Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



ŞİİRE EVET ŞAİRE HAYIR...// Bayram Balcı



Doğrudan konuya girmek gerekirse, evet, makine insanlığa ihanettir. Bu da ömürlerimizin/ömürlerin içinde yaratılmış bir karadeliktir. Bu karadelik'te yaşam/ömür sürmek, ne mümkün artık. Nasıl ki, silahlar olmasa, insanlar savaşmaz demek, bugün mümkün değilse, bu karadelik olmasa, hayat bayram olacak demek de mümkün değil. Sanat'ın varlık
nedeninin inkarı temeline oturtulmaya çalışılan her düşünce, tez vs., içinde olduğumuz karadelik'i kavrayamamakla alakalı. Elbette, kültür endüstrisinin talanına maruz kalmış bir "sanat" faaliyetiyle sınırlı bakmıyorum meseleye. Ve elbette bir kültür endüstrisine dönüştürülmüş "sanat/şiir" faaliyetinin reddinden yanayım.
Şii dediğimiz şey, en basit ifadeyle, insanın görünmez/görünemez hislerinin/içinin dışa yansıtılmasıdır. İnsanın içinin ya da öbürleri tarafından hissedilemeyecek hislerinin, kimi simgeler, imgeler vs'ler aracılığıyla öbürlerine gösterilmek istenmesine, insanın içini
öbürleriyle paylaşmak istemesine neden karşı çıkayım ki. Böyle bir gerekliliğe neden ve ne'için karşı çıkılır.

İnsan, salt kendisi, sadece diğerlerine/öbürlerine dokunuşlarla müteşekkil değildir. Öbürleri ya da bizler, bize dokunan bir insanın sadece bir yönünü görmüş oluruz. Bize dokunan insanın başka/öbür yönlerini ise, başka ve farklı nesneler vasıtasıyla anlamaya çalışırız. Ses, dil, söz, mimik, yazı vs. bize dokunan insanın bütünlüklü ifadesinin araçlarıdır.

Şiir ise bütün bu bütünlüklü araçları ortadan kaldırır, yerine kendisi geçerek sahici bir esas oluşturur. Her türlü insan ilişkilerinin temelinde "şiir" vardır. İki insanın birbirleriyle ilişkileri, şiirseli ifade eder. Sanatı sadece resim yapmak, öykü-şiir-roman yazmak, heykel yontmak, müzik ve film yapmak olarak algılıyorsak o başka. Bütün bunlar endüstriyel şeylerdir. Bütün
bunların; resim yapmak, şiir yazmak vs. kültür endüstrisine eklemlenen faaliyetlere dönüşmesine/dönüştürülmesi ne tavır almak başka bir şeydir.

İnsanın hayatı, doğayı, yaşamı, ve öbürlerini anlama çabası da denebilecek ''şiire'' karşı çıkmak ayrı şeydir. Sokakta karşılaşmış iki insanın birbirlerini selamlamaları şiirseldir. Nasıl ki, milyon yıllar önce, insanın mağaraların karanlık duvarlarına bir takım şekiller çizerek, kendini, kendi içini öbürleriyle paylaşmasında bir kötülük yok idiyse, bugün de insanın aynı içgüdüyle
kağıtlara, ya da dile içinin gölgesini düşürmesinde, şiir yazmasında bir kötülük yoktur. Kötülük; kağıda düşen gölgelerde kötülük aranmasındadır.

İnsan dünyanın vicdan azabıdır. İnsan, söylediği her söz ile, yazdığı her harf ile, kullandığı her renk ile kendini dünyaya biraz daha bağlar. İnsanın kendini dünyaya bağlamasının nesi kötü ki. Dünyaya bağlanma isteği, gerçekte karanlık bir gayeye bağlılıktır. Çünkü, başarının değil, yenilginin aracıdır dünya. Yenilgi selametidir insanın. Yenilginin insanı öbür dünyaya götürmesi söz konusu mümkün değildir. Kendiliğinden sarsılarak bir değişmedir bu. Yıkıntıların arasından ortaya çıkmaktır sözünü ettiğim.
Şiir; kimi anatşistlerin savunduğu gibi hayata karşı bir tahrifat değildir. Şiirin dili bir zırh değil çünkü. Şiir kimseyi başkalarına karşı korumaz.
Dil'in kendisi insanı başkalarına karşı koruyan bir zırhtır. Evet, evet ama şiir dilin ötesidir, şiir dilden daha eskidir. Gövdemizin içinde olduğumuz gibi dil'in de içindeyiz ne yazık ki. Oysa
"şiir" gövdemizin içindekini haykırma biçimlerimizdir ve daha ötesidir.

Haykırma biçimleri, modren sanatla bir ihanet aracına dönüşmüşse n'apcaz, şiire sırtımızı mı dönececeğiz... Hepimiz lâl konforunun karanlık zihnine mi çekilelim? "Hangi amaçla yazıyorsun?" "Hangi girişimin içindesin ve bu girişim neden yazıya başvurma gereksinimi duyuyor?"
"Ve bu girişim hiçbir durumda sadece gözlemleme gibi bir amaca neden sahip olamıyor?"
Şiir, sezgidir.
Sezgi ise sessizliktir.
Dil işin içine girdiğinde sezgiye ihanet başlar. Çünkü dil, sezginin sonuçlarının yitirilmesine hizmet edebilir. Kağıt üzerine karalanmış birkaç kelimede insan her zaman kendine ait bir şeyler bulabilir. Kelimeler açıklık kaygısıyla cümlelere dönüşüyorsa, bu okuyan da sezgi
ihtiyacını doğurur. İnsan söylediği her kelimeyle kendisini dünyaya biraz daha bağlar. Ama
yazıyı kurgulayarak (sanat yaparak) dünyaya bağlanmak aynı zamanda ondan biraz daha uzaklaşmaktır. Buna perdeleri yırtarak eyleme geçmek de diyebiliriz. Öyleyse yazıyı kurgulayanlara (sanatçılara) şunu sormak yerindedir; dünyadaki hangi şeyler'in perdesini kaldırmak istiyorsun, bu perdeyi kaldırarak, dünyada nasıl bir şeyler umuyorsun?
"Şair!" sözün eylem olduğunu bilir, perdeyi yırtmanın değiştirmek olduğunu da bilir, bir şeyin üzerindeki perdeyi yırtmanın değişim ihtiyacıyla mümkün olabileceğini de bilir. Bunun için toplumun ve insan durumuyla ilgili durumların imajların taraf tutmadan anlatılması
tasarımının gerçekleşmesi güç bir düş olduğunu da bilir. Bu düşten vazgeçmelidir "şair". Çünkü, insanoğlu taraf tutmadan kendini var edebilme olanağını yitirmiştir. Velhasılı; şair bilir ki, sözcükler namlusuna mermi sürülmüş bir tabancadır. İnsan konuştukça, yazdıkça ateş etmektedir. Şair, şiiri reddebilir ve Susabilir de. Ama ateş etmeyi seçtiğine göre, bunu bir çocuk gibi gözlerini yumarak ve yalnızca patlama sesini dinlemek üzere yapmasını beklemek, garip bir teselli ikramiyesi olabilir, anarşizm açısından. Matbu adamlıklar meselesine gelince; bütün portatifleri, rotatifleri, hayderbergleri, çinko ve kurşun, boya ve muşamba, ya da ağaçtan bozma
bobinleri yakamayacağımıza göre, bilmem hangi basılı metinler aynı macera ile gözlerimizin önüne gelirlerken, ne fark var aralarında. Haaa, içerik mi? İçelim elbette. Güzelleşelim.
Bu meselelerde benim derdim şu; madem ki, tabancayı doldurduk, o vakit salt patlama sesini duymak için değil, hedef gözeterek ateş etmeliyiz. "Şöhret", "iktidar", "sanatçı kimliği", "sanatçı kimliğinin masumiyeti", "nitelikli sanat'', ''kişilikli sanatçı" Vb. Kalben bu kavramların tartışılmasını gereksiz bulsam da, yine de bu kavramlar karşısında "meskun mahalde ateş" etmeyi sürdürür şair. Sanatın herhangi bir biçimiyle alakadar olmak, tornacı, kalıpçı,
mimar, mühendis gibi, o insanı toplum içinde bir işbölümüne götürebileceğine ve götürmesi gerektiğine karşıyım. Şair denilen zatı muhteremin, kendisine şair denmesinden duyabileceği haz, onu yukarda sözünü ettiğim kültür endüstrinin kucağına atar ve artık orada Donkişotluk yapmanın alemi yoktur. Kendisine şair denmesi için kavgalara girişme hırsını, çabasını, azim ve kararlığını ise onaylamam mümkün değil.
Her insanın sesi güzeldir. İnsan sesi güzeldir. Ama bazı insanların (türküçü-şarkıcı) benim sesim herkesinkinden daha güzeldir diye bangır bangır bağırmalarını hep komik bulmuşumdur. Bunu komik bulduğum gibi, bazılarımızın da, kimi insan seslerinin hastası olmalarını saçmalık olarak görmekteyim. Sezen Aksu hayranlığı, Erkan Oğur sesinden etkilenmek, ya da Duman kolik olmak, zaten güzel olan insan sesine ihanettir. Özcümle: şiire evet, şair kimliğine hayır. Çünkü adına ne dersek diyelim, ister şair, ister bilmem ne, yapılan şey; insanın dünya karşısındaki vicdanıdır. Ve elbette önemli olan nüfus cüzdanlarımızdaki adlarla yazmıyor olmamız değildir. Yazdıklarımızın arkasında durup durmadığımız ve kullandığımız sanal adların arkasında hınç ve kin gibi kimi ihtiraslarımızı gidermeye çalışmıyor olmamızdır. Küfre, hakarete yönelip yönelmediğimizdir, içtenlik vesamimiyet...

Baki selamlar.

Bayram Balcı


Nilgün Marmara...Şiirler


Image and video hosting by TinyPic

Mavi Gül Tadı

Gök-gül yabanıl kumu gereksiyor,
Bildik e[ş]kil şiddeti.
İmgelemi yitiyor düş seline
Set ören
Bu doyumsuz yeşiller havuzunda.

Sarı ilim dokusuyla
Boğazlarsa maviyi,
Gök-gül rengini hatırlar o an,
Bulut tadını, gülün gök tadını,
Canı acır öldüresiye!


* * *

Cam Kelepçeye Evet

Ilık bir süzülüşle
Geri dön hayat,
Bırakma yeryüzü salına
Tünemiş pek kara kuşlar
Örtsün bakışımı,
Görmek acısı sürsün
Pencere tutsağının
Düşsün hayatı suya…

* * *

Yitik Kaynak

Unutuş bir kaynak olmalı,
Yeni’yi her an’a yaymak için.
Ben sana olmalıyım,
Bana sen bir kaynak.

Görüyorum geç; kıyım çok yakın!
Biliyorum artık mut uzaklığını.
Sen yüzümü götürmüyorsun;
Kendi gözüne bile!

Gerçek bilinsin, diliyoruz,
Düz, eğri, çapraz ya da değirmi.
Güzeldir açığa çıkışı yüreğin,
Sen bil ki, ben de seveyim!

Nilgün Marmara



Şair Süha Tuğtepe Anısına...


Image and video hosting by TinyPic


3 Şiir: Aylin Güven, G.Burcu Narin, Evrim Gürel



ŞAH/MAT

iyi bakınız kendinize
bakınız kendinize iyi
kendinize bakınız iyi
bakınız iyi kendinize
iyi kendinize bakınız
kendinize iyi bakınız

Biz sizi gördük defaten parladık
çok küçüğüz biz, dedik, hemhâl
olsak sizle, fehametinize erişemeyiz
Aşk hengâmında zaruret olmaz a,
size canımız dedik, hezimetimiz
kovulduk damarınızdan, utkunuz

kendinize iyi bakınız
iyi kendinize bakınız
bakınız iyi kendinize
kendinize bakınız iyi
bakınız kendinize iyi
iyi bakınız kendinize

Bizde ne göz ne kulak bıraktınız
Biz sizi şah yaptık, siz mat sandınız


Aylin Güven
Londra

* * *

-sin

Bileceksin,
ama sus!
tıp!
lâl!

Kapısı büyük...
ve büyük kocaman.
Umutsama ellerini,
gelmeyecek.
bil.

Geçmek için üfle usul'undan dünyayı.
O büyüsün,
sen
Ufal ufal.
sus!
tıp!
lâl!

bileceksin.

sus!
tıp!
lâl!

bileceksin.

Gözde Burcu Narin

* * *


Ulvi Uzuvlar

Dudaklarınla öpebilirsin beni
Ya da küfredebilirsin yüzüme.
Dişlerinle ısırabilirsin usulca, sevgiyle
Ya da parçalayabilirsin öldüresiye.
Ellerinle, tutabilirsin elimden düşmeyeyim diye
Ya da beni
itebilirsin ölüme…

Bacakların, bana doğru koşarken
İşine yarayabilir
ya da terk ederken.
Gözlerin, ruhumu arayabilir
Ya da hatalarımı.
Kulakların, sevgimi işitebilir
ya da gıcırtısını dişlerimin uyurken.
Beni sevebilirsin!
Ya da nefret edebilirsin kalbinle.

Ulvi uzuvlarımızın her biri
Yarar pek çok şeye.
Hissiz bir şiiri
Yargılayıp hemen, infaza da gönderebilirsin şairini
Anlatamadı güzelce diye..
Ya da durup, hislerimi karartan gerçeği
Çözebilirsin de…

Ve belki bulutları üfürürsün
Tepemden
Ciğerlerin ve gücün yeterse.

Ayaklarına söyle de
Geri dönsünler.
Gitme..
Gitme deli gibi
sevdiğimi bile bile…

Evrim Gürel







Işık, Edebiyat, Ovidius, Byron, Hitler vs. // Özcan Doğan




Gözler ışık yordamıyla oluşmuş mekanizmalardır. Eski Mısır uygarlığından bu yana bilinen bir gerçektir bu. Her türlü sıfatlardan yoksun canlılar için ışık gözden önce gelir; fakat insan söz konusu olduğunda, görme eyleminin niteliği bakımından, ışığın varlığı gözlerin oluşumunu takip eder. İnsanı insan yapan öz onun içinde ışıktan önce var olmuştur; ancak bu öz yalnızca ışık sayesinde gün yüzüne çıkar. Bununla birlikte, 1893 yılında bir doğa bilimcinin yaptığı araştırma istisnai bir olguya işaret eder; buna göre, araneidae örümcekleri görme sürecinde tıpkı insanlarda olduğu gibi ışığı ötelerler. Fakat bu durum hayvansal doğaya atfedilir; öz eksik kalır.
Varlığın dışa açılımı olarak ışık ve görme eylemi resim sanatında kendini en açık biçimiyle ortaya koyar. Klasik resim sanatı bütünüyle bir ışık oyunudur denilebilir. Perspektifin kanonik niteliğinden dolayı, bu resim anlayışında ışık vizyonun ve öze yönelik algılamanın neredeyse tek aracı konumundadır. Perspektifin terk edildiği ve soyut olanın öne çıkarılıp yüceltildiği XX. Yüzyıl resim sanatında ise, eserlerdeki vizyonu gerçekleştiren maddi ışık insan zihnindeki ışıkla birleşir ve bunun sonucunda iki boyutlu bir algılama ortaya çıkar. Maddi ışık kodlanmış parçalara ayrılırken, zihindeki ışık bu kodların çözüldüğü alan haline gelir.
1941 yılında, eski bir sanat öğrencisi olan Adolf Hitler, kuzey Avrupa’ya yaptığı gizli bir gezi sırasında, bir yandan Rusya’ya yapacağı saldırının planları üzerinde çalışırken, bir yandan da bir tuval üzerinde uygulanan renkler arasındaki farklılığın görme düzeyi ve niteliği üzerinde ne derece etkili olduğu yönünde araştırmalar yapıyordu. Bulduğu sonuç şöyle bir yargıya dayanıyordu: Renk farklılıkları önemli bir faktör olmakla birlikte, renk alanlarının niceliksel özellikleri algılama ve tepki oluşturma süreçlerinde birincil bir faktördür. 1943 yılında Nazi orduları gerilemeye başladığında, Hitler ulaştığı bu yargının ne denli doğru olduğuna acı bir deneyimle tanık olmuştur. Onu böylesine bir yıkıma götüren en önemli hatalardan biri, resim sanatıyla ilgili olarak fark ettiği bu gerçeği savaş alanlarına uygulamakta yetersiz olması ve çoğu zaman tereddüt içinde kalmasıydı.
17. yüzyılın başlarında Floransa’da İspanyol kökenli bir edebiyatçı yaşamıştır. Publius Ovidius ismiyle anılan ve yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de pek bilinmeyen bu edebiyatçının gerçekte kim olduğu konusunda büyük bir belirsizlik söz konusudur. Onu bizim için önemli kılan şey ise edebiyat ile ışık ve görme eylemi arasında kurduğu ilişkidir. Ovidius yazma eylemini ışıkla kurulan bir ilişki olarak tanımlamıştır. Edebiyat, ışık aracılığıyla mürekkep ve kağıt biçiminde somutlaşan dış dünyanın yazı formunda ikinci kez somutlaşmasından ibarettir. Bu somutlaşma dünyaya yeni bir biçim kazandırır ve bu yeni biçim edebiyat ve sanat denilen, çağrışımlara ve dolayımlanmış göndergelere dayanan bir açımlama yöntemi olarak ortaya çıkar. Bunun sonucunda edebiyatçı, ışığın açılımları olan sonsuz varyasyonlar üzerinden dış dünyayı kavrar ve bir başka ışık oyunu olan yazı biçiminde kağıda aktarır.
Ovidius’un yazdığı metinler bu edebiyat anlayışı için birer uygulama alanıdır diyebiliriz. Günümüze ulaşan sınırlı sayıdaki yazıları arasında, “Adium” adını taşıyan metinde bunu açıkça görürüz:

Julius başını kaldırıp etrafına bakındı, denizin ortasında bir kaya üzerinde oturuyordu. Uzaklarda gökyüzüne yansıyan insan suretleri gördü. Her şeyden habersiz, sevinç ve kedere gark olmuş suretler. Julius başını eğdi, eliyle denize dokundu ve gördüklerini yazdı suya. Tanrı ona ışık bahşetmişti…

Ovidius’un diğer metinlerinde aynı anlayışın farklı alanlara uygulandığını görürüz. Dahası, anlattığı şeyler gibi yazdığı metinler de ışık ve vizyonla varolmuştur. Bu türden bir yaratımın izlerine Ovidius’tan önce de rastlamak mümkündür. Antik Yunan metinlerinde benzer bir yaklaşımı yansıtan dizelerle karşılaşırız. Çok sonraları Dante’de de bu durum çarpıcı bir örnekle ortaya çıkar. “Tanrı ışığıyla dokunmuştu insanlara ve ozanlar onlara bakıp ağıtlar yaktılar.” Ancak burada düşünülmüş bir yaratımdan ziyade, Ovidius’un edebiyata dair teorik yaklaşımıyla örtüşen bir durum söz konusudur denilebilir. Ovidius varolan ama bilinmeyen bir şeyin teorisini oluşturmuştur.
Lord Byron’un henüz çocuk denebilecek bir yaşta yaşadığı bir deneyim onun neden edebiyata ve şiire yöneldiğine dair ipuçları taşır. Güneşli bir günde yeşilliklere uzanıp gökyüzünü seyre dalar genç Byron; bir müddet sonra güneşin keskin ışıkları altında hiçbir şey göremez hale gelir. Ovidius’un aksine Byron için ışık varoluşu aydınlatan bir güç değil, tam tersine varlığı karartan bir göz bağı haline gelmiştir. Byron’un ilk şiirlerinde yoğunlukla bu temayı işlemesi böyle bir keşfe dayanır. “Gündüz vakti nasıl da kararıyor ortalık, insanlar her yerde.” İnsanlara dokunan ışık onları görülür kılar; ama insanların kalabalıklaşmasıyla birlikte yaşadıkları dünya kararmaya başlar.
Dünya edebiyatı tarihinde bu türden pek çok örnek mevcuttur dersek pek abartmış sayılmayız. 19. yüzyılın büyük edebi şahsiyeti Victor Hugo’nun yaptığı ve onun pek az bilinen bir yönünü ortaya koyan çizimlerde bu durumun bir başka versiyonuna tanık oluruz. Hugo görmeyle ilgili bir rahatsızlıktan muzdariptir; renk ve şekillerin algılanmasıyla ilgili bir rahatsızlık. Ama yaşadığı bu sağlık sorununa rağmen tedavi olmaya veya gözlük taşımaya yanaşmaz. Ona göre, görme yetisindeki bu rahatsızlık aslında yazdığı metinlere ve yaptığı çizimlere özgün niteliklerini veren avantajlı bir durumdur. Varolan şeylerle onların algılanması sürecinde yaşanan bir bozukluğun neden olduğu öznel görünüm arasındaki farklılığın yarattığı bir özgünlük söz konusudur. Hugo’nun çizimlerinde hakim olan koyu renkler ve belirsiz formlar bunun bir sonucudur ve çizimlerindeki bu özellikler yazdığı eserlerde de benzer bir etki oluşturur.
Son olarak, Avusturyalı ünlü felsefeci Wittgenstein’ın bu konuyla ilgili olarak, Kesinlik Üzerine adlı eseri için Edebi Mantık ve Vizyon İlişkisi alt başlığıyla kaleme aldığı bir yazıya değinmek faydalı olacaktır. Wittgenstein son derece ilginç bir varsayımdan yola çıkarak edebiyat tarihini bir bakıma yeniden tasarlamaya çalışır. Işık, görme ve edebiyat arasındaki ilişkiyi farklı bir bağlamda kurgular ve bunu edebiyata damgasını vurmuş ünlü yazarların çalışmalarına uygular. Burada şu soruya cevap bulmayı hedefler: Farklı bir ışık yoğunluğunun olduğu bir dünyada, insandaki görme eylemi farklı bir şekilde gerçekleştiğinde, bu durum bugün okuduğumuz edebi eserlerin oluşumunu nasıl etkilerdi?
Wittgenstein’ın vardığı ilk sonuç, edebi eserlerde miktar, hacim ve tematik içerik açısından belli bir azalma olacağı şeklindedir. Buna paralel olarak, aynı türden konuların daha fazla yazar tarafından ve daha farklı biçimlerde ele alınacağını öngörmektedir. Ancak, beklenenin aksine, eserlerdeki ayrıntılarda azalma veya basitleşme olmayacak, tam tersine, oluşan vizyonun niteliği itibariyle, çağrışım ve illüzyonlar yoğunlaşacak ve bunun sonucunda, kesinlik duygusundaki farklılaşma nedeniyle ayrıntılar alabildiğine çoğalacaktır. Her halükarda, alışık olduğumuzdan çok farklı bir edebiyat yaratımıyla karşı karşıya olacağımız söylenebilir rahatlıkla.
Edebiyat ve sanat üzerine pek çok şey söylenebilir. Ve söylenen her şey biraz da ışıkla ilgilidir aslında. İnsan sadece görmek için değil, anlatmak için de ışığı kullanır. ,

Özcan Doğan


FEYYAZ..(öykü) // HAKAN İŞCEN





“Bunca işkenceyi ve ölümü
hak edecek
ne düşündünüz çocuklar ?...”


F E Y Y A Z


Gökyüzünü artık göremeyecektim. Belki de diğerleri yanında en çok bu acıya katlanmam gerekecekti:

aynaya baktım
göz kırptım;
göz kırptım...
ağ attılar üstüme
enseme çivilendi
kefenlendim.


Feyyaz altıma tahta koyuyor; ancak o zaman kendimi görebiliyorum. Enli tahtayı berber koltuğunun derisi aşınmış kolluklarına oturtup, ayaklarımın altına gazete seriyor. Ayakkabılarım çamurlu...gazete sermiş olsa da çıkarttırıyor.Top yüzünden lacivert lastik rafımın sağ burnu delik ! Sağ ayağımın baş parmağı da çorap içinde değil.Gizlemeye çalışıp huysuzlanıyorum. Ayaklarımı geriye atıp incecik vücudumla öne kaykılınca, gıdıklandığımı zannedip, kımıldama dercesine tarağın tersiyle başıma hafif darbeler vuruyor. O, ense tıraşımı alırken ben çaktırmadan buruşuk gazetede, meme uçlarına siyah yıldız kondurulmuş çıplak artist resimlerini dikizliyorum. Canım acısa da çıt çıkarmıyorum.


metal tırnaklı pençeler
başladı tırmalamaya
saatlerce yorulmadı.
çocukluğum düştü kucağıma;
döküldü tutam tutam
üflediler; dağıldı...


İnce dişli tarağını cetvel yapıp, kızıl kâküllerimi uzun makasıyla şık şık kesiyor. Bu ince dişli sütbeyaz, siyah çizgili pantolonunun arka cebinde, düğmeye yaslanmış olarak duruyor...her zaman ki gibi. Ayakta aynanın önünde saçlarını yağlayarak geriye doğru tararken, yüzünü bir sağa, bir sola hafifçe çeviriyor…Düpedüz kendini seviyor !

“ Bana ne zaman o yağdan süreceksin ? ”
“ Biraz büyü bakalım; hiç sevgilin var mı ? ”
“ I-ıh...”
“ Gördün mü !...Belki gelecek yaz…Ne dersin, o zamana dek bulabilecek misin ? ”
“ Sen onu sürmeden nasıl bulacağım ki ? ”


Çenesinde küçücük bir çukur var; bıyıkları kalemle çizilmişçesine incecik. Yukarı kıvrık kaşlarının üzerinde eline ne zaman makas alsa, uzun çizgiler oluşuyor.
Bu çizgiler Feyyaz’ın alın yazısı...Boyum uzadıkça nasıl olsa benim de alnıma yazılacak.
Öyle diyor.

kapılar kapandı
askılandı kemikler
bütün isimler aşındı.
manyetonun arsız takırtısı
paslı, ıslak titremeler
mutlak varlık; acıydı !


Elleri mis kokuyor. Şakaklarımdan iri avuçlarıyla kavrayıp, başımı istediği yöne şakacı bir hoyratlıkla çevirirken, kaçamak çekişler yapıyorum ciğerlerime. -Dedem, o kokunun tütün kolonyası olduğunu söylemişti- Aynanın önünde kurşun askerler gibi dizilmiş renkli kutular var. Kıllar kaçmasın diye kırpıştırdığım gözlerimle, bir taraftan da bu süslü merasim geçişini seyrediyorum. İçlerinde ufalanmış pamuklar, pembe minik sabunlar ve çeşit çeşit kolonyalar…Ayna o kadar büyük ki, dükkân yetmezmiş gibi arkadaki minibüs caddesini de içine sığdırıyor.

“ Dur hele…bir nefes çekeyim…”

Feyyaz köşedeki taburesine oturup, Gelincik cıgarasını içiyor. Ben de aynadan geçen minibüs markalarını sayıyorum. Her zaman Tempo’yu tutuyorum; onun şişko yüzü çok sevimli. Garip ?...bugün olduğu gibi, artık hep Ford kazanıyor.


sulandı soğuk taşlarda
sağır dilsiz yanıtlar
kana tuz katıldı;
hayalar mengenelendi
aç kaldı sorular
sessizlik...sessizlik...sessizlik


Aynanın kenarına iliştirilmiş bir fotoğraf var...Bu gazeteden kesilmiş, kafasında top olan bir adamın sararmış resmi. Feyyaz Spor-Toto’ yu doldururken, bu fotoğrafa bakıp sesleniyor :

“ Kral be, goçum benim !...”



Topu başına taç yapmış sanki; hiç de krala benzer hali yok ama...ben de seviyorum onu. Süslü örtünün altındaki koca düğmeli cızırtılı radyodan maçları dinlerken
ben de Feyyaz’ın takımının kazanmasını istiyorum.
Bugün hava güneşli; ama dışarısı buz gibi. Dükkânın ortasında soba gürül gürül yanıyor. Üstünde de kararmış bir çaydanlık…fokur fokur…Bekleyenler fazlalaştı; koyu bir sohbet. Maç ve hükümet işleri. Kavga ha çıktı ha çıkacak; kulağımı kesecek diye ödüm kopuyor. Bence yine Feyyaz haklı.

“ Birleşmeyecekti arkadaş, takunyacılardan bu millete hiçbir zaman hayır gelmez ! ”
“ Ne yapsın; memleket sağcılara mı kalsaydı ? ”
“ Karaoğlan diye inşallah boşuna düşmemişizdir yollara ?...Bari şu adama mahcup
olmayalım…”

Elindeki tarakla aynanın üstündeki büyük kahverengi fotoğrafı işaret ediyor : O, bir trenin penceresine dayanmış…sınıfta olan resmindeki gibi yüzü asık değil, bu kez hafifçe gülümsüyor…
Kapıda yirmi sekiz sıra misket gibi renkli boncuk asılı. Onların şıkırtısı geleni müjdeliyor. Müşteri gelince içim kıpır kıpır ediyor. -Hemen Feyyaz’ın yüzüne bakıyorum; sevincini ne güzel de gizliyor- Boncuklardan yansıyan ışık, dükkânı sünnet salonuna çeviriyor. Bende fırsat buldukça aynada kırmızı, yeşil, mavi lekeleri yakalamaya çabalıyorum…Nihayet tıraş bitiyor. Feyyaz’a para vermek için annemin sıkıca düğümlediği mendilimi açarken, cebimden birkaç renkli boncuk düşüyor. Ahşabın üzerinde çıt çıt sekerek lavabonun altına...taş kesiyorum ! Feyyaz, eğilip topluyor boncukları ve yavaşça gömlek cebime bırakıyor.Yanağımı okşarken elleri yanacak zannediyorum;gülümsüyor…

***

“ Dede gördün mü; Feyyaz, Kasap Rıfkı’nın plastik şeritlerinden asmış...”
“ Plastik şerit mi ? ”
“ Evet, dükkânın kapısındaki boncukları indirmiş…artık ne aynada sıçrayan renkli
toplar var, ne de o güzelim şıkırtı…”


zorla aynaya baktırdılar,
göz kırpmaya çabaladım;
göz kırpmaya çabaladı


HAKAN İŞCEN


Borges'ten Şiirsel Denemeler: Simurg ve Kartal // Yeliz Kızılarslan


Image and video hosting by TinyPic

Zümrüdü Anka ya da Farsça’daki adıyla "Simurg", Ortaçağ Ermeni ve Bizans ikonografilerinde de resmedilen efsanevi kuşun adı. Jorge Luis Borges’in "Dantevari Denemeler/ Shakespear’in Belleği" adlı kitabına "Simurg ve Kartal" adlı denemeyle konu olan Simurg, Orta Doğu edebiyatında farklı bir anlama sahip.
Yaşamı, yeniden doğumu, insanın gücünü ve yeteneklerini simgeleyen Simurg özellikle İran edebiyatında önemli bir yere sahip. İranlı mistik şair Feriduttin Attar’ın "Mantıkul Tayr" (Kuşların Konferansı) kitabında anlatılan bu kuş; insanın kendine ulaşması için geçmesi gereken yolculukların, 30 kuşla sembolize edildiği ve sonunda Kafdağı’nın vaat edildiği bir hikayeyi anlatır.
Borges’in bu kitabındaki denemede anlatılan Simurg -her ne kadar kendi kültürümüzde de yeterince iyi bilinmese de- yazarın ama bilhassa yabancının gözünden başka bir bakışla değerlendirilir.
Borges, öncelikle Batı edebiyatında Simurg’un bir benzerini aramakla denemesine başlar. "Bir çok yaratıktan oluşan bir yaratık, (diyelim ki) birçok kuştan oluşan bir kuş kavramı yazına ne tür bir katkıda bulunabilir" sorusuna bir cevap arayan Borges’in üslubuyla sıradanlaştırılan bu mitik kuş, Batı edebiyatında "phoneix" (Zümrüdü Anka) denilen kuşa denk düşer.


Küllerinden yeniden doğan kuş



Küllerinden yeniden doğan bu kuş, benliğin gizli labirentlerinde kaybolan insanın olgunlaşma serüvenini anlatır. Pek çok ismi ve hikayesinin bir çok versiyonuyla, gerçekte ölümsüzlüğü simgeler. Bu bağlamda, bu yabancılaşma Borges’in, Simurg’la neden ilgilendiğini ve okuyucusunu neden tanıştırmak istediğini açıklar. Onu, Eniada’da ki Mostrum horrendrum ingens’den, Leviathan’da anlatılan ve bir elinde kılıç bir elinde baston olan krala ya da deve benzeyen tuhaf yaratığa benzetir.
Yazısında amacının, bu tuhaf ve gizemli yaratığa ait farklı öyküleri aktarmak olduğunu tekrar belirten Borges, Dante’nin Cennet’in de anlatılan ve Kutsal Ruh’un tasarımı olan bir kartalın değişimini de Simurg’a benzetir. Ancak benzerliklerinden çok farklılıkları ağır basan bu iki kuştan, kartal inanılmazlık; Simurg ise, sonsuzluktur.
Kartal’ı oluşturan insanlar onda yok olmaz, onun bedenini oluşturan fiziki özelliklerine dönüşürler. Simurg’a bakan kuşlar ise, onun kendisidir. Kartal bir anlık bir imgedir ve onu oluşturanlar benliklerini yitirmezler. Simurg ise, gizemli bir bilmecedir.
Arkasında gizli tümtanrıcılığa rağmen, Oidipus mitindeki Sfenks’in bilmecesine farklı bir yorum getiren De Quincy’e göre "bilmecenin çözümü tüm insanlık değil, Oidipus’un kendisidir". Simurg’un arayışı da buna benzer. Arayış ve yolculukların sebebi, kendini arayıştır ve sonunda da kendini bulur, Simurg "Kuşların Konferansı"nda.



Dünyevi mistisizm



"Dante’nin Kartal amblemini yaratmasından yüzyıl önce, Sufi şair Feridüddin Attar adlı İranlı, o tuhaf Simurg’u (30 kuş) yaratmış, hem de Dante’nin yarattığı figürün belirtkenlerini içeren ama daha yetkin bir şekilde tasarlanmış bir figür" diyen yazar, kültürler arası ve metinlerarası geçişin ötesinde dünyevi bir mistisizme varır aynı denemede.
Edebiyatın ve Simurg’un simgelerinden biri olan Gnostisizm’e uygun bir anlam yükler bu figüre. Gnostisizm, Farsça marifet ya da Türkçe’de yetenek anlamına gelir. Buna göre Borges’in açısından edebiyat, başka bir kültürden değerli bir Sufi şairin en ünlü simgesini bir yüzyıl sonra başka bir kültürde –Hristiyanlık’ta- buluşturacak kadar başka bir büyülü ifade sanatıdır.
Bu bağlamda, Borges’in yukarda sorduğu soruya tekrar baktığımızda, edebiyat başka başka kültürlerden beslenen, küçük küçük evrenlerin buluşmasından ibarettir. Zaten Borges’de, "Simurg ve Kartal" denemesinin girişine düştüğü dip notta; "Leibniz’in Monadologia’sından evrenin birçok küçük evrenlerden oluştuğunu, bu küçük evrenlerin her birinin aynı zamanda evreni içine aldığını, içindeki evrenin de yine küçük evrenlerden oluştuğunu ve bu evren tasarımının böylece sonsuza kadar yinelendiğini öğrendiğini" anlatır.



Eski sembole yeni anlam



Edebiyatta bu anlamda, bir sonrakine bırakılan ve kendinden öncekinden devir alınanın küçük evrenlerin bir buluşmasıdır. Kuşların kralı Simurg’un, muhteşem güzel tüylerden birini Çin’in merkezine düşürdüğü için yola çıkan diğer kuşların, Kaf Dağı’na yolculuğunu anlatan "Kuşların Konferansı ya da Kuşların Dili" Simur Dağına ulaşan 30 kuşun çabasını ve yolculuklar boyunca arınmasını anlatır.
Ünlü yazar Borges’in şiirsel denemelerinden oluşan "Dantevari Denemeler/Shakespear’in Belleği" adlı kitabı, İran edebiyatının bu en ünlü sembolüne başka bir anlam katar.

Yeliz Kızılarslan



* Jorge Louis Borges, Dantevari Denemeler/Shakespear’in Belleği, İletişim Yayınları: İstanbul, 1999.


15 Kasım; Dünya Hapisteki Yazarlar Günü..// defter



Faciayla olmak, Faciayla yaşamak…
12 yıl süresince dünyanın değişik yerlerinde 35 yazar öldürüldü-idam edildi.
“Orada Kimse Yok Mu?”
Ölüm, “ezeli” olmasına rağmen, kalem tutan ellerin ölümü Sokrates’in hazin sonundan beri alışkanlıklarımız arasına girdi! Ve inanıyoruz: hiçbir aklın hiçbir eleştirisi öldürülen canlarımızı geri getirmeyecek ve yine hiçbir aklın hiçbir eleştirisi “insanı dogmatik uykusundan” uyandırmayacak..

I:



Unutma ben yok olunca değişince kent
Ve bir yoksulun o günlerden sana bağışladığı söz ülkesi yitip gidince
Sonsuz ve isimsiz bir deniz kalacak
Bir de çam ağacı
benim sularımla öpüşen
” – Onat Kutlar



II:



Yaz işte, tüm bu olup bitenleri yaz, bütün bunları kim hak ediyor? Ve bu “anlam” denizinin aktardığı şeyler hangi sözcüklere sığabilir? Yaz işte bir zamanlar toprak üzerinde yıldızlar kadar akışkan olan adımlar vardı ve bu yeryüzü bir yerlerde “durdurulan-zincirlenen” adımları da düşünür, düşünürdü bir zamanlar… Belleği her kareyi topluyor, topluyor ve bir çizgiye dönüştürüyor, tekrar gök taşından kopan zerreler gibi kemik veya taş parçası olarak toprağa gömülerek ardından parça parça kendi öyküsünü anlatıyor..”
“Bir orak toprağın sesini aldı götürdü.
Seher vakti
evinden çıkan o kimse
Ölülerin rüyasını aldı götürdü
Gece vakti evine dönen o kimse
Ölülerin rüyasıyla geri döndü…

Sokak ortasında faili meçhul cinayete
kurban giden yeryüzü şairi-yazarı: Mohammad Mokhtari



Açık kalmış, açık bırakılmış dünya “kanalları” hala zehir saçıyor, ölümü
savunuyor, hayata tekme atıyorlar. Kürsüleri hazır, sesleri gür, durmadan şapkalarından tavşanlar çıkarıyorlar politik arenanın soytarıları, ölüme sponsor trastlar, ‘bir şeyleri bir şeylere’ ya da hiçbir şeye sözde akılların açılmaz kağıttan kaleleri, “tarihe en bela vergi” olan duruşları, aldatmacaları, övündükleri ışık hızı, “ateş çağı”, kutsadıkları o köhnemiş Roma tolgalarıyla, tarih ekinini kirleten, kanatan elleriyle durmadan bir şeyleri büyüttüklerini hırıltılı sesleriyle tekrarlayan lanetin kültürsüz süvarileri, iyi dinleyin bizler her yıl sadece 15 Kasım günü değil her gün katlettiğiniz şairlerimizi, yazarlarımızı, hala yeryüzünün dört bir yanında soluksuz bıraktığınız canlarımızı, kalemlerimizi hep anacağız..


Göz yaşı çağında, etimizde, kemiğimizde onların kutsal nefesini,
mürekkep izlerini taşıyacağız-yaşatacağız. Tarihin maskara yüz maskesini giyerek kainatın dişlerini geçirdiği kalemin şahdamarlarından sözcük-şiir ummanları hep akacak, bunu engellemeye ne idam sehpalarınızın ne de hapishanelerinizin gücü yetmeyecek, dün de yetmedi, yarın da yetmeyecek.


F.Garcia Lorca hala yaşıyor, Onat Kutlar, Said Soltanpour hiç ölmediler, Şeyh Bedrettin hala aramızda, Khosrow Golsorkhi hala tüm krallara, taçlara, saltanatlara meyden okuyor. Bulunduğumuz coğrafya çeyrek yüzyıla yakın bir süredir tutuklu yazarlar cehenneminin yanında en büyük “yazar-şair” kıyımlarına da tanıklık etmiş bölgedir. Yüzlerce kalem ya “iç” ya da dış müdahaleler ve okyanus ötesi çıkarmalar ve kanlı saldırılarla topyekun bir kıyımın kurbanı oldular. Bu yazarlardan bir kısmının adları hala “kayıplar” listesinde geçiyor. Ne mezarlarına ulaşılabilmiştir ne de her hangi bir izlerine. Yılda iki kez toplu
mezarlıkları ziyaret ediliyor, oralara gelen anneler, eşler, çocuklar sanki bin yıldan beri yakın akrabalar, çünkü toprağın altında yatan isimsiz kalemler hepsinin kardeşi- babası, ablası, annesidir…


Bu pak vicdanların tek suçları doğruyu, tiksindirici gerçeği, lanetin karanlık yüzünü haykırmak ve yazı aracılığıyla insanlığa seslenmekti..
Bugün dünyanın birçok ülkesindeki hapishanelerde suçları sadece hakikat yolculuğu olan binlerce yazar şiddete ve her türlü kötü muameleye maruz kalmışlardır.
Sokrates’le başlayan zehir kadehinin tarihi olanca hızı ve derinliğiyle
günümüzde de devam ediyor.
Bu köklü ağacın dalları kırıldıkça yerine daha gür daha üretken binlerce fidan yetişiyor, bu dirençli ormanın serpilişini ne yangınlar ne zincirler ne de kıyımlar durdurabildi bugüne kadar.
Bugün 15 Kasım ve bizler tek yürek olarak tüm yeryüzü hapishane kapılarında bir mum yakıyoruz..
Unutmadık sizleri ey sessizler ordusu, ey suskunların gür kalemi…
Sizler bizlere hep “uç” olan sözcükleri öğrettiniz, merkeze oynamadınız,
merkezsin parlayan cismi azamı, şan-şöhret sofrasına süs, her maskaralığına soytarı olmadınız… Her zerrenizle yeryüzünü bir baştan bir başa adalet, barış, özgürlük ve onurlu bir yaşam çizgisiyle donattınız.
“Esintisiz zindanların avlularında”-“sokağı denize bağlayan geçitler” oldunuz, işte orasıdır sizi en gür kır çiçekleriyle hep bekleyen o kutsal yer..



Saygıyla eğilerek..



Borges Defteri Moederasyon Grubu


"Aşka Düşen Divaneler"..// Sufi.





"Acıklı ve üzücüdür sözlerim, biliyorum,
Onların anlamı asla algılanmaz.
Parçalanmış bir yürekten kopup, giderler,
Acılarımın sonunda varacağı yere!
“Deliyim ben! Haklısınız, haklısınız!”
"
Şiir: Lernmontov
Türkçesi: Sufi.

İster felsefe ya da politikada, ister şiir ya da sanatta olsun, olağanüstü kişilerin, yeteneklerin hemen hemen birçoğu melankoliktir. Hem de bazılarında bu öylesine şiddetlidir ki, kara safrandan ileri gelen hastalık belirtileri dahi gösterirler; örneğin kahramanlar arasından Herakles’in başından geçenlerde anlatıldığı gibi. Çünkü Herakles de öyle bir yaradılışa sahip olmalıydı ki, bu yüzden yaşlılar saralıların(epileptik) hastalıklarını, Herakles’i göz önüne alarak , “kutsal hastalık” diye tanımlamışlardır. Herakles’in, hem çocuklarının karşısında kapıldığı çılgınlık nöbetleri, hem de Öta’dan uzaklaşmadan önce yaralarının açılması bunun kanıtıdır, çünkü bu, birçoğunda olduğu gibi, kara safrandan ileri gelmektedir. Ispartalı Lysander’in ölmeden önce aldığı yaralarda da söz konusu aynı şeydir, ayrıca aklını tamamen yitiren Aias ile yalnızlığa sığınan Bellerophntes için de durum aynıdır. Bu yüzden Homeros şu dizeleri yazmıştır:

Ama bir gün tanrılar nefret etti ondan,
Aleion ovasında kaldı tek başına,
İnsanlardan kaçarak yedi kendi kendini
.”

Görünüşe göre öteki kahramanların durumu da bunlardan pek farklı değildir. Daha sonraki dönemlerde ise Empedokles, Platon, Sokrates ile ünlü birçok kişinin, ayrıca ozanlardan büyük bir bölümünün adlarını sayabiliriz.
Şu kısacık yazıyı bana yazdıran şeye gelince, defter okurları (eski okurları) benim Herak’ımı bilirler(Herakles hayranlığından dolayı ona bu adı vermiştim), 80’lı yıllarda 10 yıl içeride kaldı, tahliye edildikten sonra 2 yıl da evine kapanarak dünyaya sırtını çeviren ve toplamında 12 yılını iç-dış hapiste geçiren bir filozof kadar donanımlı can dostum, güzel dostum içindir..ve hayat bizi hiç hesapta olmayan bir noktada bir gün buluşturdu ve o tarihten itibaren dostluğumuz sürdü gitti, ta ki Herak’ımı acıklı bir biçimde kaybettiğim günü bana yaşattı şu rezil dünya..O da hastaydı, tedavi görüyordu..
Arada bir uğradığı mahalle kahvesinde her gün orada-burada gördüğümüz kuru gürültülü insan topluluğu ona “deli” muamelesi yaptı, oysa aralarından kaç kişi onca acıyı kaldırabilirdi acaba? Çok kuşkum var. Onlar ömürlerinde bir tek kömür koru, sıcaklığını bilirler, oysa taş ve demir de eğer ateşe tutulursa doğası gereği soğuk olmasına rağmen kömürden daha sıcak olabilir.
Kim ne anlar içimizdeki kara safra’dan Herak’ım?
Vücutta az biraz ruhsal denge bozulmaya yüz tutsun, Herak’ımdan beter bir depresyon muhtemelen sizi de yoklar. Güzelliğin katledildiği, önüne set çekildiği bir devrandan süzüldü geldi bir kuşak, ne talih ki hep aynı noktaya varıyor ellerimiz. Rüşvetin, ahlaksızlığın, adam kayırmacılığın abidesi olan kimseler topluma ahlak dersi vermeye devam etsinler. Ama keşke’vicdan azabının dinamizmi için, duyumsamazlıktaki hiçliği keyfimizce terk etmek elimizde olsaydı”. Gerçekte bu “seçkin” şeyleşmiş kişilerin dünyaya, sanata hep baş aşağı bakmalarını pek umursamıyorum çünkü bu tayfalar için tek sorun “uykusuzluk” derdidir, uyumaları, uyutmaları için yatakla tek kahramanlık ilişkileri, modernin bayat-çürük gurur abidesi şeyler, zatlar.. ama bütün bu keyfi iradelerini tercihler, çekişmeler adına sergiledikleri zaman, işte o zaman benim de kara safram tepeme vuruyor! İnanın bana bu çarpıtılmış görüntü bir zihin yanılsaması değildir, çünkü kendisiyle eşdeğerli, gerçek bir çarpıtmayı yeniden-üretir, yani kişileşmiş şeylerin temsilcileri olarak kodamanların rolünü yeniden biçimlendirir.
Benim Herak’ımı, sizlerin güzel düşlerini de yok eden bu yaratıklar ve türevleridir ve hala da bu durum devam ediyor. Güç, gösteriş nereye toplanmışsa pisliğini temizlemek hep bunlara düşer, ateş nöbetini bilmezler, kültür arenası bezirganı, gerçek sperm ziyanı, leş yiyici haydutlardırlar benim için ve birçok kimse için. Çarkın, sistemin hiç olmayacak duasına amin bile değiller.Metalar dünyasının bildik, tanıdık fetiş karakterleri oldukça, daha nice üzüntüler, kederler
yaşayacağız..Çünkü bu zibidi zihniyetler aşkın ardından ölümü hiç bilmezler, sadece toplandıkları yağma sofrasının tatlısını bilirler, kaşığı ellerinden alın ki bir güzel ağlasınlar.

Sakın unutmasın kimse, Metafizik incelikler ve teolojik süsleri bizlerde biliriz elbet, ama “şeyleşme” dünyasını hiç bilmeyiz biz Sufi’ler, Melamiler..
Yaratılışın kendisini bizlerde “ilk sabotaj” eylem olarak biliriz ve birileri için hepten hafızasız kalmanızı hala yanlış anlarız..

Elden ne gelir bir avuç “ayaksız vicdan azapları” hala dolaşıyor aranızda.

Sufi.

15 Kasım dünya hapisteki yazarlar günü arifesinde, giden canlar için, giden bütün Herak’lar için, Nesimi’den:

"Şem'e düşen pervaneler
Gelsin bir hoşça yanalım
Aşka düşen divâneler
Gelsin bir hoşça yanalım
Yanmaktır bizim kârımız
.."


Kendime Kırgınım(I&II)..// Efsane Hoşbaht




“Sana kırıldım” dediğinde “git kendine kırıl” dedi.
Ve O, sorumluluğu öğrendi.


Kendime kırgınım (I)

O geceden sonra gök yüzüne bakmaktan çekiniyorum ; güçlü tanıdık geştaltlar taşıyor. Gece sim tozu kokuyordu ve gökyüzü taze galaksi kümelerinden olgundu. Yerine koca bir yokluk boşluğu bırakıp bir doğum sancısı gibi seni benden çekip aldılardı.

Bölünüşün zuhuruna şahittim. Hiç çırpınmadım, sakindim ve yokluğun tüm ihtimallerini üstlendim. Bütünüme yetişmeliydim. Genişlemeliydim.

Yaşamda kötü günlerimiz, iyi günlerimiz olmayacaktı, organik paylaşımlarımız olmayacaktı, bir hissin kuytusunda tutunabilirsek şayet, içe doğru yeşerecektik, ölüm bizi yeniden kavuşturuncaya değin.
‘Ölmeden evvel ölme’ ihtimali kuantik bir potansiyeldi,….

Onun kıyılarına seferi için uçurumlar geçecekti,
uçurumlar düşecekti.

Karar verdim, boşluğu aşacaktım, bütünüme ulaşacaktım. Yola çıktım.
zamanlar geçti . Çocuklar doğurdum ve kocalarım oldu, boşluğa bin bir hikayenin aksi düştü. Akışı gördüm. ‘Kabul etme ’yi öğrendim, ve ‘kabul etme ’nin ‘boyun eğmek ’ten farklı olduğunu . Kabul etmenin anlamının ‘her şeyin sorumlusu benim’ demek olduğunu öğrendim , ve Ötekinin benim aynam olduğunu.


Uçurumlar geçti;

Hasrete yenik düşmedim. Yaşamın her çorak köşesine, yenidenlik çiçekleri diktim, tohumlar serptim ve suladım . Yoksul kalan kesimlere bereketli düşler döşedim.

Seni gördüğüm anda tanıdım, sen bir şiirdin ve ben herkestim. Sözlerini bana toplayınca parmaklarımı açtım, evrene akıttım tözü…kızıldan ultra mora dek, dalgalandı maviler, pembeler uçuştu.

Derken bir bedende gördüm doğanı…bunca asırdır düşümde taşıdığım sen …şimdi karşımdasın uzak kavramımdasın….. üreme yasası gereği kocalarım ve çocuklarımla çoğalmış olan bana baktın …. insan benliğinle seslendin.


Uçurumlar düştü;

“davranışların hafızama hiç de dostça yazılmıyor. bu nedenle tehlikedesin. bana bir iyilik yap, kötülük olmasın, bir kötülük göster ki, iyilik olmasın” dedin.
Yargın idim. Beni yabansadın.


Melekler duyar;
İçten kırılmak tiz bir sessizliktir.

…Tanımlanmayan bir nitelik, kırık niceliklere parçalandı.

Duygular dünyada tanımlanmalı, sınıflanmalı ve analiz edilmeli; kırıldım.
Dürüstlük evrensel bir fazilettir. Evrensel yasada ‘Kırık bir kalp’ vakasında suçlu hep kırılmaya izin veren yani kırılandır.

Kendime kırgınım (II)


gözlerime bakmak istemiyorum
Bunca zamandır hiç hesapsız dağılıp yeşerdiğim, yaşam estirdiğim, hayat savurduğum !!?

Her bir karanlık kıvrımında
Hep dipte kıvılcım yaktım
hüzünlere kutlama stratejisi
taşıdım en dikenli haçlarımı, umut omuzlarıma
hançere karşı merhem idi ekonomim

arınmaya; aydınlıktan leke söker göğe tırmanırdım
Özümden tanrıça toparlardım arka sokakların batık sularında
Sahip çıkmaya kararlıydım ; meta pazarlarından hiçlik toplamaya
Sahip çıkmalıydım yaşama
Zirve değildir miraç
işte ta burada, karanlığın zifiri göbeğinde…şakı

“haydi hadi yüreğime gayret…..”

iktidarı zulümse topraklarımda
Baharlar biriktiririm damarlarıma
Bu gün değilse elbet bir gün
her an başlar hep yeniden

Kime tehlikeliyim, nedir güven?

Yaşam kıpırdadı duyumsadı nöronum;
ki


“ey yaşamın her suretinde baki kalan
Sen benim cilalanmış yüzümsün şimdi
Kim ki baka suretine o kala kendi siretine”

her biçimde kavrarım seni
uçuşsan irtifa, düşüşsen kanadım
Kara vadiysen, kardelenim
Rüzgarsan, güzerim
Duyumsan seslenişim
Şamansan doğanın erki
Tuzaksan avlananım
Ve sorunsan yanıtım

Sen mevsim ben erguvan
ben zulüm sen isyan
Sen düş ben betim
ben ibadet sen inanç
sen seçersen ben eyleyenim

Efsane Hoşbaht
Adem-Havva dosyasından


Alıştırma Nesneleri..// Negar Azimi-Çevirisi: Samet Köse



The New York Times Dergisinin 1 Kasım sayısında, Bidoun Dergisi editörlerinden Negar Azimi ımzali güzel bir yazı çıktı. Nobel Laureate yazarımız Orhan Pamuk'un içdünyasına ve nesnelerle bağına dair içgörü sunuyor..// Samet Köse


Alıştırma Nesneleri




Acaba hangisi daha önce ortaya çıktı -- Orhan Pamuk'un müzesi mi yoksa onun yeni romanı, 'Masumiyet Müzesi' mi?

Negar Azimi

İstanbul'un, sıcak, güneşli bir yaz gününde romancı Orhan Pamuk, yazarlara özgü
çalışma dolu tahtı, sandalyesinde arkaya doğru yaslandı ve pencereden dışarıya baktı. Boğaziçi, Marmara Denizi ve Haliç'in birbirine kavuştuğu ve turkuvazın mükemmel bir karışımı olarak ortaya çıkardığı kusursuz manzaraya gözlerini iyice alıştırmıştı. Bugün, depresif olduğunu söylüyordu. "Ben, bir yazarım. Yazmam gereken
kitaplarım var. Ben, ne diye bir müze inşa etmeye kalkışıyorum?" O sırada yakından geçmekte olan bir gemiden gelen folklorik müzikle boğulmaması için sesini kreşendo tarzında yükseltti. Solunda, kitap yığınlarının üzerine tünemiş, içi doldurulmuş bir kuş, yazarın konuşurken bu güzel ama bahtsız martıya hitap ettiği izlenimini
veriyordu. Odanın her tarafına Pamuk'un kurmaya çalıştığı müzenin ham maddeleri serpilmişti: tuzluklar, porselen heykelcikler, ayarsız kapı kolları, piyango biletleri ve bir ayva öğütücüsü. Türkçe büyük harflerle, "Yazarken asla nesneleri unutma" sözü biraz karşısında sarı renkli birkağıtta yazılı duruyordu. Stresli görünüyordu. Sonbahar'da Harvard'da vermesi gereken konferansları vardı. Bir sonraki romanında hiç ilerleme katedememişti. Yeni aşkı, romancı Kiran Desai ile çıkacağı
tatili düşledi. Aşk Gemisi'nden yükselen müziği hala işitebiliyordu. Birden irkildi.

Nobel ödülü-kazanmış bir romancının, bir müze inşa etme düşüncesi 10 yıl önce yine bu kentte başlamıştı. Borges benzeri romanı "Benim Adım Kırmızı" ile gelecek olan üne kavuşmadan önce Pamuk'un zihni, aşk acısından muzdarip Kemal adında bir genç adamın öyküsünü kurmakla meşguldü. "Masumiyetin Müzesi" kitabının coğu yerinde, tanımlayıcı biçimde ortaya çıkan hüzünlü kahramanı Kemal, tıpkı Pamuk gibi,kentsoylu bir İstanbul ailesinin çocuğuydu. Kendisinden daha yoksul, uzaktan akrabalığı olan, güzellik yarışmasına katılmış Fusun'a aşık olmuştu. Bu noktadan itibaren Pamuk bize saplantı ve sosyal sınıfın antropolojik bir portresini andıran onlarca yıl sürecek bir kayıp öyküsünü ve yazarı Orhan Pamuk olduğu için Doğu ve Batı hakkındaki
düşünceleri aktarmada rehberlik ediyor. Romanın sonunda Kemal, Fusun'la ilişkilendirdiği nesneleri keşişlere ait bir adama ile toplar ve onun için Masumiyet Müzesi şeklinde bir anıt diker.

Kemal gibi, Pamuk da romanının 83 bölümünün her biri için, 83 sergiyle dolduracağı bir nesneler müzesi açacak. "Son 10 yıl bu roman üzerinde çalışırken", diyor Pamuk, "Öyküyle bir yerde kesişecek günlük nesnelerle karşılaştım. Bazen de, öykü kendi içinde akıp giderken onu tutması için bir nesneyi talep ediyordu, ben de öyle yaptım. Takılıp kaldığımda, çevremdeki nesnelerden fikirler aramaya başlarım. Benim
algılarım, ya da sen, buna benim dokunaçlarım diyebilirsin, dükkan vitrinlerinden, arkadaşların evlerine, bit pazarlarına ve antika dükkanlarına dek açıktır. İşte Masumiyet Müzesi bu şeklilde ortaya çıktı. Burada gösterilen fotoğraflar, o nesnelerin yalnızca bir kısmı ve açıklayıcı başlıklar yazarla görüşmelerden alındı.

Müze gelecek yıl 19. yüzyıldan kalma dar bir binada açıldığı zaman, içeriye girişler romanda basılı olan biletle ücretsiz olacak. Her bölüm, ister '"Aşk Acısının Anatomik Bir Haritası" ya da "Babamın Ölümü" olsun Pamuk'un kısa ömürlü gösterimlerine esin verecek. Nesnelerin arasında: 4213 sigara izmariti, 237 saç beresi, 419 ulusal piyango bileti ve bir de ayva öğütücüsü yer alıyor.

Pamuk, bir öğleden sonra bana kurmakta olduğu müzeyi gösterdiğinde, birlikte en üst kata çıktık ve aşağıdaki yapı döküntülerine baktık. Yarım karanlıkta, haleti ruhiyemiz tıpkı mimaride olduğu gibi olası olana gebeydi. İyi de, Pamuk'un müzesine kimse gelecek miydi?
"Annem, benim romanlarımı hiç kimsenin okumayacağını söyler, dururdu", diyor Pamuk, "Romanlarım hiç kimsenin gitmediği müzeleri onurlandırıyor, hani sadece kendi adımlarınızı duyduğunuz müzeleri". Pamuk, yıllardır Hangzhou'da Çin Geleneksel Tıp Müzesinden, Smithfield, North Carolina'daki Ava Gardner Müzesine bu tür tuhaf
müzelerden yüzlercesini ziyaret etmiş.

Kahramanı Kemal de, 5723 müzeyi ziyaret etmiş birisi olaral çıkıyor romanında. Kemal ve Orhan'ın arasında benzerlikler, bana yazarı kızdırmakta hiç de başarısız olmayan o soruyu sordurdu. Karmaşık bir müzik aletini andıran sesini değiştirerek, yanıtı içinde saklı soruyu sordu: "Bay Pamuk, Kemal siz misiniz? Yeter artık. Hayır, ben Kemal değilim, ama Kemal olmadığıma sizi ikna edemem. İşte romancı olmak budur."

"Telaşlandı" sözcüğüni çaktırmadan not defterime düştüm. Sonra birden rahatladı. "Yanlış bir fikir vermek istemem", dedi. "Ben, mutluyum. Tolstoy'un okulu vardı. Başka bir yazarın dergisi, bir diğerinin film hayalleri, bir başkasının ise politikası. Bu müze, benim okulum, benim dergim, benim filmim, benim politikam. Benim bir parçam"

Türkçesi: Samet Köse


ANAHTARLAR
Anahtar sıradan bir nesnedir. Müzemin, bir kenti kent yapan sıradan şeylerle, alçakgönüllülükle doldurulmasını isterim. Müzemin kentin müzesi olmasını, sokak haritalarından kilitlere, kapı tokmaklarına, halkın kullanımına açık telefonlardan, sis düdüklerine herşeyi kapsamasını isterim.

ÜÇ TEKERLEKLİ BİSİKLET
Romandaki iki ana karakter, uzak kuzenler olup, 1950'ler ve 1960'larda onlar çocukken, ailenin daha varlıklı olanlarının, daha az ayrıcalıklı olanlarına kullanılmış elbiselerini ve oyuncaklarını vermeleri adettendi. Bu iki kuzen, Kemal ve Fusun yıllar sonra karşılaştıkları ve birbirine aşık olduklarındanda, Fusun yıllar önce Kemal'in ailesinden hediye olarak aldığı üç tekerlekli bisikleti anımsar.

BÖCEK İLACI PÜSKÜRTÜCÜSÜ
Bu kırmızı koltukta bir böcek ilacı püskürtücüsü yer alıyor. Üzerinde Türkçe "Temiz İş" yazıyor. Tüm haşereleri, sivrisinekleri öldürür. 1950ler'de yemek masasının etrafında bile onu püskürten aileleri hatırlarım. Bunu bir dükkandan satın aldım. Rengini beğendim. Ölümü anımsatıyor bana. Hatta biraz daha primitif.

KAVANOZDA TAKMA DİŞLER
Dedelerimizin, ninelerimizin kuşağında herkesin böyle takma dişleri vardı. Hatta okulda aksi huylu yaşlı öğretmenlerin de takma dişleri vardı ve bizi azarladıkları zaman tuhaf bir ses çıkarırlardı, tüm sınıf gülerdik. Herkesin bunları satın almaya gücü yetmezdi. Büyükannem her gece yatmadan önce, adeta bir ritüel gibi, ağzından
takma dişleri çıkarır, ellerinde narince tutar, diş fırçası ve diş macunuyla onları temizler, sonra sabaha dek onları bir bardak suyun içine koyardı. Bu görüntü beni hep büyülemişti. Babam ölüm döşeğindeyken, aynı cam bardak ve aynı takma dişleri onun yatağının yanı başında da görmüştüm.

KUŞLAR
Bu romanda özdeşleşmeye çabaladığım karakterim Fusun, evliliğinde zamanını kuşları boyayarak geçiriyor. Onun gibi ben de gençliğimde ressamdım. Müzemde, Fusun'un titizlikle, bir bir boyadığı Istanbul'un ünlü kuşlarını ben kendim boyayacağım. Bu gördüğünüz, bana müzemi hazırlamada yardımcı olan içleri doldurulmuş bir martı ve karga. Arada balkonuma konan başka kargalar da, bu kuşlara bakıyorlar.

AYVA ÖĞÜTÜCÜSÜ
Bu ayva öğütücüsü, benim hakkında tam olarak bir bölüm yazdığım müstesna bir nesne. Romanı yazarken, ofisimin yakınındaki bir ucuzcu dükkanda gördüm ve onu satın almak zorunda hissettim. Türkiye'de 1980 askeri darbesinin tuhaf mirası hakkında yazmayı istiyordum. O dönemde sokağa çıkma yasakları vardı ve askerlerce durdurulmadan kentin içinde gezmeniz mümkün değildi. Bir sahnede, romanımın kahramanı Kemal, bir
kontrol noktasında durdurulduğunda cebinde bu ayva öğütücüsünü taşıyor. Bu açıkça, şüphe uyandıran bir nesne. Gecenin yarısında, hem de darbe olmuşken o ayva öğütücüsünü taşımanın ne gerekçesi olabilir? Reçel yapacak olmasın?

Fotoğraflar: Olaf Blecker


"düşleri var apaydınlık.." // PAUL ELUARD



ACININ BAŞKENTİ

Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi,
Bir raks bir dinginlik çemberi
Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli,
Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan
Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.

Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü,
Rüzgârın sazları, kokulu gülücükler
Işık dünyasını saran kanatlar,
Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler,
Gürültü avcıları ve renk kaynakları.

Tanların kuluçka yatağından doğan kokular
Yıldızların samanı üzerinde yatan
Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı
Dünya da bağımlıdır senin tertemiz gözlerine
Ve akar bütün kanım bakışlarında senin.

* * *

ÖLMEMEKTEN ÖLMEK


Gözkapaklarımın üzerinde ayakta duruyor
Ve saçları saçlarımın içinde
Biçimi ellerimin biçiminde
Gözlerinin rengi gözlerimin renginde
Gölgemde yitip gidiyor
Tıpkı bir taş gibi gökyüzünde.

Gözleri var her zaman açık
Ve bir an olsun uyutmaz beni.
Düşleri var apaydınlık
Güneşler buharlaştıran
Güldürür, ağlatır beni ve güldürür
Konuşturur beni söyletmeksizin tek bir söz.

Şiirler:PAUL ELUARD
Çevirisi: Özdemir İnce


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic
defter1.mp3