Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



ŞEFKATLİ bir KALABALIĞIN ANISINA // Leon Felipe



Horlanmaz Adam ensesindeki tüyleri usturayla; ki aslında bu plastik saplı çin malı aletin ucunda takılı olan kırık jilet Pamuk Orhan’ın men kırmızıyem romanındaki çağlar arası usturadan farklıydı elbette, ki bu tüyler de aslında ense kökünde yeşeren çınar ağaçlarına benzemekteydi fakat berber tüm usta-çırak ilişkilerindeki tuhaf aletli jimnastiklerden tekinden
söktüğü işbilirliğiyle; evet usturaya dayalı elçabukluğuyla aldırıyordu berberde. Malum berber sakal anlamına gelir ve bu berber de sakalı şerifi günbegün görmeye Ortaylı Hazretlerinin müdürü olduğu saraya giderdi. Tam kapanışa yetişirdi berber ve berberin adı da neydi yahu, diye düşünen Horlanmaz ise aynada görmeye tahammül ettiği adam hakkında da düşüncelerinden ötürü hapsi boylayabileceğini biliyordu o ara henüz duvardaki guguklu saatin teki yere düşmüş, çırak tarafından süpürülen saç, sakal arasına karışarak çöpü boylamış akrebinin yerinde yeller esiyordu ama cep telefonunun alarmı saat beşi on geçeye ayarlı olan berber için önemsizdi bu durum. O gençti daha, guguklu saatinin ve guguklu saatin
yanında tavandan sarkan kafesteki içi doldurulmuş kanarya cesedinin sahibi diğer berber kadar yaşlı değildi. Zaman onun tarafında sayılırdı. Bir, iki, ü..ürü üüüü...horoz gibi kabarmaya hazırlanan Horlanmaz işte bu tip bir durumun adamıydı. Zamanın içindeki en faydasız ve fakat neden böyle olduğunu bilecek kadar erdemli bir şaheserdi Thy Horlanmaz Magnificento, taaa ejaculatio seminis vas inter naturale mulieri tamlamasından beri dikyaka
cümlealemden içerüydü aynı mezarlıktaki lacivert kuyruklu saksağanlar benzeri. Hatta ileri.
Geri gelelim berber ve berber dükkanına ki aslında buradan parasını işlemin ödeyerek oradan çıkan Horlanmaz’ın arkasından hemen dükkanı terkederek saraya doğru hızlı adımlarla yürüyen ve sokaktayken berber olduğu anlaşılmayan adama. Ne gariptir. Berberler dükkanlarından çıktıklarında sanki başka biri olurlar. O önlükten sıyrılmaları mıdır bunu böyle yapan yoksa düzenli ve temiz görünüşleriyle onları gizli özneye benzetmemiz midir?
Öyle ki Horlanmaz’ı bir yüklem yapsak ve ona “Kim, ne?” diye sorsak hemen “ Barba! Mort aux vaches!” diyecektir. İkinci tuhaf genetvari firansızca savuklamasının dışında rumcadaki sakal lafı anlaşılır kılacaktır cümleyi, tümceyi, kümeyi, küfeyi, yamuk folu. Evet, aslında bugün Horlanmaz sıcak yumurta yüzünden yamulan folluk yerine yeni bir folluk almak için evden çıktı. Bayraklarla karşılandı sokakta...binlerce adam, kadın, öğrenci, çocuk, ihtiyar, ibne, gizli özne gibi ibne, işsiz, dişsiz, dişisiz faşist, serseri faşist, korkak faşist, sivil polis, sivil travesti, bayrak satıcısı, ambülans şöförü vesaire..vesaire sokakta bayraklar ellerinde haykırıyorlardı “ vatan bölünmez, kahrolsun şu bu” Horlanmaz memnundu bu durumdan.
Haykıran kalabalıklar, fısıldayanlardan daha iyidir’i düşündü önce sonra işte ne olduysa oldu
sol çorabının içi kaşındı, yandı; bir pire ısırığı, tahtakurusu da olabilir kuruntusu sardı usunu.
Hemen usunun içine bakmak için kafasını kaşıdı. Saçları uzamıştı. Böylece berbere girdi. Folluk unutuldu. Krem rengi güzelim folluk hayaliyle evde yumurtanın başında sandalyesinde, ceviz yemek masasının önünde bekleyen Ruunet’e pencere pervazının hemen başında havada asılı duran Hayal Efendi “ Bugün, dün, yarın faşo istikbalinin ucuz bir kemandan çıkan nağmelerini, fitbol maçlarında dinlerin tekinin ilahilerini falakaya yatırılmış
bir sağır solcunun kendi çığlıklarını işittiğince işiteceğiz folluk ne ki bu durumda?” dediğinde işte berberde kafasının saçlarını kestiriyordu Horlanmaz... Şıkır şıkır sesler çıkartan makasın, fırrrıs namesini çıkartan tarağınsesini işi bitinceye dek deri kaplı sandalyede yıllardır oturanlar bilirler. Berberleri ki: Tuhafırlar. Horlanmaz bu tuhaf macerayı yaşadığı için mutludur velakin berberde, genç olanı; saraya yetişecektir. Şu anda bab-ı saadetten girmiş, hızla kutsal mı kutsalemanetlerin olduğu salona girmektedir. Maşallahı mı vardır bu sakalın. Yanında yazıyordur evet. Bir maşallah ama bugün bir imkansız şey olmuştur. Sakal yerinde yoktur. “ Aaaaaaaa....hayırııırrıırırırırır!” Berberin çığlığı sarayın harem dairesindeki japon turistlerin dijital makianalarının belleklerine, çayniiz denilen çin tabaklarına oburlukla bakan dünyanın en küçük kitabı olan ingiltere mutfağına kepçe sallayarak karnını doyuran aşçıbaşına, acaip bir siluete sahip eski eşya satıcısından testi alarak kazıklanmış iki şişko almanın sırtlarındaki akdeniz güneşi lekelerine Ortaylı Hazretlerinin koca kulaklarına sirayet etti, dışarı çıktı şehirde bayrak sallayan mankafa ordusunun coşkun nümayişlerine daldı ki bu dalış şehrin karabataklarının nefes alıp dibini buldukları sığırgeçidinin sularındaki kalışı müddetinde olduğundan ülke de hemen ikiye bölündü. Sakala ne olmuştu? Arap ve para kelimelerindeki harflerin yer değiştirir değiştirmez birbirlerine ne kadar çok benzediğini zaman ve namaz ikilisinde olduğu gibi çarçabuk anlayan şapşallar dünyasındaki gazeteler bir hiristiyan berberin sakalı aşırdığı yönünde yayınlar yapmaya, bir takim eski D grubu ressamlarından alıntılar yapabilecek basirette olamayan De hadi gari oooo mani mani mani...çok para be buu diyen elini oraya buraya sokmakta hiç sakınca görmeyen koca kafalı zengin gazete sahibi yeni doğanlarda “buyrun, biz devlete sarayı özelleştirelim paranın dini imanı yoktur yaf” demedik mi haberleriyle özkök söktürerek haberler yaptılar. Halk hemen galeyana geldi tabi. Ama pencerenin dışında asılı duran Hayal Efendi şöyle buyurdu “ Akşam Beştaş maçı var. Bütünlük oradadır ve çarşıda sakalı bulur yerine oturtur.” Dedi. Tüm bunlar bu gidişattayken eve folluk yerine elinde bir adet kutu ve kutunun içide iki tutam sakalla dönen Horlanmaz ise şiddetle sarsılarak Ruunet’e sarıldı ve “ Traş oldum yahu!” dedi “Usturayla hem de bu vakitte, bu şehirde, bu dünyada, bir nev-i menim ismim laldir hadisesinden ötürü. Taaa Ebussuud efendi vaktinden beri cıgaranın yasaklanması hadisesi
söz konusuyken oldu yahu bu Ruunet’çim.’’ Öyle ki sakalı çoktan unutan ve folluğu merak eden Ruunet bir cevap veremedi. Sustu. Ben anlatıcının ve çoğumuzun sustuğu gibi.


Yazarı: Leon Felipe


NÂZIM HİKMET’İN ŞEB-İ ARÛZU // Prof.Dr. Kerem Doksat




Nâzım Hikmet 20 Kasım 1901’de Selânik’te doğdu (âile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılmış, kendisi de bunu benimsemiş), 3 Haziran 1963’te Moskova’da vefat etti, 45 sene önce bu gün…

30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğup, 17 Aralık 1273 günü Hakk’ın rahmetine kavuşan, hayatını “hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Hz. Mevlânâ’nın vefatı da 17 Aralık 1273’tür. Mevlânâ için ölüm vuslat, kavuşma ve düğündür, Allah’a dönüştür ve bu sebeple de anma törenlerinde Şeb-i Arûz denir. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir” der yüce gönül adamı… Ölüme de inanmaz zâten!

Nâzım’ın ise hayatı hep mücadeleyle, kavgayla geçmiştir. Sıkı Türkçü’dür, hep de öyle kalacaktır. Güzel San’atlar Birliği Genel Sekreteri olan Peyami Sefâ Bey (Safâ), Alay Köşkü’nde düzenlenen toplantılarda, şiir okuması için onu izleyicilerin önüne çıkarırken “büyük şâir” diye tanıtmıştır. Aralarındaki dostluk Cumhuriyet gazetesindeki bir olay vesilesiyle başlar. Nâzım Ankara’da tutukluyken gazetenin edebiyat sayfasını yöneten Peyami Sefâ Bey, onun Yanardağ adlı şiirini üç sütun olarak çerçeve içinde neşreder, ertesi gün ise gazetenin birinci sayfasında bir özür dileme yazısı yer alır! Mahkûm bir adamın kaleminden çıkmış olan bu manzumenin yazı işleri müdürüne gösterilmeden neşredildiği belirtilir, “mesleği mesleğimize kat’iyen uymayan bir muharrire âit” diye nitelenen şiirin gazetede neşredilmiş olmasından dolayı okurlardan özür dilenir.

Nâzım İstanbul’a gelip bu olayı öğrenince, kendisi yüzünden gazete yönetimiyle arası açılan Peyami Sefa Bey’i arar, ahbaplık etmeye başlarlar. Alay Köşkü’nde düzenlenen toplantılarda birlikte şiir okudukları Necip Fâzıl (Kısakürek) ile de Bahriye Mektebi’nde başlayan yarışmalı dostlukları sürer. Ahmet Halit Kitabevi’nin 1929 Mayısı’nda neşrettiği 835 Satır adlı kitabı çok büyük bir ilgiyle karşılanır. Nurullah Ataç’la başlayan övgüler, ABG’de tahsil gören Nermin Muvaffak’ın (Menemencioğlu) imzasını taşıyan “Yeni Türkiye’nin Şâiri” başlıklı bir yazıyla, New York’ta neşredilen The Bookman adlı dergiye kadar uzanır. Alay Köşkü’ndeki toplantılarda ise, eski yeni birçok ünlü şâir şiirlerini okurken, en çok alkış alan Nâzım Hikmet olur.

Bu parlak çıkış san’atçılar arasında kıskançlık yaratır. Arkadan arkaya yapılan yerici konuşmalar, giderek yazılara da yansımaya, önceleri olumlu sözler edenlerin de düşünceleri değişmeye başlar. Rüzgârlar ters esmeye başlar. Yâkup Kadri Bey (Karaosmanoğlu), Milliyet gazetesinde birbirini izleyen yazılarla, hem Nâzım Hikmet’i, hem de genç kuşağı topluca yeren birtakım görüşler ileri sürer: “Ferdiyetçi şâir, cemiyetçi şâir... Bunlardan biri tabiat ve insanlar içinde münzevîdir. Yalnız kendi ıstıraplarını, kendi heyecanlarını, kendi ümitlerini, kendi sevinçlerini çağırır. Öbürü Victor Hugo’nun bir târifine göre, ‘kâinatın ortasında bir taninli yankıdır’. Cemiyetin olsun, tabiatın olsun, bütün hayatın tecellilerini kendisinden aksettirir ve her şey, her beşerî hâdise onda en âhenktar, en şuûrlu ifâdesini bulur. Denebilir ki bu tür şâirler beşeriyetin haykıran vicdanıdır. Lâkin işte bu nev’î şâirler, bunun içindir ki, beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü, patavatsız, kaba, behimî ve onun gibi mantıksızdırlar. Yaptıkları şeyde klâsik san’atın ilâhî intizamından, ezelî âhenginden eser yoktur, bütün estetikleri insanların idâre ettiği cemiyetler gibi anarşiktir. Nâzım Hikmet’in dediği gibi bu tarz şiirler Beethoven’in sonatlarını asla değil, fakat bir bando mızıkayı, bir panayır yerinde bir fanfarı andırır. Bittabi, böyle bir musikî sokaktan başka bir yerde çalınmaz. Onun içindir ki, Nâzım Hikmet’in şiirlerinin bugünkü Türk cemiyetinde hiç yeri olmadığını zannediyorum. Çünkü bizde bu orkestranın, cehennemî velvelesini dinleyebilecek kocaman, koyu ve dalgalı insan kitleleri henüz yetişmemiştir, yakın bir âtide yetişmesinin imkânını da göremiyoruz” (Milliyet, 14. 5. 1929).

“İnkârdan müspet bir şey çıkmasının imkânı yoktur. Hâlbuki Nâmık Kemal’den bugünün en genç Türk şâirine kadar, gelmiş geçmiş ne kadar müceddidimiz varsa, hepsi de işe kendilerinden evvelkileri inkâr ile başlamışlardır. Onun için hepsi piç kaldı. Edebiyatta babasız dehâ yoktur” (Milliyet, 20. 5. 1929). Bir sonraki yazısında Yâkup Kadri Bey yeni nesle yönelttiği eleştirilerinde çok daha ileri gider: “Bugün yeni nesil veyahut yeni yetişenler nâmı altında toplanan zümrenin gösterdiği tereddî ve hezal manzarasına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. Bu zavallı nesil bize bin belâdan arta kalmıştır. (...) Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaâtindedir. Düşünün ki en büyüğü Harb-i Umumi’de daha yirmisini bulmamış bu gençler, ekmek yerine saman karışık hamurla beslendiler ve irfan yerine Bâbıâli gündelik matbuatının ısmarlama harp edebiyatından başka bir şey okumadılar” (Milliyet, 30 Mayıs 1929).

Peyami Sefâ Bey’in on beş günde bir çıkmaya başlayan Hareket adlı dergisi ile “Resimli Ay” bu hücumu birlikte karşılama kararı alırlar. Yakup Kadri Bey Ankara’ya yakın, Mustafa Kemal Paşa’nın sofrasında yer alan bir yazardı. Dikkatli davranılmalıydı. Zekeriya Bey (Sertel) ile Sabiha Hanımın (Sertel) tasdikleri da alınınca kavgaya girişilir.

Sonrasını Nâzım’ın hayatının neşredildiği muazzam miktardaki kaynaktan okuyabilirsiniz.

***

İsim babam olan Peyami Safâ ile Nâzım’ın dostlukları “ilk psikolojik tahlil romanı” diye vasıflandırılan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nâzım’a ithaf eder, 1931’de Kara sevdayla diye imzalayıp verir. Bu dönemde ilk küçük sürtüşmeler başlamıştır. Resimli Ay’ın Şubat 1930 sayısında, Nâzım övgü dolu bir yazı kaleme alır ama “muazzam” diye nitelediği kitabı anlatırken araya şunu sokmadan da edemez: “Peyami’nin romanı realisttir, fakat eski mânâda fotoğraf realizmi değil, şeniyetlerin âbidesini yapan ve bunu yapmak için bir sıra tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon vücuda getiren diyalektik bir realizm”.

Derken, harsımıza bulaşan sağcılık ve solculuk, komünizm tehdidi ve Allah’ın belâsı bütün “culuklar”, “cılıklar” bir başlar ki, pîr başlar. Eski dostlar düşman olur.

Peyami Safâ “sağcı” olur, Nâzım “solcu ve gomonist”, Necip Fâzıl ise “dinci”.

Hepsi mutsuz ve umutsuz yaşayıp öldüler.

Peyami Bey’in hayatı da fırtınalarla doludur; kokainle tanışır, orta tahsilden sonra parasızlıktan terk-i tahsil eyler ama kendi kendini eğitir ve Fransızca gramer kitabı yazacak kadar da terakki eder. Tek evlâdı olan Merve Erzurum’da yedek subaylığını yaparken vefat ettikten sonra hayata küser; cenazesine de gidemez, “gönlüm dayanmaz” diye ifâde eder hislerini. Muhteşem ve son romanı olan Yalnızız’da insanlığı materyalizmin kör çemberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırır; “Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir ve Allah’ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükûn bulamayacaktır” der. 1961’de, Merve’nin şehâdetinden üç ay kadar sonra, 15 Haziran 1961’de yapayalnızken rûhunu teslim eder. Bu elim hâdiseden birkaç gün önce Fatma Neclâ ve Recep Doksat çifti kendisini ziyâret etmiş, buhranından çıkması için yardımcı olmaya çalışmışladır. Ne yazık ki ben sâdece üç buçuk yaşında idim, hatırlayacak kadar büyüyemedim ama amigdalamda mutlaka yerini almıştır…

***

Necip Fâzıl’ı ise hatırlayabilecek kadar tanıyabildim. Aristokrat denebilecek bir âileden gelmişti, ilk ve orta tahsilini Amerikan Koleji, Fransız Koleji ve Bahriye Mektebi’nde (Askerî Deniz Lisesi) tamamlamıştı. Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemâl Beyatlı, Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim Aşkı gibi isimler vardı. Kumarbazlık ve sefahatten îmana olan fırtınalı seyahatini işittim; megalomanisini, hemen hiç kimsenin bir şeyler okurken görmemesine rağmen sâhip olduğu muazzam kültürünü ve Sultan-üş Şuarâlığı’nı (Şâirlerin Sultanı), Hasan Sami Bolak’ın ifâdesiyle “Şiirin süzme balı, tadı Necip Fâzıl’dır - Fikir, san’at ve çile... Adı Necip Fâzıl’dır...” olarak tanındığına şâhit oldum. Çile’de “son günüm olmasın çelengim top arabam, beni alıp götürsün tam dört inanmış adam” demişti, 25 Mayıs 1983’te aynen de öyle oldu… Etrafındaki kalabalık içerisinde yapayalnızdı aslında!

***

Ne yazık ki Nâzım’ı mezarında dua ederken tanıdım. Yâd ellerde, Moskova’daki özel müsaade ile ziyaret edilebilen bir mezarlıkta, mütevâzı bir kabri var. Hayatı hep fırtınalarla ve yapayalnız geçmiş onun da. Son karısı aslında bir KGB ajanı ve hep vatan hasreti çekmiş. Hepimiz Fâtiha okurken, Sevgili Mustafa Kemâl Sayar’ın tutulup kalmasını, “sen niye okumadın” diye suâl eylediğimde “ağabey, ne bileyim, belki de rahatsız olur diye tereddüt ettim” cevabındaki muazzam inceliği asla unutmayacağım. Kemâl de bir gönül adamı çünkü, aynı zamanda şâir ve yazar.

Nâzım da, Peyami de, Necip de Türk’tüler ve Türkçü idiler.

Bu makaleye bir şiirle ve bir şiirler manzumesinden iktibasla nihâyet verdireceğim; yazarlarını tanırsınız:
İnsan bu, su misâli, kıvrım kıvrım akar ya,
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak,

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir,

Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat,
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine.
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için,
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabb’im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!
Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal,
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan,
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân,
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler,
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su,
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek,
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
Divânesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız,
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader,
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz,
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya,
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!



***

ONLAR

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.

En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.



Kuş İkindilerinin Şairi: Doğan Ergül // Sufi



Kuş İkindilerinin Şairi: Doğan Ergül

Şair Salih Aydemir İçin,


"Onun her şeyi, en yakınındaki canı, kalemi, şairi, kardeşiydi Salih, sevgili Sur,şimdi sence en çok kim yalnız kaldı? Doğan mı, Salih mi?.."
(jm'nin geçen pazar günü yazdığı mektubundan) , jm'nin o belalı sorularından dedim işte kendi kendime, biliyorum bir tuzak sorudur, ben'in psikolojik gözlemi açısından önemserim bu gibi soruları, yalnızlığı tarif etmenin yeri yok bu soruda. Geçen sene yine "Cey Sanat" dergisinde Enis Batur'un bu haleti ruhiyeyi yansıtan bir dokunaklı, çok güzel bir yazısı vardı, aranızdan okuyanlar olmuştur sanırım. Yazının başlığı "Sam'ın Kaşığı" idi. Samuel Becektt ve Ressam Arikha arasındaki dostluğu anlatıyordu Enis Bey ve o dostluktan geriye kalan bir nesnenin Ressam Arikha tarafından sonsuzlaştırdığının öyküsü idi: basit, sıradan bir kaşık! Beckett öldükten sonra Ressamın yalnızlığı ve bir kaşık! ( Arikha'nın evindeki sofralarda Beckett sürekli o kaşığı kullanırmış).
Nesne durumu, " Tablonun üstündeki kaşık, ancak Beckett'e içten, sahici bir sevgiyle bağlanmış birinin ayrılabileceği özellikte bir nesne" diyor Enis Batur.
Sahici felsefe , der Schopenhauer, özellikle dünya nereden geliyor, nereye gidiyor, niçin var gibi klasik soruları sormayan felsefedir. Yalnız şunu sorar: Dünya nedir ki?
Şimdi yukarıdaki soruya dönersem, ne demeliydim jm'ye? a- ben birdir, b- ben çoktur, c- bu yüzden ben birliği çokluğudur( sentez).
Bütün bunlar ancak ve ancak insan söz konusu ise doğrudur.
Önemli olan "hangi birliğin çokluğu, hangi çokluğun birliği sorusudur".
Somut ve de oldukça "kederli" bir durum.

3-4 sene önce defterin kurulduğu o ilk evrelerinde "Siyanur Kuşak" tanımlaması yapmıştım, iyi, kalıcı şair ve şiirinin nabzını yakalayan "canı cihan" Doğan Ergül üç gün - beş gün şiir yazmadığında ona:" asi atlarının çığlığını özledim can kardeşim" diye kısa bir mesaj atardım ardından hemen sesime ses verirdi. Şimdi dönüp geriye baktığımda ve Doğan'ın şiirlerini okudukça ne denli "sıkı bir şair" diye içimden devrana sitem ediyorum. Siyanur Kuşak tanımını ilk Özge Dirik ardından onun için yapmıştım.

Doğan, ah ... Şair,

Doğan'ı ve elim gidişini bir türlü kafadan atamadım,
Kendi bilincine varmış, araştırdığı nesneler üzerinde refleksiyon yapabilen ve onu genişletebilen bir içgüdüden söz etmiştim kendisine bir mektubumda.
İçgüdü sempatidir, yaşamın anlamı için yönelmiş bir "durum", fazla zeki, zeka sahibi olmak önemli bir konu değil benim için, en azından abartılacak bir mesele değil. Çünkü söylediğim gibi zeka cansız maddenin anlamı içine yönelik bir yetidir. Mutlak bilgi dediğimiz felsefi bir terim olan intuition ise mutlak bilgiye varan sempatik bir iletişimdir. Bu özelliğiyle içgüdü ve zekanın sınırlarını bir anda aşıp Yaşam'ın alanına dalar.
Jm onun için " son birkaç sene zarfında duyduğum, okuduğum en sahici seslerden birisidir" demişti. Anılar ( Doğan'la bizimkisi sadece geriye kalan şiirleridir ve o paylaşımlardır) bilince dönerken her zaman duyusal algılama ve impulslarla beraber, yüzeyde, derinde, mekanda onu anacağız..


28 Nisan 2005 tarihinde, gece yarsı
saat: 01:04 / defter arşivine doğru uçurduğu şiir güvercinin gerdanlığından bakın hangi şiiri çıkmıştı, okuyalım:

south amerika

sislerin dağıldığı çobanıl gecede
uyanıp beyazını öptüğüm zambağın
ıslak yolunun kokusunda bir geyik
zamanına geç kaldığım ünlem
omzunun telaşına sürdüğüm sıcaklık
teninde yandıkça koyulduğum dağ için
bu şehir yitirilmiş dünyalar taşır
senin kırmızılığın büsbütün büyüsün diye
yamaçlardan aşağı
yerini değiştirmiş bir öğleni yontuyordu zaman
bir çocuğun ellerinin büyümesi gibi
köpüklü göğün aktığı düzlükte
bulunmuş bir ilkgençlik ağrısı
yürüyüşlerde uçarı denge o
sularını kaybeden nehirlerin
mağaralar bulması kendine
düştüm uçuruma
aynalardan ve güzden
bir sarının elinden tutarak aşkla
zehirli sularında kamaştım
kuytun ağzını açmıştı
yutmak için ağzımı
kadife bir sesti ah’ın ve
teslim olmuştu şehir
boşalttım içine kuş ikindilerini
sönmüş göziçlerini... dokundukça
deliren uçlarına senin.

Doğan Ergül

Bazı düşünce, felsefi yönelimlerde hep düaliteler söz konusudur.
Bunların "süre"ye ilişkin olarak 1-mekan alanı, 2- süre alanı, 3- "bellek"e ilişkin olarak da
I-aksiyon alanı, II- düş alanı olduğunu okuduk, öğrendik.
Geriye, bu "ikiliklerin" nasıl ortadan kaldırılabileceğ i yada hiç olmazsa, birbirine karşıt alanlar arasında nasıl sağlam bir süreklilik ilişkisinin kurulabileceğ ini göstermek kalıyor.
Doğan Ergül'de işte biçim ve düşünce yönetimi alanında nedenli derinleştiğini görüyoruz.
Onun şiirini durduk yerde bunca sevmiyorum.. bir nedeni var..
Unutmayacağım Seni
Dost Sesini,
Asi Atlarını,

ey şair, nasılsa "şöyle veya böyle" buluşacağız seninle,
ilk Seni ve Hür'ü soracağım, o kapıdan girince.

Selam,
Muhabbetle,
Hu.

Sufi.


(kaynak:5 Haziran 2008 tarihli borges defteri arşivi,

Doğan Ergül'ün ardından sevgili Sufi'nin kaleme aldığı yazı)


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic