



(...Ne gördüm? Ne okudum? Bir “düş” bilek kıyısından havalanmıştı yol ortasında dönüp geriye bakıyordu..O ben miyimdim , yoksa siz miydiniz?/ 24 şubat 2006-Sufi.)

Can Sur'a ve onun Barış, kardeşlik tutkusuna ithafen,
'Sessizlikte, senin kutsal yerine yürürüm
Huş ve çam ağaçlarının büyük dalların altında,
Cesaretle koruduğun dünyaya
Benimkinden çok uzaklardaki
Tetikteki dik bakışlarında bilgelik var,
Benim küstahça ve uzun bakışlarım yanında çok cesur
Dikilirsin,
Ruhundan yankılanan gerçek ile
Gece rüzgarları boyunca, temenni(dua) gibi
Yakınlarda çoğalan adımlarımı sezinlersin
Ve soru, Değişmeyip olduğu gibi kalmalı mısın?
Senin yerine davet ederim
Ve seni yavaş yavaş terk eder gibi ağlarım
Ruhunun yalvarışından bir çağrı ile,
“Özgür kalbimin özgürce atmasına izin verin”. '
Bizler bir avuç yazar, okur, çizer olarak bölgemizin atmosferine sinmiş olan savaş ruhunun bir an önce esenlik, kardeşlik ve barışa yol vermesini temenni ediyoruz. Savaşın her türlüsüne, ister etnik olsun ister petrol ve energi çıkarları uğruna yapılsın, tümüne karşıyız.
“Yurtta Barış, Cihanda Barış” diyoruz ve izleyeceğiniz filmi tüm Barış ve Kardeşlikten yana tavır koyanlara ithaf ediyoruz. Aynı “utanç ve perişanlık” karelerinin bir daha yaşanmaması adına, tüm nükleer silahlanma yönelimlerini şiddetle kınayarak insanlığa , insana ve ona ait ne varsa ona yönelik “yokedici” o tahrip gücünü görebilmeniz için bu film hazırlandı.
Kendi doğrudan deneyimlerine güvenmek bütün bu iyileşmenin altın anahtarıdır.
Sana, seni sadece “bizim” gittiğimiz yola- senin gitmen gereken yola değil- yöneltecek şeyler söylemenin bir anlamı yok.
- ‘ hepisi aynı , zihinde bu tehlikeleri taşır, burada biz sadece bazı fikirleri söyleriz ...’
“ kendini saf, kirlenmemiş doğaya daldır, yaşama, paylaşıma, dostluğa, kardeşliğe, kesif durumla karşılaştığında onu red etmeye hazırlan, hakikate yönel,oturmak için, yürümek için, uyumak için dingin bir düş tarlan olsun...
o an şeyler aydınlığa kavuşacak... ve bu gördüğün “çirkin” karelerden eser kalmayacak...
uygarlaşmış öyküler bizi bu karelere vardırdı, farklı nağmelere gönlünü aç...
Kendimiz için , düş zenginliğimiz için, barış ve kardeşlik için sorumluluk alalım...
Saygılarımızla
Borges Defteri Moderasyon Grubu






Geçtiğimiz günlerde defter’de şiir üzerine kaleme alınan bazı yazılarda belirli açıları gözetleyerek eleştirel bakış denemeleri yapıldı. Şiirsel imgelerin geçişimsizliği üzerine de birkaç yazı çıkmıştı defter’de. Özellikle j.m’nin bu konu hakkında sergilediği bakış açısı çağdaş eleştiriye denk gelmesi açısından önemliydi. İmgelerin geçişimsizliği üzerine kurulan bir çatı her zaman yağmur ve rüzgara karşı daha sağlıklı gibi geliyor bana.
Bugün şiirsel imgelerin betimsel olmadığı, göndermeleri değil oluşturdukları söz zinciri düzeyinde, kendi edebilikleri çerçevesinde okunması gerektiği kabul ediliyor. Şiirsel imge bir söz bileşmesidir, nesneler bileşmesi değil, ve bir “işe yaramaz”. Daha açıkcası böylesine bir bileşimi duyumsal terimlere çevirmek pek yararlı olmaya bilir.
Peki, şiirde fantastik durum diye birşey var mı?
Fantastik ne zaman ortaya çıkar?
Ya da ne zaman çıkmaz? Eğer bir metni okurken her türlü temsili dışlarsak ve her tümceyi kendi başına anlamsal bir bileşimolarak algılarsak fantastik asla ortya çıkmaz.
Fantastik yalnızca kurmaca biçiminde varolabilir.
Şiirde fantastik aramak, saharada su aramaya benzer. Fantastik şiir antolojilerini itinayla çöpe atın lütfen. İfade etmeliyim ki son dönemlerde ciddi bir gecikmeyle de olsa bir zaman defter’de Sufi ve J.M arasında süre giden “Gotik Roman” tartışması ilgimi çekmeye başladı.
Tıpkı bir dönem “şenlikli muhalefet” hakkındaki yazılar gibi. Sonra içten içe bir tuhaf hissedişin girdabına tutunuyor zihnim. Ülkemizde bu konular hakkında (genel) ve de Roman sorunları (özel) çevresinde çeyrek tur atmayan kimi düş fakirlerinin Roman yazmaya kalkışmaları gibi. Hem kimileri fantastik olmadan dem vuruyorlar!
Anlamakta güçlük çekiyorum hangi farklılığı “olağandan farklı”, “olağandışı” ne yaratıyorlar ki fantastik oluyorlar? Conradas ve Sperlich’in dertleri neydi ki bu alanda onca dirsek çürüttüler? “fantasy” nedir onlara göre?
Örneğin Kafka mekanlarında bunu rahatlıkla söylemek mümkündür.
Onun bütün yapıtlarında ve bu yapıtlarda betimlenen mekanların hemen hemen hepsinde, şu ya da bu ölçüde görülen çok genel ve yaygın bir özelliktir.
Böyle, “olağandan farklılık” açısından bakıldığında, kanatlı meleklerin, üç başlı, dokuz başlı canavar yaratıkların, gerçeküstücü ressam Rene Margritte’in boşlukta duran kayalarının, başka bir gerçeküstücü ressam Giorgio de Chirico’nun ıssız, çarpık boyutlu yapıtlarının, meydanlarının, Afrika toplumlarının dinsel törenlerdeki danslarının ve yüzlerine taktıkları maskelerin, ( hiç değilse bizler için) fantastik şeyler oldukları söylenebilir.
Çin Seddi’nden Artemis Tapınağına kadar eski dünyanın yapıtları, Reims Katedralinin; Kamboçya’da Kimmer’lerden kalma Angkor Vat tapınağının, Fransa’da (hiç bir eğitim görmemiş olan bir postacının(F.Cheval) yapıtı) Hauterives’de 1879dan 1912ye kadar 33 yıl çalışarak inşa ettiği “Palais Ideal”inin, Ledoux’un Mendelsohn’nun, Buruno Taut’un, ve daha başka ünlülerin çizim veyapıtlarının, bu arada Wright’ın Guggenheim müzesinin bile fantastik mimarinin örneklerinden olduğu söylenebilir.
Yazınsal mimari mekanların en fantastik örneklerini, korkuyu işleyen yapıtlarda ve bilim-kurgu romanlarında buluyoruz.
Bizler her ne kadar gizemli desenler de oluştursak, bir ayrıntıyı asla gözden kaçırmamalıyız.
Bu tarz üretimlerin barındırdığı determinizmi unutmamalıyız.
Pandeterminizmden söz ediyorum : Her şeyin tam anlamıyla bir nedeni olmalıdır, olağandan farklı ve doğaüstü de olsa!
Yazarı: Argos .a
iletişim: borgesdefteri@yahoo.com








