Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Inti Illimani // Çeviri: Ulaş Başar Gezgin



Çingene

Flütlerin, ateşlerin anayolunda,
Bir öbek Çingene ve kıvılcım.
Ta baştan sonsuza, yürüyoruz yarına
Işıklı bir kent, karanlıkta.
Evimizdir bizim, toprak,
Ve bulunduğumuz yerdir evimiz.
Sevgiyle kalbimizde
Devam yola, yola, yola.
Zamanıdır Çingene raksının.
Hayal kırıklığının anayolunda,
Aşarak metal ve gözyaşlı kentleri,
Sallantılı yarınlara mı koşuyoruz sonsuza dek
Korku konulu bir senfoni çalınırken.
Evimiz olmazsa toprağımız artık,
Evimiz olmaz o zaman, bulunduğumuz yer de
Ve değildir aşk, bu kollarda.
Yürür mü yaşam o zaman
Zamanıdır Çingene raksının.

Ölüm ve deliliğin anayolunda,
Suya düşecek, imha planları.
Sonsuza dek bağlı olarak yeryüzüne
Ve çocuklarımıza,
Yanıtlıyoruz tutkulu çağrıyı.
Yaşamımızdır bizim, toprağımız.
Kollarımıza gelerek tüm bir aşk,
Devam yola, yola, yola.
Zamanıdır Çingene raksının.
Flütlerin, ateşlerin anayolunda,
Bir öbek Çingene ve kıvılcım.
Şimdi ve sonsuza dek, yürüyoruz yarına
Işıklı bir kent, karanlıkta.
Evimizdir bizim, toprak,
Ve bulunduğumuz yerdir evimiz.
Kalplerimize gelerek tüm bir aşk,
Devam yola, yola, yola.
Zamanıdır Çingene raksının.
Söz: Holly Near, Müzik: Jose Seves
İngilizce’den özgün metinden çeviren:

Ulaş Başar Gezgin- Ho Çi Min Kenti, Vietnam


Cahit Koytak ve Genizden Konuşan Prens // Samet Köse


Image and video  hosting by TinyPic

Cahit Koytak, geçtiğimiz yıllarda “Cehennemden Yükselen Neşideler/ Cennette Sessizlik” adlı, sessizliği kanatan, sarsıcı bir şiir kaleme almıştı. Koytak, Paul Celan’ın Ölümfügünü çağrıştıran bu şiirinde kirletilmiş, parçalanmış bir hayatın estetiğinin sözcülüğünü sessizliğe yüklüyordu. Her yeni gün onur kırıcı alçaklığa izin veren dünyamızda yalnızlık duygusunu, sabrı ve onuru öne çıkarıyordu. Şair, geçen yıl son yüzyılın tartışmasız en önemli şairi olan E. E. Cummings’e ithafen bir şiir kaleme aldı. Yoksulların ve Şairlerin Kitabında geçen Genizden Konuşan Prens şiirini sindirebilmek, tam anlamıyla hakkınını vermek bir yılı aşkın zamanımı aldı.

“Tanrı senden
yazdıklarını suluboyayla
anlatmanı isteseydi
bay edward estlin cummings
muhtemelen
biraz görünür olsun diye
kanatlarının ucu
hafifçe
yeryüzünün toprağına bulanmış
uhrevi bir kelebek
resmi yapardın

bir çocuğun alt çenesine
konacağı tutmuş
şaşkın bir kelebek.”
Cahit Koytak’ın da yukardaki dizelerde dikkat çektiği Cummings şiirleri sıra dışı bir lirisizmin, oyunlar oynamanın, teknik ustalığın ve de tutkulu sevmenin görkemli gösterimleriydi. Onun şiirleri bir anlam yoğunlaşmasıydi, o şiirlerdeki görüntüleri önermek ancak deha ve ustalık isterdi.

Cummings’in yenilikçi ve tartışma yaratan poetikası çoğunluğun dar düşünceliliğini reddederek bireyi, alışılmış aşkın yanı sıra erotizm dolu aşkı yüceltiyordu. Şiirlerinde çocukluk yıllarına nostaljik bir bakış, çocukluk yıllarının oyunsu, hayali ve yaratıcı kazanımları sergilenir, toplumu yeren şiirlerin yanı sıra “sevgilim, saçların bir krallıktır, kralı karanlık olan, alnın ise bir çiçekler kümesi”, “Bahar belki de bir el gibidir”, “parmakların yapar erken çiçeklerini her şeyin” ve “gezip görmediğim yer kıvançla ötesinde” gibi aşkı yücelten görkemli ürünler de vermişti.

Cummings, kendisini Amerikan Romantizm geleneğinin içinde bulduğu bir yaşam felsefesi geliştirmişti. Emerson, Thoreau ve Whitman’ın izinden gitti. Düşünceden çok hissetmeye vurgu yapan bir estetik anlayışının peşinde oldu. Duygulara giden yol ise görsellikten geçiyordu. Erişkinliğin karmaşıklığından çok, çocuksu bir masumiyeti yüceltti. Aşkı yüceltti, hayatı bütünüyle kucaklamayı yüceltti, ölümle yüzleşmede cesareti yüceltti. Kandinsky gibi modern zamanların temel sorununun sosyal ya da politik olmayıp, maneviyatla ilgili olduğunu ileri surdu. Yenilikçi ve oyunsu ruh yapısı, aşkı ve doğayı yüceltmesi, ifade özgürlüğüne ve bireyin önceliğine önem verişi, temaları ele alış biçimi ve kendi deyişiyle “kendinden geçme, çile çekme, varoluş, yaratıcı imgelemin ölümsüzlüğü ve insan ruhunun başeğmezliği” onun sanatının temel bileşenleriydi. Ona göre satıcılar, politikacılar, generaller ve Cambridge’li leydiler (dayalı döşeli ruhlarında Cambridge’li leydiler/ güzel değiller ama gönülleri ferah), sahici olana dokunma olanağından yoksundu. Cummings’e göre insanın temel sorunu sahici bir benlik sahibi olma, bir hayatta olabilme sorunuydu. Bir çiçeğin tomurcuklanması, bir çekirgenin sıçrayışı, bir striptiz dansçısının figürleri, bir Pazar sabahında yankılanan çan sesleri, gökyüzünde şakıyan kuşlar, sisli bir şafak vaktinin sessizliği onun şiirlerinde üç boyutlu bir düzlemdeymişcesine şiirseverin zihninde beliriverirdi. Puella Mea şiiri, modern zamanların belki de en tutkulu aşk şiiriydi. Bu şiirde sevdiğinin güzelliğinin mitoloji ve edebiyattaki tüm gelmiş geçmiş güzelliklerin üstünde olduğunu ilan eder. Bu şiirde duygu, düşünce ve imgelem dansediyor ve görkemli bir festivale dönüşüyordu. Bu şiir aynı zamanda Hafız’dan Hayyam’a, Bağdat’tan Ninova’ya uzanan bir yolculuğa çıkarması nedeniyle bizim kültüre ait bir şiirdi. Bir anlamda tüm geçmiş ve gelecek zamanları bünyesinde barındıran postmodern bir şiirdi. Efsanelerden kovulduğumuz modern zamanların belki de Sappho’su, Catallus’uydu Cummings.

İkinci Yeni’nin ilk öne çıktığı dönemde (1955-65 arası) Cummings, ülkemiz şairlerinin anlatım olanaklarını deneyip, tükettiği bir model şair olagelmiştir. İkinci Yeni şairleri öykünün anlatı olanaklarından kaçmak yerine, şiirin içinde geleneğin verileriyle harmanlanmış öyküyü kullanmışlardı. Şiiri şiir yapan, şairin bakışı, duyuşu ve en önemlisi duruşuydu. Cahit Koytak’ın Cummings’i diğer şairlerden ayırışında, onun bizim kültüre yakın bir şair, sanatçı olduğunu derinden sezişinin payı olduğunu düşünüyorum. Cahit Koytak şiirlerindeki “söze can vermek” diye niteleyebileceğimiz derin ahenk ve ritmin öyküden çok ama çok daha güçlü, yoğun ve sınırsız olduğunu söyleyebilirim. Renkleri, kokuları, imgelemleri, devinimleri, yinelemeleri ile sözcüklerin iç seslerini yakalayarak, tınısını duyarak (ishak kuşlarının, saka kuşlarının, paçalı kumruların şakımalarını) eşşiz bir yolculuğa çıkarsınız. Giderek derinleşen, giderek genişleyen, yeni yollara çıkan, herkesin kendi omuzlarından, kendi kuşunu uçurduğu bir yolculuktur bu. Çiçekler dermek üzere eğilip, kalkan bir gövdenin yumuşaklığına ulaşan bir anlatım diline sahiptir, Koytak. Şiirlerinde baş döndürücü bir ayrıntıcılık, şaşmaz bir gözlem ve sembollerle örülü imgeler egemendir. Şiirlerini çocukluk çağrışımlarıyla dokur (hepsi kızıl/ kestane rengi vidaladan/ hepsi tek bağcıklı, fiyonklu/ hepsi mini minnacık/ otuz altı nümero!/ ve hepsi, dokunsan/ ellerini yakacak), çocukluk anıları, ilk gençlik coşkuları, düşleriyle yalılara, köşklere kafa tutan “yoksul prensin” ta kendisidir. Turnalardan, yollardan, göğün hallerinden anlayan bir şairdir Cahit Koytak. Türk şiirinin öteki yakasının Spartakus’ü, ney üfleyen, sitar çalan samurayıdır. Yirmibirinci yüzyıl dünya edebiyatının yel değirmenlerinin, yalancı peygamberlerinin, panayır tellallarının, tapınak şövalyelerinin karşısına Endülüs asaleti ile çikan bir virtüözdur Koytak.

Cahit Koytak, Amerikan şiirinin en marifetli kalemlerinden birisi olan Cummings’de neyi gördüğünü, neleri bulduğunu şu dizelerle dile getiriyordu:

“ben sende
işte o resimdeki kelebeği
ürkütmemek için
altmış dokuz yaşına kadar
çenesini kıpırdatmadan tutan
yani genizden konuşan
yahut pek pek arada ıslık çalan
şairi görüyor
ve diyorum ki
bak estlin,

ne ezra pound, ne t.s. eliot
ne de bir başkası değil hayır
biraz kekeme de olsa
ve genizden konuşsa da
ingiliz dilinin geçen yüzyıldaki
prens hamleti
kuşkusuz sensin
sevildiğini bil.”

Cahit Koytak’a bu tanışıklığın öyküsünü sorduğumda, dilinden şu satırlar dökülüyor:

– “Cummings’i bütün yapıp ettikleriyle, yazdıklarıyla, varoluş macerasıyla, oynadığı oyun ve kazandığı, kaybettiği sınavlarla, nesnel bilgi düzeyinde sizin kadar bilmediğimi kesinlikle biliyorum, bunu rahatlıkla itiraf etmeliyim. Ama iyi balina avcıları, iyi balinayı (iyi şiiri, iyi sanatı) millerce ötelerden, kuyruk vuruşundan tanırlar ve takriben kaç ton ispermeçet yağı çıkacağını da tahmin ederlermiş. Gençliğimde bazı dergilerde Cummings’in birkaç şiirinin çevirisini okumuştum. Ne yazık ki, şimdiye kadar ne tek tek kitaplarına, ne de toplu şiirlerine, ne de biografisine, varsa günlüklerine, hatıralarına ulaşabildim (-bu sonrakiler benim ulaşmayı en çok istediğim definlerdir. Ama size tuhaf gelecektir, hem işin büyüsünü bozmamak, hem de onlara ilişkin tasavvurlarımı canlı tutmak, onlarla oynadığım oyunları onların kurallarına, onların hakemliğine bağımlı kalmadan oynamak için, ulaşmayı, bile isteye, geciktirdiğim cinsten definelerdir, bunlar). Bununla birlikte, Cummings hep aklımda kalan şairlerden biri oldu. Benim lügatimde ‘akılda kalmak’ demek, “Seni gördüm, künhünü sezdim, oyunun için bir şey diyemem, ama oyun oynama tarzını sevdim! Biz sur içinde aynı sokağın çocuklarıyız!” demektir.” Bizler, Türkçe konuşan, Türkçe düşünen, Arapça yakaran, Farsça divanlar, mesneviler yaratan, Hint, Çin, Asur, Babil, Mısır, Kenan iklimlerinde dolaşıp gelmiş, iliklerine kadar İbrahimi arketiplarle bezenmiş, kadim Yunan’ın, Bizans’ın tam üstünde oturan, o toprağa kök salan, boy veren, çiçeklenen ve köklerini ve dallarını Avrupa’nın yüreğine kadar uzatan Yakın Şark’ın ve Urumeli’nin (Anadolu–Türkiye) çocuklarıyız. Artık fark etmemiz gerekiyor, kültür ve irfan kökenimiz olarak mensubiyetimizin, bir İngilizle, bir Fransızla, hele hele yeniyetme bir Amerikalıyla kıyaslanmayacak kadar geniş bir sahayı, yani hem Doğu’yu, hem Batı’yı, hem yerin altını, hem yerin üstünü kapsadığını. Ve artık bitmeli, evet bitmeli, diyorum, Latinlere, Cermenlere, Anglosaksonlara verdiğimiz kredi. Çünkü, ‘geri ödeme’yi, kadir kıymet bilmeyi, hamiyet sahibine eyvallah demeyi akıllarına getirmek şöyle dursun, eski Mısır’dan, Mezopotamya’dan, Kenan’dan, Hicaz’dan, İyonya’dan ve Bizantinium’dan kendilerine aktardığımız o sandıklar, portföyler dolusu hesapları çar çur etmeyi, çar çur etmekle kalmayıp, insanlığın aklını ve hayal gücünü kurutup çöle çevirmek yolunda fütursuzca bildikleri yolda yürümeyi sürdürüp durdular. Artık güvenmiyoruz bu müflislere. Bankalarımız onlara artik kapalı olmalı.”

–Evet, West-Östlicher Divan da tanığıydı bu durumun. “İtiraf edin,” diyordu divanın yazarı, “Doğu’nun şairleri Batı’nınkilerden büyüktür!” O zaman, Genizden Konuşan Prens için bir Cummings tebliği, ya da “Cummmings güzellemesi” demek, şiirin çıkış noktasını, tam da orta yerinde kahramanını iyi değerlendirememektir diyebilir miyiz? Ya da bu bakış açısıyla, şiirin ne bir güzelleme olmaya, ne böyle bir güzellemeye destek olmaya niyeti olmadığını ileri sürebilir miyiz?

– “Cummings kendi değerlerimizle karşılaştırıldığında bana göre bir bahçe değil, bir şehir asla değil, çölde küçük bir vaha. Küçük, nahif, ptoresk bir vaha, suluboya resim gibi. Yine de, bu haliyle bile başımıza taç etmeye hazırız, değil mi? Hazırız, çünkü, bahçelerin, şehirlerin ve vahaların asil sahibine götürdüğüne inandığımız yol üzerinde kısa bir dinlenme için konaklanabilecek bir vaha olarak görüyoruz onu. T. S. Eliot kimdir? Bir bahçe değil, bir orman hiç değil, tek ü tenha bozkırda bir yabani armut ağacı sadece. Dallarında iki elin parmakları kadar yemiş var; onlar da tatsız, susuz; ancak dipnotlarını okuyunca armut olduklarını anlıyorsunuz. Peki, Ezra Pound kimdir? Çıplak bir yamaçta, kurumaya yüz tutmuş, yaşlı bir huş ağacı, çölde bir deniz feneri. Evet, çölde bir deniz feneri, uykusunda bazen Çin Seddinin, bazen İtaca’nın oralarda gezindiğini sayıklayan bir gezgin. Uyanık olduğu zaman da, yolculara en yakın kıyının yönünü değil, Hades’in yolunu gösteren.

Bu hayırsız, vefasız Batı’lılıların, bu, doğaya, tarihe, tanrıya ve insana saygısız homunculusların ürettiği kültür ve düşünce sanayi artıklarının, şişirilmiş idollerin, haksız şöhretlerin, sahte dahilerin resimleriyle kirletilen İnsanlığın beyin zarı için, biz Yakın Doğu’lu, evet özellikle biz Yakın Doğu’lu şairlerin, entelektüellerin, hekimlerin, bilginlerin, tacirlerin ve gezginlerin, antikor üretmemiz gerekiyor. Genizden Konuşan Prens şiiri, esin verici başka saikler yanında, işte bu antikor etkisi yaratma niyeti de akılda tutularak inceltilmiş ya da dengelenmiş bir duyarlılığın eseridir. Yani güzelliğin kendilerine geçişinde hamiyet gösteren komşusuna vefalı davranmaya hiç niyetli gözükmeyenler de bile güzel ve insani kalan şeye işaret etmekle birlikte, onların peşine takılmayı asla aklından geçirmeyen bir duyarlılığın eseri.

Şiirde Cummmings’le simgelenen nahif ve aykırı sanatçıyı, köklerini topraktan çıkarıp dünyayı dolaşmaya çıkan uyurgezer ağacı, genizden konuşarak mucizeler yaratan virtiyözü, kekeme Hamleti ve tabii onu kuşatan, sıkboğaz eden at sineklerini, kurtları, çakalları, leş kargalarının yarattığı şenliği ve senfoniyi de işitmek gerek. Pencerenin camı biraz hohlanıp silindikten sonra bakılacak olursa, görülecektir ki, şiirin asıl kahramanı (esas oğlanı) Cummmings değil, Batı düşüncesi yanında, Doğu irfanına da farkedilmiş ve özümsenmiş mensubiyetiyle, bu mensubiyetlerin verdiği özgüvenle, Cummings’e bir hayran gibi değil, bir akran ve arkadaş edasıyla yaklaşan, hatta onun başını okşayan, sırtını sıvazlayan, ona resimler yaptırtan, onun yüzüne ayna tutan, Pound ve Eliot gibi akranları arasında onu arkalayıp öne çıkaran, şu bizim, hayal gücü bir batında Webster sözlüğündeki sözcüklerin sayısı kadar kedi doğuran ‘yoksul prensimiz’dir.”

Söze, şiire can katan unutulmamalı ki sanatçının yeteneğidir. Özellikle şiirde aslolan iltifat değil, marifettir. Bir şairin izleği de marifetin şaşmaz tanığıdır. Usta şair, marifet sahibi, kadim dost Cahit Koytak’ı muhabbetle selamlıyor ve kucaklıyorum.


Samet Köse
Charleston, South Carolina


[Defterin özel notu:
E.E.Cumming -Profil Kitabını 2002 yılında (YKY-Enis Batur dönemi)dilimize kazandıran. Birçok kültür-sanat dergisine yazılar yazan, şiirler çeviren Samet Köse bu kez Şair Cahit Koytak'a çok farklı bir mercekten odaklandı...
başta Şair Cahit Koytak olmak üzere, yaznın tamamlanması, defter'de yayınlanmasına vesile olan Samet Köse dostmuza defter adına çok teşekkür ediyoruz...]


Dağlarca...Sondan Bir Önceki Sözler..// Hamuş



DAĞLARCA’YLA Seyrüsefer hep güzel kalacak…

“İçimdeki Şiir Hayvanı” kitabı Dağlarca’nın (çoğu) yeni şiirlerinden oluşur, Dağlarca şiirinin doruk noktalarından sayılan bu enfes yapıtın çıktığı günlerde “yarısı şiir olan bir yaratığım ben” diyordu, şimdi dönüp geriye baktığımızda 94 yıllık verimli bir yaşamın nerdeyse 76 yılını kendi ülkesinin dili ve edebiyatına veren bu yüce ulu çınar, verimli ömrüne 150 kitap sığdırdı, bir arkadaşımızın saptamasına göre 12 binden fazla şiire imza attı. Ortadoğu coğrafyasının o eski efsane kalemleriyle paralel bir üretkenliği seçti…dilimize, şiirimize çok şey kattı.
Onunla hastane döneminde yakından ilgilen Dr. İ. Candan hanım ve vefakar dostu, son nefesinde bile onu yalnız bırakmayan ressam dost Ruşen Eşref bey göç sonrası ilk dakikalarını ortak dostlarımıza anlatıyorlar: ”sanki derin bir uykuya dalmıştı, yüzünde dingin ve huzur dolu bir ifade vardı”, evet Dağlarca vicdani bir rahatlık içinde gitti…
Bizler yine onun evini(Vasiyetidir:”Evim ‘Dağlarca’dan Gökyüzü’ olarak herkesin ziyaretine açılsın”) ziyaret edeceğiz …ve şiirleriyle kim bilir daha kaç kuşak bu toprakları selamlayacak.
Bir yüce varlık düşünün ki 90 yaşını çoktan aşmış, fiziki bir yorgunluk hücrelerini sarmış,
ama hala o denli içten o denli konuk sever ki daha onun aşiyanına adımınızı atar atmaz: ”çocuklar çay mı içersiniz kahve mi?” diye soruyor ve ardından tüm sıcaklığı ve o içtenliğiyle koyu bir sohbete girişiyorsunuz, zihni billur tazeliğindeydi, hafızası her olayı, anıyı en ince ayrıntısına kadar taze tutuyordu. Hırkasının yakasında duran o şirin nazar boncuğu ve duasıyla dünyayı, yaşamı o denli derinden algıladı ki bugün onu herkes ama herkes, politik görüşü ne olursa olsun bağrına basmayı biliyor. İşte “gerçeği dile getirmeden önce onu bulmak gerekiyor” diye bilen bir büyük şairin vardığı muazzam menzilin ta kendisidir bu hakikat.
Saatlerce konuşursunuz onunla tek bir mantık kopukluğu, düşünce, cümle, sözcük kaymasına şahit olmanız mümkün değildi, sonra da içinizden keşke zaman akıp gitmese de Fazıl üstad anlatsa biz sadece dinlesek der, içinizdeki hasreti büyütürsünüz…
Anadolu o denli bereketli bir toprağa sahiptir ki o eski unutulmaz geleneğini hala sürdürüyor, söz ve renk ustalarını bağrına basarak tıpkı Attar’a 112 yaşında külliyat tashihi yaptırttığı gibi, ozanlarının üretkenliğini son demlerine kadar canlı tutuyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca belki (yeryüzü) kendi kuşağı yazarları arasında bir ilke imza atarak darı- faniyi terk etti, son yapıtı “İçimdeki Şiir Hayvanı” kitabını 2007 yılında yayınlayarak “hoşça kalın “ dedi…sonra bitti mi?
daha bitmedi:ya son şiirleri? Elbet ki onları da okuyacağız..
Aşağıdaki sözler onun sondan nerdeyse bir önceki sözleridir,
Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı yakından tanıyanlar bilirler, onun eski alışkanlığıydı, çok az konuşurdu, hele ki 1970-1980’lı yıllarda onunla gerçekleştirilen söyleşi sayısı sınırlı sayıdadır, çünkü gereksiz gündem işgali asla ona göre bir iş değildi.
Son demlerinde hepimize aktardığı, hepimizle paylaştığı bu sohbet, onun evinde gerçekleştirildi.
Sanata-Edebiyata gönül vermiş dört arkadaşla onun konuğu olduk, aramızdan iki kişi söylenenleri kaydetti. Sorudan ziyade, konu başlıklarına işaret edildi ve o anlattı..aşağıdaki bölümler borges defteri’nin talebi üzerine hazırlandı, onu anlatacak, ortak anılara işaret edecek başka yazılar da muhtemelen defter tarafından yayınlanacak. Bana kalırsa yayımlanan bu bölümde, onun “kültür dili” sorunsalına eğilmesi ve ona göre günümüzde böyle bir dilin “eksikliğini”(dikkat edelim “yokluğundan” söz etmiyor sadece yapılanların eksik, tamamlanmamış, yeterli uç noktadan uzak olduğunu vurguluyor) hissetmesi ciddi biçimde tartışmaya açılacak türden bir önermedir. Yazılan, yazılacak bütün edebi ürünlerin şah damarındaki kan hücrelerini-(dilini)öznel yaklaşımıyla temelden irdelenmesinden yanaydı.
Yüz otuz sekiz adet şiir kitabının kapağında imzası olan coğrafyamızın bu büyük şairinin sesine, sözüne onunla aynı zaman merceğinden bakarak tanık olmak zihinsel tasarımını son demine kadar canlı tutan bu toprakların zengin birikimi Dağlarca’yı farklı biçimlerde kavrama çabasından başka bir şey olmasa gerek.

Şiir toprağında, ışık bahçesinde huzur içinde uyusun,


Hamuş




Sondan bir önceki sözler;

Ressam-Şair ilişkisi üzerine söyledikleri:

-“Ressamlar mı şairdir? Yoksa Şairler mi ressam? İkisi de değil! Her biri kendilerinin ne olduğunu bilmek durumundadırlar. Eski ressamlar daha kişilikliydiler.”
Neden ama?
-“Hep aynı kurallar içinde çalışırlardı. İkincisi, Büyük ressamların etkisinde kalmamaya özen gösterirlerdi.
Adım ressama çıkmıştı. Resim dersi yoktu. Küçüklüğümden beri Resim yapmayı , izlemeyi severdim. Ortaokulda ismim Ressamdı, oysa o gittiğim ortaokulda resim dersi yoktu, günlerce ağladım, ağlamaktan gözlerim kırmızı oldu. Sonra muvazzaf asker, yüzbaşı oldum, o zamanlarda bu yeteneğim işe yaradı, çok güzel haritalar yaptım. Sırf eski resim yeteneğimden. Bana sorarsanız resim temel derstir, lise son sınıfa kadar devam etmelidir. Çocukken babam beni bir ressamın yanına verdi. Resimleri (Manzara ve Porteleri) karelere bölerek 15 misli fotoğraf gibi büyütüyordu. Babama o çocuk aklımla dedim ki bu adam ressam değil.”


Dil üzerine dertleşmeler:


-“Her şeyin esası dildir.
Ben buradayım önümde de “Türkçe” adında bir ırmak akıyor. İlk başlarda o nehirde taştan taşa atlıyordum. Bir düşünün ben ki bu yaşta adamım son şiir kitabımda kökeni Türkçe olmayan sözcük sayısını saptıyorum, bakıyorum %3 civarındadır, şimdi ne yapayım, ben de böyle bir şeyim işte[burada Dağlarca kısacık bir gülücükten sonra ses tonunu biraz daha belirginleştirerek diyor]: “Gel beni vur”.
Yazmak ve konuşmak arasında çok büyük bir uçurum var. 80 sonrası kuşak içerisinde yetişen kimi gençlerin diline bakıyorum, konuşmaları için on kelime yeterlidir.
Bu miskinlikle olmaz, bir yere varmak mümkün değil
Cumhuriyetten bu yana bizler bir kültür diline varmış değiliz.
Şimdiki kuşağa “sırt” diyorsun, dağın sırtını anlamıyor.
Son yapıtımda her Yüz sözcükten sadece %3’ü Türkçe değil, biraz çabayla bu yüzde üç bile ortadan kaldırılabilir. Demek ki var, onu görecek göz yoksa ne yapayım?”

Dil kurumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

-“Dil bilmeyen adam hiçbir şey yapamaz. Atatürk Dil kurumunu kurdu, sonra ne oldu? Sonunda benim gibi solucanlar çıktı ortaya. Yazmak yetmiyor arkadaşlar, anlaşılır yazmak şarttır.
Örneğin Haşim’i çok severim, anlaşılır yazdığı için mi? Payı çoktur, ama o benim iki gözümün yanında bir göz daha açtı. Dünyayı, edebiyatı, şiiri o ilave gözümle başka türlü algılamaya başladım.
Bir örnek vereceğim, aramızdan “Şiir” sözcüğünün Türkçesi “YIR” dır desem çok mu şaşırırsınız?
Dil kurumu da çok çaba sarf etti, ilginç şeyler çıktı ortaya, örneğin “yedmek” sözcüğü “idare etmek” sözcüğünün yerine önerildi, tuttu mu? Zaman gösterir.
Ben 1957 yılında Sivas’a gittim, baktım başka bir dil var, bu insanlar benim insanım dedim ve Türkçe konuşuyorlar ama işin içinden ben bile çıkamıyorum, benim dilim uyumsuzdu, onlarınki doğru, doğal. Çarşı pazarı gezdim duyduğum her yeni sözcüğün kaydını tuttum, nerdeyse Sivas’a özgü bir sözlük çıkartım. Daha sonra işte o bilinen ve çok konuşulan kitabım ”Toprak Ana Sivaslı Karınca” kitabı böyle çıktı. O kitabı yazarken hep kendi kendime sesli düşünüyordum: ”Ne güzel bir dilimiz var” diye. Unutmayın sevgili dostlar, hiç bir şey kendinden bir şey vermeden alınmaz. Resim de böyle, şiir de böyle. Almadan vermek sadece Allah’a mahsustur. Türkçeye kendimi vermek yeryüzünün en şerefli işi oldu benim için.”

Bedri Rahmi Eyüboğlu üzerine:

-“Bedri Rahmi benim yakın dostumdu, şiir yazmasına ben vesile oldum o yıllarda, atölyesini sık sık ziyaret ederdim, bana yeni yapıtlarını gösterirdi, orada, çoğu yapıtının ismini ben verirdim, asla itiraz etmezdi, tebessümle not tutardı.
Bederi Rahmi’ye bir gün dedim: ”Paris’e gitmek gözü beş yüz sene yaşatmaktır”, orada göreceğimiz yapıtlar, eserler o kadar fazladır ki, hiçbir ülkede sanat eserleri Paris kadar önemi-çeşitli değil. Bir ressam için Paris’i görmek her zaman önemlidir. Tam tersi Paris bir yazar için duyarlık hapishanesidir, köreltiyor… Ama Moskova öyle değil, besliyor. Rus klasik yapıtlarını okumak hala önemlidir, örneğin Tolstoy, Dostoyevski diyeceğim. Hiç unutmuyorum, Tolstoy’u ilk kez 13 yaşımda okudum, bugün aradığımız “insan” orada var. Bir yapıt düşünün orada çocuklar var, kadınlar var, portreler var, onun romanı insanın kişilikli portresini gerçekleştiriyor. Bizden en iyi, yani en iyi Türk romancısı Yakup Kadri’dir,
Mütevazi, alçakgönüllü bir kişiliği vardı, fazilet örneği diyebilirim ona, onun büyüklük iddiası hiç yoktu. Kimseyi kıskanmazdı.”
(Hamuş: Şimdikiler çok mu kıskanç görünüyor size Üstad?)
-“Şimdikilerin hepsi değil ama aralarında çok kıskanç olanlar var.”
(Hamuş: Güvensizliğin payı olmasın?)
-“Hayır, tam o da değil, güvensizlik işin içinde olsaydı belki hiç yazmazlardı. Bu başka bir tıkanıklıktır.”
(Hamuş: Ahmed Hamdi Tanpınar hakkında ne düşünüyorsunuz?)
-“ Ahmet Hamdi Tanpınar hep şiire kaçmıştır, taşıyıcıdır desek daha iyi tanımlarız.”

Ressam Abidin Dino üzerine:

-“Abidin Dino bana çizmeli şair derdi. Bu sözüne güler geçerdim, bir-ki kez ressamlığı hakkında konuştum, şimdi yaşasaydı söylediklerimden dolayı yine bana çok kızacaktı.”
Ya Fikret Mualla?
(Soru: Hıfzı Tpouz onunla çok yakındık diyor galiba?)
-“Külliyen yalan. O tamamen yalnız yaşadı.
Huzursuzdu.
Onun bakımını yapan kadın onu ilk anlayan kadındı. Resim dehasını sezdi. Onun resimlerinde bir insan sıcaklığı var. Ama gelin görün ki o kuşak ressamlarımız pek kitap okumazlardı. Resim sanatının her şeyi açıklamaya yeterli olacağını düşünüyorlardı. Çok yanlış buldum bu yaklaşımı.”

Nuri İyem ve seyri alem üzerine:

-“İnsan yüzden ibarettir, o ise insan yüzünü çok iyi kavrıyordu, yapıtlarına aktarıyordu. Ama gövdeye varamadı.”
(Hamuş: Suret mi? Yüz mü?)
-“Önce yüzü öğreneceksin sonra manaya varacaksın, yani sonra suret. Bir ressam eğer yüze odaklanacaksa yüz’ün tarihini bilecek, hatta yüzün “anlarını” bilmeli. Yüz için bütün ressamlar yıllarını harcamışlar.”

(Hamuş: Resmin gerçeklikle ilişkisine ne düşünüyorsunuz?)
-“Ressam aradan çekildikçe yapıtı değer kazanır. Bazı ressamlar iki gözlü bazıları tek gözlü olur! Bence iki göz yeter.”

(Hamuş:Ya “İnsan”?)
-“İnsan ölümsüz tekrardan ibarettir…”

(devamını ilk fırsatta paylaşırım- onunla sohbetten tuttuğum bir 10-12 sayfalık not daha var..ama onun bu son sözünün tadını hep taze tutarak Anadolu topraklarının o bilgece çıkarsamalarına eşit bir mesafeden unutmayarak...
Şimdi gel gör ey şairi azam ölümle tartışılmıyor,
Ey (sen) ölümsüz,
özellikle “ölüm” diyoruz, çünkü bayağı kaygılar, doyumsuz ihtiraslar, sonu gelmez istemler, tatminsiz, bir devranın suni coşkusuna giderayak öyle bir tokat indirdin ki kalanlara ders, yanında selam olsun..[evini bir akçe dostu ziyaret eder der ki :“ama şu oturduğun ev şu an 500 milyar TL eder, sat rahat yaşa:::Yanıtı: “kalsın istemem, ülkemin çocuklarına maddi olarak bırakacağım bir tek bu evim var, “Dağlarca’dan Gökyüzü” olarak kalsın, gençler gelsinler baktığım pencereden gökyüzünü izlesinler”.. ]...

Enis Batur onun ölüm haberini duyduğunda şöyle demiş çevresindekilere: "Yapabilecek olan ilk fırsatta gidip şiirlerini okumaya devam etmek"… Evet, galiba şimdilik sadece bunu yapmalıyız..

Hamuş


Dağlarca..ağlatınca...// defter






FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA VEFAT ETTİ...
Koca yürek, şiiri, dilini("dilim benim bayrağımdır" dediği)
terk ederek, onu, dünyasını, şiirini sevenleri
derin bir acıya boğdu..
Hepimizin başı sağolsun.



BORGES DEFTERİ



Önemli not:

F.H.Dağlarca; Anadolu diyarının o ulu çınarı, zor geçen uzun hastane yaşamından önce, kendi evinde gerçekleştirilen "bezmi elest" sohbetinde hepimizi çok şaşırtacak , çok şey öğretecek sözler söylemişti...
SONDAN BİR ÖNCEKİ SÖZLER...
YAYINA HAZIRLANIYOR!

(bir-iki gün içerisinde bir kısmı hazır olur..)

Yüce hatırası önünde saygıyla eğilerek..

Defter









RAHATLIK//F.H Dağlarca







Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine çiçekler açacak dallarda.
Dallarda açan çiçekler gibi,
Yine çocuklar uyuyacak masallarda.
Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine uykular havuzda dibe gidecek.
Havuzlarda kaybolan uykular gibi,
Yine çocuklar mektebe gidecek.
Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine göklerden mavi gölgeler inecek yere.
Toprağı nurlandıran mavi gölgeler gibi,
Yine çocuklar gülümseyecek, askerlere.
Sen büyüdüğün vakit çocuğum,
Yine meltemler geçecek denizlerden.
Denizlerden geçen meltemler gibi,
Yine çocuklar olacak, rahatlık veren...







Som Türkçe / Mehmet İşten



Vakta Lale demiş ki: Türkçe şiir için uygun bir dil değil
Remzi boş bulunmuş, hayır, demiş, Lale hanım, yanılıyorsunuz
Türkçe şunun şurasında kaç dilden biridir görkemli şiiri olanından
Bana bunu anlatırken yazıklandıydı, hata ettiğini düşünüyordu

Türkçe’nin eylemlere dayalı bir dil olduğunu
Ve dahi mücerred sözcük oranının çok düşük olduğunu
Böyle bir dille yazılan şiirin de eh işte
geldim çocuk düştü rüzgar esti
Olacağını söyledimdi de güldüydük.


Doğruydu, Türkçe şiir için uygun değildi vesselam
Da sonra sonra ayaklarımız suya erdiydi
Türkçe şiir yazmaya uygun olmadığı gibi felsefe yapmaya ve bilim üretmeye de uygun değildi,
yani ki Türkçe medeniyet dili değildi
Ne güzel!...

Türkçenin medeniyet dili olmadığı yönündeki saptama bazı bilim adamlarına küfür gibi geldiği için sürekli Türkçenin ne muhteşem bir dil olduğunu göstermeye çalışıyorlar, Göktürk yazıtlarından örnekler vererek;

(
Göktürkçe yazılmış Orhun Yazıtları, ayrı ayrı 900 sözcük içermektedir. İlk bakıldığında az gibi görünen bu söz varlığını bir buzdağına benzetilebiliriz. Bu bağlamda, yapıtlarda bulunmayıp da sözlü dilde yaşayan sözcükler vardır. Yazılı olan ayrı ayrı 900 sözcük içinde de birçok soyut ve somut anlamlı, eş anlamlı, çok anlamlı örnekler bulunmaktadır.(…)
Hepsini buraya alamayacağımız diğer örneklerle birlikte Eski Türkçenin çok zengin bir soyut kavramlar dünyasına sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.(…)
Kimi kişilerin veya çevrelerin zaman zaman dile getirdiği bir konu var: “Türkçe yetersiz, yoksul bir dil. Çünkü, en önemli sözcükler Türkçe kökenli değil.” Bilgisizlikten, bilinçsizlikten, aşağılık takıntısından ya da planlı, kasıtlı kimi eylemlerden kaynaklanan bu görüş kesinlikle gerçekleri yansıtmamaktadır.*)

Çoğu milliyetçi ve kafatasçı olan bu bilim adamları ellerine tutuşturulan cetvelle ölçerek Türkçeyi diyesiler ki:
Türkçe zengindir Fransızca kadar ve Latince kadar.
Çünkü akılları ele geçirilmiş ve mükemmel dil soyutlama yeteneği fazla olan dil hesaba göre. Oysa deseler ya dillerin soyutlamaya yöneldiği an insanın ele geçirildiği andır ve doğal yaşamından koparıldığı. Türkçe en son teslim olandır bir yerde, hatta hâlâ takip edilebilir onların dillerinden medeniyet öncesi insanın yaşamı.



Şiire geri dönersek;
Türkler yaşıyorlardı, sular akıyorlardı, ağaçlar yapraklarını döküyorlardı
Avlanıyordular ve aşık oluyordular
kendi dillerince

Böylesi doğrudan bir millet,
vakıa bir yere yerleşmeleri ferman ile
bile mümkün olmamış idi,
Yazları yaylakta ve kışları kışlakta idiler
benzetmesiz bir millet idiler.
(söz sanatları bakımından ne kadar ‘gelişmiş’se bir dil
bilinir ki özünden o kadar uzaklaşmıştır)

Modern, postmodern, sitüasyonist, durum, felsefi bilmemne…
aramızdaki mesafe na bu kadar olmuş doğal sözle.
Artık yazılmaya çarşıda pazarda dergahta meydanda sahte dille şiir
güneşler batsın öylecene
Yapraklar uçuşsun rüzgarda sadece


- ŞİİR 1-

Çiçekler açar
Solarlar teker teker
Rüzgarla gelir
Kar ya da kelebekler
Sorsan bir taşa
Habersizdir bunlardan


-ŞİİR 2-

Kaplan gülümser
Seni seviyorum der
Sana bir yılan
Kötü insan oluruz
Duydukça yalan

Ve şimdi 2008 çürükleri olarak kirlenmiş akıllarımızla onların yaşamından ve şiirinden zevk alamıyor oluşumuz da ne güzeldi, ve şiirlerinin ‘estetik’ düzeyini aşağı görmemiz ne güzeldi…

Türkçenin şiir dili olmadığı konusunda haklı olan “medeni ölçülerde mistik” Lale hanım sonuçta gene haksızdı ne güzel! Onun batıdan dolaşarak gelmiş oryantalist mistisizminin gelip tıkanacağı yer var idi sonuçta.
Ama gene de övünebilirler bilimum şüreka ….onlar ki böyle zayıf bir dil ve kültür içinde şair olmayı başarmışlardır. Onlar için ne yapsak azdır.
Ben Yekta, Akçaburgazlı, bunu pek hoş buluyorum!....

Mehmet İşten

(*):- Türkçe ile ilgili makale alıntısı Türkcan Araştırma Öbeği bülteninden
- Şiir 1 ve Şiir 2 Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü adlı romanından ilginç bir biçimde.


Tüy bile değil korku aşk karşısında..// Sufi.



“Şu gizli alan, varlıkların,-aynı zamanda şeylerin de-sığındığı şu yalnızlık, sokağa onca güzellik katan; diyelim otobüste oturuyorum, dışarıya bakmak yeter. Otobüsün kayar gibi indiği bir sokaktayız. Herhangi bir yüz ya da duruşa takılıp kalma ihtimalimi ortadan kaldırmak için oldukça hızlı gidiyorum; hızım bakışımdan mütekabil bir hız bekliyor, inanılır gibi değil, benim için süslenmiş, tek bir yüz, tek bir gövde, tek bir duruş yok..”
Jean Genet
Giacometti’nin Atölyesi
Çeviri; Hür Yümer(metis yayınları)



“Tüy bile değil korku aşk karşısında” demiş Selçuklu uygarlığının parlayan cismi azamı sufi dostu Rumi.
Diyorum ki anlamsız ve dayanaksız şu toprak üzerinde durmak çok zordur, dünya bu kadar da hesapsız bir yer olamaz. Hür’ü okuduğum zaman, çevirilerinden tutun kendi kısa öykülerine kadar, sanki yeryüzünün en dokunaklı şiirlerini okuyor gibi oluyorum. Tazeliğini, içten sesini hiç yitirmiyor. O bana korkak zahidleri değil, şimşek misali uçan arifleri anımsatıyor. Genet’in Giacometti dilinden aktardığı görsel karenin ihtişamına bakar mısınız?
En son kim, hangi gövde ve nasıl, ne zaman, nerde sizin için süslendi? Veya sadece “otobüs mü kayar” gider, hayatın kendisi ne ki? Ölüm? Aşk?
Aşk dedim, M.Robert’i anımsadım, gelir durduk yerde Kafka’yı “aşktan” bir şey anlamayan birisi olarak tanıtmaya çalışır. Bilmiyorum, madde ile ruh dengesini nasıl çözümledi ki sevdiğim yazar M.Robert, sonra bu akla sığmaz yargıya bu denli acelece varır. Kafka her ne kadar doğup büyüdüğü kentten nefret etse de, dönemin kısır politik çekişmelerinden usansa da, bir “tutsak” gibi davranmadı asla, yaşamını sürdürmek için önceki inancını terk ederek tam karşıt olan değerleri de benimsemedi.
“Şu gizli kalan” diyor Giacometti, nedir? Kimden, neyi saklı tutar insanoğlu? Gövdenin kendisi böyle bir sır küpü olmasın? “Gizli” kalanla konuşmak biraz Michaux gibi sağırla karşılıklı konuşmaya benzer, sözcüklerin korkunç öcünden arınmış, “fil hakikat” an gibi. İşte böylesi bir konuşmada biz ancak derinde o en ölümsüz yanın adını da koyarız, onu yaşatmak, tek bir bölüme tutsak kalmamak, sonsuz bütünlüğe ait olmak ise yine size bağlıdır.
Yunanlı Diogenes’i bilirsiniz, Doğulu filozoflar kadar renkli bir kişiliğe sahiptir, hatta insan soyunun en övgüye layık bilgelerinden birisidir dersem sanırım hiç abartmamış olurum. Antik dünyanın Diogenes’leri çoktur aynı bizim Nasreddin gibiler, nükte dan ve alemin seyre durduğu varlıklar.
Diogenes, gelip de Giacometti’yi okusaydı muhtemelen çıldırdı, çünkü Diogenes için “süs”,”makam-menzilet”, dünya mülkü bir sinek vızıltısı bile değildi.
“Hiçbir düşmanım yoktur, her şey yolunda. İşte bana bakın. Beni rencide eden mi oldu? Yaralandım mı? Korkudan kaçtım mı?” diyordu sürekli, bakışımızı çevremize yöneltelim şu aklından çok emin modern insanın yüzüne, hani Diogenes’in sözünü ettiği o türden insanlar nerde?
Onlar ki kendimizden başka korkulacak bir şey olmadığını söyler dururlar.
Tarih süresince neredeyse bütün dramlara konu başlığı olanlar zorbalar, krallar, sefalet içinde debelenen sözde “zengin” ama özünde Hint fakirinden de beter bir haleti ruhiyede iç cehenneminde debelenenlerdir, huzur, dinginlik, saflıktan zerre kadar eser yok onlarda, ne Tanrıya ne yeryüzüyle ne de yaşamla bir tür sükun dengesini sağlamayanlar, işte bunlardır okuduğumuz trajedilerin, dramların belirgin-cılız gölgeleri. Bütün insanların benimsedikleri değerler, anlamlar vardır.
Karışıklıklar, huzursuzluklar nereden çıkıyor sanıyorsunuz? Bu ortaklaşa anlamların özel olaylara uygulanmasından. Adalet ve iç temizlik şüphesiz önemlidir, ama dünya çok mu adaletli? Böyle olsaydı Akhilleus ile Agamemnon çoktan anlaşmışlardı. Ve dünya sürekli burnunu kaşıyan Bush veya Hitler diye bir caniyi hiç tanımamış olacaktı muhtemelen. Benimsediğimiz değer uğrunda yiğitçe davranmak zorundayız. Tanrıya bir kez gönlü verirsin, adaleti, hakkaniyeti bir kez çağırırsın, bir kez seversin yaşamı, mücadeleyi direnci, bir kez ölürsün, bu yolların dönüşü yok, olmamalı, caydığın anda için şiddetle süslenir! İşte yine Giacometti’nin “süs” kelimesine vardık.
Yeni yeni toparlanıyorum azap bahçelerinden. Haftalarca, aylarca kimselerin yüzünü görmedim, izbe sessiz odalarda tuttular beni, yeryüzünü terk etmemem için, kollarımda delinmemiş, parçalanmamış damar kalmadı, bırakmadım kendimi, ama en çok okuyamamak ağır geldi.Benim için esirimi(tenimi) mülkün sahibine doğru salı vermek zor değil, ten gider, ruhum asılı durur şu evrenin bir yerlerinde, bu duruma “askı” olmak derim ben. İnsanlar başka bir şeyi sürekli unutuyorlar, sanırlar ki yıkılışları hep güven, ihtiyatlarını kötü kullanmaktan gelir, oysa şu ucunu, bucağını bilemediğimiz düşünce deryası bir anda sizi geyik gibi avlar, biz dilediğimiz kadar kendimizi kollayalım ve çareler arayalım. Yok ki bir çaresi, diri diri gömülme deneyimini yaşarken tatmayanlar özgürlüğün ne olduğunu kavrayamazlar, sadece özgür oldukları sanısıyla ömür tüketirler.

Dahilde ve hariçte bir olasılık hepimiz için bekler, bir başkasından arzularının gerçekleşmesini bekleme, umudun kurnazca kurduğu tuzaklara düşmemek gerekir, ben de ara sıra hepiniz gibi kaybolurum, demek boşu boşuna sevindi dünya, yeter ki birlikte kaybolmayalım, yekdiğerimize fazla bir katkımız olmaz o zaman…

“Bir karga, ötüşü ile sana kötü bir haber verdiği vakit, sana bir karganın değil, Allah’ın seslendiğini sanıyorsun. Seni olgun ve bilgili bir kimse uyandırdığı vakit de, bir filozofun değil, Allah’ın uyandırdığına inan”…
Sizleri hep bilge insanlar uyandırsın, karanlıklardan ancak böyle sıyrılabilirsiniz.
Hür Yümer o güzel insan, yine sen geldin tıkladın kapımı, nur içinde uyu…

Selam,
Muhabbetle,
Hu.

Sufi.




David Lynch: Gerçeküstü Düş Kurucusu // Samet Köse



David Lynch (1946), günümüz sinemasında sürrealizmin önemli temsilcilerinden birisi ve belki de zirvesidir. Lynch gibi üstün imgelem gücü olan bir sanatçının Missoula, Montana kökenli oluşunu şaşılası bulmuşumdur. Tıpkı şiir sanatında modernist estetiğin zirvesi Ezra Loomis Pound’un Hailey, Idaho kökenli oluşunu şaşırtıcı
bulduğum gibi. Lynch’in filmlerini taparcasına sevenler olduğu gibi, sıkıcı, bunaltıcı, karanlık bulanların da olması doğaldır. Resim sanatıyla uğraşmanın getirdiği birikimle görüntüyle adeta şiirin imgeleri gibi oynar Lynch. Şaşırtmayı, sarsmayı sorgulamayı önemser. Filmlerindeki karakterlerin hemen hepsi gerçeklik duygusu olan karakterlerdir. Kişisel olarak içe dönmenin, yalnızlığın, yabancılaşmanın adeta kitabını yazar. Lynch, izleyicisine en emin olduğu konularda bile şöyle ters yüz edip yeniden bakmayı öğütler. Sanatını aydınlıktan çok karanlik besler. Yönetmenin aydınlattığının aslında sahnedeki spot ışığından başka bir şey olmadığının altını çizer. Öykülerinin mutlaka tematik bir bağı vardır. Ürünleri sorusu olan, soru sormasını, sorgulamasını bilen insanlarin beğeneceği ürünlerdir. Lynch, sorgulamayan, her sorununu halletmiş insan kadar sıkıcı bir yaratık olamayacağını ileri sürer. Yüzünde bir gölge, karanlık ya da iz taşıyan insanlarla ilgilenir.
Filmlerinin ortak özelliği kapalı bir sistem içinde belirgin bir rasyonellik barındırması, tekrarlayan imgeler, birbirine taban tabana zıt karakterlerin birlikte kullanımı, döngüsellik, alabildigine sembolizm ve derin bir estetik kaygısının varlığıdır.

Mulholland Drive: Şakıyan Sessizliğin Gizemi:


Blue Velvet ve Lost Highway de dahil olmak üzere Lynch’in başyapıtıdır. Mulholland Drive, spoiler endişesi olmadan eleştirisi yapılamayacak ender filmlerden birisidir, bu nedenle yazdıklarımın filmi izleyenler için daha çok yol gösterici olacağını söyleyebilirim.Rasyonel aklın tek başına yetmediği ender filmlerden birisidir, Mulholland Drive. Film sanıldığının aksine bir rüyanın bitiminde gerçeklikle kucaklaşma değil, içiçe geçen iki düş, daha doğrusu fantazi üzerine kurgulanmıştır. Film başlı başına bir düş, fantazi, bir yanılsamadır. Hikayenin orta yerinde muhtemelen intihar ederek hayatına son vermiş bir kadın vardır. Her karakter çok sayıda anlamla örülüdür. Karakterler adeta bir sarmal gibi birbirine karışır.
Lynch, filme her zaman olduğu gibi daha az sözün ve iletişimin olduğu imgelerle başlar. Sürreal bir jitterbug yarışması ve ön planda daha sonra izleyeceğimiz filmin kahramanlarından birisi olan Betty ve arkasında büyükanne/ büyükbaba belirir, ardından kameranın yatak odasında bunaltıyla dolanan bir insanın yastiğın başına gelişiyle fantazi ve düş alemine girdiğimiz vurgusu yapılır. Kahramanlarımızdan ilki olan Betty, Deep River, Ontario’da (Blue Velvet’daki apartmanın adı da Deep River idi) kazandığı bir jitterbug yarışması sonrası büyük hayallerle Holywood’a (dreamland) gelmis, nahif bir genç kızdır. Uçakta birlikte
yolculuk ettiği iki yaşlının da arabalarında etrafa abartılı biçimde bakmaları bu düşler kenti imgesini pekiştirir. Bu iki yaşlının filmin finalinde anlaşılacağı üzere bilinçdışında büyükanne/ büyükbabayı sembolize etmesi olasıdır.

Filmin yine giriş kısmında limozinin içinde esmer bir kadın ön plana çıkar. Kendisini öldürmeye çalışan kiralık katillerin elinden bir kaza sonucu kurtulan kadın, Mulholland Drive’dan aşağılara doğru şaşkın biçimde yoluna devam eder. Hafızasını yitirmiştir ve Betty’nin halasının evine sığınır. Betty ile karşilaştiğinda aynada Rita’nin resmini
görür, gözleri dolar ve Rita adıyla özdeşir. Rita aslında Betty’nin (ikinci bölümde Diane Selwyn) dilediği gibi projeksiyon yapabileceği bir tabula rasa’dır. Lynch filmin bu bölümünde ana karakterin Rita olduğu izlenimini vermeye çalışır bunda da başarılı olur, izleyici Rita’nin peşinden olayların akışını izler. Oysa Rita, Betty’nin hayal
dünyasında yarattığı bir fantazi kahramanıdır. Rita Betty’nin tamamen zıddı ve alter egosudur, filmin ilk yarısında iri memeleri ve baştan çıkartıcılığıyla müşfik bir sevgili, ikinci yarısında ise mesleğinde zirveye ulaşmak için güzelliğini kullanan, Diane’e ihanet eden sevgilidir, adı da artık Camilla’dır. Rita tam da Diane’in istediği gibi geçmişle bağlarını koparmış, aşka susamış, ürkmüş, her türlü fedakarlığa hazır bir
karakterdir. Aslında hem Betty hem de Rita, Diane’nin disosiye olmuş, kopmuş benliğinin yansıtmalarıdır, buna ilerde değineceğim.

Bu arada filmin bana göre kilit sahnelerinden birisinde Dan adında genç bir adam (psikotik görünümlü) Winkie’s adlı restoranda psikanalisti ile diyaloğa girer. Dan’ın özellikle “this Winkie’s” demesini ve korkularıyla yüzleşmek üzere oraya gelişini varoluşçu terapinin izinde bir “şimdi ve burada” yapmaya bağlayabiliriz. Genç adam iki kez aynı düşü gördüğünden ve herşeyi restoranın arkasındaki karanlık yüzlü,
ürkütücü birinin kurguladığından sözeder, yüzleşmeye gittiğinde ansızın beliren siyah yüzlü adam yüzünden düşer bayılır/ belki de ölür. Bu sahnenin önemi filmin ikinci yarısında anlaşılacaktır. Genç adamın “The Crime of the Century” kitabının yazarı H.P. Lovecraft’a inanılmaz benzerliği basitçe tesadüf mü, yoksa Lynch’in bilinçli bir göndermesi mi bilemiyorum.

Filmin bir diğer kilit sahnesi Rita’nın uykusundan uyanması ve Betty ile Silencio Club’a gitmeleridir. Bu sahne o ana dek düş gördüğünü sandığımız Betty’nin Rita ile ileri derecede özdeşim yaptığının göstergesi olarak da kabul edilebilir. Lacan’a göre “anlam ötekinin olduğu yerde başlar”. Ünlü kuramında hayal ile sembolün ilişkisi gibi
Betty (daha sonra Diane) ve Rita/ Camilla arasında ambivalan ama içiçe gecen bir ilişki söz konusudur. Betty Elms, filmin ikinci yarısındaki kahramanımız Diane’in idealize edilmiş kendilik imgesi, Rita ise rakibi Camilla’nın saflığını korumuş idealize edilmiş şeklidir. Filmin başında auditionda gördüğümüz ve mafyosi bağlantıları sonucu rolü kapan, ikinci yarısında ise Diane’in sevgilisi Rita/ Camilla’yı open Sylvia
North Story’deki başrolü kapan Camilla Rhodes karakteri ise her iki karakterden de belirgin özellikler taşır.
Club Silencio, Lynch’in Lost Highway Hotel’i gibi tutunamayanların, hayatın boşluğuna düşenlerin, gecenin bir vakti uyku tutmayanların, acısı, ızdırabı olanların mekanıdır. Hiçbir şey gerçek değildir, orda herşey kaydedilmiştir, yapaydır, sahnedeki oyuncular bile, ya da Lost Highway de olduğu gibi kişilerin olayları görmek istedikleri gibi
görebildikleri hayal mekandır. Bir anlamda Betty ile Rita’nın sahici benlik sahibi olmayışlarının, boş benliklerinin itirafı ve yüzleşmesidir. Mavi neon ışıklarıyla gerçeküstü bir kabaredir. Belki de Holywood’un ta kendisidir. Betty ve Rita’nın Rebekah Del Rio’dan Roy Orbison’un şarkısının İspanyolca versiyonu “Llorando”yu dinlerken ağlamaları, birbirine yakınlaşmaları alır götürür sizi uzaklara. Yalnızlıklarını
ruhunuzun derinliklerinden hissedersiniz. Locada mavi saçlarıyla sahneyi izleyen gizemli kadın, Betty’nin adeta bir ana rahminin gizemini taşıyan çantasının içinde bulduğu mavi kutu birer gerçeküstücü ressamın fırça darbelerinden çıkmış sahnelerdir. Nasılsa “oyunculuk hem tepki vermek, hem de yeniden oyun yapmaktır (“acting is reacting”). Eve döndüklerinde odadan ayak sesleriyle uzaklaşan Betty’nin
yerine Rita mavi kutuyu açar, bir anlık karanlık görünür, sonra kutu yere düşer. Odaya ansızın Betty’nin halası girer, etrafa bakınır, yerde bu kez kutu yoktur. Anlaşılan Betty’nin dünyasında Kanada’ya film çekimi için giden halası Diane’in dünyasında ölmüş ve ona yüklü bir miras bırakmıştır. Belki de Lynch "Kanada’da film
yapmak” deyişinin Holywood’da bilinen bir “ölü iş” olma metaforuna gönderme yapar. Lynch filmlerinde bilerek tekrarlayıcı sahneler kullanır (otel odasının 16 oluşu, 16 Reasons Why I Love You şarkısı), sözde bir süreklilik duygusu vermek için. Çalan telefonlar, kapılardan geçiş, odaların yer değiştirmesi aslında birbiriyle bağlantılı olmayan sahnelerin bağlantılıymış izlenimi vermesi içindir. Hayal dünyasında Rita/ Camilla ile bütünleşen Betty’nin artik bu fantaziye gereksinimi kalmamıştır, kutunun içindeki boşluk varoluşun aynı zamanda bir hiçlik oluşuna göndermedir, Club Silencio’da olduğu gibi: No hay banda.

Filmde epeyce semboller var: Mavi renk masumiyetin sembolu, kırmızı arzu ve ihtirasların, siyahsa kötuluklerin (mavi renkli Tout Paris, Ed’in kara kaplı defteri), Mr. Roque’un camdan ve kırmızı kadifeli odası yapaylık ve önceki filmlerine gönderme, Adam Kesher’in karısının sevgilisi Country şarkıcısı Billy Ray Cyrus’un havuz temizleyicisi rolünde belirmesi bir yerde Amerikan popüler kültürünün bir eleştirisidir.
Filmin ikinci bölümünde, yani Diane’in kapısının çalmasıyla uyandığı ve muhtemelen eski ev arkadaşı/ sevgilisiyle diyaloğunun olduğu sahne yine Lynch’in izleyiciye adeta izlediklerinin gerçek yaşam olduğunu sanmasına yol açıyor, ancak ikinci yarıda da ilkinde olduğu gibi bir düş olduğuna ilişkin epeyce ipucu var.

Filmin hangi zamanda geçtiğine baktığımızda David Lynch’e benzeyen dikbaşlı yönetmen Adam Kesher’in arabasının modelinden, Rita’nın DKNY çantasından filmin günümüzde geçtiği anlaşılıyor. Betty eğer 1950’lerdeki jitterbug yarışması sonrasında Holywood’a geldiyse ikinci bölümde yaşlanmış olması gerekirdi, depresif görünümde belki ama Betty ile aynı zaman diliminde. Filmde değişmeyen karakterlerden birisi olan 12 numaralı dairedeki komşu ise muhtemelen eski sevgilisi, Diane’in kapıyı açtığındaki tavrı hiç de arkadaşça değil, eşyalarını toplamaya gelmiş eski sevgili olması daha mantıklı. Rita/ Camilla bir yerde maskulin görünümlü bu sevgilinin yüceltilmiş, idealize edilmiş şeklidir.


Ikinci bölümde yaşananları gerçek kabul edersek, Holywood’da başarısız olmuş Diane’in çantasında neden yüklü miktarda para olduğunu, nasıl olup da bir Holywood yıldızıyla eşcinsel aşk ilişkisi yaşadığını, Betty karakterinden şeytani bir Diane karakterine nasıl geçebildiğini açıklamakta zorlanırız. Limozinle giderken adeta
cennettelermişcesine Mulholland Dr’daki eve gidişleri de tamamen hayal ürünüdür. Belki de mavi kutudan sökün eden büyükanne/ büyükbaba sembolleri, bilinçdışındaki suçluluk duygularının sökün edişiyle çekmecesinden tabanca alıp kafasına sıkması da hayal. Yatakta eğer bir kadın ceseti varsa bu kadın büyük olasılıkla başka bir yöntemle yaşamına son vermiş olmalı. Çöplüğün arkasında elinde mavi kutuyu tutan canavarımsı belki de o kadının dejenere olmuş, bozulmuş, dağılmış, kokuşmuş benliğinin sembolü olabilir. Mavi kutu ise geleneksel yaklaşımla yazgının, psikanalitik yaklaşımla bastırılmış anıların, belki de farkına varılan gerçekliğin sembolü olarak yorumlanabilir. Kapının çalınması suçluluk ve umutsuzluk duygularının tetiklenmesi anlamına gelir.

Lynch’in sanatı kuşkusuz Joyce’dan estetik izler taşıyor, düşünsel planda ise Lacan’ın kuramına denk düşüyor. Lacan, klasik psikanalitik literatürdeki Id, Ego ve Süperego’nun yerine hayali olan (imaginary), sembolik olan (symbolic) ve gerçekte olan (real) arasında dinamik ve ortogonal olmayan bir ilişkiden sözediyordu. Lacan’a göre hayali bir baba imgesi ile, baba sembolü ve gerçek yaşamda baba imgesi arasında “Borromean düğümü” gibi bir bağ söz konusudur. Birbiri ile içiçe geçmiş bu üç daireden birisinin daireden ayrılması diğerlerinin de ayrılmasına yol açar. Hayali olan mutlaka arzularla ve yanılsamalarla ilişkili olacaktır. Sözün özü gerçeklik bilgisine ancak hayali olan ve sembolik olanla bağ kurularak ulaşılabilir. Filmdeki mavi kutu (id), çöplükteki giderek çirkinleşen yaratık (ego), Betty/ Diane’nin büyükanne/ büyükbabası (süperego) ve Club Silencio birbiriyle ilişkilidir ve Lakancı yaklaşıma göre hayal, sembol ve gerçeklik ile kolektif bilinçdışının gösterimidir. Çöplükteki yaratık belki de ölümün çirkin yüzüdür, fantazinin bittiği, narsisizmin toza, toprağa karıştığı bir durumu temsil edebilir.

Yan karakterlerden Ann Miller’in Coco tiplemesi olağanüstü güzellikte, aynı şekilde Louise Bonner adındaki meraklı komşunun Cassandra tiplemesi de. Castigliani kardeşler ve yönetmen ile mafya operatorü izlenimi vererek konuşan kaşları kazınmış Cowboy tiplemesi de iz bırakıcı. Kendisinden beklenen şeklide bayan baş rol oyuncusunu seçmezse iki kez karşılaşacağını söylemesi ise filmin ikili örüntüsüne
işaret eder, iki ana karakter, Dan’ın gördüğü iki düş, çoğu karakterin iki kez sahne alması gibi. Tabi Lynch’in çeldirici olarak kullanması da söz konusudur.
Filmde dikkatli bir izleyicinin asıl yanıtını bulması gereken soru ikili düş gören karakterin kim olduğudur. Ortada kokuşmuş bir ceset varsa düşleri Betty/ Diane’nin görmesi akılcı görünmüyor. Diane’in ikinci bölümde kendisini silahla kafasını uçurmuş şekliyle hayal ediyorsa eğer yataktaki cesedin her ne kadar deforme de olsa farklı bir durumda olması beklenirdi. Lynch son sahnede bile izleyicinin gerçeklikle bağ kurmasına olanak tanımıyor. Filmin Holywood yaşamının bir eleştrisi olduğu, şöhret ya da para için o mekana yolu düşen tutunamayanların, yolunu otoyolda kaybedenlerin öykülenmesi olduğunu dikkate alırsak izlediğimiz iki içiçe düşün Club Silencio’da izleyicilere sessizliği salık veren, mavi boyalı saçları olan kadının hayal dünyası olabileceği, ya da Betty/ Diane’in halasına ait olabileceği ileri sürülebilir.
Çetin ceviz diğer sanatçılar gibi Lynch yapıtlarından sözetmeyi ve izleyiciyi yönlendirmeyi sevmez. Tıpkı görkemli bir şiir gibi herkes şiirdeki imgeleri kendi yakalasın, o imgelerle kendisi yoğrulsun ister. Lynch’i özgün kılan izleyiciyi sarsan, ana ya da yan karakterleri izleyicinin zihninin derinliklerine adeta kazıyan ve bulduğunu sandığı her yanıtta yeni ve daha derin sorular çağrıştırmasındadır. Bu
nedenle onun filmlerine ilişkin tüm soruların yanıtını bulduğunu sanma durumu bir yanılsamadır. Sanatçının yirminci yüzyılın en çok tartışılan yönetmenlerinden birisi olacağına dair en küçük kuşkum yok.
Her yeni proje ile Lynch, geçmişten geleceğe kendi sinema evrenine gönderemelerde bulunarak bizi şasırtmaya, sarsmaya ve sorularsordurmaya devam edecek görünüyor.

Yazarı: Samet Köse
Charleston, South Carolina





Ekim 1469 ve yeni felsefi denklemelerin başlangıcı../defter



Ekim 1469 ve yeni felsefi denklemeler
Platon'un İstanbul-Floransa arasındaki seyrüseferi!..

Bizans’ın kapı anahtarları 29 Mayıs 1453 tarihinde Osmanlı ordusu tarafından değişikliğe uğradığı ve bir dönemin tamamen sona erdiğini tarihin hafızasına kaydeden Sultan Fatih o ince zekasıyla bir şeyin çok iyi farkındaydı, içine ve de dışına adım attığı yorgun bir uygarlığın mirasını korumak, kollamak gerekliliği. Ergenlik yıllarında eğitimini aldığı, tamamladığı Rumca-Grekçe, Farsça, Arapça dilleriyle beraber bu dillerin tarih-felsefe-edebiyat birikimine de o dönemin koşulları çerçevesinde kapsayıcı biçimde vakıftı, o bir gerçeğin daha bilincindeydi -Bizansın felsefe alanındaki gizli hazinleri-...Grekçe temelli ve daha ziyade antik yunan döneminden beslenen ama kendine özgü yorumları da getiren birikim mantık bilimi meraklısı genç bir zihni de tırmalıyordu. Fatih’in adım attığı kent(o dönemdeki adıyla:Konstantinopolis) Justinyen dönemin parlak sayfalarını kapatmıştı ve kent kütüphanelerinin parlak-donanımlı zamanı gerilerde kalmıştı, 1203 yılı Latin istilası(1261’e kadar devam eder) kentin tüm kültürel-politik kodlarını temelden tahribata uğratır. Bu saldırı Emevilerin 722 yılındaki saldırılarıyla kıyaslanamaz ölçülerde tahripkardı, Emeviler(I.Velid dönemi) kentin sadece Galata bölgesine girerek bugünkü adıyla Arap Camii inşa ederler-(hala sessizce bir kıyıdan İstanbul tarihini izler durur), kısa bir süre sonra I.Velid ordusu geri çekilir ardından 782 yılı Abbasi dönemi ve kentin tümden haraca bağlandığı yıllar da tarihin belleğinde yer edinir. 1437 yılında Cenovalıların "fetih" denemesi yenilgiyle sonuçlanır ama Cenovalılar kentin kütüphanesi ve kültürel birikimin bir kısmını yağmalamaktan geri kalmazlar, sonraki zaman dilimlerinde geriye kalan önemli arşivler ise Bizans yönetim kademesi ve üst düzey yetkililer tarafından İtalya’ya gönderilir, yani Sultan II. Mehmet Fatih’in o çok arzuladığı ve okumak için can attığı ve o güne kadar eksiksiz olarak korunan Platon külliyatı o kente girmeden kısa bir süre önce Floransa’ya kaçırılmıştı. İstanbul’dan kaçırılan bu çok önemli felsefe arşivi Floransa’da Marchello Fi Chino’ya teslim edilir, aynı zamanda antik Grekçe dil uzmanı da olan Chino bu eşsiz hazineyi (anlaşılır bir dille) çevirmek için tam 16 senesini verir ve Ekim 1469 yılında Platon'un tüm yapıtlarının çevrilme işinin bitişiyle beraber Avrupa başka bir çağın eşiğine dayanır.
Aristo-Platon-İbn-i Rüşt , İbn-i Sina’nın önce Latinceye sonrasında sırasıyla Fransızca, İngilizce, Almancaya aktarılışı Avrupa aydınlarının önünde yepyeni bir ufkun müjdecisi olur. Unutmayalım ki Batı'lı aydınlar ilk kez Platon'un adını 12.Yüzyılda ilk kez Batı dillerine çevrilen
İbn-i Sina'nın "Sofistik Deliller" ve "Yorum Üzerine", ve diğer felsefi yazılarında okudular, tanıma fırsatı buldular...
Böylece Platon'un asırlar süren o tuhaf arşiv yolculuğu 1469 yılında son bulur.
Topkapı kütüphanesi hala çok değerli belgeler ve el yazma kitapları barındırıyor, Leonardo Da Vinci'nin kısa notlarından-el yazılarından tutun, büyük Doğu şairlerinin nerdeyse ölümleriyle eş dönemli el yazma yapıtlarına kadar tümü bir adım ötemizdeler, saray müdürü Sn.Ortaylı'nın çığlığını duymamak mümkün mü?
-"bu zengin ve eşi-benzeri bulunmaz arşiv, meraklı araştırmacı veya okurlarını ağırlamaya her zaman hazırdır, ama nerdeler?"
İlber Ortaylı hocamız da bilirler elbet "bir şimşek ve sonrası gece" masalını, bu kent ve onun mirasını daha o ilk adımda korumayı düşünen genç (21 yaşındaki dahi bir komutan) şimdilerde hüzün ummanında mı gark? Bu kent hala insanı büyüleyen aşktır, işte o aşktır ki bugünlede kentin 8000 yıllık tarhinden hepimizi tekrar selamlıyor.
Yetenekliler eskiden şehzadelere hizmet etmekten gurur duyarlardı, ya şimdilerde?
Düşlerini paylaşan ve aklının perdesini kalenderce kaldıranlar saygı görüyor.. güzellik yürekte arzulanmalıdır, gözde değil. Ama gelin görün ki o arşivlerin hala zarfı da mazrufuda çok güzel..ne yazık ki sinema yönetmeni Bilge Ceylan'ın deyimi ile "çok yalnız"..
Saygıyla,
BORGES DEFTERİ


Meleğin Selamı / Gerhard Scholem



"Hazırım kanat çırpmaya
"dönersem," derim, "dönersem geriye"
Bir an daha kalırsam burada
Korkarım hiç dönemem diye."
-Gerhard Scholem-(Meleğin Selamı)


Walter Benjamin'in en çok sevdiği şiirlerden...sonra ilave eder:
"tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir.."


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic