Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Şiirin, Şairin Yükümlülüğü... // J.L.BORGES





Şairlerin esin kaynağının bir Musa(esin perisi) olduğu yolundaki romantik görüş klasik yazarların bir Yargısıydı; şiiri, zekanın bir işlevi sayan görüşü ise kendisi bir romantik olan Poe yaklaşık 1846’da öne sürmüştü. Birbiriyle çelişen yargılar bunlar. Bede’in sözünü ettiği çobanın düşü ve Coleridge’in ünlü düşü gibi düşsel esinlenmenin aykırısı örneklerini bir yana bırakarak, bunlar söz konusu sürecin değişik aşamalarının karşılığı olmadıkça, her iki görüşün de büsbütün yanlış sayılmayacağı açıktır. (İbranilerle Milton’un Ruh dedikleri şeye bizim zavallı mitolojimizde Bilinçaltı deniyor) Bana gelince, bu süreç bende hemen hemen hiç değişmiyor. Ben genellikle zamanla bir öyküye ya da şiire dönüşen gözüme çarpan bir biçimden, bir çeşit ıssız adadan yola çıkarım. Bu yolun sonunu da başlangıcı da görürüm; ama arada ne olduğunu göremem. Eğer yıldızlar ya da talihim elverişliyse aradakiler de yavaş ortaya çıkar. Çoğu zaman gölgelere bakarak attığım adımların izinden geri dönerim. Yapıtın evrimine elden geldiğince karışmamaya çalışırım. Bizim için en önemsiz şeyler olan kişisel görüşlerle yapıtın çarpıtılmasını istemem. Sanatın bir uzlaşma olduğu görüşü bence işi bir anlamda basite indirmektir, çünkü kimse ne yaptığını tam olarak bilemez. Bir yazar bir kıssa tasarlayabilir ama, Kipling’in de belirttiği gibi, ondan nasıl bir hisse çıkaracağını bilmeyebilir. Yazarın bağlı kalması gereken sözde “gerçekliğin” geçici koşulları değil, kendi imgelemidir. Edebiyat şiirden yola çıkar ve düzyazının olanaklarına ulaşması yüzyılları alabilir. Anglosaksonlar dört yüzyıl sonra geride yalnızca hayran olmakla kalınmayacak bir şiir ve güçlükle anlaşılır bir düzyazı bıraktılar. Söz başlangıçta zamanın tefeciliğinin tüketip harcadığı büyülü bir simgeydi herhalde. Şairin amacı, hiç değilse belli bir ölçüde, söze ilkel ve artık gizli olan gücünü yeniden kazandırmak olmalı. Bütün şiirlerin iki yükümlülüğü olmalı: bize açık seçik bir örnek iletmek ve denizin varlığının yaptığı gibi bize fiziksel olarak dokunmak. Buna Vergilius’tan vereceğim bir örnek var:
Sunt lacryme rerum et mentem mortalia tangunt
Bir örnek de Merredith’ten
Not till the fire dying in the grate
Look w efor any kinship with the stars
(Ocağın ızgarasında ateş sönmeden
Yıldızlarla bir yakınlık aramayız biz)

Ya da İspanyolca’nın Latince’ye dönmeye çalıştığı Lugones’in şu aleksandrin dizesi:
El hombre numeroso de penas y de dias
(Nice acılar çekmiş, günler görmüş o adam).

Böyle dizeler bellekte kendi değişik yollarını izleyip giderler. Uzun yıllar-çok uzun yıllar-edebiyatla uğraştıktan sonra bir estetik kuramı oluşturmuş değilim. Alışkanlığın bizi benimsemek zorunda bıraktığı doğal sınırlara şu ya da bu kuramı neden eklemeli?
Kurumlar da siyasal ya da dinsel inançlar gibi, bizim için dürtülerden başka bir şey değildir.
Bunlar her yazar için değişir. Whitman uyağı kaldırmakta haklıydı, ama böyle bir olumsuz kararı Victor Hugo’nun alması aptallık olurdu.
Bu kitabın düzeltilerini yaparken, hoşuma gitmese de, körlüğün yakınılacak bir yol oynadığı dikkatimi çekiyor. Oysa hayatımda bu yakınılacak bir olgu değil. Körlük bir çeşit hapistir, ama aynı zamanda da bir özgürlüğe kavuşma, yaratmaya elverişli bir yalnızlık, bir anahtar ve bir cebirdir.

Jorge Luis Borges
Buenos Aires, Haziran 1975
Toplu eserler-cilt 8-(Sonsuz Gül)
Çev.Ayşe Nihal Akbulut


Cellatlar Hiç Yaşamadı Mı? // Aytuna Tosunoğlu


Defter/ Yazar Aytuna Tosunoğlu-'Müseccel Marka' kitabının yazarı, borges defteri okurları için hazırladı bu yazıyı, tarihimizin bir dönemine denk gelen somut bir olguyu irdeliyor. Yazıda kullandığımız fotoğraf yine Aytuna dostmuzun deklanşöründendir. Sinema üzerine yaptığı eğitimden dolayı yazının akışındaki duyarlılık ve barındırdığı disiplin dikkat çekicidir. //defter.


OSMANLI TARIHINDE SEVIMSIZ BIR GERÇEK:

KARYAĞDI BAYIRI’NDA CELLÂT KABRISTANI
YA DA
CELLÂTLAR HIÇ YAŞAMADI MI?

“CELLAT NESI?... VALLAHI DUYMADIM..”
“Elli dört yıldır buradayım, valla öyle bir yer duymadım”; dedi, Hasan Bey. Eyüp sırtlarında sonradan tapusunu aldığı ev ve işyerinin üç tarafı Osmanlı döneminden kalma mezar taşları ile çevrili yerinde 54 yıldır yaşamasına rağmen. Torunları mezarların arasında ellerinde çomaklar, koşturuyordu. Mezarlıkta görevli bir başkası, “Bayırda (Karyağdı Bayırı) bir kaç taş kalmıştı ama şimdi onlar da yoktur” diyerek hevesimi kırmaya çalıştı. Oysa Karyağdı Tekkesi olarak bilinen yörede ve tarihi kahvehanenin hemen altındaki dik bayırda Osmanlı döneminde lanetli olduğuna inanılan cellât kabristanından geriye birkaç mezar kaldığını biliyordum.

DUASIZ MEZARLAR
Eyüp sırtlarına komşu tepeler ve Haliç’in dip yöresi sanayileşme tarzından dolayı çekiciliğini çoktan kaybetti. Yine de yazar Pierre Loti’nin gittiğine inanılan tarihi kahvehaneden bakıldığında iyi bir İstanbul manzarası seyretmek hala mümkün. İstanbul’un hemen her köşesindeki tarihi güzellikleri anlatmaya meraklı yazar Loti, kahvesini yudumlarken manzaraya bakıp, önündeki kâğıda bir şeyler karalar; “Haliç’in nihayetinde Eyüp’ün muazzam peyzajı... Çok eski ağaçlardan oluşan bir ormandan, mermer beyazlığı ile çıkan kutsal cami ve sonra belirsiz renkler taşıyan ve içine mermer parçaları serpilmiş geniş mezarlıklar ile gerçek bir ölüm şehri...” [1]
Her kültürün ayrıca bir “ölüm kültürü” var. İslam, hayat ve ölümü birbirinden kesin çizgilerle ayırmamaya çalışan bir anlayış geliştirmiştir. Ölen insan toprağa yani başlangıç noktasına geri döner. Bu dönüşü güçleştirmemek için direkt olarak toprağa konur insan bedeni. Bizim mezarlıklarımız genelde karmakarışık, bakımsız yerlerdir. Taşlar üst üste devrilmiştir, dar geçitleri ot bürümüştür. Bu hava, mezarlığın her türlüsünün zorunlu olarak akla getirdiği ölüm kavramına bir doğallık kazandırır.
Osmanlı tebaası olan tüm cemaatlerin İstanbul’da ayrı mezarlıkları bulunur. Her birinin görünümleri farklıdır ve ilk bakışta birbirinden ayırt edilir. Yahudi mezarlarının başlık taşında altı köşeli yıldız, Hıristiyanlarda istavroz (Ermeni ve Rumların, Katoliklerin, Protestanların değişik şekillerde) bulunur. Osmanlı mezarlıkları ise her biri birer sanat eseri olan başlıklarla doludur. Ulemanın, yeniçerinin, sadrazamın, kaptanıderyanın sarıkları başka başkadır. Mezarlara girdiğinizde kimin Bektaşi, kimin Mevlevi olduğu anlaşılır. İsimleri, doğum değilse bile ölüm tarihleri ve istinasız her birinde kitabeleri bulunur. Genellikle de mezarda yatan için Fatiha Suresi okunması yazar bu kitabelerde. Fatiha Suresi özet olarak şöyle der; “... Kendilerine nimet verdiklerinin, üzerlerine gazap dökülmemişlerin, karanlık ve şaşkınlığa saplanmamışların yoluna; dosdoğru giden yola ilet bizi Allahım.”[2]
Cellâtlar bu duayı hak edememiştir. Onların mezar taşlarında ne bir isim, ne bir şekil, ne bir resim, ne de bir satır yazı bulunur.

Gömüldükleri yerde sadece bir taş dikilidir.

Toprağın altında yatan kişi kimdir, ne zaman doğmuş, ne zaman ölmüştür, hangi aileye mensuptur anlaşılmaz. Sadece yaklaşık yarım metre eninde, iki-iki buçuk metre boyunda bir küfeki taşı vardır; hepsi o kadar. Mezarlık Osmanlı İstanbul’unun en uç noktasında, yani Karyağdı Bayırı'nda kurulmuştur. Cellâtlık mesleğini icra edenlerle aynı yere gömülmek belli ki İstanbul halkına istenir bir şey gibi görünmemiş. O yüzden seslerin bittiği, ıssızlığın başladığı noktaya gömülmüşler.
Kuşkusuz Karyağdı Bayırı, 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kentten oldukça uzak ve ıssız bir yerdi. İstanbul’a ilk karın oraya yağdığı, son karın da oradan kalktığı söylenir. Sağlıklarında devletin bitişiğinde, saltanatın hemen yanı başında yer alan cellâtlar ölünce buraya adeta sürgün edilir. Hiç doğmamış gibi isimsiz, hiç yaşamamış gibi biçimsizce gömülür, yok sayılırlar. Cellât Mezarlığı geçen yüzyıllar içinde nüfusun artmasıyla birlikte Eyüp Mezarlığı ile birleşir. Tarihi Eyüp mezarlığını dev servi ağaçları çevreler. Servinin dalları ve yaprakları yayvan olmadığı için kökleri derine doğru inip mezarları bozmaz. Ağaçların toprağa soluk aldırdığı, bunun da ölülere hava aldırdığı yolunda bilinçaltı bir eğilimimiz[3] olabilir mi acaba? Cellâtlar da diğerleriyle birlikte “adeta nefes alıyor” dersek yanlış mı yapmış oluruz?

GÜZEL VE ÇIRKIN
Cellâtların hangi şartlarda ve nasıl geleceği bilinmez. Kimi zaman ihanete gün doğarken, kimi zaman şeref ve ahlaka akşam karanlığı çöktüğünde gelirler. Sessiz ve kararlıdırlar. Padişah ve sadrazam ve paşa ve kaymakam ve asker ve eşkıya ve düşman ve hatta dost olabilirler. Resmi tarih sayfalarında cellâtların ve kurbanlarının yer almadığını hepimiz biliyoruz. Gayri resmi tarih anlayışı ise “olguya” farklı yaklaşabilmek, ince ayrıntıları görmeye çalışmaktan ibarettir. Geçmişi doğruları ile söyleyemiyorsak, geleceğe nasıl ulaşacağız?
Geçmişimiz güzel olduğu kadar da çirkindir. Yanlışları ve doğruları, iyileri ve kötüleri vardır. Lakabı “Muhteşem” de olsa hiç kimse mükemmel değildir. Piri Reis’in boynunu vurduran Kanuni Sultan Süleyman’dan başkası değildi. Boynu vurulduğu sırada zaten 85 yaşında[4] olan Piri Reis’in en az padişahı kadar seçkin ve değerli olduğunu bilmekle beraber dünyanın bu en seçkin denizcisinin bir cellâdın elinde değil de eceliyle gitmesi doğru olmaz mıydı? Olayın haklı ya da haksız yanını tartışmayı bir kenara koysak bile, dünyaca ünlü bir denizcinin katlini ifade etmekten kaçındık. İstenileni var saymak, istenilmeyeni yok görmek ya da kişisel tercihleri tarih adı altında ön plana çıkarmakla her şeyi bütün çıplaklığı ile anlatamadık. Üçü de (Kanuni Sultan Süleyman, cellât ve Piri Reis) bizim insanımızdı ve koşullar ikisini birbirine düşürse de, diğeri emir üzerine can alsa da tarihin doğruluğu kabul edilmeliydi. Susmak, görmemezlikten gelmek kolay olanıydı. Bu yüzden tarihi de cellât gibi isimsiz taş altına gömmüş olduk.

OSMANLI RESMI CELLÂT KURULUŞU
Bütün kademelerinde organize olmuş koskoca bir imparatorluğun tabi ki bir cellâtbaşı idaresinde, sayıları devrine göre değişen cellâtlardan oluşmuş bir resmi cellât teşkilatı olacaktı. Resmi tarih bu cellâtların saray himayesinde yaşadığına dair herhangi bir bilgi vermez. Prof.Dr.Ahmet Mumcu ise Osmanlı döneminde cellatların saltanatın hemen bitişiğinde yaşamlarını sürdürdüklerini yazar.[5] Araştırmacı/Yazar Ali Yıldırım, Osmanlı cellatları için “Hepsi de aslen Kıpti idi”[6] der. Oysa Kıpti, Mısır halkından olan kimseler için söylenir. Yanlış bilinen açıklaması ise Çingene demektir. Ali Yıldırım’ın bu ifadesini Osmanlı cellâtlarının Çingenelerden seçildiği şeklinde almak durumundayım.
Cellatbaşı ve cellâtlar Bostancıbaşı’na bağlıdır. İdam hükmü padişah tarafından Bostancıbaşı’na verilir, eğer öldürülecek kişi yüksek makamdan birisi ise (örn: vezir, veziri azam, hekim, kadı gibi) idamda Bostancıbaşı mutlaka bulunur, hükmü de cellatbaşı “el becerisine” en çok güvendiği bir ya da iki cellât ile infaz eder. Bostancıbaşı makamı sarayın en büyük makamlarından biridir. Bu makamı işgal eden kişinin bir diğer görevi, emrindeki Bostancı neferleriyle sarayın ve padişahın şahsını korumak, İstanbul’un Boğaziçi ile beraber bütün sahillerinin ve limanlarının güvenliğine bakmaktır.

BOSTANCI FIRINI
Topkapı Sarayının “Birinci Avlu” adıyla bilinen geniş avlusuna Bab-ı Hümayun kapısından girilir. Burası Osmanlı döneminde halka açık, geniş bir alandır. Avluda saray fırınları, darphane, muhafız alayı, odun depoları ve aşağıdaki düzlüklerde özel sebze bahçeleri yer alırdı.[7]. Bu araştırmanın ister istemez konularından biri olan Bostancı fırınının yanındaki küçük bir hapishaneden bahsetmek gereklidir (günümüzde bina kapalı tutuluyor, ziyaretçi sokulmuyor). Burada kimi sanıklara infaz öncesi işkence yapılır ve bu işkencehane fırının hemen arkasında yer aldığı için yine fırın denirdi. “Fırına götürün” demek işkence veya idam emri demekti.[8] İdam edilecek kişiler haklarındaki ferman çıkana kadar Bostancıbaşı tarafından tutuklanmış olarak “fırında” beklerdi. Resmi olmayan tarih Bostancıbaşı hapsinden sağ kurtulanların pek az olduğuna işaret eder.[9] Usule uygun olarak bir devlet adamı idama mahkûm olunca padişahın ölüm fermanı kendisine bizzat Bostancıbaşı tarafından eteği öpülerek saygı gösterilerek okunup, teselli dolu sözlerle cellâda teslim edilir.

CELLÂT ÇEŞMESI (ya da SIYASET ÇEŞMESI)
Birinci avludan Bab-üs Selam kapısına (orta kapı) gelinceye kadar sağ bahçe duvarı boyunca gidildiğinde günümüze ulaşmış ama ağaçlar arasında dikkat çekmemesi için özen gösterilen bir çeşme durur. Osmanlı cellâtlarının izini sürerken bu çeşmeye uğramamak doğru olmazdı. Çeşme Bab-üs Selam kapısına yani Orta Kapı’ya çok yakındır. Rehberler Odasına kayıtlı Mahir Tunç’un (Arapça rehberi) anlattıklarını teyid edecek bir bilgi ile karşılaşmamakla beraber söylediklerini buraya alıyorum: “Evet, böyle bir çeşme var. Ama 18. yüzyılda devrin padişahı çeşmenin kötü ününden ötürü çeşmeyi yıktırır, çevresini düzelttirir. O tarihlerde Alman paşa ziyarete gelecektir, o yüzden de çeşmeyi baştan yaptırır. Yani günümüze kalan Cellât Çeşmesi değildir” diyor, Mahir Tunç.[10] Diğer taraftan bana adını vermeyecek kadar sinirlenen başka bir rehber bey adeta suratıma bağırıyor; “Yok öyle bir şey. Size okuttular mı öyle bir şey? Demek ki yok öyle bir şey!” diyor, sinirle sırtını dönüp uzaklaşıyor.
Prof.Dr.Ahmet Mumcu, Topkapı Sarayı’ndaki bu çeşmeden bahsederken adının Cellat Çeşmesi olduğunu yazıyor. Sultan tarafından suçlu ilan edilenlerin kellesi bu çeşmenin önündeki bir kütükte kesilir, cellât kanlı ellerini bu çeşmede yıkarmış. İnfazların hepsi İstanbul’da yapılmıyordu elbet. Taşrada da iş alan cellât görevini yerine getirdikten hemen sonra suçlunun başını kesip içi bal doldurulmuş kıl torbaya koyar ve yola çıkarmış. İstanbul’a döndüğünde vakit geçirmeden “emaneti” önce Cellât Çeşmesi’ne götürür, torbadan çıkartır, çeşmede güzelce yıkar sonra padişaha götürürmüş.
Siyaset ile katliam yetkisi tek bir kişinin yani sultanın elinde toplandığı için bu çeşmeye ‘‘Siyaset Çeşmesi’’ denilmiş. Cellâtlar, padişahın uyuduğu sarayın, hemen yüz metre ilerisindeki bu çeşmenin arkasında ikamet edermiş.[11]

MESLEĞIN ÜNLÜSÜ: KARA ALI
Resmi olmayan tarihe göre Cellât Çeşmesi Kara Ali’den daha ünlü bir cellât görmemiştir. Çeşme ve orta kapı (Bab’üs Selam) nice infaza şahit olur ama anlatılanlara bakılırsa cellât Kara Ali’nin yeri ayrıdır. “Kara Ali sanatıyla iftihar ederdi. Bir elinde balta, öbür elinde ölüme mahkûm başı tıraşlı, kavuğu yuvarlanmış, makamından düşmüş, mühürü elinden alınmış, uzun sakalı ve sararmış yüzüyle vezirleri ve defterdarları Yedikule’ye veya Siyaset Çeşmesi’nin önüne sürüklediği zaman övünülecek bir iş gördüğüne inanırdı. Etrafına bakmaz, avını öldürmekten büyük bir zevk duyardı.”[12]
Evliya Çelebi ise şöyle yazar; “ Kara Ali geçiyordu. Bazuları sıvamıştı. Kılıcı belinde bağlıydı. Ucu aşıklı ve yağlı kementler kemerinde asılıydı. İşkence aletlerinden kerpeten, burgu, çivi, demirkıl, deriyüzentraş, el ve ayak kırmaya mahsus baltalar iki yanında takılıydı.”[13] Evliya Çelebi’nin bu tarifine göre Kara Ali gerçek anlamda yürüyen bir ölüm makinesi. Meşhur gezginin satırlarından anlaşılacağı gibi cellâtlar sadece infazla yükümlü değildi. İşkence yapmaya da yetkiliydiler. Kara Ali sadece işinin ehli olmakla kalmamış. Hakkında yazılanlar işini seven, görevine sadık bir portre de çizmiyor mu? Evliya Çelebi’nin yazdığı önemli notlardan biri de Kara Ali’nin yalnız olmadığı ve sayısı yirmiyi bulan yardımcıya sahip olduğudur. Evliya Çelebi derki; “20 muavini yalın kılıç yanından yürüyordu. Ama neuzibillah(*) hiçbirinin yüzünde nur yoktu.”[14] Elbette Kara Ali cellât doğmamıştı. Sadece Osmanlı döneminin değil, cumhuriyet Türkiye’sinin cellâtlarının da bir öyküsü vardı.

Yoksa öyküler hep birbirine mi benziyordu?

Cellat Kara Ali’nin cellatlığa ilk adımı devşirme işinden sorumlu Yeniçeri Ağası’nın Divan-i Humayun’a(**) başvurmasıyla atılır. 1600’lerin ilk çeyreğidir. Yeniçeri Ağası Ocağa alınacak tam 10 bin devşirme için Devşirme Fermanı’nın devrin padişahı 4.Murat tarafından yayınlanması devamında Osmanlı’nın dört bir yanına çocuk toplaması için atlı birlikler çıkarttırır. Beylerbeyi, sancak beyleri ve kadılar çok çocuklu Hıristiyan ailelerinden bir çocuğu Yeniçeri Ocağı’nda “yetiştirmek” üzere alırlar. Tüm bu karmaşanın ortasında Çingene Ali tek başına ve çaresizdir. Hikâye bu ya; devşirme memurlarından biri Çingene Ali’nin elinden tutar ve toplanan diğer çocukların yanına götürür. Devşirme amaçlı toplanan bu çocuklar Türk, Kürt, Çingene, Acem, Rus, Yahudi ve Gürcü olmayan ailelerden, yani “asillerin” erkek çocukları arasından alınmıştır. Çocukların sağlam ve yakışıklı olması birinci şarttır. 14 yaşındaki Çingene Ali sağlamdır ama kapkara teni ve yüzündeki sert ifadesiyle bir devşirme olarak Yeniçeri Ocağında yeri olmayacaktır. Yine de devletin temsil edildiği resmi dairelerden birinde önce İslam dini kabul ettirilir ve sağlık kontrolünden geçirilir. Gösterişli değildir ama sarayda hizmetli olacakların arasına konulur. Kararı çoktan verilmiştir; o bir cellât olacaktır. Tabi ki bu karar kendisine söylenmez, önce. Topkapı Sarayı’na getirilir ve Bostan Ağası’nın gözetimine verilir ve hafif hafif cellât yamağı olarak çalıştırılmaya başlanır. Çingene Ali’nin ruhsal gelişiminin ne yönde olabileceğine dair fikir yürütmek zor olmasa gerek. Ona yalnız adam öldürmek değil; insanların nasıl konuşturulacağı, nasıl işkence yapılacağı da öğretilir. Bu arada ona bir isim de bulunur: Kara Ali.
Yıllar içinde korkusuzluğu ve merhametsizliği ile diğer cellâtlardan daha farklı bir yere konulan Kara Ali, 4. Murat ve Sultan İbrahim devirlerinde vezirlerden, devlet adamlarından pek çok kimsenin kafasını kesmiş. Devrin padişahından gördüğü iltifat ise “Bre kâfir!” şeklinde azarlama ya da “Eti Kara Ali’ye teslim” gibi güven ifadesi olmuş.
1630’dan 1650’ye kadar sarayda hizmet veren Kara Ali Osmanlı İmparatorluğu’nun pek çok döneminde yaşanmış bir başka “tuhaflık” yaşayacak ve o güne kadar “Bana şunun kellesini getir” diye buyuran padişahı Sultan İbrahim’in de cellâdı olacaktır. İkilemde kalır, Kara Ali. Sultan İbrahim’in öldürüleceğini anlar ve gözden kaybolur. Bir süre ortalıkta görünmez. Görevin saraydaki diğer cellâtlar tarafından yerine getirileceğini düşünür. Ancak Sadrazam onu yakalatır ve “Bre mel’un ne kaçarsın, çabuk işini gör” diye haykırır. Kapatıldığı hücreden “Benim ekmeğimi yiyenlerden bana acıyan yok mu?” diye bağıran Sultan Ibrahim’i Kara Ali boğar. [15]-[16]
Cellât Kara Ali’nin ölüm nedeniyle ilgili herhangi bir kayıt yoktur. Sadece öldüğü yıl 1664 olarak belirtilmiştir. Yattığı yer Karyağdı bayırındaki cellât kabristanıdır. Büyük ihtimal mezar taşı çoktan yok olmuştur, az ihtimal kalan 2-3 küfeki taşından biridir. Hangisi doğrudur, bilemeyiz. Belki de Kara Ali hiç yaşamamıştır...

Osmanlı Atasözü der ki; “Hükmü sultan olmaz ise, gelmez hata cellâttan.”

ÖLÜM CEZASINDA SALTANAT KANUNLARI
Osmanlı’da hangi suçlara ölüm cezası veriliyordu? Suçlular makam ayırımı güdülmeden aynı yöntemle mi infaz ediliyordu? Tüm bu sorulara cevap aradıktan sonra ortaya idam cezasının vahşi dünyasının tablosu çıkacaktır, kuşkusuz.
Osmanlı İmparatorluğu’nda hangi suçlara ölüm cezası verileceği konusu iki kaynaktan beslenir. Birincisi Kur’an’dır ve Allaha karşı işlenen suçlar için uygulanır, ikincisi ise padişahın kendi yetkisine dayanarak koyduğu kanunların uygulamasıdır. Osmanlı’da tahta geçen hiç bir padişah için otorite kısıtlayıcı bir düzenleme olmamış. Herhangi bir kimse için; “Katledilsin” diye buyurdu mu, iş bitiyor. Bu uygulamada çoğu zaman öldürme fiilinin cinayet mi, bir suçun cezasının infazı mı olduğunu ayırt etmek mümkün olmuyor. Suçun kanuniliği çoğu yerde kayboluyor, yasallık anlamında bile bir hakkaniyetten söz edilemiyor. Bu araştırmanın konusu idam cezasının tarihsel evrimi ya da gelişim aşamalarının irdelenmesi olmadığı için salt olgunun kendisine bakmak hedeflenmiştir.
Padişahın kanun koyma yetkisi vardır ve sınırsızdır. Padişah mutlak yetkisine dayanarak koyduğu kurallara uymayanlara ölüm cezası verirken sırf canı istediği için “suç işleme tehlikesi gördüğünü iddia ettiği kişileri” de bu cezaya çarptırmıştır. Bu cezayı uygulama yetkisi yani keyfe keder idam ettirme yetkisi padişahın yanı sıra sınırlandırılmış da olsa Sadrazam’a, Kaptan-ı Derya’ya, Kaymakam’a, sefer halindeki görevli vezirlere de verilmiştir.[17] ve [18]

MAKAMINA GÖRE INFAZ
Saraydan çıkan infaz emri; eğer infaz sarayın içinde olacaksa bostancıbaşıya, saray veya İstanbul dışında olacaksa kapıcıbaşına verilir. Bu kişiler infaz emrinin uygulanmasını gözetirler. Herkes büyük bir gizlilik içinde hareket ederek emrin yerine getirilmesi için infaz yerine ulaşır. Hakkında infaz kararı verilen mahkûmun durumdan haberdar olmaması, kaçmaması, hilelere başvurmasının önlenmesi için ölüm habercileri yani cellâtlar, ellerini çabuk tutarlar ve uzatmadan infazı “suçlunun” bulunduğu yerde gerçekleştiriverirler.
Padişahın verdiği ölüm emirleri yerine getirilirken mahkûmun makamına, kimliğine göre bir usul uygulanır. Tüm sadrazam, ulema, kaymakam, hekim gibi yüksek mevkilere sahip “mahkûmlar” kan dökmeme kuralına uygun olarak infaz edilirler yani boğulurlar. İşin daha da trajik yanı; padişah kendisi için ölüm fermanı çıkartmaz ama sıra kendisine geldiyse yüksek seviyeli memur itibarı görür ve cellâdı tarafından boğulur. İbret ve inandırıcılık için ölümden sonra baş kesme işlemi yapılabilir. Bu kesme işlemi için adına “şifre” denen gayet keskin ve kullanırken yetenek isteyen özel bir ustura kullanılır.
Askerlere dair ölüm cezasının infazı ise genellikle boğmak ve sonrasında denize atmak biçiminde infaz edilir. Cesedin denize atılmasına özel bir önem verirler çünkü ceset kaybedilmelidir böylelikle başka askerlerin galeyana gelmesine izin verilmez. Siyasi mahkûmlar yağlı kementle boğulur ve başları “şifre” ile kesilir. İbret için ya Birinci Avlu’daki ibret taşının üstünde (günümüzde yerinde yok), ya da Birinci Avlu’ya girişi sağlayan Bab-ı Hümayun’un önünde sergilenir. Sergileme emri de padişaha aittir. Emir çıktıktan sonra Sadrazamların ve her derecede yüksek memurların kesilmiş başları Orta Kapı’nın (Bab’üs Selam) yanındaki mermer sütun grubunda gümüş tepsi içinde sergilenir.[20]
Bazı kaynaklar kesik başların Bab-ı Hümayun’un önüne atıldığını yazar.[21] Bazı kaynaklar ise kapının sağ ve sol duvarlarındaki çıkıntılara kesik kafaların yerleştirildiğini, halk için sergilendiğini yazar. Bugün Bab-ı Hümayun’un girişinde böylesi bir işlemin yapıldığına dair kanıt yoktur, kapı yanındaki duvarlar düzdür. Orta derecede rütbeli kişilerin kesik başları tahta bir tepsi içinde yine Bab-ı Hümayun’un önünde sergilenir. Küçük rütbeliler ise rütbeleri gereği tepsiye konulmayıp yerde sergilenir. Kimi zaman, sözgelimi bir isyan bastırıldıktan sonra ele geçirilen asilerin başları belli zaman aralıklarıyla kesilir. Böylece Bab-ı Hümayun’un önünde her gün onlarca kesik baş sergilenir; kapı önü “başsız” kalmaz. [22]

Osmanlı hanedanı kudretini kesik başlarla perçinledi adeta. Bu uygulamaya kelle fetişizmi demek de mümkün olabilir mi? Kötü ama gerçek.

CELLÂT MAAŞLARI
Osmanlı’da zaten yemek ve barınak ihtiyaçları saray tarafından karşılanan cellâtlar için (Topkapı Sarayı Hamcılar Ocağı denen saray kayıkçılarının koğuşlarının yanında tahsis edilmiş yerdeydiler) icra ettikleri meslek gereği bağlanan herhangi bir ödenek ya da maaş kaydı yoktur. Onun yerine tarihe Cellât Mezadı olarak geçmiş, kendi içinde kuralları olan bir ticaret vardır. Sistem basittir. Kurban cellâda teslim edilince elbiseleri ve üzerinden çıkanlar (para kesesi, yüzük, saat, kemer vb) cellâdın olur. Diğer cellâtların da ganimetleri bir yerde toplanır ve yılda bir ya da iki kez düzenlenen mezatlarda halka satılır. Satıştan elde edilen para yine ortak bir yerde toplanır ve cellât sayısına eşit miktarda bölünür.
Mezatlara genellikle değerli eşyalar konur ve eşyaların tamamı siyaseten katledilen soylular ya da devletin üst düzey memurlarının olur. Bu mezatlardan alınan eşyaların uğursuzluk getireceğine inanıldığından ancak “cesaret” sahipleri mal satın alır. Peçevili İbrahim Efendi cellât mezadı ile ilgili ilginç bir söylemde bulunur; “...Bazı devlet adamları, zenginler, cellâdın pençesi yakalarına yapışmadan üzerlerindeki kürkleri, keseler dolusu altınları çıkarırlar, “beni anar, Fatiha okursun” diye hediye bile ederlerdi.”[23] ve [24]
Osmanlı, hanedan tarafından haklı/haksız nedenlerle gerçekleştirilen cinayetleriyle kendini geçerli kılmaya çalışırken, doğal olarak bir kesim de batıla yönelecektir. Haksız, kötü ve çirkin bir dünyanın ortasında din ve padişah adına yürütülen bu düzen doğal olarak batıl inançların çoğalmasına neden olacaktır. İdam cezaları Cumhuriyet dönemi Türkiye’sine kadar ibret için halkın önünde yapılmaya, kafa kesilmeye, sokaklarda dolaştırılmaya devam eder. Cumhuriyet’in kurulma aşaması ve sonrasındaki ölüm cezaları ve uygulayıcıları başka bir araştırmanın konusudur ve en az Osmanlı Cellât Teşkilatı kadar ilginç ve irdelenmesi gereken olaylarla doludur.
Osmanlı döneminin sonlarında Sultanahmet Meydanı’nda kurulan sehpalar boş kalmaz. Şafak zamanı canları alınan suçlular, günün ilk ışıklarıyla aydınlanıp, kentin kalbi sayılan meydanda halka teşhir edilir. Hanedan artık Topkapı Sarayı’nda yaşamıyordur. Devlet işleri Bab-ı Ali denen hükümet binasında görülür ve yine binanın önündeki kısa sütunların üzerinde siyaseten katledilenlerin kesik başları sergilenir. Sultan Abdülmecit’in 1826 yılında Osmanlı Cellât Teşkilatı’nı kapatmasından sonra alınan tüm idam kararları parayla tutulan cellâtlara yaptırılmaya başlanır. Bunun için yine Çingeneler seçilir. Yeni kurulan Cellâtlar Ocağı’na Çingeneler devşirme olarak alındığı için bir tür gelenek devam eder. Cumhuriyet döneminde de Osmanlı’nın bu geleneğine sadık kalınır.

BATI’DAN BİR ÖRNEK
İster istemez bir karşılaştırma yapmak durumundayız. Cellâtlık mesleği Osmanlı İmparatorluğu’na özgü bir meslek dalı olmadı. Batıdaki imparatorluklar da benzer “fetiş” ve kötülüklerle doludur. Engizisyon mahkemeleri, giyotinin icadı (üstelik onu icat eden bir doktordu) ortaçağ Avrupa’sının barbarlığına ya da her ulus için geçerli olan “siyasi delirium”una örnektir.
Burada vurgulanmak istenen, bizde kötü şartların sonucunda adeta “yaratılan” cellâtlar dönemleri boyunca iktidarlarının süresi belli olmayan “keyfini” sürer. O keyif ne ise; yine de aile kuramazlar, nesillerini sürdüremezler, yalnız oldukları için kendi gibi cellât olanlardan başkalarıyla herhangi bir insani ilişkiye giremezler. Birçoğu içki ve afyon bağımlısıdır. Öldüklerinde ise adeta aşağılanarak isimsiz mezarlara gömülürler. Beddua dışında bir dua da almazlar. 1877 yılı Amerika’sında Baltimor doğumlu cellât Fred nasıl cellât olduğunu anlatırken Osmanlı Cellât Teşkilatı’na bağlı cellâtlar adına da konuşmuş olamaz mı? 1880’lerde şöyle der Fred; “Cellât deyince herkes benden kaçıyor ve herkes bana soğuk muamele ediyor. Nevyorkta yerleşmek istediğim zaman birkaç tane ev sahibi cellât olduğumu öğrenince kapılarını yüzüme kapadılar. Birçok kimseler mesleğimi öğrenince bana el vermek istemediler. Hayatımın 30 senesi ıstırap dinlemekle, facialı sahneler yaşamakla geçti. Şimdi de adeta cemiyet tarafından aforoz edilmiş bulunuyorum..”[25]

Fred’in yaşadığı 19.yüzyıl Amerika’sı Osmanlı’ya göre daha tertiplidir. Devlet, gazete ilanıyla cellât alır. İlan aynen şunları söyler;
160 dolar aylıkla cellât aranıyor. İstenen vasıflar:
 Heyecanlı olmıyacak,
 Ağzı sıkı olacak,
 Merhametli olmıyacak,
 Kanunun hükümlerini anlıyacak kadar bilgi sahibi olacak,
 Kötü hali olmıyacak,
 Böyle zahmetli bir mesleğin icaplarına uymasını bilecek.[26]

Fred kendi yazdığı anılarında kadınlardan nefret ettiğini ve hiç evlenmediğini söyler. Cellâtlık zannettiği kadar kolay çıkmaz. Önce bir süre ceza hukuku dersi verir, Amerikan Devleti. Ardından Fizyoloji hocası koca bir cilt kitapla ölümün çeşitlerini öğretir. Sıra staja gelmiştir, 3 ay kadar çeşitli eyaletleri dolaşıp infazları izler. Döndüğünde kendine güveni tamdır ve tam 30 yıl bu mesleği icra eder. Emekli olur, kazancıyla ev alır, yalnız ölür, mezarı nerededir bilinmez.
Cumhuriyet döneminin Istiklal Mahkemelerinde “vatana olan bağlılık ateşiyle” sayısı 1000’i bulan “suçlu”yu asmış Manastırlı Ali (sonrasında kendisine Kara Ali dedirtir) 1926 yılında İzmir Suikastı sanığı 13 kişiyi tek gecede İzmir, Kemeraltı semtinde halkın göreceği yerlere kurulmuş idam sehpalarında asar ve devlet tarafından kendisine verileceği vaat edilen ücretini alamaz. Sonunda Mustafa Kemal Atatürk’e utana-sıkıla bir mektup yazarda parasını ancak alır.[27]

ÖTEKİ
“Isa çarmıha gerilirken çivilerini biz yaptık. İşte bu yüzden lanetlendi ırkımız. Göçeriz konamayız. Bir vatan bulamayız. Çimmeye dere durur, su içmeye kaynak kurur der Çingene ataları. Bu lanetten kurtulmak için dans edin, müzik üretin diye akıl verir halklarına..”[28]
Çingeneler kimsenin anlamaya çalışmadığı, çoğunluğun hayatındaki “ötekiler”dir. Onlar reddedilir ama içlerindeki bitip tükenmek bilmeyen yaşama sevinci en büyük hazineleridir. Kim bilir –bu araştırmada anılanların dışında- ne çok kavram girmiştir Çingenelerin dağarcığına. Kim bilir ne kadar çok şeye tanık olmuşlardır tarih boyunca. Onlar yüzyıllar boyu sürekli gezen, kendilerine özgü kültürlerine sımsıkı sarılan bir dünyanın insanları oldular.
Cellâtlık tarih boyunca Çingenelere yakıştırılır. Açlığın ve sefaletin ortasından alınan Çingeneler cellât olarak yetiştirilir. Böylesi bir seçimin ya da seçimsizliğin nedeni ise hiçbir zaman, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye ihtiyacı olmayan, bağlanamayan, sevmeyen, sevilmeyen insanlar olarak görülmeleri. Öç alma ve intikam duygularının aracı olmuşlar mı demeliyiz, yoksa bunca dışlanmışlık karşısında cellâtlık mesleği onların intikamı mıdır?

SONUÇ
Bu araştırmaya kaynak oluşturan eserlerin tarihçi yazarları ortak bir görüş içindeler ve Karyağdı bayırındaki cellât mezarlığını dünya tarihinin en önemli abidelerinden biri olarak görüyorlar. Tekfur Sarayı Bizans, Topkapı Sarayı Osmanlı tarihi için ne denli önemliyse Cellât Mezarlığı hem Osmanlı hem de dünya tarihi açısından o kadar kıymetli bir tarihsel miras olarak algılanıyor. Bu mezarlık tamamen ortadan kalkarsa Osmanlı'nın siyasal tarihinin kanıtlarından biri yok olacak deniyor.
Son 30 yıl içinde cellât mezarları yerinden sökülmüş ve boşaltılan alanlara başkaları gömülmüş. Şimdilerde günümüze gelebilmiş bir kaç cellât mezar taşının hemen bitişiğinde, kitabesinde ‘‘Küçücük bir kuş idim / Uçtum Yuvamdan / Genç yaşta ayırdı felek beni anamdan babamdan’’ ibaresi yer alan bir kız çocuğunun kabrini görmek mümkün. Bu ülkenin toprakları tezatlığın her türlüsünü sergiliyor, asırlardır. Bir yanda kaderin ellerine teslim edilmiş ruhlarımız, diğer yanda kaderini bizlerin çizdiği ve hoyrat davrandığımız kendi insanlarımız.
Ölüm cezası ceza hukukunun ve toplumsal hayatın en çok tartışılan, üzerinde önemle durulan ve bu araştırma ile sadece kısa bir döneminin özeti sunulabilen tarihselliğe sahip bir olgudur. Ölüm cezası, en ince detaylarına kadar tasarlanmış, cinayetten daha korkunç bir cinayet örneğidir. Hiç bir “cani”, kolektif bir biçimde planlayarak, inceden inceye düşünerek, kurbanına kurtuluş hakkı tanımayarak ve kurbanına önceden onu öldüreceğini haber vererek bir cinayet işleyemez.
Ölüm cezasını 21. yüzyılda savunanlar tezlerini “idam cezasının caydırıcılığı” üzerine kurmaktadır. Yani idam cezası suç işlemeyi önlemektedir ve suç işleyecekler üzerinde caydırıcı bir etki yapmaktadır. Ne var ki, bu görüşün temel iddiası tarihsel olarak kanıtlanabilmiş değildir. Osmanlı tarihine baktığımız zaman cezanın amacı nedir sorusunun cevabını almak mümkün olmuyor. Faile bir bedel ödetmek midir? Suç işleyen kişiyi yeniden kazanmak mıdır? Osmanlı’da cezanın, iktidar üzerinden yönetilenlere bir mesaj vermek için uygulandığı aşikâr. Ölüm cezası insanı yok ederek, ceza olmaktan çıkıp bir öç almaya dönüşmüş.
Çelişki ise ölüm kararını veren iktidarın bu “kötü işi” yani öç almayı, kendisi yapmayıp, toplum tarafından hor görülen bir ırktan oluşturduğu son derece organize olmuş birliğin içinden seçtiği kişi veya kişilere yaptırıyor olmasıdır. Belki de Tolstoy’un dediği gibidir özetimiz; “Dünyada savaş, egemen kurumlar tarafından değil, ancak savaştan mağdur olanlarca durdurulabilir. Onlar en doğal olanı yapacak ve emirlere uymaya son vereceklerdir.”[29]

Aytuna Tosunoğlu


________________________________________
[1] Eser Tutel. Haliç, Dünya Yayıncılık, Istanbul 2000, S:70
[2] Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk. Kur’an’I Kerim Türkçe Çevirisi, Sayfa:16, 5.Sure: Fatiha Suresi. Yeni Boyut Yayınevi, 1998, Istanbul
[3] Murat Belge. Istanbul Gezi Rehberi. Tarih Vakfı, Türk Yayınları, 5. Basım 1997, Sayfa:199
[4] Ergun Hiçyılmaz. Cellatları Da Asarlar. Altın Kitaplar, 1994.
[5] Prof.Dr.Ahmet Mumcu. Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara 1985.
[6] Ali Yıldırım. Bir Celladın Anıları, Italik Kitaplar Yayınevi, 2. Basım, 2000, s:61
[7] www.istanbul.gov.tr: T.C. Istanbul Valiliği Resmi Web Sayfası, Topkapı Sarayı
[8] Ali Yıldırım. Bir Celladın Anıları, Italik Kitaplar Yayınevi, 2. Basım, 2000, s:61
[9] Muhammed Pamuk. Ölümün Soğuk Elçisi: Cellat, Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2003.
[10] Araştırmacının 11 Ocak 2006 tarihli Topkapı Sarayı ziyareti sırasında, Rehber Mahir Tunç’un anlattıklarıdır.
[11] Prof.Dr.Ahmet Mumcu. Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara 1985.
[12] Ergun Hiçyılmaz. Cellatları Da Asarlar. Altın Kitaplar, 1994, S:20.
[13] Muhammed Pamuk. Ölümün Soğuk Elçisi: Cellat, Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2003, S:113.
[14] A.g.e. S:115
* Neuzibillah (Anlamı): 1.Allaha sığınırım. 2.Allah korusun. Osmanlıca-Türkçe Sözlük, Aydın Kitabevi, 22.Baskı, 2005.
** Divan-ı Hümayun: Halkın dava ve şikâyetlerinin dinlenip hallolunduğu, devlet işlerinin görüldüğü padişah huzuru. Katılanlar: Sadrazam, şeyhülislam, kazaskerler, defterdarlar, yüksek seviyeli bürokratlar vs.
[15] Muhammed Pamuk. Ölümün Soğuk Elçisi: Cellat, Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2003, S:124
[16] Reşad Ekrem Koçu. Tarihimizde Garip Vakalar, Doğan Kitap, Istanbul 2003, S:36
* Sadd (Anlamı): Kapayan, örten, engel olan. Osmanlıca-Türkçe Sözlük, Aydın Kitabevi, 22.Baskı, 2005.
[17] Ali Prof.Dr.Ahmet Mumcu. Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara 1985.
[18] Ali Yıldırım. Bir Celladın Anıları, Italik Kitaplar Yayınevi, 2. Basım, 2000.
[19] A.g.e, S:56
[20] Reşat Ekrem Koçu. Tarihimizde Garip Vakalar, Doğan Kitap, 2003.
[21] A.g.e.
[22] Muhammed Pamuk. Ölümün Soğuk Elçisi: Cellat, Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2003, S:105
[23] Reşat Ekrem Koçu. Tarihimizde Garip Vakalar, Doğan Kitap, 2003.
[24] A.g.e.
[25] Meşhur Amerikan Celladı Fred. Bir Celladın Hatıraları, Türkçeye Çeviren: Cemil Mahir, Meraklı Kitaplar Serisi, Güven Basımevi, Istanbul 1955.
[26] A.g.e.
[27] Muhammed Pamuk. Ölümün Soğuk Elçisi: Cellat, Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2003, S:233
[28] A.g.e., S:138
[29] Tolstoy. Bilgelik Takvimi, Kaknüs Yayınları, 2.Baskı 2003, S:81


Aynı Sularda Salınış// Edward Said/ Çev.Samet Köse



Samuel Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması?” makalesi Foreign Affairs’in 1993 Bahar sayısında belirir belirmez şaşırtıcı biçimde ilgi ve tepki odağı oldu. Huntington’un makalesi Amerikalılara Soğuk Savaş sonrasında dünya politikasının bu “yeni aşaması” için özgün bir tez olanağı sunuyor, savunduklarıyla iddialı, hatta vizyon sahibi birinin ürünü izlenimi veriyordu. Huntington, gözünü Francis Fukuyama gibi rakip kuramcıların düşüncelerine, globalleşme, kabileleşme ve devletin dağılmasını kutlayan kitlelere dikmişti. Nasılsa herkes olan bitenin çok az bir bölümüne vakıftı. Gelecek günlerde global politikanın nasıl olacağına dair öngörülerini şöyle ilan ediyordu:

“Yeni dünya düzeninde çatışmanın temel kaynağı ne ideolojik, ne de ekonomik olacak. İnsanlar arasında bölünmeler ve çatışmaların egemen kaynağı kültürel olacak. Ulus devletleri dünya işlerinde en güçlü aktörler olarak yer alacak, ancak global politikalardaki temel çatışmalar farklı uygarlıklara ait uluslar ve gruplar arasında geçecek. Uygarlıklar arasındaki çatışmalar dünya politikasına egemen olacak. Uygarlıklar arasındaki fay hatları geleceğin çatışma hatlarını oluşturacak.”

Sözlerinin devamında Huntington “uygarlık kimliği” adını verdiği belli belirsiz bir kavramdan sözediyor, yedi ya da sekiz majör uygarlık arasından İslam ve Batı uygarlığı arasındaki çelişkilerin bu çatışmada aslan payını alacağını ileri sürüyordu. Bu tartışmalı düşünce akışında ağırlıklı olarak Bernard Lewis’in 1990’da ideolojik rengini başlığında bile belli eden “Müslüman Öfkenin Kökenleri” makalesinin etkisi vardı. Her iki makalede de “İslam” ile “Batı”nın kişiselleştirilmesi pervasızca yapılıyor, kimlik ve kültür gibi karmaşık unsurlar karikatürize ediliyor, sanki Temel Reis ve Kabasakal (Popeye ve Bluto) amansız bir kavgaya tutuşuyor ve dürüst olan diğerini her zaman altediyordu. Şu bir gerçek ki, ne Huntington ne de Lewis her uygarlığın içinde varolan içsel dinamikleri ve çeşitliliği kavrayabilmiş, çoğu modern kültür arasındaki çekişmelerin bu kültürlerin tanımlanması ve yorumlanmasına ait olduğunu görememiş, bir din ya da uygarlık adına konuşurken büyük ölçüde demagoji ve cehalet içeren yorumlar yapıldığını atlamışlardı. Hayır, Batı Batı’dır, İslam ise İslam. Huntington, Batı’nın politikalarını belirleyenlerin en büyük sorununun Batı’nın giderek daha da güçlenmesini ve özellikle İslam’a karşı üstünlük kurmasını temin etmeye çalışmak olduğunu ileri sürüyordu.

İşin daha da can sıkıcı yanı, Huntington’un sanki herkesin onun bulduğu doğruları arıyormuşçasına etrafa baktıklarını, kendi görüşlerinin mutlak doğru olduğunu sanması ve kendi dünyasını her türlü bağlanmanın, gizli sadakatlerin dışında bir yerden görmeye çalışmasıydı. Gerçekte, Huntington “uygarlıklar” ve “kimlikler”i olduklarından farklı biçimde, insanlık tarihine can veren sayısız akıntı ve karşı akıntılardan tasfiye edilmiş, mühürlenmiş unsurlar olarak sunmaya çalışan ve yüzyıllar boyunca tarihin yalnızca din savaşları ve emperyal fetihler içermediğini, aynı zamanda alişverişler, paylaşımlar ve birbirini yeşertmeler de içerdiğini ihmal eden bir ideologtu. Bu görünmez tarih gülünesi bir şekilde “uygarlıklar çatışması” argümanınını bir realite gibi sunabilmek için gözardı edilmişti. 1996’da aynı başlıklı kitabı basıldığında, Huntington savlarını çok daha fazla dip notlar vererek daha karmaşık hale getirmeye çalışmış, ancak tüm yaptığı ne denli bir kötü yazar ve düşünür olduğunu kanıtlamaktan öteye gidememiştir. Batı’nın Batılı olmayana karşı oluşu (Soğuk Savaş karşıtlığı yeniden formüle edilerek) temel paradigması hala değişmezliğini koruyor, açık ya da gizli çoğu kez 11 Eylül tartışmalarında kendisini ele veren bir durum bu.

Titiz biçimde planlanmış bir grup militanın gerçekleştirdiği intihar ve kitle imha eylemleri Huntington’un tezinin kanıtı olarak sunuluyor. Bu olayı olduğu gibi görmek yerine, yani büyük düşüncelerin bir grup fanatik tarafından cinayet amaçlı kullanılması olarak görmek yerine, Pakistan eski başbakanı Benazir Bhutto’dan, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’ye dek herkes İslam hakkında atıp, tuttular, hatta Berlusconi Batı’nın üstünlüğünü “bizim Mozart ve Michelangelo’muz var, onlarınsa yok!” diyecek kadar işi küstahlığa vardırdı.

Peki, yıkıcı potansiyel olarak Osama Bin Laden ve yandaşlarından daha az da olsalar Davidian tarikatını ya da Guyana’daki Reverend Jim Jones’un şakirtlerini, ya da Japonların Aum Shinrikyo tarikatı üyelerinin arasında neden benzerlik kurulmuyor? Economist’de 22-28 Eylül’de kaleme alınan bir makalede bile Huntington’un İslam hakkındaki gözlemlerinin acelece ve acımasızca olduğuna vurgu yapılıyordu. Huntington’a göre yeryüzündeki bir milyarı aşkın müslüman da Batı’nın kültür olarak üstünlüğünü teslim etmiş, kendi kültürlerinin düşük olduğu konusunda obsesyona kapılmışlardı. Kafasında 100 Endonezya’lı, 200 Fas’lı, 500 Mısır’lı, 50 Bosna’li tasvir etmiş olsa gerek. Öyle olsa bile bu nasıl bir örneklem grubu olabilir ki?

Amerika’nın ve Avrupa’nın önde gelen basın organlarında, kendilerini dev aynasında görüp cehennem şarkıları söyleme heveslilerine, onların incinmiş Batı’lı gururunu ateşlemek için kaleme alınmış başyazılardan geçilmiyor. Churchill’e ait retorik Batı’nın kerameti kendinden menkul savaşçıları tarafından uygunsuz biçimde kullanılıyor, özellikle ABD’nin kendisinden nefret edenlere karşı savaşında bizleri birbirinden ayrılmış silahlara bürülü kamplara ayıran sınırları ortadan kaldıran, indirgemeciliğe kafa tutan karmaşık tarihler gözardı ediliyordu. Bu, İslam’ın ve Batı’nın ne ifade ettiği gibi, hiç de açık seçik olmayan bir etiket sorunudur. Bunlar kolay kolay kataloglanıp bir klasöre konamayacak tutarız bir gerçekliğe anlam bulmaya çalışan, kafaları daha da dağıtıp, karıştıran etiketlerdir. 1994’te West Bank Üniversitesinde verdiğim bir konferans sırasında ayağa kalkıp, düşüncelerimi “Batılı” olarak yaftalayan bir kişiyi hatırlıyorum. “Peki neden takım elbise giyiyor ve kravat takıyorsunuz?” diye sormuş, “onlar da Batı’lı” diye eklemiştim. Yüzünde bir mahcubiyet duygusuyla yerine oturmuştu, ne ki ben de o olayı 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirenlerin kendi canice eylemleri için gerekli teknik detayları nasıl da en ince ayrıntısına dek öğrendikleri yönünde bilgiler ulaşmaya başlayınca anımsamıştım. Peki, “Batılı” teknoloji ve Berlusconi’nin deklare ettiği “İslam’ın modernitenin bir parçası olamayacağı” görüşü arasındaki çizgiyi nereye çekmeli?

Bunu yapmak göründüğü kadar kolay değil, sonuçta etiketlemeler, genellemeler ve kültürel çıkarsamalar yetersiz kalıyor. Bir yerde, ilkel tutkular ve karmaşık teknolojiler birbiriyle öylesine içiçe geçiyor ki, sadece “Batı” ile “İslam” arasında değil, geçmiş ile bügün, onlar ve biz arasında kemikleşmiş sınırları yanlışlıyor, kimlik ve milliyet gibi kavramlar hakkında sonu gelmez uzlaşmazlıklara ve tartışmalara yol açıyor. Kumda boş yere iz bırakmayı amaçlayan tek taraflı bir karar, Haçlı seferlerine girişmek, bizim de savunduğumuz iyilik adına kötülüklere karşı savaşmak, terörizmin kökünü kazımak ve Paul Wolfowitz'”in nihilist söylemiyle, ulusları tümüyle silip atmak, varsayılan bu özleri daha görünür kılmıyor. Tersine, gerçekte ne ile karşı karşıya olduğumuzu çözmek, sayısız yaşamın, bizim olduğu kadar onların da birbirine bağlı olduğunu düşünmek, incelemek, yansıtmak yerine, kolektif tutkuları harekete geçirmek için savaş naraları atmanın kolaycılık olduğunu gösteriyor.

Pakistan’da yayınlanan en saygın haftalık dergilerinden biri olan Dawn dergisinde Ocak-Mart 1999 tarihleri arasında yayınlanan, müslümanlar için kaleme alındığı belli olan üç makalede Eqbal Ahmad, din hukukunun kökenlerini çözümlemeye çalışıyor, İslamın kökten dinciler ve fanatik zorbaların insan davranışını yönetme saplantılarından kaynaklanan biçimde hümanizm, estetik, entelektüel arayış ve manevi tapınmadan soyutlanarak bir cezalandırma sistemine indirgenişini eleştiriyordu. Bu da “genel anlamda bağlamından koparılmış, dini tek bir yönüyle dayatıp, diğer yanlarını gözardı etmekle sonuçlanıyordu. Bu durum ise dinin özünü değiştiriyor, geleneği temellerinden saptırıyor ve politik süreci geliştiği her yerden yanlış mecralara sürüklüyordu.” Ahmad, bu durumun iyi seçilmiş bir örneği olarak “cihat” sözcüğünün karmaşık, çeşitli ve zengin anlamını açıklamakla işe girişiyor, sonra sözcüğün düşman olduğu varsayılan insanlara karşı ayırtetmeksizin savaş açmak olarak kabul edilen yaygın ve dar anlamına bakarak İslam dininin, toplumunun, kültürünün, tarihinin ya da siyasetinin yüzyıllar boyunca yaşandığı biçimiyle tanınıp algılanmasının artık olanaksız olduğu sonucuna varıyordu. “Modern İslamcılar ruhla değil, iktidarla, insanların acılarını ve özlemlerini paylaşmak yerine, onları siyasal amaçları uğruna harekete geçirmekle ilgileniyorlar. Programları çok sınırlı, ayrıca zamanın dayattığı gerekleri aşmıyor.” “Yahudi” ve “Hristiyan” söylemlerinin oluşturduğu dünyada da benzeri çatlak seslerin ve bağnazlığın ortaya çıkması olgusuyla işler daha da rahatsızlık verici bir boyut kazanmış durumda.

Uygar Londra ile “karanlığın merkezi” arasındaki farkların uç durumlarda birdenbire belirsizleeceğini, Avrupa uygarlığının ulaştığı doruğun ön belirtisiz ve geçiş dönemi yaşamaksızın birdenbire yeniden en barbar uygulamalara geri dönebileceğine ilk işaret eden Joseph Conrad olmuştu. Yine Conrad, Gizli Ajan (1907) başlıklı kitabında terörizmin örneğin “saf bilim” gibi soyutlamalara, dolayısıyla İslam’a ya da Batı’ya olan eğiliminden ve teröristin ahlaki olarak alçalabileceği en alt noktanın varlığından sözetmişti. Görünüşte savaş halindeki uygarlıklar arasında bile bir çoğumuzun varlığına bile inanmak istemeyeceği sıkı bağlar bulunmaktadır, öyle ki Freud ile Nietzsche’nin bize gösterdiği gibi özenle oluşturulan hatta denetlenen sınırlar arasındaki alışveriş insanı çoğu kez şaşırtan kolaylıkla gerçekleşmektedir. Durum böyle olunca, bizim bel bağladığımız, son derece akıcı, çok anlama çekilebilen, kuşkuya düşüren düşüncelerden oluşmuş kavramlar bize, bugün karşı karşıya kaldığımız duruma uyarlanabilecek elverişli ve pratik bir strateji sağlamıyor. 11 Eylül saldırısının ilk günlerindeki resmi söylemlerde yer alan daha güven verici savaş çığlıkları da (Haçlı Seferi, İyi’nin Kötü’ye karşı, özgürlüğün korkuya karşı savaşı gibi), doğrudan doğruya Huntington’un İslam ile Batı’yı karşı karşıya koymasından kaynaklanmış sözler de aynı şekilde. O günden bugüne bu söylemde net bir gerileme olduğu gözlemlendi, ne var ki ülkenin her yanındaki Araplara, müslümanlara ve Hintlilere karşı kin dolu sözler ve yasal önlemlerin varlığına bakılacak olursa paradigmanın varlığını hala sürdürdüğünü söylemek zor olmasa gerek.

Paradigmanın sürüp gitmesinin bir başka nedeni de Avrupa ve ABD genelinde müslümanların sayısal olarak varlıklarının artmış olmasıdır. Bugün Fransa, İtalya, Almanya, İspanya, İngiltere, ABD, hatta İsveç gibi ülkelerdeki nüfusu gözönünde bulundurduğumuzda İslam’ın Avrupa’nın artık sınırlarında değil, göbeğinde yeraldığını teslim etmek gerek. İyi de bu durumu bu kadar tehdit edici yapan ne? Anıları kolektif kültürlere gömülü olarak hala canlılığını koruyan ilk büyük Arap-İslam fetihleri 7. yüzyılda başlamış ve tanınmış Belçikalı tarihçi Henri Pirenne’nin dev eseri Muhammed ve Charlemagne’da (1936) yazdığı gibi, Akdeniz’in eski birliğini kesin olarak yerle bir etmiş, Roma-Hristiyan sentezini yıkmış ve Kuzey güçlerinin (Almanya ve Karolenj dönemi Fransa’sı) egemenliğinde yeni bir uygarlığın ortaya çıkmasına yol açmıştı. Pirenne, bu güçlerin misyonunun Batı’yı tarihsel ve kültürel düşmanlarına karşı korumak olduğunu da ima eder. Pirenne, Batı’nın bu yeni savunma hattının yaratılması için, İslam’ın Charlemagne ile klasik antik dönem arasına sinmiş hümanizmasından, felsefesinden, sosyolojisinden ve tarihçiliğinden yararlandığını belirtmeyi ne yazık ki ihmal ediyordu. Muhammed’in büyük düşmanı olan ve onu Cehenneminin başköşesine oturtan Dante örneğinde olduğu gibi, İslam daha başlangıçtan beri içerdeydi.

Bunun dışında bir de tek Tanrıcılığın Louis Massignon’un uygun deyişiyle İbrahim Peygamberin dinlerinin başat mirası var. Yahudilik ve Hristiyanlıktan başlayarak bu dinlerin hepsi kendinden önce gelenin saplantılı sürdürücüleridir. Müslümanlara göre İslam, peygamberlik silsilesini bütünler ve bitirir. Filistin’deki kanlı buluşma her ne kadar bağdaşmanın ve anlaşmanın ne ölçüde olanaksız olduğunu gösteren trajik ve zengin bir örnek oluştursa da Tanrıların en kıskancını bünyesinde barındıran bu üç dinin -bunların hiçbiri yakından uzaktan birleşmiş, tek parçalı bir bütün oluşturmaz- kendi aralarında sürdürdüğü çok yanlı çekişmeyi gözler önüne serecek bir çalışma hala kaleme alınmamıştır. Durum böyle olunca müslümanların ve hristiyanların birbirlerine karşı, Yahudi varlığını dikkate almaksızın Haçlı seferlerinden ve cihattan sözetmeleri şaşırtıcı bir umursamazlık örneğidir. Böyle bir program, diyor Eqbal Ahmad, “gelenek ve modernitenin arasındaki derin sularda sıkışıp kalmış erkekler ve kadınlar için çok daha rahatlık vericidir.”

Oysa Batılılar da, müslümanlar da, geriye kalanlar da, hepimiz aynı sularda yüzüyoruz. Ve bu sular tarih okyanusunun suları olduğundan araya engeller koyarak bölmeye kalkışmak boşuna bir uğraşıdır. Bir gerilim döneminden geçiyoruz, bu yüzden de olası ve geçici doyumlar sağlayacak, ancak sorunun özüne ilişkin çok az bilgi ya da bilgilendirme içeren geniş soyutlamalar içinde kaybolmak yerine, güçlü ya da güçsüz halklar, akla ya da bilgisizliğe seslenen politikalar, evrensel adalet ve adaletsizlik ilkeleri gibi kavramları çağrıştıran terimlerle düşünmek daha doğru bir yöntemdir. “Uygarlıklar çatışması” tezi, dünyalar arasındaki savaş örneğindeki gibi, çağımızda yaşanan şaşırtıcı karşılıklı bağımlı olma durumuna eleştirel bir açıklama getirmekten çok, savunmacı bir gururu güçlendiren, geçerliliği kuşkulu yeni bir oyuncaktır.

Edward Said
Al-Ahram Weekly, 11-17 Ekim 2001, Sayı: 555
Türkçesi: Samet Köse


Zapatistlerin Gazze halkıyla dayanışması...// Çev.Sufi



Zapatistlerin Gazze halkıyla dayanışması

Zapatist Lider Marcos’un
Filistin –Gazze halkıyla dayanışma yazısından..// Çev: Sufi.


İki gün önce, şiddeti tartışırken, Amerikalı yetkili Rice kendi sistemlerinin doğasından gelen şiddete dayanarak, Gazze olaylarına işaret etti ve suçu Filistinlilerin üzerine yıktı. Yeryüzündeki tüm akarsuların akış yönü bile değişebilir, ama bugün herkes tek bir nağmeyi fısıldıyor.
Buradan uzak olmayan, hatta çok yakın, Gazze adında bir yer Ortadoğu - Filistin topraklarında, ve tepeden tırnağa silahlanmış bir ordu ölüm vadisinde ilerliyor…
Haber ajanslarının geçtiği fotoğraflara bakarak, Gazze’nin “hassas” noktalarının tümü bombalanmış durumda, sivillerin evleri, askeri nitelik taşımayan binalar, okullar, hastaneler…bizler bu harabeye dönüşen noktalarda ne bir sığınak görüyoruz ne de her hangi bir askeri garnizon, askeri havaalanı vs..
Bu bilgilere göre birileri bizim cehaletimizi af buyurusun ama ya saldırı uçaklarınızın hedeflemesi tümden berbat ya da aslında bu hedeflerden hiç birisi Gazze’de mevcut değil!
Bizler Filistin halkını yakından tanıma şerefine henüz erişmeye biliriz , ama şöyle de düşünebiliriz, bu evlerde, binalarda sivil halk yaşıyor, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ki aralarında asker olan kimse yok, üstelik bir direniş kalesi veya benzeri bir şey de göremiyoruz, görünen tek şey viraneye dönüşmüş bir Gazze’dir. Evet, kendini “habersiz”, “bilgisiz” gösteren devlet ve hükümetleri de görüyoruz, hatta işgali teşvik eden ülkeler bile var. Ve Birleşmiş Milletler adında beceriksiz bir teşkilat ki sadece basın bildirisi yayımlar. Ama sabredin daha, İsrail’e göre “düşman askerleri” sayılan tüm çocukların, kadınların, yaşlıların, hastaların imha edilmesi gerekiyor ve bu “askerlerin” Gazze’deki sözde ama olmayan garnizonları da imha edilmeli!!! Anlaşılan o dur ki İsrail ordusunun bundan sonraki saldırısı daha da kanlı olacak. Bölgeyi tüm erkek, kadın, çocuklardan temizlemeyi mi düşünüyorlar?
Yine bizim cehaletimizi bağışlayın belki de bu son anlatacağımız sahne koşullara bağlı olarak yaşanmaya bilir, ve bizler dünyanın bu yakasından ve bu bölgenin yerlileri olarak belki de işlenen cinayetleri tartışacağımıza oturup Siyonizmi tartışmalıyız, ya da ilk önce kim saldırdı meselesini.
Bizler bütün kadın ve erkek zapatistler olarak çok açık ve tartışmasız bir gerçeği tekrar vurguluyoruz, profesyonel bir ordu Gazze’deki halkı yok etmek, katliamdan geçirmek için çaba sarf ediyor.
Üstte, altta, solda ve bu durum karşısında kim sessiz kalabilir ki? Ve ya bizim, hatta pek çok kimsenin bir şeyler söylemesi neyi değiştirir, neye yarar ki? Acaba Gazze halkının üzerine her an yağan ölümcül bombaları durdura biliyor muyuz? Bunca sözcük tek bir Filistinli çocuğun hayatını geri getirebilir mi ve ya ölümünün önüne geçebilir mi? Ama bir şeyi çok iyi biliriz bizim şimdi buradan Meksika’dan yankılan sesimiz dünyanın bir başka yakasındaki seslerle birleşerek daha büyük bir çığlığa dönüşecek, işte o zaman bütün bu insani sesler, talepler bir çocuğun ölümüne doğru havalanan 9 mm’lik veya 5/56 Kalibrelik mermileri durdurabilecek.
Biz zapatistler sizlere coğrafi olarak çok uzaklardayız, ama bir gerçeğin daha farkındayız, yıkım ve ölüm fırtınası estiğinde birkaç dingin ve sükun sözcüğün insanın ruh yapısında olumlu etkiler bırakır.

Bilmenizde yarar var:
bundan sonra kim ne ektiyse hasad olarak onu alacak.

MARCOS
Türkçeye Çeviren: Sufi.


SATRANÇ // JORGE LUIS BORGES-Çev.Ömer Cem Demirci





Satranç


Şiir: J.L. BORGES

Türkçe Çevirisi:Ömer Cem Demirci


Taşır oyuncular hiyerarşik parçalarını satrancın
ve kurar onları özenle yoğrulmuş köşelerinde.
Oyun başlayana kadar, saklar onları sıkı hapsinde
satranç tahtası, iki soylu rengiyle birlikte.
Döker ortaya sihirli kurallarını taşlar oyun içersinde;
beyzbolcu kale, saldırgan at, savaşkan vezir,

kararlı şah, çaprazcı fil, erler. Ve er geç pata kaldığında oyuncular,
nihayet çürüttüğünde kendini zaman,
hiç bitmeyecektir bu ritüel. Doğuda ateş aldı bu savaş ve bugün bütün
doğu cephesi satrancındır.

Sanki bir 'tutku oyunu gibi' ebediyen sürer bu oyun.
Yüreksiz şah, kurnaz fil, acımasız vezir, babayiğit kale,
düzenbaz piyonlar başlarlar silahlı savaşlarına, damalı
siyah beyaz oyun tahtası üzerinde.
Ama taşlar bilmez kılavuzluk edip domine ettiklerini
kaderini oyuncuların ve bilmezler savaş alanını çizip
biçimsel kaderlerini kontrol ettiklerini onların.
Ayrıca onlar kaprisinin de esiridir satrançta
ve yenilgileri alternatifidir zaferlerinin.

Tanrı başlatıp oyunu seyreder oyuncuları
ama hangi üstün ve bambaşka güç başlatır,
tuhaf geçen zamanın, uykusuz gecelerin
ve imgevi hayallerin sürecini.


-J.L. BORGES // Çev.Ö.C. Demirci
(Borges'in Satranç şiirinin çevirisi ilk kez defter'de yayınlanıyor-Ö.C.Demirci'ye teşekkür ederek/defter)


Biz Yaşamı Sınırsız Severiz..// Mahmud Derviş



Defter okurları için çağdaş arap(Filistin) şiirinin usta kalemi Mahmud Derviş'ten iki dokunaklı ve bir o kadar yaşam sevinci barındıran iki şiirini çevirerek sunuyoruz.
"Biz yaşamı sınırsız severiz" şiiri Mahmud Derviş'in o müthiş şiirlerindendir, bu şiiri insan her okuduğunda yüreği aynaya, ruhu ise bir çift kanata dönüşüyor adeta, ve şiirdeki "uzaklara"-"uzağa" doğru kervan yolculuğuna çıkarıyor...
Borges Defteri

I.

Biz

Ve biz,
Biz yaşamı sınırsız severiz
Ve İki şehid arasında raks ederiz
Onların arasında menekşeler için, minare ve palmiye ağaçları dikeriz
Biz yaşamı sınırsız severiz
İpek böceğinden bir tel çalarak gökyüzüne çiçek deseni öreriz
Ve kaçış için bahçenin kapılarını aralarız
Ki yasemin çiçekleri tüm caddeyi kaplasın
Güzel bir gün gibi,
Yaşamı sınırsız severiz
Nerede olursak olalım geçtiğimiz yere bitkiler diker
Ve ölülerimizi yerden kaldırırız
Ve rengin ıssızlığında
Uzakları okşarız
Uzaklar
Toza, toprağa karşı bir at’ın çığlığını soluk yaparız kendimize
İsimlerimizi taştan, taşa kazırız
Ah, ey aydınlık
Aydınlık sun
Geceye
azcık ışık sun.
Biz
Yaşamı
sınırsız
seviyoruz…

II.

Ben Yusuf'um Baba
Ben Yusuf’um baba
Baba! Kardeşlerim beni sevmiyorlar
Baba! Beni aralarında istemiyorlar
İncitiyorlar beni
taş ve laf atıyorlar bana
Beni övmek için ölmemi istiyorlar
Onlar evinin Kapısını yüzüme kapatıyorlar
Tarladan kovdular beni
Baba! Üzümlerimi zehirlediler
Baba! Oyuncaklarımı kırdılar
Rüzgar estiğinde ve saçlarım oynaştığın zaman gıpta ettiler
Üzerime yürüdüler
Sana karşı da hiddetlendiler
Ben onlara ne yapmıştım Baba?
Kelebekler kondu omuzlarıma
Başaklar eğildi karşımda
Ve kuşlar avucuma kondu..

Onlara ne yapmıştım ki Baba?
Ve neden ben?
Sen bana Yusuf ismini verdin
Onlar ise kuyuya attılar beni
Sonra Kurdu suçladılar
Oysa kurt kardeşlerimden daha merhametlidir

Ah Babacığım
Birisine karşı suç mu işledim?

Sadece
Rüyamda onbir yıldız gördüğümü,
Ve ay’ın, güneş’in karşımda secde ettiklerini söyledim.



Şiirler:Mahmud Derviş
Türkçe çeviri: Borges Defteri

أَنا يوسفٌ يا أَبي
يا أَبي، إخوتي لا يحبُّونني
لا يريدونني بينهم يا أَبي

يَعتدُون عليَّ ويرمُونني بالحصى والكلامِ
يرِيدونني أَن أَموت لكي يمدحُوني
وهم أَوصدُوا باب بيتك دوني
وهم طردوني من الحقلِ
هم سمَّمُوا عنبي يا أَبي
وهم حطَّمُوا لُعبي يا أَبي

حين مرَّ النَّسيمُ ولاعب شعرِي
غاروا وثارُوا عليَّ وثاروا عليك
فماذا صنعتُ لهم يا أَبي?
الفراشات حطَّتْ على كتفيَّ



ومالت عليَّ السَّنابلُ
والطَّيْرُ حطَّتْ على راحتيَّ
فماذا فعَلْتُ أَنا يا أَبي
ولماذا أَن


أَنتَ سمَّيتني يُوسُفًا،
وهُمُو أَوقعُونيَ في الجُبِّ، واتَّهموا الذِّئب;
والذِّئبُ أَرحمُ من إخوتي..
أبتي! هل جنَيْتُ على أَحد عندما قُلْتُ إنِّي:
رأَيتُ أَحدَ عشرَ كوكبًا، والشَّمس والقمرَ، رأيتُهُم لي ساجدين؟


Gazze Görünüyor mu?




"Çocukları Küçük Kurşunla Öldürürler Değil mi Anne?*"

Gökyüzü üşümek kokar sabahları
Kuşların gagasında yağmur
Yaşmağa dolanan iman ve korku
Ağlayabilirsin
İlkbahar gelmez Filistin'e

Gözlerinde ufalan mavilik
Küçük kurşunları nakşediyor bedenine
Öp anacığının yanaklarını
Hürriyet bir melek kanadıdır
Ve minik avuçlarında sıkışmıştır vicdan

Dualarımız eski bir kitabın sesi gibi
Kırmızı bir sıvı parmaklarımızın ucunda
Parmaklarımız olmasaydı keşke
Kalbimiz olmasaydı

Kerem Toker
---------------------------
*Srebrenica' da bir çocuğun
ölmeden önce annesine yönelttiği soru.

* * *

Sessizlik!..

Varlık ses vermiyor,
Anlam ses vermiyor,
Tanrı?
Ses vermiyor!

-sessizlik-

dişlinin bir parçası olmuş dünya
bir parça da kendi boğazını sıkmak!

his yok!

ziyan edilen,
çarçur edilen
haram olmuş bok kafalı nihil dede
asil ve mağrur.

ama sen öyle bakıp durma
bulursun bir yolunu kurtarmanın kendini ey dünya!

en kıvrak acılarınla yak naçiz bedenini,
börtü böcek hümanizmine küfredercesine
uykusuzluk cehenneminde
haline ağlarcasına yanan uykulu ihtiyar dünya.

Gazze şeridin incinmiş yine,
ara vermesi gerekir şamanın
ağaçtaki karıncalara bakmaya..

Sufi.




Bir Serginin Düşündürdükleri // Prof. İsmail Tunalı



Son zamanlarda art’tan antiart’a uzanan resim sergileri içinde Nazan Azeri’nin “Örtemeyen” sergisi, ilginç bir karakter özelliği taşıyor. Bu özellik, her şeyden önce resimleri seyredende uyandırdığı hüzün ve pessimizm duygusunda somutlaşıyor.
Genelde tuval üzerine akrilikle yapılmış büyük formatta resimler, siyah bir fond üzerinde kuru dalları ile bir ağaç ve dallara serilmiş parçalanmış bir kadın giysisinden oluşuyor. Parçalanmış giysi,tüm resimlere adını veriyor: “Annemin Gelinliği”. Minimalist bir çalışmayı gösteren resimler, siyah beyaz kontrastı ile bir mimari yapıyı kuruyor ve buradan da resmin resimsel değeri ortaya çıkıyor. Ancak, kuru dallarıyla bir ağaca ve parçalanmış giysiye dayalı bu minimalist yapı, bu özellikleriyle bizi düşünsel, duygusal bir arka yapıya götürüyor.
Varlığın ve yok oluşun sorgulandığı bir arka yapıya. İnsan içinde var olduğu ve yaşadığı dünyayı böyle bir var olan olarak tutabilmek için ona yeni bir insansal dünya ekler. Ama,varlığın yok oluşu kaçınılmazdır. Nazan Azeri’nin resimlerinde, kurumuş dallarıyla ağaç, parçalanmış giysi ile varlığın yok oluşa dönüşümü somut olarak gösterilmek isteniyor. Bu gösterime derin bir duygu, acı, hüzün ve karamsarlık eşlik ediyor. Nazan Azeri’nin resimlerinde bu acıyı, varlığın bu dramını bir karamsarlık içinde yaşıyoruz.

Bu dramın kaynağı, 20. Yüzyılın başında bilimde ve felsefede meydana gelen büyük bir dönüşümdür. M. Planck’ın” quantum”, Einstein’ın “relativite” teorileri Newton’dan gelen ve modern çağın mantığını kuran anlayışı sarsar, felsefede J. P. Sartre ve Camus bu sarsıntıyı çağın pesimist bir dünya tablosu olarak ortaya koyar. Bunlara Nietzche’nin “ Tanrı ölmüştür” aforizması da eklenince, Tanrının varlığına dayalı olan Avrupa uygarlığı büyük bir sarsıntı ile pessimizme kayar.
İşte Nazan Azeri’nin resimlerinde bu universal pessimist dünya görüşünün bir izdüşümünü görmekteyiz. Bu pessimizm resimlere yaklaşımı elbette güçleştiriyor, ama, hemen söylemeliyiz ki, bu pessimizm, resmin derinliğini de sağlamış oluyor.

Prof. İsmail Tunalı


Örtemeyen…
Kumaş neyi örtebilir ki?

Nazan Azeri son çalışmaları
5 ocak – 31 Ocak 2009 tarihleri arasında
Karşı Sanat Çalışmaları’nda.

KARŞI SANAT ÇALIŞMALARI
Gazeteci Erol Dernek Sokak
Hanif Han, No 11, Kat 3, Daire 4
Beyoğlu İSTANBUL
Tel: 212.245 71 53




Reflections on an Exhibition

İsmail Tunalı



Nazan Azeri’s exhibition titled “That Which Can Not Cover” has an interesting characteristic compared to a large scale of exhibitions that range from art to antiart. This characteristic is mostly concretized in the melancholy and pessimism evoked in the audience that view the paintings.
These large scale paintings, painted with acrylic on canvas, portray a shredded woman’s cloth spread over a tree and its droughty branches. All paintings are named after this shredded clothing: “My Mother’s Wedding Dress”. These paintings, which constitute a minimalist work, construct an architectural structure with its their black and white contrast, and thus create a pictorial value. However, this minimalist structure based on a tree with drought branches and a shredded clothing, lead us to an intellectual and emotional sub-structure.
A sub-structure where existence and non-existence is questioned. Human beings add a world that pertain to themselves in order to be able to grasp the world in which they live in and exist as such an existential being. However, it is inevitable for existence to eventually go out of existence. Nazan Azeri’s paintings clearly aim to display, in a tangible way, the conversion of existence to non-existance with the shredded dress and the tree with its drought branches. A deep sensation of pain, melancholy and pessimism accompanies this exhibition. We experience this pain and this drama of existence via Nazan Azeri’s paintings with a feeling of pessimism.
The reason for this drama is the great metamorphosis experienced in the beginning of the 20th century in science and philosophy. M. Planck's "quantum" and Einstein's "relativity" theories have shaken the concepts that begun with Newton and shaped the logic of the modern age. In philosophy, J.P. Sartre and Camus have displayed this impact as a pessimist view of the world. When these are combined with Nietzche's aphorism which claims that "God is dead", the European civilization based on the existence of God moves towards pessimism with a great breakdown.
We witness a reflection of this universal pessimist world view in Nazan Azeri’s paintings. This pessimism makes it harder for the audience to create a rapport between themselves and paintings but it must also be mentioned that it is also this pessimism that gives the paintings their depth.


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic