması mümkün müdür? Yanıt olumsuz! Çünkü kurulan sistem ilk baştan kendini korumaya koşullandırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde çözüm nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de “dinleyici, izleyici salonları neden boş bırakıyor, neden dergi-kitap-resim almıyor, neden şiir okumuyor?” demek ve ağaca bakarken ormanı gözden kaçırmak yerine taşlaşan ruhların üzerine taze toprak atarak, bireysel çabaların yetersiz kaldığı yerde topluca hareket ederek ve “çözüm nerede” sorusunu sıkça sorarak başlamalı işe. Sessiz kalmaktan ve çözümsüzlüğe tutsak olmaktan iyidir sorgulamak. Aksi halde yakın bir gelecekte naylon kimliklere bürünüp kitleleri manipüle eden, onları kuşatan küresel operasyonun ürettiği sıradan elemanlara dönüşmek işten bile değil. Yardım arayışlarına ‘evet’; isyan çığlıklarına ‘evet’ ama sorgusuz sualsiz boyun eğmeye ‘hayır’ diyerek atmalı ilk adımı. Sanat sonrası (post sanat) dönemini başarısız kılmak, bu evreyi sanatın postunu deldirmeden atlatmak için küçük sorunlara odaklanmak yerine el ele vererek, uzun vadeli ve büyük düşünerek koyulmalı işe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz sökemediğimiz sözcükleri sökerek, eksilen günlere aldırmaksızın, azalan sözcükleri çoğaltarak belki de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(“BİR TUTAM TUZ”, Hayal Yay. Ekim 2010, Sayfa 127)&lt;br /&gt;(HAYAL Dergisi, Ekim-Kasım-Aralık, Sayı 35, Sayfa 72)&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Naime ERLAÇİN &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7356858562965541690?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7356858562965541690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7356858562965541690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#7356858562965541690' title='Post Sanat Döneminin Don Kişot’ları!.. / Naime Erlaçin'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-2EbEVfs6Bfc/TiPS4iN_CLI/AAAAAAAAB1U/wvvr3QENW5w/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-852293515245038094</id><published>2011-07-13T07:18:00.000-07:00</published><updated>2011-07-28T13:30:55.048-07:00</updated><title type='text'>Borges an(b)d Microsoft..// Leon Felipe</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Taaos5tFXeo/Th2pn2D_l1I/AAAAAAAAB1M/wJLP-ZCysXk/s1600/borges%2Bdefteri2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 394px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5628841611275245394" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Taaos5tFXeo/Th2pn2D_l1I/AAAAAAAAB1M/wJLP-ZCysXk/s400/borges%2Bdefteri2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="336" height="28"&gt;&lt;param name="movie" value="http://embed.prostopleer.com/track?id=4937144eYTk"&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://embed.prostopleer.com/track?id=4937144eYTk" type="application/x-shockwave-flash" height="28" width="336"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Türkçeyi biraz söktükten sonra Borges bana Selahattin Hilav'ın aslında pilav gibi bir çevirmen olduğunu söyledi. " Osmanlıca öğretiyorsun sen bana" kızıyor ve Sait Faik okumak isteğini haykırarak yineliyordu. Onu Türkçeden uzak tutmak için elimden geleni yaptım. Bir Arjantinli, üstelik İngilizce düşünen bir Arjantinlinin Türkçe şiirler yazması eksik diye düşleniyordum. Hayır eğer hastanedeki odamda yatıyor olmasaydım! Neyse. Yıl 1958 ve unexpected visit of Mr. Borges....İngiltere’den koşarak gelmiş gibi bir hali var. Islak. Ada yağmurları hala üstünde leke. Dertli tavırlarla bana Nazım adında bir şairi soruyor.&lt;br /&gt;" Koministti" yanıtladım. Omuzlarını geri attı. Sustu. "Çok güzel anlatıyor" dedi. Umursamadım. Kimsenin adını bilmediği bir yokuşa adımlarımı savururken beni durdurdu;&lt;br /&gt;" Complexter ya da computer adında bir alet çıkıyormuş, ilk programını sizin Nazım Hikmet yazmış" dedi. Ben radyo bile dinlemediğimi söyledim. " İlerde Enis Batur adında iri bir Heybeli'li var olacak sen onu görürsen bir zahmet selamımı ilet. Ben ona çok benziyorum."Onu göremeyeceğimi ama Borges adında bir defterde bir şeyler anlatabileceğimi” söyledim. O yüzüğünü okşarken ben yokuştan devrik adımlıyordum; merak ederek arkama döndüm: elinde bir defter vardı ve Borges sayfaların güvercinlere dönüşmesini seyrediyordu. Tinercilerden teki kafasına şişe vurdu. İstanbul’da düş'müştü. Kaldıran biri olur diye düşündüm. &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Leon Felipe &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-852293515245038094?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/852293515245038094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/852293515245038094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#852293515245038094' title='Borges an(b)d Microsoft..// Leon Felipe'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Taaos5tFXeo/Th2pn2D_l1I/AAAAAAAAB1M/wJLP-ZCysXk/s72-c/borges%2Bdefteri2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-8621605412764202586</id><published>2011-07-12T04:07:00.000-07:00</published><updated>2011-07-12T04:14:01.998-07:00</updated><title type='text'>Sessizlik Cumhuriyeti../ J.P. SARTRE // Çev. P.M &amp; B.D</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-9jDyacDPIlA/ThwrxPYaVCI/AAAAAAAAB1E/d7CXlxK4tZY/s1600/sartre.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 349px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5628421759248782370" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-9jDyacDPIlA/ThwrxPYaVCI/AAAAAAAAB1E/d7CXlxK4tZY/s400/sartre.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Biz, hiçbir zaman Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildiğimiz dönem kadar özgür olmadık!&lt;br /&gt;Bizler tüm haklarımızı ve her şeyden çok görüş bildirme özgürlüğümüzü kaybetmiştik. Her gün, yüz yüze bize hakaret ediliyordu ve bunun karşısında bizler sessiz kalıyorduk. Bizleri grup grup sürgüne gönderiyorlardı, İşçi, Yahudi, Politik tutuklu adını, her yerde görüyorduk, hatta kent duvarlarında, gazetelerde, sinema perdelerinde, o ölgün, mide bulandırıcı görüntüyü bize zorla gösteriyorlardı ve bu zalimler bizden bu görüntüleri sindirmemizi istiyorlardı, işte bütün bunlardan ötürü biz “özgürdük”!..&lt;br /&gt;Faşizm zehri beynimize işlediğinden dolayı, her yeni fikir-düşünce bizim için bir zafer niteliği taşıyordu. Tüm polisiye tedbirler sanki bizi sessiz kılmak içindi, her çıkış veya sarf edilen söz değerlerimizin yeniden ilanı sayılıyordu. Her tarafımız sarıldığı için her hareketimiz bir çeşit bağlılık değeri taşıyordu. Mücadelemizin dehşetli durumu bize şu olanağı sağlıyordu: çekilmez yaşamımızı örtüsüz biçimde yaşamamız gerekiyordu, hani o sözde “insani” koşullar olarak adlandırılan durum. Sürgün, esaret ve özellikle ölüm (ki yaşamımızın hoş dönemlerinde ona sırtımızı döneriz) en temel endişe kaynağımızdı. Öğreniyorduk ki bunlarla karşılaşmaktan insan kaçabilir ve varlığını sürdüren dış tehditler: bütün bunlar bizim payımıza düşünlerdi, kaderimizdi ve esasında insan olarak gerçekliğimizdi. Yaşamımızın her anı basit ibarelerin yorumu idi: “İnsan fanidir!..”&lt;br /&gt;Herkesin kendine karşı sırtlandığı sorumluluk ve aldığı karar, geçerli bir karardı, çünkü karşısında “ölüm” kavramı vardı. , çünkü her seferinde şu soru çıkıyordu karşısına: “ ölüm; iyi bir şey mi?.. Yoksa?..”&lt;br /&gt;Benim şu anki muhatabım direnişe destek veren seçkinler grubu değil, dört yıl boyunca, gece-gündüz “hayır” diye haykıranların tamamıdır. Ama karşımızdaki düşmanın acımasızlığı bizi bu yöne itti, ve kendi kendimize sorular yönlendirmek zorunluluğunu ortaya çıkardı, barış dönemlerinde kimsenin merak etmediğini. Hangi vatandaşı bu durumla karşılaşmamıştı, direnişin detaylarından bilgisi olanlar dahil, herkes ıstırap içinde kendine soruyordu: “ İşkence karşısında ne kadar dayanabilirim?”. &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;J.P. SARTRE&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Çev. Poetic Mind &amp;amp; B.D&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-8621605412764202586?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8621605412764202586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8621605412764202586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#8621605412764202586' title='Sessizlik Cumhuriyeti../ J.P. SARTRE // Çev. P.M &amp; B.D'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-9jDyacDPIlA/ThwrxPYaVCI/AAAAAAAAB1E/d7CXlxK4tZY/s72-c/sartre.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3719810194565072671</id><published>2011-07-09T11:52:00.000-07:00</published><updated>2011-07-10T12:50:38.845-07:00</updated><title type='text'>"Yazmak, diklenmek demektir .." / Enis Batur</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WarumcTaZKY/ThilEvoN1NI/AAAAAAAAB08/eUxUV3_0ksk/s1600/eb.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 345px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627429235322639570" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-WarumcTaZKY/ThilEvoN1NI/AAAAAAAAB08/eUxUV3_0ksk/s400/eb.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;(E.B'nin konuyla ilintili yanıtı bugün deftere ulaştı, yazıya ekledik(altta), herşeyi açıklayan ve keza yazdıkça küçülenlere karşı en yalın (hatta yeterli) kısa-öz bir yanıttır!..)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;LEVENT YILMAZ'a 0,25 Oktavlık YANIT!..&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;em&gt;Hakkımda söylenenleri duydum ve hiçbir söze aldırmamayı an geldi öğrendim: Beni yargılayanları tanımasam da olur, imrenilesi bir mana köprüsü kursalardı yaşarken, susarlardı: Doğru bir hayat var mıdır sanıyorsunuz, onu heyhat benim yanlışlarımdan çıkaramazsınız: Sonuma dayandımsa, bütün öğrendiklerimden tek bir bilgi durmuyor elimde avucumda, Şiir Sanatı ruhumda silinmez bir iz bıraktı ama: Şu fani kubbenin altında benden birkaç hoş seda kaldığına kandım.."- E.B (ağırlaştırıcı sebepler divanı- 6 45 yayınları).&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;06.07.2011 tarihli Taraf Gazetesindeki kendi "köşesinde" Enis Batur'a terimin tam anlamıyla ve oldukça alt bir dil seviyesiyle verip veriştiren Sn.Levent Yılmaz, bir gerçeği çok iyi biliyor: yaptığı "şey" eleştiri falan değil, başka bir niyetin dışa vurumudur(bilmiyoruz, bilemeyiz). Geçmiş zamandaki hangi yara, hangi tıkanıklığa denk getirilmiş bu içi bomboş yazı, orası da bizi ilgilendirmiyor. Biz şimdilik Levent Yılmaz'ın savurgan yazısı ve kin kusma törenine dokunmayacağız, istiyoruz ki Enis Batur'un kendisi konuşsun ve kimi konulardaki donuk-saatsiz, marifets/iz zihinleri bir daha aydınlatsın ve de ağızlarındaki bayat sakızı artık ya tatlandırsınlar ya da anlam katsınlar, neymiş? "Enis Batur eleştirilemez mi?" , “Enis Batur neden Kürt, Ermeni, Süryani, Çerkez vs.. gibi kimlik meselelerde, şu politik gayya kuyusu, şu siyasal lağım nehirler konusunda neden her dakika görüş bildirmez?”…gibi akla ziyan temrinler!..&lt;br /&gt;El CEVAP: E.B de eleştirilir, eleştirilmeli, ama onun kulaç attığı suların derinliğinde, kitscht bir bakış ve yanlış bir dille değil, okurun tepkisini bilemeyiz ama bu tarz gıcırdayan kapı sesleri gerçekten artık mide bulandırmaya başladı. Yakışmıyor bay L. Bunu bütün samimiyetimizle ifade ediyoruz. Ama yine de E.B haklıdır, ne de olsa bir vitrin içinden yazıyor, konuşuyorsunuz ve bir biçimde “meta”-“kapital” ve şan şöhret pazarıyla kapı komşuluk birilerine iyi geliyor ve hatta böyle akıl dışı bir pazarın bile alıcısı vardır. “Ucuza mal kapatan” okurunuz da var mutlaka, ama karşılığı ödenmeyen bir denge sizi değil tanrıları bile çıldırtır. Eleştiri kurumu ne zamandan beri “spot” tezgahında kurban edildi? Sen daha bir ilki kavrayamamışsın: “ &lt;em&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Toplumun sırt döndüğü, topluma sırt dönmeyi seçen şair, içinde yaşadığı dünyayla da uzlaşmayacaktır&lt;/span&gt;.&lt;/em&gt; –E.B, şiir ve ideoloji kitabı-s.51”. Neyi anlatmaya çalışıyorsun? Enis Batur bir kurum mu? Bir siyasi oluşum-parti başkanı mı? Ki senin canının çektiği her konuda belagat fışkırsın, dön bak işte yanı başında o komşu köşe ve gazete koridorlarında en az iki kişi var, tam istediğin “ölçü” ve “minvalde” yazıyorlar, üstelik her gün yazıyorlar!.. Kevgire dönen zihnimize o iki kişi yeter, artar bile.&lt;br /&gt;İyi ki Enis Batur elini, eteğini çekmiş kendi sessiz köşesinde üretmeye devam ediyor ve açıkçası bu tarz&lt;br /&gt;çirkefliklere karşı kulaklarını sonsuza kadar kapatmıştır.&lt;br /&gt;Bu memlekette elini vicdanına kaydıranların yalnızlığı bitmez, çünkü “doğrunun”, “olması gereken” durumun varlığı yaralı. Doğru söz! Evet, uzun bir menzil değil. Doğru söz, diğerlerinde algıladığın, kendinde taşıdığındır. Yargıların, genelde kendi içinde bastırdığın ya da başkalarına yansıttığın gerçekler, hakikatlerdir. Ama, Hakikat!&lt;br /&gt;Sözü uzatmayacağız, uzatmaya da gerek yok! Enis Batur’un bir zaman yazdığı o Hurfi müridin “dokunaklı” öyküsü ibreti alemliktir. Tekrar okumamızda yarar var.&lt;br /&gt;Ama öncesinde, yine defter’den şair Şafak Çubukçu’nun tanık olduğu ve aslında direkt konuyla ilintili saptamalarına göz atmamız gerekir. Şafak Çubukçu, hem İlahn Berk’in, hem de Feyyaz Kayacan’ın yakın ilişki çemberlerinde yer almış bir kalem olarak ilginç bir İlhan Berk ve Feyyaz Kayacan anısını yazdı defter okurları için, hani aynı bay L. Gibi bir zamanlar İlhan Berk’i “suya-sabuna” dokunmayan tavrından dolayı çekiştirmişlerdi, işte o günlere bir yanıttır, keza bay L. ve onun gibi düşünenlere... // &lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Borges Defteri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;“Bu mevzu yıllar önce rahmetli ilhan Berk için Bebek Şadırvan da içki muhabbetinde biraz farklı bir versiyonla gündeme gelmişti. İlhan Berk hep havadan sudan yazıyor falan diye eleştiriliyordu. Biliyorsunuz İlhan Berk nü resimler falan da yapardı, bir gün Harbiye de resim sergisinde yekten yüzüne sormuştum sizin için böyle böyle diyorlar diye, gülmüştü ve: “Kalem bende oğlum”, demişti mealen de “ne istersem onu yazarım”. Feyyaz Kayacan da hiç unutmam ilk defa bu konu da agresif bir tarafgirlik yapıp intihar eden şairlerin edebiyatçıların üzerindeki o gizemli atmosfer üzerinden konuşanlara "insan şiirinde asılır evladım" diye “nesne olarak edebiyatçının gösterge ve imge ayrımına noktayı koymuştu. İyi şair olmak için illa kendine mi kıymak gerek..” diye tavrını koymuştu..&lt;br /&gt;Şimdi benim anlayamadığım, zamanında E.B türlü Levent’lere kıyak yapmış üstelik.Şimdiki hal ve tavırlarına ne demeli?”- Şafak Çubukçu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Hurufi Melal ve Enis Baturun söz konusu yazısı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;“Hikayet’tir. Hurufi mürtlerinden biri, berbat lehçesiyle ünlüydü; kısa zamanda tekke üyelerinin alay konusu oldu. İmdi, alıngan biriydi mürit. Sonunda, ağzını ancak bir kazayı, bir yılgıyı, kısacası ilençli bir olayı duyurmak için açar oldu-böylelikle lehçesinin gözden kaçmasını istedi. Ama konuşmayı da sevmiyor değildi. Giderek felaketler yaratma yolunu seçti. İşin kötüsü, temiz kalpli biriydi mürit: Uydurduğu felaketler gerçekleşmekte hiçbir zaman gecikmedi.&lt;br /&gt;Yukarıdaki küçük öyküyü, şairin yerinel bir portresi olarak değerlendirmek bilmem yanlış mı olur? Sesi uzunca bir süredir gitgide çatlaklaşan bu aykırı varlığın sözü kentsoylu tarafından anlaşılmamakta, siyasal erkin gözünde her an sakıncalı olabilecek bir nitelik taşımakta, Aktöre’ye ters düşmektedir. İşin kötüsü, konuşmak zorundadır şair: Sözünün anlaşılmadığını, işe yaramadığını; anlaşıldığı ya da işe yarayabileceğinin sezildiği zaman da gücün işine gelmediğini bilmesine karşın sürdürecektir yılgı dolu söylevini. Daha da kötüsü, “uydurduğu” felaketler, “durup dururken” yaşadığı karabasanlar, alınyazdıkları bir bir gerçekleşmektedir.&lt;br /&gt;Geceleri, herkes uyuduğunda…” –Enis Batur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666600;"&gt;Konuyla ilintili Enis Batur'un yanıtı;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BORGES DEFTERİ'ne :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Arkadaşlar, duyarlığınız için sağolun.&lt;br /&gt;Benden bir yanıt, bir çıkış beklediğinizi anlıyorum.&lt;br /&gt;Tavrım bellidir : Sözümona-entelektüel şiddetin hazırladığı faşizme&lt;br /&gt;karşı elimden gelen budur : Yeni şiirler, nesirler, işler.&lt;br /&gt;Tasalanmayın, hem masam, hem zihnim ve imgelemim dolu.&lt;br /&gt;Sevgiyle"&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;E.B &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3719810194565072671?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3719810194565072671'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3719810194565072671'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#3719810194565072671' title='&quot;Yazmak, diklenmek demektir ..&quot; / Enis Batur'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-WarumcTaZKY/ThilEvoN1NI/AAAAAAAAB08/eUxUV3_0ksk/s72-c/eb.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6341428576820965679</id><published>2011-07-06T07:51:00.001-07:00</published><updated>2011-07-06T12:18:02.348-07:00</updated><title type='text'>Kendimi kaybetmek için yazıyorum..// Fernando Pessoa</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-nkcJ0biJHT8/ThR23r53a4I/AAAAAAAAB00/IymNWUHGhr0/s1600/fernado%2Bpesoa.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 386px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626252533542906754" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-nkcJ0biJHT8/ThR23r53a4I/AAAAAAAAB00/IymNWUHGhr0/s400/fernado%2Bpesoa.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Felsefenin kendini hissettirdiği günler vardır. Yaşamı anlamlandırır bizim için. Kader diyorum: dünya büyüklüğünde bir kitaptır. Herkes bu kitabın bir bölümü sayılır; sadece bizden başka! Bizler bu kitabın boş bölümleri, kitab için yazılan sert eleştirileriz. O günlerden bir gündür işte bugün! Öyle hissediyorum. Uykulu gözlerimle, ağır ve daha uyanmamış zihnimle bir kurşun kaleme benziyorum, yersizce kağıdın canına okuyan kurşun kalem, öylesine boş boş çizgiler çiziyor, yazıyor. Yazma istenci olmayan kurşun kalem.&lt;br /&gt;Ama yazıyorum: kendimi kaybetmek için. Acaba başkaları da kaybolduklarında yazıyorlar mı? Çevremi izliyorum, bakıyorum, kaybolmaya ramak kaldı. Coşkun değilim. Kederliyim. Kendimi kaybediyorum. Kendini kaybeden birisi tıpkı bir nehir gibi denize ulaşmalıdır; rüzgarla denize savrulan kumlar gibi güneşte kavrulmamalıdır. Kumlar üzerindeyim. Güneş kumların üzerine vuruyor, buharlaşıyorum.&lt;br /&gt;Kaleme aldığım son yazıların üzerinden birkaç ay geçti. Bu sürede  rüyamda  hep başka birisine dönüştüğümü gördüm, başka birisinin yerine yaşadığımı ve bu durum beni mutlu kıldı. Gerçi mutluluk anlıktır, sonra kaybolup gidiyor. Ama şunu hissediyordum: artık o eski ben değilim. Sanki yoktum! Hiç olmadım. Sanki hep başka birisiydim. Başka birinin beynini taşıyorum. Kendim için düşünmüyordum. Oysa hiç düşünmüyordum bile. Öylesine yaşamışım işte. Bugün sevdiğim kimse olmak istiyorum. Belki de olmak istediğim tek şey budur, o sevdiğim kişiliğe kavuşmak. Bir şeyler yaptım gerçi, yani "onu" aradım. Kafamı ellerimin üzerine getiriyorum. Dirseklerimi masaya dayıyor, gözlerimi kapıyorum. &lt;br /&gt;Şimdi, daha önce hep “olduğum” kimseyim. Olmak istediğim, arzuladığım ve sevdiğim o “adam”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Fernando Pessoa&lt;br /&gt;Çev. Poetic Mind &amp;amp; B.D &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6341428576820965679?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6341428576820965679'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6341428576820965679'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#6341428576820965679' title='Kendimi kaybetmek için yazıyorum..// Fernando Pessoa'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-nkcJ0biJHT8/ThR23r53a4I/AAAAAAAAB00/IymNWUHGhr0/s72-c/fernado%2Bpesoa.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3764144796357837187</id><published>2011-07-03T13:10:00.000-07:00</published><updated>2011-07-03T13:13:58.921-07:00</updated><title type='text'>TOPLU İĞNENİN ETTİKLERİ..// Melek Ekim Yıldız</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-nInj2GWZWr4/ThDNUUMlzEI/AAAAAAAAB0s/Xz1M1bDDM7k/s1600/bd3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 267px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625221683488345154" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-nInj2GWZWr4/ThDNUUMlzEI/AAAAAAAAB0s/Xz1M1bDDM7k/s400/bd3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Bu kaçıncı? Üç mü, beş mi karıştırıyor. Karıştırmasa ne ki? Yine uyandı. Kalkıp su içti, yangın içinde mi dışında mı, bilemiyor artık. Elini alnına koyup kontrol ediyor; ateşi yok. Pencereden dışarı bakıyor, kar durmuş. Bir türlü ısıtamadığı ayaklarına acıyor yine. Buz kesmişler. Yatağa geri dönmek istiyor, bir yandan da kesintili bir başka uykunun korkusunda. Kaç gündür böyle, uykuları yamalı. Birkaç saatte bir koca bir yangınla uyanıyor. İçinde bir ateş, dışında bir başka ateş. Asıl ateş zihninde aslında. Bilmezden geliyor. Bilmediğine boyun eğiyor.&lt;br /&gt;O toplu iğne yüzünden bütün bunlar. Zihnine kendi elleriyle sapladığı minicik bir iğne var. İğnenin paltonun eteğine değil de, onun zihnine saplanacağı kimin aklına gelirdi ki? Hepimizin içinden çıktığı o paltonun eteğinin kıvrımında unutulmuş bir toplu iğnenin hikâyesini yazma fikri aklına geldiğinde nasıl da sevinmişti oysa. İlk cümlenin gelişiyle sevinci katlanmış; “ O paltodan binlerce öykü çıktı, bir ben çıkamadım yüzyıllar oldu” diye yazmıştı hevesle. Ardından hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey olmadıkça, olacak bir şeyin varlığından endişe etmeye başladı. Hikâyesinin kahramanı, tam da o endişenin gelişiyle birlikte saplanıverdi zihnine. O gün bu gündür orada. Ne uykuları uyku, ne yemekleri yeme, ne sevişmeleri aşk, ne de sözü söz artık. Yalnızca ateş var.&lt;br /&gt;Ateşe alışabilir, onu kanıksayabilir; ne var ki ayaklarına ulaşmayan ısının, yalnızca kendi seçtiği yerleri dolaşmasına alışamıyor. Ateş bazen ellerinde, bazen yanaklarında alev alev; arada bir ense köküne yerleşiyor, kiminde kirpik köklerinde yanıyor ve bazen de gelip, uzunca bir zaman için, dilinin ucuna konuyor. Uğramadığı tek yer ise ayakları. Ateşin istikrarsızlığı ile sarhoş, zihnindeki iğne ile sancılı, kaleminin ucundaki boşlukla naçar dolaşıyor geceleri evin içinde. Küçücük bir iğnenin bunca hararet yapışına şaşırıyor, bir de ısının ayaklarına ulaşmayışına. Ondandır ki, ateşten çok ayaklarındaki soğukluğa takılıyor aklı. İğnenin metal soğukluğu adını veriyor duruma ve bununla eğleniyor.&lt;br /&gt;Tedirginliğinin kaynağı kalemin ucundaki boşluk. Bu öyle bir boşluk ki, başka zaman olsa kâğıda gelişigüzel çiziktirmeler yaparak kurtulabilecekken, engellenemez bir durma anıyla yaralıyor içindeki yazıcıyı.&lt;br /&gt;Zihnini iğneden kurtarabilse, başka, bambaşka bir hikâye kurabilse örneğin, rahatlayacak ve belki korkmayacak hikâyeden. Paltonun eteğinde unutulmuş o toplu iğne imgesine teslim oluşunun verdiği acı; acı kadar somut bir haz da içeriyor oluşuyla varlığına yayılıyor. Varoluşunu ele geçiren hikâyenin benliğine yayılışını dışarıdan biri gibi izliyor şaşkınlıkla.&lt;br /&gt;Sokaklar boyunca yürürken, belediye otobüslerinde cam kenarı koltukları kollayıp, başını cama yaslayıp yola bakarken, daha önce hiçbir kimseye ya da hiçbir şeye izin vermediği bu işgalin anlamını soruyor kendine. Barikatlarını terk etmiş, elleri havada teslim olmuş bir direnişçi yılgınlığı içinde, beni böyle teslim alan bir aşk hikâyesi olsaydı en azından diye düşünürken yakaladığında kendini, elinde olmadan kıkırdıyor. Sonra aşk hikâyelerine inanmadığını hatırlatıyor kendine. Yine kıkırdama. Ateşin hararetini yükseltmesine kadar böyle kâh kıkırdayarak kâh cevapsız sorularla uğraşarak cebelleşip duruyor.Bu kaçıncı? İki mi, dört mü karıştırıyor. Ateş en yakıcı yerde şimdi, peş peşe içtiği birkaç bardak suyun soğutamadığı, acıyı da hazzı da azaltamadığı dilinde. Dili içine yönelmiş bir ejderha gibi. Banyo aynasındaki aksine bakıp konuşmayı deniyor. Sesindeki yumuşak ve sakin tını şaka gibi. Kendisiyle göz göze; uzunca bir süre bakışıyorlar. Anlaşıyorlar da üstelik. Sonunda banyodan çıkıp, masasına oturuyor. Otururken üşümüş ayaklarını altına almayı unutmuyor. Kaleminin ucundaki boşluğa gülümsüyor ve bu hikâyeyi yazmaya başlıyor. Bitirdiğinde, kim bilir, belki bir gün bir aşk hikâyesi de yazarım, diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Melek Ekim Yıldız&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3764144796357837187?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3764144796357837187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3764144796357837187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#3764144796357837187' title='TOPLU İĞNENİN ETTİKLERİ..// Melek Ekim Yıldız'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-nInj2GWZWr4/ThDNUUMlzEI/AAAAAAAAB0s/Xz1M1bDDM7k/s72-c/bd3.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7464444782049849739</id><published>2011-06-30T12:08:00.000-07:00</published><updated>2011-06-30T12:39:03.923-07:00</updated><title type='text'>‘Dört yanını rüzgarlar sarmış..’ // Sufi.</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-2RuIUN0A5N8/TgzKPVb48LI/AAAAAAAAB0c/tlhXTDoGmJ8/s1600/sur%2Bicin.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624092399479877810" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-2RuIUN0A5N8/TgzKPVb48LI/AAAAAAAAB0c/tlhXTDoGmJ8/s400/sur%2Bicin.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Bilgi kirliliği, “kirlilik” ve “bilgi” kolay kolay yana gelebilecek terimler değiller. Ama siz Türkiye’de 3 saat tv, ardından 5 gazeteyi yan yana koyarak okuduğunuzda nasıl bir cehennemle karşı karşıya kaldığınızı bir ihtimal fark etmeyeceksiniz bile. Çünkü çok konuşuluyor, boş konuşuluyor.&lt;br /&gt;Politik düzlemden tutun askeri, idari a-mir’lere kadar. Çok konuştukları ve genelde boş konuştukları için de sürekli put kırılıyor, asırlık çınarlar devriliyor. Bilginin türünden vazgeçtik diyelim, ya tümel olarak ne olduğu konusunda düşüncemiz ne? “Olgu bilgisi”, “şeyleri nasıl yapacağım bilgisi”, “tanıma yoluyla bilgi” nedir, niye, neden illa ve de ısrarla birbirlerinden ayrılırlar bu tanımlar?&lt;br /&gt;“Biliyorum”, ya da “biliyordum, biliyorum” deyişini bizden başka hangi toplum bu kadar rahat dile getiriyor? Bu deyişi hep us temelli olarak mı dile getiriyoruz? Haşa.&lt;br /&gt;Bir sel gelir tüm kumdan kalelerimizi yerle bir eder ve biz tıpkı James Joyce’ın Ulysess’inden yankılan yalnızlık sesiyle peşimizi bir türlü bırakmayan ve hala toplum olarak bir türlü ulaşamadığımız bilgi susuzluğumuzu izler dururuz.&lt;br /&gt;Şimdi bu resmi alıp günlük gazete köşelerimize taşıdığımızda durum tam anlamıyla (genelde-istisnalar hariç) bir faciaya dönüşüyor.&lt;br /&gt;Bir kuşak ki ne kendilerini, ne dillerini, ne varoluşlarını çoğul biçimde hiç sorgulamazlar, sorgulamadıkları gibi kendi devleti Aliyeleri içinde bir nevi devlet olmuşlar. Gücün 5. Ayağına dönüşmüş bir heyulaya var karşımızda. Öyle kağıttan bir heyula ki artık ağzından asla ateş fışkıramıyor. İnsanımız ise “genelde” kendi tarihine, felsefesine yabancıdır. Kimi şeyleri değil, çok şeyleri bilmedikleri için sözde “bilgece” “üfürmeleri” indirilmiş az bulunur ayet zannederler ve garipsenecek şey şu ki pek çok “durumu” zaten ezelden beri "iyi!" bildikleri için us temelli alışılmış güven eşiğine bile gerek duymazlar. Bu ayyuka çıkmış durum sadece bize has bir durum da değil, Amerika onca büyük bir ulusal gelirine rağmen, bilgi için büyük emekler, paralar sarf edilen bir ülke olarak kendi halkının kör cehaletiyle bir türlü baş edemiyor. Çünkü fast food bilgi türevleri o toplumun geniş ölçekli alt katmanları için şimdilik yetiyor. Şu son seçimlerindeki “hokkabazlıklar” zaten her şeyi açık açık anlatıyor. Sistem için pek bir değer ifade etmeyen iki maymunun kafesteki sıçramalarını izler dururuz.&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz ”insanlar” gündelik rutin hayatlarında “olumsal” bilgi kırıntılarını, parçalarını edinirlerken olsun, onları sözde desteklerken ya da temellerini aşındırırken olsun doğrudan duyuların en temel kullanımına dek geri gitmezler. Oysa hayat deneyler zincirinden oluşur. Deneycilik denilen bir “nane” vardır insanlık tarihinde. Deney ve us: insanlığı aydınlığa götüren iki işaret taşıdır ve kendini bir yerlerde tutar, ama bizim coğrafya modern zamanlardan beri (o kuyruğu belalı dönem) sadece beyhude düş görmeyi ve cehalet ummanında bilgi düşmanlığıyla zamanı tüm yol geçitlerinde telef etmiştir.&lt;br /&gt;Kant’ı davet etsek sokaklarımıza? Gelir mi?&lt;br /&gt;Peki Kant “Arı Usun Eleştirisi”nde ne yapmak istemişti?&lt;br /&gt;Bana öyle geliyor ki eksik kalan, zamanla eksilen, kaybolan parçalarda yatıyor temel sorunumuz.&lt;br /&gt;Gerektiği gibi algılamadığımızı, bakıp da ama bir türlü görmediğimizi bir fark edersek ruhumuzdan eksilen şeyleri fark edeceğiz, bu durumda belki içimizdeki derin köklü eğilimlerle baş etmek daha da zorlaşacak, adil bir durum olmasa da hak ettiğimiz bir içbükey açıdır. Akıl bütün bu açmazların tek kurtuluş adası mı? Sanmam, çünkü öncelikle “sevgi, aklın yasa yoluyla emrettiği şeye karşı insan doğasının eksikliğini tamamlamak için, gerekli bir parçadır.-Kant” diyerek, aklın da sorgulanması gerekiyor.&lt;br /&gt;Karamsarlık mı bu benimkisi? Hayır değil, çünkü trajik Panteizm çağı çok gerilerde kaldı. 1900 yılların rotasını “aşmakta” başarısız kalan felsefi bir sıçrayış kendini ancak irrasyonalizme teslim ettiği çağda yani XX.yüzyılda selamete erdirdi. Sahiden, erdi mi?&lt;br /&gt;Şimdi bizler XXI.yüzyılın ilk döngüsünde neden hala o devasa birikimi tekrar sindirmekten yanayız?&lt;br /&gt;Şiddetin gecesini ta kemik iliklerimizde hissetmeliyiz, o şiddet gecesi ki trajedi felsefesinin de şafak sökümü habercisiydi. İnsanın insan tarafından doğrulanmasını kavramadan “varlık” ve ardından da “hiçliği” anlamak ne kadar mümkün olur? İstediğiniz kadar öldükten sonra “dirilin”! Sır perdesini aralamaya niyetli olmadıktan sonra ruh göçü olsa ya da olmasa ne çıkar? Nötr bir tuz gibi bu yerkürede çözülmediğimiz ve daha sonrasında baz bir asidin peşinden koşmadığımız sürece bilgi bizden fersahlarca uzak bir mesafede kendini itinayla saklayacak.&lt;br /&gt;Bir diyarda eğer bilgi açık pazar metası olursa oradaki yaşam tarzı sorgulanmalıdır.&lt;br /&gt;Yaşam şunu öğretti bana, bilmediğim o kadar çok şey var ki, bildiklerimi dile getirmek hatadır. Külli aklın her bir dışavurumu ve kendini göstermesi karşısında hep bilgisizliğimi sorguladım. Hiçliği ancak böyle anlarız, ya da Nietzsche gibi bir deneyim sürecinden geçeriz.&lt;br /&gt;Anadolu toprakları inanın ki çok zengin bir birikime sahiptir ama dönüp bakanların, algılamak isteyenlerin sayısı ne ki? Diyalektik budur. Bilgi dediğimiz şey işte bütün nesnel varlıkların bilgisidir. İnsansal pratiğin sonucudur. On bin yıllık bir pratik yanı başımızda bizi selamlar biz ise hala içimizdeki aynaların isini dağıtamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dört yanını rüzgarlar sarmıştı&lt;br /&gt;Koşuşup duran rüzgarlar. Geliyorlar, dalgalar.&lt;br /&gt;Beyaz yeleli deniz atları,&lt;br /&gt;Mananaan’ın azgın atları,&lt;br /&gt;Rüzgardandır gemleri” – James Joyce, Ulysses&lt;br /&gt;(Mananaan: Kelt kültürünün deniz tanrısıydı, beyaz atları olduğuna inanılırdı, Joyce okumanın çileli ve dehşet güzel tarafı budur, size her satırda başka bir dünyaya çağırır.sufi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anımsadığımız, unutmayacağımız olgu, tek olgu bilgi olduktan sonra işimiz biraz daha kolaylaşır diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;İster Situationniste deryasında gezinin, ister Kant-Hegel-Marks’la kulaç atın, ister Tasavvuf kubbesini tıpkı Josef Beyus ve arkadaşları gibi yeni katedral inşaasına giriştikleri  gibi yeniden kurun..&lt;br /&gt;Yeter ki yüz yüze gelelim kaçınılmaz sorular-yanıtlarla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(“ona bir aynaya bakar gibi bakıyoruz: hiçbir zaman yüz yüze değil”)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Sufi.&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7464444782049849739?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7464444782049849739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7464444782049849739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_06_01_archive.html#7464444782049849739' title='‘Dört yanını rüzgarlar sarmış..’ // Sufi.'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-2RuIUN0A5N8/TgzKPVb48LI/AAAAAAAAB0c/tlhXTDoGmJ8/s72-c/sur%2Bicin.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7984121060864949670</id><published>2011-06-29T01:20:00.000-07:00</published><updated>2011-06-29T01:33:04.380-07:00</updated><title type='text'>Alicante../ Jacques Prévert / Çev. Poetic Mind</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-4G9JogxBgBU/Tgrg30IvfZI/AAAAAAAAB0U/4VCEBBvjc5U/s1600/bd2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 318px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623554334218222994" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-4G9JogxBgBU/Tgrg30IvfZI/AAAAAAAAB0U/4VCEBBvjc5U/s400/bd2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Alicante&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Masanın üzerinde bir portakal&lt;br /&gt;Halının üzerindeki gömleğin&lt;br /&gt;ve yatağımda sen&lt;br /&gt;anın tatlı armağanı&lt;br /&gt;Gecenin körpe serinliği&lt;br /&gt;Hayatımın tutkunluk ateşi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Jacques Prévert&lt;br /&gt;Çev. Poetic Mind&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Alicante :&lt;br /&gt;İspanya’nın güneydoğusunda ve Akdeniz kıyısında yer alan küçük ama güzel bir şehir../p.m &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7984121060864949670?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7984121060864949670'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7984121060864949670'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_06_01_archive.html#7984121060864949670' title='Alicante../ Jacques Prévert / Çev. Poetic Mind'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-4G9JogxBgBU/Tgrg30IvfZI/AAAAAAAAB0U/4VCEBBvjc5U/s72-c/bd2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6785812977901744173</id><published>2011-06-28T04:09:00.000-07:00</published><updated>2011-06-28T04:19:33.544-07:00</updated><title type='text'>KORKU::Reymond Carver // Çev. B.D &amp; Poetic Mind</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ZCZ0H-Wb3lQ/Tgm3OrwRvPI/AAAAAAAAB0M/Ps_dfITCKDo/s1600/BORGES%2BDEFTER%25C4%25B0.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 396px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623227072640040178" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-ZCZ0H-Wb3lQ/Tgm3OrwRvPI/AAAAAAAAB0M/Ps_dfITCKDo/s400/BORGES%2BDEFTER%25C4%25B0.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999900;"&gt;KORKU&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Polis arabası korkusu, sokağa dönerken&lt;br /&gt;Geceleri uykuya dalma korkusu&lt;br /&gt;Uyuyamama korkusu&lt;br /&gt;Geçmişin tekrar dönüş korkusu&lt;br /&gt;Şimdiden kaçış korkusu&lt;br /&gt;Gece ve telefon sesi korkusu&lt;br /&gt;Şimşek, fırtına korkusu&lt;br /&gt;Temizlikçi kadın ve yüzündeki leke korkusu&lt;br /&gt;Isırmayacağı bildirilen köpek korkusu&lt;br /&gt;Kaygı korkusu&lt;br /&gt;Arkadaş cesedini tanıma korkusu&lt;br /&gt;Parasızlık korkusu&lt;br /&gt;Varlıklı olma korkusu, gerçi insanlar buna inanmazlar,&lt;br /&gt;Mental durum raporu korkusu&lt;br /&gt;Erken ya da geç varma korkusu&lt;br /&gt;Mektup zarfları üzerinde çocuklarımın el yazısı korkusu&lt;br /&gt;Benden önce gelen ölümler ve suçluluk korkusu&lt;br /&gt;Annemin ve kendimin yaşlılık haliyle yaşama korkusu&lt;br /&gt;Bilinmezlik korkusu&lt;br /&gt;Hüzünlü bir notla bitebilecek bugün korkusu&lt;br /&gt;Uyanmak ve senin gidişini görme korkusu&lt;br /&gt;Sevmemek ve az sevmek korkusu&lt;br /&gt;Sevdiğim şeyin, sevdiklerime ölüm getireceği korkusu&lt;br /&gt;Ölüm korkusu&lt;br /&gt;Uzun yaşama korkusu&lt;br /&gt;Ölüm korkusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden söylemesi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Reymond Carver&lt;br /&gt;Çev. Borges Defteri &amp;amp; Poetic Mind&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6785812977901744173?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6785812977901744173'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6785812977901744173'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_06_01_archive.html#6785812977901744173' title='KORKU::Reymond Carver // Çev. B.D &amp; Poetic Mind'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-ZCZ0H-Wb3lQ/Tgm3OrwRvPI/AAAAAAAAB0M/Ps_dfITCKDo/s72-c/BORGES%2BDEFTER%25C4%25B0.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3357714512168584001</id><published>2011-06-25T05:02:00.000-07:00</published><updated>2011-09-18T02:49:23.961-07:00</updated><title type='text'>1+1:Naomi Shihab Nye / Çev. Samet Köse</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-5aXOVLU49y0/TgXPekOvb5I/AAAAAAAAB0E/ETyKVnB2FDg/s1600/ns.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 303px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5622127833870462866" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-5aXOVLU49y0/TgXPekOvb5I/AAAAAAAAB0E/ETyKVnB2FDg/s400/ns.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Başkanım Ted Kooser&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Yurtdışına seyahat ettiğimde,&lt;br /&gt;Ted’in şiirlerini okurum kontrol noktalarında:&lt;br /&gt;evet, ambarlar, evet, bellek ve kibarlık,&lt;br /&gt;taşların arasında sakin minik bir rüzgar.&lt;br /&gt;Sorarlarsa, Amerikalı mısın diye?&lt;br /&gt;derim ki, Ted gibi bir Amerikalıyım.&lt;br /&gt;Hayır, ne makas taşırım, ne de kibrit.&lt;br /&gt;Ufuklar ve yemek masaları taşırım&lt;br /&gt;Hava ve onun dürüstlüğünü.&lt;br /&gt;Düğmeler, tavuklar taşırım. Dilerseniz&lt;br /&gt;boşaltın çantamı. Pencereye&lt;br /&gt;gideceğim, günlerce dışarıya bakacağım.&lt;br /&gt;Aslında ben hiç gitmedim&lt;br /&gt;Nebraska’ya, Ted ile olan dışında,&lt;br /&gt;onlarca kez ev sahipliği yaptı bana,&lt;br /&gt;ama hiç karşılaşmadık onunla.&lt;br /&gt;Onun derin güvencesi rahatlatır beni.&lt;br /&gt;İşkenceden hiç anlamaz o.&lt;br /&gt;Ülkenize sokulabilirdi&lt;br /&gt;hiç bakmadığınız zaman&lt;br /&gt;ve güzel şeyler söyleyebilirdi onun hakkında.&lt;br /&gt;O mor çiçekleri farkettiniz mi&lt;br /&gt;kümelenmiş duvarın yanı başında?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Başkanımın Göndermediği Mektuplar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Refik, futbol maçına gidemeyeceğin&lt;br /&gt;için üzgünüm çünkü şimdi&lt;br /&gt;gideceğin bir sahan yok…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Fevziye, bilirsin, benim de annem var&lt;br /&gt;ne çektiğini iyi bilirim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Şadiye, babanı düşün&lt;br /&gt;demokrasiye karşı, eminim sen de seçerdin…&lt;br /&gt;Hayır, hayır, Sami, doğru değil&lt;br /&gt;yürüyüşte söylediklerin,&lt;br /&gt;ülkemizin sizden nefret ettiği,&lt;br /&gt;biz gerçekten destekliyoruz&lt;br /&gt;özgürlüğe doğru eyleminizi,&lt;br /&gt;bu yüzdendir evinizin ailenizin&lt;br /&gt;köyünüzün olmayışı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Hasan, keşke sen de görebilseydin&lt;br /&gt;daha büyük resmi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Meryem, şaşırdım senin de&lt;br /&gt;Hristiyan bır adının oluşuna&lt;br /&gt;oysa sen…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Ribhiya, kalp krizi için üzgünüm,&lt;br /&gt;bilirim çok zor olmalı yaşamak&lt;br /&gt;bir ömür boyu işgal altında,&lt;br /&gt;şimdi birkaç bomba daha yolluyoruz&lt;br /&gt;size baskı yapanları güçlendirmek için,&lt;br /&gt;ama günün birinde bölgede barış için umutluyuz,&lt;br /&gt;üzgünüz sen göremeyecek olsan da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Süheyr, birilerinin sesi elbet yükselmeliydi,&lt;br /&gt;görmüyor musun dile getiriyoruz&lt;br /&gt;sizin menfaatlerinizi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Şerif, şiddet yanlıştır&lt;br /&gt;eğer onu biz uygulamıyorsak,&lt;br /&gt;neden anlamlı gelmiyor bu sana…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Nadya, bilmiyordum&lt;br /&gt;özel çekmeceni, bilirsin ben de biriktiririm&lt;br /&gt;benim için anlamlı olan şeyleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Remzi, ağlamayı bırakmalısın şimdi&lt;br /&gt;ve kendi işine gücüne bakmalısın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Dado, bilirim beş çocuğu&lt;br /&gt;kaybetmek çok gelmeli sana bir defada&lt;br /&gt;ama çabalarımızı durduramayız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Fatıma, elbette benim de duygularım var&lt;br /&gt;senin insanlarına, zira üniversitede oda arkadaşım&lt;br /&gt;Lübnan’lıydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Mahmud, keşke zamanım olsaydı da&lt;br /&gt;mektubunu yanıtlasaydım ama anlamalısın&lt;br /&gt;postanın yığılmakta olduğunu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Naomi Shihab Nye, Bal Arısı’ndan&lt;br /&gt;Türkçesi: Samet Köse &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="0" type="audio/mpeg mpga mp2 mp3" width="0" src="" bgcolor="#000000" loop="infinite" autostart="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;noembed&gt;&lt;/noembed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3357714512168584001?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3357714512168584001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3357714512168584001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_06_01_archive.html#3357714512168584001' title='1+1:Naomi Shihab Nye / Çev. Samet Köse'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-5aXOVLU49y0/TgXPekOvb5I/AAAAAAAAB0E/ETyKVnB2FDg/s72-c/ns.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-8331773369069974666</id><published>2011-06-21T05:08:00.000-07:00</published><updated>2011-06-21T05:17:58.319-07:00</updated><title type='text'>Kara Vicdan ve İçe Dönüş..</title><content type='html'>&lt;object style="WIDTH: 420px; HEIGHT: 297px"&gt;&lt;param name="movie" value="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v1/IssuuViewer.swf?mode=embed&amp;amp;layout=http%3A%2F%2Fskin.issuu.com%2Fv%2Flight%2Flayout.xml&amp;amp;showFlipBtn=true&amp;amp;documentId=110621115721-1b6464573ac14c6f98cd0ce6a749dd62&amp;amp;docName=kara_vicdan_ve_i_e_d_n__&amp;amp;username=borgesdefteri&amp;amp;loadingInfoText=Kara%20Vicdan%20ve%20%C4%B0%C3%A7e%20D%C3%B6n%C3%BC%C5%9F&amp;amp;et=1308658274304&amp;amp;er=9"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="menu" value="false"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://static.issuu.com/webembed/viewers/style1/v1/IssuuViewer.swf" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" menu="false" style="width:420px;height:297px" flashvars="mode=embed&amp;amp;layout=http%3A%2F%2Fskin.issuu.com%2Fv%2Flight%2Flayout.xml&amp;amp;showFlipBtn=true&amp;amp;documentId=110621115721-1b6464573ac14c6f98cd0ce6a749dd62&amp;amp;docName=kara_vicdan_ve_i_e_d_n__&amp;amp;username=borgesdefteri&amp;amp;loadingInfoText=Kara%20Vicdan%20ve%20%C4%B0%C3%A7e%20D%C3%B6n%C3%BC%C5%9F&amp;amp;et=1308658274304&amp;amp;er=9"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;'Nietzsche and Philosophy'&lt;br /&gt;Gilles Deleuze&lt;br /&gt;IIX. Chapter&lt;br /&gt;Kara Vicdan ve İçe Dönüş&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Çev. Nazan Başgan &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yazıyı indirebileceğiniz Link:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;span style="font-family:times new roman, times, serif;font-size:130%;"&gt;&lt;a href="http://www.mediafire.com/?or1a7rdd4abznn8" target="_blank"&gt;(Kara Vicdan ve İçe Dönüş ) Download By MediaFire 250 kbps-1MB&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;strong&gt;1 dakikadan az bir sürede indirebilmeniz mümkündür!.. &lt;/strong&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/center&gt;&lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-8331773369069974666?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8331773369069974666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8331773369069974666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_06_01_archive.html#8331773369069974666' title='Kara Vicdan ve İçe Dönüş..'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-379691953362689915</id><published>2011-03-17T04:02:00.000-07:00</published><updated>2011-03-17T04:26:19.670-07:00</updated><title type='text'>Çağdaş Romanya Şiirinden Üç Şair</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-g-9fLIIpIfY/TYHrJ1Fe9rI/AAAAAAAABzQ/AOfWPRmUIcU/s1600/cagdas%2Bromanya%2Bsiiri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 367px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5585003567017555634" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-g-9fLIIpIfY/TYHrJ1Fe9rI/AAAAAAAABzQ/AOfWPRmUIcU/s400/cagdas%2Bromanya%2Bsiiri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Robert Şerban&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şair dedi ki:&lt;br /&gt;mesleğimizin olması iyi bir şeydir,&lt;br /&gt;sonra başladı&lt;br /&gt;gökyüzünü taşlamaya&lt;br /&gt;Tanrılar işsiz kalmasın diye!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Ion Margieana&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Işık, kadehten yudumlamaya geldi&lt;br /&gt;Suçsuz bir kız gibi utançtan kızardı kadeh&lt;br /&gt;Ve işte o an karanlık&lt;br /&gt;Yeryüzünde devrildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Liz. A&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mizahi söylem:&lt;br /&gt;Yararlı bir küçük aynaya sahip olmak gibidir,&lt;br /&gt;Kendimizi değil&lt;br /&gt;Başkalarını hissederiz orada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Çev. Borges Defteri &amp;amp; Poetic Mind&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-379691953362689915?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/379691953362689915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/379691953362689915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_03_01_archive.html#379691953362689915' title='Çağdaş Romanya Şiirinden Üç Şair'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-g-9fLIIpIfY/TYHrJ1Fe9rI/AAAAAAAABzQ/AOfWPRmUIcU/s72-c/cagdas%2Bromanya%2Bsiiri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3708666882824847912</id><published>2011-03-16T16:55:00.000-07:00</published><updated>2011-03-17T04:01:12.297-07:00</updated><title type='text'>Osip Emilevich Mandelshtam</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-l_tBze-vy20/TYFUQs7vw-I/AAAAAAAABzI/cBpEXUZY-C0/s1600/bd.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 379px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5584837658832520162" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-l_tBze-vy20/TYFUQs7vw-I/AAAAAAAABzI/cBpEXUZY-C0/s400/bd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;..&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;kendi sırtına bir sütun gerekir,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;ve bir bilinmez, gizemli dalganın&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;o görünmez sütunla oyunu,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;ama yeryüzünün çocukluk yüzyılı&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;narin, bir başka çocuğun kıkırdağını andırır,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;bir kuzu yavrusu gibi&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;başını &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;kurban ayini&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;taşına&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;sürten..&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Osip Emilevich Mandelshtam&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Çev. Borges Defteri &amp;amp; Poetic Mind&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3708666882824847912?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3708666882824847912'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3708666882824847912'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_03_01_archive.html#3708666882824847912' title='Osip Emilevich Mandelshtam'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-l_tBze-vy20/TYFUQs7vw-I/AAAAAAAABzI/cBpEXUZY-C0/s72-c/bd.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5798331127147900867</id><published>2011-02-28T16:23:00.000-08:00</published><updated>2011-02-28T16:28:09.930-08:00</updated><title type='text'>Kuzeye Ağıt..// Salih Aydemir</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-tuPvPKfL3W8/TWw9MrslptI/AAAAAAAABzA/aWR-wnL7Hoc/s1600/bd2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 351px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5578901326502667986" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-tuPvPKfL3W8/TWw9MrslptI/AAAAAAAABzA/aWR-wnL7Hoc/s400/bd2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;kuzeye ağıt&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;insan yaşadıklarını okur&lt;br /&gt;yaşayamadıklarına zaman tanır&lt;br /&gt;okumak için &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;strong&gt;kaç kez uyuduk seninle&lt;br /&gt;yaşımdan yaşına döndüm&lt;br /&gt;içimde genişleyen yüzün&lt;br /&gt;çatlayan dudaklarıma sızdı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey oğul&lt;br /&gt;bir olmakmış gülüş&lt;br /&gt;onu da senden öğrendim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;senin de büyüyecek sözcüklerin&lt;br /&gt;biraz ateş biraz dumanla&lt;br /&gt;biz öyle yaşlandık&lt;br /&gt;soğuklara sarılarak söyledik şarkılarımızı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaç kez bakıştık seninle&lt;br /&gt;parmaklarından avuçlarıma gittim&lt;br /&gt;kim ağlıyorsa geceleri&lt;br /&gt;onu sen bildim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;umutsuzluk gizem içinde&lt;br /&gt;ayırır gözyaşlarının yollarını&lt;br /&gt;taşır gezgin adımlarını kapılardan kapılara&lt;br /&gt;sesin bastırır uğultularımızı&lt;br /&gt;sessizliğin sefaletinden çıkarız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey oğul&lt;br /&gt;biz gülüş olmakmış&lt;br /&gt;onu da sende gördüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sanki yok gibi olan bendim&lt;br /&gt;yanlış yerden tutuyordum göğü&lt;br /&gt;bahçelere yanlış yerden giriyordum&lt;br /&gt;düşe kalka oynuyordum kendimle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;annen bir evliya huzuruydu bu aşkta&lt;br /&gt;dokunulmamış ten yorgunlukları içinde&lt;br /&gt;düşlerinden süt taşıyordu sana&lt;br /&gt;bir yeryüzü cümlesi kurmak için dilinde&lt;br /&gt;yana yana hayat aşılıyordu bize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey oğul&lt;br /&gt;pir olmak inat olmakmış&lt;br /&gt;onu da sende bildim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yağmur gök gürlemesi&lt;br /&gt;sonrası ağır bir sessizlik&lt;br /&gt;tırmanıyor kış etime&lt;br /&gt;o yaz gülüşlerine sığınıyorum&lt;br /&gt;içine giremediğim sözcükleri&lt;br /&gt;uzaklaştırıyorum birbirinden&lt;br /&gt;bir ateş yakıyorum anlamların arasında&lt;br /&gt;hiç yanmamış gibi&lt;br /&gt;dilin boşluğuna düşüyorum&lt;br /&gt;eski bir oyuna başlıyorum seninle&lt;br /&gt;bende kalan şu yakar&lt;br /&gt;bu parlar oyununa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey oğul&lt;br /&gt;düş kurmak gerçeğe düşmekmiş&lt;br /&gt;onu da sende tuttum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insan önce gözlerden alır yarayı&lt;br /&gt;sonra yüzden taşınır dile&lt;br /&gt;biter sanır unutulur yeniden&lt;br /&gt;başlar yağmur gök gürlemesi&lt;br /&gt;ve gövdede birikir çizgiler&lt;br /&gt;yakın bölüne bölüne uzak olur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;son bulmaz son kalır&lt;br /&gt;son yaşanır sokaklarda&lt;br /&gt;bütün bunlar yaz olur&lt;br /&gt;doğumuna gün üstüne gün eklenir&lt;br /&gt;dışarısı hep gece kalır&lt;br /&gt;ev kapılarında büyür insan&lt;br /&gt;akşamlarla ekmeksiz bir saat daha&lt;br /&gt;bir saat daha tek başına&lt;br /&gt;ses daha bir derinden çıkar içinden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey oğul&lt;br /&gt;ki sonsuz yurtsuzmuş&lt;br /&gt;onu da doğumundan anladım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“babanın ikinci adıdır oğul,”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıllar sonra yaşanan onca anlara&lt;br /&gt;gözleri yaşlı bir kuş konacak&lt;br /&gt;beni umursamadan geçecek rüzgar&lt;br /&gt;fısıltılar kentinde gürültülü bir odada&lt;br /&gt;gündüzleri öldüren gece sendin&lt;br /&gt;diyecek bana&lt;br /&gt;diyecek ki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“zaman hepten geçip gitmiş olandır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey oğul&lt;br /&gt;her şey sessizdir ama hava güzel&lt;br /&gt;onu da senden tattım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet çocukla kurulur ağız&lt;br /&gt;yeniden yeni baştan&lt;br /&gt;söz barışır&lt;br /&gt;ve bir elle döner&lt;br /&gt;anahtar kilidinde&lt;br /&gt;açılan ve kapanan kapılara&lt;br /&gt;ayakkabılar çıkarılır&lt;br /&gt;yükler atılır&lt;br /&gt;neresi olursa olsun&lt;br /&gt;bir gövde bırakılır sessizliğe&lt;br /&gt;çocukla kurulan ağız&lt;br /&gt;omuzlarımdan tutar kaldırır başımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ey oğul&lt;br /&gt;sözcükler olmadan da sevilirmiş&lt;br /&gt;onu da benden bil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;strong&gt;Salih Aydemir&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5798331127147900867?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5798331127147900867'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5798331127147900867'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#5798331127147900867' title='Kuzeye Ağıt..// Salih Aydemir'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-tuPvPKfL3W8/TWw9MrslptI/AAAAAAAABzA/aWR-wnL7Hoc/s72-c/bd2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1561558353680493084</id><published>2011-02-24T23:42:00.000-08:00</published><updated>2011-02-26T01:04:45.972-08:00</updated><title type='text'>YUKUTA..// Ziya Alpay</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-8ueirDd3FEU/TWdd5VqgLgI/AAAAAAAABy4/GjQy0Mb48lk/s1600/za.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 252px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577529903170989570" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-8ueirDd3FEU/TWdd5VqgLgI/AAAAAAAABy4/GjQy0Mb48lk/s400/za.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Ve&lt;br /&gt;Var olmayan şeylerin Tanrısı&lt;br /&gt;Beni yarattı bu zamansal paradokslar&lt;br /&gt;Ortamında&lt;br /&gt;İyi mi etti bilmiyorum&lt;br /&gt;Bazen insanlara bir şeyler söyleyecek gibi oluyorum&lt;br /&gt;Ama korkuyorum çünkü&lt;br /&gt;Ağzımı açsam her yerde 9.9 şiddetinde&lt;br /&gt;Depremler olacak sanıyorum&lt;br /&gt;“Bu kendime inanın gıcık oluyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun üzerinde yürüyebilenler beni bilirler&lt;br /&gt;Bir onlar bilirler bir de sokak kedileri&lt;br /&gt;Nerede görseler tanırlar beni, Yukuta’yımdır&lt;br /&gt;Görünüşüm su içen güvercinlere benzer&lt;br /&gt;Yürüyüşüm yolunu kaybetmiş geyiklere&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Tahminiz doğru, “Geyikli Gece”nin tüylerinden yaratıldım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünün tüm dükkanları kapanır bir bir&lt;br /&gt;Ben Tanrıma dua ederim&lt;br /&gt;“artık gelsin gerçek güneşler, gece kuşları, denizler”diye&lt;br /&gt;Kapıda bir kız çocuğu duruyor ya, işte orada&lt;br /&gt;İçeri girerse duanı kabul edeceğim der&lt;br /&gt;Beklerim.&lt;br /&gt;Beklerim olmayacak şeylerin Tanrısı&lt;br /&gt;Kim bilir belki o da olur bir gün&lt;br /&gt;Yukuta, yani ben de olurum&lt;br /&gt;Kırmızı güneşler&lt;br /&gt;Mor mevsimler de olur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Ziya Alpay&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1561558353680493084?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1561558353680493084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1561558353680493084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#1561558353680493084' title='YUKUTA..// Ziya Alpay'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-8ueirDd3FEU/TWdd5VqgLgI/AAAAAAAABy4/GjQy0Mb48lk/s72-c/za.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6127246192737303425</id><published>2011-02-21T13:37:00.000-08:00</published><updated>2011-02-21T13:39:55.615-08:00</updated><title type='text'>Madalya Fabrikası..// Leon Felipe</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-7XkfpPTQ_as/TWLbnUXVNBI/AAAAAAAAByw/YJ_XKzh32H8/s1600/bd.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 323px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576260757166044178" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-7XkfpPTQ_as/TWLbnUXVNBI/AAAAAAAAByw/YJ_XKzh32H8/s400/bd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Oyuncak satıcısı kasabaya girdiğinde akşamüstüydü. Gök kararıyor, kışın başlangıcını hissettiren ayaz soğuğu sokakları boş bırakıyordu. Yağmur yağabilir, böyle düşündü. İşi için hiçte iyi olmazdı. Arabasını park etti. Geceyi bu kasabada geçirmeliyim. İndi. Bagajdan ufak oyuncaklar alıp, paltosunun ceplerine doldurdu. Bagajı ve kapıları kilitledi. Sağına soluna bakındı. Tüm kasabalar aynıydı. Belediye binasını gördü. Merdivenlerin önünde kırklarında biri, sakallı, sağlıklı yüzlü biri oturuyor. Yaşama kayıtsız, ıslık çalıyordu. Gaspard de la Nuit Melodiyi anımsadı. Adama doğru yürüdü. Konuşmadan yanından geçti. Her kasaba gibi buranın da belediye yanındaki sokaklarında dükkanlar ve lokantalar ve gece uyuyacağım berbat bir motel vardır. Bir oyuncakçı için sıradan bunlar. Çok sıradan. Şu savaş olmasaydı. Belki. Karnım acıkmış. Sigara çok içiyorum. Yine de bir sigara yakmak için paketi çıkarttı. Eli cep telefonuna değmişti. Burada da çekmez. Küçük kasabalar daha sıkıcı. Yürüdü. Açık bir lokanta gördü. İçerisi boş. Benden başka müşteri yok. Umarım yiyecek bir şeyleri vardır. Oturmadan, bir ayağı dışarıda diğeri lokantanın açtığı kapısından biraz içeride sordu. Yemek var mı? Yok. Dedi, mutfaktan genç bir ses. Bir kadın. Aşağıda kahvede var ama. Zaten gece oluyor kapatıyoruz. Lokantanın adına baktı. Camdan silinmek üzere olan harfler anlamsızlığı yüceltiyordu. Aç Baba Lokantası. Kendini doyuramayan aşçılar ne kadar çok. Adımını çekti. Kapı ardından kapandı. Sokakta kimse yoktu. Dükkanlar kapalı. Burada da oyuncakçı yok. Belki de başka bir sokaktır. Evet, bu kadar boş olamaz. İş çıkışı saati. Okullar dağılmak üzeredir. Başka bir sokağa saptı. Burası daha genişti. Bir iş merkezi gördü. Kepenkleri kapalı, camı pis ve kırıktı. Sokak daha iyi gibiydi. Hızlı hızlı yürüyen iki kadın, köşede sandalyesinin üstünde oturmuş sigara içerek yanında dikilen adama bir şeyler anlatan yaşlı suratı buruş buruş olmuş adam, bir şişko karı, iyi giyimli. Bahse varım toptancının karısıdır. Dükkanlara göz gezdirdi. Sigara, içki satan üç tane. Tuhaf yan yanalar. Hiç mi kavga etmez bu herifler? Ama hayır, akıllıca. Savaşta birbirlerini kolluyorlardır. Savaş bitsin görürüz. Veresiye vermemek için hepsi sinsice dizilmişler. Pastane kapalı. Şeker yok zaten. Terzi. İyi para kazanıyordur. Bir meyhane. İçeriye baktı. Şişman, zayıf, esmer, sarışın; hepsi saçlarının asıl rengini unutacak kadar yaşlı. Sigara dumanından pek yüzleri seçilmiyor. Baktığı cam buğulu. Burnunu cama dayadı. İyiymiş bu kasaba. Her masa doluydu içerideki. Herkes içiyor, atıştırıyordu. Yemek yedikten sonra burada alırım soluğu. Çocuğu olan bir kadın bulur ve iki oyuncakla geceyi orada geçiririm. Yürümeye devam etti. Kahveyi gördü. Birkaç adam. Bunlarda kırklarında. Askerde olmaları gerekirken ne yapıyorlar burada? Aralarında sakata rastlamadı. Selam verdi. Selam verdiler. Pek ilgilenen olmadı. Savaş sırasında herkes her yabancıya her şeyi sorardı. Bunlar umursamıyorlardı. Televizyon kapalıydı. Sessizce kağıt oynayan orta yaşlı etine buduna sağlıklı adamlar. Meyhanedekiler de öyleydi. Anımsadı. Belediye önünde yerleri süpüren ıslıkçı, yaşlı adamın yanında dikilen. Hepsi orta yaşlarında sağlıklı adamlardı. Oyuncakçı boş masaya oturdu. Yemek var mı? Ne yersiniz? Bıyıkları kapkara genç bir delikanlı suratına sahip, kırmızı yanaklı kahveciye şakın şaşkın baktı? Ne varsa getir. Tavuk, pilav, kuru fasulye…çok! Bekleyin ben size menüyü getirivereyim. Savaşın başından beri bu kadar zengin bir mutfağı olan kasabaya gelmemişti. Umarım çocuğu vardır. Menüye baktı. Ucuz olmasını umduğu yemekleri söyledi. Çorba hemen geldi. Sıcak bir domates çorbası. Kışın bu vakitte! Şehirde bile domates bulunmuyordu. Mutlu mutlu içti. Bir kase daha istedi. Pilav, tavuk, karnı doyana dek yedi. Yemeği bitince bira ısmarladı. Sigarasını yaktı. Borcum ne kadar? Bedava. Nasıl bedava. Bu kasabada her şey bedava amca. Sen yabancısın sanırım. Ben de seni general sanmıştım. Hadi dedim albaydır. Sen asker diil misin? Hayır. Ben oyuncak satarım. Oyuncak mı? İyiymiş. İşsizsin desene. Kasaba kasaba dolaşıp satıyorum. İşim bu benim. Ha! Yapmıyorsun yani? Hayır yapıyorum. Şehirde atölyem var. Hangi şehir. Başkentte. Savaş sırasında başkentte yaşanır mı? Neyse beni ilgilendirmez. Bedava bu kasabada her şey. Hazır kimse sana bir şey sormamışken ye iç keyfine bak. Ama tavsiyem sabah olmadan buradan tüymen. Neden? Boş ver nesini niyesini amca. Bir bira daha? Olur. Terliyordu oyuncakçı. Paltosunu çıkartmadığını farketti. Oyuncaklarda ağırdı. Yemeğe dalmışım. Bu ne saçma iş. Savaşta böyle bedava yemek mi olur? Ceplerinden oyuncakları çıkarttı. Masaya koydu. Ayaklandı. Sandalyenin arkasına paltosunu koydu. Kahveci geldi. Birayı masaya koydu. Paltonu kapının arkasındaki çivilere as. Yerlere sürünmesin. Güzel de bir şeye benziyor. Sağ’ol. Ne! Teşekkürler. Ha! Oyuncakçı kalktı. Paltosunu astı. Bu zamanda birisine sağol demek aptalcaydı. Küfretmek gibi. Masaya döndü. Oturdu. Birasından yudumladı. Sigara yakmak için masadaki pakete uzandı. Oyuncaklar yoktu. Küçük GI Joe’lar. Silahlı Hummer jipler. Tanklar. Minik, ağır oyuncaklar. Silip süpürülmüştü. Hırsızlar. Kahveciye seslendi. Çöpe attım. Bu ıvır zıvırların masamda işi yok. Burada savaşı anımsatacak şeyler istemiyoruz. Ama bunlar oyuncak. Oyuncak hiç istemeyiz. Kahvede oturan herkes dönmüş bakıyordu. Aralarından birkaç kişi homurdandı. Kalın bir ses işitildi. Git buradan. Oyuncakçı durakladı. Ne yapacağını kestirmeye çalıştı. Saçma bu. Çok saçma. Savaş ve oyuncaklar önemlidir. Kalktı. Hiçbir şey bedava olmaz bu hayatta. Neyse yemek ucuza geldi sayılır. Paltosunu giydi. İyi akşamlar. Kahvedekiler çoktan oyunlarına dönmüşlerdi. Başını kaldırıp bakan olmadı. Dışarıda yağmur başlamıştı. Şemsiye. Hep unuturum. Paltosunun önünü ilikleyerek yakalarını kaldırdı. Meyhaneye gitmek için adımlarını savurdu. Optik gökyüzünün altında bir ışık belirir gibi oldu. Silah fabrikalarından işitmeye alıştığı, kayalıkların siren sesini iliklerinde hissetti. Meyhaneye doğru yürürken çocuklar işlerine gitmek için ellerinde sefer taslarıyla önünde çoğaldılar. Cebindeki tüm oyuncaklar çöpteydi. Bir şey satacak hali olmadığının farkına vardı. Arabasına dek yere sürtünen paltosunun ağırlığı ve sıcaklığı altında ezile ezile yoklaştı öyküden. Silindi gitti. Uzakta olmayan Irak çocukların sessizliğine büründü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Leon Felipe&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6127246192737303425?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6127246192737303425'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6127246192737303425'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#6127246192737303425' title='Madalya Fabrikası..// Leon Felipe'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-7XkfpPTQ_as/TWLbnUXVNBI/AAAAAAAAByw/YJ_XKzh32H8/s72-c/bd.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6705641796860742608</id><published>2011-02-18T00:39:00.000-08:00</published><updated>2011-08-19T11:48:47.266-07:00</updated><title type='text'>H A Y A T Â N I  ve  varoluşsal kaygı..// Cavit Mukaddes</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Nasx5IOrTzw/TV4yRkST8BI/AAAAAAAAByo/hUj0vEYSq70/s1600/kitap.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 287px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574948666110898194" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Nasx5IOrTzw/TV4yRkST8BI/AAAAAAAAByo/hUj0vEYSq70/s400/kitap.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#c0c0c0;"&gt;&lt;strong&gt;“bir zamanlar çoktuk&lt;br /&gt;ve yeryüzündeydik..”-&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;strong&gt;H.İ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Evet, “çoktuk” ve “yeryüzündeydik”. Kısa ve iki belirlemeyi (pozitif-negatif) birlikte vurgulayan sözcükler-düşünceler ve yaşam biçimini sorgulayan durumlar, Demokles’in kılıcı olabilme şansı en yüksek tartışma konularındandır her halde, ve bu işaretler ister bir şiirin alt katmanına, ister öykü-roman gövdesine kazınsın, tartışılmaya değer Euklid salıncağıdır, ve sebebi her ne olursa olsun birbirimize söyleyeceklerimizin, düşüncelerimizin hepimiz için karşılıklı olarak bir hükmü vardır, olmalıdır. Tıpkı bir metronom gibi, düşünce de daha geniş bir zaman ölçeğinde bir uçtan öbürüne geziniyor, doğal olarak düşüncenin salınımları mekansal ve kültürel farklılaşmalar için eşzamanlılık niteliğine sahip değil. Her ne kadar Paul Valéry “&lt;em&gt;düşünce, evrenin daha çabuk yok olmak için bulduğu yollardan biridir&lt;/em&gt;”(P.V: Mélanges-1931), diye not düşse ve Cioran gibi “&lt;em&gt;şüpheyi yerkürenin derinliklerine kadar ekmek&lt;/em&gt;” istesek bile farkındayız, büyük teorilerden, önermelerden ve onların genel dönüşüm yasalarından uzaklaşarak, bir taraftan geleceğin yerini alan bugünle birlikte doğan, yaşanan, ve yaşanılacak yılların ağırlığıyla birlikte, bir imge, duygu, karabasan, hüzün, umut, tüm karşıt çıkışlar ve hislerin oluşması gerekir, işte tam da bu noktada belki tarihin hükmü biter ve kendi geleceğimiz hakkında dersler çıkarmak mümkün olur, kim demiş yaratıcı düşüncenin hislere gereksiniminin olmadığını?&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Unutmamalıyız bir duygu anlam değil sadece yaşam üretir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“HAYATANI” ve tarihsel kodları özenle barındıran ve bunu bir ömre ve tek bir kitaba sığdıran projenin(şiir kitabının) adıdır, hele bunu bir şiir kitabına sığdırmak ve 30-35 yıllık bir yaşam sürecine yaydığımızda insan sadece dil- şiir ekseninde tutuklu kalamıyor, çünkü o hem kendini hem de “nesnesini” (kitabını) özenli bir elemek yoluyla yeniden yaratmış oluyor. Ontoloji ve toplumsal konular arasında temelli bir ilişki olduğunu ve bunu şiire vurduğumuzda yine aynı ölçekteki yankısını ilk fark edenlerden bir tanesi Platon’dur. Gerçek bilgi nesnesinin kaynağının formlar olduğunu deklare ederek üstelik. Gelin görün ki hakikat seferinin şiir durakları tüm gücünü her yerde bir bütün olarak o şeyin gerçek doğasından alır. Gerçekten de dolaysız ve bütünsellik içindeki hakikati anlama, birçok çağrışımdan yararlanarak görünürdeki farklı özgürlüklerin, bağlamların ve aktardıklarının çok çeşitli, hem duyumsal hem de anlıksal kavranmasıyla yakından ilişkilidir. Riskli olduğu kadar bir esin niteliği de taşımaktadır, bu sürecin tüm öğelerini bilinçli bir şekilde özellikle edebiyat aracılıyla gözlemlemek söz konusu olamaz, olsa olsa kısmi bir yönelime ulaşılacak bir şiirsel hoşnutluk söz konusu olur. Bu yönelimde bağlamlar ve aktarımlar için bir çelişki asla söz konusu olamaz. Gözlemlenen gerçekliğin tarihsel ve toplumsal sınırlılığı, tüm olası bağlamlar değil, yalnızca önceden temel bağlamlar olarak kavrananlar göz önünde bulundurulursa gün ışığına çıkacaktır. Hayatanı şiir kitabı bunun mümkün olduğunu gösteren somut örneklerden bir tanesidir. Enis Batur’un dediği gibi yayınlanan kitaplar kaç kişiye ulaşıyor, kimler okuyor, hangi ölçekte anlaşılıyor, kavranılıyor konusu şimdiki zamanın yaşamsal sorunu değil, her şey tarihe emanet ediliyor, elde avuçta ne varsa tümü yarınların da meraklı gözlerini, yargısını okşuyacak. E.B çok doğru söylemiş: “herkes işine bakacak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kodifikasyon dönemi sona edildiğinden bu yana, özellikle edebiyat tarihimiz, dönem dönem ve yer yer önemli ürünlere imza atmıştır. "Üç İstanbul", “ Tutunamayanlar”, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü, “Cevdet Bey ve Oğulları”,.. ve şiir kulvarında ise Enis Batur’un daha tümü yayınlanmayan ve sadece ilk cildi okurla buluşan(6 45 yayınlarından çıkan) önemli yapıtı “Opera” gibi yapıtlar söz konusu oylumun önemli örnekleri olarak benim kişisel tercih sıralamamda yer edinmişlerdir. Yani gnoseoljik görüş açımızdan odaklandığımızda sanat-edebiyatın neyin temsilcisi, neyi temsil etme sorusunun benim için öznel yanıtıdır. Sanat bildirisinin nerede olduğunu gösteren ve tümü Türkçe yazılmış sayısız nitelikli edebi yapıt ise(adları buraya sığmaz) her değerlendirmenin gerçek, sezgisel, bireşimsel ve sahici işaretidir. Ve tüm bunlar bize sanatın amaç ve bildirisi, bizleri kanıtlanmayanlara inandırmak için sezgisel yargının otoritesini ve inandırma gücünü destekleyecek nitelikteler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir düzleminde de güzel ürünler verildi, bazıları direkt cehennem tanıklığı niteliğindedir. "Ateş Hırsızları Söylencesi" şiir kitabı gibi (Emirhan Oğuz’un kitabı,1980 darbesinin izlerini, kodlarını barındırır). Hakan İşcen biraz daha öznel yaşam deneyimini de dil yapısına ve dilin işlevine yükleyerek, kendi şiir yolculuğunu(okur için) 1975 yılından itibaren başlatıyor ve çok trajik olaylar, tarihlere bu güzel toprakların duyarlı bir kalemi olarak "tanık" gözüyle bakmayı deniyor. 80 darbesi, Metris Cezaevi, Sivas olayları, Kayıplar, Cumartesi Anneleri, Bosna katliamları,ve son hamlede “gelgitlerimizin girdabında ayrılır, …da’lar, …gi’lerden” diyerek 2009 tarihinde dosyayı tamamlayarak, tarihsel yolculuğun zarfına teslim eder.&lt;br /&gt;Hakikatli bir dil ve çığlık sarar şiirinin dokusunu. Hakikat mevsiminin bariz özelliklerinden bir tanesi o bazen hiç önem vermediğimiz simgeciliğin biçimsel gereklerine uygun olmasıdır, ya da gerçeklik belki de hiç betimlenemez diyerek (ve sırf bu yüzden) mantığı aşkın buluruz. Şiirin dünyaya ilişkin her şeyi söyleyeceği iddiası hiç olmadı, ama çok sözü olduğunu da inkar etmedi. Dildeki birimlerin(ister öykü, roman, şiir olsun fark etmiyor) taşıdığı hakikat karşılaştırması yönünden bir önemi ve eskilerin deyimiyle "ehemmiyeti" hala vardır. Dil-yaşam-dünya ilişkisi bu mihenk taşına taşınarak kendi eksenini oluşturur.&lt;br /&gt;Ve bu dosya, yani önce HAYAT ANI, sonra tasarım aşamasında HAYATANI olarak kendi içindeki sınırı kaldıran kitap ilk önüme geldiği an, "bu kitap galiba yakın geçmişimizle şiir aracılığıyla ciddi biçimde hesaplaşıyor" sözleri çıktı dilimden. Yanılmamışım. Evet, sosyal fenomenlerin belirlenmişliği insanın özgürlüğünü ve özgürlük istemini asla kısıtlayamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;“aynaya baktım&lt;br /&gt;göz kırptım:&lt;br /&gt;göz kırptım...&lt;br /&gt;ağ attılar üstüme&lt;br /&gt;enseme çivilendi&lt;br /&gt;zaman: sızdım..” –&lt;/em&gt;H. İ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Cavit Mukaddes&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6705641796860742608?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6705641796860742608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6705641796860742608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#6705641796860742608' title='H A Y A T Â N I  ve  varoluşsal kaygı..// Cavit Mukaddes'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Nasx5IOrTzw/TV4yRkST8BI/AAAAAAAAByo/hUj0vEYSq70/s72-c/kitap.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-459770471348851704</id><published>2011-02-13T14:08:00.000-08:00</published><updated>2011-02-18T00:32:10.482-08:00</updated><title type='text'>1+ 1 Şiir../ Ahmet Ertan, Halim Yazıcı</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Kelimeler Durduğunda&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;asılır kalır düşünceler&lt;br /&gt;kelimeler durup&lt;br /&gt;semboller silindiğinde&lt;br /&gt;bilemezsin nereye sürükler&lt;br /&gt;esen rüzgar&lt;br /&gt;o rüzgar ki yelkenleri doldurur&lt;br /&gt;yol aldırır&lt;br /&gt;o rüzgar ki düşürüp askıdan adamı&lt;br /&gt;toza, toprağa bular&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Ahmet Ertan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Masaldan Tahterevalli&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;çok eskiden&lt;br /&gt;pabucu yarım&lt;br /&gt;uzak ülkenin derinliğinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir çocuk yaşarmış&lt;br /&gt;kulakları sarı ve pembe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;masal bu ya&lt;br /&gt;ters getirmekmiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çocuğun işi&lt;br /&gt;belinden şiiri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sarılı pembeli&lt;br /&gt;kulaklı kedilerin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dedikleri de tutmazmış&lt;br /&gt;söyledikleriyle birbirini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gün her günkü güneş&lt;br /&gt;batıdan doğarken&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o sabah doğudan batmış&lt;br /&gt;-aklı karışık tanrıların işidir bu-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diye aklından geçirmiş&lt;br /&gt;dünyanın bütün bildikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o gün bu gündür&lt;br /&gt;çocuklar ellerinde çember&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;toplar bütün rüzgârgüllerini&lt;br /&gt;dünyanın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dengede tutmak için&lt;br /&gt;gece gündüz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tahterevalliden&lt;br /&gt;bir aşkı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Halim Yazıcı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-459770471348851704?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/459770471348851704'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/459770471348851704'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#459770471348851704' title='1+ 1 Şiir../ Ahmet Ertan, Halim Yazıcı'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5737569602217860803</id><published>2011-02-07T05:38:00.000-08:00</published><updated>2011-02-10T00:36:56.634-08:00</updated><title type='text'>KISA ÖYKÜ ÜZERİNE İKİLİ ÇEŞİTLEMELER..// Seçkin Aydın Kınacı-Melek Ekim Yıldız</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TU_4HA02iWI/AAAAAAAAByY/CIAMXQpoaJA/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570944063445043554" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TU_4HA02iWI/AAAAAAAAByY/CIAMXQpoaJA/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Kısacık metinlerdir kısa öyküler ve kısacık metinlerin olanak tanıdığı ölçüde yapabileceklerini yaparlar. Yani sözcükler aracılığı ile bir insanın, bir anın, bir durumun ve bir oluşun resmini çizerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki böyle; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Piyanonun tuşları kalbime vuruyor, ritim yok! Kuytuda sözcüklerimi toparlamaya çalışıyorum. Şiirden ıslanmışken, şiir olamıyorum. Ancak şiire özenmiş bir yazı olabiliyorum. Sözcükler tik tak atıyor, ritim yok. Ses yok, çocukluğumda bir yerlere bıraktığım sesimi, anlamsızca piyanonun tuşlarına vuruyorum. Duymayı çok özlüyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ya da, &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Açıldı. Kararsızlıkla kapandı ama hemen. Bir daha. İkincisi biraz daha cesurcaydı; bu yüzden cesaret bir balon gibi sönerken öfkeyle sıkıca kapandı iki dudak birbirine. Alt dudağını dişlemiş olabilirdi. Bir daha denemeyecekti. Tümden sustu.&lt;br /&gt;Konuşma, söz söyleme gücünü yitirmeyi diledi. O zaman korkaklık değil, özür olacaktı susmak. Tekrar ısırdı dudaklarını. Başını önüne eğdi. Karanlık kapladı her yanı. Ben görmeyince evren yok, diye düşündü. Bakışlarının dilini susturdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle.&lt;br /&gt;Ki öykünün ağzı değil, zihni kalabalıktır.&lt;br /&gt;Desek ki mesela;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Sözcüklerin yağmura vuruyor.&lt;br /&gt;Toprak&lt;br /&gt;Çiy&lt;br /&gt;Kırağı&lt;br /&gt;...Dönüş. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Denesek demeyi;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;bakışlarının arasından yitip giden bir şey var.&lt;br /&gt;yara&lt;br /&gt;korku&lt;br /&gt;sinsi&lt;br /&gt;göç. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ki öykü, kısacık bir ana sığdırılmış yaşantıyı sözcüklerle uzun kılma çabasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sığar mı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Adam yerde yatıyor,&lt;br /&gt;Kaldırımda öylece.&lt;br /&gt;Anadolu var yarı kapalı gözlerinde.&lt;br /&gt;Ne yazık!&lt;br /&gt;Kara bıyıkları büyümeyecek artık. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Sıkışır mı yoksa?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Elini uzattı. İrice ve beklenmedik sıcak elini.&lt;br /&gt;Bakışlarımı verdim.&lt;br /&gt;Aldı yanında götürdü. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ki öykü, içinden susar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Söz’ü bileylersin&lt;br /&gt;Çıktığı ağızdan başlar,&lt;br /&gt;Kanatmaya…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Israrla devam;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;gözlerimin ardında koyu bakışlar.&lt;br /&gt;Kara&lt;br /&gt;Ak&lt;br /&gt;Kara&lt;br /&gt;Ak&lt;br /&gt;...... sus &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ki öykü, dildar’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denerken;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Aşk ülkesinin ikliminin bir belirleyeni var şimdilerde: yaryüzü hareketleri. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;ve derken;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Bazen rüzgârlar bile susar.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ki öykü, normal bir ses tonuyla konuşmaz: ya haykırır ya da fısıldar.&lt;br /&gt;Nedense? &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Dudaklarımın arasında ölen bir şey var.&lt;br /&gt;hayır.&lt;br /&gt;evet.&lt;br /&gt;hayır.&lt;br /&gt;evet.&lt;br /&gt;... söz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Derindense ya? &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Ondandır ses kısıklığı, boğazındaki yangı. Uçlarda yaşar. Bedelini ödemeyi de pekâlâ bilir. Kimi zaman acısıyla, kimi zaman tutunulamamazlığıyla.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Ki öykü, “oluşumuzun çiçeklenmesi”dir.&lt;br /&gt;Nasıl?&lt;br /&gt;Baktı. Oradaydı. Derince bir yoldan gelmiş görünüyordu.&lt;br /&gt;Ağzının kıvrımında;&lt;br /&gt;Hüzün ya da içten gelen bir gülüş’ten çıkma.&lt;br /&gt;Artık benimle, diye düşündü. Artık benim.&lt;br /&gt;Bir adı olmalı mı? Gülümsedi.&lt;br /&gt;Biteviye, dedi. Ağzımın kıvrımında biteviye.&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki öykü, küflü bir arzudur.&lt;br /&gt;Şiddetle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Beklemenin dar geçitlerinden geçiyorum. Sürekli saatime bakıyorum. Akrebe takılıyor gözüm, neden akrep? Zaman insanı haince yaralayabilir mi? Nedir bu özlemin ağzımda bıraktığı küflü tat?&lt;br /&gt;Gelmeyecek&lt;br /&gt;Gelecek&lt;br /&gt;Gelmeyecek&lt;br /&gt;Saatimi hızla kırıp, içindeki akrebi söküp atıyorum..&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ve istekle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki öykü, öykü kaç parçaya bölünür, diye sormaktır biraz da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parça; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;İki noktam yok&lt;br /&gt;Virgülüm yarım&lt;br /&gt;Eksik bir yanım&lt;br /&gt;Son noktayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Parçaya…&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Düşünseydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama düşünmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek atımlık kurşunu vardı. Tereddütsüz çekti tetiği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvan’nını acımadan vurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ağlayan gözleri, cinayetinin iziyle hiç olmadığı kadar parlak artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünseydi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan görmeye tahammülü olmadığını anımsardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ki öykü, olanağın dayatmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyebiliriz ki,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;noktalı virgüle bile yer yoktur kimi zaman.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ve demeliyiz ki,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Beklenmedik bir gülüş kadar şaşırtıcı olacak &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ki öykü, sürdürmeyi sürdürmektir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Dostluk az sözcükle anlatılır mı? Hele öyküsü uzunsa. İş bu deneysel çalışma fikrini oluşturan arsız ‘’kısa öyküdür.’’ Bizi tahrik etmiş, ufak tefek haliyle kalbimizi çalmıştır. Biz onun kısa cümlelerinin altında uzaktan uzağa (Akdeniz’den-Ankara’ya) atışırken bu proje doğuvermiştir. Günlere yayılırken, asla bitmiş değildir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Seçkin Aydın Kınacı-Melek Ekim Yıldız&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5737569602217860803?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5737569602217860803'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5737569602217860803'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#5737569602217860803' title='KISA ÖYKÜ ÜZERİNE İKİLİ ÇEŞİTLEMELER..// Seçkin Aydın Kınacı-Melek Ekim Yıldız'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TU_4HA02iWI/AAAAAAAAByY/CIAMXQpoaJA/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7830380045579751594</id><published>2011-02-01T00:26:00.000-08:00</published><updated>2011-02-01T08:37:47.817-08:00</updated><title type='text'>Kirpi Şiir 6. Gerçeküstü İmgeye Dair..// Rafet Arslan</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TUg20kGCLtI/AAAAAAAAByM/maz7Nk18Nh4/s1600/kirpisiir6.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 253px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568761215913701074" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TUg20kGCLtI/AAAAAAAAByM/maz7Nk18Nh4/s400/kirpisiir6.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999900;"&gt;Kirpi Şiir 6/Gerçeküstü İmgeye Dair&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;2011 yılı Türkiye’sinde yaşayan, güncel Gerçeküstü imgeye dair bir dosya hazırlamak, beraberinde birçok farklı mecrayı, tarihsel arkeoloji hevesini, hesaplaşmayı da gündeme almak demektir. Türkiye gibi avangard geleneği çok sonraları idrak etme yolunda adımalr atmış çorak bir coğrafya da, Sürrealizm gibi engin bir yatak-nehir sadece edebiyatın, görsel sanatların belirlenmiş sınırlarıyla ya da kültür endüstrisinin tüketim mantığıyla ele alınamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Sürrealizm rasyonaliteye, kentsoylu değerlere, moderniteye, dinsel, şovenist her türlü baskılamaya karşı bir duruş; dünyayı bambaşka bir gözle görme biçimidir. Antonin Artaud’a göre zihinsel bir durum, Breton’a göre ise devrimsel bir harekettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmgeyi sadece toplumcu, gerçekçi, gelenekçi, ulusal ya da cemaatsel bakış açıları ile görenler için bu ekinsel emekler hep nafile çabalar olarak görülmüş, batırılmış, görmezden gelinmiş, ötekileştirilmiştir. Gerçeküstücülük, kültür endüstrisinin güncellik kavramına göre nostaljik bir ütopik çaba, bazı postmodernist olduğunu iddia eden yaklaşımlar için ise geçmişin baskıcı avangard’ıdı, bir çeşit çıkmaz yoldur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tüm bu iddiaların aksine Gerçeküstücü İmge, 21. yüzyılın başında tüm kürede(ve de ülkede) televizyondan internete, reklamcılıktan sinemaya, tasarımdan modaya gündelik yaşamın içinde, her köşesindedir. Postmodern durumun devrimci avangard’ı yok ettiğine inananlar erken bir bayram merasimi yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün dünyanın 30’dan fazla ülkesinde aktif, güncel ve yaşayan uluslar arası bir Sürrealist hareket var. Ortak imzaya açılan uluslar arası bildiriler, kolektif sergi-etkinlik-festivaller, yerel/küresel yayınlar, internetin sağladığı imkanlarla sürekli canlı, tartışma ve eylem halinde bir Sürrealizm. Bu durumun kuşkusuz en net kanıtı 2010 yılı içinde, 24 ülkeden, 80’in üstü katılımcının emekleriyle yayınlanan Hydrolith adlı antolojidir. 21. yüz yılın bu ilk uluslar arası sürrealist antolojisinde Türkiye Gerçeküstü hareketi S.E.T’de çeşitli ürünlerle dahil olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemiz özgülünden baktığımızda yaklaşık 80’lık bir gecikmişlik söz konusudur ve öncelikle bu meseleye cesurca, tam da göbeğinden dalmak gerekmektedir. Bu yüzden hazırladığımız dosyaya şiir, resim, kolajların yanında iki adette metine yer verdik. “Neden bir Türk Sürrealizmi Yok” başlıklı metinimiz modernizm sürecinde Türkiye’nin düşün-sanat ortamında neden Sürrealizmin yaşam şansı bulamadığı sorusunu, barındırdığı kaçış çizgileriyle birlikte ele alan bir ön araştırmadır. Peşi sıra soruşturmayı derinleştirmek, genişletmek yanında yeni sorulara/yollara da ışık tutma hevesini doğurma niyetindedir. Ve akla gelen ilk soru modern dönemde varlık şansı bulamayan avangard, postmodern durum içinde nasıl yaşam bulmuştur? İşte çetin diğer bir düşünsel yol arayışı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçtiğimiz ikinci metin ise Arap Sürrealist Hareketinin 1975 tarihli manifestosu. Özellikle bu topraklara yabancı, dışardan ithal bir heves olarak gören anlayışlara ironik bir yanıt olduğunu düşünüyoruz. Orta Doğu topraklarının bereketli düş iklimine örnek, bir tasavvuf ustası olması yanında gerçek bir devrimci de olan Hallac-ı Mansur’un bir şiiri ile birlikte yer veriyoruz. Bu meşakkatli-önemli çeviri ve Hassan el Sabah’tan bir dörtlüğü dosyamız için özenle çeviren sevgili J.M’ye buradan selamlarımızı iletiriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüz yıl Gerçeküstücü imge geleneğine bir selam çakmak için üstad Prevert’in bir yeni çevirisine yer verdik. Bunun yanında güncel-küresel Sürrealist şiire Arjantin, Portekiz, İngiltere ve İsveç’ten dört şair ile örnek verdik. Merl Fluin, Londra Sürrealist Eylem Grubu üyesi ve dosyamıza giren şiiri 2010 tarihli şiir kitabı The Reality Binge Trick’ten alındı. Emma Lundenmark ise Stockholm Sürrealist Grup üyesi ve onunda dosyamıza giren şiirleri 2010 yılında basılan Organica Fläktrum’de den alındı. Juan Carlos Otena, Arjantin ve Montevideo’yu kapsayan Rio de le Plata Sürrealist Grup üyesi bir yazar-şair ve dosyamız için özel gönderdiği bir şiirine yer verdik. Carlos Martins, Portekiz Sürrealsit hareketin köklü isimlerinden ve o da Borges Defteri’nden sevgili Sufi’nin özenli bir çevirisi ile Türkçeye kazandırılmış oldu. Dosyamızın çeviri sürecinde bize destek- nefes veren Umut Taylan, Ezgi Aksoy, Ayşe Özkan, Alice’e de buradan teşekkürlerimizi sunarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeküstücü İmge özel sayımızın diğer yurtdışı katılımcıları birer resim ile dosyamıza güç veren Atina Sürrealist grup üyesi Theoni Tambaki ve Paris’te yaşamını sürdüren İstanbul doğumlu sanatçı Ody Saban. S.E.T’in asi çocuklarından cins bir çizim, OnstOn ise bir şiir/çizim ile dosyamız için üretim yaptılar. Ceren Fındık bir çizim, Serdar Aydın bir dijital kolaj, bende bir somut, cut-up şiirle dosya da yer aldım. Tuncay Takmaz dostumuz bir görsel işiyle katkıda bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta Kirpi, şiir ve poetikasına yoğunlaşmış bir mecra ve doğal olarak bizde genç, güçlü ve Gerçeküstücü İmge ile paslaşan şiirlerle dosyamızın gövdesini oluşturduk. Alper T. İnce, Özgür Asan, Şakir Özüdoğru, Umut Taylan, Ömer Akay, Zozan Gemilerördü, Fantom, Yaprak Gözeker, A. Emre Cengiz, Burcu İnci ve Baran N. bizlerle şiirlerini paylaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta uzun yolun eridir bu çabalar, menzili Kaf Dağının ardına dayanan…&lt;br /&gt;Tepegöz’ün pusu da beklediği, Beberuhi’nin çalılıklar arasında tur attığı, Simav Kadısının yarin yanağından gayrı dediği topraklardan kozmosun sonsuzluğuna dek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Rafet Arslan &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7830380045579751594?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7830380045579751594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7830380045579751594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#7830380045579751594' title='Kirpi Şiir 6. Gerçeküstü İmgeye Dair..// Rafet Arslan'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TUg20kGCLtI/AAAAAAAAByM/maz7Nk18Nh4/s72-c/kirpisiir6.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6870216004844190896</id><published>2011-01-29T11:52:00.000-08:00</published><updated>2011-01-30T06:37:14.206-08:00</updated><title type='text'>‘Ne karanlık, Ne Kaos’...// Borges Defteri</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TURwuZ3QscI/AAAAAAAABx8/xt9tjQLVyDI/s1600/borgesmaria_seine.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 341px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5567698981855736258" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TURwuZ3QscI/AAAAAAAABx8/xt9tjQLVyDI/s400/borgesmaria_seine.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;‘Ne karanlık, Ne Kaos’&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;Borges için,&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“ &lt;em&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Kimbilir ne çeşit yaşamlar geçip gitmiş olmalı&lt;br /&gt;Bu acınası ve ufacık ölümle birlikte,&lt;br /&gt;Yazgının ya belleğe göndereceği ya da&lt;br /&gt;Unutulmaya bırakacağı kaç yaşam kimbilir&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;!”-&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Borges/ Çev. A. N. Akbulut&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Cumhuriyet Gazetesi Kültür servisi(29 Ocak 2011)“Borges’in mezarına işeyen adam” haberini( kültürel çıkışını!) karşı tarafın "Meşru bir sanatsal eylem" ibaresini öne çekerek duyurdu.&lt;br /&gt;Borges’in kim olduğunu, ne yazdığını ne düşündüğünü, ne konuştuğunu, geride neleri miras olarak bıraktığını herkesten önce bir kültür servisi sorumlusunun çok iyi bilmesi gerekiyor(du), anlaşılan o ki borges şiiri çevirmekle o şairin coğrafyasına vakıf olmak arasında dağlar kadar fark var. Genç kuşaktan bir okur o malum haberi(tiksinti verici resmi) ve ardından sıralanan kafa karıştırıcı, yalan-yanlış, tek taraflı akıl yitimi kanaatini okuyunca acaba zihninde nasıl bir Borges portresi çizer? Celal Üster hiç bunu düşündü mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Borges’in Pinochet ile görüşmesi doğrudur, hatta bazı malum çevreler işi o denli abartılı noktalara taşıdılar ki, şunu bile yazdılar: "Pinochet, Borges'e devlet nişanı takmış".&lt;br /&gt;-Öyle mi?&lt;br /&gt;Evet, Kültür servisi ölçeğindeki zekalar( ya da gazete zihinselliği) bu yalan ve iftirayı, aynı Labarca gibi hiç vicdan azabı duymadan yaydılar, şimdi kültür servisi aynı zihniyetlerle gönüldeşlik kurma peşinde ve bir karalama da bizden olsun diyerek, sanki yeryüzünde kin-nefret duyulacak kimse, hiçbir politik sistem, çıkış kalmadı da geriye bir tek şair, sanatçılar kaldı. O iğrenç fotoğrafı 100.000 adet çoğaltarak(Cumhuriyet’in tahmini tirajı) Labarca değirmenine su taşıyan zihniyetle “Ucube” çıkışı, ruh ikizi değilse nedir? Bunun adı haber, duyuru değil, birilerinin bir garip ve anlamsız-kinci deneysellik içinde olduğunu az çok psikanaliz bilen herkes kavrar, boşuna yırtınmasınlar, sifonu çekmeyi marifetten sayanlar ya marifeti ya da hakikati bilmiyorlar. Ömrünü edebiyata, yaratıcılığa adamış bir büyük yazara olsa olsa ancak bu denli rezil bir haksızlık reva görülürdü.&lt;br /&gt;Peki ama özellikle söz konusu olayın ardındaki hakikat nedir?&lt;br /&gt;Borges hayatta olmadığı için, geriye bir tek onun sözcükleri ve yanıtları kalıyor.&lt;br /&gt;O zaman gerçeği direkt Borges'in dilinden, kendisinden öğrenmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;Bir yazarın mezarına işeyen aklı selimden yoksun zatın fotoğrafını binlerce adet çoğaltarak Borges’e vurmak ne o servisin sorumlusu Celal Üster’e, ne de herhangi başka bir gazetenin kültür kulvarına yakışacak “iş” değil. İş değil yaptığınız…biraz ağırbaşlılık, nitelik ve derinlik gerekir, izan, insaf muhasebesinin yanında.&lt;br /&gt;Bu girişiminizden geriye bir tek “ gölgenin kirlettiği” o “ kutsal dehşet” kalıyor..&lt;br /&gt;Evet bir dünya yazarına karşı girişilen bu “dehşet ölçekteki hakarete”, insanı utandıran kareye sizler ortak olmamalıydınız.&lt;br /&gt;Konuya açıklık getirecek çevirimizi ve ilintili bölümü(1984 yılı söyleşisi) aktarmadan önce bir ön bilgi olarak Borges’in çileli yaşamı hakkında bazı şeyleri bilmemizde yarar var, Borges’in ballı börekli bir yaşam biçimi hiç olmadı. Acının, şiddetin, kederin her türlüsüne dokunmuş ama yaşam coşkusunu asla yitirmeyen müthiş bir edebi deha olarak dünya edebiyat tarihindeki yerini çoktan almıştır. &lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Keşke hepimiz onun kadar önce kendi eksikliklerimizle, hatalarımızla, doğrularımızla yüzleşebilsek.&lt;br /&gt;Yaşam biraz daha çekilir olurdu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;İnsan olabilme ödevinin yalınç ve olumlu anlamından tutun mecbur ve muktedir olmanın çelişkisine kadar.&lt;br /&gt;Yaşam kulvarında “yukarı çıktıkça”, “uzağa gittikçe” işler karmaşıklaşır..sırf bu yüzden edebiyatın hala bir şansı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;BORGES DEFTERİ&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Şimdi hakikat faslı:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;Yıl 1946:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Borges’in de aralarında bulunduğu bir grup Arjantinli yazar-sanatçı Peron faşizmini kınayan ve onun baskıcı uygulamalarını çok sert bir dille eleştiren bir bildiri yayınlarlar(bildiriyi Borges kaleme alır). İlk imzalayanlardan bir doğal olarak Borges’tir ve sırf bu yüzden Arjantin devletinin örtülü –açık şiddetine maruz kalır. Borges, BUENOS AIRES milli kütüphanedeki görevinden alınır ve bir tavuk çiftliğinde teftiş memurluğuna sürülür. Bu olayın üzerine Borges devlet memurluğundan istifa ederek, serbest eğitimci olarak çok zor koşullar altında yaşam savaşı verir, tek bir gününü bile Polis takibinden yoksun geçirmez, tutanaklar yeni yeni gün ışığına çıkarılıyor. 1948 yılında “Buenos Aires Yıllığı” adı altında bir edebiyat dergisi çıkarmaya karar verir, kısa süre sonra dergi yasaklanır, kapatılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;Yıl 1948: &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Borges’in annesi ve kız kardeşi sırf Borges’i baskı altında tutmak ve ona ruhi işkence uygulamak adına tutuklanırlar, hatta annesi üzerinden Borges’i daha da aşağılamak için (annesini) hapishanede bir süreliğine hayat kadınlarıyla bir arada tutarlar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;Yıl 1984:&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Clarke M. Zolotchio, Borges'le bir görüşme yapar, Borges'in ölümünden tam iki sene evvel.&lt;br /&gt;Söyleşi "Voice of the River Plate-1984" ve 23-39 sayfalarında yayınlanır(tam ve eksiksiz kaynak), müthiş güzellikte bir edebiyat eksenli söyleşidir(tam metni defter arşivinde mevcuttur) ve çevirdiğimiz bölüm ilk kez yayınlanacak..Bir yığın konu hakkında görüş bildirimleri var bu söyleşide.&lt;br /&gt;Söyleşiyi gerçekleştiren Clarcke.M.Z belli ki hem edebiyat hem politik dersini çok iyi çalışarak çıkmış Borges'in karşısına.&lt;br /&gt;Sorular-Yanıtlar arasından üç tanesi direkt konumuzla ilintilidir, yanıtlarıyla beraber veriyoruz.&lt;br /&gt;Ve okuru vicdan muhasebesine davet ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;Clarke.M.Z: Şili diktatörü size devlet nişanı verdi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Borges: Hayır, hayır, hayır! Bu söylenti kökünden yalandır.&lt;br /&gt;Böyle bir şey söz konusu bile olmazdı, ben ne için gittim Şili'ye, bunu merak eden oldu mu? Pinochet ile görüşmek için gitmedim, böyle bir davet yoktu, davetin konusu bu olsaydı asla gitmezdim. Şili Üniversitesi bir konferans için beni davet etti ve konuşmamın sonunda Üniversite rektörü bana (hiç haberim bile yoktu) fahri doktora unvanı verdi. Aynı günün akşamı üniversite yetkililerinden haber geldi Pinochet sizi yakından görmek, tanışmak istiyor, bir an kendi kendime düşündüm: gitsem mi, gitmesem mi? Sonunda Santiago'da olduğum için ve ilk kez "onunla" yüz yüze gelme şansım olduğu için, gitmeye ve özgürlük alanının genişletilmesi konusunda düşüncelerimi aktarmaya karar verdim bu şansım oldu, bir gelişme oldu mu diye sorarsan, hiç, asla, militarist bir düşüncenin hangi facialara yol açtığını hepimiz biliyoruz. Bütün konu bundan ibaretti, abartısız ve olduğu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clarke.M.Z: Ordu iktidarını eleştiriyorsunuz yani? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;Borges: Onların iktidarında birçok insan ortadan kaldırıldı, öldürüldü, işkence gördü, tıpkı Arjantin gibi. Korkunç bir sansür vardı. Ama şimdi yanlışımı kabul ediyorum ve kendimi eleştiriyorum, yanlış yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clarke.M.Z: Anarşizm Ütopyası hakkında düşüncen ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Borges: O ideal için sanırım bir 200 yıl daha beklememiz gerekecek. Devlet aygıtından ve onun polis gücünden kurtulmak için kısa bir bekleyiş süresi bu, değil mi? Vatandaşlığın yeniden tanımlandığı bir izlek gerekir…şimdilik şunu söyleyebilirim. Öte yandan hepimiz biliyoruz ki “devlet” acı bir ilaç tadındadır, gerekli bir beladır, ve şimdi bütün bu olanlardan sonra benim umutlu olma hakkım var. Ama kuru ve içi boş bir umut benimkisi, başka bir şey değil. Öyle tahmin ediyorum ki beş yıl sonra, ..nasıl desem, uzun bir nekahet döneminden sonra Pronism, Terörizm, askeri diktatörlükler, “kayıp insanlar”, adam kaçırmalar, işkence, bu haksız ölümlerin doğurduğu olumsuzluklar, hepsi son bulur..bütün bunlar yeryüzünü o derin anlamdan yoksun bırakıyor, onun anlamını boşaltıyor, öyle değil mi ? Umudumu yitirmemleyim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6870216004844190896?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6870216004844190896'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6870216004844190896'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#6870216004844190896' title='‘Ne karanlık, Ne Kaos’...// Borges Defteri'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TURwuZ3QscI/AAAAAAAABx8/xt9tjQLVyDI/s72-c/borgesmaria_seine.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7481241102228574331</id><published>2011-01-28T15:04:00.000-08:00</published><updated>2011-01-28T15:06:48.218-08:00</updated><title type='text'>Hypatia..// Hakan Güzeldere</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TUNMA1sFAUI/AAAAAAAABx0/ppc0md3Sxxw/s1600/hypatia%2Bphilosof.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 318px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5567377141655732546" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TUNMA1sFAUI/AAAAAAAABx0/ppc0md3Sxxw/s400/hypatia%2Bphilosof.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;MEYDANLAR ÜÇLEMESİ / HYPATİA&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İskenderiye,&lt;br /&gt;milattan sonra dört yüzler,&lt;br /&gt;aydınlanmak istiyor&lt;br /&gt;Büyük İskender’in&lt;br /&gt;Firavunların aldığı şehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş bin yıllık kadim kitap;&lt;br /&gt;tozlanmış kapağını açarak&lt;br /&gt;bilime davet ediyor insanlığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de kimileri ah çekip ağlamaklı&lt;br /&gt;kaldırıp kaldırıp kollarını göğe&lt;br /&gt;yukardan bekliyorlar aydınlığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte!&lt;br /&gt;Görseler ya!&lt;br /&gt;Hemen yanı başlarında&lt;br /&gt;yedi yüz yıllık İskenderiye Fener’i…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenerin altında&lt;br /&gt;yükü güzellik ve merhamet olan&lt;br /&gt;peri misali pürüzsüz bir atıfet,&lt;br /&gt;okuyarak bilge ve yaşlı akdenizi&lt;br /&gt;aydınlatmak istiyor kör karanlığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstte gök,&lt;br /&gt;önde kitap&lt;br /&gt;ve ellerini bir pergel gibi açarak&lt;br /&gt;yıldızları ölçüp biçip&lt;br /&gt;Öklid’den kalan&lt;br /&gt;yedi yüz yıllık ödevine çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu görenler,&lt;br /&gt;diyorlar ki:&lt;br /&gt;Bütün Mısır ellerini açsa&lt;br /&gt;su içebilirdi vahasından;&lt;br /&gt;matematik ve fizik&lt;br /&gt;bir sesi bir işaretiyle&lt;br /&gt;Nil’in yatağından uyanarak&lt;br /&gt;her gün neşeyle doğuracak olan&lt;br /&gt;bereketli bir dişiye dönüşebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Platon çok haklı:&lt;br /&gt;Kadının filozofu kırk yılda bir oluyor,&lt;br /&gt;nadir olunca da&lt;br /&gt;ne kıymetine paha biçilebiliyor&lt;br /&gt;ne de yaşamasına izin veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hypatia!&lt;br /&gt;Çöller Nil’e&lt;br /&gt;denklemler formüle susarken&lt;br /&gt;gözlerinin feri,&lt;br /&gt;saçlarının sarısıyla&lt;br /&gt;İskenderiye meydanında&lt;br /&gt;ışıksız geceleri aydınlattın ya,&lt;br /&gt;aydınlığı gökte arayanlar,&lt;br /&gt;hasedinden çatlayarak&lt;br /&gt;üç gün üç gece&lt;br /&gt;seni pusuda bekledi&lt;br /&gt;ve sen daha dördüncü güne varmadan&lt;br /&gt;Minerve tavrıyla;&lt;br /&gt;vakar ve dünyayı terk etmeye hazır,&lt;br /&gt;dikildin onların karşısına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce, saçlarından yakalayıp&lt;br /&gt;seni yerlerde sürüdüler.&lt;br /&gt;Sürüsünler Hypatia ne çıkar!&lt;br /&gt;Senden evvel kendi Mesih’lerini de&lt;br /&gt;Kudüs meydanlarında delik deşik edip&lt;br /&gt;sırtında çarmıhıyla yerlerde sürümediler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonra Hypatia,&lt;br /&gt;gören göz, anlatan dil&lt;br /&gt;şahitliğinden utanmaz mı ?&lt;br /&gt;Fakat onlar,&lt;br /&gt;bir an gözlerini kırpmadan&lt;br /&gt;toprak testileri kırıp kırıp&lt;br /&gt;içindeki suyu kahredercesine&lt;br /&gt;tül gibi narin tenini parça parça etti.&lt;br /&gt;Etsinler Hypatia ne çıkar!&lt;br /&gt;Sanki senden sonra Nesimi’yi de&lt;br /&gt;derisini bir gömlek gibi üstünden yırtıp&lt;br /&gt;Bağdat meydanlarında çırılçıplak bırakarak&lt;br /&gt;ölüme terk etmediler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar,&lt;br /&gt;bir sözünden öldürdüler Nesimi’yi, ama&lt;br /&gt;bütün dünya şimdi, o sözle secde etmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hypatia!&lt;br /&gt;Saçlarına toka yerine iliştirdiğin&lt;br /&gt;Biruni, Synesius ve Farabi&lt;br /&gt;Öklid’den kalan&lt;br /&gt;yedi yüz yıllık ödevi&lt;br /&gt;sayende bitirip arşa çıktı da,&lt;br /&gt;o gün bu gündür&lt;br /&gt;aydınlığı gökte arayanlar, çıkamadı&lt;br /&gt;seni son gördükleri yerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öl Hypatia ne çıkar?&lt;br /&gt;Beş bin yıllık kadim kitap ,&lt;br /&gt;Pisagor, Thales, Pascal&lt;br /&gt;nihayet aradığı eşi buldu&lt;br /&gt;bilmin ve aklın anacığından&lt;br /&gt;nasıl olasa doğacaktır&lt;br /&gt;ışık haresi sarışın çocuklar .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;HAKAN GÜZELDERE &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7481241102228574331?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7481241102228574331'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7481241102228574331'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#7481241102228574331' title='Hypatia..// Hakan Güzeldere'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TUNMA1sFAUI/AAAAAAAABx0/ppc0md3Sxxw/s72-c/hypatia%2Bphilosof.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3108571515223348346</id><published>2011-01-24T02:46:00.000-08:00</published><updated>2011-01-24T04:08:17.528-08:00</updated><title type='text'>Aşk baki kalsın hayata..// Bayram Balcı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TT1ZMN7bopI/AAAAAAAABxs/7_i68llzuK4/s1600/bd1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 322px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5565702780932039314" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TT1ZMN7bopI/AAAAAAAABxs/7_i68llzuK4/s400/bd1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Aşk baki kalsın hayata &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;em&gt;Gülay'a&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;ab-ı hayattan içmişim&lt;br /&gt;red ve ihsan uğruna&lt;br /&gt;koparmışım bu canı&lt;br /&gt;heveslerden&lt;br /&gt;...şad olmuşum&lt;br /&gt;yaşamışım bin yıl&lt;br /&gt;harabet avlusunda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;derdin benim olsun cancazım&lt;br /&gt;ağrın sızın&lt;br /&gt;başım gözüm üstüne&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şirk koşmamışım kalbime&lt;br /&gt;aşıklar hanesinde şimal bulmuşum&lt;br /&gt;ah dediysem bülbüle&lt;br /&gt;ömrüm baharında çürüsün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;göz değsin istemedin&lt;br /&gt;gözün üstüne&lt;br /&gt;el değsin istemedim&lt;br /&gt;elin üstüne&lt;br /&gt;kanla yazılmış&lt;br /&gt;bir tarihin içinden&lt;br /&gt;çıkıp gelmişim işte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vurmuşum ömrümü yoluna&lt;br /&gt;dağlara yürümüşüm&lt;br /&gt;yalnayak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bırakmışlar sanki dünyayı üzerime&lt;br /&gt;kayıp sanmışlar beni&lt;br /&gt;ama bilmezler işte&lt;br /&gt;bilemezler&lt;br /&gt;bir hırkaya bile sahip olmak istemediğimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bilemezler&lt;br /&gt;gönlümde aşkın ezeli&lt;br /&gt;dünyaya su&lt;br /&gt;dünyaya toprak olduğumu&lt;br /&gt;ve sevdalılara&lt;br /&gt;avuç avuç isyan taşıdığımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insan zamanın kalbidir sevgili&lt;br /&gt;dünyanın arkadaşıdır&lt;br /&gt;kendini yitirdiği yerde bulacak&lt;br /&gt;aşkın mağarasında&lt;br /&gt;dünya hoş olacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bütün divanlar yıkılır&lt;br /&gt;hürriyetin bahçesinde&lt;br /&gt;buluşur çileci sevdalılar&lt;br /&gt;ne mecnunu hükmü okunur&lt;br /&gt;ne leylanın sıfatı&lt;br /&gt;ne ferhat bir masala konu olur&lt;br /&gt;ne şirin kader renginde&lt;br /&gt;bağlar saçlarını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çözülür iki yakanın sırrı&lt;br /&gt;aşk hayata baki kalır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sana&lt;br /&gt;gönlümün kelamıdır bu&lt;br /&gt;cancazım&lt;br /&gt;hiçbir şey olmaz dünyaya&lt;br /&gt;bizden yana aşk&lt;br /&gt;hayata baki kalınca&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Bayram Balcı&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3108571515223348346?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3108571515223348346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3108571515223348346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#3108571515223348346' title='Aşk baki kalsın hayata..// Bayram Balcı'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TT1ZMN7bopI/AAAAAAAABxs/7_i68llzuK4/s72-c/bd1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3810304721963653276</id><published>2011-01-20T14:11:00.000-08:00</published><updated>2011-01-20T14:13:02.817-08:00</updated><title type='text'>İllüzyonlar yüzyılı–siber ayaklanma–şeylerin yer değiştirmesi..// S.E.T</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TTizYx62W9I/AAAAAAAABxk/g8FF04KAyOQ/s1600/bd.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5564394577914649554" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TTizYx62W9I/AAAAAAAABxk/g8FF04KAyOQ/s400/bd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Yaklaşık bir aydır Tunus’ta devam eden ayaklanmalar, 17 Aralık'ta üniversite mezunu olmasına rağmen işsizlik nedeniyle seyyar satıcılık yapan 26 yaşındaki Muhammed Buazizi'nin sebze tezgâhının elinden alınmasını protesto için kendisi yakarak hayatını kaybetmesinden bu yana; protesto gösterilerinde tepe noktasına ulaştı. “Demir yumruk” lakaplı diktatör eskisi Bin Ali'nin vermek zorunda kaldığı tavizleri ve ardından ülkeden kaçmasına rağmen ayaklanmalar durmak bilmiyor. Şimdi ise ateş Fas ve Ürdün’e sıçradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan iktidar karmaşası, ölen protestocu sayısının 80 e çıkması, polis ve ordunun gücünü arttırması, cezaevlerinden firar ve yangınların, yağmaların, sokak eylemlerinin artması isyanın şimdilik devam edeceğinin göstergelerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir askeri darbe sonrası uzun süreli baskı ile yönetilen Tunus halkının bazı basın kaynaklarına göre örgütlenme biçimi, kendiliğinden sokak hareketine taşan Facebook ve Twitter gibi sosyal internet ağları üzerinden bir siber örgütlenme modeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel kapitalizme karşı küresel isyanlar yüzyılının başında öngörülebilir ki elektronik ortam, bilgi ve bilişim teknolojisi devlet iktidarının önemli bir parçası haline gelmeye başladıkça ve güce dönüştükçe, isyanın sivil örgütlenmesinin bir alanının da aynı teknolojinin kullanımı üzerinden sosyal ağlarla yürümesi, net’tin özgürleşmeci kullanımları sürecin doğal bir sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanal iktidarların gerçek iktidarların yerini alması, gerçek ya da hakikate ait perspektiflerimizi ortadan kaldırmıştır. Başka bir uzamdan yönetilmeyi tersine çevirdiğimizde o aynı başka uzamdan ayaklanma mümkün kılınabilmektedir. Ve Tunus’ta iktidarın sert gerçekliği ortadan kalktığında elimizde geç kalmış liberal ve sosyal ekonomik politikalarla yeni sisteme uyum sağlamış sibersistemler tarafından yönetilen ayaklanmadan caydırılmış yeniden simüle edilmiş hipergerçek haritalarda yaşayanlar kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunus ve çevresindeki ayaklanma batı merkezli modernizmin acı faturasının bakiyesidir. 20. yüzyılda özneleşmesine izin verilmeyen haklar, şimdi postmodern dönemde 20. yüzyılın isyancı ruhunu geri çağırarak ayağa kalkıyorlar. Bu isyan dalgası, 21. yüzyılın dipten gelen dalgasından bağımsız, son 300 yılın iflas etmiş politikalarına karşı bir artçı saldırı kabul edilmelidir. Ama bu günde tüm akışkanlığı ile bu isyanlara sızmıştır, isyancıların teknoloji kullanımından bir protesto olarak intihar eylemlerine dek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buazizi’nin intihar eylemi akla, geçtiğimiz ay İMF konulu görüşmeler esnasında Romanya meclis binasındaki intihar eylemini, geçtiğimiz Şubat ayında Teksas’ta vergi dairesine intihar dalışı yapan Joseph Stack, yaşamı protesto edip canına kıyan Dicle hoca. Geçtiğimiz yüzyıl başında bazı nihilist eylemcilerin ve Dadacıların ard arda intihar etmelerini hatırlatıyor. Kuşkusuz bireysel yıkım’ın en çıplak ifadesi olan intihar ve onu besleyen nihilizm gelişecek ruhsal direnişle, kendini tahripten toplumu tahrip etmeye evirilecektir. .&lt;br /&gt;Bu isyanlar bölgedeki ülkelerde kısmı demokrasi, daha liberal bir hayat algısı ve küresel sisteme daha doğal bir uyum ile neticelenir.&lt;br /&gt;21. yüzyıl ise sislerle kaplı bir köşede kendi ayaklanmacılarını bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve gerçekliğin sınırları sonsuza çekildiğinde, henüz sisli bir bulutun ardında olan geleceğin ayaklanmacıları gerçeküstünün derinliklerinden lanetlenmiş evrene düşlerini aktarmaya devam ediyor olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Sürrealist Eylem Türkiye &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3810304721963653276?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3810304721963653276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3810304721963653276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#3810304721963653276' title='İllüzyonlar yüzyılı–siber ayaklanma–şeylerin yer değiştirmesi..// S.E.T'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TTizYx62W9I/AAAAAAAABxk/g8FF04KAyOQ/s72-c/bd.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3797070730119949040</id><published>2011-01-16T11:06:00.000-08:00</published><updated>2011-01-16T11:11:34.825-08:00</updated><title type='text'>Nazım’ı anlama egzersizleri..// Hayrettin Geçkin</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TTNC0tbrL4I/AAAAAAAABxc/WWuHlkD7ue8/s1600/Naz%25C4%25B1n%2BHikmet%2Bborgesdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 321px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5562863438048997250" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TTNC0tbrL4I/AAAAAAAABxc/WWuHlkD7ue8/s400/Naz%25C4%25B1n%2BHikmet%2Bborgesdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Türkçenin, aşkın, barışın ve gelecek güzel günlerin büyük şairi; yeryüzülü hemşerimiz Nazım Hikmet 109 yaşında. Düş Bilgisi ve Gelecek Bilgisi dersleri için onu anlamak bugün daha bir önem taşımakta. Sosyalizmin bir dönemine ait yanılgılarımızın ve yenilgilerimizin yarattığı ruhsal çöküntülerimizden kurtulmak için de gerekli bu.&lt;br /&gt;V.Hugo’nun , “öldükten sonra yaşamak istiyorsanız, ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın,” ifadesinin iki yakasını da hak etmiş, şiiri ve yaşamıyla kendisini ölümsüzleştirmiş biridir Nazım Hikmet.&lt;br /&gt;O, bulunduğumuz dünyadan, başka türlü bir dünyaya, yaşanır kentlerin, adil-demokratik ülkelerin ve barış içinde yeryüzü düşlerinin kurulduğu bir dünyaya özlemdir artık. Öyle bir dünyanın imgesidir.&lt;br /&gt;Nazım, “Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” öylesi bir dünyaya yolculuktur da aynı zamanda.&lt;br /&gt;Nazım’ ı önemli kılan, onu yeryüzülü yapan ve bir gelecek olarak karşımızda tutan, onun, kaynağını felsefeden alan, gelecek bilgisinin tam da kalbine oturan, kökleri çok derinlerde, iri gövdeli, uzun dallı ve geniş yapraklı şiiri değil yalnızca.&lt;br /&gt;Onu önemli kılan,“yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerinde en geniş özetini bulan dünya görüşünü, şiirinin içinden söylemesi, böyle bir dünyayı görünür kılması ve görüntüye getirmesidir.&lt;br /&gt;Ve, Nazım’ı ölümsüzleştiren; aşkın, sanatın ve edebiyatın incelttiği bir dünyada yaşamak arzusudur. Ve de ısrarıdır. Şiiriyle ve yaşamıyla bu ısrardaki başarısıdır.&lt;br /&gt;Onu, onun şiirini ve onun dünya görüşünü anlamanın, “gitmekte ve gelmekte olanı” sezebilmenin eşiği tam da burasıdır işte.&lt;br /&gt;Böylesi bir kavrayışın içinden dünyayı algılamak, insanın değişip dönüşmesini, yapılacak ve yaratılacak olanı bu felsefinin ışığında yeniden tarif etmek, bugün bütün muhaliflerin önünde devrimci bir görev olarak durmaktadır.&lt;br /&gt;Öyleyse Nazım, böylesi bir görev için aynı zamanda bir çağrıdır. “Bir şeyler yapmalı” çağrısıdır. Geleceği yapma ve yaratma çağrısıdır.&lt;br /&gt;Çünkü gelecek beklenen bir şey değil onun için, yapılan ve yaratılan bir şeydir. Kaynağını yasaksız, yalansız bir dünyadan alan, şiirle, edebiyatla ve sanatla dile gelen Nazım’ın sosyalizm düşü, kendisini böylesi bir yerden duyurmaktadır bizlere. Ve hiç kuşkusuz bizlerden bir anlama ve algılama eşiği beklemektedir.&lt;br /&gt;Böyle bir kavrayışın, bir bilinç, bir birikim ve de bir vicdan işi olduğunun ipuçları, imgeleridir; Nazım’ın şiiri de yaşamı da…&lt;br /&gt;Onun şiiri ve yaşamı bir övgüden çok kendimize sorabileceğimiz ortak bir takım sorular olarak durmaktadır bugün karşımızda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım’ın şiiri bir arta kalan veya bir ajitasyon ve propaganda malzemesi olarak görüldüğünde ne kadar anlaşılabilmiştir? Onun şiirinin doruğu sayılabilecek “Saman Sarısı” ve “Severmişim Meğer” şiirleri, bazı şiirseverler dışında neden diğer şiirleri kadar ilgi görmemiştir? Bu engeli aşmadan, Türkçenin başka şairleriyle buluşma zahmetine girmeden, geçmişten geleceğe halkalar atmada onun şiirinden ve şiirine kaynaklık eden şiir felsefesinden ve dünya görüşünden ne kadar yararlanılabilir? Ve de Nazım’a, onun yaşamı ve şiirlerine ne ölçüde tanıklık edilmiş olur?&lt;br /&gt;Birçoğumuzda, bugün bile tek kişilik bir devrim imgesi olarak yaşayan Nazım, barış ve aşk yüzlü bir dünya düşü, onun mücadelesi, insan ilişkileri bakımından öyle bir dünyanın pratiğidir de bir yandan. Nelerin yeniden yapılmaması, nelerin yeniden yaşanmamsı bakımından bu düş, bu mücadele, bu pratik bir ders olarak ele alınmalı ve üzerinde bir hayli çalışılmalıdır.&lt;br /&gt;Ustaya 109. yaşında dünyayla, hayatla ve düşleriyle uyumlu sonsuzluklar ve de sonrasızlıklar diliyorum. &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Hayrettin Geçkin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;SEVERMİŞİM MEĞER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıl 62 Mart 28&lt;br /&gt;Pırağ-Berlin tireninde pencerenin yanındayım&lt;br /&gt;akşam oluyor&lt;br /&gt;dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer&lt;br /&gt;akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;toprağı severmişim meğer&lt;br /&gt;toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen&lt;br /&gt;ben sürmedim&lt;br /&gt;Pılatonik biricik sevdam da buymuş meğer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;meğer ırmağı severmişim&lt;br /&gt;ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde&lt;br /&gt;doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin&lt;br /&gt;ister uzasın göz alabildiğine dümdüz&lt;br /&gt;bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremiyeceksin&lt;br /&gt;bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa&lt;br /&gt;bilirim benden önce duyulmuş bu keder&lt;br /&gt;benden sonra da duyulacak&lt;br /&gt;benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere&lt;br /&gt;benden sonra da söylenecek&lt;br /&gt;gökyüzünü severmişim meğer&lt;br /&gt;kapalı olsun açık olsun&lt;br /&gt;Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gökkubbe&lt;br /&gt;hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın&lt;br /&gt;kulağıma sesler geliyor&lt;br /&gt;gökkubbeden değil meydan yerinden&lt;br /&gt;gardiyanlar birini dövüyor yine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ağaçları severmişim meğer&lt;br /&gt;çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Predelkino’da kışın çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar&lt;br /&gt;kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi&lt;br /&gt;İzmir’in kavakları&lt;br /&gt;dökülür yaprakları&lt;br /&gt;bize de Çakıcı derler&lt;br /&gt;yar fidan boylum&lt;br /&gt;yakarız konakları&lt;br /&gt;Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına&lt;br /&gt;ucu işlemeli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yolları severmişim meğer&lt;br /&gt;asfaltını da&lt;br /&gt;Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e&lt;br /&gt;asıl adı Göktepe ili&lt;br /&gt;bir kapalı kutuda ikimiz&lt;br /&gt;dünya akıyor iki yandan dışarıda dilsiz uzak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım&lt;br /&gt;eşkıyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz&lt;br /&gt;yaylıda canımdan gayrı alacakları eşyam da yok&lt;br /&gt;ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır&lt;br /&gt;bunu bir kere daha yazdımdı&lt;br /&gt;çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöze gidiyorum ramazan gecesi&lt;br /&gt;önde körüklü kaat fener&lt;br /&gt;belki böyle bir şey olmadı&lt;br /&gt;belki bir yerlerde okudum sekiz yaşında bir oğlanın Karagöze gidişini ramazan gecesi İstanbul’da dedesinin elinden tutup&lt;br /&gt;dedesi fesli ve entarisinin üstüne samur yakalı kürkünü giymiş&lt;br /&gt;ve harem ağasının elinde fener&lt;br /&gt;ve benim içim içime sığmıyor sevinçten&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çiçekler geldi aklıma her nedense&lt;br /&gt;gelincikler kaktüsler fulyalar&lt;br /&gt;İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı&lt;br /&gt;ağzı acıbadem kokuyor&lt;br /&gt;yaşım on yedi&lt;br /&gt;kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı&lt;br /&gt;çiçekleri severmişim meğer&lt;br /&gt;üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948&lt;br /&gt;yıldızları hatırladım&lt;br /&gt;severmişim meğer&lt;br /&gt;ister aşağıdan yukarıya seyredip onları şaşıp kalayım&lt;br /&gt;ister uçayım yanıbaşlarında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kosmos adamlarına sorularım var&lt;br /&gt;çok daha iri iri mi gördüler yıldızları&lt;br /&gt;kara kadifede koskocaman cevahirler miydiler&lt;br /&gt;turuncuda kayısılar mı&lt;br /&gt;kibirleniyor mu insan yıldızlara biraz daha yaklaşınca&lt;br /&gt;renkli fotoğraflarını gördüm kosmosun Ogonyok dergisinde&lt;br /&gt;kızmayın ama dostlar non figüratif mi desek soyut mu desek işte o soydan yağlı boyalara benziyordu kimisi yani dehşetli figüratif ve somut&lt;br /&gt;insanın yüreği ağzına geliyor karşılarında&lt;br /&gt;sınırsızlığı onlar hasretimizin aklımızın ellerimizin&lt;br /&gt;onlara bakıp düşünebildim ölümü bile şu kadarcık keder duymadan&lt;br /&gt;kosmosu severmişim meğer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gözümün önüne kar yağışı geliyor&lt;br /&gt;ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de&lt;br /&gt;meğer kar yağışını severmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;güneşi severmişim meğer&lt;br /&gt;şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile&lt;br /&gt;güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar&lt;br /&gt;ama onun resmini sen öyle yapmıyacaksın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;meğer denizi severmişim&lt;br /&gt;hem de nasıl&lt;br /&gt;ama Ayvazofski’nin denizleri bir yana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bulutları severmişim meğer&lt;br /&gt;ister altlarında olayım ister üstlerinde&lt;br /&gt;ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayışığı geliyor aklıma en aygın baygını en yalancısı en küçük burjuvası&lt;br /&gt;severmişim&lt;br /&gt;yağmuru severmişim meğer&lt;br /&gt;ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın içinde ve çıkar yolculuğa haritada çizilmemiş bir memlekete gider&lt;br /&gt;yağmuru severmişim meğer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Pırağ-Berlin tireninde yanında pencerenin&lt;br /&gt;altıncı cıgaramı yaktığımdan mı&lt;br /&gt;bir teki ölümdür benim için&lt;br /&gt;Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye&lt;br /&gt;saçları saman sarısı kirpikleri mavi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zifiri karanlıkta gidiyor tiren&lt;br /&gt;zifiri karanlığı severmişim meğer&lt;br /&gt;kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften&lt;br /&gt;kıvılcımları severmişim meğer&lt;br /&gt;meğer ne çok şeyi severmişim de altmışımda farkına vardım bunun&lt;br /&gt;Pırağ-Berlin tireninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Nisan 1962, Moskova&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Nazım Hikmet RAN &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3797070730119949040?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3797070730119949040'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3797070730119949040'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#3797070730119949040' title='Nazım’ı anlama egzersizleri..// Hayrettin Geçkin'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TTNC0tbrL4I/AAAAAAAABxc/WWuHlkD7ue8/s72-c/Naz%25C4%25B1n%2BHikmet%2Bborgesdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5132296497975857647</id><published>2011-01-10T01:40:00.000-08:00</published><updated>2011-06-25T09:37:23.571-07:00</updated><title type='text'>Bir deniz güldü...// F.G.LORCA</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Çok uzaklarda bir deniz güldü,&lt;br /&gt;dişleri köpükten,&lt;br /&gt;dudakları mavi göktendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey göğsü çıplak acılı kız!&lt;br /&gt;Sen ne satıyorsun öyle?&lt;br /&gt;—Ben, denizlerin suyunu satıyorum efendim.&lt;br /&gt;Ey siyahi çocuk!&lt;br /&gt;Kanında katışık halde başka ne var senin?&lt;br /&gt;—Denizlerin suyundan başka bir şey yok efendim&lt;br /&gt;Bu acı dolu gözyaşların&lt;br /&gt;nereden akıyor anne?&lt;br /&gt;—Denizlerin suyunu ağlıyorum ben.&lt;br /&gt;Ey sonsuz acı ve kalbim!&lt;br /&gt;Kaynağınızı nereden alırsınız?&lt;br /&gt;—Deniz suyu zor ve acıdır, efendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok uzaklarda&lt;br /&gt;bir deniz güldü,&lt;br /&gt;dişleri köpükten,&lt;br /&gt;dudakları mavi göktendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;F.G. LORCA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;BORGES DEFTERİ&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5132296497975857647?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5132296497975857647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5132296497975857647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#5132296497975857647' title='Bir deniz güldü...// F.G.LORCA'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4029955812710229915</id><published>2011-01-08T02:36:00.000-08:00</published><updated>2011-01-08T02:39:49.312-08:00</updated><title type='text'>Kapı..// Attar</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TSg-6Dlx2_I/AAAAAAAABxM/mK2P7GTeid8/s1600/Attar%2BBorges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 361px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5559762907105975282" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TSg-6Dlx2_I/AAAAAAAABxM/mK2P7GTeid8/s400/Attar%2BBorges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;“Alçaklardan yükseklere erişeyim diye&lt;br /&gt;Sır aleminden uçmuş bir atmaca idim&lt;br /&gt;Burada sırra mahrem olacak kimseyi bulamayınca&lt;br /&gt;Girdiğim kapıdan tekrar çıkıp gittim.”&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Attar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4029955812710229915?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4029955812710229915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4029955812710229915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#4029955812710229915' title='Kapı..// Attar'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TSg-6Dlx2_I/AAAAAAAABxM/mK2P7GTeid8/s72-c/Attar%2BBorges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-954346813119770495</id><published>2011-01-02T13:29:00.000-08:00</published><updated>2011-07-03T02:53:11.270-07:00</updated><title type='text'>Bilginin Mersiyesi ..// E.E. Cummings / Çev. Samet Köse</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TSDvDokkI8I/AAAAAAAABw8/1ugHWyRA5oA/s1600/No2%2BSamet%2BK%25C3%25B6se.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 365px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5557704785884619714" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TSDvDokkI8I/AAAAAAAABw8/1ugHWyRA5oA/s400/No2%2BSamet%2BK%25C3%25B6se.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Bilginin Mersiyesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Romalıların üç yüz yıllık tarihiyle&lt;br /&gt;cebelleştişimde ve zorlandığımda&lt;br /&gt;Bazı Fransız oyunlarıyla-(sahneye çıktığımda&lt;br /&gt;Acı verici biçimde çuvallayacağımdan&lt;br /&gt;korkarak), ruhumu boynuzlara ve Yunanca’ya&lt;br /&gt;batırdığımda, ve Cebir’den birşeyler çizdiğimde&lt;br /&gt;bir kağıda ki bundan hiç hoşlanmam,&lt;br /&gt;Nasıl olur da bir temayı oluşturabilirim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksullardan ve akranlardan konuşmak yeterli&lt;br /&gt;Ve altın elmaların parlak özünden ısırmak&lt;br /&gt;Ve tabutlarda yatan bir sürü kahramandan; -&lt;br /&gt;Büyük İskender birini daha indirirken&lt;br /&gt;O mendilini sallar, 'Daha fazla!' der -&lt;br /&gt;Ve ben rüyamdan sertçe uyanırım&lt;br /&gt;Daha yeni bir ayrıcalık bulmak için, dükkanda:&lt;br /&gt;Nasıl olur da bir temayı oluşturabilirim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, falcıların kehanetlerini yuttuktan sonra&lt;br /&gt;Ve Truva kıyısından Aeneas’a uzandıktan&lt;br /&gt;Aşil’in, birçok aşağılanmanın ardından&lt;br /&gt;bıktığını öğrendikten sonra hınzır Agamemnon’dan&lt;br /&gt;Ve Bay Herakles’in yollara koyulduğunu&lt;br /&gt;ve bir ırmakta arındığını duyduktan sonra,&lt;br /&gt;geriye son bir görev kalır, adına can sıkıntısı demeyelim -&lt;br /&gt;Nasıl olur da bir temayı oluşturabilirim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Son Dörtlük&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Görkemli bilgim peki ne işe yarar?&lt;br /&gt;Göğüslerime vurur, saçımı çeker, haykırırım:&lt;br /&gt;'Bakın, Herakles’e yaraşır bir görevim var.&lt;br /&gt;Nasıl olur da bir temayı oluşturabilirim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Edward Estlin Cummings&lt;br /&gt;Türkçesi: Samet Köse &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed height="0" type="application/octet-stream" width="0" src="" autostart="1" loop="infinite" bgcolor="#000000"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;noembed&gt;&lt;/noembed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-954346813119770495?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/954346813119770495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/954346813119770495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#954346813119770495' title='Bilginin Mersiyesi ..// E.E. Cummings / Çev. Samet Köse'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TSDvDokkI8I/AAAAAAAABw8/1ugHWyRA5oA/s72-c/No2%2BSamet%2BK%25C3%25B6se.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-231129628931182159</id><published>2010-12-31T03:22:00.000-08:00</published><updated>2011-01-01T03:04:52.664-08:00</updated><title type='text'>:: Öykü :: / Çam Ağacı // Buket Kundur</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3a8adg3eMsU/TR3ABywQ5sI/AAAAAAAAAA0/mx6-WyD0z04/s1600/HAYAT_%257E1.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 318px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556808652281669314" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3a8adg3eMsU/TR3ABywQ5sI/AAAAAAAAAA0/mx6-WyD0z04/s400/HAYAT_%257E1.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Perihan’ın mutfağında sabahtan beri hummalı bir çalışma vardı. Geceden ıslattığı buğdayı, fasulyeyi, nohudu koca bir tencereye koyup ocağın üzerine yerleştirip altını yaktı. Mutfak masasının üzerinde her birini sabırla küçük, küçük doğradığı kayısı, incir ve elmanın üzerine rendelenmiş portakal kabuğuyla yıkanmış kuru üzümleri de ilave ederek hazırladığı malzemeleri tencerede kaynamakta olan helmelenmiş karışımın üzerine döktü. Tahta kaşığın ucundan üfleyerek tadına baka, baka şekeri koydu en son. Kıvamının iyi olduğuna kanaat getirerek büyük bir kepçeyle tezgâhın ve masanın üzerine dizili cam kâselere&lt;br /&gt;aşureyi boşaltmaya başladı. Taneler, içinde yüzdüğü sıvıya asılı kaldığında sonuç başarılı demekti, dibe çöküyorsa fena. Bu gözlemi ta küçücük bir kızken gelin geldiği koca evinde, rahmetli kaynanasını sürekli izleyerek edinmişti Perihan. Bu kızın eli her işe yatkın derdi kaynanası onun için, ustanın yanında çıraklık dönemini tamamladıktan sonra aşure yapımında boynuz kulağı geçmişti artık. Onun yaptığı aşureyi yiyip de tarifini sormayan yoktu. Her seferinde malzemelerini tek, tek sıralar ancak kaynanasından kaptığı püf noktalarını&lt;br /&gt;kendine saklardı. Bunlar yalnızca gelinine aktaracağı geleneksel mutfak sırları olarak kalacaktı oğlu evlenene kadar. Muharrem ayını da bahane ederek o gün duaya gelecek olanlar özellikle aşure yapmasını isteyince, sevabının kayınvalidesinin ruhuna ulaşmasını dileyerek seve, seve kabul etti Perihan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâselerde dumanı tüten aşurelerin üzerlerine bir kaç damla gülsuyu gezdirdikten sonra süsleme bölümüne geçti. Önce kavrulmuş susam, ardından fıstık, kuş üzümü, iri kıyılmış ceviz ve son olarak da nar taneleri… Hazırladığı kâselere bakıp mükemmel göründüklerini düşünerek, misafirler gelmeden eksik gedik var mı diye kolaçan etmek için salona yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Sabah saat tam yediyi gösterdiğinde Azim gözlerini açtı. Karısı yatağın diğer tarafında hiç kıpırdamadan, yorgana sarınmış uyuyordu. Her gece yatarken kombiyi kapattığı için o sabah da evin içi çok soğuktu. Avuç içlerine hohlayarak ellerini ısıtmaya çalıştı. Banyoya girip uzun, uzun işedi, yüzünü yalap şalap yıkadıktan sonra yatak odasına döndü. Geceden teperek yere çıkardığı pantolonu ile sandalyenin üzerinde duran kazağını çabucak üzerine geçirip parmak uçlarına basarak sessizce odadan çıktı. Salonda yüzükoyun yatmış, sağa sola açtığı kolu&lt;br /&gt;bacağı daracık kanepeden taşan oğlunun üzerini örttü. Portmantoda asılı kabanını giyinip, yeşil kukuletasını kafasına geçirdikten sonra kapıyı kapatıp çıktı.&lt;br /&gt;Her kattaki dairenin kapısını tek, tek dolaşıp, akşamdan bırakılan notları elindeki küçük deftere kaydetti. İki ve beş numara kapıya torba koymuştu, bu ekmek alınacak anlamındaydı. Bir numara her sabah küçük kızı için bir kutu günlük süt ve cumhuriyet gazetesi beklerdi. Üç, dört ve altı numara için her gün gazete koyardı kapıya. Sadece altı numara arada bir okuduğu gazeteden sıkılıp başka gazeteye geçer, birkaç gün denedikten sonra tekrar eski gazetesine geri dönerdi. Diğerleri taşındıklarından beri aynı gazeteyi istiyorlardı. Azim servis&lt;br /&gt;sepetini alıp binadan çıktı. Hava çok soğuktu, bu gece kesin kar yağacak diye geçirdi aklından. Kokusundan anlamıştı. Hava tahmini konusunda yıllar önce inşaattan düşüp beş yerinden kırılan koluyla, küçükken dedesi tarafından eğitilmiş burnu hiç şaşmazdı. Servisi bir an önce bitirip bahçedeki ağacı süsleme işine koyulmak istiyordu. Bugün yılın son günüydü ve sokaktaki diğer binalar gibi onun binası da süslü olmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Uzun zamandır sabahları zor kalkıyordu Cemal. Uyandığında içini nedenini bilmediği derin bir sıkıntı kaplıyor tüm vücudu gece taş taşımış gibi ağrıyordu. Özellikle bu sabah ki gibi karanlık ve kasvetli havalarda canı yataktan çıkmayı hiç istemezdi. Belki de gözünü kapayıp, yorganı üzerine çekerek tekrar uykuya dalabilirse, tüm sıkıntılarından ve ağrılarından kurtulmuş olarak yeniden uyanabilirdi. Ancak yatakta ne kadar debelenirse debelensin, o huzur veren ikinci uyku gelmezdi bir türlü. Çaresiz kalkıp memuriyet zamanlarından kalma alışkanlıkla traşını oldu, karısının hazır ettiği ütülü kıyafetleri giyinerek mutfağa geçti. Ocakta kaynayan çayın buharından buğulanmış camı eliyle silip dışarıya baktı. Alt kattaki öğretmen hanımın küçük kızı servise binmiş giderken annesine el sallıyordu. Onları öyle görünce yüreği cız etti. -Hiç kızgın olmadığın halde bazı insanları görmek istemezsin, işte ben de bu anne ile kızını hiç görmek istemiyorum, dedi karısına. –İlahi Cemal, neler saçmalıyorsun öyle? Ne yapsınlar, kime ne zararları var ki? Doğru, kime ne zararları var ki diye düşündü Cemal. Kapıdan gazetesini alıp masaya geri döndü. Demli çay ve kızarmış ekmek kokuları arasında sıkıntısı bir nebze hafiflemişti. Karısı bardaklara çay koyarken, kendisi gazeteyi gözden geçirdi. Sayfayı çevirince tanıdık bir sima ilişti gözüne. Gözlüklerini takıp resme dikkatlice baktı ve altındaki haberi okudu. –Bizim müftünün hakkında zimmete para geçirmek ve partiye zorla oy&lt;br /&gt;toplamaya çalışmaktan soruşturma açılmış baksana diyerek gazeteyi karısına uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;- Bir an önce gitse de kafamı dinlesem diye aklından geçirdiği an büyük suçluluk duydu Pınar, servisten el sallayan kızını gördüğünde. Olur olmaz nedenlerle evde çığlık çığlığa ağlayan kızını susturmaya çalışırken, o uyuyup yalnız başına kaldığında ne izlediğini anlamadan televizyona bakarken, bayramlarda, yılbaşlarında herkesi tatlı bir koşuşturma içinde gördüğünde, kızı her sabah uyanıp okula gitmeyeceğim diye ter, ter tepindiğinde kocasına ölesiye öfkelenirdi Pınar. O gece içkili olduğu halde işyerinden gelen acil çağrı üzerine arabaya atlayıp gitmeseydi şu an yaşamları çok farklı olabilirdi. Polis gecenin bir vakti arayıp kocasının kaza yaptığını bildirdiğinde önce kendisini suçladı ayaklarına kapanıp yalvarmadı diye, ya da huysuz bir kadın olup gitmesine mani olmadı diye… Olan olduktan sonra, keşke’ lerin anlamını yitirdiğini sadece kaybedenler bilir. Pınar geç yaşta bulduğu aşkını, kızının babasını, can yoldaşını kaybetmişti. Onsuz devam edemeyeceğini her düşündüğünde&lt;br /&gt;kızına gitti gözü, o ne olurdu?&lt;br /&gt;Pılını pırtısını toplayıp kaçtı, kocasıyla hatıralarının olduğu o uğursuz&lt;br /&gt;şehirden ve onu kimsenin tanımadığı, hikâyesini bilmediği bu koskoca kente geldi. Yabancı ve ürkütücü bir kalabalığın içinde kızıyla birlikte&lt;br /&gt;yapayalnızlardı İstanbul’da. Pınar ne kimsesi olsun, ne de kimsenin bir kimsesi olsun istiyordu. O söylediğinde - merhaba’ lar mesafeli, - görüşürüz’ ler elveda der gibi çıkardı hep ağzından. Bir süre sonra apartmanda ki insanlarda, okulda ki meslektaşları da hikâyesini öğrendiler. İlk duyduklarında ne diyeceklerini bilemediler. Sonra vah vah! lar, ölenle ölünmez! ki ler çıktı ağızlardan. Onların gözünden durumun içler acısı olduğunu görmüştü Pınar. Kızının da aynı&lt;br /&gt;şeyi görmesinden korkarak herkesten uzak durmaya karar verdi. Artık sadece yolda karşılaştıklarında gözlerini kaçırarak başlarıyla selam veriyordu apartmandakiler. Hatta kapısının açıldığını duyan, aşağıya inmek için onun eve girmesini bekliyordu yukarıda. Onların acınası yalnızlığını uzaktan izleyenler için vicdani bir yüktü kızı ve kendisi. Servis gözden kaybolana kadar dualar etti ardından, ikna olmadı tekrar diledi, sonunda hepsi aynı kapıya çıkan tek bir yakarış kaldı dilinde -kızımı bana bağışla, onu elimden alma! Evine döndüğünde üst kattan bir bağrışma koptu. Müftünün iki kızı yine birbirlerine girmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Azim, sabah servisinin ardından binanın günlük temizliğini de tamamlayıp, altı numarada oturan yöneticiye çıkıp kapısını çaldı.&lt;br /&gt;-Abla, Cemal bey müsaitse bir diyeceğim var kendisine…&lt;br /&gt;Az sonra okuma gözlüklerinin üzerinden soran gözlerle bakarak Cemal belirdi kapıda. Azim heyecanla bu yılbaşı için bahçedeki çam ağacını süsleme planlarından bahsetti ona. Eğer o da uygun görürse, hemen gidip ağaca rengârenk yanıp sönen ışıklardan almak istiyordu caddedeki dükkândan. Önceden baktığı için tüm modellerin fiyatlarını da sıraladı ayaküstü. İzni de, parayı da alıp merdivenlerden aşağıya inerken, -ağacı öyle güzel süsleyeceğim ki, binadakiler bayılacak diye geçirdi içinden. Azim elinde tüm malzemelerle bahçede ağacın çevresinde dolanıp, kablonun ucunu en yakın hangi prize takabileceğini düşünürken kapının önünde büyük beyaz bir minibüs durdu. İçinden, yalnızca yüzlerini açıkta bırakan siyah çarşafa bürünmüş on, on beş kadın indi. Azim’in yanından geçip binaya girerken bir yandan da çarşaflarının ucuyla yüzlerini örterek yan gözle onu süzdüler. Azim şaşkındı, değil binaya bu sokağa bile daha önce böyle tiplerin geldiğini hiç&lt;br /&gt;görmemişti. Hemen önlerine geçip kimi aradıklarını sordu. İçlerinden en yaşlı ve otoriter görüneni, -Perihan hanımlara geldik, burada oturmuyor mu? diye diklendi. Azim, kadınların yollarından çekilerek geçmelerine izin verdi, yine de doğru söyleyip söylemediklerinden emin olmak için apartmanın girişinde Perihan’ın kapısı açılana kadar bekledi. -Bu kadınlar ne yapmaya geldiler ki buraya? diye düşündü.&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kadınlar kapıda ayakkabılarını çıkarıp içeri girdiklerinde Perihan’ı bir telaş aldı. İlk defa evine gelen bu kalabalığın içinde sadece iki üç kişiyi tanıyordu. Fatma hoca ile kuran kursundan bir arkadaşın evinde yapılan hatim duasında tanışmıştı. O günden sonra davet üzerine birkaç kez ev toplantılarına katılmış, sıranın ona geldiği hoca tarafından duyurulduğunda hem sevinmiş, hem de heyecanlanmıştı. Böylesi hayırlı bir birlikteliğin onun çatısı altında gerçekleştirilmesi evin betini bereketini arttıracağı gibi içinde yaşayanların sevap hanelerini kabartacak, yapılan dualardan ölmüşlerin ruhu da nasiplenecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma hoca kırk beş, elli yaşlarında iri yarı, boylu poslu, çatık kaşlı, delici bakışlı bir kadındı. Eve girer girmez aptesimi tazeleyeceğim diyerek banyoya koştu. Salona girdiğinde tüm kadınların çarşaflarını çıkarıp çeşit, çeşit renkli kıyafetleriyle ortadaki sehpanın etrafında minderlerin üzerine oturmuş kendini beklerlerken buldu. Kadınlar şöyle bir doğrulup onu başlarıyla selamladıktan sonra, aralarındaki en kocaman yastığa oturması için birbirlerine yanaştılar. Fatma hoca, Perihan’ı yanına çağırıp dudaklarını hiç kıpırdatmaksızın ağzının içinden konuşarak ortadaki sehpaya bir sürahi dolusu su ile küçük tabaklar&lt;br /&gt;içinde çörek otu, pirinç, kesme şeker ve tuz koyması gerektiğini hatırlattı.&lt;br /&gt;Perihan elinde kocaman bir sini ile salona döndüğünde dua başlamıştı. Siniyi sehpanın üzerine yerleştirip, daire şeklinde oturan grubun arasında mutfağa en yakın boşluğa sığıştı.&lt;br /&gt;-Şimdi hep birlikte zikir yapalım kardeşlerim. Hocanın bu teklifiyle, uzun süre hareketsiz durup dinlemekten üzerlerine uyuşukluk çökmüş olan kadınlar oturdukları yerden sırtlarına dikleştirip birbirlerinin kollarına girerek zikir törenine hazırlandılar. Fatma hoca dairenin ortasında, çevresindeki kadınları bakışları ve ağzının içersinde yuvarlayarak çıkardığı birkaç kelime ile idare ediyordu. “Allah, Allah hu Allah” nidalarını tekrarlayarak hep birlikte kafalarını sağa sola, aşağı yukarı sallayarak hareketlenen grup, bir süre sonra galeyana gelerek temposunu hızlandırdı. Aynı hareketleri ve sözleri tekrarlaya,&lt;br /&gt;tekrarlaya yekvücut halini alan grubun içinden bir kadın kendini o kadar fazla kaptırmıştı ki bir anda ileri geri sallanan vücudu kaskatı kesilerek dairenin orta yerine yığıldı kaldı. Perihan kendini gruptan koparıp kolonya getirmeyi akıl etti. O yerdeki kadının bileklerini ovalarken, diğerleri daireyi bozmadan ayağa kalkarak tekbirlerini söylemeye devam ettiler. Salonun ortasında dönerek zikir yapan grubun ayakları altında yer sarsılıyordu. Fenalaşan kadın yüzünden&lt;br /&gt;dikkati iyice dağılan Perihan az önce hanım hanımcık oturdukları yerde gözlerini süzerek okumalara katılan kadınların o hallerini görünce gülmekten kendini alamadı. Ancak hemen ciddileşip, fenalaşan kadını da kaldırarak ortadaki daireye dâhil oldu. Aynı anda kalabalıktan bir çığlık koptu. Kadınlardan biri cama yapışmış, aşağıda ışıkları yanıp sönen çam ağacını gösteriyordu. Tüm grup camın önüne üşüştü. Hepsinin de gözlerinde dehşete kapılmış bir ifade vardı. Perihan&lt;br /&gt;cama koştu ve bahçede renk cümbüşü içinde yanıp sönen ağacı hayran, hayran izleyen Azim’i gördü. Ağaç çok güzel görünüyordu, peki bu insanlar niye bu kadar dehşete kapılmışlardı ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Perihan kardeş, bu çam ağacı süslemek de nedir? Bu gâvur âdetinin Müslüman bir mahallede ne işi var? diye gürledi Fatma hoca. Çok büyük bir suç işlerken yakalanmışçasına ezilip büzülen Perihan bir iki laf geveleyerek başını önüne eğdi. –Hemen çağır söyle o adama, söndürsün o ağacı, yoksa şu anda birimize bir şey olursa maazallah hepimiz gâvur gideriz öteki âleme diye buyurdu hoca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;Pınar kızıyla birlikte servisten inip bahçe kapısından içeri girerlerken,&lt;br /&gt;annesinin elinden kopup merdivenlere koştu küçük kız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Anneeeeeee, ne güzel çam ağacı değil mi? Bak ışıkları yanıp, yanıp sönüyor üstelik. Eve girmeyelim anne lütfeeeeen. Pınar uzun zamandır ilk defa bu kadar neşeli görüyordu kızını. Üşürüz, üstümüzü değişelim de öyle çıkalım dediyse de söz dinletemedi. - Azim amca, sen mi süsledin bu ağacı? Göğsünü kabarta, kabarta&lt;br /&gt;–ben süsledim, nasıl beğendin mi? dedi Azim. Çocukla konuşurken yukarıdan Perihan’ın kendisine seslendiğini duyup kafasını kaldırdı. –Azim efendi, hemen bir baksana bana.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;-Yok, olmaz böyle saçmalık. Nasıl karışabilirler ki bahçedeki ağaca? Cemal bey ne diyor bu işe? Azim’den işittiklerini havsalası almıyordu bir türlü Pınar’ın.&lt;br /&gt;Kızını Azim’in karısı Zümrüt’e emanet ederek yöneticiye çıkıp konuşmaya karar verdi. Cemal kapıyı açar açmaz karşısında Pınar’ı görünce irkildi. Daha buyurun, ne vardı? diyemeden konuşmaya başladı kadın. Bu çam ağacı süslemesi başına dert olmuştu. Bir yandan bunu şeytan icadı olarak gören dört numara, diğer yandan kızım da, kızım diye tutturan, böyle şeylere pabuç bırakılırsa yarın bir gün başımıza çok daha beter şeylerin geleceğine inanan Pınar. Ne diyeceğini bilemedi. Bu zamana kadar hiç sorunsuz götürüyordu ne güzel, Azim de nerden&lt;br /&gt;çıkarmıştı ki şu ağaç süsleme işini. Cemal’in arkasında onları dinleyen karısı ısrarla içeri buyur ettiyse de razı edemedi yüzüne kızgınlıktan kan yürümüş genç kadını. Cemal bir karar verememekte, verilen kararın da sahibi olmamakta direniyordu. Kendi dışında gelişip bitmesini istiyordu bu karmaşanın. Pınar kararlıydı, gidip dört numaranın kapısını çalacaktı. Merdivenlerden hışımla inip Perihan’ın ziline bastı. Cemal ve karısı kapılarını kapatmamış, yukardan sessizce olacakları izliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı uzun bir bekleyişin ardından açıldığında, baştan ayağa kara çarşaflara bürünmüş, gözlerinde kızgın ifadelerle kendisini süzen kadınlar ordusu ile karşı karşıya kaldı Pınar. Soğukkanlılığını korumaya çalışarak tüm nezaketi ile bahçedeki çam ağacının ışıklandırılmasına neden karşı olduklarını sordu. Kadınlar hep bir ağızdan, - bu gâvur icadıdır, biz Müslümanlar yılbaşı kutlamayız dediler. Pınar bunun yılbaşı kutlamakla ilgisi olmadığını, görüntüsüyle insanları mutlu etmekten başka bir amacı olmayan bu süslemeden kimseye bir zarar gelmeyeceğini anlatmaya çalıştıysa da, sözleri kapıdaki&lt;br /&gt;kalabalığın uğultuları arasında kaybolup gitti. Komşuyuz, yapmayın böyle diyecek oldu, kimseyle komşuluk yapmadığını hatırladı. Ama eğer komşu bile olsalar, söz dinleyemeyecek kadar kontrolden çıkmıştı kalabalık. Sustu ve arkasını dönüp aşağıya indi. Perihan arkasından usulca kapısını kapatıp içeri girdi. Yukarıda, konuşulanlara kulak misafiri olmakla yetinen Cemal ile karısı da bir süre birbirlerine baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden evlerine girip, kapılarını&lt;br /&gt;kapadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pınar eline bir balta alıp, bahçedeki ağacı yerle bir etmek istiyordu ama ağacın ne suçu vardı ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buket Kundur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-231129628931182159?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/231129628931182159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/231129628931182159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2010_12_01_archive.html#231129628931182159' title=':: Öykü :: / Çam Ağacı // Buket Kundur'/><author><name>Defter Posta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17793477001154243237</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3a8adg3eMsU/TR3ABywQ5sI/AAAAAAAAAA0/mx6-WyD0z04/s72-c/HAYAT_%257E1.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5546186711849588436</id><published>2010-12-28T00:32:00.000-08:00</published><updated>2010-12-28T00:46:07.141-08:00</updated><title type='text'>Özgürlük..// Walt Whitman / Çev. Sufi.</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TRmjyLOchwI/AAAAAAAABw0/RBS5HJNH-gs/s1600/BD2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555651697740384002" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TRmjyLOchwI/AAAAAAAABw0/RBS5HJNH-gs/s400/BD2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Özgürlük bir yeri terk ettiğinde&lt;br /&gt;Dışarıya adımını atan ilk kişi değil&lt;br /&gt;Ve hatta ikinci, üçüncü kişi de değil&lt;br /&gt;Bekler ki herkes çıksın, gitsin, o en son kişidir.&lt;br /&gt;Özgürlük düşüncesi ancak insanların&lt;br /&gt;ölümüyle beraber yurtlarından göç ettirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Walt Whitman&lt;br /&gt;Türkçesi: Sufi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5546186711849588436?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5546186711849588436'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5546186711849588436'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2010_12_01_archive.html#5546186711849588436' title='Özgürlük..// Walt Whitman / Çev. Sufi.'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TRmjyLOchwI/AAAAAAAABw0/RBS5HJNH-gs/s72-c/BD2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6149440534682566263</id><published>2010-12-25T11:04:00.000-08:00</published><updated>2010-12-28T00:37:26.583-08:00</updated><title type='text'>Kahvaltı İçin Bir Şiir..// Walt Whitman / Çev. Sufi.</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TRZA50AhE5I/AAAAAAAABwg/kOO0TTgLCKc/s1600/borges%2Bdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 399px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5554698552365618066" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TRZA50AhE5I/AAAAAAAABwg/kOO0TTgLCKc/s400/borges%2Bdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Kahvaltı İçin Bir Şiir&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;“Aşk,&lt;br /&gt;Olmak, ya da olmamaktır”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;(P.Neruda)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Celtic” çember işte,&lt;br /&gt;Bir şey dünyaya gözlerini açıyor,&lt;br /&gt;Bir şey dünyadan göçüp gidiyor&lt;br /&gt;Sonsuz çemberin çevresinde dönüyoruz, dans ederek&lt;br /&gt;Her şey kendi zamanıyla gelir dünyaya, ya da dünyadan!&lt;br /&gt;Dans ediyoruz yaşam halkaları kıyısında&lt;br /&gt;Ve kendi fırsatımızı yaratmak için zar atıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey dünyaya gözlerini açıyor,&lt;br /&gt;Bir şey dünyadan göçüp gidiyor&lt;br /&gt;Sonsuz çemberin çevresinde dönüyoruz, dans ederek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şiir: Walt Whitman&lt;br /&gt;Türkçesi: Sufi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6149440534682566263?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6149440534682566263'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6149440534682566263'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2010_12_01_archive.html#6149440534682566263' title='Kahvaltı İçin Bir Şiir..// Walt Whitman / Çev. Sufi.'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SfHRbdz70qI/AAAAAAAABS0/e4P6T5SOHQE/S220/0004.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TRZA50AhE5I/AAAAAAAABwg/kOO0TTgLCKc/s72-c/borges%2Bdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5262669608118336107</id><published>2010-12-21T00:01:00.000-08:00</published><updated>2010-12-21T01:44:03.364-08:00</updated><title type='text'>Çağdaş İbrani Şiiri..(II.) // Amir Or / Çev. Hamuş</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/TRBokpLXLYI/AAAAAAAABwY/LkFujR778bI/s1600/Amir%2BOr2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 305px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5553053319285910914" border="0" alt="" src="ht
