Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...



Borges'le Buluşma!..



"Belgrano'da yer alan Borges'in evini birkaç kez ziyaret ettim.
Ama günün birinde kapı zilini çaldığımda, ev işlerinde onlara yardımcı olan bayan beni kapıda karşıladı, sanki o an çok önemli bir işi yarıda bırakmış gibi yüzüme baktı, sonra içeri buyur etti.
"-Evde sadece bayan Borges var", dedi.
"-tamam, beklerim" dedim.
O güne kadar bayan Borges'le hiç tanışmamıştım, ama onunla kısa da olsa tanışmayı, sohbet etmeyi çok istiyordum, ne de olsa söz konusu kişi Borges'in eşiydi!
Bekleme salonunda Borges'ten önce, Bayan Borges'i beklerken, aniden çevremi saran eşyalara pür dikkat bakmaya başladım ve o an zihnime hiç hesapta olmayan bir listeyi yazmaya başladım.
Nedenini hiç sorgulamadan üstelik:

iki vazo içinde plastik hurma ağacı
iki sandalye, moris modeli ve yeşil renkli örtüsüyle.
çok zarif bir yemek masası,
iki adet büyük kütüphane,
duvara asılı iki gravür,
iki adet 18. yüzyıl imzalı hakkak işi(ağaç oyma)
iki adet Albrecht Durer gravürü
Borges'in ablasına ait “melekler” tablosu(yağlıboya tekniğiyle yapılmış),
bir öğrenciye ait kaligrafi karalaması
büyükçe bir vitrin-borges' in edebi ödüllerini barındıran,
bir duvar büfesi, içerisinde konyak şisşeleri, kadehler,
Harvard Üniversitesinin verdiği özel madalya,
bir kahve takımı, üzerindeki küllüklerle ,
masa üzerinde James Joyce'ın "Ulysses"i ( borges'e gore James Joyce Ulysses'i eşya listesinden ziyade, roman kişiliklerini analiz ederek doldurmalıydı! )
Masa üzerinde Apoliner'in külliyatı...

Tuttuğum listeyi uzatıyordum ki o an Borges çıkageldi!

"- tam saat dörtte kütüphaneye çıkacağız, fotoğraflar için" dedi.
"- peki, ama ondan önce eşiniz bayan Borges'le tanışmayı çok isterdim"
"-aaa, evet, sizden çok özür diliyor, yeni banyodan cıktı, gelemeyecek"
"- galiba sizin hiç eşiniz yok, doğrusu bunu düşünemeden edemiyorum bay Borges"
hınzırca gülüyor Borges, sonra
" işin gizemini korumalıyız, değil mi?".


S.Rudman
New Directions Publishing Corporation
"Borges'le Buluşma"..
Çev. Borges Defteri


Yapıntı Sinema ve Tasavvufi Benzeşkesi..// Şenol Erdoğan-Otonom Z




“Yapıntı Sinema”nın Tasavvufi Benzeşkesi Üzerine Kısa bir Dialog

“Saydamlık kuralı nedir ve ne sağlar? Filmin biçimsel yapısıyla ilintili sinematografik hareketlerin görünmez kılınıp, film içerisinde oluşturulan kurmaca dünyanın kendisini anlattığı illüzyonu izleyicide oluşturmak...
Bir izleyicinin bir kurmacanın içine girmemesi söz konusu olabiliyorsa, ve tıpkı bunun gibi girmesi/girebilmesi de söz konusuysa, “girip çıkamamak” şıkkı da söz konusu edilemez mi?
Daha basit bir ifade ile bir illüzyona inanıp onun içerisinde yaşama ihtimalinden bahsediyorum ben...
Dünyanın ve sürülen yaşamın bir illüzyon dahası; gerçek olan ilk illüzyon olduğu inancını mı hesaba katıyorsun burada.
Sanırım biz öyle yapmıyor muyuz zaten, yani zaten öyle değil mi?
...
Gerçek dışının, izleyiciye gerçek olarak kabul ettirilişi mümkünlüğü üzerinde düşünürken aklımda sürekli olarak, filmin dışına çıkarak ve çıkmamı isteyerek dahası; yaşamı, evren platosunda bir film gibi görmemi isteyerek şöyle sesleniyor sürekli: gerçek nedir (ki), illüzyon nedir (ki), gerçek dışı ve de doğa üstü nedir (ki) ? ...
Beyaz perde de “gerçek dışı” filmsel bir evrenin yaratılışının mümkünlüğü benim, kendimi; varoluşun [bura da ‘gerçek dışı’ oluyor] yaşam adı altında evren denen beyaz perde de oluşması mümkünlüğüne vardırıyor. Dahası başka bir şey düşündürtmüyor...
Filmsel evrende yaşamın şu dünyasal yaşamdan hiçbir farkının olmayışı, rüyalarımızın fenomen yaşamlarımızdan bir farkı olmayışı ile birleştiğinde Filmsel Evreni, Rüya Alemi ile eş tutmaya başlıyorum ben hemen. Rüya, benim adıma; varlığın yokluğunun en büyük ispatı olduğuna göre filmsel bir evren yaratmak ta filmin kendisini hiçleyip ortadan kaldırdığında varlığın özünü yokluk gerçeği ile birleştirip rahatlayabiliyorum.
Burada metasal bir paradoksa düşmez misin diye sorarlar adama ama...
Elbette ki düşmem, sen de düşmezsin, bizim gibi düşünen kimsenin bu çerçevede çıkmazları yok ki, olamaz ki... benim yürürken bir taşa tekme atarak, işte ben varım ve işte tanrı yok demek ihtiyacım, gereğim yok ki... zira biz nesnel bir gerçekliğe inanmıyorsak hatta fotonsal bir gerçekliğe de, kimse gelip bize ışığın masayı oluşturduğundan falan bahsedemez, bu masayı oluşturmaz ki onların pozitif zekasızlıklarıyla maddenin moleküler çözülümünde fotonun altına inemeyip cevheri bulamamalarını ortaya koyar...

“gerçek dışı gerçeklik” vardır, yaşamın kendiside budur, film, zaten gerçek dışının içinde sözde bir gerçeklik yaratır ve sonra da bu sözde gerçeklik yaratısı içerisinde sözde mi sözde bir gerçek dışılığa gider.
En dış anlamda ve en dışarıda, izleyicinin filmde olup biteni bir kurgu olduğunu bilerek izlemesi ile yaşamın varlığının bir kurgu olması ve kişinin bu kurgu süreç içerisinde hem bir izleyici hem aktör olması şoku [şok değilse konuşmayalım] söz konusudur.
Kişi, bir fiction bilinci ile, para verip sinemaya gitmiştir ama biz: bir fiction genellemesi içinde yaşamın hayat bulduğuna inanaraktan, bu gerçekteki fiction bilincinin yaşamı ören oluşturan sonsuz karelerden biri olarak görmeyi yeğlemekteyiz. Bilerek sinemaya giden bir insan bilmeden (mi) kainata gelir...
Film zamanı süresinde yapıntıya inanmak, yaşam boyunca kozmosun bir üst kurgu oluşuna inanmakla eşdeğer bizim için.
...
Montaj görünür kılarsa ne olur,,,gerçeklik illüzyonu yani sanrı olan gerçeklik [ki gerçek gerçeğinde sanrıdır] zayıflar ve seyircinin bu yapıntıya olan inancı sarsılır. İşte diyorum, bizde bir gün, varoluş denen eşsiz düzeneğin montajının basit bilinçlerce [onlara görünür kılındığından dolayı] görülmeye başlayacağını [yoksa kendileri bu yetkinliğe erişemez] ve böylece dünya insanının dünyanın metasal boyutuna ‘im’ boyutundaki maddeci inancının sarsılacağına inanıyoruz.
Yaşam yoktur ama onu varmışçasına yaşarız.
Real ?/ İdeal ?
...

yaşamsal gerçeklikleri pelikül üzerinde birer hayalete dönen insanlar [gölge varlık] ın gerçeğin yansıması olduğunu bir diğer anlamda belirtirken Kişinin sözde gerçek anlamda bu dünyadaki “gerçek” varlığının da [tıpkı peliküldeki aktörün hayaleti gibi] mutlağın bir “hayal et i” , yansıması olduğunu düşünüyoruz.
Senin önceden gülümseyerek dediğin gibi: sinema vahdet el vücud görüsünün format değiştirmiş hali mi...
...
nasıl ki filmsel evrende yaratılan gerçeklik, bir gerçekliğin imajlarının gerçekliği ise yaşam kendi başına bir yapıntı gerçektir, yani, imaj olan gerçekliğin imajları.
Yaşam bir başına gölge ise, işleyen sinema önce gölgenin gölgesini oluşturur birde kendi içinde bir filmsel evren yaratırsa, hayaletin hayaleti diyeceğim şey gerçekleşmiş oluyor.
Gölgenin gölgesinin gölgesi...gibi mi...

Zaten gölge olan varlığın sinemada gölgeleşirken sinema içinde kurulan evrenle bir daha gölgeleştirilmesi...
Sinemada bir hayalet bir vücutta olmak zorunda olabilir, ama varlığa yukarıda ki bağlamlarda inanmayışımız bizi bu çıkmazdan uzak tutar, o yoktur, yok saymışızdır, buna inanmışızdır.
Çok açık, ben şunu söylemek istiyorum: hollywood sineması saydamlık kuralının izleyicide yarattığı yapıntısal gerçeklik illüzyonunu Mutlak Güç yaşam üzerinde kurmuştur.
Yani:

Don’t you trust me?
[Don’t you believe in me?]
But I am real.
[I am the only reality]
I am here because you believe I am here.
[Believe me or not I am the only Real-ity]
Keep on beliving, and I’ll always be real to you.
[Believe me or not I am the only Real-ity]

“Sinema, yapıntı” bağlamında ilerleyecek olursak:

“Filmin gerçekliği yapıntı gücünün rasyonel inandırıcılığından gelir” ifadesi bizim daha önce konuştuğumuz anlama da uygulanabilir.
Dünyanın varoluşuna [bu yapıntıdır] inanış, bu bahsedilen rasyonel inandırıcılık[kandırısın]dan doğuyor varsayabiliriz.
Evet; yapıntı, gerçekliğin yerini alan bir kandırı değildir, zira biz gerçekliğin kandırısı üzerinde barınıyoruz zaten...

Kuşkuculuk ya da nihilizmle bakan; filmi yok saydığı gibi, bizim inanç ve düşünce sistemimizi de yok sayacak, sayabilecektir.

Nietzsche’nin “inanmadıkları için, onu görebilecek göze ve işitebilecek kulağa sahip değildirler” cümlesi, dehşet verici bir şekilde Kutsal Kitapta tıpkı cümleyle geçen bir ayettir de:
“onlar inanmayacaklardır zira gözleri ve kulakları mühürlemiş olanlardır onlar” --Kur’an.”

Yazarı: Şenol Erdoğan & Otonom Z




ANKET SORU FORMUNA YANITLAR—

SUSAN SONTAG
Çeviri: Hamid Farazande


Mayıs 1997'de, Philippe Sollers'in editörlüğünü yaptığı Fransız yazın dergisi, "La Régle du jeu", " Aydınlar ve onların rolleri üstünde uluslararası bir inceleme" adı altında bir projeye girişti.Yanıtlanmasını istedikleri altı soru vardı, Amerika'dan yalnızca bana bu soruları göndermişlerdi:

1. Aydın sözcüğü bugün size ne ifade ediyor? Siz kendinizi bir Aydın olarak mı görüyorsunuz, yoksa bu unvanı reddediyor musunuz?
2. Sizi geçmişte derinlemesine etkileyen ve bugün bile düşünceleriniz üzerinde etkileri olan Aydınlar kimler?
3. Aydınların rolleri XX. Yüzyılın sonunda ne olabilir? Onların misiyonu tamamlanmış mıdır, yoksa size göre onların hâlâ dünyada önemli görevleri var mıdır?
4. Aydınların hataları --onların görmezlikleri, sorumsuzlukları--.üzerinde çok şey ileri sürülmüştür, siz bu suçlamalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunlara katılıyor musunuz, yoksa bu eleştirileri yanıtlayacak mısınız?
5. Sizin ülkenizde Aydınların yolunu tıkayan en büyük engeller nedir sizce—medianın vurdumduymazlığı, fikirler kaosu, politikal baskı, ya da başka birşey?
6. Bugün aydınların en acil görevleri, en tehlikeli önyargıları, en önemli erekleri, en büyük çekinceleri ve en büyük düşünsel evkleri nedir sizce?

Bu proje, soruların bir kısmına dokuz yanıt vememe yol açtı (Onlara
yanıt verdiğimi düşünüyorum).


1

Aydın sözcüğünün benim için ifade ettiği anlamların başında, dergilerde aydınların rolü hakkında düzenlenen konferanslar, yuvarlak- masa tartışmaları ve sempozyumlar gelir: öyle ki buralarda en iyi bilinen aydınlar, bu tür olaylara katılma şekillerinin açığa vurduğu gibi, ait oldukları "kast"ın yetersizliği, safdilliği, itibar kaybı,hıyaneti, yersiz olması, kofluğu, ve içedönük ya da iyiden iyiye görünmezliğini dile getirerek hemfikir oluyorlar.

2

Benim, kendimi onlardan biri saymam ( Ki elimden geldiğince bunu yapmamaya çalışırım) konunun dışındadır. Böyle olsaydım yanıtlardım
(bu soruyu).

3

Politik ve etik kültürü; aydınlara karşı kuşku duymayı, onlardan korkmayı, ve onları hor görmeyi teşvik edip güçlendiren(Tocqueville'i yeniden okuyun) bir ülkenin vatandaşı olarak, gezegenin en gelişmiş aydın-karşıtı geleneğe sahip ülkesinin vatandaşı olarak, ben Avrupa'daki meslektaşlarıma kıyasla aydınların rolleri üzerinde
daha az bitkin bir bakışaçısıyla eğilirim. Hayır, onların "misiyon"u ( sizin soruda geçtiği gibi) daha tamamlanmamıştır.

Kuşkusuz, çoğunluğa kıyasla daha çok aydınlardan adaletsizliğe karşıkoyma, kurbanları savunma, egemen otoriter düzene meydan okuma beklentisinden söz edilir her yerde. Aydınların çoğu konformisttir—o kadar ki adaletsiz savaşların sürdürülmesini savunurlar—ama onlar, ancak okumuş kesimin büyük bir bölüğü kadar konformisttir. Aydınları iyi bir isimle – örneğin "ortalık karıştırıcı" ya da "vicdanın sesleri"-- anan insanların sayısı her vakit çok az olmuştur.
Sorumluluk içinde taraf tutan, ve kendilerini inandıkları çizgiye adayan ( bu dilekçe yazmaya benzemez) aydınların sayısı, kamusal alanda görev alarak bilinçsizlik veya utanmaz bir cehalet içinde olan aydınlara göre çok daha azdır: Her André Gide veya George Orwell veya Norberto Bobbio veya Andrei Shakhalov veya Adam Michnik'karşı, on tane Romaine Roland veya Ilya Ehrengburg veya Jean Baudrillard veya Peter Handeke vs ve vs mevcut.Ama bu başka türlü de olabilir miydi?

4

Aydınlar, milliyetçilik ve dincilik dahil her yöne doğru eğilim gösterebilirler, gene de ben itiraf edeyim, bu türün sekülar, kozmopoliten, aşiret-karşıtı bölüğüne ait biriyim. "Radikal Aydın" bana örnek bir düstur gibi geliyor. Aydın derken ben "serbest" aydını kastediyorum: İş, teknik, ya da sanatsal uzmanlığının ötesinde düşünce alanında çalışmaya, denemeye girişen (ve böylece bu alanı zımnen savunan) bir kişi.Bir uzman da aydın olabilir. Ama bir aydın hiç bir zaman sadece bir
uzman değildir. Bir kişi, söyleminde belli ölçülerde taşıdığı (veya taşıması gerektiği) dürüstlük ve sorumluluğu için aydındır. Aydınların vazgeçilmez özelliklerinden biridir bu: Araçsal ve konformist olmayan bir söylem nosyonu.

5

Son dekadlarda kaç kez aydınların engel oldukları, veya, bu ya da şu kişinin "son aydın" olduğu işitilmiştir?

6

Dün olduğu gibi, bugün de aydınların iki görevi vardır: Biri, eğitsel olan, diyaloğa teşvik etmek, çoğul sesleri işitebilme hakkını savunmak, kabul edilmiş fikirlere karşı kuşkuculuk. Bu da, eğitim ve kültüre ilişkin fikirleri("idealleri") baskın olan kişilere karşıkoymak anlamına gelir, örneğin milliyetini ya da aşiretini sevme
fikrine karşıkoymak.

İkincisi muhalif olma durumu. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ahlakî tutumlar konusunda son yirmi yıl içinde dehşet verici kaymalar yaşanmaktadır. En belirgin işareti bütün idealizmlerin ve özveride bulunmaların itibarden düşmesidir; her çeşit yüce ölçütün – gerek kültürel gerekse ahlakî—erozyonu. Tatcherizm ideolojisinin her yerde hüküm sürmesi. Masrafa zorlama işlevini üstlenen kitle iletişim araçları, insanların her yerde, onlarla kendilerini anladıkları değer ile değer-olmayana ilişkin açıklamalar ve düşünceleri yaymaktadır. Aydınların sisyphean görevi, zihinsel alana ve söyleme ilişkin özgül standartlarını cisimleştirmek ve onu savunmak, ve böylece kitle iletişim araçlarının yaymaya çalıştığı nihilistik çabaya
karşıkoymaktır. Nihilizm'den sadece göreceliği, ve her yerde okumuş sınıfa mensuplar arasında yaygın olan çıkarların özelleştirilmesini değil, ayrıca en son ortaya çıkan ve en çok tehlike arz eden "kültürel demokrasi" diye geçen ideolojide cisimleşen
nihilizmi de, erdemden nefret etmeyi de, "elitist" olma başarısına ulaşmayı da, eşitsizliği de kastediyorum.

7

Entelektüel iradenin ahlakî görevi her zaman karmaşıktır, çünkü birden çok "en yüce" değer bulunmaktadır, ve içinde, koşulsuz iyi olan şeylerin hakkı tümüyle teslim edilemeyen somut durumlar vardır—Bu durumda, doğrusu, bu değerlerin ikisi biribirine ters düşebilir. Örneğin, hakikati anlamak, adalet uğruna mücadele vermeyi kolaylaştırmaz. Ve kimi zaman adaleti gerçekleştirmek için hakikati örtbas etmek gerekebilir. İkisi arasında seçim yapmak zorunda kalmamayı umabiliriz. Ama hakikat
ve adalet arasında seçim yapmak gerekiyorsa –ki, ne yazık, bazan öyledir— bana öyle geliyor ki bir aydın hakikatten yana seçimini kullanmalıdır.
Bunu, aydınların çoğunun, en iyi niyetlilerinin bile, yaptığı söylenemez. İstisnasız, aydınlar amaçlarını sıralamaya koyulduklarında, bütün karmaşıklığıyla, üzerinden en çabuk geçiştirdikleri şey hakikat olur.

8

Uğruna yürüyüş yapmadan veya birşeyi imzalamadan önce uyulması gereken kural: Dayanışma gücünüz ne olursa olsun, orada bulunup birinci elden deneyimlemediğiniz, ve hakkında konuşmakta olduğunuz ülke, savaş, adaletsizlik ve diğer koşulların zemininde belli bir zaman harcamadığınız taktirde, her hangi bir kamu oyuna karşı bir
hakkınız yok.

9

Aydınların küstahlığı konusu üzerine—Bu safdillikten de kötü birşey— Kamusal mevkide bulunan ve hakkında somut birşey bilmedikleri ülkelere ilişkin kolektif eylemleri uygun bulan çoğu aydının küstahlığı hakkında XX.yüzyılın en çok kabul gören aydınların biri olan Bertolt Brecht kadar kimse daha iyisini dile getirmemiştir (O,
kuşkusuz, nereden konuştuğunu çok iyi biliyordu): Yürüyüş zamanı gelince çoğu kişi bilmez Düşmanlarının, kafalarında yürüyüş yaptığını. Onlara emir veren ses Düşmanın sesidir, ve Düşmandan söz eden kişi Düşmanın tâ kendisidir.


(1997)

(Defter arşivi//{çeviren: Hamid Farazande}


Planet ve Kırık Tablet // Ulus Fatih




PLÂNET

Orada fotonlar rüzgârıydık
Tesla'nın tinine; tütsüler yakılırdı.

Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plânkton geçidinde

Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde.

Göz yaşları süt olurdu Roksalan'ın
Bizanslı atlı saçlarını onarırdı

Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz
Karanlığın peçesi, dağıtırdı beyaz eti.

Uyanırdık!

Arakne;
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı

Şiir: Ulus Fatih



KIRIK TABLET


"Çarmıha gerildim. Haçım, çivilerim var./ O kâseden sundular, içmedim. Özümü kilitledim. / Düzen kuruldu. Bir mite çevirdiler. / Canımı acıttılar, yaktılar. Tamuya döndüm. / Ben övülmüşüm ve mutluyum, zaman acılarını verdi. / Olanları, olmuşu sineye çektim, ben seçilmişim. / Evren kutsanmış, tözü, tartımı, belli. Sevinçler aşağılayıcı. / Haklıyım, yaralıyım, yoksulların tansığıyım. / İlâhları, sözcüklerle kargışlarla yıldıranım. / Ben ozanım."
Esperantodan volapüke her dilden konuşur Mor Afrem tragelaphos keçigeyik der İskitlerin flütçü kızı var mıydı diye söylenir şunu anlattı Lenin'in kolundan çekiştirip III. Ahmet'te kulak kesildi gizlice gördüm dedi ki ayağı çakşırlı Zapata öldürüldü ama can çekişirken yanındaki adamlarına çabuk bana güzel bir söz bulasınız büyük adamlar ölürken güzel bir söz söylermiş filân dedi saf devrimciye gülümsedi oradakiler İsa soluğunu verdi ama bu sözde güzel Bolivar nasıl da destek çıkıyor sonra Biruni geldi kimden duymuş bilmem kadın ‘Ben en güzelim’ derse gerçeği ne kadar yansıtır bir belitsel sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi midir gerçek söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi değil başkası karar vermeli ama o başkası evrensel estetik değere sahip olmayabilir dolayısıyla o kararın doğruluğuna gene bir başkası karar vermeli o bir başka kararın doğruluğuna gene bir başkası bu sonsuza dek sürer söz konusu kadının en güzel olup olmadığına karar verilemez Werther'de (Genç Werther'miş) üzülme kızlar prenses ki göğüs uçları sert minyatür bir et kulesi fallik bıçak girip çıkar vajinal ve klitoral orgazm ilk kez gözyaşlarını tut durup gökyüzü ötesi bak gene gökyüzü mırıldan ‘carpe diem’ filân dedi leylakla gezen ruh Hades'se görünmeyen Lerna bataklık Nemea aslan Pallas kız sihirli tolga Odysse onikibin dize Herkül dünya batı ucu tanrı bahçeleri Hesperid altın elmalar çal Atlas yardım et inek göz Hera kamçılanan hardseks hala Bach hep ölüm fa majör prelüd hep prelüd Voyager uzay sondasıyla uzak dünyalara doğru yol alıyor Macar suyu sür Beni Kaynuka savaşı yahudi ve müslüman ister1300’de Karakurum yola Moğol ve Tatar Çuçi Han komutası Rusya yani Kıpçak stepleri girer bir kol kuzey Alaska oradan Amerika geç Siyu ve Apaçi kızılderili kabileleler Son Mohikan Katerina II sıcak denize açılmak ister boğazlar ve Ege'yi Çeşme’de yaşanan savaş Kont Orlov'un isteği üzere Rus bir ressam tarafından resmedilir ressam gravürü gerçekçi yapabilmek için St Petersburg kıyısı Rus kalyonları özel olarak savaş gösterisinde bulunur çirişli elleri görünüm ürkütücü Offili'nin fil gaita üzeri yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosu gibi puhu kuduzumsu kavranası kireç ocağı kımıldar cenin birlikte Moğolistan kırlarına bakar bir çığlık ve yüksek bir su çarpma sesi ileride bir yer göle bir kuş konmuş kapı önü geçip vitrin bakmak için iki blok öte yürü parktaki ördeklerden biri onu acımasızca yuhalar vitrin camında ise Mart kırağısı buzdan çiçekler açmaya başlamış tüm sorun tepeye bakan kolonadlı tapınakları tavaf etmekte mağara ve mağaza‘Yaşamak öldüğünü görmektir, / Yaşlanmak budur işte’ elindeki kâğıttan okudu durdu iyi mi kim o dedi Paulhan biri Voznesenski dediler biri de Ginsberg filan dedi bıraktılar sonra Kraliçe Elizabeth II yeryüzünde bir ağaca prenses tırmanıp kraliçe olarak aşağı inen tek kadınmış dedikoduya bak şimdi tırmandığı ağaç Kenya'da bir incir ağacı adı Treetops olan bir ağaç ev 5 Şubat 1952 gecesini o ev de geçirdi şafakta prenses aşağı inip hayvanlarla film filân çekti ve güneşi izlemek için yine tırmandı aşağı indiğinde kraliçe olduğu söylendi bir önceki kraliçe ölmüş yani basın asıp kesti hemen politik düşünceleri şu mu Baktria nerede deniz kandili ne ilerde insanlar kentlerde toplanacak teyze Eltâk kapısın kırıp içeri girebiliriz Bağdat bütün taş ve demir sanayii baş parmağımın emrinde felsefe edebiyat boş hünerler anlağın becerdiği filânca şeylere ödenek ayrılmayacak suyun tansıdığı yalan aynanın küstüğü gerçek El Afrun'da terk bir un fabrikası var üç kaşlı yaşlı kadının kemikli kollarından un yapılacak uyuşuk havaları severim Turing geldi çadıra günün birinde hanımlar bilgisayarlarla birlikte yürüyüşe çıkacak ve birbirlerine o sabah bilgisayarın ne gülünç şeyler anlattığını anlatacak 7 Haziran 1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son vermiş o çağırdık geldi maniak kırk bir yaşında bu gün okurken geceleri uykusuz köle arayan Agrippina'yı düşünmüş serçe yağmuru kır çiçeği ve sessizliği severmiş sözü bir adama verdiler hiç tanımam atım hayvan yelesini sallar güneşe doğru yüksek sesle konuşur kişner Bukephalos Organist orgu flajoler ve diğer hafif sesleri çal ve ilerde meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş guruldar su çölü üzeri yayılan gece demiri öp ayı aydınlat denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskelet oraya nasıl gitti bir türlü anlaşılamayan bir at kuşun cam güzeli göğsü var kuşkonmazlar turunçkuşak bir Araf zili tamu kokusu ötede ak ve uzun kafatası iskeletin göz çukuru ay ışığı atın Hürmüz tarafında beğenilen yüzü etsiz yüzü bir çift ateş sarı göz ve bakar yamaç serçesi eşinir eşlik eder çınlar tozlu araba gelip geçer keçi yolu sönük ay Kanopus gezegeninin de ayı var ve ne yaparsanız yapın orada su kaynamaz Gufran ve mağfiret günü bugündür bâlâ bu İskender dedim şaşırtmak için böyle yapıyor sonra Cem geldi kasvetli gece de rüzgâr gören kuyruklu yıldız gibi karanlık koyağın pürüzsüz bedeninde yatan kelebek ölüsüne vurgunum vahşi deniz avcıları peşine düşmüş karides larvasının ölümsüzler kentindeki gizil gücün büyülü tınısına Hades'in gizil gücüne metal bacaklı saylonların kobol tanrılarından öç alışına siyah benekli leoparın Haçlı ordusu gibi yavru geyiği kovalayışına bronz yapraklı zeytin ağacına gecenin flüt çalışına ve kasvetli melodiye halkalı Satürn'de fare kovalayan kedi sürüsüne kriminoloji laboratuvarında neon saçan ışıkların ürküsül yanışına karanlık baykuşun düşüncemde ötüşüne kırmızı Pluton gezegenindeki soyut saplı kiraz ağacına solgun kaldırımda kendini yavrulayan siyam kedisine karanlık baykuş ötüyor yine düşünür düşünceyi deyişime uçsuz bucaksız vadide kâbus gören çiftçi ölüsüne sarışın matruşkanın matrut uzaylıyla ironik hurma ağacında çiftleşmesine selam olsun dedi ne bileyim dedi işte Cem dedi Ezra ise vortilizm herşeyi makina ve sanayi filân sonra Cem sus ben söylüyorum dedi ve evet ne yaparsın?...


Yazarı: Ulus Fatih



Borges Defteri 5 Yaşında!




SAPHHO ve YENİ BULUNAN ŞİİRİ



Defter okurlarına ithaf ediyoruz...

Geçtiğimiz aylarda Almanya’nın Köln kentindeki bir kütüphanede yapılan yeniden düzenleme programı çerçevesinde rastlantı sonucunda Papirüs üzerine yazılmış ve bugüne kadar Sappho’nun hiçbir kitabında yer almayan bir şiiri bulundu. Sappho gibi antik dönem edebiyatının çok üretken ve renkli kişiliği, temsilcisi söz konusu olduğu için bu olay edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılandı. Bugün dünyanın birçok dillerine çevrilen Sappho şiirleri aslında dizelerinin arasında adları geçen somut kişilikler hakkında da çok özgün bir bakış açısını da sergiliyor. Onun şiirlerinde yer yer mitolojik göndermelerle beraber Adonis, Akheron, Anaktoria, Andromeda yer alırken ve dizelerinden hiç eksilmeyen deniz, aşk, güzellik, çiçekler ve mevsimler tanrıçası Kythere hakkında da bir düş zengini ozanın sesini duyabiliyoruz…
Yeni bulunan bu şiirin Antik dil uzmanları tarafından önce güncel Yununcaya, sonra İngilizce, Almancaya çevrilerek edebiyat dünyasına sunuldu. Bizim çevirimizde ise her iki dil(Almanca-İngilizce) baz alınarak yapıldı.
(defter arşivinde sevgili Sufi’nin çevirdiği Sappho şiirlerini de sırasıyla yayımlayacağız..)
Böylesine bir dosya için, galiba tek nağme demeti o unutulmaz güzellikteki Rembetiko’lar olur diye düşündük (Yarı İzmir’li, yarı Yunan nağmesi içeren şarkılar, bu şarkılar inanılmaz derecede etkileyici ve içten bir anlatımı içeriyor…).

Saygıyla
BORGES DEFTERİ

SAPPHO

ve Yeni Bulunan Şiiri:

Siz ey kızlar, Dans ve Müzik Tanrısına doğru koşun
Yüreği okşayan o sazlar ve nağmelere,
Yaşlılık benim zarafetimi aldı götürdü ve siyah saçlarıma aklar düştü.
Zihnim de durağanlaştı, diz kapaklarım artık beni ayakta tutamıyorlar,
O bir zaman çok iyi raks eden ayaklar.
Ne çok iç geçirdim bütün bu olanlara karşı, ama elden ne gelir?

Yaşlanmayalım! bu imkansız, çünkü insanız.
Ve genç güzel Tithonos Tanrılardan sonsuzluğu istemişti
Bakın işte sonunda o da yaşlandı, ölümü tadamadan önce.

SAPPHO
Türkçe Çevirisi: Borges Defteri


Hedonizmin Ruhani Yönelimi



Hedonizmin Ruhani Yönelimi
Tibet: Başkalarının Rüyasında!

YAZARI: SLAVOJ ZIZEK
Çeviri: Borges Defteri


Çin Olimpiyat Oyunları arifesinde ve özellik Olimpiyat meşalesinin taşındığı zaman diliminde dünya bir anda Tibet sorunuyla tekrar yüz yüze kaldı. Bu ateşi kim(ler) ve neden tekrar bunca belirgin biçimde gündeme taşıdılar?
Sorunun temel dinamiklerini öğrenebilmek için derinlemesine bir politik-kültür yorumlaması pek gelmedi, ama ünlü Felsefeci Zizek’in çalışma masasına bu sorunun taşınmasını bizler önemseyerek, onun kaleme aldığı yazıyı sadece başka açıları göstermek amacıyla ve defter okurları için çevirerek paylaşmayı uygun gördük. Zizek’in Yazısını hiçbir yorum ilave etmeden olduğu gibi yayınlıyoruz. // defter


Bütün iletişim araçlarından ulaşan haberler bir görüntüyü bizlere sunmaya çalışıyorlar. Özeti şöyledir: Çin Halk Cumhuriyeti 1950 yılından itibaren kanunsuzca işgal ettiği Tibet’de çok sert ve acımasız yöntemlerle Tibet halkının inancını ve kimliğini yok etmeye yeminli görünüyor. Son günlerde “Lhasa” kentindeki işgalcilere karşı gerçekleştirilen gösteriler acımasızca bastırıldı. Çin hükümeti Olimpiyat oyunlarını üstlendiğinden bu yana tüm demokrasi ve özgürlükleri savunanlar Çin’in Tibet halkından çaldığını onlara geri verilmesi için çalışmalı. Ve nihayetinde insan haklarını bu denli ayaklar altına alan bir halk kutsal Olimpik oyunları adı altında bir görüntü sunamaz.

Ne yapacaklar bizim devletlerimiz?
Her zamanki gibi ekonomik çıkarları için geri adım mı atacaklar? Yoksa tüm kısa vadeli ekonomik çıkarın üzerinden sıçrayarak ahlak ve siyasetin en üst değerlerini mi savunacaklar?
Hatta Çin’li yetkililerin Tibet konusunda zaman zaman şiddete başvurdukları bilinen bir şey olmasına rağmen arada birçok nokta bulunuyor ki bize basitleştirerek sunulan görüntüleri farklı kılıyor, yani iş göründüğü gibi iyilerle kötüler arasındaki çekişmenin ötesinde. Son olayları irdelerken 9 önemli noktayı dikkat almamız gerekiyor.

1) Tibet 1950 yılına kadar bağımsız bir ülke idi ve bir gecede başka bir ülkenin işgaline uğramadı. Çin’le ilişkileri çok eskiye dayanıyor ve neredeyse Çin daima bu ülkenin kalkanı oldu.( Anti komünist Kio Mintang’ı anımsayalım, o bile Tibet’in Çin hakimiyetinde olmasına ısrarlıydı.) Hatta Dalai Lama’nin kendi ismi bile bu ikili ilişkilere yöneliminde çok şeyi çağrıştırıyor. “Dalai” Moğolca bir sözcüktür: Okyanus,
“Lama” ise Tibet kökenli bir sözcük.

2) 1950 yılından önce, Tibet zorunlu feodal sistemin baskısı altındaydı, yoksuluk had safhadaydı, ortalama insan ömrü 30 yılı geçmezdi, toplumsal sinsi bir çürüme ve birçok iç savaşın pençesindeydi(sonucusu 1948 yılında patlak verdi, o yıllarda Kızıl ordu tam sınırda yer almıştı). Tibet’li liderler toplumsal dağılmaya sebebiyet vereceği için her türlü sanayi gelişmeyi yasaklamışlardı, bunun içindi ki en basit ve gerekli metal parçalar bile Hindistan’dan ithal ediliyordu. Ama tüm bunlar söz konusu lidere kendi çocuklarını Hindistan’daki İngiliz okullarına ve kendi şahsi servetlerini yine İngiliz bankalarına yatırmalarına karşı engel teşkil etniyordu.
3) 1960 yılında Tibet’deki birçok mabedi yıktıran kültür devrimi bir ithal olgu değildi, o dönemlerde Tibet’de bulunan Çin’li asker sayısı 100 kişiyi geçmiyordu, Tibet’deki mabedleri yakanların nerdeyse tümü Tibet’li gençlerden oluşuyordu.
4) 1950’li yılların başlangıcından itibaren “CIA” Tibet’de düzenli ve sürekli bir Çin karşıtlığı hareketini körükledi durdu, bundan dolayı Çin’li yetkilerin bu yöndeki kaygıları mantıksız değil.
5) TV’lerin gösterdiği gibi, Tibet olayları bir “mezhepsel” ve “barışçıl” türden bir itiraz değil(bir sene önceki olaylar gibi) bu olaylarda bir takım sıradan Çin’li göçmenleri öldürdüler, iş yerleri yakıldı, talan edildi. Onun için gelin Tibet’teki olaylara karşı tıpkı öteki toplumsal olaylar gibi yaklaşmayı deneyelim: Eğer Tibetlilere kendi topraklarındaki Çinli göçmenlere karşı saldırı hakkı tanıyor ve meşru kılınıyorsa neden bu hak Filistinlilere tanınmaz?
6) Bu bir gerçektir ki Çin hükümeti Tibet’i ekonomik yönden kalkındırmak için çok büyük yatırımlar yaptı, keza eğitim, sağlık ve alt yapıya da aynı önemi verdiler. Bundan dolaydır ki Tibetli orta kesimin ekonomik durumu hiç bu kadar iyileşmemişti.
Çin’in batısında yer alan bölgelerin yoksulluğu (bugünkü) Tibet’ten daha büyük.

7) Son yıllarda Çinliler Tibet eksenli stratejilerinde köklü değişikliklere gittiler: onlar “poltik olmayan” bir mezhep istiyorlar, sadece tahammül etmek için değil belki geliştirmek için de. Çinliler bir çeşit “kavim ve ekonomik sömürgeliğe” dayanarak (Tibet Başkent) Lhasa’yı kapitalist “Vahşi Batı Çin’e” dönüştürmek istiyorlar KARAOKE eğlence merkezleri ve Buda Oyun Parkları ve bir çeşit Batılı turist çekim merkezi Disneyland hedefiyle..Tek kelime ile Çinli asker ve polislerin çok sert önlemleriyle bastırılan Buda Rahiplerinin son hareketinin ardında bu toplumsal-ekonomik Amerikanvari değişikliler var. Korkunç bir şey olmakla beraber, belki de yirmi yıl zarfında Tibetlilerin akıbetleri aynı Kızılderiler gibi olur. Galiba Çinli komünistler derslerine iyi çalışmışlar ki: Polis baskısı ve hapishane ve kızıl gardların uyguladığı şiddetin eski geleneklerin yıkımındaki etkisi Sermayenin sınır bilmezliği karşısındaki cılız kalacağını kavramışlar artık! Bir başka deyişle Çin artık Batılı devletlerin ( Brezilya, Rusya, Sırbistan ve Amerika vahşi Batısında) tüm tarih boyunca yaptıklarını yapmaya başladılar(bu bölgede).

8) Batı ülkelerinde Çin aleyhine yapılan gösterilen tümü ideolojiktir. Dalai Lama tarafından propagandası yapılan Tibet Budizm’i ki aslında “Hedonizm” mezhebinin de temellerinden birisi sayılan New Age( hedonizm: (anlık)zevk düşkünlüğünü temsil eder, epikuros’un “haz” kavramı tanımına da kısmen denk düşer// defter) neredeyse musallat düşünce biçimi oldu çıktı. Tibet’e karşı beslediğimiz hayranlığımızın temelinde bu fanteziler yatıyor, bunun için Tibet tarzı yaşam biçiminin ortadan kaldırılmasından şikayet ettiğimizde bile aslında Tibetlilerin kendisini unutuyoruz ve onlardan hep asil ruhlarını ve düşüncelerini bizim için korumalarını talep ediyoruz, tüketici yaşam tarzımızı sürdürmemiz için bu elzemdir! Filozof Gilles DELEUZE : “ Eğer başkalarının rüyasına kendinize hapsederseniz , aslında yok olmuşsunuz” der. Çin aleyhine gösteriler yapanlar unutmamalılar onlar aslında Tibetlileri kendi düşlerine hapsediyorlar, tüm öteki düşleri gibi bir düş.

9) Ve eğer bu olaylardan dolayı geleceğe yönelik hoş olmayan duygular yeşeriyorsa, kökenini başka yerlerde aramak gerekiyor. Çin kapitalizminin patlaması ve gelişmesi karşısında konun birçok takipçisi şu soruyu soruyorlar, içinde demokrasiyi de barındıran politik durum ne zaman yeşerecek?

İki sene önce ünlü sosyolog Ralf Dahrendof bir Tv söyleşisinde “ Avrupa’nın eski komünist ülkelerinde her gün artan demokrasi uygulamasını yenilgileri ve her dağınıklıktan sonra “gelişim ve zenginliğe” doğru giden yol “gözyaşı derlerinden” geçmeye benzer” saptaması ve ardından “ Sosyalizmin hemen ertesinde bol ve zengin bir ekonomik pazara geçmek mümkün değil. Sosyalizmin toplumu koruyan şemsiyesi ve sunduğu sınırlı “güven” duygusu ki gerçek bir durum sayılıyordu ortadan kalkmalıdır ve bu başlangıç dönemler şüphesiz acı vericidir”. diyordu. Dahrendof için bu “gözyaşı derelerinden” geçiş süreci her zaman demokratik seçim sürecinden daha çok süreceğe benziyor çünkü gereken değişimlerin ertelenme fikri bu ülkelerde daha ağır basıyor. Buna ilaveten Newsweek International’ın yazıişleri müdürü Ferid Zekeriya şunu ispatlıyor: “ erken demokratize olmuş gelişmekte olan ülkelerde bir çeşit popülizm yeşeriyor bunu sonucu da ekonomik yıkıntı ve siyasal baskılardır. Şaşılacak şey değil, şu an dünyada üç (üçüncü dünya) ülke ekonomisi umut vaat ediyor(Tayvan , Güney Kore, Şili) baskı döneminden sonra demokrasiye geçenler.”

Burada başka bir çelişki vardır: eğer zorbalık döneminden sonra bu “gözyaşı derelerini” geçerek demokratik dönemlere ulaşma vaadi gerçekleşmeyecekse ne olacak?
Bu işte o tedirgin edici konudur (Çin’le ilintili).
Bu sonuca kolaylıkla varabiliriz: Baskıcı kapitalizm sadece geçmişimizden geriye kalan bir kalıntı değil(Avrupa’da sermaye birikimi olarak algıladığımız 15-19 yüzyıllar) belki geleceğimize dair de bir işarettir!
Eğer “ Asya’nın ve Avrupa’nın korkunç kırbaç ve Borsa birliği” liberal kapitalizminden daha etkin işlerse, belki de “demokrasi” anladığımız biçimiyle ekonomik gelişme motoru olmaktan çıkar ve daha çok bir engele dönüşür!





Bir eski öykü;
Bir Yorum: Enis Batur
Katkı ve Görsel: Defter





Hikayet’tir: Hurufi müritlerinden biri, berbat lehçesiyle ünlüydü; kısa zamanda tekke üyelerinin alay konusu oldu. İmdi, alıngan biriydi mürit. Sonunda, ağzını ancak bir kazayı, bir yılgıyı, kısacası ilençli bir olayı duyurmak için açar oldu- böylelikle lehçesinin gözden kaçmasını istedi. Ama konuşmayı da sevmiyor değildi: Giderek felaketler yaratma yolunu seçti. İşin kötüsü, temiz kalpli biriydi mürit: Uydurduğu felaketler gerçekleşmekte hiçbir zaman gecikmedi.
Yukarıdaki küçük öyküyü, şairin yerinel bir portresi olarak değerlendirmek bilmem yanlış mı olur? Sesi uzunca bir süredir çatlaklaşan bu aykırı varlığın sözü kentsoylu tarafından anlaşılmamakta, siyasal erkin gözünde her an sakıncalı olabilecek bir nitelik taşımakta, Aktöre’ye ters düşmektedir. İşin kötüsü, konuşmak zorundadır şair. Sözünün anlaşılmadığını, işe yaramadığını; anlaşıldığı ya da işe yarayabileceğinin sezildiği zaman da gücün işine gelmediğini bilmesine karşın sürdürecektir yılgı dolu söylevini.
Daha da kötüsü, “uydurduğu” felaketler, “durup dururken” yaşadığı karabasanlar, alınyazdıkları bir bir gerçekleşmektedir.
Geceleri, herkes uyuduğunda.."
Enis Batur- Şiir ve İdeoloji

Enis Batur’un “Alınyazmak” adlı ve aslında Oruç Aruoba’ya ithaf edilmiş kısa yazsından aktarılan bölüm,
daha da “ilginç” bir tümceyle başlar : “Toplumun sırt döndüğü, topluma sırt dönmeyi seçen şair, içinde yaşadığı dünyayla da uzlaşamayacaktır” der. Bu bir “eleştiri” olamayacağına göre bir kaos potansiyelinden mi söz ediyor? Geçmişi unutturulmuş, geleceği evrenin boşluğuna armağan edilmiş, karar verme yetisi iğdiş edilmiş, yazgısı dünyayı yöneten uçbeylerinin gizli hükümlerine bırakılmış, zevkler karışımında öz beğenisi dumura uğratılmış, dövüştürülerek öldürdüğü kadar iyi yaşayacağı öğretilmiş, hayatiyeti insan ve toplum mühendisleri ve sibernetikçilerin kuru, ruhtan yoksun, soğuk malzemesine harç kılınmış ve E.B’nin de titizlikle üzerinde titrediği o insan “gövdesinin” uçuklaştırılması, egemen bireyken bütünün tozumsu edilgen parçasına indirgenmiş, düşleri metalaştırılan ölgün yığınlar, ütopik umutlardan kan bağını koparmış, gündelik diline, lehçesine sinen garip tuhaf, anlaşılmaz, ağır, çirkin bir çeşit “acayıp” Esperanto dilin hakimiyeti ve nerdeyse tüm insani geçitlerin, köprülerin bir sel baskınında yıkılması…Ardından çöken umutsuzluk.
Böyle bir resim karşısında Şairin söyleyecek sözü mü kalmadı? Kim demiş?
T.S.Eliot’un “iyi şair” için sarf ettiği sözler hala geçerlidir, peki ama sorun ne o zaman?
“Olgun şairin-yazarın zekası olgun olmayanınkinden, kişiliğinin daha çok takdir edilmesi ya da onun daha ilginç olması veya “söyleyecek daha çok şeyi olması” nedeniyle, tam bir arabulucu olmasıyla ayrılır..”(T.S.Eliot)

E.B kuşağı şair, yazarların en büyük şansları J.P Sartre gibi bir dev ile aynı edebiyat atmosferini kısa aralıklarla da olsa teneffüs etmeleridir.
“Bunaltı” gibi bir edebi esere imzasını silinmemek üzere atmış bir yazar ve etkisini bir nükleer bulut gibi olmadık coğrafyalara taşımış ve daha dün yolcu ettiğimiz bir yüzyılın gelmiş geçmiş en yüce değerinden söz ediyoruz. Bu yapıt 1938 yılında yayınlandıktan 23 yıl sonra Nobel ödülü komitesinin ödülü Sartre’a verilmesinde de en büyük etken olur, gerçi Sartre Nobel ödülünü red eder ve almaz, gerekçesi ise “kendi ülkemde bana verilmek istenen ödülleri kabul etmedikten sonra, Nobel’i hiç kabul edemem” ve özünde Nobel ödülüne karşı gelmesinde saklıydı.
1960-1970’lı yılların edebiyatçılarına yer yer Samuel Beckett ve Sartre’ın onurlu duruşları ve ne toplumun onlara ne de onların topluma sırtlarını dönmedikleri dönemlere kılavuzluk eder.
Onun varoluşçuluğa doğru çıktığı seyri seferi yaşamın sırrını öznel kapılardan aralamaktan başka bir şey değildi. İşte tümden aykırı bir olgu ve nerdeyse tüm Avrupa kıtası dahil, ta Ortadoğu cezaevlerinde o dönemlerde tutuklu bulunan politik görüşlerinden dolayı hapis yatanlar nezdinde kazanılmış çok saygın bir sevgi çemberi. Caharles De Gaulle boşuna dememiştir: “Sartre’ın tutuklanması Voltaire’i içeriye almakla eş anlamlıdır!”
İtirazlar ve günümüzde hala sinsice yol bulan türlü ilgisizliklerin temelinde işte o özlemini ruhumuzun ta derinliklerinde duyduğumuz duyarlılıkların nerdeyse geri dönüşümsüz olarak çekip gitmesidir.
100. Doğum yıldönümünde Marx hala haklıdır ve onun “ bu sözde mükemmel ekonomik gelişme döneminde, açlıktan ölüm kurumlaştı” sözü günümüzde de toplumların temel dinamiklerinin nasıl darmadağın olmasına vesile olduklarına bir kanıttır.
Francis Fukuyama vardığımız noktayı insanoğlunun politik ve ekonomik veriler açısından ulaşabileceği en üst nokta olarak gösterse bile ve bir çeşit felçli cenin olarak tarif ettiğimiz PostKapitalizmi, günümüz kapitalizmin karşıt noktası olarak algılasa bile günümüzün “bilgi ambarı”(şu an kullandığımız PC’ler ve tüm yapay zeka araçları) o nihai yalnızlığa çözüm olamayacak. Yeni bilinç geçmişte olduğu gibi şimdiki zamanında ruhuna sinmiş bir bulmacadır, tarih, “tarihin sorunu olarak çözümlenmelidir”, dirilik verici kaynağa başka türlü ulaşmak çok zor.
Kuzey Irak’lı ve Kürtçe yazan şair Karim Daşti’nin ( Erbil doğumlu şair,yayımlanmış 5 şiir kitabı var) şiiri ne güzel anlatıyor yaşadığımız zamanı ve bu içinden süzüldüğümüz kopukluğu:
“ Her an birbirimizi arıyor
Birbirimiz için ağlıyoruz,
Ve birbirimiz için yolculuk ediyoruz
Ben her zaman Batı’yı
Sen ise Doğu’yu seçiyorsun,
Ben Kuzey rüyasındayım,
Sen hep Güney düşlerine tutunuyorsun..”
Şiir: Karim Daşti (Türkçe çev: defter)

Ya da Lorca’nın can evinden bir çift kanat,
Vurgusu yapılan, bugün her şairin iç kanamasına tanıklık eden o dizeler:
“ Işık gelmez
o yeniden
çağırır onu
hıçkırıklar içinde halk.
Dalgalanır
uzun ipek etekler, yeşil aynalarda.”

Kayalar korkunun gölgesi olsa bile
daima yeşil kalsın bütün şairlerin elleri…

Saygıyla

Borges Defteri



Grafik tasarımda bu kez biz şairin harflerini “hurufat” koridoruna konuk ettik. O “bilmek, görmek, olmak” üçlüsünün çöl süvarisi için işaret taşı olsun istedik...
Der-i Saadetin sessizlik kulesinden.
(defter//görsel iş: hamuş)


ŞEFKATLİ bir KALABALIĞIN ANISINA // Leon Felipe



Horlanmaz Adam ensesindeki tüyleri usturayla; ki aslında bu plastik saplı çin malı aletin ucunda takılı olan kırık jilet Pamuk Orhan’ın men kırmızıyem romanındaki çağlar arası usturadan farklıydı elbette, ki bu tüyler de aslında ense kökünde yeşeren çınar ağaçlarına benzemekteydi fakat berber tüm usta-çırak ilişkilerindeki tuhaf aletli jimnastiklerden tekinden
söktüğü işbilirliğiyle; evet usturaya dayalı elçabukluğuyla aldırıyordu berberde. Malum berber sakal anlamına gelir ve bu berber de sakalı şerifi günbegün görmeye Ortaylı Hazretlerinin müdürü olduğu saraya giderdi. Tam kapanışa yetişirdi berber ve berberin adı da neydi yahu, diye düşünen Horlanmaz ise aynada görmeye tahammül ettiği adam hakkında da düşüncelerinden ötürü hapsi boylayabileceğini biliyordu o ara henüz duvardaki guguklu saatin teki yere düşmüş, çırak tarafından süpürülen saç, sakal arasına karışarak çöpü boylamış akrebinin yerinde yeller esiyordu ama cep telefonunun alarmı saat beşi on geçeye ayarlı olan berber için önemsizdi bu durum. O gençti daha, guguklu saatinin ve guguklu saatin
yanında tavandan sarkan kafesteki içi doldurulmuş kanarya cesedinin sahibi diğer berber kadar yaşlı değildi. Zaman onun tarafında sayılırdı. Bir, iki, ü..ürü üüüü...horoz gibi kabarmaya hazırlanan Horlanmaz işte bu tip bir durumun adamıydı. Zamanın içindeki en faydasız ve fakat neden böyle olduğunu bilecek kadar erdemli bir şaheserdi Thy Horlanmaz Magnificento, taaa ejaculatio seminis vas inter naturale mulieri tamlamasından beri dikyaka
cümlealemden içerüydü aynı mezarlıktaki lacivert kuyruklu saksağanlar benzeri. Hatta ileri.
Geri gelelim berber ve berber dükkanına ki aslında buradan parasını işlemin ödeyerek oradan çıkan Horlanmaz’ın arkasından hemen dükkanı terkederek saraya doğru hızlı adımlarla yürüyen ve sokaktayken berber olduğu anlaşılmayan adama. Ne gariptir. Berberler dükkanlarından çıktıklarında sanki başka biri olurlar. O önlükten sıyrılmaları mıdır bunu böyle yapan yoksa düzenli ve temiz görünüşleriyle onları gizli özneye benzetmemiz midir?
Öyle ki Horlanmaz’ı bir yüklem yapsak ve ona “Kim, ne?” diye sorsak hemen “ Barba! Mort aux vaches!” diyecektir. İkinci tuhaf genetvari firansızca savuklamasının dışında rumcadaki sakal lafı anlaşılır kılacaktır cümleyi, tümceyi, kümeyi, küfeyi, yamuk folu. Evet, aslında bugün Horlanmaz sıcak yumurta yüzünden yamulan folluk yerine yeni bir folluk almak için evden çıktı. Bayraklarla karşılandı sokakta...binlerce adam, kadın, öğrenci, çocuk, ihtiyar, ibne, gizli özne gibi ibne, işsiz, dişsiz, dişisiz faşist, serseri faşist, korkak faşist, sivil polis, sivil travesti, bayrak satıcısı, ambülans şöförü vesaire..vesaire sokakta bayraklar ellerinde haykırıyorlardı “ vatan bölünmez, kahrolsun şu bu” Horlanmaz memnundu bu durumdan.
Haykıran kalabalıklar, fısıldayanlardan daha iyidir’i düşündü önce sonra işte ne olduysa oldu
sol çorabının içi kaşındı, yandı; bir pire ısırığı, tahtakurusu da olabilir kuruntusu sardı usunu.
Hemen usunun içine bakmak için kafasını kaşıdı. Saçları uzamıştı. Böylece berbere girdi. Folluk unutuldu. Krem rengi güzelim folluk hayaliyle evde yumurtanın başında sandalyesinde, ceviz yemek masasının önünde bekleyen Ruunet’e pencere pervazının hemen başında havada asılı duran Hayal Efendi “ Bugün, dün, yarın faşo istikbalinin ucuz bir kemandan çıkan nağmelerini, fitbol maçlarında dinlerin tekinin ilahilerini falakaya yatırılmış
bir sağır solcunun kendi çığlıklarını işittiğince işiteceğiz folluk ne ki bu durumda?” dediğinde işte berberde kafasının saçlarını kestiriyordu Horlanmaz... Şıkır şıkır sesler çıkartan makasın, fırrrıs namesini çıkartan tarağınsesini işi bitinceye dek deri kaplı sandalyede yıllardır oturanlar bilirler. Berberleri ki: Tuhafırlar. Horlanmaz bu tuhaf macerayı yaşadığı için mutludur velakin berberde, genç olanı; saraya yetişecektir. Şu anda bab-ı saadetten girmiş, hızla kutsal mı kutsalemanetlerin olduğu salona girmektedir. Maşallahı mı vardır bu sakalın. Yanında yazıyordur evet. Bir maşallah ama bugün bir imkansız şey olmuştur. Sakal yerinde yoktur. “ Aaaaaaaa....hayırııırrıırırırırır!” Berberin çığlığı sarayın harem dairesindeki japon turistlerin dijital makianalarının belleklerine, çayniiz denilen çin tabaklarına oburlukla bakan dünyanın en küçük kitabı olan ingiltere mutfağına kepçe sallayarak karnını doyuran aşçıbaşına, acaip bir siluete sahip eski eşya satıcısından testi alarak kazıklanmış iki şişko almanın sırtlarındaki akdeniz güneşi lekelerine Ortaylı Hazretlerinin koca kulaklarına sirayet etti, dışarı çıktı şehirde bayrak sallayan mankafa ordusunun coşkun nümayişlerine daldı ki bu dalış şehrin karabataklarının nefes alıp dibini buldukları sığırgeçidinin sularındaki kalışı müddetinde olduğundan ülke de hemen ikiye bölündü. Sakala ne olmuştu? Arap ve para kelimelerindeki harflerin yer değiştirir değiştirmez birbirlerine ne kadar çok benzediğini zaman ve namaz ikilisinde olduğu gibi çarçabuk anlayan şapşallar dünyasındaki gazeteler bir hiristiyan berberin sakalı aşırdığı yönünde yayınlar yapmaya, bir takim eski D grubu ressamlarından alıntılar yapabilecek basirette olamayan De hadi gari oooo mani mani mani...çok para be buu diyen elini oraya buraya sokmakta hiç sakınca görmeyen koca kafalı zengin gazete sahibi yeni doğanlarda “buyrun, biz devlete sarayı özelleştirelim paranın dini imanı yoktur yaf” demedik mi haberleriyle özkök söktürerek haberler yaptılar. Halk hemen galeyana geldi tabi. Ama pencerenin dışında asılı duran Hayal Efendi şöyle buyurdu “ Akşam Beştaş maçı var. Bütünlük oradadır ve çarşıda sakalı bulur yerine oturtur.” Dedi. Tüm bunlar bu gidişattayken eve folluk yerine elinde bir adet kutu ve kutunun içide iki tutam sakalla dönen Horlanmaz ise şiddetle sarsılarak Ruunet’e sarıldı ve “ Traş oldum yahu!” dedi “Usturayla hem de bu vakitte, bu şehirde, bu dünyada, bir nev-i menim ismim laldir hadisesinden ötürü. Taaa Ebussuud efendi vaktinden beri cıgaranın yasaklanması hadisesi
söz konusuyken oldu yahu bu Ruunet’çim.’’ Öyle ki sakalı çoktan unutan ve folluğu merak eden Ruunet bir cevap veremedi. Sustu. Ben anlatıcının ve çoğumuzun sustuğu gibi.


Yazarı: Leon Felipe


NÂZIM HİKMET’İN ŞEB-İ ARÛZU // Prof.Dr. Kerem Doksat




Nâzım Hikmet 20 Kasım 1901’de Selânik’te doğdu (âile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılmış, kendisi de bunu benimsemiş), 3 Haziran 1963’te Moskova’da vefat etti, 45 sene önce bu gün…

30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğup, 17 Aralık 1273 günü Hakk’ın rahmetine kavuşan, hayatını “hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Hz. Mevlânâ’nın vefatı da 17 Aralık 1273’tür. Mevlânâ için ölüm vuslat, kavuşma ve düğündür, Allah’a dönüştür ve bu sebeple de anma törenlerinde Şeb-i Arûz denir. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir” der yüce gönül adamı… Ölüme de inanmaz zâten!

Nâzım’ın ise hayatı hep mücadeleyle, kavgayla geçmiştir. Sıkı Türkçü’dür, hep de öyle kalacaktır. Güzel San’atlar Birliği Genel Sekreteri olan Peyami Sefâ Bey (Safâ), Alay Köşkü’nde düzenlenen toplantılarda, şiir okuması için onu izleyicilerin önüne çıkarırken “büyük şâir” diye tanıtmıştır. Aralarındaki dostluk Cumhuriyet gazetesindeki bir olay vesilesiyle başlar. Nâzım Ankara’da tutukluyken gazetenin edebiyat sayfasını yöneten Peyami Sefâ Bey, onun Yanardağ adlı şiirini üç sütun olarak çerçeve içinde neşreder, ertesi gün ise gazetenin birinci sayfasında bir özür dileme yazısı yer alır! Mahkûm bir adamın kaleminden çıkmış olan bu manzumenin yazı işleri müdürüne gösterilmeden neşredildiği belirtilir, “mesleği mesleğimize kat’iyen uymayan bir muharrire âit” diye nitelenen şiirin gazetede neşredilmiş olmasından dolayı okurlardan özür dilenir.

Nâzım İstanbul’a gelip bu olayı öğrenince, kendisi yüzünden gazete yönetimiyle arası açılan Peyami Sefa Bey’i arar, ahbaplık etmeye başlarlar. Alay Köşkü’nde düzenlenen toplantılarda birlikte şiir okudukları Necip Fâzıl (Kısakürek) ile de Bahriye Mektebi’nde başlayan yarışmalı dostlukları sürer. Ahmet Halit Kitabevi’nin 1929 Mayısı’nda neşrettiği 835 Satır adlı kitabı çok büyük bir ilgiyle karşılanır. Nurullah Ataç’la başlayan övgüler, ABG’de tahsil gören Nermin Muvaffak’ın (Menemencioğlu) imzasını taşıyan “Yeni Türkiye’nin Şâiri” başlıklı bir yazıyla, New York’ta neşredilen The Bookman adlı dergiye kadar uzanır. Alay Köşkü’ndeki toplantılarda ise, eski yeni birçok ünlü şâir şiirlerini okurken, en çok alkış alan Nâzım Hikmet olur.

Bu parlak çıkış san’atçılar arasında kıskançlık yaratır. Arkadan arkaya yapılan yerici konuşmalar, giderek yazılara da yansımaya, önceleri olumlu sözler edenlerin de düşünceleri değişmeye başlar. Rüzgârlar ters esmeye başlar. Yâkup Kadri Bey (Karaosmanoğlu), Milliyet gazetesinde birbirini izleyen yazılarla, hem Nâzım Hikmet’i, hem de genç kuşağı topluca yeren birtakım görüşler ileri sürer: “Ferdiyetçi şâir, cemiyetçi şâir... Bunlardan biri tabiat ve insanlar içinde münzevîdir. Yalnız kendi ıstıraplarını, kendi heyecanlarını, kendi ümitlerini, kendi sevinçlerini çağırır. Öbürü Victor Hugo’nun bir târifine göre, ‘kâinatın ortasında bir taninli yankıdır’. Cemiyetin olsun, tabiatın olsun, bütün hayatın tecellilerini kendisinden aksettirir ve her şey, her beşerî hâdise onda en âhenktar, en şuûrlu ifâdesini bulur. Denebilir ki bu tür şâirler beşeriyetin haykıran vicdanıdır. Lâkin işte bu nev’î şâirler, bunun içindir ki, beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü, patavatsız, kaba, behimî ve onun gibi mantıksızdırlar. Yaptıkları şeyde klâsik san’atın ilâhî intizamından, ezelî âhenginden eser yoktur, bütün estetikleri insanların idâre ettiği cemiyetler gibi anarşiktir. Nâzım Hikmet’in dediği gibi bu tarz şiirler Beethoven’in sonatlarını asla değil, fakat bir bando mızıkayı, bir panayır yerinde bir fanfarı andırır. Bittabi, böyle bir musikî sokaktan başka bir yerde çalınmaz. Onun içindir ki, Nâzım Hikmet’in şiirlerinin bugünkü Türk cemiyetinde hiç yeri olmadığını zannediyorum. Çünkü bizde bu orkestranın, cehennemî velvelesini dinleyebilecek kocaman, koyu ve dalgalı insan kitleleri henüz yetişmemiştir, yakın bir âtide yetişmesinin imkânını da göremiyoruz” (Milliyet, 14. 5. 1929).

“İnkârdan müspet bir şey çıkmasının imkânı yoktur. Hâlbuki Nâmık Kemal’den bugünün en genç Türk şâirine kadar, gelmiş geçmiş ne kadar müceddidimiz varsa, hepsi de işe kendilerinden evvelkileri inkâr ile başlamışlardır. Onun için hepsi piç kaldı. Edebiyatta babasız dehâ yoktur” (Milliyet, 20. 5. 1929). Bir sonraki yazısında Yâkup Kadri Bey yeni nesle yönelttiği eleştirilerinde çok daha ileri gider: “Bugün yeni nesil veyahut yeni yetişenler nâmı altında toplanan zümrenin gösterdiği tereddî ve hezal manzarasına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. Bu zavallı nesil bize bin belâdan arta kalmıştır. (...) Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaâtindedir. Düşünün ki en büyüğü Harb-i Umumi’de daha yirmisini bulmamış bu gençler, ekmek yerine saman karışık hamurla beslendiler ve irfan yerine Bâbıâli gündelik matbuatının ısmarlama harp edebiyatından başka bir şey okumadılar” (Milliyet, 30 Mayıs 1929).

Peyami Sefâ Bey’in on beş günde bir çıkmaya başlayan Hareket adlı dergisi ile “Resimli Ay” bu hücumu birlikte karşılama kararı alırlar. Yakup Kadri Bey Ankara’ya yakın, Mustafa Kemal Paşa’nın sofrasında yer alan bir yazardı. Dikkatli davranılmalıydı. Zekeriya Bey (Sertel) ile Sabiha Hanımın (Sertel) tasdikleri da alınınca kavgaya girişilir.

Sonrasını Nâzım’ın hayatının neşredildiği muazzam miktardaki kaynaktan okuyabilirsiniz.

***

İsim babam olan Peyami Safâ ile Nâzım’ın dostlukları “ilk psikolojik tahlil romanı” diye vasıflandırılan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nâzım’a ithaf eder, 1931’de Kara sevdayla diye imzalayıp verir. Bu dönemde ilk küçük sürtüşmeler başlamıştır. Resimli Ay’ın Şubat 1930 sayısında, Nâzım övgü dolu bir yazı kaleme alır ama “muazzam” diye nitelediği kitabı anlatırken araya şunu sokmadan da edemez: “Peyami’nin romanı realisttir, fakat eski mânâda fotoğraf realizmi değil, şeniyetlerin âbidesini yapan ve bunu yapmak için bir sıra tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon vücuda getiren diyalektik bir realizm”.

Derken, harsımıza bulaşan sağcılık ve solculuk, komünizm tehdidi ve Allah’ın belâsı bütün “culuklar”, “cılıklar” bir başlar ki, pîr başlar. Eski dostlar düşman olur.

Peyami Safâ “sağcı” olur, Nâzım “solcu ve gomonist”, Necip Fâzıl ise “dinci”.

Hepsi mutsuz ve umutsuz yaşayıp öldüler.

Peyami Bey’in hayatı da fırtınalarla doludur; kokainle tanışır, orta tahsilden sonra parasızlıktan terk-i tahsil eyler ama kendi kendini eğitir ve Fransızca gramer kitabı yazacak kadar da terakki eder. Tek evlâdı olan Merve Erzurum’da yedek subaylığını yaparken vefat ettikten sonra hayata küser; cenazesine de gidemez, “gönlüm dayanmaz” diye ifâde eder hislerini. Muhteşem ve son romanı olan Yalnızız’da insanlığı materyalizmin kör çemberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırır; “Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir ve Allah’ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükûn bulamayacaktır” der. 1961’de, Merve’nin şehâdetinden üç ay kadar sonra, 15 Haziran 1961’de yapayalnızken rûhunu teslim eder. Bu elim hâdiseden birkaç gün önce Fatma Neclâ ve Recep Doksat çifti kendisini ziyâret etmiş, buhranından çıkması için yardımcı olmaya çalışmışladır. Ne yazık ki ben sâdece üç buçuk yaşında idim, hatırlayacak kadar büyüyemedim ama amigdalamda mutlaka yerini almıştır…

***

Necip Fâzıl’ı ise hatırlayabilecek kadar tanıyabildim. Aristokrat denebilecek bir âileden gelmişti, ilk ve orta tahsilini Amerikan Koleji, Fransız Koleji ve Bahriye Mektebi’nde (Askerî Deniz Lisesi) tamamlamıştı. Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemâl Beyatlı, Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim Aşkı gibi isimler vardı. Kumarbazlık ve sefahatten îmana olan fırtınalı seyahatini işittim; megalomanisini, hemen hiç kimsenin bir şeyler okurken görmemesine rağmen sâhip olduğu muazzam kültürünü ve Sultan-üş Şuarâlığı’nı (Şâirlerin Sultanı), Hasan Sami Bolak’ın ifâdesiyle “Şiirin süzme balı, tadı Necip Fâzıl’dır - Fikir, san’at ve çile... Adı Necip Fâzıl’dır...” olarak tanındığına şâhit oldum. Çile’de “son günüm olmasın çelengim top arabam, beni alıp götürsün tam dört inanmış adam” demişti, 25 Mayıs 1983’te aynen de öyle oldu… Etrafındaki kalabalık içerisinde yapayalnızdı aslında!

***

Ne yazık ki Nâzım’ı mezarında dua ederken tanıdım. Yâd ellerde, Moskova’daki özel müsaade ile ziyaret edilebilen bir mezarlıkta, mütevâzı bir kabri var. Hayatı hep fırtınalarla ve yapayalnız geçmiş onun da. Son karısı aslında bir KGB ajanı ve hep vatan hasreti çekmiş. Hepimiz Fâtiha okurken, Sevgili Mustafa Kemâl Sayar’ın tutulup kalmasını, “sen niye okumadın” diye suâl eylediğimde “ağabey, ne bileyim, belki de rahatsız olur diye tereddüt ettim” cevabındaki muazzam inceliği asla unutmayacağım. Kemâl de bir gönül adamı çünkü, aynı zamanda şâir ve yazar.

Nâzım da, Peyami de, Necip de Türk’tüler ve Türkçü idiler.

Bu makaleye bir şiirle ve bir şiirler manzumesinden iktibasla nihâyet verdireceğim; yazarlarını tanırsınız:
İnsan bu, su misâli, kıvrım kıvrım akar ya,
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak,

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir,

Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat,
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine.
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için,
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabb’im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!
Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal,
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan,
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân,
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler,
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su,
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek,
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
Divânesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız,
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader,
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz,
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya,
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!



***

ONLAR

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.

En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.



Şair Doğan Ergül(1968-2007) Anısına...// Hamuş




Her şairin kendine özgü bir tarihsel ufku vardır, bu odaklanma herhangi bir gözlemci-okurla eşzamanlılığı barındırır-barındırmalı mı sorusu yanıtını başka bir girizghata mutlaka bulur. Belki de tinsel mesafeler bu sorunun hem yanıtı hem de içten içe başka dip sorusu olarak çıkar karşımıza! Çünkü sanat deneyimi, sanatın içersinde her zaman kendisine ait bir “şimdi”sinin olduğunu, tarihsel kökenini sadece sınırlı olarak içersinde barındırdığını, özellikle yaratıcısının gerçekten ne düşündüğüyle örtüşmeyen bir farkına varma anını içerir.
İster bir dehanın ürünü olsun, isterse çok anlamlılığı nedeniyle sanatsal ifadesinin sınırsızlığına inanılıp, bu anlamların hiçbir zaman tamamen ortaya çıkarılmayacağı düşünülsün, estetik bilinç her iki durumda da sanat eserinin kendi kendisini ifade ettiğini bir dayanak olarak alır. Kendi kendisini bütün dünya deneyimiyle buluşturması anlamına gelir. Tıpkı bir sene önce aramızdan kanatlanarak aşk yurduna doğru süzülen Şair Doğan Ergül ve de neredeyse tüm zamanların hakiki şairleri dahil olmak üzere o insanlık tarihi kadar eski “ezgilerin ezgisi”nin bilinmeyen ozanları gibi.
M.Ö 3. yada 4. yüzyılda nerdeyse tek bir şairin yüreğinden fışkıran “ezginin ezgisi” şiirlerini bizler ancak “Eski Ahit” yapraklarından okuyabildik.( Bu şiirler M.S 1. yüzyılda Eski Ahit’e alınıdıl).
Bilinen bir gerçektir, tarih içerisinde eylemleri, yaşamları, şiirleri, yapıtları hakkında bilgi edindiğimiz kişilerin çıkış noktaları konusunda vardığımız sonuçların yanıltıcı olması olasılıkları her zaman vardır, buna karşın iyi bir şairin, donanımlı bir filozofun eseri, daima ve yalnızca onların psişik yaşamlarının doğru dışa vuruşu-yansıtılışı olabilir. Yalanlarla süslü bir dünyada böylesine bir var oluş her zaman doğrudur, ışığını da çağının ötesine taşıyabilir. Tüm bunarın ardından ve de zamanın akışıyla beraber o en önemli ekseni kendini hissettirir. Üstelik mutlaka kendini yeni donanımlarla kuşanarak var eden bilen kurum: Eleştiri!
Yeni bir eleştiri çok doğal bir tavır olarak ilk aşamada biçim, üslup ya da içerik sorunlarıyla uğraşmayacak, uğraşmamalı çünkü bunlar okurun eseri benimsemesini ve kavramasını değil, onun kağıt üstünde "gerçekten var" olmasını sağlar.
Bizler onun(Doğan Ergül’ün) şiirini okurken, sayfa üstündeki sözcükleri değil, yaşamdaki sözcükler, ya da daha doğrusu zihnindeki, birbiriyle ilgili binlerce şeyin-sosyal, psikolojik, tarihsel, biyografik, coğrafi girdi-çıktının oluşturduğu girift bağlardaki o sır dolu eksenini merak ediyoruz, sevdiğimiz, okuduğumuz öteki şairlerde olduğu gibi.
Gelin görün ki, sevinçle nefretin kol gezdiği, anti rasyonel, yer yer romantik, duygusal ama yine vahşet çığlığıyla süslü semender zaman diliminde, şiir yazmak, şiir okumak, şiiri sevmek, şairi unutmamak, şu kendinden fazlasıyla emin olan zaman dilimlerini hala alt-üst edebilme potansiyeline de sahiptir.
Belki de hepiniz her gün, her an sezdirmeden bunu yapıyorsunuz.
Doğan Ergül genç yaşına rağmen, yaşadığı devranın-öznel tarihinin suretine öyle bir çizik attı ki
emin olun ki onun şiiri hep soluk alacak: iyi şiir okurları nezdinde.
Simdi, bizler eğer Kant'in o ünlü "Yaşamları en fazla değer taşıyanlar, ölümden en az korkanlardır" çıkarmasında, "yaşam" ve "şiir" sözcüklerini yan yana getirirsek, bu hakikat Doğan için yadsınmaz bicimde geçerli olacak.
"şair amma da denizi taş yağmuruna tutmuş şiirinde",
Evet,
Öyledir!
Bir de onun yüreğinden her dizesine doğru çığlık çığlığa koşturan sarhoş, asi atları vardır.
Devranın, kainatın, (hatta varın dünya olarak adlandırın) çok berbat bir durumda olduğu görüşü tarihin ta kendisi kadar eski, uzun sevimsiz bir şikayettir.. .......

Onu anarak diyoruz ki
hoşnutluğu bulmaya yeminli kalbiniz asla durmasın, durmasın ki güzellikler de çoğalma şansını elde edebilsinler..
o en eski güzelliği (Şairi-Şairlerimizi) hep anarak…

Ve sen ey koca yürek şair(Doğan Ergül)
hep:"sevgiyle" dedin, sonra yüreğimize teslim ettin şiirlerini,
gecenin, gündüzün herhangi bir zaman diliminde,
duyduk sesini.
hasta olan bir can dosta "geçmiş olsun dileklerimle" de dedin,
ardından senin hastalığın yıktı herkesi, hiç bir dilek, temenni yerini bulamadı bu kez.
(boş verin) dedin, "zamana zamanı" sordun (sordum) "hiç dedi".(dedin).
ya bu deniz-üzerinde atların koştuğu ummanlar?
Geçiniz o deniz
"eğri bir akşamı aşk biliyor" dedin.
Şimdi gel de çıkart cebinden başka bir aynayı Doğan.
"sana cebimden aynalar çıkarıyorum,
kara denizciler, ışıklı kayalıklar, yeşil sular, yosun
" diyorsun.
İzle işte şair, Arjantinli Borges kara eldivenlerini parmaklarına geçirmiş
kara bir mendille yine hokus pokus yapıyor (senin) gözlerinin önünde, ona bir şeyler söyle,
kır-şehir ayırımına dair olsun! ya da bilginin oyun malzemesi haline dönüştüğü her şeye dair!..
"güney napolide bir el gibi" o
"sesinde kırşehir türküleri kalmış"
öyle iniyorsun kalbinin pisa'sına
eğik bir gölgenin gülümsemesi gibi
"
Ey şair, tüm bu çeşit oyunları hilenin varyantlarıyla takas ettiğimizde
labirente değil, bir çeşit garip, tuhaf bilmeceye girdiğimizi sen de hissediyorsun,
o zaman gel de şu bildirmeyen bilmecenin esrarını, o çözümsüz olanı fısılda dünyayı seyre çıktığın bu son gecende, biz hala o sözünü ettiğin jazz'da cezamızı buluyoruz…

"yürürken güneş kuşları kalkıyor kalbinden
neden sahipsiz bir beden olduğunu anlıyorsun
bakarken kar suyuna, çavlana, bahara...
ve jazz'da bir ceza buluyorsun
sese ve ışığa
"

ey dost,
kavramsal bir şema kurmadan
örtük varsayımlarla meşru bilme biçimlerini
iteleyerek sözler üzerine söz kurmak, hele seni, gecenin bu serencamında yeniden, yine anarak cümleler kurmak ne zor, ne hırpalayıcı, hüzün verici bir şey böyle ...
sen miydin mektubunda yazan:"insan bütününde bir lego"
gel de şimdi devir devranı,
sözün kalesi ( öyle derdin) hiç unutmadı seni........
sen ki
"buhurun içinde buhuru gördün ya"....


unutmayacağız seni..."gölge yoksa ses kendine doğru bakar" demiştin
hakikate ulaşmanın yegane yöntemi...işte bir kuş var orada saklı
suyun kalbinden yeşeren bir düş gibi,
gözyaşıyla yıkanmış ve senin o bitmez
rüyalarında ayın eteğine tutunan...hiç gitmedin ki Doğan............

Hamuş

not:
(tirnak içindeki şiirlerin tümü Doğan'ın deftere geçtiği
16 Mayıs 2005 tarihli şiiri- iletisinden alındı...).




Kuş İkindilerinin Şairi: Doğan Ergül

Şair Salih Aydemir İçin,


"Onun her şeyi, en yakınındaki canı, kalemi, şairi, kardeşiydi Salih, sevgili Sur,şimdi sence en çok kim yalnız kaldı? Doğan mı, Salih mi?.."
(jm'nin geçen pazar günü yazdığı mektubundan) , jm'nin o belalı sorularından dedim işte kendi kendime, biliyorum bir tuzak sorudur, ben'in psikolojik gözlemi açısından önemserim bu gibi soruları, yalnızlığı tarif etmenin yeri yok bu soruda. Geçen sene yine "Cey Sanat" dergisinde Enis Batur'un bu haleti ruhiyeyi yansıtan bir dokunaklı, çok güzel bir yazısı vardı, aranızdan okuyanlar olmuştur sanırım. Yazının başlığı "Sam'ın Kaşığı" idi. Samuel Becektt ve Ressam Arikha arasındaki dostluğu anlatıyordu Enis Bey ve o dostluktan geriye kalan bir nesnenin Ressam Arikha tarafından sonsuzlaştırdığının öyküsü idi: basit, sıradan bir kaşık! Beckett öldükten sonra Ressamın yalnızlığı ve bir kaşık! ( Arikha'nın evindeki sofralarda Beckett sürekli o kaşığı kullanırmış).
Nesne durumu, " Tablonun üstündeki kaşık, ancak Beckett'e içten, sahici bir sevgiyle bağlanmış birinin ayrılabileceği özellikte bir nesne" diyor Enis Batur.
Sahici felsefe , der Schopenhauer, özellikle dünya nereden geliyor, nereye gidiyor, niçin var gibi klasik soruları sormayan felsefedir. Yalnız şunu sorar: Dünya nedir ki?
Şimdi yukarıdaki soruya dönersem, ne demeliydim jm'ye? a- ben birdir, b- ben çoktur, c- bu yüzden ben birliği çokluğudur( sentez).
Bütün bunlar ancak ve ancak insan söz konusu ise doğrudur.
Önemli olan "hangi birliğin çokluğu, hangi çokluğun birliği sorusudur".
Somut ve de oldukça "kederli" bir durum.

3-4 sene önce defterin kurulduğu o ilk evrelerinde "Siyanur Kuşak" tanımlaması yapmıştım, iyi, kalıcı şair ve şiirinin nabzını yakalayan "canı cihan" Doğan Ergül üç gün - beş gün şiir yazmadığında ona:" asi atlarının çığlığını özledim can kardeşim" diye kısa bir mesaj atardım ardından hemen sesime ses verirdi. Şimdi dönüp geriye baktığımda ve Doğan'ın şiirlerini okudukça ne denli "sıkı bir şair" diye içimden devrana sitem ediyorum. Siyanur Kuşak tanımını ilk Özge Dirik ardından onun için yapmıştım.

Doğan, ah ... Şair,

Doğan'ı ve elim gidişini bir türlü kafadan atamadım,
Kendi bilincine varmış, araştırdığı nesneler üzerinde refleksiyon yapabilen ve onu genişletebilen bir içgüdüden söz etmiştim kendisine bir mektubumda.
İçgüdü sempatidir, yaşamın anlamı için yönelmiş bir "durum", fazla zeki, zeka sahibi olmak önemli bir konu değil benim için, en azından abartılacak bir mesele değil. Çünkü söylediğim gibi zeka cansız maddenin anlamı içine yönelik bir yetidir. Mutlak bilgi dediğimiz felsefi bir terim olan intuition ise mutlak bilgiye varan sempatik bir iletişimdir. Bu özelliğiyle içgüdü ve zekanın sınırlarını bir anda aşıp Yaşam'ın alanına dalar.
Jm onun için " son birkaç sene zarfında duyduğum, okuduğum en sahici seslerden birisidir" demişti. Anılar ( Doğan'la bizimkisi sadece geriye kalan şiirleridir ve o paylaşımlardır) bilince dönerken her zaman duyusal algılama ve impulslarla beraber, yüzeyde, derinde, mekanda onu anacağız..


28 Nisan 2005 tarihinde, gece yarsı
saat: 01:04 / defter arşivine doğru uçurduğu şiir güvercinin gerdanlığından bakın hangi şiiri çıkmıştı, okuyalım:

south amerika

sislerin dağıldığı çobanıl gecede
uyanıp beyazını öptüğüm zambağın
ıslak yolunun kokusunda bir geyik
zamanına geç kaldığım ünlem
omzunun telaşına sürdüğüm sıcaklık
teninde yandıkça koyulduğum dağ için
bu şehir yitirilmiş dünyalar taşır
senin kırmızılığın büsbütün büyüsün diye
yamaçlardan aşağı
yerini değiştirmiş bir öğleni yontuyordu zaman
bir çocuğun ellerinin büyümesi gibi
köpüklü göğün aktığı düzlükte
bulunmuş bir ilkgençlik ağrısı
yürüyüşlerde uçarı denge o
sularını kaybeden nehirlerin
mağaralar bulması kendine
düştüm uçuruma
aynalardan ve güzden
bir sarının elinden tutarak aşkla
zehirli sularında kamaştım
kuytun ağzını açmıştı
yutmak için ağzımı
kadife bir sesti ah’ın ve
teslim olmuştu şehir
boşalttım içine kuş ikindilerini
sönmüş göziçlerini... dokundukça
deliren uçlarına senin.

Doğan Ergül

Bazı düşünce, felsefi yönelimlerde hep düaliteler söz konusudur.
Bunların "süre"ye ilişkin olarak 1-mekan alanı, 2- süre alanı, 3- "bellek"e ilişkin olarak da
I-aksiyon alanı, II- düş alanı olduğunu okuduk, öğrendik.
Geriye, bu "ikiliklerin" nasıl ortadan kaldırılabileceğ i yada hiç olmazsa, birbirine karşıt alanlar arasında nasıl sağlam bir süreklilik ilişkisinin kurulabileceğ ini göstermek kalıyor.
Doğan Ergül'de işte biçim ve düşünce yönetimi alanında nedenli derinleştiğini görüyoruz.
Onun şiirini durduk yerde bunca sevmiyorum.. bir nedeni var..
Unutmayacağım Seni
Dost Sesini,
Asi Atlarını,

ey şair, nasılsa "şöyle veya böyle" buluşacağız seninle,
ilk Seni ve Hür'ü soracağım, o kapıdan girince.

Selam,
Muhabbetle,
Hu.

Sufi.


(kaynak:5 Haziran 2008 tarihli borges defteri arşivi,

Doğan Ergül'ün ardından sevgili Sufi'nin kaleme aldığı yazı)


Independent Literature Journal (Portal) from Turkey

***


Link:

  • FELSEFE NOTLARI
  • Image and video hosting by TinyPic
    Felsefe Notları; Akşamın sisiyle şafağın ışınları arasındaki ses. Herkes için, Kimse için !

    ***


    P.E.N/TURKEY
    Image and video hosting by TinyPic

    ***


    Enis Batur
    Image and video hosting by TinyPic
    "Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu..."-E.B

    ***


    S U F İ
    Image and video hosting by TinyPic
    ne sanıyoruz şu ömür denilen kısa sihri? 'o süzülmüş', seçilmiş aşk cevheri var ya, işte ölümsüz olarak kalacak olan ancak odur!

    ***


    Hakan İşcen
    ORNEK6 M
    "bir sabah/ ne ben, ne siyah/ göreceksin onu Alef’in aynalarında/ tefsîrsiz rüyana uyandığında..."

    ***


    ÜÇ RENK
    3 renk
    Üç Renk: renkler, düşler, farklı bir deneyim ve üretim!..

    ***


    CYBERZENARCHY
    Image and video hosting by TinyPic
    "Gerçek olduğuna inandığın şeyle beslenmen! O neredeyse ve ne zamansa, senin de orada olmaklığın..." -Şenol Erdoğan

    ***


    SubCulturia
    Image and video hosting by TinyPic
    SubCulturia:"New Media Theory Group" Projesini destekler..."

    ***


    Oğuz Atay/Arşiv
    logo
    Oğuz Atay / Arşiv

    ***


    Şair Çalışıyor/dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Şair Çalışıyor/Dergi Arşivi

    ***


    Şiir Penceresi
    Image and video hosting by TinyPic
    "Bir başka bakmak için..."

    ***


    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi
    Image and video hosting by TinyPic
    Bachibouzouck/net edebiyat dergi arşivi

    ***


    Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic Image and video hosting by TinyPic
defter1.mp3