
İçinde çırpındığımız "tarihsel rehavet dönemi"(düşünce alanından söz ediyorum) dediğimiz şey az çok bellidir, konuyla ilintili olarak ve gelişen sorulara yanıt aramak geçmişte olduğu gibi bu günlerde de önemini koruyor, bu alandaki bireysel çabalardan asla söz etmeyeceğim, özellikle etmeyeceğim çünkü konu gereksizc dallanır budaklanır. Yoksa bende, sizde, bir çok kimsede, Dede Korkut'un Oğuznamesi'nde Deli Dumru'dan korkarak güvercin olan nice Azrailler biliriz.
Korkuyu-Kaygıyı gidip önce Kierkegaard' an öğreneceğime yani başımda duran bir yığın kaynağı önce okumam gerekir. Uzun asırlara yayılan rehavet dediğim şey aslında fikir bazında uzun süren kış uykusudur, bizim yerimize başkalarının bir başkaları adına rüya görmesi gibi. Arada şöyle bir silkeleyenler çıkıyor, sonra çabuk unutuyoruz çünkü düşünerek "var olmayı" seçmek ağır geliyor, bunca sefahat, rahat, hazırı havada bulma tekniği varken üstelik. Ben konuyu Batı öbeğinden değil, buradan "Doğunun Kalbinden" irdelenmesinden yanayım. Benimkisi bir öz eleştiridir, hem kendime karşı hem bu duyarsızlıkları büyüten, çoğaltanlara karşı. Bütün bir felsefe tarihi, birikimi kocaman yalandır diyemediğim içindir bütün bu iç sızlanmalarım, zihinsel kederlerim.
Derdimi açık yazacağım ve bir örnekvereceğim, konunun genel ağırlığı ve genişliğini gözetleyerek, fazla zamanınızı almayacağım.
Bir ara buradaki arkadaşların bir kısmıyla ortak kimi düzlemlerde eş zamanlı çalışmalarımız oldu, bölgenin birikimiyle ilintili derli toplu bakış deneyimi de diyebiliriz.
Şu an o birikimlere baktığımda bir dil meselesi çıkyor karşımıza, sadece Türkçe konuşan halkların felsefi birikimine odaklandığımızda önümüze çok uzun bir yapıt listesi çıkıyor. Mitolojiden- söylencelerden tutun Asyatik düşünce biçimi, Bilinmezcilik, Bilim felsefesi, Değişim modelleri, Despotik devlet, Devlet, Ehli Hakikat, Etno-kültürel alan, Evrensel Akıl ve...gibi bildik bilmedik bir yığın düşünce birikimin ciddi ciddi elemekleri çıkıyor karşımıza, evet çıkıyor ve de ordalar, sonra ne oluyor?
O rehavet dediğim "şey durumu" var ya, geliyor öyle bir noktada kendini hem hiç hissettirmeden tekrar gösteriyor, bizler yani siz, hepimiz bir tarihsel boşluktan seslenmek zorunda kalıyoruz. Ağır, aksak.
Bir küçük örnek sorunu ve anlatmak istediğimi açıklığa kavuşturur:
Osmanlı tarih yazılımı sorununu ele alalım.
Bir çok tarihçimizin önerileri geliyor aklıma, "Osmanlı Tarihi Asya Tipi Üretim tarzının hakim olduğu bir dünya imparatorluğu olduğu için, kapitalist dünya ekonomisi içinde periferi durumuna geçişi anlatacak şekilde yazılmalıdır" (referans olarak "dünya perspektif tezi adlı kocaman I.uluslararası Tarih kongresi kitabı-1993 ve Keyder'le beraber Huri İslamoğlunun Osmanlı Tarihi üzerine yaptıkları araştırma ve önermelerini içeren yazıları spontane aklıma gelen bir yığın örnekten örneklerdir) .
Şimdi bakın şapkayı nasıl ters giydiğimize dair ve bizim şu "hicivli günlere" taş çıkartacak maskaralıklar nerde başlıyor:
Osmanlı tarihi denildi, tarih tezi sunuluyor-sunuldu, sonra?
"Sonrası" yok: Sonrasını Althusser getirecek: "Üretim Tarzı" kavramını, sunduğumuz yazılarda, yerli yerine oturtmamız için illa Althusser imdada yetişecek, sonra o da yetmez zavallının öğrencisi Balıbar devreye girecek ve daha dün kaleme alınan yazılarla bizim tarihimiz açıklanacak yanı 1972 yıllarında Balıbar'ın kaleme aldığı yazılarla. Yetti mi sizce bütün bunlar? Haşa hiç olur mu?
Merkezi-Periferi ayrımını A.G Frank'tan, " Dünya İmparatorluğu" ,"dünya ekonomisi" ve "mini sistemler" deyişlerini İ. Wallerstein' den, yani dünkü çocuktan(1974) , alıyorlar. Sonra buyurun Osmanlı Tarih yazımı önermelerine!
Budur işte o rehavet! J.M'nin çok hoşuma giden bir ifadesi var sanırım Sanatçının Atölyesi dergisinde yazmıştı,"özgüven duygusundan kendimizi yoksun bırakmak", evet, bütün bu kem kümlerden benim kalbimde bir sızı kalıyor: tutup kendi tarihini bile mevcut çelişkilerinde bütünselleştirememenin acısı.
Şimdi, neyi anımsadım, onun hakkını vermeden geçemeyeceğim, bilenler gerçi iyi bilirler.
Ya şair Süha Tuğtepe gibi "arınmak kolay değil bu ülkede" diyeceğiz, ya da
yine onun şiirindeki gibi:
" Kandırın beni yine!
hadi kandırın!
Aşağılık duygunuz, tabiatla savaşınız, sevişmeniz, çoğalmanız.. .
Betonlarınız, demirleriniz, boklarınız!
Hadi her şey insan için deyin! Hayvan olayım önünüzde!
Kürküne aptal yüzlerin kahrolduğu tüylü bir hayvan!
Öldürün beni
Hadi öldürün
Ağzınıza sıçayım".
"Serinlik
serinlik
azcık açın çevremi".
Argos a.